Bu yeni bir tür savaş…

Bu yeni bir tür savaş…
Murat Yetkin

IŞİD Türkiye’ye saldırıyor, saldırgan Arap, öldürülenlerin hemen hepsi Alman; yaralılar arasında Norveçli, Perulu var. Bu durum sürmekte olanın yalnızca terör eylemlerinden ve ona karşı alınan, alınamayan önlemlerden oluşan bir mücadelenin ötesinde küresel bir savaş olduğuna işaret.
Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) terör örgütü 12 Ocak’ta Türkiye’yi bir kez daha vurdu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Suriye kökenli olarak duyurduğu, DHA’nın Suudi Arabistan doğumlu Nebil Fadli olarak bildirdiği 1988 doğumlu militan üzerindeki bombayı İstanbul’un turistik noktalarından Sultanahmet Camii civarında patlatarak kendisi dâhil 11 kişiyi öldürdü, 15 kişiyi yaraladı.
Alman Çeşmesi yakınlarındaki bombalı saldırıda Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun ifadesine göre çoğunluğu Alman kökenli, tamamı yabancı uyruklu, “Türkiye’de misafir” turistler öldürüldü.
***
Davutoğlu bu açıklamayı, Almanya Şansölyesi Angela Merkel’i arayıp başsağlığı diledikten sonra yaptı.
Daha iki hafta kadar önce Türk istihbaratının IŞİD’in yılbaşı öncesinde 6 Avrupa şehrine düzenleyeceği bir saldırıyı önlediği haberleri çıkmış, Alman makamlarının Türkiye’ye müteşekkir olduğu ifade edilmişti; o altı şehirden biri İstanbul, diğer Münih’ti.
Davutoğlu (ve Erdoğan) daha bir hafta kadar önce, Irak’ta Başika’da IŞİD’e karşı savaşmak isteyenlere eğitim veren Türk askerlerine saldıran IŞİD militanlarından 18’inin öldürüldüğünü duyurmuştu.
***
Dünkü saldırı IŞİD’in Türkiye’yi ilk hedef alışı değil, malum.
Cihatçı terör örgütü 20 Temmuz 2015’te Suruç’taki intihar saldırısında 34, Ankara’da 10 Ekim’deki saldırıda da 103 kişiyi öldürmüş, yüzlerce kişiyi yaralamıştı.
Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş, saldırıda güvenlik zafiyeti olmadığını, saldırganın isminin Türkiye’nin takip edilen zanlılar listesinde bulunmadığını açıkladı.
İki gün önce hemen hemen bütün gazetelerde, istihbaratın bir IŞİD zanlıları listesi hazırladığı bunun Ocak’ın ilk haftasında güvenlik birimleriyle paylaşılarak turistik noktalara saldırı hazırlığı konusunda uyardığı haberleri yayınlanmıştı.
***
CHP lideri kemal Kılıçdaroğlu Meclis’te “Nerede senin istihbaratın?” diye çıkıştı hükümete; “Bizi izlemekten onları izlemeye vakit bulamıyorlar” diye ekledi.
Kılıçdaroğlu saldırıdan kısa süre sonra RTÜK’ün televizyonlara yayın yasağı getirilmesini de eleştirdi.
“Daha ambulans gelmeden yayın yasağı geldi” dedi; “Milletten neyi gizleyeceksiniz?”
***
Bu IŞİD’in Türkiye’deki ilk eylemi değil ama diğer eylemlerden farklılaşan bir yönü de var.
Mutlaka tesadüftür o sırada oralarda bulunan bir Türk vatandaşının da katliamda öldürülmemiş olması; nitekim bir Türk turist rehberi yaralanmış.
Ama ortaya çıkan tabloya göre IŞİD Türkiye’ye saldırıyor, saldırgan Arap, öldürülenlerin hemen hepsi Alman; yaralılar arasında Norveçli, Perulu var.
***
Bu durum sürmekte olanın yalnızca terör eylemlerinden ve ona karşı alınan, alınamayan önlemlerden oluşan bir mücadelenin ötesinde küresel bir savaş olduğuna bir başka işaret.
Yeni bir tür savaş bu. Bir yanıyla El Kaide’nin 11 Eylül 2001’de başlattığı küresel gerilla savaşının devamı. Sınır tanımayan bir savaş.
Bu savaşta muharebe meydanları, cepheler, hatta daha kısa süre önceye dek olduğu gibi (Afganistan, Somali, Mali, Irak, Suriye gibi) belli coğrafyalar da yok; artık bütün dünya savaş alanı, tehdit altında olansa uygar dünya.
Hükümetler artık bu konuyu bir asayiş sorunu, sadece bir terörle mücadele sorunu olarak görme miyopluğunu bir yana bırakmalı, siyasi işbirliği öne çıkmalı; aksi halde işler daha da kötüye gidecek gibi.

Yavaş yavaş zehirlenmek…

Yavaş yavaş zehirlenmek…
Melike Karakartal

Ortada bir elma duruyor, “Hayır efendim, bu armuttur.”Odanın ortasında bir fil var, “Hayır efendim, bu zürafadır.” Eskiden ortada duran çok net bir gerçeği çarpıtmaya çalışan her kimse “saçmalıyor” der, geçerdik, değil mi?
Ne de olsa ortada duran ve herkesin gördüğü belliydi, izaha lüzum yoktu. Saçmalamak, kendine göre doğrular uydurmak isteyen dilediği gibi yaşayabilirdi ve bu bizi doğrudan etkilemeyebilirdi. Artık öyle değil. Etkiliyor.Şimdi elmalar armut, filler zürafa oldu ve her ne kadar ortada duran gerçekler, evrensel doğrular değişmese de “birilerinin gerçeği”yle yaşamamız bekleniyor.Gerçeklerin yayılmasına engel olarak, toplumu ya habersiz bırakarak ya da tamamen uydurma veya manipüle edilmiş gerçeklerle “bilgilendirerek” dünyanın dönme hızını mı yavaşlatabiliyoruz? Hayır.Veya halihazırdaki sistemin arızalarını mı çözebiliyoruz? Hayır.

Mutlu, huzurlu, birbiriyle iyi anlaşan, evrensel değerlere saygılı, teknolojik, donanımlı bir toplum mu yaratabiliyoruz? Kesinlikle hayır.Sadece kısa vadeli çözümlerle “idare ediyoruz.” Bu esnada dünya sadece ve sadece gerçeklerle dönmeye devam ediyor. Ben kendimi hastalanmış gibi hissediyorum. Henüz çaresini bulamadığım ama her gün arzum/ bilgim dışında bir doz verilen bir ilacın yavaş yavaş beni zehirlediğini, düşünemez, üretemez, güzel şeyler hayal edemez, karamsar, endişelerin esaretinde garip bir insana dönüştürdüğünü hissediyorum.

Bir yılı aşkın zamandır televizyon izlememek, kendi istediğim içeriğe, kendi arzu ettiğim zaman ulaşacağım bir sistem kurmak bu zehrin damarlarımda yayılmasını biraz yavaşlattı ama derman oldu mu? Hayır.Ekranda yaşananları, gündemi, haberleri, insanı delirtecek sınıra erişen meseleleri sosyal medyadan haber alıyorum. Bir nevi “toplu haber hizmeti” gibi esasında bu. Televizyonu izleyerek saatler harcayacağıma, sadece gerekli olan kısımları izliyorum, dolayısıyla yine herkes kadar zehirleniyorum. Zehirlenmişim.İyileşmek için ne gerekir artık hakikaten bilemiyorum. Hayattan bağları tamamen koparıp analog bir hayat yaşamak mı? Veya sosyal medya araçlarını düzenleyerek, kendimize bir “kişiye özel internet dünyası” hazırlayarak mı?

İyileşme bir kişiden başlayacak…
Ulaşılan haber kaynağını seçmek de zor. Gerçek habere ulaşsanız bile yerleşik “tıklatmacı” internet jargonundan kaçamıyorsunuz. Pek çok şeyin değişmesi lazım, biliyorum. Belki de “Oraya gelene kadar bizim daha temel insanlık, vicdan ve sağduyu sorunlarını halletmemiz lazım” diyeceksiniz, orada da haklısınız. Çok haklısınız.Fakat en azından başlangıç olarak… Bireysel olarak “zehirlenme” hissinin önüne geçmemiz gerekiyor, yoksa derin bir umutsuzluk batağına saplanacağız ve oradan çıkamayacağız.

Gün içinde Twitter, Facebook, Instagram veya hangi sosyal aracı kullanıyorsanız, onları periyodik olarak kontrol etmek veya paylaşım yapmak yerine, bu zamanı işinize gerçekten yarayacak, sizi bambaşka bir yere taşıyacak dünyalar keşfetmek için kullanmak bir adım olabilir. Neler mi? Mesela, dünyanın bilgisine ulaşmak için openculture.com. Mesela yeni bir dil öğrenmek için duolingo.com. Yeni bir dünyanın kapılarını aralamak için mesela open.com. Mesela, khanacademy.org.tr. Bilgisayarınızda açtığınız her yeni pencere size hayatınızla ilgili başka milyonlarca pencere açacak, inanın. Yeter ki yerleşik alışkanlıklarınızı değiştirmek için bir adım atın.Zehirlenmenin önüne ancak böyle geçebileceğiz. İyileşmeyi kendimizden başlayarak. Bir kişiden yola çıkarak.

Arapça mı Türkçe mi?

Arapça mı Türkçe mi
Tolga Tanış

BUGÜN Erdoğan yönetiminin bölge politikalarına bakışına dair de fikir verecek, önemli bir tartışma bu.
Aynı zamanda Washington ve Ankara arasında başka bir farklılık haline gelen…
Türkiye’nin geleceğinde belirleyici rol oynayacak kritik bir mesele.
Türkiye’deki Suriyeli mültecilerin çocuklarına hangi dilde eğitim verilecek?

Arapça mı, Türkçe mi?
Konu en son Türkiye ve Suudi Arabistan’ın Suriyelilere Arapça eğitim verecek bir eğitim kurumu oluşturulması konusunda işbirliği anlaşmasına varmasından sonra yeniden gündeme geldi. Sanki çok normalmiş ve bunun tartışılacak bir tarafı yokmuş gibi sunuluyor.
Ama öyle değil.
*
BİR defa işin en şaşırtıcı kısmı, Washington Yönetimi, bu konuya özel önem veriyor.
Türkiye’deki Suriyeli çocukların eğitimi için konferanslar düzenliyor, bu konuda araştırmalar yapılması için epey çaba sarf ediyor.
Bunun son örneği, Türkiye’nin G-20 Zirvesi’ne odaklandığı kasım ayında yaşandı.
Ve Amerikan Yönetimi, Antalya’da zirvenin olduğu gün, Washington’da Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nda sırf bu konu için tam gün süren çok geniş bir konferans düzenledi.
16 Kasım’da Beyaz Saray Genel Sekreteri Denis McDonough’un açılışını yaptığı toplantının başlığı da aynen şuydu:
“Türkiye’deki mülteci çocukları için eğitim açığını kapatmak.”
*
TOPLANTIYA Amerikan Dışişleri ve düşünce kuruluşlarından yetkililerin yanı sıra Suriyeli sığınmacıların ihtiyaçlarını karşılayan Afet ve Acil Durum Yönetimi AFAD’dan üst düzey isimler de katıldı.
Ve taraflar soruna çözüm için çeşitli öneriler getirdi.
Ancak toplantının ardından hem Amerikan hem Türk yetkililerle yaptığım görüşmelerden de fark ettiğim, iki tarafın çözüm için çok temel bazı konularda farklı düşündükleri ortaya çıktı.
Şöyle:
*
SORUN 1: Bugün Türkiye, 2 milyonu aşkın Suriyeli mültecinin yaklaşık 250 bin çocuğuna çeşitli şekillerde eğitim imkânı sunuyor.
Bu çocukların yaklaşık 40 bini Türk okullarına gidiyorlar.
Çocuklar okullara kaydolmuşlar ama dil engeli sürüyor.
Bölgedeki öğretmenlerin de bu çocuklarla iletişimi kısıtlı ve bunu aşmak için bir eğitim programı yok.
Ayrıca eğitim “parasız” olsa bile Suriyeli aileleri zorlayan bu okulların gizli masrafları, daha fazla çocuğun bu şekilde okula kaydettirilmesini zorlaştırıyor.
Amerikalılar, bu çocuklar için Türkçe kurslar öneriyorlar.
Türk makamları ise mülteciler nasıl olsa bir noktada ülkelerine dönecekler, diye bu konuda bir plan geliştirmiyor.
*
SORUN 2: Çocukların yaklaşık 200 bini ise “Geçici Eğitim Merkezleri”nde (GEM) öğretim görüyorlar.
Bunlar, Suriyeli mültecilerin kamplarında yaşayan Suriyeli öğretmenlerin, Türk okullarında verdikleri Arapça dersler.
Dersler, okulların kendi Türk öğrencilerine verdikleri eğitim bittikten sonra öğleden sonra başlıyor.
Ve Arapça müfredatın ardından, öğrenciler sınavlardan geçiriliyor.
AFAD yetkililerinden öğrendiğime göre kamplardaki 2 bin 500 Suriyeli öğretmen gönüllü olarak buralarda ders veriyor.
Yasa olmadığından Türk hükümeti bu kişilere maaş ödeyemiyor.
Ancak Birleşmiş Milletler Çocuk Fonu UNICEF bu öğretmenlere 150 dolar aylık veriyor.
Amerikalılar, yasayla bu okulların daha yerleşik bir yapıya kavuşmasını öneriyor.
Ama Türkler, yine aynı sebeple, nasıl olsa dönecekler, diyerek adım atmıyor.
*
SORUN 3: Ve hikâyenin asıl can alıcı kısmı.
Bir şekilde Türkçe ya da Arapça okula giden çocuklar dışında, Suriyeli mültecilerin Türkiye’de yaşayan 400 bin çocuğu hiçbir eğitim almıyor.
Bunlar sizlerin sokaklarda dilendirilirken gördüğünüz ya da sınır bölgelerinde üç otuz paraya çalıştırılıp sömürülen, suiistimal edilen ya da Yunanistan’a kaçmaya çalışırken ölen çocuklar.
Amerikalılar, işin hem insani boyutu hem de bu çocukların ileride radikalleşme ihtimallerini de düşünerek Ankara’yı soruna çözüm üretmeye zorluyor.
Ankara ise “Ben bu işin altından tek başıma kalkamam” deyip uluslararası toplumu desteğe çağırıyor.
Ve işin en büyük kırılma noktası…
Amerikalılar, bu çocuklara Türkçe öğretilmesi için bastırıyor.
Türkçe kurslar açılmasını, bu çocukların Türk eğitim sistemine entegre edilmeleri gerektiğini savunuyor.
Türkler ise yine aynı sebeple “Nasıl olsa geçici olarak Türkiye’deler” bahanesine sığınarak, Arapça eğitim modelini genişletmenin daha doğru olduğunu savunuyor.
*
SURİYE işi bitmez.
Esad daha ne kadar kalır, Kürtler ne kadar ilerler, Ruslar ne yapacak, bunları gün aşırı yine konuşuruz.
Ama Türkiye’nin geleceğine dair en acil meselelerden biri bu çocukların durumu.
Gelecekte kaçak işçi sorunundan suç örgütlerine, radikalleşmeden Türkiye’nin toplumsal dokusuna birçok alanda yansıması olacak hayati bir konu.
Ve Türkiye’nin konuyu ele alış şekli tartışmalı.
Niye Arapça, açıklamaları lâzım.

İslam dünyasının öncelikli ihtiyacı: Laiklik…

İslam dünyasının öncelikli ihtiyacı: Laiklik…
Erdoğan Aydın

Suudi Krallığı’nın Suudi Arabistan’daki Şiilerin en yüksek temsilcisi olan Ayetullah Nimr Bakır en-Nimr’i idam etmesi, İslam dünyasındaki mezhepsel yarılmayı daha da derinleştirecek görünüyor. Dahası bu gelişme, vesayet üzerinden yürümekte olan mezhep çatışmalarının doğrudan devletsel aktörlerce yürütüleceği bir aşamaya yükselmesi olasılığını ciddi bir hale getiriyor.

Milyonlarca insanın hayatına ölüm, yıkım, sürgün, tecavüz, travma olarak yansıması, demokratikleşmeyi daha da imkansızlaştırması, siyaseti hukuksal zeminde değil, düşmanlık, ölüm, yasak uzmanı zihniyetlerin elinde tekelleştirmesi nedeniyle bu sorun tüm Müslüman dünyası için yaşamsal önem taşıyor.

Ancak bu noktada sadece dışsal bir sorundan söz etmediğimizi de özellikle anımsamak gerek. Bizzat iç siyasal dengelerce İslamcı ve Osmanlıcı cendereye sokulduğu oranda Türkiye’yi de içine çeken bir sorun karşısındayız ve bu durum, sorunu aynı zamanda bir iç sorun olarak irdelememizi gerektiriyor.
***
Suriye rejiminin düşürülmesi yönündeki uluslararası müdahaleyle yeniden gemi azıya alan mezhep çatışmasının geldiği nokta oldukça kritik… Öyle ki İslam coğrafyası, adeta Muaviye’ler döneminden sonraki en kritik mezhepsel çatışmalarını yaşıyor.

Üstelik bu kez taraflardan birinin o zamanki kadar kısa bir zamanda galebe çalması da mümkün görünmüyor. Nitekim tüm Sünni siyasal egemenlik odaklarının, üstelik emperyalizmin de açık desteğine rağmen bir Suriye rejiminin bile hakkından gelememiş olması, genişleyecek bir savaşın tüm Müslüman dünyasını, bu güne kadarkilerden çok daha büyük ve sonu gelmez bir yıkım ortamına sokması kaçınılmaz görünüyor.

Sünni siyasal egemenlik odaklarının tüm küresel, ekonomik, askeri avantajlarına ve dünyanın dört bir tarafından seferber ettikleri cihatçılara rağmen karşılaştığı başarısızlık, bundan sonrası için de ciddi bir gösterge oluşturuyor.

İslamcısı, Siyonisti, emperyalisti tüm bu küresel saldırıya karşın Suriye rejimi, devrilmemek bir yana uluslararası dengeler nezdinde yeniden muhatap haline gelmiş bulunmaktadır. Daha önemlisi Şii merkez İran, hem Batıyla nükleer uzlaşmaya vararak karşı karşıya olduğu küresel kuşatmayı aşmış hem de Irak ve Suriye’den başlamak üzere, Yemen, Lübnan ve Bahreyn’e uzanan bir hegemonya geliştirmiş durumda.

Oysa 2011’de, Suriye rejimini düşürmek üzere başlatılan hamlede her şey Sünni İslamcı odaklardan yana görünüyordu. NATO, önce Suriye’yi, ikinci hamle olarak da İran’ı düşürme planının merkez karargâhıydı; Sünni İslamcı odaklar da bu yıkım projesinin taşeronluğunu üstlenmişti. Bir meşruiyet dayanağı olarak kullanılan Sünni “Müslüman Kardeşler” örgütü, Ortadoğu’da yükselen toplumsal değerdi.
***
Ancak Sünni İslamcı merkezlerin bu avantajlara rağmen başlattıkları hâkimiyet genişletme hamlesi, son dört yılın bilançosu olarak belirtilmeli ki ağır bir hezimete uğramıştır.
Her şeyden önce Suriye ve İran’ın iyi hesaplanmamış potansiyel ve direnci, bu hezimetin öncelikli nedenidir.
Batı’nın rezervsiz desteği de 2014’ten sonra kaybedilmeye başlamıştır; çünkü Sünni İslamcılık içinde üreyen radikalizmin çok daha kontrol edilemez bir yıkım ürettiği görülmüştür.

Yine Mısır darbesiyle Sünni blokta iç bölünme yaşanmış, keza Müslüman Kardeşler’in saygınlığı ve toplumsal etkisi de radikal bir şekilde kırılmıştır.
“Suriye’ye demokrasi götürmek” iddiasıyla emperyalizme taşeronluk yapan devletlerin, kendi ülkelerinde artan oranda hukuksuzluk ve muhaliflerine karşı şiddet uygulamaları da desteklenmeyi gerektiren partnerler olmalarını imkânsızlaştırmıştır. Dahası bu devletlerin, Alevilere, Şiilere ve Hıristiyanlara karşı Sünni İslamcı bir Suriye’yi, bölgenin yükselen toplumu Kürtlere karşı da Arap bir Suriye’yi dayatan kendi mezhêbi ve milli hedeflerinden vazgeçmemeleri, Batının Suriye politikasını değişime uğratacaktı.

Öyle ki hem Esat yerine IŞİD’in ezilmesini önceleyen, hem de İran ve Rusya’yla uzlaşma eksenli yeni Suriye politikası, Viyana mutabakatıyla dünyanın görüşü haline gelmiştir. Kısacası Dimyat’a pirince gitme hesabı yapan Suudi Krallığı ve AKP Türkiye’si açığa düşmüştür.
***
Tüm bu gelişmeler karşısında hem Suudi Arabistan hem de Türkiye, hem bu mutabakatı işlevsizleştirerek NATO’nun desteğini geri kazanacağı düşünülen hem de bölgedeki etkileri ciddi anlamda artan Rusya’ya ve İran’a karşı hamleler geliştirecekti.

Yemen’e müdahale, petrol fiyatlarının düşük tutulmasına yönelik arzının arttırılması, Rus uçağının düşürülmesi, ancak İran’a karşı olabilecek olan Katar’da askeri üs, Başika’daki eğitim kampını askeri üsse dönüştürme tahkimatı, Suudilerin öncülüğünde Sünni egemenlik altındaki devletlerce oluşturulan ‘Teröre Karşı İslam İttifakı” ve son olarak da Suudi Arabistan ile Türkiye’nin “stratejik ortaklık” açıklaması…

Ayetullah Şeyh Nimr’in, Kral Selman Bin Abdülaziz’in onayı ile idamının tam da bu son iki gelişmenin üstüne gelmesi, belli ki bunlardan da cesaret alarak gerçekleşmesi, tüm Müslümanları “kıyamete” sürükleyebilecek bir gelişme olarak düşünülmelidir.

Özellikle de hiç yoktan Ortadoğu’ya yönelik imkânsız hayallere sürüklenen Türkiye’yi düşündürmelidir. Ama görülen o ki Türkiye’nin egemen aklı, üstelik son dönemlerde attığı tüm adımlar aksi sonuçlar ortaya çıkarmasına rağmen böyle bir kaygı duymuyor.

Aksine gün günden savrulduğu Ortadoğululaşma içinde, iki Müslüman ülkenin mezhep kavgasında durdurucu bir faktör bile olamıyor. İslamcılaştığı ve Osmanlıcılaştığı oranda bunu yapacak dayanaklarını kaybetmesi bir yana, asgari bir tarafsızlık görüntüsü vermenin gereklerini bile yerine getiremiyor.

Nitekim Suudi rejiminin meşruiyet dışı idamını kınamazken İran’daki yine meşruiyet dışı elçilik baskısını kınayarak aslında bu karşılaşmada taraf oluyor. Son dönemde artan dış ticaret açığını kapatmaya gereksinimiyle de Suudi rejimini kollaması bir yana, esas olarak sistematik bir hal alan mezhêbi refleksini bu kritik karşılaşmada bir kez daha yineliyor.
***
İslam içinde olup da saygınlığıyla taraflara sözünü dinletebilecek bir gücün olmaması, halen İslam dünyasının karşı karşıya olduğu riski daha da arttırıyor. Ancak bundan daha yapısal olan bir sorunu var ki, bu sorununu çözememesi halinde her türden gerilim, tanrıyı kendine yandaş yapan mezhêbi taassup içinde savaş konusu haline gelecektir. Bu taassubun kırılamaması halinde ise ortaya çıkacak sonuç, sözcüğün gerçek anlamında bir “kıyamet” olacaktır.

Tam bu noktada tüm Müslüman dünyasının, artık daha çok öteleyemeyeceği soru, ne yapılması gerektiğidir.
Sorunun cevabı ise açık ki laik bir hukuka, laik bir kültüre olan gereksinimin belirginleştirilmesidir.
Kuşkusuz tek başına laikliğin yetmeyeceği bir sorunlar yumağı, bir kangren durumu karşısındayız; ama en azından başlangıç ilacı laiklik olan ve onun haklara saygı eksenli bir barışçılıkla, milliyetçi taassuba karşı enternasyonalizmle, hak ve özgürlükler eksenli demokratik bir yönetim sistemiyle desteklenmesi gereken bir durum karşısındayız.

Çünkü ancak laikliğin hazmı sayesindedir ki İslam dünyası, başka mezhebe inanmanın, en az kendisininki kadar dokunulmaz, saygı duyulması gereken bir tercih olduğu gerçeğini hazmedebilecektir.
Ancak laikliğin hazmıyladır ki farklı olmanın bir “küfür” durumu değil, kutsal bir hak olduğunun, farklı inanmanın asla bir savaş, düşmanlaşma nedeni oluşturamayacağının hazmını getirebilecektir.

Halen karşı karşıya gelip tüm İslam coğrafyasını tehdit eden Suudi Arabistan ve İran’ın ortak paydaları da bu vesileyle anımsanmalı: Her ikisi de dünyanın en çok idama başvuran ülkeleri, kadın haklarının en geri, eşitsizlik makasının en açık, farklı dünyevi veya dini inanca sahip olanların hak skalasının en düşük olduğu ülkelerinden.
Salt bu “olağan” (ve Suudi rejiminde çok daha kötü olan) paydalar bile, laikliğin bu ülkelere ve bunların da bir parçası olan diğer paydaş ülkelere, savaşsız hallerinde bile ne denli yaşamsal gereksinim olduğunu gösteriyor.

Ancak Şeyh Nimr’in öldürülmesiyle güncellenen gerilimin neden olduğu tehdit, daha Suriye faciasının yıkımı sürerken, yeniden milyonlarca Müslümanın birbirini öldürmesine neden olabilecek bu riske karşı laikliğe olan gereksinimi binlerce kez daha çok arttırmış bulunmaktadır.

“Alacakaranlık Kuşağı” gibi hayat…

“Alacakaranlık Kuşağı” gibi hayat…
Melike Karakartal

Geçmişe nazaran daha şanslı mıyız yoksa şanssız mıyız, emin değilim.
Enformasyon bombardımanı ve sosyal medya araçları bizi eskisinden farklı insanlara dönüştürüyor, bu çok açık.
Şanslı olduğumuz konu, sosyal medyanın insanları daha iyi tanımamıza olanak vermesi.
90’larda yaşadığınızı düşünün.
Yeni bir arkadaş edindiniz.

Onu tanımak istiyorsunuz fakat bunun için sadece bir seçeneğiniz var: Ancak uzun zaman birlikte vakit geçirmeniz kaidesiyle yeni arkadaşınızın alışkanlıklarını, tepkilerini, aklından geçenleri öğrenebilirsiniz.
Bir de bugünü düşünsenize: Herkes gönüllü olarak hayatını sosyal medya aracılığıyla gözümüzün önüne seriyor.
Paylaşım dozu ve yorumlarından karşınızda arkadaşlık kurabileceğiniz bir insan durup durmadığını şak diye anlayıveriyorsunuz.

Dolayısıyla seçici olmak çok daha kolay.
Bunun için ömrünüzün birkaç ayını veya yılını vakfetmeye gerek yok.
Sosyal medya sayesinde hayatımızda halihazırda olan, tanıdığımız insanların da hiç bilmediğimiz taraflarını öğreniyoruz.
Halihazırda tanıdığımız insanların paylaşımlarından, paylaşımlarının dozundan, içeriğinden, kendini ifade etme şeklinden hızlıca not verebiliyoruz.
Twitter ilk ortaya çıktığında neredeyse 20 yıldır haber almadığım ve vaktiyle iyi hisler beslediğim eski bir tanıdığı bulduğumu ve profilini gezdiğimi hatırlıyorum. Şöhretli kadınlara mide bulandırıcı pornografik sözler yazıyordu.

Mide bulandırıcıydı ve benim için büyük bir hayal kırıklığıydı.
Örneğin illa böyle uçta bir “tacizci keşfi” olması gerekmiyor tabii, kendine doyamayan megalomanlar, ayrımcılar, dar görüşlüler, yılışıklar, sevimsizler…
Açık açık olmasa da, satır aralarında kendini belli edenler…
Benzer biçimde benim yaşadığım hayal kırıklığını siz de yaşamışsınızdır sosyal medya ile geçen bunca sene içinde…
Sosyal medya ve teknoloji, “insan tanıma” konusunda çok işe yarıyor, kabul.
Fakat işin diğer kısmına gelecek olursak, orası biraz üzücü.

Elimizde pek çok gelişmiş alet, son derece kolay kullanılabilir cihazlar ve ileri bir teknoloji olmasına rağmen olduğumuz yerde durmayı tercih ediyoruz. Gelişmiş teknoloji, halihazırda olan koşulları iyileştirmeye değil, büyütmeye yarıyor daha ziyade.
Kötü adam, kendi gibileri buluyor, güç kazanıyor.

Okumayan adam, yine okumuyor. Ulaşılabilir onca kaynak, cehaleti yok etmeye yaramıyor.
Medyanın topyekün fonksiyonunu düşünecek olursak, orada da pek aydınlık yok.
Ya izleyenleri oyalamaya, çoğu zaman “uyutmaya” yarayan programlar (adına da eğlence deniyor) ya da “kitle kontrol” maksadına yönelik televizyon yayınları…

Televizyondaki bomboş programlarla oyalanmak, dünyaya pencere açan akıllı telefonu sadece oyun oynamak için kullanmak…
Teknoloji bizi daha verimli yapacağına üşengeç, tembel yaratıklara dönüştürüyor.
Düşünmeye bile üşenen, ona verilenle “idare eden” ve bundan şikayet etmeyen canlılara dönüşüyoruz.
50’lerin, 60’ların geleceği konu alan dizi ve filmlerinde hep ortak bir konu var: Makinelerin insanların yerini alması… Genellikle hiçbir makinenin insan beyninden üstün olamayacağı vurgusu görürsünüz bu yapımlarda…

O dönemde bugüne dair tahmin edemedikleri bir mesele var: Bizi daha verimli insanlara dönüştürecek teknolojinin aslında en çok yerimizde saymaya ve düşünmeye üşenen insanlara dönüştüreceğini öngörememişler.
Çağın en büyük hastalığının “oyalanmak” olacağını öngörememişler.
Elinde milyon tane seçenek olan, rengarenk bir dünyada yaşayan insanın, elindeki imkanları kullanmaya bile üşeneceği, sadece oyalanarak hayatını geçireceği bir canlıya dönüşeceğini öngörememişler.
60’ların meşhur “The Twilight Zone”unu hatırlarsınız…
Bugünkü halimizden güzel bir “Alacakaranlık Kuşağı” bölümü olurdu.

Kürt’ün felaketi Türk’e müjde olamaz…

Kürt’ün felaketi Türk’e müjde olamaz…
Kadri Gürsel

2016’nın Türkiye için daha kanlı bir yıl olacağı 2015’in gidişinden belliydi…
Nitekim içerideki savaşın tarafları, yayımladıkları yeni yıl mesajlarında daha çok kan ve ölüm vaat ettiler.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 2015’te 3 bin 100 teröristin ‘etkisiz hale getirildiğini‘ söyledi ve ‘terör örgütüyle mücadelenin sonuna kadar süreceğini’ ilan etti.
Erdoğan, “Güvenlik güçlerimiz hem dağları, hem de şehirleri karış karış teröristlerden temizlemeye devam edecek” dedi.

Buna mukabil KCK da yeni yıl münasebetiyle bir açıklama yayımlayarak ‘savaşı şehirde, kasabada, ovada, dağda ve metropollerde sürdüreceklerini’ duyurdu. Açıklamada, “Dünyada görülmemiş bir fedai direniş 2016 yılında ortaya konulacaktır” denildi.
Türkiye’de böyle savaşçı meydan okumalarla karşılanan bir yeni yılı daha önce hiç yaşamamıştık.
Bakalım 2016’nın sonunu nasıl getireceğiz?
Şehirler PKK’dan mı temizleniyor, halktan mı?
Yeni yıl, güneydoğuda yaşadıkları şehirleri ellerinde beyaz bayraklarla terk eden insanların görüntüleriyle başladı.

Bu insanlar, tank ve top ateşi altında, günlerce aralıksız devam eden sokağa çıkma yasaklarının neticesinde en temel ihtiyaçlarını karşılayamaz duruma düşürüldükleri şehirlerinden göçe zorlanıyorlar.
Harabeye çevrilen şehirler böylece ‘PKK’lı teröristler‘den mi temizlenmiş oluyor, yoksa ‘masum halk‘tan mı?
Şehirlerdeki ‘masum halk‘ı ‘PKK’lı terörist‘ten ayırt etmek imkansızlaşmışsa, bu ikisi birbirine dönüşerek yeni bir sosyo-politik durum meydana getirmişse, bu soru da anlamını yitiriyor.
‘Masum halkı teröristten ayırt etmek‘ten 90’lı yıllarda bahsedilebilirdi. Artık miadı dolmuştur. Yeni kavramlarla düşünmek lazım. Zaten en başta rejimin kendisi ‘masum halk‘ı ‘terörist‘ten ayırt etme zahmetine katlanmaktan vazgeçmişe benziyor.

Yakılıp yıkılan ilçeler HDP’nin olağanüstü oranlarda oy aldığı yerler
Yakılıp yıkılan şehir ve ilçelere bakın… Hepsi HDP’nin olağanüstü oranlarda oy aldığı yerler. Üstelik HDP’nin 1 Kasım’da uğradığı yüzde 20 seviyesindeki oy kaybı bu bölgelere ya çok göreceli olarak yansımış ya da hiç yansımamış; hatta tersi olmuş.
Misal, HDP Cizre’de oy artırmış. 7 Haziran’da yüzde 92 oy alan HDP, 1 Kasım’da oylarını yüzde 93,2’ye çıkarmış. Şırnak’ta da öyle. 7 Haziran’da yüzde 85, 1 Kasım’da yüzde 85,5.

‘Temizliğin‘ sürdüğü diğer ilçelerde de düşük oranda oy kaybı söz konusu. Silvan’da 7 Haziran’da yüzde 88,9 iken 1 Kasım’da yüzde 87,9’a düşmüş HDP oyları… Yüksekova’da yüzde 94’ten 93,7’ye gerilemiş. Silopi’de de yüzde 89,4’ten 88,5’e…
HDP en büyük oy kaybını şehir savaşı yüzünden büyük oranda boşalan Diyarbakır’ın Sur ilçesinde yaşamış: Yüzde 81,6’dan yüzde 75,7’ye düşmüş.
HDP’nin savaşa rağmen oy kaybına uğramadığı bu il ve ilçeler, Kürt hareketinin 90’ların ardından kentlerde yoğunlaşarak değişime uğrayan sosyo-politiğinin en çok direnç kazandığı, kemikleştiği yerler.

Başkanlık sistemine geçiş gündemiyle doğrudan ilişkili
‘İmralı Süreci‘ sırasında ülkenin batısındaki her neviden milliyetçi kamuoyunun nokta-i nazarında hayli kötü bir şöhret edinmiş olan bu il ve ilçelerin şimdi tarumar edilip halkının yerini yurdunu terke zorlanması, rejimin başkanlık sistemine geçiş gündemiyle doğrudan ilişkili…
Bu savaşın, başkanlık rejimine verilen halk desteğini olası bir referandumda zaferi rahatça güvenceye alacak seviyede konsolide etmesi ilk hedeftir. Erdoğan’ın bahsettiği, ‘terör örgütüyle sonuna kadar mücadele‘deki o ‘son‘ bu hedefe varıldığında başlıyor.

Muhafazakar, ulusalcı, Türkçü velhasıl her türden milliyetçi seçmene 2016’da ve çok da gecikmeden şuna benzer bir ‘zafer müjdesi‘ni verebilmeleri gerekecek: “Devlet gücünü göstermiş ve terör örgütünün özerklik ilan etmek istediği şehirler yaşanmaz hale getirilmiş, karşı koyan binlerce terörist öldürülmüştür…”
Bu ‘müjde‘yi hedef kitleye verebilmenin Türkiye’ye çıkaracağı insani, toplumsal, ekonomik ve siyasi maliyet çok büyük olacaktır.

Nedeni de ‘PKK’lı terörist‘le ‘masum halk‘ ayrımını artık yapamıyor oluşumuzdur. Güneydoğuda hedef seçilen şehirlerde toplu felakete uğratılan yüzbinlerce insan siyasileşmiş bir halkı oluşturmaktadır. Bu bir sosyo-politik realitedir.
Kürt’ün felaketi, Türk’e verilecek müjde olamaz.
Olursa, Türkiye felaketten kurtulamaz.

Noel Babanın robotları…

Noel Babanın robotları…
Hakan Kara

Noel Babanın kızağını çeken ren geyikleri yok. Onların yerini robotlar almış. Biri kızağı çekiyor, diğer ikisi önden koşuyor. Hepsinin sırtına hediye torbaları yüklenmiş. Filmi çekerken sevimli bir sahne yaratmaya çalışmışlar. Noel şarkıları çalıyor. Fakat izlerken yine de ürperiyorum. Çünkü biliyorum ki bu tip robotlar askeri amaçlarla kullanılmaya başlanacak. Ormanda bunlardan bir tanesiyle karşılaştığınızı düşünsenize. Noel Babanın kızağını çeken robot zaten ordu için geliştirilmiş. Adı “BigDog”. Uzunluğu 81 santim. 110 kilo ağırlığında. Engebeli arazide yürüyebiliyor, akarsudan geçebiliyor. Tekme atsanız devrilmiyor. Saatte 6.4 kilometre hızla koşuyor. 180 kilo yük taşıyabiliyor. Başka hangi yetenekleri var bilinmiyor. Uzmanlara göre insandan bağımsız hareket eden, kendi kendine hedef belirleyip imha eden yapay zekâya sahip “otonom robotlar”ın eli kulağında. İnsan hakları örgütleri “Katil robotların üretimini yasaklayın” diye kampanya yapıyorlar. Bu kampanyalar 2016’da amacına ulaşır mı?
***
Oysa 2016 yılında bizi dijital dünyada neler bekliyor sorusuna yanıt aramak için internete bağlanmıştım. Baktığım teknoloji sitelerinde birbirinden ilginç ürünler dikkatimi çekmişti. Belli ki 2016’da yapay zekâdan ve robotlardan sıkça söz edeceğiz. Sanayide robot kullanımı giderek artıyor. Son beş yılda sanayide kullanılan robotların sayısında IFR (Uluslararası Robotik Federasyonu) verilerine göre yaklaşık yüzde 30 artış yaşanmış. Robotlar yavaş yavaş fabrikalardan çıkıp ev ve işyerlerimize de girmeye başlayacaklar öyle anlaşılıyor. Örneğin, 2016’da piyasaya sürülecek robot süpürge, yerleri süpürmenin dışında, evi de koruyacakmış. Cep telefonuyla robota bağlanıp evin içini dolaşabilecekmişiz. Biz yokken eve biri girdi mi, fotoğrafını çekip cep telefonunuza gönderecekmiş.

2016’da evlerimiz akıllanacak. Kullandığımız eşyalar internete bağlanacak. Nesnelerin interneti ve büyük veri (big data) gibi kavramları daha sık kullanacağız. Cep telefonu klavyesini 2016’da daha az kullanacağız. Akıllı telefonların neredeyse tümü, dikte özelliğine sahip artık. Biz konuşacağız cep telefonu yazacak. Cep telefonlarımızdaki akıllı asistanlar daha da akıllanacak. Akıllı kol saatleri ve akıllı bilekliklerin ardından çıkacak akıllı yüzüklerle telefon ve televizyonumuzu kontrol edeceğiz. Akıllı kemerler bel genişliğinizi, yeme alışkanlıklarınızı, adımlarınızı ölçecekler. Şoförsüz otomobiller, sanal gerçeklik gözlükleri, 3D yazıcılar ve bulut teknolojilerinden söz edeceğiz 2016’da. Türkiye’de nisan ayında 4.5G teknolojisine geçeceğiz. Cep telefonuyla internete bağlanma hızımız ciddi ölçüde artacak.

Böylece Periscope gibi yazılımlarla internetten canlı yayın yapmak ya da yayınları izlemek daha rahat olacak.
Teknolojiyle ilgili web sitelerin birinde 2016 için şöyle diyor: “Heyecan verici bir yıl sizi bekliyor. Bambaşka bir dünyaya uyanacağımız günler çok yakın.” Nasıl bir dünyaya uyanacağız? Can Dündar ve Erdem Gül başta olmak üzere tüm tutuklu gazetecilerin hapisten çıktığı bir dünyaya mı? Ülkenin güneydoğusundan gelen ölüm haberlerinin son bulduğu bir dünyaya mı?

2015: Türkiye’nin çivisi çıktı…

2015: Türkiye’nin çivisi çıktı…
Yalçın Doğan

“2015” denilince, aklıma binlerce sahne geliyor, herkesin geldiği gibi. Ama, “2015” denilince, akla gelen o binlerce sahneden birini ayıklıyorum:
Cizre’de bir kadın sokağa çıkıyor, koluna serum takılmış, elinde beyaz bayrak.
Günlerdir sokağa çıkma yasağının sürdüğü Cizre’de, tam o günlerde, orta yaşlı bir kadın hasta, nasıl olduysa, evinde ona serum takılıyor. Serumun değişmesi gerek, çünkü bitmiş. Kadın sokağa çıkacak, hastane ya da dispansere gidecek.

Sokakta ölüm kol geziyor, tank, top, tüfek, nereye vuracağı, kimi öldüreceği belli değil. Yaprak kımıldasa, topla havaya uçuyor.
Kadının sağlık hizmetine ihtiyacı var.
Kendi ülkesinde, bir gayret, hatta bir cüret göstererek, sokağa çıkıyor.
Kendi evinin önünde, kendi ülkesinde, kendi askerine, kendi polisine beyaz bayrak gösteriyor.
Korkunç bir tablo.

İç savaş
Simgesel anlam taşıyan bu tabloyu katmerlendiren felaketler var 2015’te.
Yüzlerce ölüm, onlarca katliam, yıkıntı, bir felaketten ötekine koşan bir ülke 2015’te.
İç savaş, kentlerin orta yerinde, iki yüz bin insan göç etmek zorunda kalıyor.
Binlerce iş yeri kapanıyor, binlerce insan işsiz kalıyor, okullar kapanıyor, kentler kent olmaktan çıkıyor. Pek çok il ve ilçede günlerce süren sokağa çıkma yasakları ilan ediliyor.
Türkiye Cumhuriyet tarihinin en ağır krizlerinden birini değil, en ağır krizini yaşıyor 2015’te.

Kara tablo
İç savaşın yanı sıra, 2015’te:
-Türkiye’nin hiç bir yerinde, can güvenliği kalmıyor.
-Demokrasinin en klasik kuralı, kuvvetler ayrılığı sona eriyor.
-Hukukun üstünlüğü yok oluyor.
-Adalete inanç kayboluyor.
-Temel hak ve özgürlüklerin üstü çiziliyor.
-O özgürlüklerin başında gelen ifade ve basın özgürlüğü ayaklar alına alınıyor.
-32 gazeteci sadece gazetecilik yaptıkları, haber peşinde koştukları, yorum yazdıkları için hapse atılıyor.
-Hapse atılan gazetecilerden Can Dündar ile Erdem Gül’e yapılan hukuksuzluk uluslararası alana taşıyor.
-Sıradan en küçük eleştiri ya da gösteri hakkı, “hakaret” suçlaması ve terör örgütü iddiasıyla mahkemeye taşınıyor.
-Kürt Sorunu ülkenin bir numaralı sorunu olarak, sadece topa, tüfeğe bağlanıyor.
-İşsizlik artıyor.
-Yolsuzluk iddiaları “hükümete darbe” tezleriyle, soruşturulmuyor.
-Meclis iradesi gölgeleniyor.
-Toplum “bizden ve sizden” söylemiyle kabak gibi ikiye bölünüyor.
-Refah düşüyor, yoksulluk artıyor.
-Dış politikada kavga etmediğimiz ülke kalmıyor.

Terörüyle, ekonomik çıkmazıyla, dış politika kavgalarıyla, hukuksuzluk zincirleri ile kara bir yılı geride bırakıyor Türkiye.
Derler ya, “çivisi çıktı” diye, 2015’te Türkiye’nin çivisi çıkıyor.
2015’te beş ayda iki genel seçim yapıyor, iki genel seçim arasında 400’e yakın insan teröre kurban gidiyor. Ve terör hala ve hala, her gün şiddetini daha da arttırarak devam ediyor.

DNA’da bozulma
Toplumsal değerler anlamını yitiriyor. Yalan söylemek sıradan bir hal alıyor.
İktidarı destekleyenler ile karşı olanlar arasında diyalog tamamen kopuyor, diyaloğun yerini karşılıklı öfke alıyor. İktidar, yatıştırıcı olmak varken, tersine öfkeyi körüklüyor. Sosyal barış bitiyor. Gelenekler yıkılıyor.
TV’lerde “çalkala yavrum çalkala” programları, diziler, muhabbet seansları öne çıkıyor.
Aklı başında tartışmalar pek tutmuyor.
“Tartışma” adı altında, tek ses, tek nefesli programlarda “gazeteci kılıklı” birileri türüyor. O gün hangi konu ise, iktidarı öven, ertesi gün iktidarın tavrı değişmiş ise, o değişikliğe paralel, anında çark eden “gazeteci kılıklı” birileri.
Türkiye’nin DNA’sı bozuluyor, 2015’te bu bozulma haddini aşıyor.

Kayıplarımız
2015’te birbirinden değerli yazar, sanatçı, devlet adamı, iş adamı aramızdan ayrılıyor. Türkiye’yi Türkiye yapan, bir zamanlar Türkiye’nin DNA’sını oluşturan insanlar.
Süleyman Demirel, Yaşar Kemal, Çetin Altan, Müzeyyen Senar, Oktay Akbal, Bedri Koraman, Fikret Otyam, Erol Büyükburç, Zeki Alasya, Levent Kırca, Sadun Boro, Kayahan.
Onlar gibi, pek çok insan, hangi siyasal görüşte, hangi tutumda olursa olsun, Türkiye’nin çimentosu olan insanlar. Birbirlerini tamamlayan kimlikler.

Davalar fos çıktı
Son beş yılın acil kodu, iktidarın en palavra parolası “darbe girişimi, terör örgütü üyeliği”.
Bu nedenle açılan büyük davalar 2015’te fos çıkıyor. Balyoz, Ergenekon, ODA TV, Poyrazköy, fuhuş gibi davaların ortak yanı, “siyasi iktidara darbe girişimi, terör örgütü üyesi olmak”.
Bu davalarda yargılanan insanların başka derdi, iktidara darbe yapacak. Ama, bu davalarda yargılanan insanlar dört, beş yıl boşu boşuna hapiste yatıyor. General, amiral ve subaylar mesleklerinden oluyor. Hayata bedel kayıpların bir hiç uğruna tezgahlandığı ortaya çıkıyor.
Ortada ne darbe var, ne marbe, ne başka bir şey. Sadece koca bir yargı faciası. Tam bir cadı avı.

Son örnek: çArşı
Dün bu trajik zincire yenisi ekleniyor.
Yargıç anlı şanlı çArşı’ya soruyor: “Darbe mi yapacaktınız? Terör amaçlı örgüt mü kurdunuz?”
İnsan ağlasın mı, gülsün mü, bilemiyor. Ama, şakası yok, otuz beş çArşı üyesi için istenen ceza ağırlaştırılmış müebbet hapis. Sırf Gezi olaylarına katıldıkları için.
Dün o dava da beraatla sonuçlanıyor.
2015, İkinci Dünya Savaş yılları dahil, en feci yıl. Benzerini bir daha yaşamamak umuduyla.