Cenaze siyaseti, daha büyük kıyımlara alıştırma…

Cenaze siyaseti, daha büyük kıyımlara alıştırma…
Mehveş Evin

Uludere!

Canı cehenneme rahat uyuyanın
Kapısını örtenin perdesini çekenin
Yüreği yalnız kendiyle dolu olanın
Duvarları ancak çarpınca görenin
Canı cehenneme başkasının yangınıyla
Evini ısıtıp yemeğini pişirenin.

Bahçesine dek gelen alevleri
Şehrayin sanan aptalın
Canı cehenneme,camlarında
Parçalanmış cesetler uçarken
Bir iğdiş incelikle çiçekleri sulayanın.
Mutfakla yatak odası arasında
Çarşılarla gövdesi bencillik hırsı
Yılgınlıkla yenilgisi arasında
Dünyayı tüketenin canı cehenneme.
(…)
Şükrü Erbaş

Şairle oturmuş, hayatı, ölümü, zulmü, geleceği, geçmişi konuşuyoruz. Ermeni kırımını, 90’ları, şimdiyi… Bunca ağır konu, dakikaların içine sığabilir mi? Sığar, hele karşınızdaki Şükrü Erbaş gibi çok iyi bir şair olmakla kalmayıp muazzam esprili, duygulu, vicdan sahibi biriyse o dakikaların tadına doyum olmaz.
Diyarbakır’ı konuşuyoruz. Giden her can’a üzülüyoruz. Daha da beter olacak diye endişelenmekten yüzümüzü kara bulutlar kaplıyor.

Cenaze çin yalvartmak, ölüme razı etmek
“İnsanların cenazelerini vermemek niye? Hiçbir kültürde böyle birşey yok…” diyor şair.
Yakın tarihte var mı böyle bir şey? Düşmanı, günahkarı infaz edip darağacında ‘ibretlik’ diye sallayan despot rejimlerin haricinde yok. En vahşi savaşlarda bile yok. Oysa 2016 Türkiyesi’nde sadece ‘terörist’ diye damgalananı değil, masum sivillerin, çocukların cenazeleri sokaklarda çürütülüyor.

Bebekler, çocuklar, kadınlar, yaşlılar bodrum katlarında aylarca ölümü bekleyerek yaşıyor.
“Belki bizi beterin beterine alıştırmak istiyorlar. Cenazeleri sokaklarda çürümeye bırakmak, tanınmayacak hale getirmek, aileleri morg morg dolaştırdıktan sonra ölümü, öldürmeyi seyrettirmeye razı edecek çünkü” diyorum.
Evet dostlar. Sen, ben, o, gündelik hayatımıza hiçbir şey yokmuş gibi devam ederken Diyarbakır Sur’da yaklaşık 200 kişi, halen mahsur.

Bu kan her yere sıçrayacak
“Ama onlar terörist!” diyenleriniz olacak. Evet, aralarında 30 ila 40 YPS’linin (Yekineyen Parastina Sivil- Amed Sivil Savunma Birlikleri, PKK’nin kırsal ve kentsel kadrolarının yeni ismi) olduğu tahmin ediliyor. Ama ezici çoğunluk, sokağa çıkma yasaklarında mahsur kalan Sur halkı.
“Bodrumlarda 120 yetişkin sivil, 10 yaşının altında 15 bebek ve çocuk, toplam 200’e yakın insan var. Kayıp, haber alınamayan yaşlılar var.” (Lale Mansur, Cumhuriyet, 26 Şubat)

Güçlü bir hukuk devleti, halkı silahlı kişilerden ayırt etmeden katletmez. Katledemez. Ama maalesef o noktayı çoktan geçtik. Güneydoğuda savaş büyüyor. Bu kanın her yere sıçrayacağını biliyoruz. 10 Ekim katliamı, Sultanahmet saldırısı ve yine Ankara’nın en ‘güvenli’ yerinde askeri personelin katledilmesi, devletin aczi ve ihmalini gözler önüne serdi.
Anlamıyor musunuz? Savaşın mantığı, vicdanı, yönü yok. Gözü kör ateş, herkesi yakacak.

Çatışmalar Diyarbakır’a yayılıyor
Cizre’de aylar süren abluka sonrası yapılan ‘askeri operasyon’ araştırılmayan, konuşulmayan, üzeri örtülen ancak ağır sonuçlar doğuracak bir katliam: Üç bodrum katından 167 cenaze çıkartıldı. Teşhis edilmeyi bekleyen cenaze sayısı 137. Aralarında gencecik gazeteci Rohat Aktaş da var.
Peki gazetelerde, televizyonlarda konuya dair ne duyuyor, ne okuyorsunuz? Hiç. Evrensel, Cumhuriyet, İMC TV gibi, bölgeden haber aktaran bir avuç yayının türlü hukuksuzlukla engellenmesi bu yüzden.

Cizre’de olanların bir benzerinin Sur’da yaşanacağı korkusu, Diyarbakır’ın havasına, suyuna, taşına sinmiş.
Amed çok gergin. Sivil eylemler şiddetle bastırılıyor, çatışmalar Ofis ve Bağlar’a sıçrıyor.
Sizce daha neler yaşayacak Diyarbakır? Mardin? Yüksekova?
Orada yaşananlar, yaşanacak olanlardan bizim tasasız hayatlarımız, çocuklarımız muaf kalabilir mi?
Bunu bilen, hisseden, ülkesinin felakete sürüklendiğini söylemeye cesaret eden bir avuç insan var. Akademisyenlerin barış çağrısı, peşi sıra gazeteci, sanatçı, aydın, işçi, vs desteği de bu kaygıyla yapıldı.

Sur için 24 saat ateşkes çağrısı
Gazetecilerin haber sansürü ve mesleki dayanışma maksadıyla başlattığı ‘Haber Nöbeti’nden sonra bir grup aydın, Diyarbakır’da ‘Yurttaş Nöbeti’ni başlattı.
Pazartesi, Barış İçin Kadın Girişimi, havan toplarıyla taçlanan, dolayısıyla sivillerin korkudan çıkamadığı 1 saatlik göstermelik koridorun yerine, ablukaya 24 saat ara verilmesini talebini yineleyecek. Zeynep Tanbay, CHP milletvekili Sezgin Tanrıkulu ve hukukçular, koridorun açılması ‘acilen’ açılması çağrısını yaptı.

Diyarbakır’a giden Lale Mansur, Cumhuriyet’e yazdığı tanıklıkta, vali yardımcısıyla görüştüklerini, ancak sivillerin çıkabilmesi için yapılan anonsun hemen ardınan top atışının başladığını aktardı. Valilikten ‘son kez’ çıkan 1.5 saatlik izin de başarısızlıkla sonuçlanıyor. Toplar patlıyor, ateş ediliyor, hava kararmış, sivil gözlemciye izin yok. Nasıl çıksın onca insan?
‘Yurttaş Nöbeti’, valilikle temaslarında 24 saatlik ateşkes talebini iletiyor, Vali Yardımcısı Mehmet Demir’den cevap: “Böyle bir yetkimiz yok. Yetki kolordu komutanlığında.”
Peki Diyarbakır Kolordu Komutanı kim? Musa Çitil.

Diyarbakır’da tek sorumlu Musa Çitil
Çitil’in adı, AKP’nin demokrasi oyununu oynadığı dönemde basında sıkça yer aldı. Mardin Derik’te, 1993-94 yıllarında görev yaptığı dönemde 13 kişinin öldürülmesinden sorumlu tutulan Çitil, 2014’te beraat etse de karar Yargıtay’a taşındı.
Bitmedi. Ş.E. adlı kadına gözaltında tecavüz davasının 405 sanığından biri Çitil. Yerel mahkemede beraat etmeyi başarsa da AİHM, tecavüz davasından da Musa Çitil’in karıştığı bir başka işkence davasından da Türkiye’yi mahkum etti.

‘Askere terör zırhı’ diye servis edilen habere göre terörle mücadelede görevli tüm TSK mensuplarının, ancak Savunma Bakanlığı izniyle yargılanabilmesinin yolu açılıyor.
Yani askere doğrudan soruşturma açılamayacak, yeni bir dokunmazlık zırhıyla görevi ihmal veya suistimali sorgulanamayacak!

Bu karanlık yazıyı, yine Şükrü Erbaş’ın dizeleriyle bitirelim:
(…)
Orda dağlar bir mezarlık
Bulutlar kan salkımı sular toprakta düğüm
Orda evler oda oda kanarken
Burda yeşerenin canı cehenneme.

Ey bir halkın gözyaşıyla ruhunu yıkayan kin
Ey zulümle yükselen başarı
Ölü sayısına endeksli maaş;

Uzun masallar ardında mağrur
Boynunda ölüm çanıyla oturan güç
Senin de senin de canın cehenneme
Ey sultan hamit tuğralı korucu alayları
Kardeşi kardeşe kırdıran siyaset. . .

Bir gün elbet bir gün elbet
Örter üstünü bu ağır yanlışın
Sevgiyle, yalnızca sevgiyle işlenen
Bir dal incelik,bir simli gülüş
Bir kardeş mavi.

Ölüm en büyük öğretmendir…

Ölüm en büyük öğretmendir…
Ayşe Arman

Bugün, büyük ustanın birinci ölüm yıldönümü.
Bir Yaşar Kemal geldi geçti bu dünyadan. Gerçi “Geçti” diyemeyeceğim çünkü Yaşar Kemal bu ülkenin mayasına, harcına, toprağına, akarsuyuna karışmış durumda. Zülfü Livaneli’nin dediği gibi, “O, kimliğimizin bir parçası artık!” Birkaç kuşağı etkilemiş olan kitapları, gençler tarafından da okunuyor, okunacak. Livaneli, 40 yıllık dostunun ardından bence çok etkileyici bir kitap yazdı: ‘Gözüyle Kartal Avlayan Yazar’. Sadece Çukurovalı büyük ustayı ve edebiyatı değil, hayatı ve sahici bir dostluğu da anlatıyor. Mutlaka okuyun…

Müthiş bir kitap bu… Türkiye adına teşekkür ederiz. Hepimize Yaşar Kemal’in ne kadar büyük olduğunu bir kere daha gösteriyorsunuz! Bu kitabı yazmaya ne zaman karar verdiniz?
– Aslında böyle bir kitap yazmaya niyetim yoktu ama okurlardan çok istek geldi. Altı ay kadar önce yazmaya başladım.

Birlikte çok şey yaşadınız… 40 yıl boyunca neredeyse her gün, edebiyatı ve hayatı konuştuğunuz bir dostunuz, sırdaşınızdı. Bu muhteşem Çukurovalının sizi en çok etkileyen özellikleri neydi?
– Coşkusu, neşesi, dost canlılığı, edebiyata duyduğu büyük tutku, insanın onurlu bir yaratık olduğuna inanması ve hemen herkese geçen enerjisi. Jack London, “Herkesin içinde bir yaşam mayası kabarır ama bazılarında daha fazla kabarır” der. Yaşar Kemal’deki yaşam mayası da işte öyle kabına sığamayıp, taşan bir mayaydı. Alıp sürüklerdi herkesi. Kişiliği de yapıtı kadar büyüktü desem, abartmış olmam…

En çok neyi özlüyorsunuz?
– Günlük sohbetlerimizi, fıkralarımızı, birlikte yaşadığımız olayları karikatürize ederek anlattığım zaman attığı kahkahaları, “Kurban olim bi daha anlat!’’ diye çocuk gibi ellerini çırpmasını, türkü söylememizi, yediğimiz her balığı “Öffff müthiş bir şey, hayatımda böyle bir şey yemedim!’’ diye övmesini, gördüğümüz her ağaca hayranlıkla bakıp ‘’Şuna bak. Hayatımda bu kadar güzel ağaç görmedim!’’ demesini, ertesi gün fikrini değiştirip ‘’Canım, pek de bir şeye benzemiyor’’ diye söylenmesini, Abidin Dino’nun, Güzincik Ana’nın (Güzin Dino) yanında çocuklaşmasını, bu ülkeye, bu halka duyduğu sarsılmaz inancı… Hangi birini sayayım?

Kitabın adı neden ‘Gözüyle Kartal Avlayan Yazar’?
– Her yazar, ucuz roman taktiklerine başvurmaktan kurtulup, Matisse’in son dönem çizimlerindeki gibi bir çocuk safiyetine ulaşmak ister. Aslında bütün sanat dalları için geçerli bu. İyi bir piyanist, tekniğini geliştirdikten sonra, artık tekniği düşünmeyip, yüreğiyle çalarsa virtüoz olur. Tolstoy, ‘Savaş ve Barış’taki ünlü av sahnesinde çok güzel anlatır bunu. Türkü söyleyen köylünün, ‘müzik yapmak’ diye bir kaygısı olmadığı için salt yürek olarak söylediğini, bu yüzden de ulaşılmaz olduğunu anlatır.

Siz de Yaşar Kemal’in bu mertebeye ulaştığını düşünüyorsunuz…
– Aynen öyle! Eski bir Japon hikâyesinde, ünlü bir ok-yay okulunun değerli bir hocası anlatılır. Bir zaman gelir, hoca, her şeyi bırakıp dağlarda inzivaya çekilir. Aradan yıllar geçer, modern dönemin öğrencileri bir efsane gibi adını duydukları hocanın ne yaptığını merak eder, dağlara çıkarak onu ararlar. Bulduklarında hoca, bir kayanın başında oturmuş, gökte süzülen kartalları izlemektedir. Ona kendi modern ok ve yaylarını gösterdiklerinde, hoca, “Bunlar da ne?” der. Çünkü unutmuştur. Çünkü o artık, araçları ortadan kaldırmış, gözüyle kartal avlamaya başlamıştır. İşte Yaşar Kemal de, eserlerinde saflığın bu yoğun etkisine ulaşmıştı.

Yıllar evvel, Sovyetler Birliği ayaktayken, konsoloslukta bir davete gittik. İstanbul’a yeni atanmış bir Sovyet ataşesi, Yaşar Kemal’in yanına gelip övgüler yağdırmaya başladı. Fabrikalarından söz etti. Ortada bir yanlışlık olduğu belliydi. Bir süre sonra anlaşıldı ki, ataşe, Yaşar Kemal’i Nejat Eczacıbaşı sanıyor! Bunun üzerine o gür sesiyle, ‘’Millleeeet, gelin gelin!’’ diye herkesi başına topladı. Ataşenin kolunu bırakmadan, “Bu Sovyetler Birliği var ya, vallahi yakında batar!’’ dedi. ‘’Baksanıza, kapitalistle komünisti karıştırmaya başladı!’’ Zavallı ataşe, patlayan kahkahalara anlam vermeye çalışıyordu. Hep, “Nasıl da bildin Sovyetler’in batacağını” diye takıldım durdum Yaşar Abi’ye…

İKİ ADAM TEK GÖZLE YÜRÜYORDU
Bir gün Yaşar Kemal’le Âşık Veysel, İstiklal Caddesi’nde kol kola yürüyorlar. Yanlarından Sait Faik geçiyor. Sonra Sait Faik, Çiçek Pasajı’na gidip, ‘’Biraz önce çok acayip bir şey gördüm’’ diyor. “İki adam tek gözle yürüyordu.” Yaşar Abi bu olaya çok gülerdi!

Artık herkes neden vasat?
– Tüketim toplumu, insanı tek boyuta indirgedi de ondan: “Kazan ve harca, ye, tüket, al, al, al!” Bunları ne kadar çok yaparsan, o kadar başarılısın! Bu tohumların ekildiği bir toplumda Einstein çıkmasını mı bekliyorsunuz? Kurnazlık yaygın bizde, zekâ değil… Zeki insan kurnaz olamaz. Mesela Einstein, kuyruğa kaynak yapmayı filan bilemeyen bir hayat acemisi gibi yaşardı. e=mc’nin kaç para edeceği de hiç aklına gelmedi…

Yaşar Kemal, “kültür çölünde bir nehir” miydi?
– Öyleydi. Genelleme yanlışına düşmek istemem. Bu ülkede çok nitelikli insanlar da yaşıyor ama kültür konusunu önemseyen bir memleket değiliz. Çoğunluğun kafası, küçük kurnazlıklara, paraya, dedikoduya takılıyor. Milliyetçi ve dinci klişeler, düşünceyi geri plana itiyor. Metotlu düşünen insana pek az rastlanıyor. Oysa, insanı hayvandan ayıran en önemli iki özellik düşünme ve gülmedir. Bizde bu iki eylemi öven söz yok. Bugünkü Doğu-Batı mücadelesi, ‘’Düşünüyorum, o halde varım!’’ anlayışıyla ‘’Düşün düşün b..tur işin’’ anlayışı arasındaki kavgadır.

Sait Faik, Yaşar Kemal’e bir kitabını imzalarken ‘’Türklerin en Kürtü’ne, Kürtlerin en Türkü’ne’’ yazmış. İşte Yaşar Kemal’i bundan daha iyi anlatan bir cümle olabilir mi? Keşke bu ülkeyi yönetenler, Sait Faik aklına ve duyarlılığına erişebilseydi. O zaman bu kadar çocuğumuz ölmezdi.

YÜKSEK DAĞLARIN KIŞI ZORLU OLUR!
Karaciğer kanserinden vefat etti. Ve hastalığından haberi yoktu. Her şeyin bu kadar farkında olan, zeki birinden hastalığını niye sakladınız?
– Düş gücü bu kadar gelişmiş bir insana, kanser olduğunu söylemek çok zor. Yaşar Abi umutların adamıydı. “İnsanoğlu, umutsuzluktan umut yaratır!” derdi. Umutsuz yaşayamazdı o. Bu yüzden saklamayı tercih ettik.

Hayatta her şeyle yüzleşmiş biri, ölümle mi yüzleşmeyecekti?
– Yüzleşirdi ama… Ne bileyim kıyamadık herhalde. Bence her şeyin farkındaydı ama bilmiyor gibi yapıyordu. O kadar zeki bir insanın durumu sezmemesi pek mümkün görünmüyor. Belki de karşılıklı bir ‘hayat-ölüm oyunu’ oynadık.

Son dönemi için “Kolay olmadı!” diyorsunuz…
– Evet. Acıdan çok, hastane yatağında kablolarla, fişlerle, tansiyon aletleriyle, oksijene bağlı olarak yatmak zoruna gidiyordu. Hayatı böylesine coşkuyla yaşayan birinin ölümü de kolay olmuyor. “Yüksek dağların kışı zorlu olur!” derler. Ulu bir çınarın, çatır çatır yıkılışını gözünüzün önüne getirin. Yaşar Kemal de, sessizce silinip gitmedi bu dünyadan. Yiğitçe direndi ama Kul Himmet’in dediği gibi, “Bütün dünya senin olsa ne fayda!’’

Onun ölümünden ne öğrendiniz?
– “Ölüm, en büyük öğretmendir!” derler. İnsan, anasını-babasını toprağa verince, bir çeşit doğa düzeni avuntusuna kaptırmaya çalışıyor kendini. Ama arkadaşları gitmeye başlayınca, dünyanın, eşyanın, yaşadığımız hayatın, günlük rutinin anlamı değişiyor. Hırsların, başarı isteklerinin, çırpınmaların ne kadar boş olduğu balyoz gibi iniyor kafana! Ölüm düşüncelerin artıyor. Diline durup dururken, ‘’Bu dünya bir penceredir/ Her gelen baktı geçti’’ türküsü takılıyor. Ya da ‘’Dünya bir gölgeliktir’’ demeye başlıyorsun…

Siz aslında, her sanatçının arkasından yazılmasını isteyeceği kitabı yazmışsınız. Sizce, sizin arkanızdan bunu yazabilecek biri var mı?
– Bunu hiç düşünmedim. Nietzsche’nin dediği gibi; “Ben varken ölüm yok, ölüm varken ben yokum!” Yazan olursa, “İnsaflı davransınlar” derim. Ne de olsa düzeltme imkânım kalmamış olacak!

Hayatı, Tilda’yla geçiyor… Nasıl bir aşk, bağlılık ve sevgi onlarınki?
– 50 yıllık bir evlilik, arkadaşlık, yoldaşlık ve mücadele. Sıkıyönetim hapishanesindeyken sürüp giden bir dayanışma. Kitaplarını İngilizceye Tilda çeviriyordu.

Tilda, onun hayatını mı yaşadı?
– Kaçınılmaz olarak evet. Nâzım Hikmet gibi, Yaşar Kemal de çevresindeki herkesi sürükleyip götüren bir rüzgâra sahipti. Her şey onun çevresinde dönerdi. Ama o kadar yıl birbirine geçmiş bir şekilde yaşadıktan sonra Tilda ölünce, deyim yerindeyse Yaşar Kemal yıkıldı. İnsanın 50 yılını birlikte geçirdiği birini kaybetmesi, bir anlamda kendi ölümü demek! Yaşar Abi de Tilda’dan sonra bir ara yaşamaktan vazgeçti diyebilirim.

Yaşar Kemal tamamen yıkılmıştı da, Ayşe Semiha Hanım onu hayata mı döndürdü?
– Evet. Ayşe Semiha, Yaşar Abi’ye olağanüstü bir sevgiyle, saygıyla, şefkatle yaklaştı ve yaralarını sardı. Yaşar Abi, Ayşe’de sevdayı, dostluğu, dayanışmayı buldu. Bir an önce evlenmeleri için ısrar eden de benim.

Efsanenin sonuna geldik…

Efsanenin sonuna geldik…
Mehmet Tezkan

Başbakan mimarı olduğu Suriye politikası için ‘efsane’ demişti ya..
O efsanenin sonuna geldik..
Şam’da cuma namazı kılma sevdasıyla başlayan efsane şöyle bitti:
*
ABD-Rusya anlaştı.. Esad da muhalifler de kabul etti.. Suriye’de cumartesi gece yarısından itibaren silahlar susacak..
Ateşkes dönemi başlayacak..
IŞİD ile El Nusra kapsam dışında..
*
Olacakları söyleyeyim..
Rusya ile ABD öncülüğündeki koalisyon güçleri; IŞİD ve El Nusra’ya karşı hava operasyonlarını sürdürecek..
Hatta eline silah alan, elini tetiği götüren herkes anında terörist ilan edilecek..
Onlarla savaşmak meşru hale gelecek..
Esad’ın ordusu ile YPG güçleri kara savaşını sürdürecek..
Muhalif grupların da IŞİD ve El Nusra ile savaşması istenecek.. Muhaliflere içinizdeki El Nusra militanlarını temizleyin denilecek..
Özetle..
ABD-Rusya-Esad-PYD/YPG ittifakı Suriye’yi şekillendirecek..
Sahada söz sahibi Rusya olacak..
Rusya Suriye’ye el koymuştu.. Bu durumu BM onaylı hale gelecek..
*
Sonuç..
Esad eskisi kadar olmasa bile güçlenecek..
PYD’nin egemenliği altındaki topraklar; Afrin-Kobani-Cizre kantonları yasallaşacak..
*
Bu durum ne kadar sürer?
IŞİD temizlenene kadar.. İki yıl,
üç yıl, beş yıl..
Sonrası; Allah kerim..
*
Dönelim bizim efsane politikaya..
Ankara beş yıldır ‘Esad gitmeden olmaz’ diyordu ya..
Esad gitmiyor..
Kalıyor..
*
Ankara uzun süredir ‘YPG demek PKK demektir; PKK gibi YPG de terör örgütüdür’ diyordu ya..
PYD/YPG anlaşmanın önemli unsuru oldu..
Rusya ile ABD’nin muhatabı mertebesine yükseldi..
*
Ankara Rusya’ya ‘Ne işin var Suriye’de’ diye kızıyordu ya..
Rusya Suriye’nin patronu oldu.. Rusya füzesiyle, uçağıyla, silahıyla, askeriyle güney komşumuz haline geldi..
*
Efsanenin bir ayağı açık sınır politikamızdı ya..
Sınıra kalın duvarlar çekiyoruz.. Duvarın üzerine de tel örgü çekeceğiz..
*
Efsane politikadan geriye ne kaldı derseniz..
2.5 milyon Suriyeli mülteciyle baş başa kaldık derim.. 2.5 milyon Suriyeli ile yapayalnız kaldık derim..

MHP bölünüyor!.
Bahçeli’nin muhalefet edeni partiden at.. Kurultay isteyeni kapının önüne koy.. Biat etmeyeni uzaklaştır.. Yıldızı yükseleni liste dışı bırak politikası MHP’yi bölüyor..
Küçültüyor..
Aslında ilk bölünme 1 Kasım’da yaşandı..
Seçmen böldü..
80 kişilik Meclis grubunu 40’a indirdi..
Bahçeli aldırmadı.. Yenilgi olarak kabul etmedi..
Belki de hoşuna gitti..
*
Ama aldıranlar vardı; bu böyle gitmez diyenler kurultay isteyince kızılca kıyamet koptu..
MHP yönetimi eşi benzeri az görülen, siyaset tarihine geçecek bir yönteme başvurdu..
Kurultay için imza veren teşkilatları kapatmaya başladı..
İmzacıları partiden atmaya başladı..
13 il, 7 ilçe örgütü kapatıldı.. Belli ki arkası gelecek..
*
Bu akıl almaz durum, bu demokrasi dışı uygulama, bu parti benim anlayışı bardağı taşırdı..
MHP’yi geri dönülmez yola soktu..
Genel Başkan Yardımcısı Özdağ görevinden istifa ederken yanında iki milletvekili arkadaşı vardı..
Belki yarın, öbür gün onlar da partiden atılacak..
Belki de yarın, öbür gün onlara başka milletvekilleri de katılacak..
*
Sonu nereye varır derseniz..
Mahkeme kurultay kararı verirse; hesaplaşma orada olur.. Bahçeli yenilirse MHP bölünür..
Bahçeli yeniden seçilirse MHP yine bölünür..
Mahkeme kurultay kararı vermezse, MHP yine bölünür..
Macun tüpten çıktı bir kere..

Papağan…

Papağan…
Ahmet Altan

Şu korkunç sonbahar kış döneminde, Ankara’nın ağaçlarının dallarında yapraktan çok insan parçaçıkları gördük.
Ard arda bombalar patladı.
İnsanlar, insancıklar, arkalarında sevdiklerinin sarılacağı, son kez dokunacağı, elini sevgiyle öpeceği bir cenaze bile bırakamadan paramparça olarak havaya savruldular.
Bunu mu hak ediyor Türkiye?
Bu insanlar bunu mu hak ediyor?

Biz, Ortadoğu’nun “vaad edilmiş” toprakları, ateşten kavrulan insanlarının serin ve güvenli cenneti, başkentinin ağaçlarından insan parçaçıklarının toplandığı değil neşeli yaprakların açtığı yeşil bir vadi olabilirdik.
Her şeyimiz vardı bunu gerçekleştirebilmek için.
Ama cennetten Adem’i kovduran “yılan”, siyasi bir iktidar kılığında çıktı ortaya, bizi kanlı bir kıyametin içine attı.

Aklını kaybetmiş bir iktidar Ortadoğu’yu ele geçireceğim derken, Ortadoğu Türkiye’yi ele geçirdi.
Şimdi dev bir anakonda yılanı gibi Türkiye’nin etrafına dolanarak, bütün kemiklerini kıra kıra, eze eze parçalıyor ülkeyi.
Kaburgalarımız kırılıyor, ciğerlerimiz eziliyor, nefes almakta her an biraz daha zorlanıyoruz.
Bana Türkiye’de iyi olan bir şey söyleyin.
Bir tek şey…
“Şu iyi” deyin.

Barış mı, asayiş mi, adalet mi, ekonomi mi, ihracat mı, turizm mi, diplomasi mi, din mi, ahlak mı, güven mi, özgürlük mü, gelecek mi?
İyi olan ne var?
Hiçbir şey.
Buna karşılık yalan var, desise var, ahlaksızlık var, hırsızlık var, yolsuzluk var, ölüm var, çatışma var, nefret var, düşmanlık var.
Neden bütün bunlar?

Canına yandığımın bir avuç adamı hak etmedikleri bir hayatı yaşayabilsin, paraları ceplerine doldursun, memleketi son zerresine kadar soyabilsin diye.
Bir soysuzlar çetesi imanına kadar soyuyor memleketi.
Nasıl bir açlıksa artık koca bir memleket yetmiyor bunları doyurmaya, daha istiyorlar, daha fazla istiyorlar, Yırca’nın zeytinliklerini de, Artvin’in ormanlarını da istiyorlar, insanların paraları yetmiyor, canlarını da istiyorlar.

Bu haramiler Türkiye’yi soydukları gibi Ortadoğu’nun hazinelerini de soyabileceklerini sandılar.
O hazinelerin başında zebanilerin beklediğini unuttular ve bütün zebanileri uyandırdılar, kara giysili, kara sakallı bir zebaniler kalabalığı mezarlarından ayaklanan hortlaklar gibi çıkıverdi ortaya.

Şimdi ne yapacağımızı bilmiyoruz.
Bir kova kaçak petrol parasını bankalara yatırabilmek için girdikleri tuzakta, tarihte belki de hiçbir toplumun başına gelmemiş bir hale düşürdüler ülkeyi.
Hem Rusya’yla hem Amerika’yla dalaşan, Amerika’ya posta koyup, Rus uçağı düşüren başka bir ülke var mı?

Aynı anda iki süper güçle birlikte çatışan bir ülke?
Suriye’nin içindeki durumumuz daha da acaip.
Suriye’de hem Kürtlere, hem Esad rejimine karşıyız.
Bizim sınırlarımız ise ya Kürtlerin olacak ya Esad rejiminin… Bizim haramilerin desteklediği kara cüppeli kalabalığın oralarda tutunma ihtimali hiç yok.

Amerika’yla ve Rusya’yla kapış, Suriye’de senin sınırına yerleşme ihtimaline sahip iki gücün ikisini de karşına al.
Buna da “dış politika” de.
Adamın birisi ev hayvanları satan bir dükkana girmiş.
Bir papağan beğenmiş.
Satıcı demiş ki, “beyim bu papağan çok değerlidir… Bu ayağını çekerseniz şarkı söyler, bu ayağını çekerseniz şiir okur.”
“Ya iki ayağını da çekersem” demiş adam.
Cevap papağandan gelmiş:
“Düşerim salak.”

Biz iki ayağını birden çekersek ne olacağını merak eden adam gibiyiz ama gücümüz kimseyi düşürmeye yetmediğinden etraftaki güçlerin iki ayağını birden aynı anda çekince düşen biz oluyoruz.
Bizim iktidar ise yere düşmemizle ilgilenmiyor.
Onun tek derdi var, kıç üstü yerde otururken herkesi dimdik ayakta durduğuna ikna etmek.
Bunun için dur durak bilmeden yalan söylüyorlar, bir yalancılar ordusu besliyorlar ayrıca bunu sağlayabilmek için.
Soygunlarından kazandıkları paraların bir kısmını da “medya” dedikleri bu yalancılar ordusuna dağıtıyorlar.

Onlar da “ayaktayız” diye bağırıyorlar, “dimdik ayaktayız.”
Dallardan insan parçaçıkları topluyoruz biz onlar böyle bağırırken.
Ve gittikçe daha derine batıyoruz.
Daha büyük, daha korkutucu tehlikeler yaklaşıyor.
Ben Taraf’ı yönetirken bir cumartesi günü İlhan Cihaner aniden birkaç kişiyle birlikte geldi.
Misafir ettik, elimizden geldiğince ağırladık, o arada da siyasetten konuşuyorduk, ben “siz asıl orduyla AKP’nin anlaşmasından korkun,” demiştim, “asıl felaketi o zaman yaşar bu ülke.”

Bugün ordu ve AKP bir “ortak yaşam” alanı oluşturmuş durumdalar.
İş o hale vardı ki Türk ordusunun askerleri, AKP’li holdinglerin “badigard”lığını yaparak, ağaçlarını, ırmaklarını, ovalarını korumaya çalışan insanların üstüne saldırıyor.
AKP’li holdinglerin yasadışı işgallerinin muhafızlığını yapıyor.
Ordu, AKP’nin “oy desteğini” kullanarak yıllardır arzuladığı amaçlara ulaşabileceğini düşündüğü için bu işlere giriyor olabilir, Kürtleri, solcuları, AKP’lilerin dışındaki dindarları bu kadar rahat, üstelik de büyük bir oy desteğini arkasına alarak ezmek, ordunun büyük hayalini gerçekleştirmek olabilir.

AKP de, Kürtleri başkanlığa zorlamak, muhaliflerini susturmak, diğer dindarları sahadan silmek için orduyla işbirliği yapmanın akıllıca olduğunu düşünebilir.
Ama işbirliği yaparken farkında olmadan işbirliği yaptığın “güce” dönüşürsün.
AKP, nasıl “eski devletle” işbirliği yaparken eski devlete dönüşüyorsa…
Ordu da AKP ile işbirliği yaparken AKP’lilere dönüşüyor.

Kürt mahallelerine tanklarla toplarla giren ordunun Suriye sınırında IŞİD’lilerle işbirliği yaptığının belgelerini, son dönemlerde olağanüstü işler yapan Cumhuriyet Gazetesi müthiş bir gazetecilikle ortaya çıkardı.
Kemal Göktaş’ın çarpıcı haberinde, “rütbelilerle” IŞİD’lilerin savcılık belgelerine yansıyan “samimi” konuşmalarının örnekleri var.

Artvin’de AKP’nin holdinglerine karşı direnen halkın üstüne jandarmalarınla saldır, Kürtlerin mahallelerini top ateşiyle yık, Suriye’de IŞİD’le yiğitçe dövüşen YPG’nin mevzilerini obüs atışına tut sonra da git IŞİD’le sınırda “samimi” işbirliğine gir.
Kürtlere düşman, ormanını koruyan Artvinlilere düşman, Yırca’da zeytinliklerini savunan köylülere düşman, IŞİD’lilerle dövüşen YPG’lilere düşman, IŞİD’lilerle dost.

Bu nasıl bir ordu?
Bu, AKP’lileşmiş bir ordu.
AKP ordulaşırken, ordu da AKP’lileşiyor.
Burada çok ciddi bir çıkmazla karşılaşıyoruz.
AKP’nin muhafazakar tabanı, “ordulaşmaya” çok da fazla tahammül edemeyecek bir yapı aslında, yavaş yavaş ortaya çıkan iç kırılmasının nedenlerinden biri de bu.

Ama daha beteri, görebildiğim kadarıyla sadece Sezin Öney’in dile getirdiği ordunun kırılması ihtimali.
Öney, özetle söylersem “Türk ordusu Lübnan ordusu gibi olabilir, ikiye kırılabilir” diye yazmıştı.
AKP ordulaşmayı taşımakta zorlanırken, ordu da AKP’lileşmeyi taşımakta zorlanır.
Orduyu, “parti ordusu” haline getirme girişimi asıl büyük belanın kapısını da açabilir.
Böyle bir gelişme ülkeyi öyle bir yerinden kırar ki yaşanacaklar Avrupa’ya bir de “Türkiyeli mülteciler” kavramını öğretir.

Bu tür konularda “kurnazlık” sadece felaket getirir çünkü.
Üstelik sadece ordu değil neredeyse bütün “devlet” AKP’lileşiyor, kırılma devletin her yanında ortaya çıkabilir.
Şu anda kim kimi daha fazla kullanıyor bilmiyorum ama devlet güçlerini parti güçleri haline getirmenin ağırlığını ne bu toplum, ne bu devlet taşıyabilir.

Taşıyamayacağını göreceğiz.
Çok uzak bir gelecekten söz etmiyorum.
Eğer AKP’ye oy verenler neye, nasıl bir geleceğe oy verdiklerini fark etmezlerse, biz bu iktidarla atomlarımıza ayrılırız.
İnsanlık tarihinin de “Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar olacak” diye bir vaadi yok insanlığa, birçok toplum böyle körlüklerle parçalanıp yok oldu, sen bir devlet olmayı hak edecek aklı gösteremezsen, tarih “hak etmediğini” senden alır.

İnsanlarının parçalarını dallardan toplayarak, üstelik de bundan bir “istikbal” çıkabilir diye bekleyerek varlığını sürdüremezsin.
Nice toplum, nice devlet, nice imparatorluk böyle körlüklere kapılarak silinip gitti tarihten, Türkiye de kendi kendini içinden bütün halinde çıkamayacağı bir kurt kapanına sürüklüyor.
Bir an önce kendini toplamazsa kurtuluşu çok zor olacak.

Bu uyarılar bir işe yarar mı?
Bilmiyorum.
Ama karlı, fırtınalı bir gecede iki trenin son sürat birbiriyle çarpışmaya doğru gittiğini görseniz, “bu gürültüde sesimi kimse duymaz” diye susar mısınız yoksa son bir ümitle var gücünüzle uyarabilmek için bağırır mısınız?
Bizimkisi de öyle…
Bağırıyoruz… Bir ümit belki duyan olur.

Hata mı, kasıt mı?

Hata mı, kasıt mı?
Levent Gültekin

Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun dediği gibi, “Ülke beka sorunuyla karşı karşıya.”
Bu aşamaya nasıl gelindiğini hepimiz biliyoruz. Yapılanlar, söylenenler… hepsi bütün dünyanın gözü önünde oldu.
Gazeteciler, yazarlar, akademisyenler… aklıselim herkes iktidarın Suriye meselesinde benimsediği politikalarla böyle bir felakete sürükleneceğimizi baştan beri yazdı, söyledi.

Aynen Gabriel Garcia Marquez’in ‘Kırmızı Pazartesi’ romanındaki gibi bir cinayetin işleneceğini kasabada herkes biliyordu ama kimse bir şey yapmıyordu. Ve sonunda katil herkesin bildiği o cinayeti işliyordu.
Türkiye’de de benzer bir cinayete tanıklık ettik. Fakat iktidar uyarılara kulak asmadı. “Yanlış yapıyorsunuz” diyen herkesi susturdu, dışladı. Düşman ilan etti.

Şimdi korkunç bir tabloyla karşı karşıyayız.
Bunca ‘yanlış’ peş peşe nasıl yapılır?
Tüm bunlar ‘iktidarın yanlışlarının sonucu’ diyerek geçiştiremeyiz.
Çünkü öyle işler yaptılar, öyle politikalar uyguladılar ki, iktidar kendi ülkesine zarar vermek isteseydi ancak böyle davranırdı.

Geldiğimiz noktada izah edilmesi gereken bir durum var.
Nasıl olur böyle bir şey? Bunca ‘yanlış’ peş peşe nasıl yapılır? Ülkeyi yönetenler, ülkenin çıkarının nerede olduğunu nasıl göremez?
Hadi diyelim ilk adımda göremediniz ikinci, üçüncü, dördüncü… yirminci adımda da mı göremediniz?
Politikalarınızın ülke aleyhine sonuçlar doğurduğu görülmeye başladığı halde niçin değiştirmediniz?
Üstelik kendi ‘yanlışlarınızın’ neticesinde ortaya çıkan tabloyu bahane ederek ülkeyi daha da büyük bir bataklığa sürüklemek istiyorsunuz.

Esas soru
“Türkiye’yi Suriye yapmak istiyorlar. Bu nedenle gerekirse savaşı bile göze almalıyız” diye akıl almaz bir bahaneyle ülkeyi ateşe atmaya çalışıyorsunuz.
Suriye’yi bu hale kim getirdi?
Savaşın en ateşli taraftarı, destekleyicisi siz değil miydiniz? Hatta müdahale etsin diye ABD’yi harekete geçirmek için çaba göstermediniz mi?
Suriye meselesini çözmek için yapılan uluslararası her toplantının sonuçsuz kalması için elinizden gelen her şeyi yaptınız.
Şimdi kalkmış “Suriye’yi bu hale getirenler” diye ipe sapa gelmez bahaneler uyduruyorsunuz.

Esas soru: Ülkeyi felakete sürükleyen bu politikaları kararlılıkla neden sürdürdünüz? Uyarıları, itirazları niçin dikkate almadınız?
Mesela gidişatı gören herkes “Savaşı körüklerseniz Suriye parçalanır. Parçalanırsa orada bir Kürt devleti kurulur” dedi, duymazdan geldiniz. Neden?
Üstelik tam tersine adeta Suriye parçalansın diye elinizden gelen her şeyi yaptınız.
Yeni koşullarda da PYD etkinlik kazandı.

Hem Kürtlerin bağımsızlığına zemin hazırlayan politikalar uyguladınız hem de PYD’yi bahane ederek ülkeyi yeni felaketlere sürüklemek istiyorsunuz. Niçin?
PYD Türkiye için tehlikeli bir oluşumsa onlara yapılan silah sevkiyatına niçin aracılık ettiniz?
Suriye’nin bölünmesini Kürtlerin devlet olmasını istemiyorsanız Suriye’nin bütünlüğünü koruyacak tek formül olarak görülen Esad’lı geçişe niçin karşısınız?

Kaldı ki Suriye’de Kürtlerin özgürlüklerini kazanmasından size ne? Niçin rahatsız oluyorsunuz? Irak Kürdistanı ile dost oluyorken Suriye Kürtlerini niye düşman görüyorsunuz?
Hem PYD’yi istemiyorsunuz hem de Suriye’nin bütünlüğünü koruyacak Esad formülüne karşısınız.
Nasıl oluyor bu? Hangi akıl, hangi mantık bu yaptıklarınızın basit bir hatadan ibaret olduğunu söyleyebilir?
Bu kadar cahil olamazsınız
Sadece dışarıda değil, yangını büyüten ‘yanlış’ politikaları içeride de inatla sürdürdünüz.

Mesela barış süreci.
Herkes, “Ortadoğu giderek karışıyor. Eğer barış sürecinde süratlice yol kat etmezseniz bu mesele içinden çıkılmaz bir hal alacak” diye adeta size yalvardı.
Fakat kimseyi dinlemediniz.
Demokratik hak ve özgürlükleri sağlayacak, barışı tesis edecek tek bir somut adım atmadınız.
PKK’nın şehirleri silah deposuna çevirmesini beklediniz.
O dönemde “PKK şehirlerde silah depoluyor” diye uyaranları ‘Barış sürecini bozmak istiyor’ diyerek linç ettiniz.
Sonunda olan oldu çatışmalar yeniden başladı.

Şimdi “PKK ile mücadele ediyoruz” diyerek yakıyorsunuz, yıkıyorsunuz, bodrum katlarında insanları katlediyorsunuz.
30 yıllık tecrübe bize gösteriyor ki çatışmalardan kazançlı çıkan yalnızca PKK.
Buna rağmen bu yaptıklarınızın PKK’ya yaradığını göremeyecek kadar cahil olamazsınız.
Tüm bu politikalarınızla Suriye’de PYD’yi, Türkiye’de PKK’yı büyütmek için özel bir gayretiniz var gibi. Diğer taraftan bunların güç kazanmasını bahane ederek ülkeyi yeni felaketlere sürüklüyorsunuz.
Türkiye kaybederken, siz hep kazanıyorsunuz
Tüm bu yaptıklarınızı ‘yanlış politika’ ile açıklayamayız. Çünkü hiçbir iktidar kendi ülkesine zarar verecek bu kadar yanlışı peş peşe yapamaz. Üstelik sonuçlarını gördüğü halde ‘yanlışta’ bu kadar ısrarcı olamaz.

Sizinkisi başka bir şey.
Durup durup arı kovanına çomak sokuyorsunuz. Sonra da ülkeye saldıran arılarla kavga ediyorsunuz. Bu arada insanlar ölüyor. Ülke yara alıyor.
Fakat ilginç bir durum var: Türkiye kaybederken, siz hep kazanıyorsunuz.
Türkiye adım adım beka sorunu yaşayan bir ülkeye dönüşürken siz zaferlerinize zafer katıyorsunuz. Nasıl oluyor böyle bir şey?
Nedense bütün hesapsızlığınız, öngörüsüzlüğünüz ülke çıkarı konu olduğunda tutuyor. Kendi çıkarınız mesele olduğunda siyasi deha kesiliyorsunuz.

Seçim kazanmaya, şeytana pabucu ters giydirecek türden siyasi hamleler yapmaya aklınız yetiyor da ülkenin çıkarlarının nerede olduğunu görmeye yetmiyor, öyle mi?
Hakikaten ne istiyorsunuz bu ülkeden? Ne alıp veremediğiniz var?
Bunca kötülüğü niçin yaptınız? Niçin yapıyorsunuz?

Bizden ne bekliyorsunuz sahiden, pişmanlık ve özür mü?

Bizden ne bekliyorsunuz sahiden, pişmanlık ve özür mü?
Murat Sevinc

Haklısınız aslında. Türkiye’yi yönetenler olarak, Türkiye’de olup biten hiçbir olumsuzlukta sorumluluğunuz yok. Yönettiğiniz memlekette yaşanan acıların, çekilen çilenin, yitirilen canların, taşan derelerin, çöken binaların, berbat yargılamaların, katledilen doğanın, derinleşen yoksulluğun… Hiçbirinin sorumlusu siz değilsiniz. Mağdursunuz. Mağdurdunuz ve her zaman mağdur olacaksınız. Kötülükten, başarısızlıktan, hatadan bağışıksınız. ‘Mülk’ünüzü ölesiye korumalısınız.

İlk ‘büyük’ icraatınız, yıllar önceydi. Pamukova’daki tren kazası. 2004’ün sıcak bir yaz günü, ‘hızlandırılmış tren’ dediğiniz saçma sapan icat. Yaklaşık 40 yurttaş can verdi. Bir katliamdı. Ancak sizin lügatinizde ‘kaza’ ve ‘fıtrat’ var.
O felaket, gelecekte nasıl yöneteceğinizi açıkça gösterdi. Görmek isteyen herkes gördü. Akıl almaz bir biçimde, yetersiz alt yapıyla alelacele treni ‘hızlandırdınız’, adını da ‘hızlandırılmış tren’ koyup sefere çıkardınız…
Kuşkusuz sorumlu değildiniz yiten canlardan. Soruşturmadan, size dokunacak bir şeyler çıkmayacağını çok iyi biliyordunuz. Durup dururken öldü insanlar. Ama ölerek sizi bir iki gün kadar zor durumda bıraktılar.

Özür borçlular. Kusurlarına bakmayın…
Tuzla tersanelerinde sürdü ölümler. Madenlerde.
İstanbul’da ana yolları sel aldı bir gün ve o selde işçi kadınlar, camı olmayan bir minibüs kasasında ‘boğularak’ öldüler. Güpegündüz. Şehrin göbeğinde.
Bir başka yerde, AVM inşaatının işçi çadırı alev aldı ve ‘yanarak’ öldüler.
Rezidans inşaatı asansöründe asansör düştü, ‘kemikleri kırılarak’ öldüler.
Mevsimlik işçiler kamyonet kasalarında tavuk gibi taşındıklarında, gözlerimizin önünde ‘ezilerek’ öldüler.
Tersanelerde iskeleden düştükleri için, önlem alınmadıkları için öldüler.
Soma’da öldüler. Ermenek’te öldüler.

Memleketin her yerinde, güvencesiz insanlar, yoksul insanlar çaresizlikten öldüler ve ölüyor. O kadar çaresiz, ekmeğe o kadar muhtaçlardı ki sizi dahi umut görüyorlardı. Ve gördükçe, öldüler.
Haklısınız, nasıl bir sorumluluğunuz olabilir ki, siz mi gidip öldürüyorsunuz? Çok haklısınız.
Özür borçlular. Ölüp ölüp başınızı ağrıttıkları için. Kusurlarına bakmayın…

Kürt’ler, Aleviler, solcular… İnsan gibi yaşamak, sesini duyurmak isteyen her kim varsa, eziyet çekiyor. Anayasal hakları bilip gösteri düzenliyorlar; ya vuruluyor, ya gözaltına alınıyor, ya kör ediliyor, ya…
Alevi, ‘Bana zorla bu dersi verme, 2016’da zorunlu din dersi mi olur?’ diyor. AİHM’ye başvurup kazanıyor. Umursamıyorsunuz.

Kürtler, analarının ak sütü gibi helal ‘eşit yurttaş hakları’ talep ediyorlar. HDP barajı geçip siyaset yapmak için meclise giriyor. Bu kez ‘yok etmeğe’ karar veriyorsunuz. Hakaret ediyorsunuz, sövüyorsunuz, hedef gösteriyorsunuz. Linç saldırılarına göz yumulması bir yana, sizin çocuklar her Allah’ın günü yeni ‘hedefler’ gösteriyor.

Yanlış anlamayın sakın, olup bitenden siz sorumlu değilsiniz kuşkusuz. Tek bir insan hakkı ihlalinden, artık görmeyen tek bir gözden, fişekle vurulup öldürülmüş tek bir eylemcinin canından, muhalefete yönelik yüzlerce saldırıdan sorumlu değilsiniz. Sokağa çıkmasalardı, miting yapmasalardı, hak talep etmeselerdi.

Tutuklandıkları, vuruldukları, linç edildikleri, öldükleri için özür borçlular. Kusurlarına bakmayın ne olur…
Darbecileri yargılıyoruz diyerek sürüsüne bereket soruşturma açtınız. Önce 2010 değişiklikleriyle yargıyı birilerine teslim ettiniz. O grupla el ele kol kola, berbat bir yargılama süreci başlattınız. Hazır davalar açılmışken, insan zekâsına hakaret iddianamelerle kim var kim yok aynı torbaya doldurdunuz.

Aranız bozulunca bu kez toplumun önüne bir ‘zarf’ attınız: ‘17/25 Aralık, şike davaları, darbe yargılamaları tümüyle komplodur’ ifadesi yer alıyordu o zarfın içinde. ‘Ya hepsini kabul edeceksin, ya da kusura bakma’ buyurdunuz yurttaşa. Herkes beraat ediverdi! ‘Bu CD sahte’ ya da ‘Ben o toplantıda yoktum’ dediğinde mahkeme tarafından ciddiye alınmayan mağdurlar ile katil kılıklılar, hep birlikte beraat etti. Türkçesi, davalar çöktü. Çünkü adil yargılama yapılmadı. Çökeceği belliydi.

Şimdi karşımıza geçip ‘Her şeye inanın’ diyorsunuz. Ve kuşkusuz, yine haklısınız. Kandırıldınız. Aldattılar sizi. İyi niyetinizi sömürdüler. Haksız yere yargılanıp özgürlükleri yıllarca gasp edilenler için çok üzüldünüz aslında.
Onlar, örneğin Türkan Saylan’ın yakınları, sizi üzdükleri için özür dilemeliler. Nasıl ki bizler, tüm bakan çocuklarından ve babalarından, tapelerde dinlediğimiz herkesten o tapeleri dinlediğimiz için özür dilemeliysek, haksız yere cezaevinde kalanlar da dilemeli. Kusurlarına, kusurumuza bakmayın…

Türkiye’yi Ortadoğu batağına soktunuz. Cumhuriyet tarihinde dış siyasetimizi belirleyen herkes geri zekâlıydı belli ki. Oysa siz farklıydınız. Çok akıllıydınız. Herkesten akıllı ve cevvaldiniz. Hiçbirinin, hiç kimsenin göremediğini görüyordunuz. Müthiş stratejileriniz vardı. Kimi okumuşlar sizi ve dış siyasetinizi yere göğe koyamadı uzun süre. Ama belli ki Ortadoğu ülkeleri kollarını açmış sizi beklemiyordu. Sayenizde, siz Suriye’ye gidemediniz ama Suriye bize geldi.

Dış siyasetinizi anlamaktan mahrum, sizi eleştiren hain ve yarım akıllılar, özür dilemeli…
7 Haziran’da seçim yapıldı. Tek başına iktidar olamadınız. Olmak ‘zorundaydınız.’ Gidemezsiniz, vazgeçemezsiniz. HDP adlı bir parti çıktı ve oyunbozanlık etti. 6 milyon küsur ‘şerefsiz’in oyunu aldı. Siz, seçimden önce gerekli tüm uyarıları yapmıştınız oysa. Buna mukabil seçmenin yaklaşık yüzde 60’ı uyarılarınızı dikkate almadı.

Bir süre oyalandınız partiler arasında. Dalganızı geçtiniz. Ardından ‘yeni bir seçimde’ karar kıldınız. Her şey, herkesin gözü önünde oldu.
Affedin ne olur o şerefsiz, vatan haini seçmeni, milyonlarca yurttaşı. Böyle olacağını düşünemediler. Oy verme haklarını kullanıp hata ettiler. Nerede yaşadıklarını unuttular bir an.

Kusurlarına bakmayın ne olur. Özür borçlular…
Şiddet uç verdi seçim sonrası. Bayram sonrası Suruç’ta, 30’un üzerinde genç insan parçalandı. Kuşkusuz kendilerini koruyamadıkları içindi. Yoksa hiçbir güvenlik zaafı yoktu elbet. Roboski’de uçakların parçaladığı insanlar sorumluydu kendi ölümlerinden. Reyhanlı’da da ‘Sünni’ vatandaşların katledildiğini açıklarken, memleketi siz değil, Yeni Zelandalılar yönetiyordu. Sorumlu onlardı.

Can verenlerin kusuruna bakmayın ne olur. Hem öldükleri hem de huzuru bozdukları için. Fırsatları olsa, bir daha yapmazlardı…
Yaz aylarında ‘şehit cenazeleri’ gelmeye başladı. Kimi cenaze sahipleri istediğiniz tepkileri vermiyordu. Sinirlendiniz. Yoksul asker aileleri, evlatlarının canının değerli olduğunu düşünmeye başlamıştı. En tehlikelisi, ‘düşünmeye’ başlamalarıydı tabii. Telaşa kapıldınız.
Kusurlarına bakmayın ne olur. Cahillik işte…

Daha üç ay önce, güzelim Ankara Garı’nın önünde katledildi insanlar. Benzer dünyalardan, güzel düşleri olan insanlar. Yaşam hakkı için, barış hakkı için, anayasal haklarını kullanıp bir araya gelmişlerdi güneşli bir sonbahar sabahında. Toplandıkları, Anadolu’dan ray üzerinde gelenin ilk ayak bastığı yerdir şehrimizde. İçeride lokantası, büfesi vardır, Cumhuriyet tarihine tanıklık etmiş büyük mermer zeminin bir kenarında. İşte tam orada, gar önünde, halay çekenlerin yanı başında patladı bombalar. Onlarca insan paramparça oldu.
Hala ‘aydınlanmadı’ değil mi olay? Üstelik ölerek sizi yine zor durumda bıraktılar. Ne işleri vardı orada? Çıkmasalardı sokağa. Barış istemek onlara mı kalmıştı? Neyse ki cenazelerini yuhaladı sizinkiler de, layıklarını buldular.

Yine de özür borçlular. Kusurlarına bakmayın ne olur…
Her Allah’ın günü geçtiğimiz iki yanı ağaçlıklı caddede patladı iki akşam önce bomba. Evine gitmek isteyen askerler, memurlar katledildi. Hemen beş dakika uzağımızdaki Kocatepe’de yan yana dizildi sandukaları bugün. Kimisi, bizim Cebeci’den geçip gitti kara toprağa. Gencecik insanlar. Ankara, Ankara gibi değil artık… Memleketin güneydoğusunda yaşananlarıysa yazmaktan, konuşmaktan helak olduk. Her yanı kanıyor Türkiye’nin. Üç gün sonra ne olacağını kimse bilmiyor…
Neler söylüyorum böyle? Siz hatalı olamayacağınıza göre, Allah bilir biz ne yaptık bu ortamı hak etmek için.
Kusurumuza bakmayın, özür borçluyuz…

Şimdi de ‘Yeni anayasa gerekli, başkanlık şart’ diyorsunuz koro halinde. Hata edecek değilsiniz ya, öyledir mutlaka. Türkiye’nin yaşadığı kâbusun nedeni, hiç kuşkusuz parlamenter sistem. Başkanlık sistemine, hele ki Türk tipi olanına geçersek, sorunlarımız kökten çözülecek. Gerçi 1909’dan bugüne parlamenter sistemle yönetiliyoruz, gerçi siz de yükseliş döneminizde yıllarca bu sistemde hükümet ettiniz, gerçi Türkiye’de adı sanı bilinen ciddi hiçbir anayasa/kamu hukukçusu/siyaset bilimcisi başkanlık sistemi yanlısı değil… Olsun ama. Tüm bunlar saçmalık. Karşı çıkanlar ahmak. Hepsini toplasan bir Burhan Kuzu etmez. Siz, her neyi benimsemiyorsanız, o bir saçmalık kabul edilmeli.

Başkanlığa karşı olanların da kusuruna bakmayın ne olur…
Olağanüstü insanlarsınız. 14 yıl memleket yönetip yaşanan hiçbir felaketin, rezaletin, yolsuzluğun, siyasal/hukuksal sorumluluğunu üstlenmeyen bir ‘kamu yönetimi’ olarak, eşi benzeri bulunmaz konumdasınız. Uygar herhangi bir coğrafyada sizin gibisine rastlamak mümkün değil. Kandırıldınız, kumpas yapıldı, dış güçlerin maşaları ortalığı karıştırdı, lobiler harekete geçti, Geziciler size darbe planladı, Kabataş’ta türbanlı bacınız hırpalandı, Beşiktaş’ta camide içki içildi, FETÖ sizi arkadan hançerledi, kankanız Rusya size kafayı taktı, TBMM’de konuşma yaptırdığınız Esad size çok ayıp etti, Kürtler bir ara iyiydi ama aniden hain oluverdi…

Oysa sizin hiçbir hatanız olmadı. Hala yok.
Böyle olduğu içindir ki olup biten her şey için, bizler özür dileriz. Allah bilir hangi örgütün mensupları, Allah bilir hangi emperyalist gücün maşaları ve Allah bilir hangi potansiyel suçun failleri olarak…
Sizin gibisi başımızdan eksik olmasın. Sakın bırakmayın iktidarı, terk etmeyin. İktidar sizin hakkınız. Ömür boyu. İyi olan her ne varsa, sizin eseriniz. Kötü olan her ne varsa, geri kalanın b_k yemesi!

Kusurumuza bakmayın…

Suriye savaşı Ankara’da!

Suriye savaşı Ankara’da!
Nuray Mert

Âdet olsun diye, ne feci, ne lanet bir olayla karşı karşıya olduğumuzu tekrarlamanın tek başına bir anlamı yok. Bırakın böylesi bir olayı, asker veya sivil, tek kişinin bile canına kasteden herhangi bir girişimi kınamamak, ülkenin içinde bulunduğu hale yanıp yakılmamak mümkün mü? Bu konuda kuşkuya mahal olabilir mi? Ne yani bu ülke can kayıplarına, ülkesine zarar verecek işlere sevinecek hasta kişilikli insanlar ile dolu olabilir mi? Ne yani, bu ülkeyi sevenler sadece iktidar partisine destek verenlerden mi ibaret, yani burası bir parti devleti ve o partiye destek vermeyenler her türden vatan haini mi? İktidar çevresi giderek bu kafa ile hareket ediyor, asıl felaket de işte bu!

Nitekim, bir büyük facianın hemen ardından, hâlâ itham edici, pek çok insanı “terör destekleyici” zannı altında bırakabilecek ifadeler neyin nesi? Daha olayın üzerinden beş altı saat geçmişken, bir TV programında dahi, HDP milletvekiline imalı sözler söylenmeye, bu yönde bir gerilim oluşmaya başladı. Bu tam bir çılgınlık alameti, uğursuz bir gidiş. Diğer taraftan, böylesi bir olayın ardından giden canlara yoğunlaşmak yerine, soru sormayı, bu gidişten iktidarın sorumluluğunun ne olduğunu sorgulamayı “birlik ve beraberliğe aykırı”, düşmanca davranış olarak merkeze almak, tam da baskıcı rejimlere mahsus bir tutum.

Soru sormalıyız
Terör eylemlerine maruz kalmış demokrasilerde, kimse terörü kınamakla yetinemez, “neden” sorusu sorulur; iktidar ve devletlerin siyasetlerinin bu sonuçlarda ne gibi bir rolü olabileceği sorgulanır. 11 Eylül gibi bir olayın ardından bile, “Neden bizden nefret ediyorlar” sorusu öne çıktı; tüm Batılı demokrasilerde terör olayları ardından devletlerinin iç ve dış siyasetleri sorgulandı. Bunun teröre destekle alakası olmadığını herkes bilir, soru sormanın zan altında bırakılması sadece ve sadece iktidarların sorumluluktan kaçmak için uyguladığı bir baskı siyasetidir. Tam da bu nedenle, hiçbir baskı bizi soru sormaktan alıkoyamamalı. Sadece suçlular bu tür ithamlar karşısında susmayı seçer, alnı açık insan bu tür isnatlardan çekinmez, çekinmemeli.

O nedenle açık konuşalım, içine düştüğümüz hal, Suriye politikasının tam bir çıkmaza girmesi ve Kürt meselesinin barışçı çözüm siyasetinden sapmanın sonucudur. Söylemeye bile gerek yok, ama biz yine tekrar edelim: Bu, terörün faillerini haklı çıkarmaz, suçu hafifletmez. Ama bizim asıl meselemiz şeytan taşlamak değil, nedenlerini sorgulayarak bu gidişe bir dur demek, bunun nasıl olacağını düşünüp tartışmak olmalı.

Bu meyanda, Ankara olayının failinin PYD/YPG olarak ilan edilmesi, pek çok soruyu cevapsız bırakıyor. Türkiye’nin Suriye’de PYD/YPG ile savaş hali içinde olduğu doğru. Son olarak, Türkiye içinden gönüllü savaşçıların, “Suriye muhalefeti ile savaşmak üzere” akın akın Suriye’ye geçtiği bilgisi, Türkiye’nin zaten genel olarak, fiilen Suriye savaşı içinde olduğunu teyit etti. Diğer taraftan, PYD’nin PKK’nin kardeş örgütü olduğunu da, PKK’nin Türkiye içinde savaş stratejisi yürüttüğünü de herkes biliyor. Nitekim, Ankara’nın hemen ardından Diyarbakır yolunda bir askeri araç saldırıya uğradı, 6 asker hayatını kaybetti. Ancak tam da Türkiye’nin Batılı müttefiklerine YPG’yi terör örgütü olarak kabul ettirme ve Suriye’de müttefiklerinin desteğini alma çabası içinde olduğu bir zamanda PYD/YPG’nin Türkiye’de böylesi bir saldırı gerçekleştirmesi hiçbir mantığa uygun görünmüyor.

Yine, tam da bu nedenle, iktidar/ devletin, bu olayda YPG’yi işaret etmesi, Batılı müttefikleri ve tüm dünyayı ikna etmek bir yana, kuşku ile karşılanma riski taşıyor. Bu olay sonrasında, eğer umulan Türkiye’nin, Suriye’ye bir kara operasyonunu gerekçelendirmek için zemin bulması ise, bu hiç de gerçekçi değil. Zira, Batılı müttefikler PYD-PKK bağlantısını bildikleri halde, Suriye siyasetleri gereği, bu durumu öne çıkarmak istemiyor ve Türkiye ne kadar çaba gösterirse göstersin, durum değişmeyecek gibi görünüyor.

Türkiye’nin, dost düşman tüm taraflar ile ihtilaf içinde olduğu için, her türden tehdit altında olduğu doğru, bu nedenle Türkiye’de gerçekleşen tüm terör olayları fazlasıyla karanlık. Daha önce IŞİD’e isnat edilen olaylar da hâlâ aydınlığa kavuşmuş değil. Sonuçta, Türkiye şimdi suçladığı Batılı müttefikleri ile Suriye savaşının içine girmekte tereddüt etmedi ve bu tutumunda ısrar ederek kendini büyük bir riske soktu.

Geçiştirilmemeli
Şimdi, bu politikaların sonuçları ile karşı karşıyayız ve vatandaş olarak, bu politikaları sorgulamak ve iktidarın sorumluluğunu hatırlatmak, tüm demokrasilerde kaçınılmaz bir durum ve dahi sorumluluktur. Tabii ki, bu ülkede demokrasiden söz etmek gerçekçi değil, ama hal böyle diye bir büyük meseleyi, kınama, lanetleme, birlik ve beraberlik çağrıları ile geçiştirmeyiz. Böylesi bir tutum, iktidarı sadece korktuğu, sindirildiği veya sadece işine gelmediği için, sorgulamaktan imtina edenler açısından tam bir sahtekârlık, iktidar açısından ise çıkmaz yoldur. Son olarak iktidarın, asıl vatanseverlerin doğru bildiğini söylemekten sakınmayanlar olduğunu, korkak ve sahtekârların desteği ile gidilecek yolun felaket olduğunu artık anlaması gerekiyor.

Geleceği görmek mümkün mü?

Geleceği görmek mümkün mü?
Candaş Tolga Işık

İnsanoğlunun yüzyıllardır cevabını aradığı bir sorudur bu. Dünyanın en etkili isimlerinden fizikçi Stephen Hawking günün birinde zamanda yolculuğun mümkün olacağını söylese de o gün henüz gelmiş değil. Evet, bugünün teknolojisi zamanda yolculuk için yeterli değil. Ama geleceği görebilmek mümkün!
*
Nasıl mı? 2008’de İsveçli mühendisler tarafından Recorded Future (Kaydedilen Gelecek) isimli bir şirket kuruldu. Şirketin şu anki personel sayısı 70. Bilgisayar mühendislerinin yanına dünyanın en iyi dil bilimcileri ve istatistikçileri katıldı. İnternet üzerinden (web ortamında) yazılmış, çizilmiş ve geleceğe dair bilgi içeren tüm dataları topluyor, gerçek zamanlı verilerle gruplandırıp ilişkilendiriyor ve geleceğe dair tahminlerde bulunuyorlar. Blog, web siteleri, facebook, twitter, instagram gibi binlerce ulaşılabilir bilgi kaynağını tarayıp insanlar, faaliyetler ve kurumlar arasında ilişkileri gösteren “görünmez bağlantıları” buluyor ve gelecekte yaşanacakları öngörüyorlar.
*
Bugüne kadar geleceğe dair neyi mi bildiler? Arap Baharı’nı 1 yıl, Suriye’deki iç savaşı 6 ay önceden bildiler.
*
El Kaide Lideri Usama Bin Ladin’in yakalanması sırasında CIA’nın Recorded Future ile çalıştığı iddia edilmişti. Amerikan basınında çıkan haberlere göre, Recorded Future, CIA adına tüm dünyadaki El Kaide militanlarının sosyal medya hesaplarını takip etmiş, örgütün web sitelerini tarıyor ve şifreli yazışmalardan yola çıkarak Bin Ladin’i bulmuştu. Bu iddiaları doğrulayan esas bomba haber ise kısa süre önce geldi. CIA’nın borsada işlem gören yatırım şirketi In-Q-Tel, Recorded Future’ye ortak olduğunu duyurdu.
*
Esasen bir yazılım şirketi olan Recorded Future sadece istihbarat örgütlerine değil, internet sitesi üzerinden belli bir ücret karşılığında üye olan herkese hizmet veriyor. Bilgi istediğiniz konu başlığını yazıyorsunuz, kısa süre içinde Recorded Future size o konu hakkında “gelecekten” düzenli bilgi göndermeye başlıyor.
*
Anlayacağınız, gelecek artık eskisi kadar bilinmeyenlerle dolu bir zaman dilimi değil. Bu iyi bir haber mi kötü mü onu bilemiyorum.

Suriye krizi Erdoğan-AKP iktidarının sonunu hazırlıyor…

Suriye krizi Erdoğan-AKP iktidarının sonunu hazırlıyor…
Merdan Yanardağ

Suriye’ye krizi, AKP iktidarının da sonunu getirecek bir derinliğe ve kapsama sahip. Çünkü, ABD ve Batılı ortakları ile AKP iktidarının Suriye konusundaki bütün hesaplarının yanlış çıktığı görülüyor.
Türkiye’de gerici dönüşüm projesini tamamlamak ve iktidarının sürekliliğini sağlamak için, bu hedefi destekleyecek bir bölge jeopolitiği yaratmak isteyen AKP, Suriye’de çok ağır bir yenilgiye uğramış durumda. Bu yenilgi Tayyip Erdoğan ve AKP’nin bütün hesaplarını bozacak bir niteliğe sahip.

Bilgisiz, birikimsiz, siyasl bakımdan rüküş ve görgüsüz AKP kadrolarının, Suriye’deki BAAS rejiminin gücünü ve toplumsal desteğini doğru değerlendirmediği ortaya çıktı. Erdoğan yönetiminin Suriye sosyolojisini, bu ülkenin kültürünü ve rejimin en önemli güçlerinden birini oluşturan bu kültürün tarihsel oylumunu göremediği anlaşıldı. Daha da önemlisi, Erdoğan-AKP iktidarının en iddialı olacağı alanda bile yanıldığı ve bölgedeki etnik ve dinsel dengeleri doğru şekilde okuyamadığı görüldü.

Oysa Suriye (özellikle bir kültür havzası olarak Şam) Arap ulusçuluğunun ve modernleşmesinin önemli merkezlerinden biridir. Bu nedenle Suriye BAAS rejimi, Irak’tan (Saddam rejiminden) farklı olarak toplumsal ve entelektüel bir desteğe sahiptir. Rejimi destekleyen ve onu yeniden üretme kapasitesine sahip etkili bir aydın sınıfı vardır. Bu anlamda Suriye’de BAAS rejimi, kendi varlık gerekçesini ahlaki, hukuki ve tarihsel bakımdan güçlü bir şekilde açıklama birikimine ve yeteneğine sahiptir.

Beşar Esad, iktidarının ilk yıllarında liberalleşme ve piyasa ekonomisi yolunda önemli adımlar atsa da, Suriye’de BAAS rejimi hala halkçı, anti-emperyalist ve anti-siyonist çizgisini koruyordu. Bu nedenle kapitalist emperyalist dünyada -görece- sistem dışı bir özelliğe sahip olmaya devam ediyordu. Zaten saldırıya uğramasının aşlıca nedenini de bu özelliği oluşturuyordu.

İMAM HATİP UFKU
Bilimsel analiz yeteneğinden yoksun oldukları bilinen AKP yöneticileri,’Merkezi Avrasya’daki güç mücadelesinin de pek farkında değil. Dünyadaki klasik enerji yataklarının yaklaşık yüzde 70’inin bulunduğu bu bölgede süren mücadelenin, gerçekte gezegene egemen olma savaşı olduğunu kavrayamadıkları da açık.

Dahası, AKP yönetiminin dünyada yeni oluşan güç merkezlerinin bu çatışmadaki konumunu anlamadığı da ortada. Diğer bir anlatımla Rusya, Çin ve İran’ın Ortadoğu ve Hazar Havzası’ndaki yaşamsal çıkarlarını, bölgesel rolünü ve ağırlıklarını da yanlış hesapladıkları anlaşıldı.
Dünyaya imam-hatip ufkunu aşamayan bir perspektiften bakan bu tüccar politikacılar, Tahtakale esnafı kurnazlığıyla dış politika yapabileceklerini sanıyor. Bu nedenle, yukarıda saydığım olguları hiç hesaba katmadıkları anlaşılıyor.

BÖLGE SAVAŞI VE MEZHEP BOĞAZLAŞMASI
Anımsanacağı gibi bundan üç yıl önce NATO’dan yapılan açıklamada, Suriye’ye yönelik doğrudan bir askeri müdahalenin içinde yer alınmayacağı resmen ilan edildi. Ardından ABD, Suriye’ye doğrudan bir müdahaleden yana olmadığını, düzenlenecek bir saldırı içinde yer almayacağını defalarca açıkladı.
Çünkü Rusya, Çin ve İran Suriye’ye yönelik açık bir askeri müdahaleye izin vermeyeceklerini ve Libya’da düşürüldükleri yanlışı tekrarlamayacaklarını ilan etmişlerdi. Dahası, böyle bir müdahalenin, kapsamı önceden kestirilemeyecek bir savaşa yol açacağı konusunda da ilgili bütün tarafları uyarmışlardı.
Bu nedenle ABD ve NATO, Suriye’deki BAAS rejimini Türkiye ve gerici Arap devletleri (Suudi Arabistan, Katar) aracılığıyla ve küresel cihatçı çetelerin desteğiyle devirmeyi planlıyordu. Ancak bu girişim de başarısızlıkla sonuçlandı.

Batı, bırakın küresel şirketlerin/tekellerin yatırım yapmasını, temsilcilerinin bile sokakta serbestçe dolaşmasının imkansız hale geldiği Irak deneyimi nedeniyle Suriye’de benzer bir kaosu göze alamadı. Batı yanlısı ılımlı bir islami rejimin kurulmasının imkansız olduğu, bu ülkelerin kısa sürede radikal dinci çetelerin eline geçtiği ortaya çıktı. Daha da önemlisi, yıktıkları ya da yıkılması için uğraştıkları rejimlerin (Tunus, Libya, Irak, Suriye ve Türkiye gibi) zaten gerçek anlamda birer “ılımlı islam” ülkesi oldukları anlaşıldı. Bu nedenle Batı, Mısır’da Müslüman Kardeşler iktidarının arkasında durmadı ve Muhammed Mursi’yi yalnız bıraktı.

Ortadoğu’da emperyalizme ve Emevi gericiliğine karşı büyüyen direnişin ılımlı İslam projesinin çökmesiyle sonuçlanması halinde kendisinin de iktidarda kalamayacağı gören Erdoğan ve AKP yönetimi, eski politikasında ısrar etmeyi sürdürdü. Vahhabi gericiliğiyle işbirliği içinde bir oldu bitti yaratarak Suriye’de Esad rejimini devirme çabalarını artırdı. Bu amaçla Suudi Arabistan ve Katar’la gerici bir blok oluşturdu. Erdoğan-AKP iktidarı, fiilen kurduğu gerici rejimi garantiye alabilmek için, ülke içinde de mezhepçi faşist bir diktatörlük kurmaya yöneldi.
AKP bu nedenle anayasa değişikliği ve başkanlık sistemi için Türkiye’yi bir kaosa sürüklemeyi göze aldı. Toplumu neredeyse iç savaşın eşiğine kadar getirdi. Ülke, -farkında olsun ya da olmasın- bugün o eşikte duruyor.

Erdoğan yönetimi, Suriye Hükümeti’nin davetiyle bu ülkeye yardıma giden Rusya’ya ait bir savaş uçağını düşürerek, tehlikeli bir provokasyona bile kalkıştı. Çünkü, Rusya ve İran’ın açıkça devreye girmesiyle, Suriye’deki Sünni dinci kalkışma ve küresel gerici saldırı yenilmeye başladı. Durum böyle olunca Erdoğan-AKP yönetimi Suriye denkleminin dışında kaldı. İşte, Erdoğan-Davutoğlu yönetimi bu nedenle tehlikeli bir hamle yaparak Rusya ile ABD ve NATO’yu karşı karşıya getirmeyi denedi, ama olmadı.

Hem ABD hem de NATO’dan yapılan açıklamalarda Rusya ile bir savaşın istenmediğini, Türkiye’nin kendi sorununu kendisinin çözmesini istendi. Nitekim ABD Dışişleri bakanı John Kerry, üçüncü dünya savaşı tehlikesine dikkat çekerek, Rusya ile savaş istemediklerini (geçen hafta) açıkça söyledi. Dahası ABD Dışişleri Bakanlığı, Türkiye’nin PYD ve Suriye Kürtlerine ilişkin tutumunu paylaşmadıklarını da resmen bildirdi.

ABD ve Batı bölgedeki bütün kirli işlerini gördürdüğü Erdoğan yönetimine aşağı yukarı şöyle demiş oldu; “Hizmetlerinin elbette bir değeri var, ama senin dar dinci ideolojik amaçların için Rusya, İran ve belki Çin’in de katılacağı, sonucları felaket olabilecek bir savaşa girmeyeceğiz. sana biçilen rolü abartma, bu işte yalnızsın”.
Bu durumda Türkiye, Suriye konusunda Suudi ve Katar gericiliği ile baş başa, gerçekte is yapayalnız kaldı. Açık ki, ABD ve NATO, Rusya, İran ve Çin’in karşısında yer alacağı bir dünya savaşını göze alamadı. Böyle bir savaşı kaldıramayacaklarını gördü.

ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞI
Rusya’nın, Suriye’ye yönelik askeri bir müdahaleye karşı aldığı sert tutum ve bir nükleer savaş uyarısı, İran’ın Suriye’ye yönelik açık bir saldırı halinde savaşa gireceğini ilan etmesi, durumun sanılandan da daha ciddi olduğunu gösteriyor. Türkiye’nin başta doğalgaz olmak üzere bu iki ülke ile büyük hacimli ticari ilişkilerinin bulunması, AKP’nin içinde yer aldığı matrisin bile hiç farkında olmadığını ortaya koyuyor. Nitekim Rusya uçağının düşürülmesinin ardından Türkiye-Rusya ekonomik ilişkileri neredeyse tümüyle dondurulmuş durumda. Bu nedenle her geçen gün Türkiye’nin zararı ve kayıpları büyüyor.

Diğer taraftan, Suriye’ye açık bir askeri müdahale bir dünya savaşına yol açmasa bile Türkiye, İran, Lübnan, Suudi Arabistan, Yemen, Katar ve Bahreyn’in ilk dalgada içinde yer alacağı bölgesel bir savaşa yol açması neredeyse kesindir. İkinci dalgada bu savaşa Rusya’nın müdahale etmesi kaçınılmazdır. Kaldı ki Rusya, fiili askeri gücüyle artık Suriye’de bulunuyor ve hava sahasını Türkiye’ye kapatmış durumda. Türkiye bu nedenle uçaklarını uçuramadığı için, ancak top atışıyla cihatçı çetelere destek vermeye çalışıyor.

Böyle bir bölgesel savaş aynı zamanda, bir Sünni-Şii mezhep çatışması, kanlı bir ilkel boğazlaşma anlamına da gelecektir. Kürtler ve Hizbullah gibi önemli bölgesel güçlerin de bu savaşa girmesi kaçınılmazdır. Aleviler ise büyük olasılıkla Şiilerin yanında yer alacaktır.
Böyle bir bölgesel yangının, eğer Rusya’nın uyarılarını dikkate almamız gerekirse –ki kesinlikle alınmalıdır- İsrail, ABD ve İngiltere’nin de dahil olacağı Çin’in de İran, Suriye ve Rusya’nın yanında yer alacağı bir dünya savaşına yol açma olasılığı da hiç az değildir.
Çünkü Suriye üzerinden yürüyen savaş, gezegenin geleceğini yakından ilgilendiriyor. Bu anlamda Suriye direnişi, gericiliğe ve emperyalizme karşı bütün insanlığın direnişidir.

ERDOĞAN-AKP İKTİDARININ SONU
AKP, iç dinamiklerin yanı sıra, belki de bu dinamiklerden daha çok, kendi programları ve hedefleri ile emperyalizmin (özellikle ABD’nin) bölgesel ve küresel siyasetleri arasındaki yüksek bir uyumun yaşandığı toplu durumun (konjonktürün) sağladığı olağandışı tarihsel koşulların sonucu olarak iktidara tırmandı.

Ancak, iç ve dış dinamikler arasındaki bu uyum bozuldu. Dünyada ve bölgedeki gelişmeler, AKP’yi iktidara taşıyan iç ve dış dinamikler arasındaki örtüşmeyi ortadan kaldırdı. AKP kendisini iktidara taşıyan dinamikleri yitirdi. Elinde sadece -o da hileli olan- seçmen desteği kaldı.
İktidar ve köklü değişim için bunun yetmeyeceğini AKP de biliyor.

Erdoğan-AKP iktidarı bir çılgınlık yaparak, Suudi Arabistan, Katar ve oluşturulacak bir Sünni Koalisyonuna dayanarak Suriye’ye askeri müdahaleye kalkışabilir. Bir oldu bitti yaratarak NATO’yu çatışmanın içine çekmeyi yeniden deneyebilir. Çünkü NATO hukukuna göre, üyelerden birine yapılacak saldırı bütün ittifak ülkelerine yapılmış sayılıyor.

Ancak, tam bu noktada bir parantez açarak belirtmek gerekiyor ki, NATO Genel sekreterliği’nden yapılan bir açıklamada, gerekirse Türkiye’nin üyelikten çıkarılabileceği belirtiliyor. Bu çok önemli çıkış ne yazık ki, Türk basını tarafından yeterince değerlendirilmiyor.
Daha önceki bazı yazılarımda da net şekilde ifade ettiğim gibi; Esad kalırsa Erdoğan gidecektir. Esad direndi, kazandı ve kaldı. Sıra Erdoğan’ın gitmesindedir.

Öyle ki, Suriye krizinin derinleşerek iki ülke arasında bir savaşa dönüşmesi de Erdoğan-AKP iktidarını kurtaramayacak, bu çağ dışı mezhepçi-faşizan yönetimin sonunu getirecektir. Rusya ve İran’ın taraf olacağı böyle yıkıcı bir savaş, sadece Erdoğan-AKP iktidarının değil, Ortaçağ artığı Suudi rejiminin de sonunu getirecektir. Ancak hiç kuşku yok ki, bu akıl dışı tutumun bedeli ülke ve toplum için çok ağır olacaktır.

Cumhuriyet’in birleştirici zemini ve toplumu ulus olarak bir arada tutan başlangıç ilkelerini akılsızca tasfiye ededen AKP iktidarı ve onun etrafında oluşan gerici koalisyon, giriştikleri bu karşı devrimin bedelini çok ağır ödeyecek. Üstelik kendilerini koruyacak hukuku da yıktıkları için, onları kurtaracak hiç bir bariyer de bulunmayacak.

Sonuç olarak; Suriye’de küresel gericilik ve emperyalizm yeniliyor. Laiklikten yana ve aydınlanmacı güçler savaşı kazanıyor. Kazananlar, Türkiye’nin 200 yıllık tarihsel yönüyle uyumlu olan güçler. Suriye’de yaşanacak gelişmenin hızla Türkiye’yi etkilemesi kaçınılmazdır. Başka bir ifadeyle, bela Türkiye’ye geliyor. Herkes hazır olmalı. Hiç kuşkunuz olmasın ki, IŞİD, Erdoğan ve AKP iktidarının da başını yiyecek.

Suriye ile olası bir savaşta, ya Türkiye çözülerek dağılacak ya da yeniden kurulacaktır. Her durumda ortada ne AKP diye bir parti ne de onun iktidarı kalacaktır. Bu ülkenin ufalanmasına ve Orta çağa iade edilmesine, yaklaşık iki yüz yıllık bir derinlik ve geleneğe sahip olan aydınlanmacı-cumhuriyetçi toplumsal ve siyasal güçler izin vermeyecektir. AKP gericiliği çökecek ve bir daha geri gelmemek üzere tarihin karanlığına gömülecektir.

Sonuç olarak ve özetle şöyle ifade edebiliriz; Suriye krizi AKP iktidarının sonunu hazırlıyor. AKP ve Erdoğan, gerçekte kendilerinin hazırladığı bu sondan kaçamayacak. Fazla beklemeyeceğiz, göreceksiniz.

Bilim İçin Tarihi Gün: Einstein’ın Kütle Çekim Dalgaları Kanıtlandı…

Bilim İçin Tarihi Gün: Einstein’ın Kütle Çekim Dalgaları Kanıtlandı…
Ulaş Demircan

ABD Bilim Vakfı beklenen açıklamayı yaptı: Kurum, Alman fizikçi Albert Einstein’ın Kütle Çekim Teorisi’nde bahsetitği dalgaları tespit ettiklerini açıkladı. Fizikçiler milyonlarca ışık yılı uzaklıkta iki kara deliğin çarpışmasının sesini duyduklarını ve kaydettiklerini duyurdu.

Bilim İçin Tarihi Gün: Einstein’ın Kütle Çekim Dalgaları Kanıtlandı.
ABD’deki Ligo Çekim Dalgaları Gözlemevi astrofizikçileri, gözlemleri sırasında birbiriyle çarpışan iki kara delik tespit etti. Çarpışma sesinin kaydedildiği bildirildi. Nobel Ödülü alabileceği düşünülen keşifte Alman araştırmacılar da yer aldı.

Max-Planck Enstitüsü Çekim Fiziği Bölümü Direktörü Bruce Allen, kara deliklerden alınan sinyalin çekim dalgalarının doğrudan varlığı konusunda hiçbir şüphe bırakmadığını bildirdi. Büyük kütleli cisimler zamanı bükebiliyor
Einstein’ın yüz yıl önce geliştirdiği teoriye göre uzaydaki cisimler, kütleleri ne kadar büyük olursa o kadar çok çekim kuvveti uyguluyor.

Bu çekim kuvveti, uzay ve zamanın üst üste geçmiş olan katmanlarından oluşuyor. Bu katmanlar genişleyip büyüyebiliyor. Yani kara delik gibi büyük kütleli cisimler hem çok fazla çekim kuvvetine sahip hem de tam olarak zamanı bükebiliyor.

1. Yerçekimi dalgaları nedir?
İki büyük kara deliğin çarpışması gibi şiddetli olaylarla doğuyor ve örneğin bir havuza taş atıldığında yüzeyinde oluşan halkalar gibi dağılmaya başlıyorlar. Işık hızıyla hareket eden bu dalgalar zamanla yalnızca galaksiye değil, uzay-zamanın tümüne yayılıyor. Başka açılardan da ışığa benzeyen bu dalgaların, ışıktan önemli bir farkları var: Onun gibi başka cisimler tarafından saçılmıyor ya da emilmiyorlar. Yani bozulmadan kalıyorlar. Bu nedenle de bilim insanları onlara “Mükemmel haberciler” diyor. Bu dalgalarla gönderilen mesaj, aradan milyonlarca yıl da geçse ilk günkü gibi kalıyor.

2. Bu keşif ne işe yarayacak?
Keşfi yapan Ligo İşbirliği adlı uluslararası ekip, gözlemlerinin astronomide çığır açacağını ve nihayetinde Büyük Patlama’yı anlamamıza yardımcı olacağını söylüyor. Çünkü yerçekimi dalgalarının ilk olarak evrenin oluştuğu anda meydana geldikleri ve hala uzayda dolaştıkları tahmin ediliyor. Profesör Stephen Hawking, BBC’ye verdiği özel mülakatta bunun bilim tarihine geçecek bir an olduğunu söyledi. Kara delikler konusunda uzman olan Hawking, “Yerçekimi dalgaları, evrene bakmanın yepyeni bir yolunu sunacak bize. Onları saptayabilir olmamız, astronomide devrim yaratabilir.” dedi ve ekledi: “Einstein’ın İzafiyet Teorisi’ni sınamanın yanı sıra, evrenin tarihi boyunca oluşmuş tüm kara delikleri görmeyi umabiliriz. Hatta Büyük Patlama sırasındaki evrenden kalıntıları bile görmek mümkün olabilir.”

3. Bilim insanları şimdi nelere bakacaklar?
Keşfin özellikle uzayın “Karanlık Evren” denen ve bugün elimizde olan teleskoplarla göremediğimiz daha büyük olan bölümünü anlamakta işe yarayacağı umuluyor. Kara delikler, nötron yıldızlar ilk bakılacak yerler olacak.
Ama tabii asıl, uzayın derinliklerinde geçmişin ve “Büyük Patlama”nın izleri aranacak. Bilim çevreleri bu imkanın yepyeni bir kuşağı bilimsel araştırmalara yönelteceği umudunu da dile getiriyor.

4. Araştırma nasıl yapıldı?
Dünyanın çeşitli yerlerindeki laboratuarlar, yıllardır L şeklindeki uzun tüneller boyunca lazer ışıkları yollayarak uzay-zamanın dokusundaki dalgalanmaları saptamaya çalışıyordu. Dalgaların izi, interferometre denen aletlerle ölçülen, bir atomun büyüklüğünden kat kat ufak değişimlerde arandı. Sonunda ilk gözlem, Dünya’ya bir milyardan fazla ışık yılı uzaklıkta iki kara deliğin çarpışması sırasında yapıldı. Üstelik kara deliklerin birleşmesi ABD’de Washington ve Louisiana eyaletlerindeki iki ayrı LIGO ( Lazer İnterferometre Yerçekimi Dalgası Gözlemevi) laboratuarında birden, 14 Eylül 2015’te, 13:51’de saptandı. Yani interferometreler bir milyar yıldan fazla bir süre önce yaşanan olayı kaydedebildi.

5. Gerçekten ilk kez mi görüldüler?
2014 yılında Antarktika’daki BICEP-2 teleskobuyla çalışan araştırmacılar ilk keşfi yaptıklarını sanarak bilim dünyasını heyecanlandırdı. Ancak iki hafta kadar sonra, yanlış analiz yaptıkları ortaya çıktı.

6. Einstein ne demişti?
İzafiyet Teorisi’ni yazarken ortaya attığı kuramlardan birinde, tüm evrenin yerçekimi dalgalarıyla kaplı olduğunu söylemişti. Einstein’a göre uzayda bir bölgedeki yerçekimi ani bir olay sonucu değişirse, o bölgeden uzaya ışık hızıyla yerçekimi enerjisi dalgaları yayılır. Bu dalgalar da uzayda geçtikleri yerleri gerer ya da sıkıştırır.
Fakat Einstein, bu dalgaların fiziksel varlığını saptamanın hiç mümkün olmayabileceğini de yazmıştı.

Business HT / BBC Türkçe