Tek Dil Tek Devlet Meğer Faşizmin Sloganıymış!

Tek Dil Tek Devlet Meğer Faşizmin Sloganıymış!
Özdemir İnce

Başka gazetelerde var mı bilmiyorum ama 28 Mart 2016 tarihli Milliyet gazetesinde şöyle bir haber yayımlandı:[“HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet’ sözlerini eleştirerek, “Sen faşizm sloganlarını haykırıyorsun. Tek dil, tek millet sloganı faşizmin sloganıdır. Davutoğlu ve Erdoğan yıllardır aynı faşist sloganı tekrarlıyorlar” dedi.

Hakkari’de partisinin il kongresinde konuşan Demirtaş, Hakkari’den rekor oy almalarının hazmedilemediğini iddia ederek, “Yüksekova’da savaş politikasının yürütülmesinin nedeni budur. Hendek ve barikat değildir. 7 Haziran’da Kürt halkının uzattığı elin Türkiye’nin batısında tutulmuş olmasıdır. Onları panikleten de budur” diye konuştu. • HAKKARİ DHA”]

Başyüce R.T.Erdoğan’ın ile AKP tarikatının HDP’nin Hakkari’de rekor oy almasını hazmedememesi mümkündür. 7 Haziran’da Kürt halkının uzattığı elin Türkiye’nin batısında tutulmuş olmasından dolayı Başyüce R.T.Erdoğan’ın ile AKP tarikatının paniklemesi de çok mümkündür. Ama… Bu işin bir “ama”sı vardır ki anafora benzer: Tek dil ve tek millet sloganı nasıl oluyor da faşizmin sloganı oluyor? Evrensel olarak bilinen şudur ki “Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet” şiarı üniter devleti tanımlar ve Türkiye de bir üniter devlettir. Zaten Anayasa’nın 3.maddesinde bu üniter devletin tanımı yapılmıştır: “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.”

Bu durumda, Selahattin Demirtaş’ın aklına göre, Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasası faşist bir anayasadır. Demek oluyor ki Selahattin Demirtaş ulusal (ulus) devlete karşı. Böyle bir devlet istemiyor. Ulusal olmayan bir devlet yani federal bir devlet istiyor. Yeryüzünde barış ortamında federal devlete dönüşen ulus devlet örneği bulunmadığını anlata anlata çeyrek yüzyıldır dilimde tüy bitti. Bu gerçekleri ve doğruları öğrenmeleri için: Prof.Dr. Erdoğan Teziç’in Anayasa Hukuku, Prof.Dr.Hüseyin Pazarcı’nın Uluslararası Hukuk, Prof.Dr.Oktay Uygun’un Federal Devlet kitaplarını okumalarını yıllardır tavsiye ediyorum. Artık yayınlandığı için Özdemir İnce’nin Türkiye’nin Sırat Köprüsü: Açılım Masalı‘nı mutlaka okumalarını hararetle tavsiye ederim.

“Tek dil” bir tek dildir ama Millet’i tek bir etnisite oluşturmaz. Millet yemeklerden türlüye benzer. Türlü çeşitli oluşturucularla oluşan millete, o topraklarda konuşulan ortak iletişim dilini (lingua franca) konuşan lider etnisitenin adı verilir. Bu nedenle Türk Milleti hem şemsiyedir hemi de türlü yemeğidir. Bu gerçekler ve doğrular bilinmeden yapılan siyaset felaketle sonuçlanır. Nitekim sonuçlandı.

PKK, üniter devlete karşı olduğu, üniter devletin barış içinde federal devletlere bölünemeyeceğini öğrendiği; bir üniter devletten bir başka bağımsız devlet yaratmanın barış içinde mümkün olamayacağını anladığı için silaha sarıldı, savaşıyor.

Üniter Devlet’te karşı olan Selahattin Demirtaş’ın derdi ne, PKK’dan ne farkı var? Ben göndermem ama bir iyilik sever çıkıp kendisine benim kitabı gönderse iyi olur.

Ulus(al) Devlet’in “Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet” ilkesini vaaz (vaiz) sesiyle tekrarlayan Başyüce R.T.Erdoğan’a gelince: Ulus(al) devletlerin bilinen rejimi parlamanter ve demokratik Cumhuriyet’tir. Başkanlık rejimi ile yönetilen devletin ulusallığı mulusallığı kalmaz.

Şu haber gazetelerde yer aldı. Okuyalım: [“Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bir şans olduğunu söyleyen Muhammed Taha Gergerlioğlu, şu ifadeleri kaydetti:“Artık dünya yeniden şekilleniyor. Türkiye, yeni dünya düzeninde hak ettiği yerini alacak. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile birlikte Türkiye Cumhuriyeti başta olmak üzere 1, 2, 3 halka ülkelerle bir kapsama alanı oluştu. Osmanlı coğrafyası, İslam coğrafyası ve sonrasında dünyayı kapsayacak şekilde kadim kültürümüze bir dönüş var. Siyaset yeni bir merkeze doğru kayıyor. Bu merkezin ana yapısını oturtan Recep Tayyip Erdoğan’dır. Sadece bizim için değil, İslam dünyası için, bütün dünya için büyük bir şans.”]

Adam Başyüce’nin saplantılarını, ham hayallerini dile getiriyor: Osmanlı coğrafyasından, İslam coğrafyasından söz ediyor.Bu coğrafyanın üzerinde üniter ulus(al) devlet nasıl olacak? Mümkün değil. O halde uniter ulus(al) devletin şiarını papağan gibi tekrarlamanın hiçbir anlamı yok. Ha Recep Tayyip Erdoğan, ha Selahattin Demirtaş! Türkiye’nin içinde bulunduğu kaosun iki baş sorumlusu.

Barışı Hiç İsteyen Yok Ki!…

Barışı Hiç İsteyen Yok Ki!
Cüneyt Akman

Sorsan, kimse savaş istemez… Buna karşılık insanlığın savaşsız, değil yıl, gün bile görmüşlüğü yok…
Hele otuz yılı aşkındır Türkiye… İlle de Türkiye’nin doğusu…
Peki niye böyle?
Eskiden sosyalistler, dünyada savaşların kapitalistlerin veya silah tüccarlarının kâr hırsı yüzünden çıktığını söylemeyi pek severdi. BBC’de yayınlanan bir makalede ise insanlık tarihinde savaşa ait en eski kanıtların Kenya’nın kuzeyinde 10 bin yıl öncesine ait kalıntılarda görüldüğü yazılı…(http://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/01/160121_savas_arkeolojik_kanit )

En yakın akrabalarımız şempanzelerin oldukça “savaşçı” bir hayvan olduğunu biliyoruz; buna karşılık cüce şempanze denilen bonoboların hayat düsturunun daha çok “savaşma seviş” olduğunu da… Şempanzeler erkek egemen sürülerce yönetiliyormuş, bonobolar ise kızkardeş gruplarınca…The Economist dergisine göre şempanzeler çeteler oluşturup daha fazla bölgeyi kontrol etmek için “gerilla savaşı” vermeyi biliyorlarmış. Bonoboların böyle bir huyu yok.
(http://www.economist.com/node/16422404 “Şempanze Davranışı, Öldürme İçgüdüsü: İnsanlar gibi şempanzeler de komşularına karşı “gerilla savaşı” yürütüyor. Ödül ise tıpkı insanlardaki gibi daha fazla araziyi kontrol etmek”)
(Bonobolarla şempanzeler arasındaki farkları merak edenler için bkz: http://www.evrimagaci.org/makale/190 )

Velhasıl, bizler bonobolara değil şempanzelere çektiğimiz için savaşıyoruz. Daha doğrusu insan olduğumuz için… İnsanlığımız yani medeniyetimiz geliştikçe her aşamada savaşmak için daha çok ve daha komplike sebepler icat etmişiz ve tabi daha gelişkin araçlar… Barışı getirmek iddiasıyla ortaya çıkan dinler bile yalnızca savaşın en esaslı sebebi haline gelebilmiş.
Demek ki savaşın bir tek sebebi var o da savaşın kendisi… Savaşmak istiyoruz; barışı sevmiyoruz… İşte bu… Yoksa mutlak savaş sebebi olarak düşünülen pek çok anlaşmazlığı barış ve müzakereyle çözmek aslında çok daha kolay.

Ne var ki bir kez savaş başladı mı, barışın kıymeti hemen anlaşılır. Onu geri getirmek isteyenler, uzlaştırıcılar çıkar ortaya…Fakat çoğu kere -büyük zararlardan sonra bile- toplumlar barışı, yalnızca bir süre sonra yeniden kapışmak üzere biraz soluklanmak, güç toplamak için kabul eder.
Savaşı bu kadar sevmesine rağmen, insanoğlu, mesela şempanzeler gibi gönül rahatlığıyla saldırıp öldürüp, vicdanen rahat keyfine bakamaz. Hep bir rahatsızlık duyar… Hep aslında kendilerinin barışçı olduğunu, savaşı asıl çıkaranın karşı taraf olduğunu iddia eder. İnsanoğlu barışın iyi, savaşın kötü olduğunu –şempanzelerin tersine- bilir çünkü…

O yüzden bir taraftan savaşırken, bir taraftan barış isteyenlere, onun için çabalayanları takdir eder. Yine o sayede “en haklı savaşlar”dan bile insan bazen aniden vazgeçiverir. İnsanın bu ikili doğası, savaşçı ve barışsever ruhun aynı cinste yer alışı bütün tarihi boyunca görülür. İnsanoğlu bir cins olarak bu anlamda doğuştan bipolar bozuklukla maluldür desek yanlış olmaz.

BARIŞ MI İSTİYORSUN, DEMEK Kİ SEN VATAN HAİNİSİN!
İnsanoğlu böyledir böyle olmasına ama, herkesin zorla savaşçı (asker) yapılması ve savaşmak istemeyenlerin hain sayılması insanlık tarihinde nispeten yenidir. Hele hele, barış istemenin alenen suç sayılması,insanoğlunun “faşist” denilen özel bir çeşidine ve bu türün hakim olduğu yerlerde görülebilen, nadir sayılabilecek bir olgu… Son zamanlarda “barış için akademsiyenler” adıyla Güneydoğu’daki çatışmanın bitmesi için imza toplayanların başına gelenler işte bu nadir olgunun memleketimizdeki son örneklerinden biridir.

Aslında bir süredir Türkiye denen toprak parçasındaki yüksek zekalı primatlardan bir kısmı, diğer bir kısım yüksek zekalı primata, kendilerine bazı haklar verilmediği gerekçesiyle savaş açmıştı. Ancak daha kalabalık ve daha örgütlü diğer grup, evvelki grubu genellikle dövüyor buna karşılık bir türlü isyanlarını da önleyemiyordu.
Uzaydaki bir uçan daireden dünyayı, özellikle de Türkiye’yi gözlemleyen uzaylıların mesela, bu yüksek primatların “siyaset” dediği şeyi anlaması pek mümkün değilse de bunun, pek çok garip kurala dayalı bir oyun olduğu; ama siyaset denilen garip ve anlaşılmaz kurallarla dolu bu oyunun sık sık kavga ve savaşlara yol açtığını anlaması pekala mümkündür.

Uzaylılar ekranlarını bu bölgeye son çevirdiklerinde görünen o ki Türkiye’de bir kez daha kendine “Türk” diyen maymunumsularla (primat) kendine “Kürt” demeyi tercih eden maymunumsuların belli bir kısmı arasında yine savaş çıkmıştı. Uzaylılar buna pek şaşırmıştı çünkü uzaydan yaptığı taramalarda bu iki grup arasında ne ciddi bir genetik fark, ne de çok farklı bir kültür teşhis edememişlerdi.
Kendilerine “akademisyen” denilen ve barış istediği söylenilen primatlara niçin o kadar öfke duyulmuştu ki? İşte uzaylılar bunu biraz olsun anladıklarına inanıyorlardı. Dünya yüzündeki hayvanlar arasında yalnızca o belirli primat türü birkaç bin yıldan beri adına “devlet” dedikleri özel bir sürü biçimi icat etmişti. Adına Türk denilen primatlar epeydir bu özel sürü biçimine sahipken, Kürt primatların da bazıları kendi sürü biçimini kurmak adına, (örgüt) dedikleri benzer gruplar oluşturmuş ve diğer sürüyle o şekilde savaşıyorlardı.

İşte kendilerine akademisyen diyen maymunlar barış istediklerini söylemekle birlikte bu çağrıyı yalnızca devlet sürüsüne yapıyor, eleştirilerini o gruba yöneltiyorlardı. Uzaylılar bu iki sürü çeşidi arasında “barış isteyen” akademisyen maymunların niçin böyle bir tercih yaptığını, barışı sağlamak için iki tarafında arasına girmek varken sadece kenardan tek bir sürüye seslenmiş olmalarını anlamsız değilse de epeyce işe yaramaz olarak görmüş olmalıydılar. Yine de uzaylılar, bu akademisyen maymunları en nihayetinde biraz beceriksiz olmakla itham etmek varken, niçin devlet sürüsünün şefleri tarafından, adeta örgüt sürüsünden bile daha kötü maymunlar olarak suçlandığını anlamakta zorluk çekiyor olmalılar.

Kanaatimce uzaylıların bu konuda varabilecekleri en makul karar, insan denen primat türünün bipolar/manik depresif yaradılış kusuru nedeniyle akademisyen maymunlara iki bilinç dışı tepkiyle düşman olduklarını varsaymaktı: Bir kere onlar en sevdikleri şu kanlı sporu ellerinden almaya çalışıyordu; sırf bu yüzden bile lanetlenmeliydiler… Ve iki, tam ters bir sebeple, o barış taleplerini makul ve olması gereken şekilde savaşan taraflara aynı anda ulaşıp aralarına girerek yapmıyor; yani gerçekte “barış için savaşmıyor” olmalarından dolayı onlara saygı duymuyor, hatta rakip sürüden de daha değersiz addediyorlardı.
***
Sonuçta Türkiye denilen kara parçasında insanlar savaşıyor; çünkü savaşmak istiyor. Barışmıyorlar, çünkü henüz barışı yeterince arzulamıyorlar. Savaş, henüz çoğunluğu veya çok sayıda etkili insanı fazla olumsuz etkilemiyor. Maliyeti her iki maymun sürüsü için de henüz katlanılabilir seviyede… Ezilenler ise belli bir bölgedeki çocuklar, yaşlılar, dişiler… Bir de savaşçı genç erkeklerin küçük bir bölümü… Maymun sürüleri için zaten bu sonuncu saydığım grubun, yani risk yaratan maceracı nüfus bölümünün belli bir kontrol altında olması istenir bir şey. Üzülür gibi durduklarına bakmayın. Yani aslında kimse bu akan kandan o derece rahatsız değil. Zaten olsalar, ne pahasına olursa olsun bunu durdurmaya çalışırlardı; hem de öyle imzayla filan değil. Herkes kendi savaşçı gençlerinin önüne koşar; önce onları engellemeye çalışırdı. Çünkü herkes düşman sürüye karşı çıkabilir, ama hiçbir genç maymun kendi anne babasına, akrabalarına karşı çıkıp, kendisini engellemelerinden kurtulmak için boyunlarına sivri köpek dişlerini geçirmeye kalkışmaz.
***
Bu yazıyı okuyup “biz maymun değiliz; insanız, insan…” diye seslenecek olan varsa eğer… Ben de onlara şu soruyu sorayım: İnsanlığın gerçek anlamıyla, felsefenin, dinin, irfanın anlattığı gibi “hakikaten insan” olabilseydik eğer… Hiç savaşır mıydık ki?

Tabu düşkünü zihniyet cinselliği baskılayarak topluma ağır zarar veriyor…

Tabu düşkünü zihniyet cinselliği baskılayarak topluma ağır zarar veriyor…
Mustafa Alp Dağıstanlı

İlk kez bir kızı öpmek istediğimde galiba ilkokul üçüncü sınıftaydım. Çok istiyordum. Öyle yanağından falan da değil, ağzından. On ayın Sultanı (biri Ramazan olduğu için sayı azaldı) Recep Efendi yaradandan ötürü hoşgörsün, RTÜK bağışlasın … bayağı müstehcen yani!

Öpüşmenin nasıl bir şey olduğunu bilmiyordum. (Bilinecek bir şey midir?) Öyle müstehcen öpüşen birilerini de görmemiştim. Televizyon henüz hayatımıza girmemişti bile, nerede kaldı öpüşmeli sahneler… 1960’ların ikinci yarısından bahsediyorum, Hopa.

Biraz daha geriye gidebiliyorum kendi tarihimde. Öpüşmek değil de bir kızın vücudunu düşünmem, merak etmem beş yaşımdan önceydi; biliyorum, çünkü kardeşim henüz doğmamıştı.

Dün okuduğum bir haber hatırlattı bunları bana, düşündürdü. RTÜK, bir çizgi filmde öpüşmeyle ilgili bir diyalog var diye para cezası kesmiş. Ne yüce bir saçmalık, ne devletlu bir gerizekalılık, ne kutsal bir gaddarlık ve ne ulvi bir ahlaksızlık…

İşte, anlattığım gibi, televizyon icad edilmeden de çocuklar cinsellikle ilgili şeyleri merak ediyor, düşünüyor, fanteziler kuruyordu. Ben kuruyordum. Bütün bilgisizliğimize rağmen. Biz çocuklar böyleyizdir, çizgi filmleri sansürleseniz de, resimleri kapatsanız da bir sürü hınzır ve zevkli şey düşünürüz. Hayal gücü bütün filmlerden beceriklidir; görsel efekt, ses efekti, sessizlik efekti, renkler, beçimler hep o biçimdir, olmayacak şeyler öyle güzel olur ki…

O kızla öpüşmedik, zaten haberi yoktu benim öpüşmek istediğimden. Belki de o benle değil de başka bir çocukla öpüşmek istiyordu. Bari onlar öpüşmüş olsa. Benim bir kızla öpüşmem epey bir zaman, yıllar aldı. Bazı fırsatlar, hatta ‘davetkar’, hatta ‘talepkar’ dudaklar çıkmadı değil, ama utangaçlığım, kabızlığım ve herhalde ödlekliğim yüzünden kazık kadar adam olana dek dudaklarım kuru kaldı. Neyse, gerisini rakı sofrasında Freud amcaya anlatırım…

Mesele cinselliğin tabu olması, yeni uygulamalarla tabu olduğunun pekiştirilmesi, üstünün sıkı sıkıya örtülmesi gerektiğinin düşünülmesi, böylelikle düğüm haline gelmesi, kutsanacak ölçüde aşırı değer kazanması ya da sanki iğrenç bir şey sayılması… İnsanların ve kurum (burada RTÜK) yaratıklarının bu tavırlarının hastalıklı insanlar, tehlikeli erkekler yaratmaya yaradığını görmek istememeleri. Cinselliği, insan bedenini tabu olmaktan çıkarmalıyız ve bunun ilk yolu çocuklarımızın yakasından düşmemizdir. Şu toplumun ana-babalarının çocuklarına iyi, güzel şeyler öğretemeyeceği pek açık.

En iyisi çocukları rahat bırakmak, korkutmamak, engellememek, kafalarını doldurmamak; kendi bedenlerini, cinselliklerini, karşı cinsinkileri merak etmenin ve keşfetmenin tadını çıkarsınlar; kısıtlamalara, bastırmalara maruz kalmadan. Ütopik bir şey söylediğimin farkındayım, ama kendi çocuğunuzun hatırı için biraz gayret sarf edin, o kadar da zor değil. Okula göndermeden uymanız gereken kurallar bunlar. Okulda yavaş yavaş beden derslerine geçilebilir, beden eğitiminden ayrı olarak. Fakat bunu da bu devlet mi yapacak, Recep veya ulema kafasıyla olamaz, maazallah! Çocuklara kendi bedenlerini öğretin, yeter. Fakat olamaz tabii, günah bunlar, ahlaksızlık; bunların öğrenilmesinin önüne geçin, ama kız-erkek çocuklarımıza tecavüz edilmesinin önüne geçmeyin; tecavüzler alsın başını yürüsün, yani mevcut durum.

Günlerdir sosyal medyada insanlar feveran ediyor, şu kıyaslamaları yapıyorlar: Tecavüzcüleri elüstünde tutun, tecavüz olaylarının yaşandığı kurumlara toz kondurmayın; tecavüzü protesto edenlere silahlı güçlerinizle saldırın, barış isteyen akademisyenleri içeri tıkın, IŞİD’cileri kolayca salıverin… Bu karşılaştırmalar, asgari bir utanma duygusu olsaydı anlamlı olabilirdi. Ama Türkiye’yi yönetenlerden ve bu yönetimi gözükapalı destekleyenlerden asgari ahlak, dürüstlük beklemek ruh çağırmaktan daha abes bir şey.

Ensar Vakfı’nın cansiparane savunulmasında ve son RTÜK kararında gördüğümüz zihniyetin ‘dindar nesil YETİŞTİRME’yle doğrudan ilgisi var. ‘Dindar nesil yetiştireyim’ demek, cinselliği gömmek suretiyle erkek saldırganlığını arttırmak, ‘kadın olarak varoluyorsa tecavüzü hak etmiştir’ anlayışını pekiştirmek demektir. Fakat bu dindarlık meselesinden önce ‘yetiştirme’ belası var önümüzde, çünkü bu ‘yetiştirme’ hele böyle devlet eliyle, denetlen(e)meyen vakıflar, dernekler eliyle yapılınca çocukların önce beyinlerine tecavüz edilecek demektir.

Eğitim felsefesi üzerine enikonu düşünmemiş olsak bile çağdaş eğitimin artık çocukların kafalarını doldurmak olmadığını biliyoruz. Tam tersine, hedef, onların yeteneklerini, yaratıcılıklarını ortaya koymalarını sağlamak, eleştirel akıl ve muhakeme yetilerini geliştirmek, kendilerini ifade beceri ve cesaretlerini desteklemektir. Bizim memlekette hiçbir halt değişmiş değil bu konuda, gelen doldurdu kafamızı, giden doldurdu.

Dört iklim, yedi kıta ve tüm denizlerin haşmetli sultanı Recep’in yeterince hakkı verilmemiş bir konuşmasından minik bir alıntı işimizi kolaylaştıracak. Hünkar 10 Şubat 2016’da ‘Milli Eğitim Bakanlığı 30 Bin Öğretmen Atama Töreni’nde Yaptıkları Konuşma’da şu cümleyi kurdu: “Dolayısıyla inanıyorum ki, siz sevgili öğretmenlerimiz de işte bu topraklarda yavrularımızı alacaksınız, adeta nakış işler gibi onların zihin dünyasını işleyeceksiniz ve böylece yarınlarımızın inşasını, yarınlarımızın ihyasını sizler sağlayacaksınız.”

Çocuklarımızın zihin dünyası nakış gibi işlenecek! Hangi motifler yer alacak acaba bu nakış işleme işinde? Recep Efendi başka bir konuşmasında da muhafazakar bir parti olduklarını, tabii ki dindar nesil yetiştireceklerini söylemişti.

One minute eyyy Erdoğan, one minute! Lütfen, lütfen! Sen kim oluyorsun da benim çocuğumun zihnini nakış gibi işlemeye cüret ediyorsun? Yüzde bilmem kaç oy aldın diye bunu yapma hakkını nereden buluyorsun? Geçen gün Hopalı bir kadın, “Ne işlemesi…” diye çıkıştı bu sözü hatırlatınca ben, “Ben onu bizim mısır tarlasına tohum attırmak için bile tutmam. Bir de larvalarını mı bırakacak bizim çocuklara!” Yalanım varsa, bütün Hopalılar anasını da alıp gitsin.

Neyse, şimdi yukarıya aldığım cümleden önceki – çok iyi hatırlayacağınız – şu dört cümleyi okumanız lazım, çünkü yukarıdaki nakış çıkarsamasına “Dolayısıyla inanıyorum ki” deyip oradan geliyor: “Ve dün bana şöyle bir resimli mesaj geçmişler: İki tane özel harekatçı, ‘Yürü uzun adam arkandayız’ diye. Çok duygulandım. İkisinin elinde Türk Bayrağı, ellerinde silahlarıyla arkada duvarda da o yazılı. Şimdi onlar orada şehit olmaya inanmışlar, bu topraklar için, bu millet için.”

Nasıl büyük bir belayla karşı karşıya olduğumuzun resmi değilse nedir bu? Recep Efendi, muhtelif cevherler barındıran bu konuşmasında, öğrenciler için yaptıklarını sayıyor: okullar, spor salonları, gerek devlete gerek vakıflara ait yurtlar, vs (Tecavüz odalarını atlamış). Sonra şöyle devam ediyor: “Artık bundan sonra eğitimin kalitesini yükseltmeye odaklanmak mecburiyetindeyiz. Her an Nabi Hocamla bir araya geldiğimizde onu söylüyorum; ‘Bak Hocam, şimdi artık müfredat müfredat müfredat, bunun üzerine gitmemiz lazım, buradaki eksiğimizi gidermemiz lazım.’”

O müfredatın ruhu da işte yukarıda söylediği gibi ve tabii dindar olacak. Kalite laflarının torba dolsun diye söylendiğini hepimiz biliyoruz. Bu tabu düşkünü zihniyet cinselliği baskılayarak insanlara ve topluma büyük zarar veriyor, verecek. Çocukların hayal güçlerini bile baskılamaya ayarlı her eylemleri. Tahta Kâbe etrafında çocukları döndüren, pastadan Kuran yapan kendi hayal güçleri içinde boğmak, zekalarını dumura uğratmak üzere hareket ediyorlar ve bunu da ‘yerli’, ‘milli’, ‘dünyaya meydan okuma’ gibi yutturuyorlar.

İlkokul birinci sınıfın ilk dersi, salyangozların sevişmesine ayrılmalı. Sevişmenin, nezaketin, hazzın mükemmel bir örneğiyle öğrenmeye başlamaktan iyisi olabilir mi? Buyrun.

Taciz dinin neresinde?

Taciz dinin neresinde?
Tayfun Atay

Ensar Vakfı ile ilgili tartışmanın geldiği noktayı sakin ve soğukkanlı olarak, hiç öfkeye kapılmadan, kimseye de köpürmeden, ama gayet de keskin bir eleştirellikle değerlendirmeye çalışalım.
Ortada, bünyesinde sistematik bir çocuk tacizinin tüm korkunçluğuyla ifşa olduğu “dini bütün” bir kurum var. Ve bu olaya karşı yükselen tepkilerin, söz konusu kurumun dinî aidiyetini de işin içine katması karşısında savunmacı bir refleksle hareket edenler var.

Bunların en çok öne çıkmış olanı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sema Ramazanoğlu…
Bakan, içerisinde sistematik bir çocuk tacizinin süreklilik arz eder hale geldiği İslâmî vakfı, bu hadisede “Bir kere rastlanmış olması, hizmetleriyle ön plâna çıkmış bir kurumumuzu karalamak için gerekçe olamaz” şeklinde savundu.
Bu, sosyal medyada infiale yol açtı ve Bakan da aldığı tepkileri kendisine yönelik bir linç kampanyası olarak değerlendirdi.
***
Ardından dün sabah bir televizyon programında Hürriyet’ten Deniz Zeyrek’in yaptığı yorum da büyük tepki çekti. Deniz, hadisenin kendisi ile hadisenin vuku bulduğu kurum arasında ayrıma gitmek gerektiğinden bahisle izleyicilerini “sağduyulu” ve “objektif” olmaya davet ederek tacizci sapıkların her okula, her yere sızabileceğini söyledi. Yani tacizle Ensar’ı, daha genelde de “İslâm”ı özdeştirmeye gitmeyin demek istedi.

Bundan öte Bakan Ramazanoğlu’na yönelik eleştirileri “nötralize etme” yolunda, “Ben çok iyi tanırım kendisini, bir anne olarak böyle bir düşünceyi aklından geçirmesinin bile mümkün olmadığını adım gibi biliyorum” dedi.
Ona da sosyal medyada hayli taşkın tepkiler yöneltilmiş.
***
Aslında Bakan da, Deniz de söylenen herhangi bir sözün doğruluğunun, yanlışlığının, geçerliliğinin, geçersizliğinin nasıl da “bağlam”la ilişkili olduğunun güzel bir örneğini sergilemişler.
Tamam, nasıl ki herhangi bir meslek alanında çalışan birinin işlediği suç, o alanın bütününe genellenemez ise dinî bir vakfın içerisinde yaşanan bir taciz nedeniyle de o kurumu bütünüyle, aidiyetini de işin içine katarak suçlamak kabul edilemez.

Edilemez ama bu ancak “normal” zamanlarda olur.
Türkiye, özellikle “din” açısından normal bir zamanın çok uzağında ve bunu Bakan Ramazanoğlu, hem de “taraf” olarak gayet iyi biliyor. Deniz’in de gerek gazetecilik tecrübesi, gerekse gazetecilik yaptığı kurumun karşı karşıya olduğu sorunlar itibarıyla bilmemesi mümkün değil.
***
Yoksa sadece “Alnı secde görüyor mu, görüyor, o halde yeterli” denilerek mi alınıp görevlendirildi?!
Daha uç noktaya çekelim: Diyelim ki bir eşcinsel bireyi, cinsel yönelimi böyle ama aynı zamanda son derece dindar, kalbinde Allah inancı ve sevgisi olan, “pedagoji” de bilen bir öğretmeni ne böyle bir vakfın, ne de bir eğitim kurumunun kapısından dahi geçirmezdiniz değil mi?

Ama, pedagoji hak getire “pedofil” bir adamı, alnı secde görüyor diye yurdun kapısından içeriyi bırakın, çocukların yatağına kadar sokabilmişsiniz işte!..
Böyle olmuş olması büyük olasılık. Çünkü 2002’den beri iktidardaki partinin üst düzey bürokrasiden sıradan memuriyete kadar pek çok zemindeki görevlendirmeleri “Alnı secde görüyor mu, görmüyor mu” kıstasından hareketle yaptığı çok yazıldı.
***
Türkiye 15 yıla yakın zamandır “Din her şeydir” diyen bir siyasi anlayışla yönetilmekte.
“Dindar nesil” diye tutturmuş bir siyasi iradeyle malûl.
Sadece ve sadece dinden hayır, iyilik, doğruluk, dürüstlük, güzellik ve ahlâk hasıl olur diye düşünen bir siyasi aklın hâkimiyeti altında.

Adeta “insan olma”nın ölçüsünü tamamıyla dine dayandıran bu “dinbaz” iktidar ikliminde toplumun laik kesimleri yaşam biçimi itibarıyla yıllardır hem tehdit, hem baskı hem de yok edilme algısı-kaygısı içinde yaşıyor.
Ve hayatın her milimetre karesine dini soktuğunuzda, işte o zaman taciz de, sahtekârlık da, namussuzluk da, ahlâksızlık da, hırsızlık da dine sirayet edebiliyor.

Bu yüzden, yani “Din her şeydir” diyen bir anlayışla ortaya çıktığınız için, şimdi bu taciz olayının Ensar’la, İslâm’la, dinle ilgisi yok diye ikna çabanız da karşılık bulmuyor.
Dini her şeyin ölçüsü yapan sizsiniz.
Şimdi toplum da bu iğrenç tacizi değerlendirirken sizin koyduğunuz ölçü üzerinden hareket ediyor işte.
Sızlanmaya hakkınız yok.

Asıl sorun Zarrab’a izin veren fırsatçı anlayışta…

Asıl sorun Zarrab’a izin veren fırsatçı anlayışta…
Erdal Sağlam

Reza Zarrab’ın (Rıza Sarraf) ABD’de tutuklanması tabi ki çok önemli ama Türkiye için önemini dava ilerledikçe göreceğiz. Bu olay her şeyden önce bir şey gösterdi ki; Türkiye’de hukuka inanç o kadar kaybolmuş ki, ABD’deki bir davadan içerideki bir olayın aydınlatılması adına medet umar hale gelmişiz. Bence herkesten önce Türkiye’deki hukuk camiası geldiğimiz bu noktayı çok iyi düşünmek zorunda.

Olaya ekonomik olarak baktığımızda işin bir yolsuzluk boyutu var bir de uluslararası kurallara uyum problemi. Kamuoyunun daha çok ilgilendiği konunun yolsuzluk ve rüşvet olayı olduğunu biliyoruz. Tabi ki bu işlemlerden ötürü devleti zarara uğratan, haksız kazanç elde eden, makamın verdiği yetkiyi kötüye kullanarak kişisel menfaat elde eden birileri varsa bunların ortaya çıkması gerekir. Bu bakan olabilir, bürokrat olabilir ya da işadamı olabilir, kim böyle bir suç işlediyse ortaya çıkmalı ve gerekli cezaları almalı.

Bu olay nedeniyle yolsuzluk ve rüşvetin toplumsal olarak ne kadar zehirleyici bir unsur olduğunu bir kez daha tartışmak gerekecek ve bence bu olumlu olacak. Çünkü son yıllarda “yolsuzluk ve rüşvet suç değil de bu iddiaları gündeme getirmek suç” gibi bir algı var. Halbuki yolsuzluk ve rüşvet ucuz politik malzeme değil, devletlerin sağlıklı yönetimi için mücadele edilmesi gereken bir hastalık.

Hukukçular da adalet duygusunun bu kadar yitirilmesinde, bizde suç işleyene başka ülke mahkemeleri tarafından ceza verilmesinden tatmin olacak noktaya getirilmesinin, toplumsal etkilerini düşünmek zorunda. Toplumsal etkilerini ve çürümeyi düşünmüyorlarsa, en azından mesleklerinin gereği yerine getirmenin sorumluluğunun ne kadar önemli olduğunu görmeliler.

DEVLET KASABA TÜCCARI GİBİ YÖNETİLEMEZ
Diyelim ki; Sarraf da bakanlar da, kişisel menfaat elde etmediler ve davaya konu olan işlemleri iyi niyetle yaptılar. Yani İran’a ambargo uygulanırken, bunu kullanıp ticaret hacmini artırmak istediler ve amaçları sadece buydu. Farzedelim yani…

Bırakın yolsuzluğu ve rüşveti, bu mantıkla hareket etseler bile suçlu konumuna düşecekler. Çünkü söz konusu olan uluslararası kurallara uymamak. Beğenirsiniz beğenmezsiniz; küresel bir dünya var ve küreselleşmeyi daha da derinleştirip yaymak için kurallar konuyor ve sistem içinde kalmak isteyenlerin buna uyması gerekiyor. Tabi ki kuralları koyanlar güçlü ülkeler ve onlara göre kurallar var ve buna kızabiliriz. Ancak doğanın kuralı geçerli; güçlü olan kuralı belirliyor. Eğer sistem içinde kalmak istemiyorsanız bu sizin tercihiniz; çıkarsınız ve tek başınıza kalırsınız.

Ancak küreselleşme içinde yer alacağım, bunun nemasını yiyeceğim diyorsanız külfetine de katlanacaksınız. İşin kuralı bu; başka çaresi yok. Demem o ki; hadi rüşvet almadınız diyelim, buna rağmen uluslararası kuralı bozuyor, arkadan dolanayım diyorsanız bile suçlu olabilirsiniz. Bu çok büyük bir oyun ve akıllı, rasyonel ülke yöneticileri gerek. Sistemi bilip kendi halkları menfaatine kullanacak, kurallara uyarak hata yapmadan ülkesini güçlendirecek yöneticiler lazım. Bunu yapmalı ki; ileride kural koyan ülkeler arasına girme imkanı olsun.

Bunu yapmayıp bilerek uluslararası kuralları çiğnerseniz halkınıza kötülük yapmış olursunuz. Halk hamasetle, “bizim oğlanın dayak attığı vurdulu kırdılı oyun” seyredip sizi alkışlayabilir. Ama bu sistemde hem de böylesine kritik dönemde bu ülkeyi, kasaba tüccarı mantığı ile yani “günlük ne aldım ne verdim ona bakarım” diyerek yönetirseniz, bu işin sonu kaçınılmaz olarak zora girer. Alkışlayan halk hamasetin karnını doyurmadığını gördüğü an sırtını döner.
Çok önemli günlere tanık oluyoruz, sonunda ne çıkacak yakında görmeye başlarız.

“Sadece CHP’nin değil, bütün Türkiye’nin utancı.”

Sarraf ve “devlet benim”
Ahmet Altan

Olaylar öyle süratli ve şiddetli akıyor ki sel sularına kapılmış gibi oradan oraya savruluyoruz, gürültünün ve hızın gittikçe artmasından suların içindekilerle beraber köpürerek döküleceği büyük bir çağlayana yaklaştığımızı anlayabiliyoruz.
Görkemli bir kabarıştan sonra sakin sulara varabileceğimizi umut ediyoruz.
Pazartesi gecesi, saatler biri geçerken telefonlar “mesaj geldi” sesleriyle titreşmeye başladı, mesajı gören, “aaa” deyip mesajı bir başkasına aktarıyordu.

Reza Sarraf Amerika’da, bizim burada kısaca “17-25 Aralık” dediğimiz büyük yolsuzluklardan dolayı tutuklanmıştı.
Sarraf’ın Amerika’ya “gezmeye” gittiğine inanan kimse yoktu haliyle, ya casus romanlarındakini andıran bir tuzakla Miami’ye çekilip orada yakalanmış ya da İran’daki ortağının idama mahkum edilmesinden sonra canını kurtarmak için belli “anlaşmalarla” Amerikalılara sığınmıştı.
Nedeni ne olursa olsun, asıl tutuklanan o milyarlarca dolarla oynayan genç İranlı değil doğrudan AKP iktidarıydı.
Amerikalılar kelepçeleri AKP iktidarına takmışlardı.

Adının bile tam olarak ne olduğuna karar veremediğimiz, her seferinde adı değişik biçimlerde söylenip yazılan Sarraf’ın “2010’dan bu yana” işlediği suçlardan tutuklandığını açıklayan Amerikalı yöneticiler, bir de AKP’lileri yerlerinden hoplatacak bir tehditle, “açıklanan iddianamenin, gerçek iş ortaklarının kimler olduğunu saklamaya çalışanlara da bir mesaj” olduğunu söylemişlerdi.
Belli ki Sarraf yıllardır Amerikan istihbaratı tarafından izleniyordu.
17-25 Aralık sürecinde ortalığa dökülen “tapelerin” hası Amerikalıların elinde bulunuyordu.

Şimdi bir de Sarraf’ın “bütün detayları anlatan” itirafnamesiyle, bilinmeyen ayrıntılar da ortaya çıkacak.
Türkiye’deki resmi dosyalar Sarraf’la AKP’li bakanların ilişkilerini ve alınıp verilen rüşvetleri ortaya koyuyordu ama dinlediğimiz “tapelerle” hepimiz işin daha da öteye gittiğini biliyorduk.
17-25 Aralık davası AKP’lilerin delicesine korktukları bir dava, bu yolsuzluklardan yargılanmamak için yasaları yırtıp hukuku perişan ettiler, şimdi ise dava “uluslararası” bir boyutla yeniden canlandı.

İktidarın, medyadaki adamlarıyla “bunları yapanlar paralel” propagandalarının, “bu bir darbedir” palavralarının, neden ve niçin Sarraf’ı serbest bırakıp hırsızlığı ortaya çıkaran polislerle savcıları tutukladığı anlaşılamayan hukukçularının “uluslararası” zeminde geçerliliği yok.
AKP, kendi ülkesinde hukuku yok etmenin bedelini şimdi Amerika’nın eline esir düşerek ödüyor.
Amerika’nın uyarılarına rağmen Suriye’de IŞİD’in karşısındaki en ciddi kara gücü olan YPG’yi bombardımana tutarak IŞİD’e dolaylı olarak alan açan ve Türkiye’yi yeryüzünde yapayalnız bırakan AKP politikalarının bundan sonra nasıl devam edeceğini hep beraber göreceğiz.

Sarraf’ın tutuklandığını öğrendiğimiz gecenin sabahına Brüksel’de patlayan IŞİD bombalarıyla uyandık.
Otuzdan fazla insan ölmüş, yüzden fazlası yaralanmıştı.
IŞİD’in Avrupa’nın neresine adamlarını gizlediğini bulup çıkarmak kolay iş değil ama IŞİD’in kolayca bulunabileceği bir yer var, Suriye’de ve Irak’ta ele geçirdiği topraklar.
Avrupa Birliği’nin başkentinde patlayan bombalardan sonra Avrupa’da IŞİD avı hızlanacaktır ama asıl Suriye’deki IŞİD mevzilerinin üstündeki baskı artacaktır.

IŞİD bizim hemen sınırımızda duruyor.
Başkanlık seçimlerinde milliyetçilerden oy almak için şidddete dayalı siyasi bir strateji oluşturup, Türkiye’nin geleceğine de çıkarlarına da boşveren AKP, Kürtlerin üzerine alıcı kuş gibi çullandı… Türkiye’yi canlı bombalarıyla altüst eden IŞİD’lilere dokunmayıp IŞİD’in rakibi YPG’yi hedefe koyuyor… İçerde de Kürtlerin oturduğu kasabaları düşman kasabasıymış gibi tanklarla toplarla dövüyor.
Sarraf’ın yakalanmasından sonra çırılçıplak Amerikalıların eline rehin düşen AKP’liler, bir de bu duruma Brüksel bombalarından sonra Avrupalıların baskısı eklendiğinde ne yapacaklar?

Kürtleri öldürüp IŞİD’e dolaylı destek olarak miliyetçilerin oylarını toplayıp “başkanlığa” yürümeyi mi tercih edecekler?
Yoksa “bir kişinin başkanlığı uğruna hepimiz tutuklanacağız” diyerek Suriye ve Kürt politikalarını mı değiştirecekler?
“Başkanlık, ille de başkanlık, biz başkanlık için kendimizi de yakarız, Türkiye’yi de yakarız” derlerse, tarihimizde pek görülmedik olaylarla karşılaşma ihtimali artar.

Türkiye’nin yöneticilerinin bir kısmının adını uluslararası “tutuklama” listelerinde görmek de var haritada ki bu bizim bugüne dek rastladığımız bir iş değildir.
Ama biz zaten “tarihimizde görmediğimiz olaylar” dizisi yaşıyoruz bugünlerde, ilk kez “anayasaya uymayacağını” açıklayan ve mahkemelere “anayasaya uymayın” diye talimat veren “seçilmiş” bir siyasetçi oturuyor cumhurbaşkanlığı koltuğunda.
Kendini, o günkü keyfine göre bazen “fiili başkan”, bazen “fiili yarı başkan” ilan ediyor, anayasada yeri bulunmayan bu sıfatları nereden bulup üstüne giydiğini kimse sormuyor.
Soran olursa içeri atıyorlar zaten.

Hırsızları, yolsuzları serbest bırakıp akademisyenleri, avukatları, gazetecileri hapseden yeni bir “hukuk” icat eden AKP, bir kere yasadışı alana geçip gayrımeşru bir hale geldikten sonra artık zaten bütün yasalarla bağlarını kopardı.
Daldığı gayrımeşruluğun derinliklerinde “vurgun” yemiş dalgıç gibi sancılı hülyalarıyla dolaşıyor.
Bu hülyalarını da dile getiriyorlar.
Tayyip Erdoğan, hiç çekinmeden “kendisi giderse devletin çökeceğini” söyleyebiliyor.
Açıkça “ben devletim” diyor.

Bu ülkede bugüne dek “ben devletim” demeyi hiç kimse denemedi.
Atatürk bile “ben devletim” demedi, tam aksine, “benim naçiz vücudum bir gün toprak olacak ama Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar olacak” deme nezaketini gösterdi.
Ki Erdoğan’ın gizli hayranlığının ve kıskançlığının odağı olduğu anlaşılan Atatürk, “ben devletim” demek isteseydi bunu söylemek için Erdoğan’dan çok daha fazla güce ve imkana sahipti.
Arkasında Çanakkale ve İstiklal Savaşı vardı.
Erdoğan’ın arkasında ne var?

Onun siyasi hayatı, ucunda silgisi olan bir kurşun kalemden başka bir şey değil.
2011’e kadar yaptığı ne varsa, 2011’den sonra hepsini sildi.
Bir de sayfaları parçalayıp, defteri yırttı.
Şimdi kalkmış “ben devletim” diyor.
Fatih, Yavuz, Kanuni bile “ben devletim” demedi.
Herkesin bildiği gibi bunu “mutlak monarşinin” en büyük savunucusu olan Fransa Kralı XIV. Louis söylemişti.

Erdoğan, Çanakkale’de savaşmadan Atatürk, Fransızca konuşmadan XIV. Louis olmak istiyor.
Üstelik de bunu 2016 yılında istiyor.
Kendi ülkesini, kendi insanını, kendi devletini böylesine küçümseyen, hiçe sayan, “kendini hayatın merkezi” gibi gören bir adamın yönetimiyle nereye gidilebilir?
Bir adam düşünün ki kendini seksen milyon insanla kıyaslıyor ve “ben olmasam siz bir devleti yönetmezsiniz” demek cüretini gösterebiliyor.

Kendini seksen milyon insandan daha değerli ve daha akıllı görüyor.
Bu “büyük akıl” her nedense kendini eleştiren hiçbir insanla, hiçbir görüşle tartışmaya cesaret edemiyor.
Bu yüzden AKP iktidarı, herkesi susturan bir sistem istiyor.
Kürt politikasına itiraz ettiler diye üç akademisyeni hapse attılar, yetmedi, Esra Mungan’ı utanmadan bir de tecrite koydular.
Memleket dört bir yanından kan sızan bir tabuta dönmüş, AKP iktidarı ile AKP hukukunun derdi, dürüstçe konuşan akademisyenleri hapse atıp onlara tecrit işkenceleri uygulamak, Kürt avukatları tutuklamak, gazetecileri saçma sapan iddialarla yargılayıp, zindanlara koymak.

Tabii, hukuku yok sayıp, hırsızlığı kutsamaya başlayınca ahlak da tepetaklak oluyor, bugüne dek rastlamadığımız bir ahlaksızlık türüyle bu siyasal İslamcıların döneminde karşılaştık.
Kalem yazmaktan utanıyor ama yazmamak da mümkün değil, korkunç bir “çocuk tacizi” felaketiyle karşı karşıyayız.
Karaman’da bir “vakıf”da 45 çocuğu taciz etmişler, Aile Bakanı, “dindar” görünümlü bir kadın, “bir kerelik oldu diye vakfı suçlamayın” diyor.

Hukuktan, ahlaktan, dinden falan da vazgeçtim ama biz böyle bir “taş kalplilik” de görmedik, bu toplum “çocuklar” konusunda hassastı hiç olmazsa, bu İslamcılar o hassasiyeti bile “bizden olanlar ne yaparsa yapsın ses çıkarmayalım” diye yok ediyorlar.
Üstelik bu rezaletler sadece Karaman’da olmuyor, birçok yerden benzer haberler geldiğini görüyoruz, hepsinde de şüpheliler aynı tür adamlar.

Bu sefil azgınlık böyle devam ederse bu siyasal İslamcılar Katolik Kilisesi’ni geçecek rezillikte.
Bir de “bir kerelik bir şey, aldırmayın” diye olayı savuşturmaya kalkıyorlar.
Bunu söyleyenler de, filmlerde bir kadınla bir erkek öpüştüğünde “ahlak elden gidiyor” diye bağıran ikiyüzlüler.
Ahlak, kadınlarla erkekler öpüştüğünde elden gitmez, ahlak bu adamların yaptığı rezillikler karşısında siz gözlerinizi kapattığınız, sustuğunuz zaman gider.

Nasıl bir yüzsüzlük, nasıl bir rezillik, nasıl bir utanmazlık, nasıl bir ahlaksızlık, insanın aklı hafsalası almıyor.
Ben böyle toptan bir çöküş hiç görmedim.
Bu AKP iktidarı, sanki birisinden “bu toplumu yok edin, hukuku, dini, ahlakı kalmasın, çökertin hepsini” diye talimat almış gibi davranıyor.
Bu iktidarı durdurması gereken ana muhalefet partisi CHP.

Bunu tek başına ve sadece konuşarak yapamaz, HDP’yle elele verip, bu ülkenin hukukuna, adaletine, özgürlüğüne, dinine, ahlakına, çocuklarına sahip çıkması, milyonları etrafına toplayıp, AKP iktidarına “durun artık” demesi gerekiyor ama CHP üstüne düşeni yapmıyor.
Aslında bu sadece CHP’nin de değil, bütün Türkiye’nin utancı.

Bu rezilliği biz kendimiz önleyemedik.
Şimdi öyle gözüküyor ki “dünya” bu işi üstlenecek.
Sarraf’ın tutuklanması, bunun ilk adımı gibi gözüküyor.
“Sen hırsızını tutuklamazsan ben tutuklarım” diyor dünya AKP’lilere.
Sonunda birinin bunu söyleyeceği belliydi zaten.
Görkemli bir kabarıştan sonra sakin sulara akacağımız bir şelaleye yaklaştığımız duyulan seslerden anlaşılıyor.

Derin Devlet 2004’te PKK’daki Bölünmeyi Önledi…

Derin Devlet 2004’te PKK’daki Bölünmeyi Önledi
Ümit Fırat

Derin Devlet 2004’te PKK’daki Bölünmeyi Önledi“2004’te PKK’da bir bölünme yaşanıyordu ama derin devlet o bölünmenin etkisini önlemek için Öcalan’a destek verdi. PKK’nın yeniden silahlı eyleme başlaması sağlandı. Bölünme gerçekleşseydi savaşı terk etmiş insanlar etkin olacaktı”
Yazar Ümit Fırat, Kürt sorununun çözümü için PKK’yı değil, sivil siyaseti adres gösterse de bu adresin HDP olmadığını söylüyor. ‘Çözüm Süreci’nde hem devletin hem de PKK’nın samimiyetsizliğine dikkat çekerken çareyi bu tıkanan süreci de aşacak yeni bir süreç başlatılması olarak gösteriyor.
Röportaj: Hüseyin Keleş

DEVLET SORUNLARI ÇÖP GİBİ GÖRDÜ
Bölgeden yaşanan çatışmanın ana kodları nedir sizce?

Kanaatimce, bir savaş kararı alınmıştı. Bunun birtakım ön hazırlıkları ve altyapısını da yapmışlardı. 7 Haziran seçimleri beklendi ve seçim sonuçlarına göre bu kararın nasıl uygulanacağı da ‘Halk Savaşı’ açıklaması ile duyuruldu. Adına ‘Süreç’ denilen ve o dönemde, hepimiz büyük bir tolerans ve sabırla iyi bir sonuç alınacağını beklerken, birtakım kötü sinyallerin verilmesini göremediğimizi söyleyebilirim. Bu sinyallerin hepsi bir samimiyetsizliğin göstergesiydi. Bu sinyallerin mutlaka bir şeylerin farklı değerlendirilmesi anlamındaki mesajın anlaşılmalıydı. O dönemde bu sorunlara halının altına sürülen çöp gibi yaklaşıldı. Devletin de geleneğidir; sosyal siyasi sorunları çözmek yerine dondurur, erteler veya halının altına süpürür.

ANAYASAL DÜZENLEMELER YAPILMADI
Çatışmaların 7 Haziran sonrasında katlanarak artması, siyasetin çözüm sürecine bakışının samimiyet derecesini açık mı etti?

Türkiye’de, birtakım hakların, özgürlüklerin, toplumun ihtiyacı olan; devletlerin ve hükümetlerin esas olarak yapmakla yükümlü olduğu şeylerin uygulanmasını, tanınmasını bir şeyler verme olarak görülüyor. Devlet, imtiyazlarını herhangi bir şekilde kaybetmek istemiyor. Kürtçe televizyonun kuruluşu bile yılları aldı. Bir şey vermiyorsunuz aslında; esirgenen şeylerin tanınması söz konusu. Zaman zaman müzakere ediliyor. Bunlar müzakere edilebilecek bir şey değildir. Siz sonuçta toplu sözleşme masasına oturmuyorsunuz. 2005’te birtakım adımlar atıldı. Erdoğan ‘Kürt meselesi benim de meselemdir’ dedi. 2011’e kadar iyi bir gelişim sergiledi. 2013’te ‘Çözüm Süreci’ olarak anılan döneme gelindi. O süreçte birtakım adımlar atıldı ama bunlar daha çok örgütün talepleri ile ilgili adımlardı. Çok şey değişti ama esas meseleye, yani rejimin esasına ilişkin Anayasal, yasal düzenlemelerde temel değişimler olmadı.

PKK ne yaptı bu süreçte?
Kürt meselesinin sahibi gibi davrandı. Oysa ki o değildi. Kürt meselesinin ortaya çıkardığı sonuçlardan biriydi PKK. Tabii işe bölgesel düzeyde yaklaştı. Suriye’de yaşanan iç savaşla beraber çok ciddi bir fırsat yakaladığını gördü. Her ne kadar bu ‘süreç’ dediğimiz zaman diliminde biraz oyalandıysa da, tutamadı kendini.

SÜREÇ ALDATICI BİR RÜYAYMIŞ
7 Haziran’dan sonra ‘Bundan sonra sürecin filmini görürler’ denmesi PKK’nın ekmeğine yağ sürmez miydi?

Sürer ama AK Parti 7 Haziran’da artık kaybettiği Kürt oylarını geri almanın zor olduğunu gördü. O zaman ‘ne yaparım’ dedi ve kendisine kaymasını düşündüğü milliyetçi, daha muhafazakâr, daha sağ oylara yöneldi. Bu doğru muydu? Bana göre doğru değildi ama oyunu artırdı.

Ama bir gecede, bir seçim sonucuyla süreç çöpe atıldı?
Çözüm süreci PKK ile sürdürülen bir süreçti. Gerçekten artık bir rüyadır. İyi bir rüya mıydı? Bence çok iyi bir rüya değildi. Yani aldatıcı bir rüyaymış. O gün bize iyi göründü. Ama yaşanması iyi oldu; aynı suda iki kez yıkanılmaz tezi gibi… Bundan sonra böyle bir süreç olmaz. Kanlı bir süreç mi olur? Hayır! Eğer siz bu meseleyi çözmek istiyorsanız, bunu kanla, gözyaşıyla bir yere taşıyamazsınız. Eğer bu süreç iyi bir yere taşınmak isteniyorsa, bu kez o süreci aşan yeni bir süreç olması gerekiyor.

PKK İLE YÜRÜTÜLMEMELİ
Yine PKK ile mi yürütülmeli bu süreç?

Hayır. Sivil siyasetle olur. Zaten bazı meseleler PKK’yı aşan meselelerdir. Türkiye, kendi Kürtleriyle barışmak, bölge Kürtleriyle barışık yaşamak zorundadır. Bölgesel bir politika uygulamak zorundadır.

HDP SÜREÇ İÇİN DOĞRU ADRES DEĞİLDİ
PKK ile değil de sivil siyasetle başlatılsaydı yürüme şansı var mıydı?

HDP ile başlatılamazdı; BDP ile başlatılabilirdi. HDP bence doğru bir adres değil. HDP bir Kürt partisi değil. Siz neticede Kürt halkının tanınmamış, uygulanmamış, bugün sıkıntı duyulan birçok sorununu birileriyle görüşmek istiyorsunuz. Bunu, tabii ki HDP içinde olmasa bir bildiri dağıtması bile zor olan birtakım örgütlerin oraya taşıdığı insanlarla sürdüremezsiniz. HDP tek başına bir parti değil. BDP öyleydi ama HDP öyle değil. Yani ben Kürt meselesini konuşmak üzere bir Başbakan olarak HDP’nin kapısını çaldığımda, eğer o kapıyı Kürt olarak bilinen insanlar açmıyorsa; diyelim ki kapıyı Figen Yüksekdağ açıyorsa yanlış adrese geldiğimi düşünürüm. Ben o radikal Türk solcularıyla Kürt meselesini konuşmam. Onların kendi partileri de var. Eğer öyle bir ihtiyacım varsa giderim ESP’nin, EMEP’in kapısını çalarım.

PKK bu yüzden mi HDP’nin üzerinde bu denli baskı kurdu?
PKK HDP’nin güçlenmesini istemiyor. Eğer isteseydi bugün yaşananlar farklı olurdu.

Ama yüzde 13 çok iyi bir oran?

İyi bir oran ama o oranı Selahattin Demirtaş’ın yeni imajına ya da HDP’nin Türkiye partisi yapılma imajına yormamak lazım. Başta Tayyip Erdoğan ve birtakım danışmanlarının oluşturduğu politikadır. ‘Seni Başkan yaptırmayacağız’ değildi yani. O slogan da doğru bir slogan değildi ayrıca. Onun Kürt halkına yararı yoktu. Sadece birilerinin kulaklara hoş gelen bir şeydi. Politik olarak doğru değildi. Erdoğan’ın bugün de sürdürdüğü ‘uzlaşmaz’ politikasını, kendi taraftarları da dâhil, Türkiye’de onaylamayan pek çok insan vardı. Yüzde 13’te Erdoğan’ın da payı vardı. Buna rağmen küstürdüğü tabanı 1 Kasım’da yeniden partisine oy verdi.

AKDOĞAN ÖCALAN’A FAZLA GÜVENDİ
Bu süreçte gömülen ve gömülmesine göz yumulan silahlar söz konusu. Son çıkan tablonun sebebi bu güvensizlik mi?

Beşir Atalay fazla iyimserdi bu süreçte. Fazla güven duydu Öcalan’a. Keza Yalçın Akdoğan da aynı şekilde… Öcalan da onlara güvendi. Ama neticede Öcalan bugün ne söylediyse yarın tam tersini de söyleyebilecek bir insandır. Bu hep böyle olmuştur. Her şeyden Öcalan kendisini önemseyen, kendisiyle ilgili birtakım talepleri olan bir noktadadır. Örgütüyle taban tabana zıt pozisyonlara girmeyi göze almaz ve bunun bir bölünmeye yol açacağını bilir. Göze alamayınca örgütün akıntısına göre davranır, ‘Ne yapsınlar başka’ diyerek örgütüyle ters düşmeyen noktalara gidebiliyor. Onlar Öcalan’ı ‘önderlik’ olarak gördükçe, Öcalan da kendini güvende hissediyor. Ama bir terslik olur da bölünme olursa, bundan örgüt için çok kanlı bir sonuç doğar. 2004’te bir bölünme yaşanıyordu ama o bölünmeyi önlediler.

Kim önledi?
Derin devlet o bölünmenin etkisini önlemek için Öcalan’a destek verdi. 2004’te PKK’nın yeniden silahlı eyleme başlaması sağlandı.

SAVAŞI TERK EDENLER ETKİN OLURDU
Bölünme engellenmeseydi ne olurdu?

PKK içerisinde ABD ve Batı’ya açık, savaşı artık terk etmiş insanlar büyük bir etkinlikle ortaya çıkabilirlerdi. Tasfiye edilenler sonradan bir yapılanmaya girdiler. Ama Hikmet Fidan öldürüldü, Kani Yılmaz öldürüldü; Nizamettin Taş, Halil Ataç ve diğer arkadaşları da izole bir şekilde tutuldular.

ROBOSKİ’Yİ DERİNLER YAPTIRTTI
Son 5 ayda patlayan bombaların kodlarını çözmeye kalksak karşımıza ne çıkar?

Suriye’deki istikrarsızlık birinci derecede önemli. Çünkü bu tip eylemler IŞİD sonrası eylemlerdir. IŞİD’ten önce de yapıldı birkaç tane ama PKK’nın yaygın bir eylem alışkanlığı değildi bu. TAK ilk defa 2005’te Kuşadası’ndaki eylemiyle ortaya çıktı ve kanlı da olsa eylem sayısı çok fazla değildi. Her defasında da bu eylemler PKK’ya mal edildi veya PKK bunları üstlendi. Sanırım yıllardır TAK hakkında kapsamlı bir analiz yapılmadı. Keza, PKK kurmay heyetinin de mutlak bir hiyerarşik düzeni yok. PKK içindeki birtakım yapılar eylem koyuyor, PKK da bunları üstlenmek zorunda kalıyor. Tıpkı devlet içi birtakım odaklar, o günün Başbakanı ve Genelkurmay Başkanı’nın onayıyla Roboski’de operasyon yaptırtıp devlete sahiplendirmeleri gibi. Güya o operasyon, PKK militanlarına dönük bir operasyon olarak planlanmıştı. Onların yerine kaçakçılar çıktı. Tipik bir derin devlet operasyonuydu. Hem o dönemin Başbakan’ı hem de Genelkurmay Başkanı o yemi yuttular. PKK içinde de böylesine yapılar vardır.

ANKARA SALDIRISINI İSTEMEZLERDİ
‘PKK saldırıyı üstlenmek zorunda kaldı’ diyorsunuz. Mesela Anakara saldırısının yapılmasını ister miydi?

PKK’nın başındaki insanlar Ankara’daki saldırıyı istemezdi. PKK, Batı nezdinde bir meşruiyet şansı yakaladı. Bunu giderek kaybediyor. Bir hedef yok, otobüs durağında sivil insanlar var. Öte yandan PKK, bu tip eylemleri de sahiplenmek zorunda. Çünkü TAK için, “Bunların bizimle ilişkisi yoktur” diyemiyor. Kendi otoritesi altındaymış gibi gözüken bir yapıyı kendine düşman etmek istemiyor. Kaldı ki, PKK’nın örgüt şemasında TAK diye bir birim de yok.

VAZİFEYİ SÜRDÜRECEK İNSAN SIRRI SÜREYYA DEĞİLDİ
Dolmabahçe mutabakatı çok tartışıldı. Hükümet daha sonra bunun bir mutabakat olmadığını söyledi. Siz ne düşünüyorsunuz bu reddedişe?

Bence de mutabakat değil bir mutabakat zeminiydi. İyi bir zemindi. Neticede Sırrı Önder elindeki metni okudu, Yalçın Akdoğan da bir şeyler konuştu. Ortada anlaşılan neydi? Sırrı’nın okuduğu o 10 madde Öcalan’ın kaleme aldığı, dilek ve temenniler.

Ama hükümet hiç sahiplenmedi, bu garip değil mi?
HDP ve PKK bunu sürekli ‘mutabakat’ olarak deklare etti. Bu doğru değildi. Daha sonraki Nevruz’da Öcalan PKK’yı kongreye çağırdı. O süreçte Öcalan tarafından aşırı şekilde şımartılmış ve politikacıdan ziyade bir ‘meddah’ gibi düşündüğüm Sırrı Önder, Selahattin Demirtaş’a, “Seni Başkan yaptırmayacağız” sözünü söyletti. Bence Sırrı Önder, bir Kürt barışına mutlak ihtiyaç duyulduğu bir dönemde böylesi bir vazifeyi sürdürecek bir insan değildi. Kendi politik geleneğinden gelmediği gibi, aslında politikacı da olmayan bir ‘komedyene’, bir ‘meddaha’ böylesine politik bir rol yüklenmemeliydi.

Belki devletin projesiydi Sırrı Süreyya Önder’in o süreçte bir aktör olması?
Belki de ama en yanlış isimdi. Zaten İmralı’ya giden o heyet sadece taşıyıcı olmak zorundaydı. Ama Öcalan Sırrı’yı öyle bir şımarttı ki, kendi temsilcisi konumuna soktu. Sonunda varılan nokta ortada işte.

DAVUTOĞLU BÜYÜK CESARET GÖSTERDİ
Davutoğlu’nun fezleke çıkışını nasıl karşıladınız?

Eğer Tayyip Erdoğan bunu geçersiz kılmazsa, Davutoğlu olağanüstü bir cesaret gösterdi. Çünkü iyi ya da kötü bir yargı var Türkiye’de. Meclis, yargının alanına girip, savcının yargılanmasını istediği kişiler arasında bir tasnife girişmemeli. Savcılar da önüne gelen her şey için fezleke gönderip dokunulmazlık talep etmemelidirler. Ama öyle bir adli sistem var ki, savcıların ciddi bir eğitimden geçmesi gerekir.

HDP’lilerin PKK’lıların taziyesine gitmesi meselesi var bir de?
Bu suç değildir. Suçsa oraya giden herkes suçlu olur. Politik davranış olarak tartışılabilir ama suç değil. Cezai müeyyidesi olan şeyler değildir bunlar.

AKADEMİSYENLER MESELESİ AK PARTİ’YE ÇOK ZARAR VERECEK
Akademisyenler, bildiriden dolayı soruşturma kıskacında; hatta 3’ü tutuklandı?

Bu mesele AK Parti’ye çok zarar verecek bir mesele. İnsanlar AK Parti düşmanı da olabilir ama düşüncelerini söylemelidirler. Siz nasıl onlara laf yetiştiriyorsanız, onlar da size yetiştirir. Ama ortada büyütülmemesi gereken bir olay vardı. Yanlış bir bildiri metnidir bana göre. Gerçekçi olmayan bir metindir. Ama buna rağmen bu bildiriye saldırmak, suç gibi göstermek politika olarak doğru değildir. O gün büyütmeselerdi, o bildiriye bu kadar sahiplenme de olmazdı.

SULH CEZALAR, İSTİKLAL MAHKEMELERİ GİBİ
Fezlekelerden konuşurken savcıların eğitiminden söz ettiniz. Türkiye’de Sulh Ceza Hâkimlikleri gerçeği var. Bir kararla koskoca holdinglere, medya kurumlarına el konabiliyor; gazeteciler tutuklanabiliyor. Bir de yeni TMK gündemde. Bütün bunlar ışığında bir çerçeve çizmenizi istesem?

Var olan Terörle Mücadele Kanunu bile gereksiz veya ıslaha muhtaç. Hal böyleyken kalkıp bunun dozajını yükseltmek… Cumhurbaşkanı istiyor diye teröre yeni bir tanım kazandıramazsınız. Evrensel normlar vardır. Amaç otoriteyi güçlendirmektir. Ama bu Sulh Ceza Hâkimlikleri, özellikle Cemaat’e yönelik yargılamalar için kuruldu. Ben bunları ‘Tabii hâkimler’ olarak görmüyorum. Bunlar, aynen 1402 sayılı sıkıyönetim kanunundaki yetkilerle donatılmış mahkemelere veya İstiklal Mahkemeleri’ne benziyor. İstiklal Mahkemeleri’nin temyizi yoktu ama bunların da yok gibi. Siparişle kurulan ve hangi iradeye bağlı olduğu belli olan mahkemelerdir. Bu yüzden bu mahkemelerden bir adalet de beklemiyorum.

TEK BİR İNSANIN KOMUTASINA SÜRÜKLENİYOR
Türkiye’nin bir sağ tandanslı bir partiye ihtiyacı olduğu yönünde söylemler oluyor ne dersiniz?

Türkiye’nin siyasi profili yüzde 50’ye yüzde 50 değildir. Bir tarafta yüzde 50 var ama diğer tarafı yüzde 50 görmemek lazım. CHP var, HDP var, MHP var… Bunlar birbirinden ayrı ayrıdır. Yani üst üste koyup toplayamıyorsunuz. Bu yüzde 50’den bir şey çıkmayacağı açık. O zaman AKP’ye oy veren yüzde 50’den bir arayış beklentisi ortaya çıktı. Türkiye’de değişim isteyen kitle asıl bu kitledir. Esas cevher oradadır. Yüzde 50 almış bu parti birçok değişime imza attı. Ama ne yazık ki, tek bir insanın emir ve komutası alanına doğru süratle kaydırılmak isteniyor. Bunun önlenmesi lazım.

Bunu kırmak için AKP içinden yeni bir oluşum mu çıkması gerekiyor?

Çıkabilir ya da baştaki insan yani Tayyip Erdoğan kendi lehine beklediği bazı düzenlemeleri gerçekleştirmezse siyasi olarak tükenir. Her şeyin bir sonu vardır. Tayyip Erdoğan da siyasi olarak bitecektir. Bu hep böyle gitmez.

ALEVİLER ARTIK AK PARTİ’DE YOK
Yüzde 50’nin güçlendirdiği yapı diğer yüzde 50’ye tehdit midir?

Birtakım politik aktörler bu kutuplaşmayı körükleyerek kendi gelecekleri için bazı şeylerden medet umuyorlar. 28 Şubat’tan bu yana bir kutuplaşma var. AKP’de hiç Alevi kalmadı. Geçmişte muhafazakâr partilerde Aleviler vardı. Nerede bu Aleviler? Kutuplaşma sonucu kaydılar. Irkçı söylemleri öne çıkan bir parti olan MHP’de bile Aleviler, Alevi politikacılar yer alıyor ama AKP’de yer alamıyor. AK Parti bunu biraz kırabilirdi ama beceremedi. Şimdi bu yüzde 50 ile Türkiye’yi yöneten kadro, diğer yüzde 50’nin hayat tarzını ve ihtiyaçlarını da dikkate almak ve her şeyi çoğunlukçu bir anlayışla kendi standartlarına göre düzenlemeye kalkmamalıdır.

AK PARTİ 2011 ÖNCESİ RUHA DÖNMELİ
Abdullah Gül, Bülent Arınç ve Hüseyin Çelik gibi isimlerin liderliğinde yeni bir oluşum ortaya çıkarsa ülkenin faydasına olur mu?

Ayrı bir parti bir belirsizlik doğurabilir; bence AK Parti’nin ‘Artık böyle gitmemeli’ deyip kendisini revize etmesi daha yararlı olur. Sıkıntı 2011’den itibaren başlıyor. 2011 öncesi ruhuna dönerse bu kutuplaşma azalabilir. Kendisi gibi olmayanlarla barışık yaşamak zorundadır. Tabii ki bu akşamdan sabaha hemen bir sonuç vermez ama çok olumlu bir adım olur.

YENİ MÜTTEFİKİ TSK OLDU
Partideki kırılma hangi hadise ile ortaya çıktı, Gezi mi mesela?

Hakan Fidan’ın ifadeye çağrılması, Erdoğan’ın kafasında şimşekler çakmasına yol açtı. Ardından Gezi oldu. Planlanmış bir şey değildi ama 2-3 gün içerisinde başka bazı unsurların dikkatini çekti Gezi. Sağduyulu insanlar o Gezi’de olan bazı olayları doğru bulmadı ama Erdoğan’ın aşırı tepkisine de ‘Bu kadar da değil’ dediler. Kendi partisi içerisinden de dendi bu. Keza PKK’nın silahlı militanlarını geri çekmediğini fark etti Erdoğan. Hemen ardından Mısır darbesi ve Mursi hadisesi. Kendisi için büyük tehditti bu. Bunun ardından da 17-25 Aralık geldi. Bunların hepsi Erdoğan bakımından bir tehdit olarak algılandı. İttifak kurduğunu düşündüğü Cemaat ile ters düştü. Başka bir ittifak arayışına girdi ve ‘Kumpas teorisi’ ortaya atıldı. Artık yeni müttefiki TSK oldu.

PERİNÇEK DEĞİL TSK
Balyoz’a ‘kumpas’ dendi, Ergenekon sanıkları bırakıldı sonra Perinçek devreye girdi?

Pek çok arkadaşımız Perinçek’in, Erdoğan ya da AKP ile balayı yaşadığını düşünüyor. Ben öyle düşünmüyorum. Perinçek, erken emekli edilmiş pek çok kurmay subayın mensubu olduğu Vatan Partisi’nin sözcüsüdür. Görüntüyü Perinçek’ten ziyade TSK ile ilişkilendirmek daha doğru olur. Şu andaki Vatan Partisi TSK’nın legal çizgideki en güvendiği parti. Çünkü neredeyse bütün emekli askerler oraya gidiyorlar.

‘ORDUYA KUMPAS’ SENARYOSU İÇİN KATİLLER DIŞARI ÇIKARILDI
Bu sürecin sonuçlarından olan Ergenekon’un tamamen serbest olmasını nasıl okudunuz?

Hükümet, tam da bunu gerçekleştirmek istememiş olabilir. ‘Şunlar şunlar yatsın, şunlar şunlar çıksın’ gibi bir yasal düzenleme de yapamıyordu. Yorganı yaktılar. Yani Danıştay katili de çıktı, Veli Küçük de çıktı, Malatya Zirve Davası katilleri de tahliye edildiler. O döneme ait cinayetten yargılanan, azmettirici olan bir dolu insan çıktılar. ‘Kumpas’ senaryosunu geçerli kılmak için onların tahliye olmaları bile göze alınmış oldu.

Hüküm verilmiş ve Yargıtay’da onanmış bir yapı, neden 17 Aralık sonrasında tam tersi bir süreçle serbest kalır ki?

Yeni müttefik arayışının sonucudur bu. Cemaat’i hedef alan bir operasyonu kendi dinamikleriyle gerçekleştiremezdi. Bir müttefik, bir dayanak lazımdı. Bu iş sadece toplumdan aldığınız oylarla da olmuyor. Birtakım devlet kurumlarından destekler de lazımdı.

TEHDİT ALGISINDAN SONRA JİTEM ÇIKTI
Birkaç sene evvel, “Ergenekon, Fırat’ın ötesini de berisini de etkiledi” demiştiniz. Bu yapı şu anda özellikle bölge için tehdit olabilir mi?

1984’e gelindiğinde, her ne kadar bir parlamento seçilmiş ve Özal da Başbakan seçilmişse de, Kenan Evren ve diğer generaller mevzilerinde duruyorlardı. Sıkıyönetim devam ediyordu. Normal olarak böylesi bir darbenin ardından, bunun tasfiyesi için daha reformist, daha demokrat hükümetler gerekir. Türkiye’de bu olmadı. Özal sadece bazı ekonomik değişimlere girdi. Ama işin demokrasi yanına pek bulaşmadı. 1984’te PKK ilk silahlı eylemlerini başlattı. Ordu’nun sahnede kalması için çok önemli bir fırsattı bu. Soğuk savaş biterken, yeni bir düşman bulunmuştu. Yani sivilleşme beklenirken, yeniden bir tehdit algısı ortaya çıktı. Probleme yanlış yaklaşıldığı için, PKK da savaşı tırmandırmakta fazla zorluk çekmedi. JİTEM çıktı, faili meçhuller, göçler yaşanmaya başlandı. Bunların hepsi Ergenekon dediğimiz türden yapılanmalardı. Susurluk’ta da bu vardı. Hiçbirinde Ordu’nun otoritesi ve rolü tartışılmadı, bu çok önemliydi.

33 ASKER OLAYI DERİN DEVLET İŞİYDİ
Ergenekon davasında tanık olarak dinlendiniz?

Ben mahkemede bir görgü tanığı değildim, sadece gözlem ve tespitlerimi aktardım. 33 askerin öldürülmesi hadisesinde tetiği çeken PKK militanlarıydı, ama bu onların kendi başlarına yapabilecekleri bir iş olamazdı. O askerlerin Malatya’dan Bingöl’e sevkindeki, uygulamaya ve alınan ifadelere baktığınız zaman, inanılmaz bir derin devlet operasyonu olduğu ortaya çıkar. Biz o zaman bunun adına ‘kontrgerilla’ veya ‘gladyo’ derdik, daha sonra Ergenekon demeye başladık. Ergenekon ve Balyoz davalarının belli başlı sanıklarının hemen hepsinin 1984 sonrasında bölgede önemli görevlerde bulundukları ve birçok hukuk dışı olayda isimlerinin geçtiğini biliyoruz.

ERGENEKON VE BALYOZ TAHLİYELERİ, CEZASIZLIĞIN YOLUNU AÇTI
Ergenekon serbest kaldıktan sonra ‘Evet Ergenekon hâlâ faal’ dediğiniz bir olay var mı?

Var. Çünkü Ergenekon dediğiniz şey tüzüğü, statüsü, seçeni, seçileni olan bir yapı değil. Eğer Ergenekon ve Balyoz davaları beraat biçiminde sonuçlandıysa veya hükümsüz kaldıysa, bunun Türkiye’de cezasızlığın yolunun yeniden açıldığı anlamına geldiğini görmek gerekir. Siz Ergenekon davasında yer alması gereken bazı subayları, cinayetten yargılayıp beraat ettirdikten sonra yeniden bölgeye hatta Diyarbakır’a komutan olarak gönderiyorsanız, bu cezasızlığın yeniden yürürlükte olduğu ve Ergenekon tipi bir yapının hâlâ sizi koruyacağı anlamına gelir. Yoksa Ergenekon yeniden kurulup reorganizasyona girmedi. JİTEM’ciler, cezasızlık nedeniyle ellerini kollarını sallaya sallaya dolaşıyor. Hangi JİTEM’ci yargılandı? Bu çok tehlikelidir. Ama bu İttihat-Terakki’den beri var. Türkiye kendini böyle güvende hissediyor. İnsanlık için tehlikeli olan bir yapı, bazı devlet yöneticileri ve elit çevreleri açısından, kendileri ve dolayısıyla Türkiye’nin bekası için gerekli görülüyor.

Korku denen illetten kurtulursanız ne terör kalır ne de faşizm…

Korku denen illetten kurtulursanız ne terör kalır ne de faşizm…
Süleyman Karan

Her zaman böyle insanlar olur. Hayatları sıradandır, espri yapmayı beceremezler, sevgili bulamazlar, işyerinde silik tiplerdir. Bir tür ilgi eksikliği, bir tür aşağılık kompleksiyle, yalan dolan, saçma sapah çıkışlar yapmak tek şanslarıdır ilgi çekmek için… İşte bu tipler için tam da şu yaşadığımız berbat zamanlar, bir fırsattır. Hele ki sosyal medya öyle bir fırsat sunar ki bu siliklere, artık her türlü felaket tellalığını yapmak için sıvarlar kolları…

Zavallıların zırvaları
“İstanbul’da Taksim Meydanı’nda çok büyük bir bombalı saldırı olacak”, “Hafta sonu evden çıkmayın, yeni bir terör saldırısı yapılacakmış”, “Bu haftadan itibaren pek çok canlı bomba sınırdan geçecekmiş” gibi haberleri genelde işte bu tipler bir yerlerinden uydurur. Sonra, işi gücü olmayan, geceyarısından sabaha kadar, sosyal medyada olan, hayatta herhangi bir eyleme katılmaya cesaret etmemiş, bırakın onu bir imza kampanyasına imza atmaktan bile tırsmış başka tipler büyük bir iştahla, bu zırvalara iyice janjanlayarak paylaşır. Şu basit hayatlarında, yani işten eve, evden işe gidip gelenler de, bir heyecan içinde ya da zaten konuşacak hiçbir şeyleri olmadığı için bunu hısım akrabayla paylaşır, ahlanır, vahlanır, bir duygu ve heyecan seli yaratır. Toplu histeri böyle başlar ve zaten iyice gerilmiş millet, ya kendini eve kapatır ya da kendi kendini gaza getirerek yol boyunca ecel teri döker. Aslında terörizme verilebilecek en büyük destek de işte budur. Aynı durum devlet terörü ve faşizan baskılar için de geçerlidir. Bu hayatları ve kalpleri boş tipler, çok kullanışlı bir fısıltı gazetesi ağı için kullanılır.

Amaç; korkutmak ve sindirmek
Terör adı üstünde ‘korku’ sözcüğünden gelir, kabaca ‘korku ile sindirmek’tir amacı… Toplu ölümlere sebebiyet veren terör eylemleri olsun, devleti ele geçirmiş faşizan siyasi grupların toplu kıyım, toplu tutuklama, toplu hapse göndermesi olsun, tek bir amaç içindir. İnsanları küçük hayatlarına, küçük evlerine, küçük çıkarlarına, o pek tatlı incir çekrideğini doldurmayacak hayatlarına sıkıştırmak için…

Türkiye’nin neredeyse 50 yılı böyle iki taraflı bir kuşatmayla geçmesine rağmen, ne hikmetse hiç ders çıkartamıyoruz. Bir yanda ceberrut devletin bitmek bilmez baskısı ve karmaşa yaşanan dönemlerde kullandığı şiddet, öte yanda patlayan bombalar… İşin garibi şu ki, bu iki kanadın yaptığı her şey, sivil başkaldırıyı, demokratik muhalefeti, sivil itatasizliği vuruyor. Yani her türlü kazanan ceberrut devlet anlayışı oluyor.

Faşizmin tek silahı bu
Dikkat edin, 12 Eylül’de olsun, bugün olsun, hiç fark etmiyor, hedefte olanlar, tutuklananlar eline silah almayanlar, bırakın onu silahı hayatlarına sokmamaya yeminli yurtseverler. Ekranlara çıkan, berbat köşe yazıları yazanlar, teröre karşı mücadele safsatasıyla, devlet terörünü meşrulaştırmaya çalışanlarla, biraz önce yukarıda tasvir etmeye çalıştığım beyinsizler, bir korku imparatorluğu için taş üstüne taş koymakla uğraşıyor.

Şimdi Gezi eylemlerine şöyle bir gidelim ve meydanların, sokakların nasıl boşaldığını bir hatırlayalım. Evet doğrudur, polisin vahşice saldırıları, bunun bizzat devletin en tepesindeki kişi ktarafından kışkırtılması, hatta bırakın kolluk güçlerine esnafı katliama yönelten buyrukları sokakta hak arayanların sayısını azaltmıştı. Ama yine de 10 binler çıkıyordu protestolara, ta ki Suruç ilme başlayan ve belki 50 yıl sonra kim tarafından, hangi aşağılık amaçlarla yaptırıldığı ortaya çıkacak canlı bomba eylemlerine kadar… İşte o günden bu güne, protestolar çok cılızlaştı. Korku sokağı sardı. Kime yaradı? Kime yaradığını görmemek için kör olmak gerek. Ama karşımızda devlet aygıtını ele geçirmiş öyle bir faşizan grup var ki, bu bile yetmiyor. Son muhalife kadar hapse tıkana, kin güttüğü son işadamının parasına çökene, nefret ettiği sanatçıyı zindana atana kadar durmayacak bir devlet anlayışı var karşımızda. Bunu engelleyecek bir meclis, bir muhalefet ise hak getire.. Hak demişken, hakkının yargıda aramaya kalkanın şaşarım haline… Yok öyle bir güçler ayrılığı, yok öyle bir bağımsız yargı…

Korkmazsanız, korkarlar!
Ve hala gümbür gümbür gelen faşizmden korkmak yerine, kalkıp bombadan korkmak nasıl bir akıl işi akıl erdirmek mümkün değil. Bombalar patlıyor, insanlar ölüyor, patlatanlar ya da bu terör ortamını yaratanlar değil, bu ülkenin yurtseverleri hapse giriyor.

Yani ne bombadan korkun, ne devletin insan haklarını hiçe sayan faşizan uygulamalarından, ne de kabadayılardan… Korkacağınız tek şey korkak olmak… Korku denen, ölümden beter duyguyu atmadan yurtsever olmak mümkün değil unutmayın. Korkmazsanız, korkacaklar!

Türkiye nereye?

Türkiye nereye?
Taha Akyol

İKTİDARIN liderleri herhalde ellerinde böyle bir Türkiye bulacaklarını dört-beş sene önce düşünmüyorlardı.
Hatta o zamanki açıklamalarına bakarsak adeta mucizeler başarıyorlardı. Fakat gelinen yer çok endişe vericidir.
Baştan beri iktidara karşı çıkanların temel endişesi ise “İran olmak” korkusuydu. Başımızı zorla kapatırlar mı endişesi bile vardı.
İktidarın da muhaliflerinin de öngörüleri yanlış çıktı. Türkiye artık bunalımlı bir ülkedir, “şeriat tehlikesi”nden de kimse söz etmiyor.

NİYE ENDİŞELİYİZ
Bugün Türkiye’de endişe yaratan olgular bölünme ve terör tehdididir, dış politikada yeterince dost bulamamaktır, yargının siyasallaşmasıdır, fikir ve ifade özgürlüğü üzerindeki baskılardır…
Yarın tarihçiler bugünleri yazarken bu kötüye gidişin yansımalarını “yapboz kanunları”nda bulacaklar.
Ceza Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu, HSYK ve Yargıtay kanunları, son olarak Terörle Mücadele Kanunu ilk dönemlerde “AB kriterleri” yönünde değiştirilmişti, son yıllarda ters yönde değiştiriliyor.
Artık siyasi söylemlerin “yürütmeyle uyumlu” yargı tarafından “iddianame” haline getirildiği bir dönemdeyiz!
Belli ki, tek sorunumuz terör değil. Terörle mücadele için sağlam ve işlevsel olması gereken toplumsal ve kurumsal yapımızda böye ciddi sorunlarımız var.

UZUN VADEDE
Benim en büyük endişem Kürt meselesidir. Bunun ne kadar ciddi bir sorun olduğunu Atatürk, İnönü ve Karabekir daha o zamanlarda defalarca ifade etmişlerdi. 21. yüzyılda daha da zordur. İşte, eski isyanlar birkaç ayda bastırıldığı halde, 30 yıldır terör yok edilemiyor. Zira iletişim çağındayız, artık ‘feodal’ ve izole isyanlar değil, terör örgütünün ve okumuşların öncülüğünde silahlı bir hareket var.
Çözüm için sihirli değnek de yok.
Fakat uzun vadede bu mümkün: Türkiye’nin demokratik itibarını yükseltmek suretiyle dış politikada destek sağlayarak, Türkiye’nin hukuki kurumsal yapısına olması gereken güveni yaratarak ve toplumsal dayanışmayı geliştirerek zamanla yıkımsız bir sonuca ulaşılabilir.
Kamu kurumlarını siyasallaştırarak, yargıyı araçsallaştırarak, toplumsal kutuplaşmayı artırarak korkarım ki işimiz daha da zorlaşıyor.

İYİ HABER AB’DEN
Ortadoğu’da İsrail ve Mısır’la ilişkilerimizde sorunlar yaşanması kaçınılmazdı. Tabii ki Gazze’ye sahip çıkmalı, darbeyi eleştirmeliydik. Fakat bunda ideolojik tutkularla ölçü kaçırıldı.
Ama bugün Cumhurbaşkanı “İsrail ve Türkiye’nin birbirine ihtiyacı var” diyor. (2 Ocak)
Bugün Ortadoğu’da Mısır Türkiye’den daha etkili bir ülkedir. BM Güvenlik Konseyi seçimini Mısır kazandı. Arap Birliği 9 Mart’ta Türkiye’deki bürosunu kapattı!
Bu karamsar tabloda çoktandır dış politikada özlediğimiz iyi haber dün AB’nin başkenti Brüksel’den geldi. Davutoğlu bu diplomasiden iyi sonuç aldı. Elbette yetersizlikler var, elbette işleyecek olan zaman önemli. Fakat “müzakere sürecinin hızlandırılması” kararı başlı başına önemlidir.
Vizenin kalkması için kriterlerin tamamlanmasında muhalefet hükümete yardım etmelidir.

TÜRKİYE’NİN CAZİBESİ
Mülteci sorununun çözümünde Avrupa ve Türkiye’nin birlikte hareket etmek zorunda olması başka konularda da geçerlidir.
En büyük dış ticaret ve ekonomi ortağımız Avrupa’dır. Hukuk ve demokrasi referanslarımızın kaynağı AB’dir. NATO en önemli güvenlik şemsiyemizdir.
İslam dünyasının en büyük ihtiyacı hukuka, demokratik kurumlara, bilim ve teknolojiye ise, Türkiye ancak bu alanlarda örnek haline gelerek dış itibarını artırabilir.
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmanın cazip hale gelmesi ve birlikte yaşama duygumuzun güçlenmesi de buna bağlı.
Kürt duyarlılığına sahip kitlelere Batılı Türkiye’den kopmanın Ortadoğu bataklığına sürüklenmek olacağını gösterecek durumda olmalıyız.

Bu Kez Haklı…

Bu Kez Haklı…
Aras Onur

Girişi süslemeye, lafı uzatmaya gerek yok: Muhtereme bu kez hak veriyorum. Söylemi bire bir bu olmasa da mealen “Ben gidersem devlet biter” dediği malum. Doğru, o giderse devlet biter.

İdeolojik olarak hak vermiyor, aslında ettiği bu lafla kendini haklı çıkarıyor olmasını bile başlı başına siyasal bir eleştiriye kaynak ediyor olsam da sözünün arka planını okuyalım.

Muhteremin cumhurbaşkanı olduğunu ve bir devletin başı alındığında ne hale geldiğini, giderek daha çok benzediğimiz Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinden biliyoruz. Daha önce söylentiler yayıldığı gibi “kaçmasının” ya da birilerinin bize sözüm ona demokrasi getirmek için müdahalelerde bulunmasının memlekete fayda getirmeyeceğine inandığımı daha önce yazmıştım.

Fakat zaten kendisinin de kastı bu değil. Muhterem satır arasında, demokratik yollardan giderse de devletin biteceğini ima ediyor. İşte ben buna da hak veriyorum!

O giderse devlet biter; çünkü devlet umuru denen şey kalmadı. Tepeden tırnağa devletin en ücra hücrelerine kadar nüfuz edip tüm dokuyu değiştirdi. Artık memlekette on beş yıl öncesinin “devleti” yok. Müteahhit zihniyetine sıkışmış, yeni burjuvasına hizmet etmeye odaklanmış bir menfaat örüntüsü olarak “devlet” kavramı inşa edildi. Bu çarpık yapının mimarı da Muhterem. O giderse, onun kurduğu yeni devlet yapısı biter! Ha yerine nasıl bir garabet gelir, o da meçhul…

Öte yandan bu içe yayılmacı politikasını engelleyebilmek, önüne geçmek için biz ne yapabildik?

Nazende lider Bahçeli, seçim gecesinde çıkıp “ben koalisyona girmiyorum, kim kime girerse girsin” demeseydi, bugün Muhterem bu sözü temellendirebilir miydi?

Geçici bir azınlık koalisyonu bile kurulmuş olsa, hiç değilse bir sene boyunca tüm atamalar şekillendirilip “yıkılan devletin” ömrü uzatılamaz mıydı?

Kendisine sorsanız, elli yıl önceki ülkücü ezberden kurtulamayıp “Devlet zaten biziz” demeye devam ediyor. Devlet siz değilsiniz efendi! Sizin devletinizi yerle yeksan ettiler, gafletine doyma.

***

Muhteremle nazende liderin ortak paydaları devletin kendilerinden ibaret olduğu savına sıkı sıkıya bağlanmış olmaları. Lâkin nazende liderin nostaljik hezeyanına kibrit suyu döken Muhterem “kendi devletini” çoktan kendisi-olmadan-olmaz biçimde kurgulayıp yaşatmaya başladı bile.

Bu kez haklıdır. Muhterem giderse “devlet biter.”