Laiklik, insan hakları ve demokrasi…

Laiklik, insan hakları ve demokrasi…*
Hüsnü Öndül

Yaşam tarzına müdahale riskinin -özellikle Başbakan’ın söylemleri sonucu- arttığını düşünen geniş toplum kesimleri, Gezi Parkı vesilesiyle tepkisini yurt çapında göstermede gecikmedi. Bu işaret üzerinden temel konuyu tartışalım.

Biz, laikliği İ. Kucuradi’nin tarif ettiği üzere, (TBB Dergisi, Sayı 52, 2004 ) hukuk normlarının dini inanca, kültürel ya da yerel normlara dayalı olarak oluşturulmaması olarak anlarız. Böyle “negatif” bir tanım, bizim “peki hukuk normu neye göre, neyi temel alarak oluşturulmalıdır?” sorusunu sormamıza neden olur. O zaman başka bir tanıma ihtiyaç duyarız. Cevabını, “İnsan hakları ve özgürlüklerine göre, bunlar temel alınarak” diye verebiliriz. Böylece yapılmaması gereken negatif olandan yapılması gerekene geçmiş oluruz.

Kucuradi sekülarizm kavramının latince kökeninden hareketle (çağ, yüzyıl) değerlendirmede bulunur. Buna göre sekülerlik çağdaşlık anlamını taşır. Bir devletin hukuk normları çağın değerlerine dayanmalıdır. Bu değerler ise -hepimiz anlaşırız sanırım- insan hakları ve özgürlükleridir.

Bu noktada başka bir soruyu daha sormamız lazım: Laiklik zorunlu olarak insan hakları ve özgürlüklerini tanımayı ve demokrasiyi gündeme getirir mi? Başka bir ifade ile laik devlet zorunlu olarak demokratik devlet midir?

Bu sorulara olumsuz cevap vermek gerekir. Başka ülkelerden örnek vermeye gerek yok. Türkiye’nin anayasal ve yasal sistemine bakmak gerekir. Anayasa’ya göre Türkiye laik devlettir.

Kim iddia edebilir Türkiye’nin demokratik bir devlet olduğunu?

Türkiye otoriter sisteme sahip bir ülkedir. Benim bu köşede pek çok kez demokrasiye doğru yönelme diye nitelendirdiğim AB tarafından Aralık 1999 tarihinde aday ülke ilan edildikten sonra yapılan onca hukuki reformlara rağmen, evet hala, Türkiye siyasal ve hukuksal rejiminin temel özellikleri itibariyle otoriter özellikleri baskın bir ülkedir.

Türkiye’nin hukuk normları bir dinin kurallarına göre oluşturulmamaktadır.

Tartıştığımız konu bakımından Türkiye’de yasa normlarının dini inanca, kültürel ya da yerel normlara dayalı olarak düzenlendiğini -bir tehlikenin işaretlerini bizzat başbakanın ayrımcı, kutuplaştırıcı terminolojisiyle görmekle birlikte- söyleyemeyiz.

Peki insan hakları ve özgürlüklerinin demokrasi ile bağı nasıl kurulabilir? Demokrasi çoğulculuğa, açıklığa, saydam (şeffaf) ve katılımcılığa dayanır. BM Dünya İnsan Hakları Konferansı Viyana Belgesi’nin 8. maddesinde belirtildiği gibi, “Demokrasi, kalkınma, gelişme ve insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı, birbirine bağlıdır ve birbirlerini karşılıklı olarak güçlendirirler. Demokrasi halkın, kendi siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel sistemlerini belirlemek için, istencinin özgürce ifade edilmesine ve yaşamlarının tüm yönlerine tam katılımına dayanır. Belirtilen bağlamda, insan haklarının ve temel özgürlüklerinin ulusal ve uluslararası düzlemde geliştirilmesi ve korunması evrensel olmalıdır ve koşullara bağlanmaksızın yönlendirilmelidir” (Gemalmaz M. Semih, temel belgelerde insan hakları, İHD yayını, s.44, 1994).

Tanıma dikkat edilirse, “İstencin (iradenin) özgürce ifade edilmesi”nden, “Yaşamlarının tüm yönlerine tam katılım”dan söz edildiği görülecektir. Bugünlerde sandıkla sınırlandırılmış demokrasi tarifleri var, biliyorsunuz. Sandık şarttır, vazgeçilmezdir. Ama demokrasi bundan ibaret değildir. İrade özgürce ortaya konacak ve bununla ilgili yasalar ve kurumsal yapılar, usul ve mekanizmalar da bir bütün olarak bu iradenin özgürlüğü temel amacına göre yapılandırılacaktır.

Laiklik otomatik olarak demokratik rejim sonucunu doğurmaz ama demokrasi için temel oluşturur.

* Sevgili okuyucularım, okuduğunuz yazım 24 Temmuz 2013 tarihinde bu köşede yayımlanmıştı. TBMM Başkanı’nın laiklikle ilgili sözleri üzerine yeniden yayımlama ihtiyacını duydum. Saygılarımla.

Laikliği test etmek…

Laikliği test etmek…
Esfender Korkmaz

İstanbul Üniversitesi’nde bir konferansta konuşan Meclis Başkanı Kahraman’ın ”Laiklik yeni anayasada olmamalı” sözü tepki çekti. Asıl önemli olan siyasi partilerden, muhalefetten ve özellikle AKP’den nasıl bir tepki geleceğidir? Zira bugünkü siyasi partiler meşruiyetlerini mevcut anayasadan almaktadırlar.

Açıklama yapan Meclis Başkanı da meşruiyetini bu anayasadan almaktadır.Kaldı ki Meclis Başkanı hem 1961 ve 1982 Anayasası dindar bir anayasadır derken çelişkiye düşüyor, hem de AKP Genel Başkanı ve Başbakan Davutoğlu’nun Avrupa Parlamentosu’ndaki konuşması ile çelişkiye düşüyor.Başbakan’a Avrupa Parlamentosu’nda Türkiye’deki yeni Anayasa çalışmaları hatırlatılarak, “Türkiye’nin yeni anayasasının Avrupa Konseyi standartlarına uygun olacağını taahhüt eder misiniz” sorusu soruldu. 

Başbakan ”12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından Avrupa Konseyi’nde Türkiye’nin üyeliği askıya alındığında, o dönemde daimi temsilcinin yaptığı hüzünlü konuşmayı hâlâ hatırladığını” söyledi. Ve ilave etti; “Avrupa Konseyi’ne dönüp ‘Bizi yalnız bırakmayın, bizi otoriterizme terk etmeyin’ diye çağrıda bulunmuştur. Şimdi ben bugün yaklaşık 36 yıl sonra burada bu makamda her şeyiyle özgür, Avrupa standartlarında, demokratik bir hukuk devletinin Başbakanı olmaktan onur duyuyorum.”Aslında Meclis Başkanı laikliğin kaldırılmasına tepki olup olmadığını ölçüyor. 

AKP hep böyle yapıyor. Yapmak istediklerini önce tartışmaya açıyor. Tepkilere bakıyor.Öte yandan daha talihsiz olanı dindar anayasa teklifinin, Türkiye’nin Batı’ya dönük bir ülke olmasında en çok emeği geçen bir kurum olan, İstanbul Üniversitesi’nde yapılmış olmasıdır.Bu üniversitede en yüksek 1202 oy alan adayı YÖK, ikinci sıraya yazmış, birinci sıraya daha düşük 908 oy alanı yazmıştı…

Cumhurbaşkanı da düşük oy alanı atamıştı. Bu üniversitede bir kısım akademisyenler nasıl olsa atanmayacak diye kendi istekleri doğrultusunda oy vermiyorlar.İstanbul Üniversitesi’nde biz, yönetim anlayışı olarak demokrasiyi önde tutardık ve eğer akademisyenler mesleki yeterliliğe sahip ise düşüncelerine bakılmaksızın terfi etmelerine ve kadroya geçmelerine destek verirdik. Bugün İstanbul Üniversitesi tersine bir düşünce ve anlayışın kadrolaşma kurumu olmuştur.Yanlışı yalnız akademisyenler değil, muhafazakârlar da yapıyor.

AKP, Demokrat Parti’nin devamı olduğunu ve muhafazakâr bir parti olduğunu söylüyor.Oysa DP muhafazakârdı, dine bağlıydı, ancak laikliği kaldıralım demiyordu. DP döneminde din tartışması yaşanmadı. Ben şahsen AKP içinde de birçok  muhafazakâr milletvekili olduğunu ve fakat laikliği kaldırmak gibi bir niyetlerinin de olmadığına inanıyorum. Kaldı ki laiklik din karşıtlığı değildir. Tersine laikliğin dine karşı bir duruş olarak algılanması değil, dini tahakküme ve istibdada ve inanç istismarına karşı bir duruş olarak algılanması gerekir.

Laikliğin en iyi tarifini “Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Tüm yurttaşların vicdan, ibadet ve din özgürlüğü de demektir” şeklinde Atatürk yapmıştır…Yine laikliğin olmadığı bir Türkiye’de demokrasinin de olmayacağı çok açıktır. İslam dini bünyesinde, ibadet yanında, sosyal ilişkileri yöneten yasaları da barındırır. Laiklik, hem dinin siyasi amaçla istismarını önler, hem de dinin devlet işlerinden ve yönetimden uzak tutularak daha saygın kalmasını sağlar.

Kaldı ki uygulamada halkı Müslüman olan ülkelerde laiklik olmadan demokrasinin olmayacağı denenmiş bir gerçektir.Laikliği kaldırma denemesi yapanlar iki noktayı unutmasınlar:*Bu millet Cumhuriyetle birlikte demokrasiyi, vicdan, ibadet ve din özgürlüğünü gördü, yaşadı… Yaşadıklarından geri gitmeyecektir. *             Adalet ve Kalkınma Partisi, ilkeleri ve açık hedefi farklı da olsa parti içinde din istismarı yapanlar var. Üstelik bu istismarlar dengeyi bozuyor. Toplumda bu konularda denge daha fazla bozulursa, önce bozanlar altında kalır.  

Şam’a cumaya giderken, 79 Kilis’ten olmak…

Şam’a cumaya giderken, 79 Kilis’ten olmak…
Erk Acarer

Katyuşa füzeleri… IŞİD tarafından ilk kez, Kobane’de kullanıldı.
Bunlar modifiye edilmiş, menzilleri 18-20 kilometre ile sınırlı, taşınması basit silahlar. Onları kullananlar, silahlarla birlikte kolayca yer değiştirebiliyorlar. Bu nedenle misilleme imkânı zor. Katyuşa silahlarının en önemli özelliklerinden biri ‘klasik topçu hedefleme yöntemiyle’ kullanılıyor olmaları. Hedefe kilitlenip düğmeye basıyorsun, istediğin yeri vuruyorsun!
• • •
Yani… ‘Kilis’e düşen füzeler’ açıklaması hikâye!
Nobel adayı ‘güzide şehrimizde’ daha ‘şimdiden’ 5’i Suriyeli 15 kişi öldü. Çocuklar, okula gidemiyor, hastaneler hizmet veremiyor. İnsanlar korkudan şehri terk ediyor!
• • •
IŞİD, Kilis’i vuruyor. Durum bu!
İyi de bir neden-sonuç ilişkisi olmalı değil mi? Var elbette.
‘Neden’ sorusunun ‘üç muhtemel’ cevabı üzerinde durulabilir.

IŞİD Kilis’i niye vuruyor?
 Bunlar, Selefi radikallerin, Türkiye’de tutuklu bulunan üyelerinin serbest bırakılmasına yönelik eylemler ya da yine son dönemde Türkiye’den yapılan topçu atışlarına birer misilleme sayılabilir.
 ‘Kilise’e düşen füzelerle’, IŞİD’in, Suriye’ye açılan Türkiye koridorunu güvende tutmak için gözdağı vermesi de olanak dâhilinde. IŞİD; “Burası benim yolum! Lojistik malzeme sağladığım ve insan da dâhil olmak üzere her türlü kaçakçılığı yaptığım hat!” mesajı veriyor olabilir.
 Bir diğer muhtemel cevap ise ‘danışıklı dövüş’ kurgusu üzerinden okunabilir. Bıkmadan, usanmadan, Suriye hayali ve çılgınlığını ‘selefi vekiller’ üzerinden sürdürmeye çalışmak düşüncesi üzerinde durulabilir. ‘Kilis’e düşen füzeler’; Reyhanlı’daki şu meşhur ve vahim patlama ya da “4 adam gönderir 8 füze attırırım” hezeyanın’nın kopyası gibi okunabilir.
• • •
Aslında her bir yanıt ayrı bir felaketin tam metnidir!
‘İlk iki cevap’, beslenip büyütülen IŞİD’in ‘koca Türkiye devletiyle’ yaptığı pazarlığın resmidir. Tam burada “Turkish style” bir ergen atarlanmayla iktidara öneride bulunanlar olacaktır: “Siz de vurun, yıkın!”
İştahı kabaranlara, ‘o işin öyle kolay olmadığı’ kısa yoldan anlatılabilir. Türkiye, IŞİD’i bu saatten sonra öyle basit bir biçimde vuramaz. Çünkü şimdiye kadar yapılan kirli ittifaklar nedeniyle, IŞİD sözcü ve militanlarının ‘sağda solda’ konuşma riskleri vardır. Bunlar ‘iyi çocuklar’ olsa da sonuçta ağızları torba değildir!
Öte yandan, dışarıdan yapılacak bir müdahale sonucunda, vahşi selefilerin dozu arttırmaları da söz konusudur. IŞİD, herhangi bir yolla roket sistemleri elde ettiği anda Katyuşa füzelerini bir kenara bırakır, bunların üzerine ‘maazallah’ kimyasal, biyolojik başlıkları takıverir. Menzili arttırıp başka noktalardan da Türkiye’yi vurabilir. ABD’nin, İncirlik’i aileleriyle birlikte tahliye etmesinin nedenlerinden biri bu olabilir.
• • •
Sonuç itibariyle; 2011 yılından beri yapılan uyarılar ne yazık ki sonuç vermemiş, ortaya yamalı bir bohçaya dönüşen ve dikiş tutmayacağı anlaşılan bir ülke özeti çıkmıştır. O özet ise bir bohçacı kadın çığlığı gibidir:
“Savaş, kaos, çamur ayağınıza geldi hanımmmm!”
Suriye gerçekten de artık Türkiye’nin iç sorunudur. Ne var ki ‘o bataklık’ üzerinden bir fetih coşkusu yaşamanın mümkün olmayacağı bellidir. 83 Şam trajik bir masaldır. Şam’a cumaya giderken eldeki ‘79 Kilis’ten olmak şimdiki temel meselemizdir.
• • •
Türkiye’nin her gün ve her konuda bir uzvunun daha bataklıkta kalması, içinden çıkılmaz noktalara doğru savrulması… Kilis’te insanlarımızın ölmesi…
Bunlar da mevzu mu? Tali konular!
Önemli olan… Survivor’da Semih’in birinciliği…
Bahar gibi hava… Tribünler tıklım tıklım dolu…
Yaşasın kuzuların sessizliği!

Hazmedebiliyorsanız ne diyeyim; afiyet olsun…

Hazmedebiliyorsanız ne diyeyim; afiyet olsun…
Elif Yılmaz

12 Haziran 2007’de Ümraniye’de bir gecekonduda 27 adet el bombasını, elleriyle koymuş gibi bulmalarıyla başladı her şey…
Sepete iki çürük elma koydular, yüzlerce pırıl pırıl insanın itibarıyla vicdansızca ve arsızca oynadılar.
Tırnakları bile olamayacakları onlarca değerli insanı kahrından öldürerek, seri cinayetlere imza attılar.
*
‘Kumpas’ olduğu apaçık belli olan bu vahşi kıyıma karşı çıkanları da her zamanki gibi ‘Darbeci’ diye yaftaladılar. (Sayın okur burada zorunlu olarak şöyle bir not düşmek istiyorum: O dönemler konjonktür gereği demokrasi tramvayına binildiği için, ‘hain’ kelimesi henüz literatürde tedavüle sokulmamıştı.
İner inmez, zaten güzide kelimemiz altın çağını yaşadı.)
Dönemin Başbakanı Erdoğan, kendisini millet adına bu davanın savcısı ilan etti
Dönemin Başbakan Danışmanı Akdoğan bu dava için “Sadece bir zihniyetten hesap sorulmamış, aynı zamanda bu anlayış yargı yoluyla tasfiye edilmiştir” dedi.
*
Evet doğru! Bir zihin, başka emellerin temelini sağlamlaştırmak için tasfiye edildi.
İşlem bitince öküz öldü. Haliyle, taşerona ‘Haddini bil’ ayarı çekilerek ortalık da bitirildi. Dünün canciğer kuzu sarmaları bugün kanlı bıçaklı düşman oldu.
Başından beri kumpas olduğu apaçık belli olan davanın günahı, saf ayağına yatıp ‘Bizi kandırdılar’ denilerek, ortaklıktan aforoz edilen hayaletlere ihale edildi.
9 yıllık Ergenekon davası da geçen perşembe tümüyle bitti. Sanıkların hepsi beraat etti.
*
Dün aynı davaya ‘Darbecilere müebbet’ diye manşet atan basının yandaşı, bugün hiç utanıp sıkılmadan aynı dava için ‘Yargıtay kumpası bozdu’ diye başlık atabildi.
İşte tüm bu günahlar işlenirken, Allah, din, kitabı ağzından düşürmeyenlerin hepsi oradaydı!
Bu arada Ümraniye’deki o gecekondu da kebapçı oldu.
Olanı biteni aklınızı geçtim mideniz alıyor, yutabiliyorsanız şayet… Ne diyeyim afiyet olsun!

Başımız sağolsun…
Ergenekon davasıyla gördük ki; hedefleri için hiç düşünmeden insan harcayıp, üstüne insanlık dersi verecek kadar ahlaksızlar varmış aramızda.
*
Ergenekon davasıyla gördük ki; adalet, kim nasıl isterse öyle tecelli buluyormuş bu topraklarda.
*
Ergenekon davasıyla gördük ki; utanma duygusundan muaf insanlar da yaşıyormuş, şu hayatta.
*
Ne güzel demiş ünlü bir düşünür; ‘Adaletin olmadığı yerde ahlak da olmaz.’ Hepimizin başı sağolsun…

Recep Tayyip, yeni Merkez Bankası Başkanı…

Recep Tayyip, yeni Merkez Bankası Başkanı…
Prof. Dr. Mehmet Altan

Artık arka sayfalara gizlenen yüzlerce göçmenin ölümü, Ali İsmail Korkmaz’ın insanı isyan ettiren mahkeme sonucu, Kilis’e gittikçe artan sayıda ‘düşen’ füzeler, skandal bir şekilde 16 günde üstü örtülüveren Yezidi kadınlara zulmeden IŞİD’lilerin davası, Türkiye’ye doğru genişleyen ABD’deki Zarrab iddianamesi…
Bütün bunların içinde en ‘acil’ yazı konusunun Merkez Bankası’ndaki durum olduğuna karar verdim.
Çünkü dün, Merkez Bankası Başkanlığı’nda devir teslim töreni vardı, bugün de faizde indirim yapması beklenen TCMB Para Politikası Kurulu’nun toplantısı var.
Ve bu yeni durum, Türkiye’yi kısa sürede alt üst etmeye aday.
***
Paraya yön veren bir kurumun başına geçecek kişinin kimliği, itibarı, tüm dünyada olduğu gibi bizde de çok önemliydi. Dünyada hala çok önemli ama bizde artık değil.
Uğur Gürses’in tüm ayrıntılarıyla anlattığı gibi dün resmen Merkez Bankası Başkanlığı’na başlayan kişinin, daha önce bankada başkan yardımcısı olabilmesi için 2012’de yasa değişikliği yapılmış.
Pazartesi günü başkanlığa atama açıklamasından sonra da Merkez Bankası’ndaki özgeçmişi değiştirilmiş… Özgeçmişten yüksek lisans kısmı çıkarılmış…
Sadece şu cümle kalmış; ‘Halen aynı üniversitede doktora çalışmasını sürdürmektedir.’
***
Neden bu özgeçmişteki ani değişiklik?
Uğur Gürses nedenini anlatıyor: “Bu yeni durum, lisans ya da lisansüstü veya doktora seviyesinde tamamlamış olduğu öğrenimi ekonomi ya da bağlantılı alanda olmayan bir başkan atamasını tescilliyor.
Yurt dışında tez aşamasında olan ekonomistleri bulmak için her yıl ABD’de bu amaçla yapılan toplantılara başkan ve yardımcıları düzeyinde katılan ve doktoralarını tamamladıklarında mülakatla 3­5 kişiyi bünyesine katan Merkez Bankası’na başkan seçerken bu çıtanın altında kalınmış oldu.”
***
Merkez Bankası’nın saygınlığını ve ona olan güveni sıfırlayacak böyle bir uygulamaya neden başvurulur?
‘Görünürde’ Merkez Bankası Başkanı olan kişinin artık hiçbir önemi yok da ondan.
Çünkü bundan sonra esas Merkez Bankası Başkanı Recep Tayyip Erdoğan…
Öyle bir ‘teorisyene’ uygun olarak atanan ‘görüntüdeki’ başkan da böyle oluyor haliyle.
***
Boş yere ‘teorisyen’ demiyorum… Bakın iktisatçıların gülümseyerek izlediği yüksek özgüvenle ne diyor:
“Benim teorime göre enflasyonun sebebi faizdir. Zira faiz bir girdi maliyetidir. Görüyorsunuz dünyada negatif faizin uygulandığı bir ortamda MB, faiz lobilerine hizmet ediyor ama üreticinin önünü açmak üzere faizleri inatla düşürmüyor, enflasyon da bu ortamda yüksek kalıyor.”
***
Bu eşsiz ‘teoriyi’ geçen gün Bilgehan Uçak, “Var mı iktisatta bunun karşılığı” diye Prof. Dr. Seyfettin Gürsel’e sormuştu, onun yanıtı şöyle: “Cumhurbaşkanı, Merkez Bankası faizleri düşürsün gerisini merak etmesin, piyasa faizleri de enflasyon da Merkez Bankası’nın düşen faizlerini izler iddiasında…
İktisat teorisi ise bunun tam aksini anlatıyor.
Radikal bir şekilde Merkez’in faizleri düşürmesi, reel faizlerin negatif olması anlamına gelir.
Enflasyon bir miktar düştü ama halen yüzde 7,5.
Radikal faiz düşüşünden ise herhalde yüzde 5’in altını düşünüyor.
Reel faizleri negatif yaparsanız kredi talebi ve tüketim patlar, enflasyon beklentileri değişir, beklenen reel faiz daha da negatif olur ve bu bir ‘kur şokuna’ yol açıp düşmesi beklenen enflasyonun daha da artmasına yol açar.
Sadece ben değil, aklı başındaki bütün iktisatçılar aynı şeyi söylüyor. İktisat bilimi bunu söylüyor çünkü.”
***
Olay, bir yanıyla çok matrak ama diğer yandan da çok ürkütücü… Ekonomide ülkeyi duman edecek bir dönem başlıyor gibi görünüyor.
Eğitimini saklayan ve 39 yaşında doktoraya devam eden bir yeni Merkez Bankası Başkanı… Ekonomi biliminde yeri olmayan ‘teorilerini’ uygulatmak isteyen bir Cumhurbaşkanı… Cumhurbaşkanının anayasal sınırlarını hatırlatamayan bir hükümet…
Siyasal İslam Türkiye’yi mahvetmeye devam ediyor…

Yıkımın neresindeyiz?

Yıkımın neresindeyiz?
Nuray Mert

Ana muhalefet partisi, dokunulmazlık konusunda iktidarın çizdiği hatta yürümek zorunda kalmasının ilk büyük hasarını, bizzat iktidarın “Bakın nasıl bizim peşimize takılmak zorunda kaldılar” horlaması ile almış oldu. Bunun ötesinde fazla söylenecek şey kalmadı. Öte taraftan, iktidar çevresi zaten artık demokratik siyaset terimleri ve normları ile konuşmayı ve davranmayı toptan terk etti. İktidar, izlediği Kürt siyaseti gereğince, toptan sindirme hattında hiç olmazsa HDP’den birkaç kişiyi hapse göndermeye azmetmiş durumda. Tabii mesele bununla bitmeyecek; yıldırma, sindirme üzerinden yürünecek yol belli, daha fazla askeri tedbir, daha fazla yasak, daha fazla hapis, daha fazla göz korkutma; şüpheniz olmasın bu böyle gittiği yere kadar gidecek ve gidilen yer tam bir cehennem olacak.

Organik lider
Mevcut otoriter siyaset savrulması, artık totaliter bir rejimin inşası aşamasına gelmiş durumda. Totaliter rejimin inşası, “FETÖ ve PKK’ye karşı terörle mücadele” çerçevesinde yürüyor. Kartlar sonuna kadar açıldı; “Ya iktidardan yanasınız, ya da terörden” dendikten sonra iktidarı desteklemeyen her kim olursa olsun, “terörist” veya “terör destekçisi” damgası yemenin gölgesinde ve korkusu ile yaşayacak. Ana muhalefet partisi, dokunulmazlıkların kalkması yasasını onaylamakla, bu ithamdan kurtulacağını sanıyorsa çok yanılıyor. Burası artık, Cumhurbaşkanın, milletin temsilcisi olmanın çok ötesinde “organik lideri” ilan edildiği, onun izinden gitmemenin hainlik addedildiği, demokratik siyaset terimlerinin hiçbir karşılığının kalmadığı, daha da kalmayacağı bir ülke. Siyasal muhalefetin önce bu gerçeği iyice kavramasında fayda var.

Sorunun dışında
Temel mesele şu: Bu iktidar, totaliter bir rejim inşası sürecinde, herkesi “terörle mücadele” adına rehin almayı başarıyor. Öncelikle buna itiraz etmek gerekiyordu. Ne yazık ki, Türkiye’nin batısında yaşayanlar hâlâ iktidarın izlediği Kürt siyasetinin, onun otoriterliğini meşrulaştırarak pekiştirdiğinin tam olarak farkında değil. İktidara muhalif çevrenin büyük kısmı, hâlâ Kürt siyasetini, Türkiye’nin genel demokratikleşme sorununun dışında bir olay olarak görüyor.

Güzelleme yapmayın
Şimdi fazladan bir eşik atlanmış oldu, ama aslında bu hep böyleydi ve Türkiye’nin batısı otoriterliğin İslamcı versiyonu ile karşılaşmadan, bu gerçeği hep göz ardı etti. Yani, Kürt meselesi, bu ülkede hep otoriter siyasetlerin gerekçesi idi, o nedenle, bugün tüm ülkenin ve bu arada ana muhalefetin “terörle mücadele” siyasetine rehin olması sebepsiz değil. Türk milliyetçiliği ve onun siyasal manipülasyon alanını sorun etmeyen siyasi anlayışlar, sonunda totaliterliğe yürüyen bir hareketin manipülasyonunun kurbanı olmaktan kurtulamadı.

Kürt meselesinin demokrasi meselesinin merkezi sorunlarının başında geldiğini kabul etmeyi reddeden seküler toplum kesimleri, İslamcı iktidar kendilerini bu zayıf noktalarından yakaladığında çaresiz kaldılar. “Vatan, uğruna ölen varsa değil, içinde yaşamaktan mutlu olunan yerdir”, “bayrağımızın rengi artık kan rengi değil, gelincik kırmızısı olsun”, “yeter artık bu topraklardan şüheda fışkırmasın, sadece herkese yetecek hasat fışkırsın” deme cesareti gösterenler çoğalmadığı müddetçe, barış değil savaş; hayat değil, ölüm kazanacak. Sonuçta, iktidarda olanlar dahil, hepimiz kaybedeceğiz. “Böylesi dar zamanda çiçek böcek edebiyatı” yapmayın diyen herkese “Asıl siz ölüme güzelleme yapmayın” deme cesareti göstermediğimiz sürece, iktidarın siyasal rehinleri olarak hep birlikte bir yıkıma gideceğiz.

“Yıkımın neresindeyiz” sorusuna cevap vermek zor, “Totaliter bir rejim inşasının neresindeyiz” sorusuna cevap vermek de zor, ama seyir hızımızın gittikçe arttığını görmek zor değil.

Kuşlar iki olmadı mı AKP taş atmaz…

Kuşlar iki olmadı mı AKP taş atmaz
Metin Münir

Erdoğan “PKK’yı bitirinceye kadar savaşa devam” diyor.
Dinleyenler çılgın gibi alkışlıyorlar.
Davutoğlu bir gün ak, bir gün kara diyor.
Dinleyenler çılgın gibi alkışlıyorlar.

Bu alkışlar Amerikan komedi televizyon dizilerindeki kahkahaları akla getiriyor. Sufle edilmiş, otomatik, konserve kutusundan çıkan alkışlar.
Erdoğan ve onun yeryüzündeki gölgesi Davutoğlu PKK’yı bitirmekten bahsederken terör örgütünün Güneydoğu’da kalkıştığı hendek/otonomi/başkaldırı girişimini bitirmekten bahsediyorlar

Muhtar, işadamı, öğrenci, kadın, imam fark etmiyor. Hepsinin alkışları hazır: “Sen söyle biz alkışlayalım. Rahat ol. Ne istersen söyle alkışlayacağız.”
Sorgulama, eleştirel olma, bağımsız düşünme yeteneğinden yoksun insanlar.
Kandırıldıklarının farkında değiller. Belki de umurlarında değil. Kandırılmaya hazırlar. Kandırılmada, teslimiyette de olduğu gibi ters bir zevk olabilir.

Geçen gün bir arkadaşım “Türk bir adım sonrasını düşünmeyen kişidir” dedi.
Herhalde politikacıları kast ediyordu.
Bir adım sonrasında ne var?
Öncesinde olan: Yalan.

Erdoğan ve onun yeryüzündeki gölgesi Davutoğlu PKK’yı bitirmekten bahsederken terör örgütünün Güneydoğu’da kalkıştığı hendek/otonomi/başkaldırı girişimini bitirmekten bahsediyorlar.
Farz edelim ki PKK’yı bu yerlerden söktüler. Gene farz edelim ki sökme operasyonunda Suriye’ye döndürülen yerleşim yerlerini de başka yerlere taşıyıp bir taşla iki kuş vurdular. (İkinci kuş rant kuşudur. AKP kuşlar iki olmadı mı taş atmaz.)

Ne başarmış olacaklar?
PKK’yı ortadan kaldırmak aynı anda Suriye ve Irak’a asker sokup oradaki PKK varlığına da son verdirmeyi gerektirir. Bu, (eğer rasyonel düşünecek olursak, ki bu AKP için şart değildir) imkân dahilinde değildir.
Türkiye, Suriye’ye girerse karşısında PKK dışında Suriye Kürtlerinin askeri kolu olan PYD’yi, Esad’ı ve hepsinden tehlikeli olan, Rusya’yı bulur.

Irak’a girerse PKK’yı, Rusya’yı, Amerika’yı ve Bağdat’taki Şii rejimi.
Bu engeller olmasa, hükümet çoktan bu ülkelere girmişti.
PKK Suriye ve Irak’ta var olduğu müddetçe, Güneydoğu’da verdiği ağır kayıplara rağmen kendini toparlar, Türkiye’deki terör faaliyetlerine devam eder. Ve bir süre sonra yeniden başlanılan noktaya geri dönülür.

Erdoğan hızla demokrasinin ters istikametine gitmektedir. Kürt sorununu müzakerelerle halletmekten vazgeçip çatışma yoluna girmesi bunun kanıtlarından biridir
Bu arada PKK’nın Güneydoğu’daki operasyonlardan hiç etkilenmeyen şehir kolu TAK’ı, Avrupa’daki militan Kürtleri hesaba katmıyorum. Basit olsun da alkışçılar anlasın diye.
Bu basit değerlendirmenin ortaya çıkardığı gerçek Kürt sorununu silahla çözmenin mümkün olmadığı, hayatını kaybeden gençlerin beyhude kırıldığıdır.

Bir başka unsur daha var.
Erdoğan’ın AB’ye yönelik sığınmacı akınını önleme karşılığında Brüksel’den kopardığı tavizlerden biri Türkiye’nin toplulukla üyelik müzakerelerini hızlandırmaktır. Bundan AKP’nin bir an önce Türkiye’de AB normlarında bir demokrasi kurmak istediğini anlamamız gerekir.
Ama Erdoğan hızla demokrasinin ters istikametine gitmektedir. Kürt sorununu müzakerelerle halletmekten vazgeçip çatışma yoluna girmesi bunun kanıtlarından biridir.

Bu çelişkinin açıklaması nedir?
Bir adım sonrasını düşünememek.
Kendi halkıyla anlaşmak yerine savaşan bir hükümet AB’ye giremez.
AB’ye girmek isteyen bir hükümet kendi halkıyla savaşamaz.

AB normları içinde azınlıklara otonomi veya kendi kendini idareden başlayıp geniş azınlık hakları tanımaya kadar uzanan birçok kural var.
Bu yolları denemenin zamanı hiç gelmeyecek mi?

Hırsızın sağı solu belli mi olur?

Hırsızın sağı solu belli mi olur?
Süleyman Karan

En nefret edilesi sözlerden biridir, ‘Kol kırılır yen içinde kalır’ deyişi… Tıpkı ‘Bal tutan parmağını yalar’da olduğu gibi… Türkiye ve pek çok Ortadoğu toplumu, hala yolsuzluk, rüşvet ve yasadışı devlet uygulamalarıyla yaşamak zorunda kalıyorsa işte bu sebepledir. Zira özellikle ‘Kol kırılır yen içinde kalır’ demek, kabile kültüründen hala kurtulamadığınızı simgeler. Kendi kabilenizden biri hırsızsa, onu malı çalınan mağdurdan saklamayı insanlık sayabilir bu sözü söyleyen. Ya da çocuk tecavüzcüsüyse, olayın üstünü örtmek için her türlü çirkefliği yapabilir. ‘Bugün bana yarın sana’ hesabı, bu rezillikler sırayla tüm kabileye sirayet eder ve ortaya işte bugünkü AKP iktidarının müsebbibi olduğu ahlaksız, onursuz, kuralsız bir topluluk çıkar. Artık o topluluk her şeyi zehirleyen bir hastalıktan başka bir şey değildir.

Göz yummak suç ortaklığıdır
Şimdi iktidarın tüm pisliğini gören bir sosyaldemokrat ya da sosyalist, kendi çevresinden biri gelip de, kendi mahallesindeki bir hırsızı görmezden gelmesi gerektiğini söylerse ne yapmalıdır? Başını önüne eğip göz mu yummalıdır, ya da bu ahlaksız teklifi yapan sözde yol arkadaşına, tıpkı karşı mahallenin dalaverecesine ne yapıyorsa onu mu yapmalıdır? Buna “Göz yummalı, başını önüne eğmeli, bizim vatanı milleti kurtarmak gibi bir misyonumuz var, bu olayı şimdilik örtelim, günü gelince gerekeni yaparız” diye cevap veren her kimse, hiç farkı yoktur diğer kötü kabilenin ferdinden… O da ahlaksız, o da dilsiz şeytan, o da suç ortağıdır artık.

Gerekirse dokuz köyden de kovulun
‘Doğrucu Davut’ olmayı siyasi hayatta bir hata gibi görenler için belki bu safiyane bir bakış açısıdır, ama insan olanın yapması gereken tek şey, bu kirli siyaseti ortadan kaldırmak adına hiç olmazsa, doğruları söylemek, hırsız, katil, tecavüzcü, rüşvetçi her kim olursa olsun, parmakla göstermektir. Varsın kısa vadede kendi siyasetinde bir sarsılma yaratsın, varsın kendi siyasi ikbalini yerle bir etsin, insana yakışan budur ve ‘siyasetin gereği yapılan her görmezden gelme’ aslında vatan hainliğine atılan ilk adımdır. Hırsıza hırsız, katile katil, sübyancıya sübyancı, tecavüzcüye tecavüzcü diyemeyen bir kişi, ne sağcıdır ne solcu, sadece şeref yoksunudur, hepsi bu…

Mesele tam da onur meselesi
Şimdi birileri kalkıp diyecek ki, “Ya kardeşim, bu millet 14 yıldır iktidarda tuttuğu bir parti için ‘Çalıyorlar ama çalışıyorlar’ diyor, sen ne diyorsun?” İşte tam da bunu diyorum. Diyorum ki, bugüne kadar, gerek belediyede, gerek iktidarda diğer tüm partilerin mensupları da belki bu kadar rezilane değil, ama aynı haltı yedikleri için bu millet de artık bunu diyor. Özellikle de sağ muhafazakar iktidarlar… Ama… şimdi hem nalına hem mıhına… “Sol iktidarda neredeyse hiç olmadı ki…” diye bir karşı çıkışa baştan yanıt olsun, iktidar sadece hükümet etmek değil, iktidar aynı zamanda yerel yönetimlerde de var, en azından halk bunu böyle görüyor ve işin önemli tarafı yerel yönetimlerle gündelik hayatında temas ediyor. Ve bu ülkenin vitrini olan bazı il ve ilçelerde de, yıllardır sosyaldemokrat belediyeler var. Ve bu belediyelerden bazılarında, yolsuzluk, rüşvet, hemşehricilik ve daha da rezil skandalların olduğunu uçan kuş bile biliyor.

İnsan insana bunu yapar mı?
Çürümüşlük tepeden tırnağa yayılıyor. Bazı belediyelerde ise beceriksizlik ve yeteneksiz kadrolar, sosyaldemokrat ve genel olarak tüm sola büyük zarar veriyor. Ve bunun karşısında, ‘Kol kırılır yen içinde kalır’ düsturunu sürdürmemiz mi gerekiyor? Neden? Belki bir gün ‘bal tutup parmak yalamak’ için mi? Neden? Böyle bir kanserli urun yayılmasına göz yumup, tüm merkez solu rezil etmek için mi? İktidarın, diğer partilerin yolsuzluklarını, yalanlarını, rezilliklerini ortaya döküp, kendimizden olan hırsızı, onursuzu koruyacaksak eğer hiçbir farkımız kalmaz bir hırsızdan, bir onursuzdan…

Bu gazetede, yarın, öbür gün ve bir diğer gün, her kim bu pisliğe bulaşmışsa sayfalarımıza misafir olacak! Eğer varsa bir eksiğimiz, gözden kaçırmış olmak olacak veyahut geç kalmış olmak. Evet varsa bir suçumuz, geç kalmak… Şimdi arayı kapatıp, hatamızı düzeltme zamanı… “Bir solcu bir solcuya bunu yapar mı?” ya da benzeri bir soru gelecek gibi bugün, yarın ve daha sonra… Tek bir cevabımız var, “Hırsızın, katilin, yağcının sağcısı solcusu olmaz. İnsan olan bir başka insana bu şerefsizliği yapmaz”…

Susan onlar gibi olsun!

Ya o katil aslında sizseniz?

Ya o katil aslında sizseniz?
Mine Söğüt

Siz… Kendiniz… Bu ülkede cinsel nitelikli suçlar işlenirken, hiç düşündünüz mü, tam olarak neredeydiniz?
Evinizde, işinizde, bilgisayar başında, sokakta? Olaylardan çok mu uzakta?
Suçluları sosyal medyada ya da mahalle kahvelerinde, ev sohbetlerinde fütursuzca asıp kesmek… Hadım edilmelerinden dem vurup idam edilmelerine kadar gitmek…

“Onlara da aynı şekilde tecavüz etmek, onları da öldürmek gerek” diye haddi aşan laflar etmek çok kolay.
Peki, ya çoğu kadın cinselliğini görmezden gelen ve erkeğe üstünlük sağlayan ahlaki tabuların zemin hazırladığı her cinayette; her tecavüzde, her intiharda kendi hissenizin de olduğunu düşünmek?

Tecavüzlere kızıyor, cinayetlere öfkeleniyor, ahlaki baskıların korkusuyla kendini öldüren kadınlara içtenlikle üzülüyorsunuz ama iş bunların temelinde yatan cinsel tabuların sorgulanmasına gelince sus pus oluyorsunuz.
İçin için erkeğe tecavüz hakkı verirken kadının cinsellikle ilgili tüm haklarını elinden alan bir ahlak girdabında yaşadığınızı, sindirilmiş reflekslerinizle görmezden geliyorsunuz.

Yaklaşık bir ay önce yaşanan bir tecavüz ve ardından gelen intiharın ortalığı ayağa kaldıran haberini hatırlayın.
“33 yaşındaki evli öğretmen, 16 yaşındaki öğrencisine tecavüz etti; olayı arkadaşlarına ve öğretmenlerine anlatan öğrenci, okul yönetimi olayın üzerini kapatmak isteyince polis babasının tabancasıyla kendisini öldürdü.”
Siz, bu haberi okudunuz ve o öğretmeni hemen sosyal medyada linç ettiniz.

Eğer içinizdeki şiddeti ölçüsüzce ortalara dökmek yerine o öğrencinin ve o öğretmenin fotoğraflarına biraz dikkatlice baksaydınız… Olayla ilgili haberleri kelime kelime, tekrar tekrar okusaydınız…
Olayın bir tecavüze benzemediğini, o genç kızla öğretmenin bir ilişki yaşamış olabileceğini ve genç kızın, olay ortaya çıkınca korkudan kendi canına kıyma ihtimalini; muhtemelen hep savunduğunuz veya hiç sorgulamadığınız cinsel tabuların, bu ülkede bir kez daha küçücük bir kadının hayatına mal olduğunu sezerdiniz.

Öğretmen tutuklandı ve yargılanmaya başlandı. Duruşmalarda öğretmenin reşit olmayan 16 yaşındaki öğrencisiyle karşılıklı bir aşk ilişkisi yaşadığı ortaya çıktı.
Genç kız, bu ilişkisini okuldan bazı arkadaşlarına anlatıyordu.Öğretmen sık sık ilişkiyi bitirmek istiyor; her seferinde genç kız büyük bir üzüntü yaşıyor ve ardından öğretmenle yeniden bir araya geliyorlardı.
Nihayetinde bir gün… o sondan bir önceki gün… sınırları tamamen aştılar ve seviştiler. Sonra kızın arkadaşlarından biri olan biten her şeyi korkudan okul yönetimine anlattı. Okul yönetimi genç kızı sorguya çekti ve bu olaydan ailesinin haberdar edileceğini söyledi. Genç kız eve gitti; ailesi salonda yemek yerken ebeveyn banyosuna geçip polis babasının tabancasıyla kendisini öldürdü.
Sonra siz o haberleri okudunuz.

Kötü niyetli bir öğretmen tarafından iğfal edilen küçük bir kızın üzüntü ve utançtan kendi canına kıydığını anlatan medya senaryosunu hiç sorgulamadan kabul etmek işinize geldi.
Olayı biraz kurcalasanız belki hiç istemediğiniz bir yerinde kendinize de ait bir sorumluluğa toslayacaktınız.
Gazeteler bir gün bu davanın sonuçlandığını yazacak…
Artık bir tecavüzden bahsetmeyen ve o yüzden gündemin ilgisini başlangıçta olduğu kadar çok çekmeyen o haber belki sizin gözünüzden bile kaçacak…

Bu arada ne hukuk sistemi bir genç kızın kendisini öldürmesine yol açan korkuların, ucu siz dahil herkese kadar uzanan kaynağını sorgulayacak…
Ne de sosyal medya, cinsel tabuların, toplumun en vahşi ve en geniş sathında onaylana onaylana bir kurşuna dönüşmesine; o kurşunun da 16 yaşındaki bir genç kızın sağ kulak kepçesinin iki buçuk santim önünden, sağ kaş dış kenarının 2 cm sağından girip, sol kulak kepçesi üst pol hizasının 4 cm üstünden, saçlı deri içinde sol frontal bölgeden çıkmasına iştahla isyan edecek…

Şimdi bir daha düşünün.
Bu ülkede bir kadın ya da eşcinsel cinayeti işlenirken… Bir tecavüz gerçekleşir, bir çocuk cinsel istismara uğrarken… Hatalı bir ilişkinin bedelini kendi canından başka bir şeyle ödeyemeyeceğine inandırılan küçük bir kadın, tetiği tak diye çekerken…
Siz…
Kendiniz… ahlaki kaygılarınızla ve sıkı sıkı sarıldığınız o cinsel tabularınızla…
Bu suçların tam olarak neresindesiniz?

Vakfınız da ‘Bizden olan ne yapsa kefiliz’ diye inşa ettiğiniz iktidarınız da sizin olsun!

Vakfınız da ‘Bizden olan ne yapsa kefiliz’ diye inşa ettiğiniz iktidarınız da sizin olsun!
Hürrem Sönmez

Margaret Humpreys, Nottingham şehrinde kocası ve iki çocuğuyla yaşayan, 1986 yılına kadar da muhtemelen sıradan bir hayat sürdürmüş İngiliz bir sosyal hizmetler uzmanıydı. 1986 yılında bir tesadüf eseri İngiltere ve Avustralya devletlerinin parçası olduğu büyük bir skandalın ortasında buldu kendisini…

İkinci Dünya Savaşı’ndan 1970’li yıllara kadar bu iki devletin anlaşması neticesi 130 binden fazla çocuk sistemli bir şekilde İngilitere’den Avusturalya’ya göç ettirilmişti. Çoğu, İngiltere’nin yoksul varoşlarında yaşayan alkolik, madde bağımlısı ailelerden gelen veya evlilik dışı dünyaya gelmiş çocuklardı. Ailelerinden yetimhaneye gönderilmek üzere alınıp gemilerle Avustralya’ya gönderildiler ve bu tehcir yıllarca sürdürüldü.

Skandalın ortaya çıkması her iki ülkede de büyük gürültü kopardı. Medya konunun üstüne gitti ama iki devlet de sorumluluk üstlenmeye yanaşmadı.
Hayatları, kimlikleri çocuk yaşta ellerinden alınan o binlerce insan adına tek başına inanılmaz bir mücadele veren Margaret hedef haline geldi, saldırıya uğradı, tehdit edildi fakat hayatının alt üst olması pahasına gerçeği aramaktan vazgeçmedi.

Ve ne yazık ki trajedi bu çocukların tehcirinden ibaret değildi. Sistemli bir devlet politikası olarak uygulanan göçe kiliseler ve dini hayır kurumları aracılık ediyor, çocuklar Avustralya’da rahipler tarafından yönetilen bir yetimhaneye gönderiliyordu. O çocuklar o yetimhanede zorla çalıştırıldıkları, dayak ve kötü muameleye maruz kaldıkları gibi rahipler tarafından cinsel olarak istismar ediliyordu, yıllarca din adamlarının tecavüzüne uğramışlardı.

İstismar ‘adi bir karalama kampanyasıydı’
Margaret Humprey’nin can güvenliğini tehlikeye düşürecek kadar süreci tırmandıran şey bu istismarın ortaya çıkması oldu. ‘Hristiyan kardeşler’ zor durumda olanlara yardım eden iyi kalpli din adamlarıydı, ‘saygın’ insanlardı ama bir kadın çıkmıştı ve hayır işleri yapan o insanlara ‘iftiralarla dil uzatıyordu.’ Topluma ve devlete göre her ne yapıldıysa o çocukların daha iyi bir hayatı olması için yapılmıştı ve istismar suçlaması ‘adi bir karalama kampanyası’ydı.

Fakat gerçeklerin böyle olmadığını her iki toplum ve her iki devlet sonunda kabul etmek durumunda kaldı. 2009 yılında Avustralya başbakanı, 2010 yılında da Britanya başbakanı hayatları çalınan, tecavüze uğrayan o çocuklardan özür diledi. Avustralya başbakanı televizyonlardan canlı yayınlanan ve aralarında istismar edilen yüzlerce kişinin de olduğu bir kalabalığa hitap ettiği konuşmasında ‘ülkesinin geçmişe utançla bakması gerektiğini zira iktidar sahibi kişilerin güçsüz insanları istismar etmelerine izin verildiğini’ söyledi.

Margaret Humprey’nin kendi hikayesini anlattığı kitabı filme uyarlandı. ‘Portakallar ve Günışığı’ o filmin adıdır. Çünkü o çocuklar Avusturalya’ya zorla sürgün edilirken onlara daima günışığı olan ve dalından portakal toplayacakları bir yere gidecekleri söylenmişti.

İktidarın ‘dindar nesil yetiştirme’ siyaseti
Geçtiğimiz günlerde ülkemizin muhafazakârlığıyla bilinen bir kentinde, siyasi iktidara yakınlığıyla bilinen bir vakıf yurdunda çocukların tecavüze uğradığı ortaya çıktı. Küçücük çocuklar aileleri tarafından emanet edildikleri, devletin denetimi ve koruması altında olmaları gereken bir yerde bir sapığın istismarına karşı yapayalnız bırakılmıştı.

Bu korkunç olay ortaya çıktıktan sonra hükümet yetkilileri bir dakika bile duraksamaksızın, ‘Bir yerlerde hata yapmış olabilir miyiz’ sorgulamasını dahi yapmadan, çocukların derdine değil o vakfı aklamanın telaşına düştüler. Konuyu gündeme getirenleri hainlikle, ‘Türkiye’yi çocuk tecavüzcülerinin ülkesiymiş gibi göstermeye çalışmak’la suçladılar. Siyasi sorumlu olması gereken bakanın “Bir kere böyle bir şey yaşanması hizmetleriyle ön plana çıkmış kurumumuzu karalamak için gerekçe olamaz” biçimindeki sözlerini alkışladılar.

Alkışlamakla yetinmeyip istifa etmeme, zerrece utanç ve sorumluluk hissetmeme dirayetini tebrik etmek için sıraya girdiler. Çünkü o çocukların darmadağın edilen hayatlarının hiçbir kıymeti yoktu, çünkü onlar çocukları değil, iktidarlarının sarsılmasını umursuyorlardı sadece.

Oysa ortada çok açık bir gerçek vardı: O vakfın gücünün ve ‘itibar’ının kaynağı ardındaki iktidar desteğiydi. Ailelerin çocuklarını o vakfın yurtlarına gönül rahatlığıyla göndermelerinin sebebi ‘inançlı Müslümanlar’ olduklarını düşünmeleriydi. Anadolu’nun yoksul çocuklarının bu vakıf yurtlarında kalmalarının sebebi iktidarın ‘dindar nesil yetiştirme’ siyasetiydi. Çocuklara tecavüz eden o öğretmenin orada çalışıyor olmasının sebebi arzu edilen dindar nesli yetiştirmeye aday biri olarak o göreve seçilmesi, bu tecavüz hadisesi ortaya çıkana değin ‘Bilmem kim hoca iyidir, bizdendir’ dedikleri, valilikte, il milli eğitim müdürlüğünde ağırladıkları biri olmasıydı.

Evet suçun şahsiliği prensibini bilmiyor değildik hiçbirimiz, masum insanları lekeleyecek de değildik. Ama o çocuklar o öğretmenin eline bırakıldı çünkü o öğretmenin arkasında Ensar Vakfı vardı, o vakfın arkasında da hükümet vardı. Siyasi sorumlulardan, sıradan vatandaşa kadar herkesin böyle bir durum karşısında sergilemesi gereken tavır son derece basitti halbuki: “Her kim sorumlu olursa olsun sonuna kadar gidilsin” demek, “Bizim için en önemli şey çocuklarımızdır, bir çocuğun zarar görmesinde ihmali olan isterse babam olsun tanımam arkasında da durmam” diyebilmekti. Onlarsa tek vücut oldular ve ‘Hepimiz Ensar’ız’ dediler.

Tek bir onurlu insan kâfi gelecek
O yurtlarda edindikleri yaşayış biçiminin, aldıkları eğitimin cennetin kapılarını açacağına inanan çocukların hayatı, cehenneme döndüyse, tıpkı portakal ağaçları ve sonsuz günışığı vaadiyle hayatları ellerinden alınan çocuklar gibi o sistemi inşa eden herkesin payı vardır artık bunda. “İktidar sahipleri güçsüz insanların istismar edilmesine izin vermiştir” çünkü.

O yüzden vakfınız da ‘Bizden olan her ne yapsa kefiliz’ diyerek inşa ettiğiniz iktidarınız da sizin olsun. Tarafgirlikten kör olmuş olanlara karşı gerçeklerde ısrar etme cesareti gösterecek, “Aslolan çocukların hayatıdır” diyecek tek bir onurlu insan kâfi gelecektir bir gün şerre dayalı ittifakı yerle bir etmeye.