‘Kötülük saltanatı’ tüm toplumu rehin aldı…

‘Kötülük saltanatı’ tüm toplumu rehin aldı…
Yavuz Baydar

Kendime bir tefekkür molası sağlamak, enine boyuna düşünmek amacıyla birkaç gündür Türkiye dışındayım.
Memleketin savruk serüveni hakkında iki-üç seminer de bunun bahanesi oldu.
Böyle birkaç adım geri çekilip bakınca, durumun ciddiyeti, serüvenin hiçbir hayırlı netice vaat etmeyen seyri çok daha berrak görülüyor. Ne de olsa, memleket içindeki gündelik kaba saba girdabın içine her sabah uyandığınız vakit, haliniz akvaryumda dönüp duran zavallı balıklardan farklı olmuyor. Aynı kirli suyu soluyup, hep aynı turları atıyor, aynı balıkları görüyor ve onlardan biri haline geliyorsunuz.

İnsan utanıyor.
Dünyanın hiçbir ülkesiyle kıyas kabul etmeyecek şekilde arsızlık, saldırganlık, nefret, kin, haset ve fesatın zirvede kol kola dans ettiği bir ülkeye dönüşmüş durumda, Türkiye.
Kamuya yansıyan siyasi, sosyal, kültürel söylemden inanılmaz bir negatif enerji fışkırıyor. Ancak erken ortaçağ dönemine özgü sayılabilecek bir susturma, ezme ve yok etme duygusu, kabartılarak insanların üzerine püskürtülüyor. Son dört-beş yıldır AKP lider kadrosunun temel stratejisine yakıt oluşturan ‘karşı karşıya getirme’ ve kutuplaştırma siyaseti, artık pek şüphem kalmadı, pek yakında birbirine girmeye hazırlanan bir toplumun harcını karmış durumda.

Memleketi yönetirmiş gibi yapıp aslında çığrından çıkarmakla meşgul AKP’nin saray çevresine yörüngelenmiş ‘hükümet’inde, Baskın Oran’ın yerinde tespitiyle ‘Sadrazam’ın anlaşılmasına imkan olmayan sözde icraatı altında, akla fikre zarar bir utanmazlık izliyoruz.

‘Pes’ kelimesinin de içini boşalttılar.
Memleketin elli milyon vatandaşının gizli kalması gereken bilgileri çalınmış ve cümle aleme ilan edilmiş. Normal şartlarda bir değil on bakan götürmesi gereken, hadi ondan da vazgeçtik artık, ‘meseleye derhal el koyuyoruz’ diye tavır alınmasını gerektiren, asgari açıklama beklenen bir durumda bir bakan gak derken öteki guk diyor. Her daim mütebessim ‘sadrazam’ ise ‘ne var canım, iyi ya, gelirler evime’ diye konuyu geçiştiriyor.

Pişkinliğin böylesine rastlanmadı.
O da bir yana, bu yazıyı asıl tetikleyen, dünyanın dört yanında her bir milletin en kutsalı sayılan bir alanda, çocuk istismarı konusunda, günlerdir utanç içinde izlediklerim.
Hiç şüpheniz olmasın, bu hadise dünya siyaset tarihinde derslerde, kökünü İslami inançtan aldığını hala iddia edebilen bir siyasetin nasıl dibe vurduğunun örneği olarak okutulacaktır.

En ufak bir vicdani tepki göstermediler.
Göstermedikleri gibi, suçlu her kimler ise ortaya çıkarılmaları, ve bundan sonra bu insanlık suçunun işlenmemesi için tedbir alma konusunda vurdumduymazlığın en beter hallerini sergilediler. Bu da yetmedi, Meclis’i, yani denetleme işlevi olan yasamayı utanmazca kilitlediler, oy çoğunluğu üzerinden rehin alıp, düpedüz bir kez daha felç ettiler.

Bu da yetmedi, normal şartlarda ‘vicdanım el vermiyor, sorumluluk bende’ diye istifa etmesi gereken bir bakanı sırıtık hallerle ‘kurtarıp’, ders kitaplarına girecek bir arsızlıkla ‘tebrik kuyruğuna’ girip, ahaliye ‘aha, gördünüz değil mi, güç bizde ve bizde kalacak’ demiş oldular. Bir vakfı incelemeye açmak yerine duvarlarla çevirip, bu aşağılık suçu sulandırmak için ‘hepimiz Ensar’ız’ diye kampanya açtılar.

Bu da yetmedi, muhalefet cenahından yapılan eleştirilere asgari insanlık adına biraz olsun kulak vermek yerine karşı saldırı vesilesine çevirdiler.
CHP liderine karşı ‘en iyi savunma acımasız saldırıdır’ diye toplu hakaret moduna geçtiler. Pis kokular saçan mitralyöz gibi, en sert nefret söylemiyle, bir siyasetçiyi hedefe oturtarak, bu iğrenç konuyu kapatmaya koyuldular.

Tepeden tırnağa hesap vermek zorunda oldukları halde, vıcık vıcık kirlenmiş bir makine yağı gibi üste çıktılar.
Bunun nasıl bir cinnet hali olduğunu anlatmaya lugatlar yetmez.
Normal şartlarda, o zavallı çocukların yüzü suyu hürmetine sokağa dökülmesi gereken dindarlardan en ufak bir ses yok.

Kendilerini onlardan daha ahlaklı görüp üstünlük taslayan laikler de öyle alık alık olup biteni seyrediyor, en fazla ‘tüh yahu’ diyerek.
Ama başta anamuhalefet olmak üzere, AKP dışı siyasetin anlaması gereken bir şey var.
Cinnet hali, dikişleri attıra attıra gider, yayılır; sessiz kalınan her kötülük dalgası daha beterini getirir.

Ta ki, öfke dört yandan taşıncaya, ve önüne ne çıkarsa akılsızca yıkıp dökmeye başlayıncaya kadar.
‘Kötülükler saltanatı’ gözlerimizin önünde, hayallerin kör kuyularını deşen bir ahlaki yıkım senaryosunu, her bölümü öncekinden daha dehşet verici bir utanmazlıklar dizisi halinde canlı yayın halinde sunuyor.
Holiganların, vandalların, sırtlanların tezahüratı eşliğinde.

Bu toplumun en kötü yüzünü ortaya çıkarmayı başardılar.
Bir zamanların umut veren, çevreye ilham kaynağı olur mu olur dedirten Türkiye’den eser kalmadı.
Ahlaki göçük en kötüsüdür.
Ve birkaç gündür dışarıdan bakınca, öldürme tapınmaları, arsızlık gösterileri, nefret salgılamaları ile, kolay kolay iflah olmamaya doğru tam gaz giden, her türlü provokasyona açık, kötülük saltanatının eline rehin düşmüş bir toplum görüyorum.

İçim kan ağlıyor.

Suça ‘teşvik’…

Suça ‘teşvik’
Alpaslan Savaş

Bugün, Kabataş yalancılarına “yalancı” dediği için yargılanan Enver Aysever’in duruşması var. Üstü çıplak altı deri pantolonlu “Geziciler” Kabataş iskelesinin önünde Erdoğan’ın türbanlı bacısının üzerine işemiş, pusetteki çocuğu tartaklamış, İsmet Berkan gibileri başta olmak üzere bilcümle hükümet yalakası da bu yalanın arkasına dizilmişti. Şimdi bunların değil, Enver’in yargılanıyor olması başlı başına bir trajedi elbette.

Peki, sabaha karşı evleri basılarak toplanan Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencisi 60 pırıl pırıl gencin durumuna ne demeli? En az Enver’in Kabataş yalancılarına “yalancı” dediği için yargılanması kadar saçma değil mi? Gençler, AKPci olduğu kadar manyak da olduğu anlaşılan bir akademisyenin, Bülent Arınç’ın izinden giderek ortalıkta kahkaha atan bir kadın öğrenciyi azarlamasını protesto ettikleri için gözaltına alınıyorlar. Hem de terör örgütü üyeliğinden! Şaka gibi!

Makine tamamen dağılmış durumda. Makine dağıldıkça AKP halk için daha tehlikeli hale geliyor.
Halk için tehlikeli olanın sermaye için güvenli olduğunu ise bir kez daha öğrenmiş bulunuyoruz. Ali Koç söylüyor: “Hükümetimiz bizlere Cumhuriyet tarihinin en önemli programlarını, teşviklerini yetiştiriyor. Hiçbir dönem sanayicilere bu imkânlar sunulmamıştı” diyor beyimiz.

Memlekette bombalar patlasın, 20 yaşına basmamış gençler alacakaranlıkta evlerinden alınsın, hırsızlık-yolsuzluk devlet rutini haline gelsin, hukuk askıya alınsın, tecavüz, kadın cinayeti, çocuk istismarı gırla gitsin, bizim patronlarımız ceplerini dolduran ve dahi dolduracak olan teşvikler için bu kaosun sorumlusu hükümetle aynı yatağa girmeye devam etsin.

Nasıl olmasın? Genç patronumuz o lafları ederken, FORD’un İnönü fabrikasında seri üretimine başlanan dizel motor için aldığı 850 milyon lira tutarındaki teşviki henüz cebine indirmişti. Benzer “kıyak” 2013 yılında TOFAŞ için de gelmiş, önce 739 milyon, sonra 822 milyon lira “teşvik” adı altında kasaya girmişti.

Gerçekten patronlara böyle kıyak görülmemiştir. Örneğin bu iki teşvik “Bölgesel öncelikli yatırım” kapsamına alındı. Yani aslında 1.bölgede kurulu olan bu iki fabrika, daha yüksek teşvik kalemleri içeren 5.bölge imkânlarından yararlandırıldı. Daha fazla gümrük vergisi muafiyeti, daha fazla KDV istisnası, daha fazla vergi indirimi, daha fazla yatırıma katkı oranı, faiz desteği, sigorta primi işveren payı desteği… Say babam say. Üstelik bunlar aynı yıl TÜPRAŞ için verilen 2,9 milyar liralık “stratejik yatırım teşviki” yanında devede kulak kalıyor.

Patronların, para dağıtmada bu kadar bonkör başka bir iktidar görmedikleri doğrudur.
Sadece Koçlar için değil, bir bütün olarak Türkiye burjuvazisi için bu böyle. Bakmayın Fetocu Boydakların şimdi içerde olduğuna. Bazen şantaj işe yarar, paylaşılanlar yeniden dağıtılır. Boydak, sırasını savanlardandır.
Sırasını savanlar, sırası gelenler ve sırası hiç geçmeyenlerin AKP iktidarında kasalarına koydukları milyarların sadece bir kalemi bu. 13 yılda teşvik adı altında sermayeye aktarılan toplam 600 milyar liralık kaynak…

Bu da yetmez, asgari ücret 300 lira arttı diye kıyamet kopar, verilen fazlasıyla geri alınır, daha fazlası patronlara asgari ücret desteği adı altında aktarılır. Sonra Erdoğan Amerika’da tokatlanırken Türkiye’de patronlar teşvik törenlerinden kendisine hayat öpücüğü gönderir. “Teşvik” dedikleri suça teşvikten başka bir şey değildir.
Dağılan makineden bahsediyorduk. Kabataş duruşmasından, Mimar Sinanlı gençlerden… Bu iktidarın halk için ne kadar tehlikeli hale geldiğinden…
O zaman sadece zarfa değil, mazrufa da bakacağız. Suçu işleyenle işleteni ayırmayacağız.

Ahlaksızlığa “çak” yapanlar!…

Ahlaksızlığa “çak” yapanlar!…
Ahmet Takan

Ülkemizi ve milletimizi terör olaylarından daha fazla tehdit ettiğine inandığım; ahlak çöküntüsünü kaleme almak için günlük yazımızın başına geçmiştim. Fakat, bu köşenin tarzı olan sıcak haberle başlamak zorunda kalacağım. Terör olayları ve metropollerde dolaşan canlı bombalar…

Daha önce defalarca  somut örnekleriyle yazdığımız, PKK/IŞİD eylem kardeşliği.Son dakika ulaştığım istihbarat raporlarına göre; Ankara ve İstanbul’da alınan tüm olağanüstü güvenlik önlemlerine rağmen terör örgütleri PKK ve IŞİD’in hedefledikleri yeni eylem planları ele geçirildi.

Türkiye’ye geçiş yapan canlı bombalar ile IŞİD’in başta Suudi Arabistan Büyükelçiliği olmak üzere bazı Büyükelçiliklere saldırı hazırlığı yaptığı belirlendi. Ayrıca, terör örgütü IŞİD’in Ankara ve İstanbul’da müzik ve eğlence merkezlerine saldırı hazırlığında olduğu istihbaratları üzerine güvenlik önlemleri daha da yoğunlaştırıldı. IŞİD’in paralel terör ortağı PKK’nın da Ankara ve İstanbul’da yeni kanlı eylemlere imza atmak için taktik değişikliklere gittiği tespit edildi.

İstihbarat raporlarına yansıyan son bilgilere göre; kanlı katil çetesi kahpe eylemlerine devam etmek için polis ve asker kıyafetlerinin peşine düştü. Polis ve asker kıyafetleri ile  canlı bombalarına Ankara ve İstanbul’da askeri ve polis merkezlerine eylem talimatı verdi. Ankara’da çok yoğun güvenlik önlemleri devam ediyor. Güvenlik güçlerimiz yeni bir acı olayın yaşanmaması için canla başla mesai yapıyor. Günlük yaşamımızı etkiliyor ama şikayetçi değilim. O büyük stres içinde gerçekleştirdikleri uygulamalarda vatandaşın arabasına güler yüzle yaklaşıyorlar. Allah yardımcıları olsun…

Başta söylediğim gibi, terör olayları yüzünden çok büyük acılar yaşıyoruz. Türk milleti bunların üstesinden gelir. Savaşı kazanır. Fakat böyle giderse bir süre sonra kazanılamayacak, üstesinden gelinemeyecek başka daha büyük bir tehlike var;Ahlak çöküntüsü…Artık gün sekmiyor ki; haber organlarına bir ahlaksızlık haberi yansımasın!.. Her türden cinsel taciz ve tecavüz haberleri. Tekrarlamaktan edep ediyorum… Ve daha niceleri!.. İnanın ve lütfen beni yanlış anlamayın bu olaylar Kızılay’da patlayan canlı bombalardan daha da vahim!.. Yolsuzluklar ve hırsızlıklar, Irak/Suriye görüntüleri arasında iğrenç tecavüz ve taciz olayları…

Çok kötü savruluyoruz. Bir süre sonra toplumsal çürümenin katsayısını ölçemez hale geleceğiz.”Tivi ekranlarından, cerahat, ahlaksızlık akıyor” deyip başta o lanet evlendirme programları olmak üzere onlarca dizi örneği vereceksiniz. Toplumu yönetenler, iktidar erkini elinde tutanlar toplumsal çürümeyi hızlandırıp yaygınlaştıran bu aletlerle uğraşıp önlem almak yerine, kendisini eleştiren muhaliflere cadı avları düzenlediğini hatırlatacaksınız. “Ne diyeyim” demeyeceğim!.. Sözü; bitik siyaset kurumuna getireceğim. Hem de onların sözlerini hatırlatarak; Milletten yetki almışlardı ya!…Haklı/haksız çok gensoru önergesinin TBMM’de reddedildiğine şahit olmuşumdur.

Hatta sonlardan biri; her gün onlarca şehit cenazesi gelirken İçişleri Bakanı Efkan Ala hakkında verilen önergeydi. Önceki gün (Pazartesi) başta çocuk olmak üzere hayli artan cinsel istismar olayları üzerine Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sema Ramazanoğlu hakkında verilen gensoru önergesinin gündeme alınması sessiz ve sedasız bir şekilde TBMM Genel Kurulu’nda reddedildi. Ramazanoğlu, bir Vakfa yöneltilen cinsel istismar iddialarına ilişkin, “Buna bir kere rastlanmış olması hizmetleri ile ön plana çıkmış bir kurumumuzu karalamak için gerekçe olamaz” demişti.Gensoru önergesinin reddedilmesinde -bence- kimin ne oy kullandığının hiç önemi yok.

Bir zahmet açın, TBMM’nin internet sitesinden görüşme tutanaklarını okuyun!.. Böyle hayati önem taşıyan bir konuda görüşmenin yerle bir seviyesine ve sığlığına bir bakın!.. Siyasi tartışma adı altında çapsızlık mı yoksa başka bir şey mi desem o ortaya konulan rezalet perdesini lütfen aralayın!..Şimdi; bir de -önergenin reddedilmesinin ardından- objektiflerden yansıyan şu 2 kare fotoğrafa bakın; Gensorunun reddedilmesi sonrası Bakan Ramazanoğlu’nu tebrik etmek için sıra oluştu.Bu neşe bu büyük zafer havası neden?..

Neyi kutluyorsunuz? Siyasi istikbalinizi kurtardığınızı mı?..Hepiniz oradaydınız!.. Hiç mi utanmadanız?..Terör olaylarının üstesinden vatan evlatlarını şehit vererek gelebilirsiniz. Toplumsal çürümeyi de parmak çoğunluğunuz sayesinde “çak” yaparak örteceğini sanırsınız!..Zinayı serbest bırakanlardansınız!..Savaş bittiğinde… Ahlaksızlık ve gayrimeşruluk tüm toplumun kılcal damarlarında habis hal aldığında;Yine çıkıp, pişkin pişkin; “aldatılmışız” mı diyeceksiniz?..Kutlamaları yaparken, Allah’ın gazabı hiç mi aklınıza gelmedi!..Siz, beni yine mahkemeye verin; Emevi artıkları!..

50 milyon vatandaşın verileri sızdırıldı mı?

50 milyon vatandaşın verileri sızdırıldı mı?
Füsun Sarp Nebil

Bütün dünyada en fazla korunmaya çalışılan varlıklardan birisi olan “kişisel veriler” konusunda son derece beceriksiz bir hükümetle karşı kaşıyayız. 2 ay önce Emniyet Genel Müdürlüğünden çalındığı iddia edilen verilerden sonra şimdi de 50 milyon vatandaşın verilerinin ortaya döküldüğü yani Romanya’daki bir sunucu üzerinde yer aldığına dair haberler var.

Kişisel Veriler Kanunu TBMM’den henüz yeni geçmişken, 49,611,709 vatandaşın bilgilerinin ele geçirildiği ve bu bilgiler arasında kimlik cüzdanları üzerinde yer alan TC kimlik no, ad-soyad, anne adı, baba adı, cinsiyet, doğum yeri ve tarihi, nüfusa kayıtlı olduğu il ve ilçe ve adres bilgilerin bulunduğu belirtiliyor.
Yeni çipli kimlik kartı sistemine geçileceği bir dönemde yaşanması da ayrıca dikkate değer.

“50 milyon vatandaşın kimlik verileri sızdırıldı”
İsrail Haertz gazetesinin DB-Hack isimli güvenlik grubuna dayandırdığı bilgiye göre Romanya’daki bir sunucu üzerinde, Amerikan’nın sesine göre ise, bilgi sızıntılarını yayınlayan İzlandalı bir gruba ait web sitesinde yayınlanan bilgiler, Mernis yani TC kimlik numaralarını veren kurumun verileri gibi duruyor ve 9/9/1990 öncesinde doğan tüm Türk vatandaşlarını kapsıyor. Verilerin yer aldığı adres http://185.100.87.84 şeklinde veriliyor. Ama tıklamayın, yazının son bölümüne bakın.

Bu sızma ya da hack işlemini kimin yaptığı ya da bu verilerin devlete kuruluş yapan bir firmanın elemanları tarafından kopyalanan veriler mi olduğu bilinmiyor. Ama verileri yayınlayan hackerların şöyle bir mesajı var;
“Kim derdi ki gerici ideolojiler, kayırmacılık, ve yükselen din aşırıcılığı Türkiye’yi savunmasız ve acı çekecek hale getirecek diye?”
Hackerlar bu ironi içeren yorumdan sonra, sızma / hack ile ilgili hükümete bir de ders vermişler. Bu notlar şu şekilde; Bit shifting bir şifreleme türü değildir.

Veri tabanınızı indeksleyin. Bir işe yaramayan veri tabanınızı düzeltmek zorunda kaldık.
Arayüze karmaşık bir şifre koymak, size hiçbir koruma sağlamaz.
Erdoğan hakkında bir şeyler yapın! Ülkenizi tanınır hale getirmek yerine yok ediyor!
Yani Hackerlar demek istiyor ki, “biz içerdeydik yani neleri nasıl koruduğunuzu biliyoruz ve bunları aptalca buluyoruz.” Hackerlar son olarak da;

“Donald Trump’ı kesinlikle seçmemeliyiz. O, bir ülkeyi yönetme konusunda Erdoğan’dan daha az şey biliyor.”
gibi bir mesaj vermişler ki, bu mesaja bakıp “hah bunlar Amerikalı” mı demeliyiz acaba? (bunun şaşırtmaca olma olasılığı yüksek) Verilerin yayınlandığı sitede Cumhurbaşkanı, Başbakan, Eski Cumhurbaşkanı ile ilgili bilgiler önde yer alırken, geri kalan vatandaşların verilerinin torrent dosyası içinde olduğu belirtiliyor.

Kimlik verileri sızıntıları ile ilgili detay
Bugün yayınlanan veriler sonrasında, ülkemizdeki güvenlik firmalarından henüz bir analiz göremedik ama çok uluslu güvenlik firmaları Torrent dosyasını indirmişler. 10 dakikada indirildiğini ve dosyanın PostgreSQL veritabanına yüklenmesinin de 1 saat aldığını not ediyorlar. Ondan sonra her türlü arama işleminin (kimlik noya göre, doğum tarihine göre vsvs) kolaylıkla yapıldığı belirtiliyor.

Veri tabanının çapraz ilişkileri sayesinde soy ağaçlarının ya da ailelerin görülebildiği ve bu veriler üzerinden vergi borçları ya da mahkeme davaları gibi dosyada yer almayan başka kişisel verilere ulaşılabileceği de kaydediliyor. AKP hükümetinin henüz ilgili siteye karşı bir işlem yapmadığı ya da önlem almadığı belirtilirken, yabancı yayın organları Dışişleri Bakanlığından bilgi istediklerini ama herhangi bir cevap alamadıklarını kaydediyorlar. Biz de Mernis’ten konu ile ilgili bilgi istedik. Aldığımızda yayınlayacağız.

Veriler nasıl çalınmış olabilir?
Hackerların yapmış oldukları açıklamalara bakılınca, bu verilerin sistemden çalınmış olabileceği düşünülebilir. Çünkü “arayüze şifre koymak” gibi detaylar var. Ama tersi de mümkün yani şaşırtmaca da olabilir. Çünkü 2 ay önce şubatta yine bazı veriler ortaya çıkmıştı. Önemli olmasına rağmen heyecan yaratmamıştı çünkü bunların hackleme olmadığı, çoktandır ortalıkta dolaşan ve 120 TL’lere kadar düşük fiyatlarla satılan veriler olduğu konuşulmuştu[1].

Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı döneminde yani 2011 yılında hazırlanan Devlet Denetleme Kurulu raporuna bakılırsa -ki bu devlete donanım/yazılım satan camiada zaten konuşuluyordu- önemli sorunlara parmak basılmıştı. Bu rapora göre, devlete yazılım veren firmalar yetkisiz bayilerini çalıştırıyor. Onlar da sorumluluğu belirsiz elemanların her yere erişebilmesine hatta kopyalayabilmesine imkan veriyorlar denilmişti. Bu dönemde veri tabanlarının çalınmış olabileceği söyleniyor[2].

Risk nedir?
Asıl soru bu! Bu konudaki düşüncemizi, “Telefon Dolandırıcılığının arkasında bu mu var?” başlıklı yazımızda belirtmiştik[3].
Hacklenmiş ve/veya yayınlanmış bilgiler pek çok şekilde kullanılabilir. Neler yapılabileceğine dair çeşitli yolları biz öğretmeyelim. Ama telefonda eşinin adını kullanarak “filanca bey şöyle yapmanızı söyledi” şeklinde ikna edilecek yani dolandırılacak çok sayıda insan olabileceğini daha önceki TV haberlerinde görmedik mi?

Kimlik hırsızlığı açısından bizde olmayan bir olayı gösterelim; Amerikalılar vergilerini kendileri öderler. Burayı tıklarsanız, kimlik hırsızlığı ile vergi iadesinin nasıl çalındığına dair bir hikayeyi okuyabilirsiniz.
Bu arada, kaydedelim; yukarıda sitenin adresini link olarak vermedik. Çünkü bu tür sitelerin kendileri de bir silahtır. Tarayıcınızın açığı varsa, bilgisayarınıza trojan indirebilir ya da dosyayı indirmeye kalkarsanız, o dosya başınıza iş açabilir. Bu konuda zaten şu anda yapabileceğiniz bir şey yok. Yayınlanmış.

Ama yapabileceğiniz başka bir şey, bu konuda hükümeti zorlamak, belki korumadığı için dava açmak ya da protesto etmektir. Belki kişisel verilerinizi bu yolla gerçekten korumaya ikna edebilirsiniz.
Bir de şifrelemelerinizde, ya da başka işlemlerinizde doğum tarihi, anne adı, baba adı vs kullanıyorsanız, bilin ki artık güvenli değil. Bundan sonra normal olmayan bir şekilde ortaya çıkan durumlara karşı da dikkatli olun!

[1] Anonymous EGM’yi Hackledi mi? Yoksa Veri Tabanını SGK mı Verdi? İyi de.. Önemli Olan Kişisel Veriler Neden Korunamadı?
[2]Devlet Denetleme Kurulu’ndan Önemli Bir Rapor; Devlet Kurumları Kişisel Verileri Dikkatsizce Veriyor –
[3] Kişisel Verilerimiz Neden Ortada Dolaşıyor? Telefon Dolandırıcılıklarının Arkasında Bu mu Var!

Lütfen onlar ‘Paralel’ deyin…

Lütfen onlar ‘Paralel’ deyin…
Elif Yılmaz

Washington sokaklarında üzerinde ‘Başkan Erdoğan’ı seviyoruz’ yazan LED’li reklam kamyonları hâlâ dolaşırken, o ülkenin başkanı tarafından milyonların gözü önünde topa tutulduk. Var mı ötesi?
43 yaşındayım, böyle üzücü bir şey ne duydum, ne işittim. Anamdan babamdan bana böylesi hüzünlü bir hatıra aktarılmadı. Okuduğum kitaplar böyle incitici bir olayı hiç yazmadı.
*
Şimdi biliyoruz, günlerce ‘Değerli yalnızlığımız’ senfonisi dinleyeceğiz. Fesat dış mihraklardan, dört tarafımızı saran lobilere kadar uzanıp lanetler okuyacağız. Yine bol keseden vatanseverlik dersleri alacağız.
Ama Allah aşkına, Amerika’dan dönünce birilerine; bina içinde “Biz çok özgürüz, demokratız” derken, bina dışında eylemci dövülemeyeceğini, böyle bir şeyin ancak ve ancak mahalle toplantısı gibi yerlerde mümkün olabileceğini tane tane anlatın. Gerekiyorsa bu konularda hızlandırılmış kurslar açın.
*
Bir de ricam: Ülkemizin itibarına böylesine zarar veren şahısların lütfen ama lütfen ‘Paralel’ olduğunu söyleyin. Söz! Bu kez isteyerek, bilerek, canı gönülden kanacağım…

Vatanseverlik dersi vereceklere
ABD’nin özgürlük konuşmalarını, kendimi bildim bileli Hollywood filmi izler gibi izlerim. Çünkü onlarda gerçekle kurgu hep iç içedir. O yüzden, bu konularda hiçbir zaman referansım olmaz.
Zaten, insan hakları, ifade hürriyeti evrensel değerlerdir, kriterleri bellidir. Kısacası; demokrasinin varlığı ve yokluğu konusunda ABD beyanı benim için delil niteliği taşımaz.
*
Ancak; eleştiri karşısında da “Onlar kendi ülkelerine baksın” gibi ezik hezeyanlara kapılıp, ergenlik sivilcesi gibi cümleler de patlatmam.
Çünkü, diplomasi gibi cambaz bir mecrada bile endişeler artık böyle yüksek sesle dillendiriliyorsa, ülkem artık ciddi alarm veriyor demektir. Daha kaygılanırım.
Bu nedenle; 52 devlet başkanının katıldığı bir zirvede Obama’nın Türkiye’ye yaptığı demokrasi tavsiyesini ve Cumhuriyet mirasını, altını çizerek hatırlatmasını bir vatansever olarak çok önemserim.

Utandım
Cumhurbaşkanı korumalarının Washington’da bağırma görüntüsünü (üstte) izlediğimde gözlerime inanamadım. Çünkü; bir Türk olarak tüm dünyanın izlediği bu ipe sapa gelmez görüntülerin gerçek olmamasını öyle çok istedim ki.
Koskoca adamların içlerine sanki, 2 yaşında şımarık çocuk kaçmıştı. Topu topu 3-4 kişi olan eylemcilerin sloganlarını bastırmak için avazları çıktığı kadar bağırıyor, dünyada belki de şu güne kadar duyulmamış garip sesler çıkarıyorlardı.
Böyle bir şey yapmak kimin aklına gelebilirdi?
*
Önce, bu akıl almaz sahnelerin ‘Sosyal medyada hazırlanmış komik videolardan birisi’ olduğunu düşündüm. Aksi taktirde, görüntünün devamında acil servis ekibinin ellerinde deli gömleği ile olay yerine koşması, fonda ambulans sireninin sesinin duyulması falan gerekiyordu çünkü.
Sonra niyeyse birden, Alev Alatlı’nın ‘Türkiye rönesansı yaşıyor’ sözlerini hatırladım. Arkasından kendimi; bu garip koroyu ‘modern sanat performansı’ diye kendime, yutturmaya çalışırken yakalayınca… Beyin fırtınasına son verdim.
*
Ne saçmalıyorsun demeyin? N’apsaydım? Bizi tüm dünyanın gözü önünde komik duruma düşüren bu olayı sineye mi çekseydim? Hele hele milli birlik ve beraberliğe çok ihtiyacımız olduğu şu günlerde…
Anlayacağınız; rezil olduğumuzu kabullenmek yerine, bir vatansever olarak aklımı feda etmeyi bile tercih ettim. Ama neticede bir faniyim, gücüm yetmedi, kabullendim…
Sonuç: Milyonların dalga geçtiği o anlara gülemedim, öfkelenemedim. Çünkü dünya bu şahısları Ali, Ahmet diye adları sanları ile değil, Türkiye olarak tanıdı. Sadece utandım. Çok utandım…

Bu kadar özgürlük baş dönmesi yaptı
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Brookings Enstitüsü’nde ne kadar özgür bir ülke olduğumuzu anlattığı dakikalarda…
– İfade vermesi için arandığını öğrenen bir akademisyen yurt dışından apar topar ülkesine gelmişti. Hani bir bildiriye imza atıp ‘hain’ olanlardan…
Ne garip, oysa biz ne vatanseverler görmüştük, bavulları hep bir kenarda duran ve büyük ülke sevdasıyla bir anda toz olup kaçan. Ama neyse, kendi ayağıyla gelen bu akademisyeni “Kaçma şüphesi var” diye tutuklayıp büyük vatanseverlikle hapse atmayı başardık.
*
– Konuşmanın yapıldığı enstitünün önünde Türk korumalar, misafiri oldukları ev sahibinin güvenlik güçlerini zerre sallamayıp eylemcilere yönelik, hakaret ve tartaklama performansı sergiliyordu.
Sonra mı…
Bu kadar özgürlükten başım döndü, bayılmışım… Gerisini hatırlamıyorum.

Aklıma Gelmişken
“Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır fakat, Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır” vecizini bellemiş bir milletiz biz.
O yüzden “Ben gidersem devlet yıkılır” ve türevi cümleler bu millete veciz değil ancak olsa olsa çerez olur.
Bir de söz konusu durumda 92 yıllık cumhuriyetin reklam arası son bulur. O kadar…

AKP’yi Yakından Tanıma Olanağı…

AKP’yi Yakından Tanıma Olanağı…
Orhan Erinç

Hukuka saygı, iktidar partisinin hiçbir kademesinde kalmadığı için akla gelenin pat diye söylenmesi de kolaylaşıyor. Cumhurbaşkanı’nın birkaç kez yinelediği gibi, yarı başkanlık sistemine geçilmiş ve parlamenter sistem bekleme odasına alınmışken aksini beklemek de akla aykırı düşmektedir.
Gündeme sürülen görüşlere bakarsanız görüntü şöyle oluşmaktadır.
Anayasanın idarenin yetkilerini ve bu yetkinin nasıl kullanılacağını düzenleyen tek bir maddesi bile yoktur. Türkiye’yi yönetenler, milli iradeyi tek başına temsil ettiğinde ısrarcı oldukları Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kabul ettiği yasaları ve uluslararası sözleşmeleri yok saymayı da kendi yetkileri içinde görmektedir.
Yargı, yalnızca dost ve müttefik (!) ülkelere karşı bağımsızdır. Saygıdeğer yöneticilerimiz isterse yargıya emir verebilir, hedef gösterebilir. Çünkü yargı sadece kendilerine bağımlıdır.
***
Aynı mantık, doğal olarak başkanlık sistemi ağırlıklı anayasanın yapılması konusunda da geçerlidir.
Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Başbakan Davutoğlu’nun halk deyişiyle ayrı telden çaldıkları görülmektedir.
Cumhurbaşkanı’nın, anayasa taslağının “1-2 ayda değil uzunca bir sürede” hazırlanabileceğini söylemesine karşın Başbakan 1, bilemedin 2 aylık süreyi yeterli görüyor.
“Aralarında süre birliği olmasa da amaç birliği var” deyip geçebiliriz.
Sağlık bakanı Müezzinoğlu halk oylaması tarihi veriyor. Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı İbrahim Kalın kendisine yöneltilen soruyu yanıtlarken “Hükümet bir teklif getirip Meclis’e sunacaktır biz de izleyeceğiz” diyor.
Anayasaya göre hükümet anayasa teklifi (yasal tanımıyla tasarısı) getirebilir mi? “Getirebilir” diyen varsa bravo çünkü teklifi en az 184 milletvekili verebilir.
***
Teklif Meclis’e getirilebilir ama daha başta maddelere geçilmesi için yapılacak iki gizli oylamada 330 oy gerekli. AKP’nin 316 oyu var. En az 14 oy daha gerekiyor. Üç muhalefet partisi de başkanlık sistemine geçilmesine karşı olduklarını açıkladıklarına göre olanaksız görünüyor. İşin bir de şu yanı var.
İçtüzüğün 76’ncı maddesi, reddedilen kanun tasarı ve tekliflerinin ret tarihinden başlayarak bir tam bir yıl geçmedikçe yeniden verilemeyeceğini kurala bağlıyor. Senaryo yazma ya da komplo teorisi yaratmayı beceremem ama akla zorunlu olarak şunlar geliyor:
1. AKP muhalefetten en az 14 milletvekilinin oyunu çantada keklik sayıyor.
2. Davutoğlu, anayasanın reddedilme tarihinden sonraki 1 yıl içinde kafasını dinlendirmeyi amaçlıyor.
3. Halk oylaması yalnızca anayasa değişikliği için yapılabileceğine göre halkoylaması hikâyesi de rafa kalkmış oluyor.
***
Yine guguk döneminde hukuktan söz etmeye kalkıştık. Affola…