Yine Lozan…

Yine Lozan…
Taha Akyol

TARİHİ tarihçilere bırakmak doğru bir ilkedir; fakat tarih hakkında tabii ki tarihçi olmayanlar da konuşur.
Ben tarihçi değilim ama tarih üzerine yazıp duruyorum işte. Çok mutlu değilim, belki de sıkıcı oluyor… Ama tarih günlük siyasette öyle çok yer tutuyor ki, ben de ikide bir yazıyorum.

Sayın Cumhurbaşkanı dün adaları “Lozan’da verdiğimizi” söyledi ya, adeta soru yağmuruna tutuldum: Adaları Lozan’da mı kaybettik? İzmir’e giren ordu adaları da alamaz mıydı?…

Sayın Cumhurbaşkanı’nı danışmanları yanlış bilgilendirmiş olmalı. 12 Adaları 1911’de İtalya, Ege adalarını 1912 Balkan Harbi’nde Yunanistan almıştı; çünkü Osmanlı feci bir mağlubiyete uğramıştı.

Benim “Bilinmeyen Lozan” adlı belgesel ve kitabımda ayrıntılar vardır, buraları geri almak Lozan görüşmelerinde söz konusu bile olmadı. Niye mi?

MİSAK-I MİLLİ
Mondros Mütarekesi’nden sonra, Osmanlı Meclisi’nin ilan ettiği Misak-ı Milli’de Musul ve Kerkük vardır ama adalar yoktur! Çünkü Misak-ı Milli, Birinci Dünya Savaşı’nın ateşkesle bittiği sırada Türk ordusunun bulunduğu yerleri “vatan” olarak tanımlıyordu.

12 Adalar’da İtalyan ordusu, Ege adalarında Yunan ordusu vardı.

Balkan Harbi’nden sonra imzalanan Atina Antlaşması’nda Ege adalarının geleceğine “büyük devletlerin karar vermesini” Osmanlı kabul etmişti. Çünkü Edirne’yi zor kurtarmıştık, yeni bir savaşı müttefiksiz göze alamazdık.

Büyük devletler 14 Şubat 1914’te adaları zaten almış olan Yunanistan’da bıraktı, İmroz ve Bozcaada ile Meis Türkiye’nin oldu. Misak-ı Milli ve Lozan bunun teyididir. Meis mi?…

Lozan’da İsmet Paşa 14 Haziran 1923 günlü konuşmasında Meis yüzünden barışın tıkanmaması için kendi deyimiyle “ağır bir fedakârlık” yaptı. Zira asıl amaç kapitülasyon zincirinden kurtulmaktı, Lozan’da bu sağlanmıştır.

ADALARI GERİ ALMAK!
9 Eylül 1922’de İzmir’i kurtaran muzaffer ordu, adaları da alıp Lozan’da masaya öyle oturamaz mıydık?

Ne dersiniz? Böyle yapamaz mıydık?

Fakat Türk ordusu büyük bir zaferle İzmir’e girdiğinde, limanda bekleyen İngiliz ve Fransız harp gemilerine karşı elinde bir tanecik tekne var mıydı?!

Balkan Harbi’nde Selanik’i kaybetmemizin de önemli sebeplerinden biri Yunanistan’ın elindeki Averof adlı dretnota karşı Osmanlı’nın bir tek dretnotunun olmaması, bu sebeple İzmir’den Selanik’e asker ve mühimmat sevk edememesiydi. Hamidiye zırhlımız Lübnan’dan kömür almak zorunda kalmıştı!

Musul’u niye alamadığımızı da saygın devlet adamlarımızdan Başbakan Rauf Bey, Meclis’in 28 Ocak 1923 günlü gizli oturumunda anlatmıştı: Musul’da İngiliz harp tayyareleri var, bizim değil tayyare, benzinimiz bile yok!

Kazım Karabekir Paşa da eklemişti: Orduyu İzmir’den çekip (tabii yürüterek) Musul’a götürürsek, Mudanya mütarekesi ile kurtardığımız Trakya’yı Yunanistan yeniden işgal edebilir!

ÖZETİN ÖZETİ
Balkan ve Birinci Dünya savaşlarındaki ağır kayıplar üzerine, Kurtuluş Savaşı’nda nasıl yokluklar içinde ve nasıl dikkatli stratejilerle zafer kazanıldı, görüyor musunuz?

Büyük zaferi Lozan’da heba etmediler; bazı eksikler olsa da yapılabilecek olanı yaptılar. En önemlisi de Osmanlı bütçesinin üçte ikisini alıp götüren Düyun-u Umumiye ve kapitülasyonları kaldırarak bağımsız Türkiye’yi kurdular.

23 Temmuz 1923 günlü Tevhid-i Efkar gazetesinde muhafazakâr gazeteci Ebuzziya Zade Velid Bey, imparatorluk topraklarının kaybından üzüntüsünü belirtirken, Lozan’ı şöyle tanımlamıştı:

“Delegelerimiz siyasi ve iktisadi istiklalimiz açısından mevcudiyetimizi ve milli inkişafımızı sağlayacak bütün esasları kurtarmaya muvaffak oldular.”

Doğrusu ve özetin özeti budur.

Şiddeti böyle öğreniyoruz…

Şiddeti böyle öğreniyoruz…
Melike Karakartal

Önce bir otobüste giydiği şort nedeniyle bir hemşire tekmelendi… Çok değil bir hafta sonra bir ufacık “kapı” diyaloğundan ötürü metrobüs diğer araçların üzerine uçtu. Buralara giden yolda nerelerden geçtik, ister misiniz bir geri gidelim? Ne oldu da birbirimize tahammülsüzleştik, kabalaştık, tanımadığımız insanlarla en ufacık iletişimi bile saygı ve nezaket çerçevesinde kuramaz olduk?

İsterseniz “en çok sözü dinlenen” insanlara biraz kulak kabartalım önce. Yani piramidin en tepesinde, en çok gördüğümüz, televizyonlardan evlerimizin içine konuk ettiğimiz, en çok sesi duyulan insanlara. Yani politikacılara.
Bilhassa seçim dönemlerinde, birbirleriyle nasıl iletişim kurduklarını hatırlıyor musunuz? Seçim dönemleri haricinde de pek farklı değiller, ancak seçim dönemlerindeki birbirleriyle “kanlı düşman” halleri, sanki farklı iki ülke için yarışıyormuşçasına nefret dolu sözleri…

Bu durumları, onları izleyenlere “Biz düşmanız” algısı yerleştirdi. Koca bir ülkenin izlediği politikacılar birbirlerine nezaket, saygı çerçevesinde iletişim kuramazken, halk neden kuracaktı sahi? Popüler kültür öğelerine bakın. Televizyonlarda en çok izlenen ve konuşulan tartışma programları ve reality show’lara bakın.

Bir tarafta Türkiye gündemi üzerinden çarpışanlar, öte yanda reality show’larda “üretilmiş” kötü hislerle birbirleriyle savaşa tutuşanlar… Ekranlardan taşan şiddetin her türlüsü, fiziksel ve özellikle sözel şiddet, bunlara maruz kalan izleyicinin birbirleriyle iletişimini de yönetiyor.

Öyle bir hale varıyor ki mesele, “Lütfen yavaş kullanın” dediğiniz taksici “Sıkıntı yok” diye oturduğu yerde gevreyebiliyor, toplu taşıma araçlarında insanlar birbirlerine “Ne var ulan?” gözleriyle bakıyor… “Affedersiniz” diyerek geçtiğin, gülümsediğin insan “Ne gülümsüyor bu?” diye aval aval suratınıza bakıyor…
Herkes her fırsatta kavga çıkarmak, sözlü tartışma yaşamak için fırsat kolluyor gibi… Öyle bir haldeyiz ki, eğer sokakta göz göze geliyorsak, bu ancak haset dolu hisler sebebiyle olabilir. Bu gerginlikle yaşanır mı?

Bu gerilimle, bu öfkeyle, üstelik sebepsiz öfkeyle hayat sürer mi? Kısa dönemde kimsenin söyleminin “yumuşayacağını” zannetmiyorum, bu yine ancak bireysel çabayla, bu çabayı gösterenlerin başka insanlara örnek davranışlarıyla, “değişim, bir kişiyle başlar” yöntemiyle çözülebilir. İnsanız, “ayna” gibiyiz. Birbirimize baktıkça benzeşiyoruz. Böyle öğreniyor, böyle gelişiyoruz. O yüzden “Ben güzel davranacağım da ne olacak?” demeyin. Bir kişinin davranışının değişimine sebep olsanız bile yeter.

Siz yine de sokaktaki insanlara gülümseyin. Günaydın deyin. En laftan anlamaz adamla bile sağduyunuzu ve sakinliğinizi koruyarak iletişim kurun… O laftan anlamaz adamlar, kendileri bile fark etmeden davranışlarını değiştirirler iyi örneklere baktıklarında…

Fed’i değil de, başka soruyu sorsaydık…

Fed’i değil de, başka soruyu sorsaydık…
Uğur Gürses

SON 3 yılda çokça dinlediğimiz “Fed ne yapacak?” sorusu kadar sıkça “Türkiye reformlarını ne yapacak?” sorusu sorulmuş olsaydı bugün başka bir ‘hikâyemiz’ olacaktı.
2013 Mayıs’ında o zamanki Fed Başkanı Bernanke artık para politikasının değişeceği sinyalini verdiğinde; ülkemizde de Gezi protestolarına denk düştüğünden, mali piyasalarımıza yansımalarını ülkeye mali komplo sananlar olmuştu.

Oysa o dönemde çokça dile getirilmişti; bol para akışının sonuna yaklaşılıyordu ve Türkiye’nin yeni bir ‘hikâyeye’ ihtiyacı vardı. Yeni hikâye ile kastedilen; ilerideki on yıllarda iniş çıkışları en az olacak sürdürülebilir yüksek bir büyüme oranını sağlayacak reformlar ve çerçevesi net bir ekonomi politikası çizilmesi idi. Bu, ekonomide istikrarın da dışsal çalkantılardan uzak, kendi ayaklarının üzerinde durmasını sağlayacak bir sonuç da getirecekti.

Olmadı; 2013 Mayıs’ından bu yana, Türkiye’de ekonomi ve mali piyasa, politik krizin de etkisiyle inişli çıkışlı çalkantılar içinde seyrediyor.

O tarihten bu yana, ‘yeni hikâye’ yaratmak yerine, reform yapıyormuş gibi politik tablo, reform adıyla sunulanları da hikâyeye çevirme tablosu var. Nedeni de, reform ihtiyacının, uluslararası finans çevrelerinde ve en önemlisi kredi dereceleme kuruluşlarınca artık bir zorunluluk olduğunun çokça dile getirilmesi.

Türkiye’nin çarklarını döndürmek için sermaye çekebilmesi, daha doğrusu bol para döneminde yaptığı yüklü borçlanmaları yenilemek ve geri ödemek için ileriye dönük bir hikâye, bir sürdürülebilirlik şart çünkü.

İşte bu yüzden, kabinede Mehmet Şimşek gibi bunun farkında olan bakanların çabası ile son 2 yılda, en azından sadece ambalajları parlak da olsa bir reform paketleri ortaya çıkabildi.

Çok uzak değil, 2014 Kasım ayında Ahmet Davutoğlu başbakan sıfatı ile dönüşüm programları üzerinden planlanan binden fazla ‘eylem planı’ ilan etmiş, her birinin hayata geçmesi için birer ‘mühlet’ konmuş ‘temennileri’ reform olarak ilan etmişti. Davutoğlu ‘bize hesap sorun’ demişti. Araya seçim girdi, unutuldu. Sonra geçen yıl yeniden, bir ‘reform’ paketi olduğu iddiası ile 3 ay, 6 ay ve yıllık bazı hedefler ilan edildi. İçinde bir takım hayata geçenleri oldu. Ama en kötüsü bu paket de, ‘adı anılmayan reformlar’ rafında tozlandı kaldı. Altı ayı dolanların hesabı bile kamuoyuna verilmedi. Başbakan değişti ama aynı parti yönetiyor; o reform paketi ilan edildiğinde o salonda bulunan 8 bakan şu anda da kabinede hala.

İşin kötü tarafı, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında iyice açığa çıktı ki; kamudaki yönetişim yapısı, kurumlar ve kurallar çökükmüş meğerse. Hukukun üstünlüğünün çökmüş olduğu bir ortamda, liyakat yerine siyasi ve cemaat sadakatine dayanan atama yapılan adalet sisteminde, örneğin ‘ticari konularda uzmanlaşmış yargısal süreçler için reform’ çabasının anlamı tartışılır. 15 Temmuz sonrasında da, tuhaf biçimde ülkeyi yönetenleri bile rahatsız eden, OHAL şemsiyesi altında hukuktan uzak uygulamalar ortaya çıktı.

Türkiye’nin küresel dalgalardan etkilenmeden kendi gemisini yürütmesini sağlayacak olan ‘yeni hikâye’ reformlardı, ne yazık ki altı boşaltıldı.

Türkiye’ye iki yatırım sınıfı kredi derecesi veren kuruluştan biri Moody’s, 2014 Nisan ayında; bu yatırım sınıfı notun ileriye dönük görünümünü de ‘negatife’ almıştı. 2015 içinde yayınladıkları notlarda, bu ambalajı gösterilen ‘reform hikâyesini’ oldukça önemseyen değerlendirmeler vardı. Ciddiye alsaydık, ‘negatif görünümü’ durağana çevirmek için çapa olarak kullanabileceklerdi. Oysa bizim açımızdan gösterilen şuydu; zaman daralıyordu. Zira genelde ‘negatif görünümde’ tutma süresi 24 ay civarında idi. Ya durağana çevrilecek ya da not indirimi yapılacaktı. Şimdi 30. aya girdik.

15 Temmuz sonrasında doğrudan not indirimine gitmek yerine, 18 Temmuz’da ‘not indirimi için değerlendirmeye’ gitme kararı, aslında bizim için bu süreden bir avans anlamına geliyordu. Moody’s işleyişine göre not indirimi değerlendirmesi 30-90 gün arasında tamamlanıyor. Pratikteki ortalama ise yarı süre; yani 45 gün. Biz bu süreyi de heba ettik.

Aradan 3 yıldan fazla zaman geçti; biz “Fed ne yapacak?” sorusuna ve sonucuna Mayıs 2013’den çok daha bağımlıyız artık.

Türkiye’nin aktörü bir Türkiye sevdalısı…

Türkiye’nin aktörü bir Türkiye sevdalısı…
Nebil Özgentürk

Bugün uğurluyoruz Tarık Akan’ı.. “Bizim Sinemalarımız”ın en güzel gülümseyen aktörünü güllerle, şiirlerle, şarkılarla ve yüreklerimizden fışkıran iyi sözlerle ve tabii ki gözyaşıyla uğurluyoruz… Tarık Ağabey’in yiğit, onurlu ve emektar geçmişine yakışacak anlarla… Gönlünden geçenlerle… Muhsin Ertuğrul Salonu’ndaki bugünkü törende; Fazıl Say, piyanosunun başına geçecek, başta bestecisi Zülfü Livaneli, Tarık Akan’ın dostları da “Yiğidim Aslanım”ı yorumlayacak, Özel Taş İlkokulu’nun çocukları Tarık Amcaları için sahneye çıkacak… Nâzım Korosu, İstanbul Çello Grubu vs. Ve tabii ki “binbir renkten, filmi”nden etkilenen, dik duruşuna saygı duyan ülkenin dört bir yanından milyonlarca seveni de (eminim ki) en samimisinden sevgi göndererek selam duracak “salon filmlerinin yakışıklı prensi”ne… “Memleketten insan portrelerini-manzaraları”nı en görkeminden sinemaya aksettiren büyük aktöre…

Tarık Akan, Türkiye’nin aktörüydü evet…

80’li yılların başında İzmir sokaklarında rehberlik etmişliğim vardır Tarık Ağabey’e… Şahidiyim… Alsancak’ta yolunu sıklıkla kesen kızlı- erkekli, genç-yaşlı insanların “şöhretten öte” saygıya ve yeteneğe gözleri parlayarak koştuklarını hiç unutmadım.. (Ali Özgentürk’ün Nâzım’a adadığı “Su da Yanar” filmi çekiliyordu İzmir’de, başroldeki Tarık Ağabey’in sahnesinin olmadığı bir günde, Kordon’da geziye çıkmıştık birkaç saatliğine. İmza-foto değil sinemadaki dönüşüme dair ayaküstü sorular soruluyordu Akan’a) O saygı sevgi ki aslında “Ferit’ten, Murat’tan, Köylü Seyid Ali ve İşçi Nurettin yaratan bir aktör”eydi… Ve o saygı, hem Ferit’e, hem de Seyid Ali’yeydi… O günler Yol da çekilmişti, Sürü de, Maden de… Ve 12 Eylül hiç de uzak geçmiş bir zamanda kalmamıştı.. O gün de bugün de hep şunu düşünmüşümdür: Geçmiş sinema macerasını küçümsemeden değişen bir aktördü Tarık Akan. Solan Bir Yaprak Gibi’deki Ferit’i de seviyordu, Sürü’deki Şivan da gönlünden çıkmıyordu…

Ve kanımca dün, bugün, basılısı, görüntülüsü, dijitali ve sosyali, tüm medyada Tarık Akan etrafında muhteşem bir sevgi halesi oluşmuşsa bir nedeni de bu değişimi ince, zarif bir biçimde yapabilmiş olmasındandır. 80’ler, 90’lar ve 2000’ler değişime değişim katarak geçti… Hep memleket meselesi aradı önüne uzatılan her senaryoda ve hep memleket meselesine daldı ülkenin her döneminde… Barış Davası’nda, Sansür yürüyüşlerinde, Gezi’de, Gazi anmalarında, Nâzım’a selam toplantılarında, Nâzım Vakfı’nın her kararında, cezaevi mağdurları için Silivri önlerinde…

Tarık Ağabey’i son görüşüm geçen hafta başında bir hastane odasındadır. Hayat arkadaşı Acun, oğlu Barış ve kızları, bir de Nâzım Vakfı yönetimindeki can arkadaşları (Rutkay Aziz, Arif Keskiner, Günay Çapan ve Kıymet Coşkun) kaç zamandır üzerine titremişler, yoğun ilgiyle adım adım takip etmişlerdi hastalık seyrini. Evet, yorgun görünüyordu elbette Tarık Ağabey ama o yüzündeki ifadeyi de unutmam mümkün değil… Sağlam duran, korkmayan, yaşama sarılan… Ki Bakırköy’den, mahalleden bin yıllık arkadaşları vardı odada, yarı şaka yarı ciddi seslendi onlara… “Ne bakıyorsunuz ölecekmişim gibi yahu… Toparlayın kendinizi.. Ya da birkaç söz edin… Susarak beni sinirlendirmeyin…” Sonra, bilindiği gibi her şey…

Kaybettik Tarık Ağabey’i…

Kazandırdıkları o kadar çoktu ki oysa… Bilin ki seyir defteri tek tek açılıp okunduğunda çok şey bulunacak o el emeğiyle yazılmış satırlarda… İlmek ilmek örülmüş bir hayatı, dünya sinema tarihine geçecek mesleki dönüşümün ipuçlarını ve bükülmemiş bir eli görecekler… Sevgiler sana Türkiye’nin aktörü… Saygılar sana Türkiye sevdalısı… NOT: Tarık Ağabey’le yıllar önce ‘Bir Yudum İnsan’ belgeselinde uzun bir hayat yolculuğu yapmıştık. Yaşamının tüm kırılma noktalarını, coşkularını saatlerce anlatmıştı. ‘Bir Yudum İnsan – Tarık Akan’ın hayatını anlattığımız bu belgesel bu akşam 22.00’de CNN Türk ekranında yayımlanacak. ‘Usta’nın anısına…

Ortadoğu’ya bir Atatürk lazım…

Ortadoğu’ya bir Atatürk lazım…
Fikret Bila

OSMANLI’nın dağılmasıyla sonuçlanan Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Ortadoğu’da, Türkiye dışında laik bir devlet yapısına ve eksikleri olsa da demokrasiye sahip ve o yolda ilerleyen başka bir devlet çıkmadı.

Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda Ortadoğu’da, emperyalist devletlerin sınırlarını masa başında cetvelle çizdikleri ve başlarına birer kukla kral oturttukları devletler ortaya çıktı.

Bu devletleri, emperyalist devletlerin desteği altında, krallar veya onları askeri darbeyle deviren diktatörler yönetti. Krallık babadan oğula geçtiği gibi, diktatörlükler de babadan oğula geçti…

Bu durum halen değişmiş değil…

NEDEN BÖYLE OLDU?
Nedeni basitti…
İngiltere, Fransa, ABD gibi emperyalist devletlerin Ortadoğu petrolüne el koymaları ve aralıksız on yıllarca sömürmeleri için böyle yönetimler gerekiyordu.

Hiçbir şey üretmeyen, sadece petrol verip, aldıkları parayı krallar, prensler, emirler ve diktatörler ile sülalelerinin paylaştığı, ilimden, bilimden, teknolojiden uzak bir avuç zenginin bütün dünya nimetlerinden yararlandığı, kadının hiçbir hakkının bulunmadığı, tartışmaya bile kapalı erkek egemen Ortadoğu devletleri emperyalist devletlerin işine geldi…

İkinci Dünya Savaşı ve İsrail’in kurulup güçlendirilmesinden sonra bu ülkelerin herhangi bir güç ve etki sahibi olamamalarının nedeni de bu düzenleriydi. İkinci Savaş’tan sonra Ortadoğu ülkelerinin bir kısmi İngiliz ve Amerikan mandası gibi devam ederken, bir kısmı da askeri darbelerle işbaşına gelmiş diktatörlerin Sovyetler Birliği blokunu arkalarına almalarıyla benzer düzeni sürdürdüler…

Bu düzen içinde Ortadoğu ülkeleri kan gölü olmaktan, aşiret çatışmalarından, mezhep kavgalarından, darbelerden, işgallerden hiçbir zaman kurtulamadı…

Ortadoğu, bugün de yine emperyalist ülkelerin tetiklemesiyle, işgalleriyle kan gölüne dönmüş durumda…İşin kötü tarafı şu ki, Suriye içsavaşında görüldüğü gibi, savaşan taraflar arasında insan haklarına, çağdaş hukuk kurallarına, kadın-erkek eşitliğine dayalı demokratik-laik bir düzen amaçlayan yok.Yine bir emperyalist ülkenin güdümünde diktatörlüğünü devam ettirmeye çalışanlarla, din devleti kurmayı amaçlayanlar, aslında süper devletlerin yeni bir paylaşım savaşına alet olduklarının bilincinde olmadan birbirlerine boğazlamaya devam ediyor.

ATATÜRK’ÜN FARKI
Türkiye bugün bir Irak, bir Suriye, bir Suudi Arabistan veya Körfez ülkeleri gibi değilse bunu Atatürk’ün ileri görüşlülüğüne borçludur. Atatürk’ün büyüklüğü, sadece emperyalist ülkelere karşı ilk kurtuluş savaşını başarıya ulaştırmış bir asker oluşundan değil, aynı zamanda, geleceği gören bir siyaset ve devlet adamı oluşundan gelir.

Anadolu’yu işgalden kurtarıp bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduktan sonra yaptığı devrimlerle, laik bir devlet düzeni kurup, demokrasiyi hedefleyen bir rota çizmiş olması Türkiye’yi bugün diğer Ortadoğu ülkelerinden ayıran en önemli özelliktir.

Atatürk’ün bu kuruluş felsefesi içinde ulusal kalkınmayı önceleyerek tarım ve sanayide teknolojik yatırımlara girişmesi, başta kadın hakları olmak üzere medeni hakları sağlayan devrimleri yapması, hurafeleri değil bilimi esas alması, sanat ve kültürde çağdaş kurumlar yaratması Türkiye’nin sağlam temeller üzerinde yükselmesini sağlamıştır.

Ortadoğu halklarının emperyalist ülkelerin açık veya kapalı işgallerinden kurtulmaları, gerçekten bağımsız devletler haline gelmeleri, refah ve huzura kavuşmaları için izlemeleri gereken yol budur.

Yaz-boz tahtasında bir ülke…

Yaz-boz tahtasında bir ülke…
Yalçın Doğan

Bir dönemi simgeleyen, bir kuşağı etkileyen, herhangi bir gizli örgüt üyeliği ile en küçük ilişkisi bulunmayan, darbelere karşı çıkan, politika ise, bunu inandığı legal bir partide yürüten bir yazara ödül verilecek.
“Kültür ve Turizm Bakanlığı 2008 Yılı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü.”

Kime verilecek?
O tarihte Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay. Ona göre, bu ödül yukarıda kendisinin tanımladığı ölçüleri temsil eden birine verilmeli.

Günay tercihini yapıyor, “Çetin Altan.”
O sırada Bakanlık Müsteşarı daha sonra Milli Savunma Bakanı, bugün Milli Eğitim Bakanı, Tayyip Erdoğan’ın yıllardır en yakınında yer alan isimlerden İsmet Yılmaz.

Günay tercihini Yılmaz’a açıkladığında, o “çok iyi bir isim” diyerek, desteğini veriyor.
Çetin Altan adı Başbakan Erdoğan’a götürüldüğünde, hiç itiraz etmiyor, bir an bile duraksamadan kabul ediyor.
Ödül töreninde Erdoğan yine “tarihi” sözlerinden birini patlatıyor:
“Eleştiriye tahammül olmadan ilerleme olmaz.”

Neymiş, ne?
Eleştiriye tahammül olacakmış, hatta tahammül olmaz ise, ilerleme olmazmış.
“Umarım pişman olmazsınız”
Ama, o sözün söylendiği yıl 2009. Arada çok sular akıyor. “Eleştirinin” e’si bile artık ve çoktan “suç” sayıldığı yıllara geliniyor.

En küçük bir eleştiri, en küçük bir muhalefetin uç verdiği kişi ve kurumlar topa tutuluyor. Örneğin, bir bildiri yayınladılar diye, yüzlerce akademisyen üniversiteden atılıyor, evleri aranıyor, gözaltına alınıyor.
Kendisi ile aynı düşünceyi paylaşmayan “yakın yol arkadaşları” tasfiye ediliyor. 15 Temmuz darbe girişimi, fırsat bu fırsat, muhalifler birer birer içeri alınıyor.

Ödül töreninde söz sırası Çetin Altan’a geldiğinde:
“Bu ödülü bana vermekle, umarım ilerde pişman olmazsınız.”
Tayyip Erdoğan Çetin Altan’ı ayakta dinlerken, en çok alkışlayanlardan biri.
Bugün Çetin Altan’ın oğulları Ahmet Altan ve Mehmet Altan gözaltında. Çetin Altan sanki “pişmanlığı” yedi yıl önce görmüş gibi.

Doğru ne, yanlış ne?
Çala kalem kapat, insanları çala kalem işinden at, çala kalem konuş.
OHAL kararnamesiyle pek çok kurum kapatılıyor. “FETÖ’cü” damgasıyla. Şimdi o kurumlardan 51’i yeniden açılıyor. Çünkü, “karar yanlış-mış.”

Ya o kurumlarda çalışan insanların bu süre içinde yedikleri damga, işittikleri küfür, çektikleri ızdırap ne olacak?
Tamam, yanlıştan dönmek erdemdir, ama ülke yönetmek bu değildir.
Tıpkı, “çözüm süreci” gibi. Aylarca “çözüm süreci, çözüm süreci” nutukları, “Yeter ki, birliğimizi beraberliğimizi, kardeşliğimizi ilerletebilelim, biz çözüm sürecini bu amaçla başlattık” gibi sihirli sözler.

Sonra, aniden o süreçten vazgeç, kan gölüne dönen ülke, “Çözüm mözüm yok.”
Binlerce insanı işinden at, mal varlıklarına el koy, sonra “At izi iti izine karıştı” diyerek, atılan isimleri yeniden taramaya başla. Bir bölümünü geri almak için.

Yaz – boz tahtası, ülke yönetmek bu değildir.
10 Ağustos 2014’te Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı seçildiğinde:
“Bugün yeni Türkiye’nin kuruluş günüdür. 77 milyonu kucaklayan bir Cumhurbaşkanı olacağım.”
Nasıl kucakladığı ortada.

“Milli irade”
AKP iktidarında en çok duyduğumuz kavramlardan biri, “milli irade.” Her fırsatta.
Bu konuda pek çok nutka ek olarak, o kadar ki, çeşitli dernek, sendika ve vakıflardan oluşan hemen hepsi AKP yandaşı tam 278 sivil toplum kuruluşu bir araya getiriliyor, bir platform oluşturuluyor, “Milli İrade Platformu.”

“Milli irade”nin önemini ve anlamını halkın bilincine yerleştirmek amacıyla.
Orada yer alan kuruluşların başkan ya da üyelerinden bazıları şimdi AKP milletvekili.
Adı geçen platform “milli irade” panelleri düzenliyor, açıklamalar yapıyor, gazetelere ilanlar veriyor.
Sadece o platform değil, başka dernek ve vakıflar da, yine her fırsatta “milli irade” toplantıları, panelleri düzenliyor.

O panellerde konuşan Tayyip Erdoğan:
“-Gücünü milletten almayan her girişim anayasa ve yasalar karşısında gayrimeşrudur.
-Millet iradesinin karşısında durulmaz.
-Bu ülkenin sahibi millettir, bu milletin karşısında dürüst ve harbi olacaksınız.”

Seçilmişler ve atanmışlar
Ve çok daha iddialı, 19 Şubat 2012’de AKP İl Gençlik Kolları Kongresinde:
“Seçilmişleri atanmışlara kul ettirmeyiz”
“Seçilmiş” olmak, en üstün değer.

Ya pratikte?
Milli iradeyi sadece Meclis’te istediği yapmak olarak anlıyor, o hızla yargıyı yürütmenin etkisini altına alıyor ve 24’ü DBP’li 28 belediyeye kayyım atanmasını eleştirenlere karşı dün aniden:
“Bazıları seçilmişler görevden nasıl alınır, diyorlar. Bal gibi de alınır, seçilmiş olmak size devlet ve millet aleyhinde sınırsız tasarruf yetkisi vermez.”
Ne oldu “milli irade?” 28 belediyede seçilmişler yerine “atanmışlar” geliyor, ne oldu “seçilmişleri atanmışlara kul ettirmeyiz” ilkesi?

Hangi söz doğru?
İşine geldiği yerde ve anda bir söz söyleyip, onu “millete” kabul ettirmek, gelmediği yerde tersini savunmak.
Hangisi doğru?
“Millet” neye inanacak?
Kararlar bu kadar keyfi alınırken, “milli irade” nereye oturacak?

Tek yere, “Meclis’te, milli irade beni seçti, çoğunluğum var, istediğimi yaparım.”
Ve akabinde, çok daha iddialı, “yüzde 52 ile seçilen bir Cumhurbaşkanıyım.”
Hukuk kavramlarının, sosyolojik kavramların, siyaset sosyolojisinin allak bullak olduğu yılları yaşıyoruz.

Bu kafa…

Bu kafa…
Taha Akyol

ORTADOĞU sorunlarını anlamak için Suudi Arabistan Başmüftüsü Abdülaziz el Şeyh’in şu sözleri tam bir anahtardır:
“İranlılar Müslüman değil. Onlar Magi’nin çocuklarıdır ve Müslümanlara, özellikle Sünnilere düşmanlıkları eskidir.” (BBC, 6 Eylül)

Magi yani İslam öncesi İran’da Zerdüşt inancındaki rahipler sınıfı.
Nasıl derin bir düşman şartlanması; görüyor musunuz?
İran’ın dini lideri Hamaney, İranlı hacıların şeytan taşlama sırasında öldürüldüğünü iddia etmişti; Suudi müftü ona böyle cevap veriyor!

BU ÇAĞDA ORTAÇAĞ
Niye Pakistan dahil bütün Ortadoğu’da Sünni ve Şii militanlar birbirlerinin camilerini bombalıyor? Niye Taliban’lar, El Kaide’ler, IŞİD’ler var?! Niye
Hizbullah’lar var?

Boko Haram ne demek biliyor musunuz? “Eğitim haram” demek!
Niye Ortadoğu’da mezhepler “inanç” olarak kalmayıp kanlı kavgalara yol açan çatışkan siyasi kimlikler halindedir?
Niye dünyanın en sorunlu bölgeleri Müslüman toplumlarıdır.

Bunun birçok sebebi var; bence ön önemlisi eski bilgilere, eski fetvalara, inançların eski yorumlarına saplanıp kalmış olmak, yani 21. yüzyılda hâlâ ortaçağı yaşıyor olmaktır.
Modern araçlar kullanıyorlar; tren, otomobil, bilgisayar… Hele de modern silahları kullanmada çok ustalar! Fakat duygu ve davranışlara yön veren değerler sistemi hâlâ ortaçağlı…
Bunu Sayın Abdullah Gül de söylemişti: “Avrupa’nın ortaçağda yaşadığını İslam dünyası şimdi yaşıyor.” (22 Eylül 2013)

NİYE BÖYLE?
Böyle çünkü ortaçağdaki anlayışla, o çağın bilgileriyle ve değerler sistemiyle yazılmış fetva ve akait kitapları, 21. yüzyılda dinin ebedi yorumlarıymış, dinin kendisiymiş gibi okunuyor, anlatılıyor… İnsanlığın bilgi ve değerler alanında başardığı modern gelişmelere kafalar bu şekilde kapalı tutuluyor!

Bu bakımdan o zamanlarda yazılmış kitapları bugün dilimize çevirirken, bunların aslında “tarihsel” eserler olduğunu unutmamak gerekir.
Gazali’nin büyük bir düşünür olduğu muhakkak fakat “Uzun mesafeli ticarete çıkmayın” tavsiyesi bugün geçerli olabilir mi?! Tam aksine…

Güneş’in Dünya etrafında döndüğünü yazan eski tefsir kitaplarını tercüme edip zamanımızda yayınlayanlar, insanlığın “Kopernik astronomisi” denilen bilim devrimini 16. yüzyılda gerçekleştirdiğinin farkındalar mı?!
Ortaçağ zihniyetinin ve bilgilerinin dini kültürümüzü nasıl boğduğu konusunda, muhterem hocamız Mehmet Said Hatiboğlu’nun “Kültürel Mirasımızı Tenkit Zarureti” adlı kitabını önemle tavsiye ederim. (Otto Yayınları)

BİLİM VE DEĞERLER
‘Bilgi’ kadar önemli olan ‘değerler’ alanındaki gelişmedir. Din ve mezhep çatışmalarında oluk oluk kan akıtan ortaçağ Avrupa’sının değerler alanındaki gelişmesine öncülük eden kavramlar “eşitlik”tir, “din ve vicdan hürriyeti”dir, inanma ve inanmama özgürlüğüdür… Tabii hukuk felsefesidir, kuvvetler ayrılığıdır ve bütün bunların eseri olan demokratik ve laik hukuk sistemidir.

Bu kavramların ardında ortaçağı tarihte bırakan kütüphaneler dolusu yeni bilgi ve felsefeler vardır.
İşte bu bilim zihniyeti olmayınca bir milyar Müslüman’ın toplam akademik yayın sayısı tek başına Fransa’nın gerisindedir.

İşte değerler sahasında “eşitlik, özgürlük, hukukun üstünlüğü” gibi felsefi kavramlar zihinlere ve ruhlara sinmeyince, hâlâ yoksulluk, mezhep kavgaları, zulüm ve katliamlar, göçler, insanları robotlaştıran kanlı örgütlerle “Avrupa’nın ortaçağda yaşadığını İslam dünyası şimdi yaşıyor!”
Bunun ıstırabını duyanlar Müslümanları inanç ve kimlik savaşlarına, siyasi kavgalara değil modern bilime ve demokratik hukuk değerlerine teşvik etmelidir.

Bilim ve hukuk
Ayıntabi Mehmet Efendi 17. yüzyılda yaşamış bir din bilgini. “Tibyan Tefsiri” diye ünlü bir kitabı var; dört cilt… 1956 yılında Latin harfleriyle yayınlandı.
Babam almış; aklım ermeye başladığında okumuştum. Güneşin dünya etrafında döndüğünü, Zühre (Venüs) gezegeninin günah işlediği için taşlaştırılmış bir eski melek olduğunu falan anlatıyordu!

Lise talebesiyim, içimde büyük bir tepki, zihnim allak bullak.
Sonra 1963-66 arasında yayınlanan 8 ciltlik bir tefsir kitabı; okuduğumda üniversitedeydim. Büyük fıkıh âlimi Ömer Nasuhi Bilmen’in “Kuran-ı Kerim’in Türkçe Meal-i Âlisi ve Tefsiri” adlı kitabı, 4. cildinin 1695. sayfasında “güneş ve ayın sürekli deveran ettiğini” yazdıktan sonra diyor ki:

“Güneşin deveranı (dönmesi) sayesinde fusul-i erbaa (dört mevsim) meydana gelir!”
Hıfzı Veldet ve Sıddık Sami gibi laik hukuk profesörleri Ömer Nasuhi Hoca’nın fıkıh âlimi olma yönünü övgüyle yazmışlardır; öyledir de. Ama tefsirinde ortaçağ bilgilerini nakletmişti, “nakilcilik” yapmıştı.

MODERN BİLİM
Oysa bir ilkokul talebesi bilir ki, güneş dünyanın etrafında dönmez, aksine sistemin merkezinde güneş vardır…
İşte sorun budur, ortaçağ bilgileriyle bu çağda dinimizi algılama ve anlatma sorunu… İslam’dan yüzlerce yıl önce oluşmuş “İsrailiyat” denilen folklorik ve mitolojik bilgiler, ilmi bir süzgeç olmadığından böyle eski tefsir kitaplarına bolca girmişti. İlaveten, bütün ortaçağ boyunca Batlamyus’un dünya merkezli evren anlayışı bilimsel sanılıyordu.

16. yüzyılda Galileo ve Kepler, kilise kütüphanelerinde daha çok kitap okuyarak değil, “deney, gözlem, matematikle ifade” metodunu kullanarak bunun yanlış olduğunu gösterdiler, “güneş merkezli” astronomi bilimi gelişti.
Modern astronominin bize girişi 17. yüzyılda Kâtip Çelebi gibi isimler sayesinde oldu fakat medreseye de girmedi, halka da inmedi. Medrese nakilciliğe devam etti.

Tabii yeni tefsir kitaplarında böyle şeyler yok.
Bilimsel kesinliğe sahip bu tür “maddi” konularda eski ve yeni bilgileri ayırt etmek kolay. Fakat siyaset, rejim, idare, hukuk, insan hakları, özgürlük ve itaat, iman ve rasyonalizm gibi konular düşünüldüğünde durum fevkalade muğlak ve karmaşıktır.

BİRLEŞİK KAPLAR
Fakat açık zihinlerde ikisi de birden gelişiyor, kapalı zihinlerde ikisi de birden duraklıyor.
Fizikçi John Desmond Bernal “deney, gözlem, matematikle ifade” şeklindeki modern bilim metodunun öncüsünün 10. yüzyıldaki İbn Heysem olduğunu, Bacon ve Kepler’in bu metodu ondan öğrendiğini yazar. İslam tarihinde ilimlerin geliştiği yüzyıllar, fıkıh dediğimiz hukukun da geliştiği asırlardı. Sonra birlikte donup kaldılar.

Bugün Müslümanların modern bilim düzeyine ulaşması için modern hukuk fikri ve düzeni şarttır.
Bilim zihniyetiyle hukuk kültürünün ve hukuki kurumların güçlü olduğu bir toplumda böylesine FETÖ’ler olamazdı… Olursa üzerine gidilirken de kuruların yanında yaşlar yakılmazdı, “adil yargılanma hakkı” tahdit edilmez, “itiraz” ve “iptal” yolları kapatılmazdı.

İslami kesimin Ahmet Taşgetiren, Kemal Öztürk, Hakan Albayrak gibi vicdanlı kalemleri yazıyor kuruların yanında yaşların yakıldığını.
Ve Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland evrensel hukukun uyarısını yapıyor; sonunda AİHM var diye.
Kim bu Jagland?… Avrupalıları 15 Temmuz faciasını anlamadıkları için eleştiren, Türkiye’nin 2010 yılına kadarki hukuk reformlarında önemli katkısı olan bir dost, saygın bir devlet adamı.

Netice: Bilim ve hukuk birleşik kaplar gibidir; ancak ikisi birden çağdaş düzeye çıkabilir veya ikisi birden “eski”de kalır.

Vedat Türkali’nin ardından…

Vedat Türkali’nin ardından…
Pınar Doğu

“Güven’i okudun mu? Benim en iyi romanım.”

Karşılaştığı istisnasız herkese müşfik ve meraklı bakışlarla bu soruyu sorardı. Olumsuz yanıt almaktan hiç hazzetmez, yüzünü buruşturup arkasına yaslanırdı. İngiltere’de 12 yıl boyunca inzivaya çekilerek, Komintern arşivlerini titizlikle tarayıp her kelimesi için büyük emekler harcayarak yazdığı Güven’i herkes okusun ve Türkiye’yi 1960 darbesine sürükleyen içtimai koşulları tek tek öğrensin istiyordu.

Hiç yaşlanmadan gitti bu dünyadan…

“Bana dede diyebilirsin,” demişti tanıştığımızda. Ertesi gün öğlen yemeğine davet etmişti, 12 gibi yiyoruz, diye eklemişti. O günden sonra ne zaman gönlüm sıkışsa, hayatla arama biraz mesafe girse, kapısından içeri adımımı atar atmaz huzur bulduğum o eve gittim, dizinin dibinde oturdum, o anlattı, ben dinledim. Bir keresinde “Benim romanlarım film gibidir, olaylar okudukça gözünün önüne gelir. Bunun sırrını vereceğim sana,” demişti. Uzun uzun anlatmıştı. Sonraki birkaç gidişimde ricamı kırmamış, söylediklerinin zihnime iyice yerleşmesi için sabırla tekrar etmişti. “Keramet sırda olsa herkes sizin gibi büyük romanlar yazardı dede,” dediğimde ise çocuksu gülüşüyle karşılık vermişti.

Yazar, şair, senarist, devrimci Vedat Türkali’den başka bir Vedat Türkali tanıma onuruna nail olanlardanım. Her gidişimde elini öperdim, alnıma koymama katiyen izin vermez, elime çabucak bir öpücük kondururdu.

İnsanı hudutsuz bir coğrafya gibi engin ve derin bir algılayışla tüm hücrelerine kadar görürdü. Deruni bir mahcubiyetle saklanan düşünceleri insanın kirpiğinin ucundan okurdu. Hayatı ve insanı anlamanın meşakkatli bir sergüzeşt olduğunu, böylesi bir derinlik bilinci kazanmanın sabır ve içgörüden geçtiğini ondan öğrendim.

Kimilerine göre huysuz ve sert bir adamdı, çünkü haksızlığa asla gelemez, lafını söylemekten kaçınmaz, sözleriyle taşı gediğine oturtur ve ilkelerinden taviz vermezdi. Kendini ve etrafında olan biteni tarafsız bir gözle sürekli muhakeme eder ve son kertede doğru bildiğinden şaşmaz, ancak iç görüsünü hep muhafaza ederdi.

Hayatı sürekli bir yenilenme safhası olarak gördüğünden olsa gerek zamana ayak uydurmakta hiç zorluk çekmedi. Her gün gazete okumaya, güncel siyaseti takip etmeye, ülkenin kadim sorunları için çözüm üretmeye, ezber bozan fikirler sunmaya devam etti. Hayatla ilişiğini hiç kesmedi Vedat Türkali. Günlük işlerinde disiplinliydi, yemeğini muntazaman saatinde yerdi, kültür- fizik hareketlerini aksatmazdı. Hayatı hassas bir saat gibi yaşadı.

Bir Gün Tek Başına’daki “Baba” karakteriyle ölümsüzlük kazandırdığı Hikmet Kıvılcımlı’dan miras aldığı alışkanlıklarından ömrü boyunca vazgeçmedi. Şarap dışında alkol almazdı, o da özel günlerde bir iki kadeh. Hayatta akıllıca iki iş yaptığını söylerdi: Sigarayı ve şiiri bırakmak. “Yahya Kemal varken insan şiir yazmaktan ürker,” demişti.

Kürt ve Türk halklarının birbirlerini tanıması, anlaması ve benimsemesini can-ı gönülden istiyor, bunun için elinden ne geliyorsa yapmak için azami gayret sarf ediyordu. Mehmet Uzun hayattayken onunla beraber bir roman yazmak istedi. Mehmet Uzun Kürtçe, kendisi Türkçe yazacak, sonra Mehmet Uzun’un yazdığı Türkçeye kendi yazdığı Kürtçeye tercüme edilecekti. En büyük arzusu evvela kanın durması, barışın söz sahibi olması, sahih bir demokrasinin gelmesiydi.

Son romanının adını “Bitti Bitti Bitmedi” koyması boşuna değildi.

Onun sayesinde nice onurlu ve yürekli sanatçı ve aydınlar tanıdım, sofrasına konuk oldum, acı kahvesini içtim. Bu sene 97. yaşını birlikte kutlamıştık: Akın Birdal, Nazım Alpman, Suavi, Ufuk Uras, Gülten Kaya, Bilgesu Erenus, Menderes Samancılar, asistanı Sebahat Altıparmakoğlu, doktoru Özgür Akın Oto, yardımcısı Nermin Çiçek…

“Şu romanı bitireyim, sonra bir roman daha var aklımda…” diyordu. “Daha yüzüncü yaşını kutlayacağız dede,” diyerek sözünü keserdim. Yeni romanı “ Bataklıkta Dağ Güneşleri” üzerine çalışıyordu bir süredir.

Bir gün bile yüzünü asık görmedim. “Mutsuz olmaya vakit yok,” demişti. Mezarı başında konuşan eski dostu Sevim Belli’nin dediği gibi oyun etti sanki bize.

Ölüm, yaşamı sahiden bitirebilir mi? Bekle bizi, geleceğiz arkandan!

Bir gün tek başımıza…