Ne kadar güzel ve ikiyüzlüsün Türkiye!

Ne kadar güzel ve ikiyüzlüsün Türkiye!
Reyya Advan

Türkiye, hem fiziksel olarak hem de ruh güzelliği bakımından, nefis bir ülke. Yani “önemli olan karakter” diyorsanız, bizde karakterin âlâsı var. Düşünceli, incelikli, samimi, duyarlı, adaletli, sevecen ve her konuda çok hassasız.

Milletçe en hassas olduğumuz konu, çocuklar. Çocuk haklarına ters bir durum oldu mu, akan sular durur bizde. Bu yasalarda da böyle, insanlarda da böyle.

Şiddet, tecavüz, istismar, açlık, yoksulluk gibi kelimelerle “çocuk” kelimesi, zaten yan yana dahi gelemez. (Mesela, şu anda bu tarz korkunç kelimelerle “çocuk”u ilk kez bir arada gördünüz diye şaşkınsınız. Derin bir nefes alın… Evet, geçti.)

Yeni bir şarkıcı çocuk (ya da çocuk şarkıcı) çıkmış: Aleyna Tilki. Kendisi, 16 yaşında. 14 yaşındayken, Yetenek Sizsiniz yarışmasına katılmış, şarkı söylemiş, “star ışığı” yanmış. (Sonra neler olmuş, o süreçlere pek hakim değilim.)

Sonra bu çocuk, geçtiğimiz günlerde bir klip yapmış. Bildiğimiz, “ünlü” olmuş yani. Hakkında bir sürü iyi ve bir o kadar kötü şey yazılmış, çizilmiş. Sonra da çocuğun, gece kulüplerinde sahnelere çıktığı duyulmuş. Gece geç saatlerde, “içkili mekan” denen yerlerde, büyük abileri ve ablaları gibi şarkı söylüyor, dans ediyormuş.

Türkiye bunu duydu ve doğal olarak, Türkiye’de hayat durdu…

16 yaşında bir çocuk, uyuması gereken saatte, sahnede miydi? 16 yaşında bir çocuk, o yorgunlukla okula nasıl gidiyordu? Yoksa, okula gitmiyor muydu? Sokaklarda, çekimlerde mi geziyordu? 16 yaşında bir kız çocuğu yahu! Koca koca adamların karşısında şarkı mı söylüyordu? Tacize uğrama ihtimalini kimse düşünmüyor muydu? Ne biçim annesi babası vardı? Buna nasıl izin veriyorlardı?

Türk halkı, günlerce bu sorulara cevap aradı. Cevap bulamadıkça kızdı, canlı yayınlara çocuk çağırıldı, babası çağırıldı, pedagog konuk çağırıldı. Türk halkı, 16 yaşında bir çocuğun (hem de bir kız çocuğunun) yaşadıklarına inanamıyor; feryat ve figan içinde gittikçe coşuyordu.

Bu süreçte, içkili mekana değil de fabrikalara çalışmaya giden başka çocuklardan, uyuması gereken saatte sokakta olan başka çocuklardan, okula gitmek yerine mendil satan başka çocuklardan, koca koca adamlarla evlendirilen başka çocuklardan, tacize uğrama ihtimali olan başka çocuklardan hiç bahsedilmedi.

Nihayet, beklenen oldu ve bakanlıklar devreye girdi (Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Çalışma Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı). Hemen temaslar başlatıldı, mercekler ele alındı, gereken tüm incelemeler yapıldı.

Bakanlık dedi ki; “18 yaşından küçük olan herkes, çocuktur. Ruhsal ve psikolojik gelişimlerinin tamamlanması için, bu yaş altındaki herkesin, gelişimine olumsuz etki edecek ortamlardan uzak tutulması gerekir. Bu duruma izin veremeyiz.”

16 yaşındaki kız çocuğunun, “çocukluğu bitene kadar” gece kulüplerinde şarkı söylemesi, sahneye çıkması yasaklandı.

Duyarlı Türk halkı da bir sosyal sorumluluk dolu olayı daha, birlik ve beraberlik içinde çözmüş olmanın mutluluğu içinde, geleceğe gururla baktı.

Türk halkı öyle bakarken, 13 yaşında bir çocuk, fabrikadaki ustasından dayak yedi. 12 yaşında bir çocuk, sanayide parmağını kesti. 10 yaşında bir çocuk, gece sokakta uyudu. 9 yaşında bir çocuk, trafikte araba camı silerken yere düştü.

Türk halkı öyle bakarken, 14 yaşında bir çocuk, gelin oldu. 13 yaşında bir çocuk, doğum yaptı. 7 yaşında bir çocuk, okul müdürünün tacizine uğradı. 4 yaşında bir çocuk, komşusu tarafından tecavüze uğradı ve öldürüldü.

Türk halkı, hep bakıyor. Bazen görüyor, bazen görmüyor, bazen de görmek işine gelmiyor. Nasıl olsa, göz görmeyince gönül katlanıyor, gönül katlanınca da ortada sorun filan kalmıyor.

En büyük bayramımız ‘KUTLU OLSUN’

En büyük bayramımız ‘KUTLU OLSUN’
Ruhi KAHRAMAN

GAZİ Mustafa Kemal Atatürk, özgür ve bağımsız bir Türkiye Cumhuriyeti kurmuştur. İlke ve inkılapları laik Cumhuriyet ve demokrasinin temelini oluşturmuştur.
Hayatı zafer ve devrimlerle dolu, ünü dünyaca kabul gören lider Atatürk, modernleşme-çağdaşlaşma akımıyla insan topluluğunu millet olarak ‘hukuki topluluk’ düzeyine/biçimine dönüştürmüş, onun güneşiyle Türkiye aydınlanmıştır.

Ulusal varlığımızın simgesi Atatürk, ‘Ulusal egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ sözüyle hukukun üstünde en üst kudreti egemenliği hukukun üstünlüğü kavramına bağlamıştır. Anlatış biçiminden demokrasinin kaynağı hukuka, büyük değer verdiği düşünülmesi gereken önemli bir derstir. ‘Adliyesi bağımsız olmayan bir ulusun devlet olarak varlığı kabul edilemez’ düşüncesi adaletin bağımsızlığını bir güç olarak değerlendirmesi, onun o günlerden bugünleri gören olağanüstü bakışıdır. “Hukukta işi oluruna bırakmak ulusları uyanmaktan alıkoyan en ağır bir kâbustur. Türk ulusu üzerine kâbus çökmesine izin vermez” (Mart 1924) nihayet; 1.11.1926’da “Emniyet ve hak işleriyle ilgili usullerde ve yasalarda kolaylık, çabukluk, açıklık ve kesirlik esas alınmalıdır” uyarısı hepimize, anlayana yol gösteren modern bir tarih dersidir.

Atatürk’ün bıraktığı hukuka bağlı devlet düzeninde hukukun hırpalanması cumhuriyet devletine güvenin sarsılması ‘Adalet mülkün temelidir’ anlatış biçiminin gölgelenmesidir. Yargı; tarafsız, bağımsız, ağırbaşlı ve hak gözetmelidir. Mahkemeler adil olduğu yolunda güven duygusu uyandırmalıdır. Tarafsızlık ve doğruluk ilkesinin zedelenmesi, yanlı görüş ve kararlarıyla özgürlüğün teminatı adaletin temeli çatlar, kırılabilir.

Öyleyse, anayasallaşma hukukun üstünlüğü kavramına bağlayıcı niteliği bulunan kurallarla, çağdaş yapıya/çizgiye getirilerek eksilmeyen dikkatle, Cumhuriyet ve demokrasi yaşatılmalı, güçlendirilmelidir. Bilinmelidir ki, devlet yapısının harcı hukuktur, adalettir.

Çekin ellerinizi çocukların bedeninden…

Çekin ellerinizi çocukların bedeninden…
Murat Çelik

“Adana’da, kandırarak evine götürdüğü 3 erkek çocuğuna cinsel istismarda bulunduğu ileri sürülen zanlı tutuklandı.
Ahlak Büro Amirliği ekipleri, merkez Seyhan ilçesinde S.B’nin (60), bir erkek çocuğuna cinsel istismarda bulunduğu ihbarı üzerine çalışma başlattı.

Şüphelinin evine operasyon düzenleyen ekipler, eşinden ayrıldığı belirlenen S.B’yi gözaltına aldı. Ekipler, evde yaptıkları aramalarda, cinsel gücü arttırıcı hap, elektroşok cihazı, kamera ve kuru sıkı tabanca buldu.
Bu arada, zanlının gözaltına alınmasının ardından yapılan çalışmada S.B’nin iki erkek çocuğuna daha cinsel istismarda bulunduğu ortaya çıktı.

Zanlının bazı çocukları sigara verme bahanesiyle evine götürdüğü ve elektroşok cihazıyla bayılttıktan sonra cinsel istismarda bulunduğu iddia edildi.
Emniyetteki işlemleri tamamlanan zanlı, sağlık kontrolünün ardından sevk edildiği mahkemece tutuklandı. “
Yukarıdaki haberi Anadolu Ajansı geçti dün sabah.

***

Sene 2016… Demokratik bir hukuk devletinde yaşıyoruz.
‘Kısasa kısas’ anlayışı tarih olmuş…
Ama böyle haberleri okuyunca; keşke tarih olmasaymış da 60 yaşına gelmiş bu pislik ve benzerlerine ‘kısasa kısas’ uygulanabilse diyor insan !
Daha Irmak’ın acısı küllenmedi yüreklerimizde.

***

Aşağılık, pislik, sapıklar cirit atıyor sokaklarda.
Ve bizler çocuklarımız hak ettikleri, güzel, müreffeh bir gelecekte yaşasın diye uğraşıyoruz.
Nasıl paranoyak olmayacağız, birisi söylesin lütfen.
Bırakın yabancıları; eşe dosta, komşuya güvenemez, şüpheyle bakar hâle geldi insanlar.

***

Her gün bir yenisini duyduğumuz, okuduğumuz ‘sapkınlık’ örneklerini bireysel, münferit sayabilir miyiz?
Töre cinayetlerine tanık olup, çocuk gelinleri görüp, berdelleri izledikten sonra nasıl gönlümüz rahat yaşayabiliriz?

***

Çocuk istismarı, taciz, tecavüz ve benzeri suçları işleyenlerin mümkün olan en ağır cezaya çarptırılması şart.
Bu tamam…
Tek tek yakalayıp cezaevine koymak ile bitecek gibi olsalar keşke…
Oturup düşünmemiz gereken, asıl sorgulamamız gereken; bu pisliklerin yetiştiği iklimi nasıl değiştirip dönüştürebileceğimiz.
Bu sapık beyinlerin içinden çıktığı ortamı ne yapacağız?

***

Evet, dünyanın hemen her ülkesinde zaman zaman rastlanıyor bu türlere.
Ama zaman zaman.
Bizdeki gibi her gün değil.
“Dünyanın en gelişmiş ülkelerinde bile var bunlardan” deyip geçebilir miyiz?
Onlardaki münferit işte. Bizdeki durumu ise maalesef artık ‘istisnalar gündemi’ olmaktan çıktı.

***

Savunmasız, küçücük çocuklara (hatta bazen bebeklere) yapılanlara bir bakın…
Kızı, erkeği mi olur çocuğun? Çocuk, çocuktur.
Önce anne – babalar ile aile büyüklerine, sonra öğretmenler ve eğitimcilere düşüyor görev.
Çünkü her sapık, birilerinin evladı, birilerinin ürünü, eseri…
Eğitim şart.

Sonrasında da takip.
Caydırıcı cezalar bir yere kadar. Çünkü ceza, suç işlendikten sonraki aşama.
Asıl mesele o suçun işlenmesinin önüne geçebilmek.

***

Çocuklarımızı o sapıklardan korumak biraz da bizim elimizde.
Küçük çocukları dokunarak seven, özellikle öpmek isteyenlere “Hayır” diyerek başlayabiliriz mesela.
Kusura bakarlarsa baksınlar.
Çocuklarımıza, onların isteği dışında bedenlerine kimsenin dokunamayacağını, dokunmaması gerektiğini öğreterek devam edebiliriz.

***

Bugünden yarına olacak iş değil bu.
Yıllar, yıllar içinde gelinen bu ortamı değiştirmek de seneler alacak şüphesiz.
Sabırla, kararlılıkla uğraşmamız gerekiyor bu meseleyle.
Gözümüzü dört açıp, sürekli tetikte olmamız ama en önemlisi bu mücadeleyi görev bilmemiz gerekiyor.

Mehdi’ye inanmak…

Mehdi’ye inanmak…
Taha Akyol

MEHDİ veya Mesih, yani “kıyamet”e yakın zamanlarda bir “Beklenen Kurtarıcı”nın ortaya çıkması inancı.

Ali Bardakoğlu gibi değerli âlimlerin oluşturduğu KURAMER’de (Kuran Araştırmaları Merkezi) “Beklenen kurtarıcı” konusunda son derece yararlı bir sempozyum düzenlendi.

İzlemedim fakat sunulan tebliğlerin çoğunu okudum.

DİNLERDE MESİH, MEHDİ
Prof. Ömer Faruk Harman’ın tebliğinde görüyoruz ki, ta Sümerlere kadar uzanan, hem semavi dinlerde hem Zerdüştlük, Budizm, Hinduizm, Aztek ve Maya gibi dinlerde Mesih veya Mehdi inanışı var; tabii bazı farklarla.

Prof. Harman Yahudilikteki “Tanrı kurtarıcı Mesih gönderecek” ve “Filistine’e döneceğiz” inancını ayrıntılı olarak anlatıyor.

Bu inanış İki bin yıldır bir umut birliği sağlayarak Yahudi kimliğini korudu diye düşünüyorum. Laik Yahudiler de bunu milli dava olarak benimsediler, yani Siyonizm.

Hıristiyanlıkta bu inanç, bin yedi yüz sene önce 325 yılında toplanan İznik Konsil’inde şöyle ifade edilmiş:

“Mesih İsa dirileri ve ölüleri yargılamak üzere şanla yeniden gelecek ve hükümdarlığının sonu gelmeyecektir.”

Amerika’da Evangelik Protestanlar, İsrail’in büyük bir güç kazanmasının “İsa’nın dönüşü”nü hızlandıracağına inanıyor, bütün güçleriyle İsrail’i destekliyor.

Saygın âlimlerimizden Prof. Şevki Yavuz’un tebliği “Beklenen Kurtarıcı İnancının İslam Akaidine Giriş Serüveni”dir. Çok özetle, tarih boyunca “mitabi İslam” Mehdi ve benzeri inanışlara mesafeli durmuş, “halk İslamı”nda ise yaygın olmuş.

TARİHÇİ GÖZÜYLE
Prof. Yaşar Ocak, inançlar tarihi konusunda yaşayan en büyük tarihçimizdir. Tebliğinde Mehdici hareketlerin sadece “teolojik” değil, aynı zamanda “sosyolojik, siyasal, ekonomik, psikolojik, ideolojik” boyutlara da sahip olduğunu anlatıyor.
Gülen olayını ima ederek “malum hadiseyi doğru anlamak ve temelindeki şizofreniyi doğru teşhis etmek istiyorsak” bu boyutlara dikkat etmek gerektiğini belirtiyor.
Tarihteki Mehdici isyanların ortak yanlarını anlatan Prof. Ocak, mistik Mehdi tipini “ilahi buyrukla yönetime el koyma yetkisini kendisine verildiğine inanan tip” olarak tanımıyor. Tarihte inanmayıp istismar eden tipler olduğunu da belirtiyor.
Temel unsurun mistik referanslarla beslenen “karizma” olduğunu vuruluyor.
Bazen açıkça “Mehdi” denilerek, bazen “Sahibü’z zaman, Kutup, Kutuplar kutbu” gibi mistik unvanlarla körüklenen bir “karizma”dır bu.
Ocak, bu karizmatik mistik kişiliği şöyle tanımlıyor:
“Onlar Cenab-ı Hakk’ın mazharı, gelmiş gelecek her şeyi bilen, kâinatta cereyan eden her olayın onun tasvip ve takdiriyle cereyan ettiği, onun bilgisi dışında hiçbir şeyin vuku bulmadığı, kısaca adeta ‘yarı tanrı’ statüsündeki şahsiyetlerdir.”

Burada “kâinatın imamı” unvanını hatırlamamak mümkün mü?

Benim yer veremediğim çok değerli tebliğler de var. Kitap olarak yayınlandığında hepsini okuyacağız.

MİSTİSİZM VE KARİZMA
Dini kültürümüzün nasıl ıslaha muhtaç olduğu bellidir. Sadece bu tür sorunlar değil, bilim zihniyeti ve hür irade anlayışının gelişmesi bakımından da.

İkincisi, sorun sadece dini inanışlarla ilgili değildir.

20. yüzyılda, hem de iyi eğitimli Alman milleti Hitler gibi birinin mistik karizmasına kapılıp gitmedi mi? Kimileri onu Alman milletini kurtarmak için Tanrı’nın, kimileri de tabiatın gönderdiğini sandı.

Materyalist Stalin ve Mao’dan kitlelerin nasıl büyülendiğini de biliyoruz.

Prof. Ocak’ın anlattığı gibi daha çok kriz ve uzun süreli altüst oluş dönemlerinde ortaya çıkıyorlar.

Bağımsız kişilik, açık toplum hukukun üstünlüğü ve özgür birey gibi değerlerdir sigortamız.

İnsanın geleceği için hayaller: Terminatör mü kazanacak Borg mu?

İnsanın geleceği için hayaller: Terminatör mü kazanacak Borg mu?
İsmet Berkan

BİZ Türkiye’de kendimizi dünü konuşmaya adadığımız için çok farkında değiliz belki ama dünyanın başka yerlerinde insanlar türlü çeşitli gelecek hayalleri kurmaya devam ediyorlar.

Bu gelecek hayallerinden biri de, yapay zekâyla ilgili.

İnsanoğlu, belki bilgisayarların icadından beri insan gibi düşünen makineler yapma hayali kuruyor.

Bugün Türkiye’de bile ‘robot’ diye bir kelimeyi kullanıyoruz ama pek azımız bu kelimenin neredeyse 100 yıl önce Çek bir bilimkurgu yazarı tarafından uydurulduğunun (ve Çek dilinden geldiğinin) farkındayız.

Bugün hayatımızda, mutfağımızdan işyerimize kadar pek çok yerde robotlarımız var ve bunların hepsinin önceden hayal edilmiş şeyler olduğunu, önce birilerinin bunların hayalini kurduğunu düşünmüyoruz bile.

YAPAY ZEKÂ PATLAMASI
Yapay zekâ konusunda, özellikle öğrenen algoritmaların icadıyla birlikte yakın bir zamanda büyük bir patlama yaşandı. Bugün sosyal paylaşım ağlarından internet arama motorlarına kadar neredeyse her gün çok sayıda yapay zekâ ürünü şeyle karşılaşıyoruz.

Evet, başta belki insan gibi olan, insan beynini neredeyse birebir taklit eden, hatta insan davranışına ve görünümüne de sahip yapay zekâlı robotlar hayal ediyorduk. Bu hayallerimiz şimdilik rafa kalktı; onun yerine bütünü değil parçaları yapay zekâyla donatıyoruz.

Buna rağmen Batı’da bir ‘Yarın yapay zekâ insan zekâsını aşacak ve insanlığı felakete sürükleyecek’ diyen bir tartışma var; biz elbette bundan da haberdar değiliz.

BEYİN 2.0
Şimdi insanlığın geleceği tartışmasına ağır ağır yeni bir unsur daha ekleniyor; beyin bilimci David Eagleman’in isimlendirmesiyle ‘Beyin 2.0’ tartışması.

Gözlerimiz var, görüyoruz. Kulağımız var, duyuyoruz. Cildimiz var, dokunuyoruz. Dilimiz var, tat alıyoruz. Burnumuz var, koku alıyoruz.

Bu beş temel duygumuz sayesinde kendimize bir ‘gerçeklik’ yaratıyor, bunun içinde yaşıyoruz.

Peki ama diyelim görme duyumuzdan söz ediyoruz; bizim görebildiğimiz elektromanyetik spektrumun çok ama çok küçük bir bölgesi. (Yaklaşık 1 trilyonda biri.)

RÖNTGEN GÖZLÜ OLMAK
Oysa kızılötesinde ve morötesinde, bizim görsel alıcılarımızın algılayamadığı ama var olduğunu bildiğimiz çok geniş bir alan var. Ya oraları da görebilseydik? Röntgen gözlerimiz veya radar gözlerimiz olsaydı, MR cihazı gibi iç organları ‘görebilseydik’, cep telefonuyla konuşurken yolladığımız sinyali de görsel olarak algılayabilseydik?

Aynı geniş alan, yani bizim algılarımızın dışındaki alan ses ve koku için de geçerli.

Ya bu alanları genişletecek yeni bazı ‘sensör’lerimiz, yani algılayıcılarımız olsaydı?

BEYNİMİZ DOĞRUDAN İNTERNETE BAĞLANSA
Buna bir de havada dolaşan WiFi veya 4G sinyallerini görmenin yanı sıra doğrudan beynimiz tarafından okunabilme yetisini ekleyin?

İşte bu becerilerin eklenmesi haline ‘Beyin 2.0’ adı veriliyor.

Hayal edin: Beyninizle doğrudan internete bağlısınız; gazete okumuyor, internetten ‘hissediyor’sunuz, film yüklemiyor, doğrudan beyninize gönderiyorsunuz, bankacılık işlemlerini düşünerek yapıyorsunuz; herhangi bir insanla iletişim kurmak için onu düşünmeniz ve ona seslenmeniz yetiyor.

‘BORG’LAR DÜNYASINA DOĞRU
Terminatör filmini hatırlıyor musunuz? Robotlar ve yapay zekâ insanın yerini alıyor, insanlarla robotlar arasında savaş çıkıyordu bu filmlerde.

Peki Star Trek dizisindeki ‘Borg’ları hatırlayanınız var mı? Yarı insan yarı bilgisayar ve robot olan, ortak zekâya sahip varlıklar ile Kaptan Picard’ın savaşını anlatan bölümleri ve filmi bilen biliyor.

İşte, başta Elon Musk gibi iş insanları, teknoloji girişimcileri bizi yapay zekâya karşı uyarırken hep Terminatör filmini hatırlatıyordu.

Ama galiba gelecekte korkmamız gereken bir Terminatör ihtimali yok; onun yerine hepimiz güle oynaya ‘Borg’ olacağız.

Şairin vasiyeti ne zaman geçerlidir?

Şairin vasiyeti ne zaman geçerlidir?
Metin Celal

Beşiktaş Belediyesi’nin düzenlediği 2. Dağlarca Şiir Ödülü, Adnan Özer ve Cenk Gündoğdu’ya Akatlar Kültür Merkezi’nde düzenlenen törenle verildi.

Dağlarca Şiir Ödülü ile ilgili geçen yıl verilmeye başlandığından beri tartışmalar var. Dağlarca’nın vasiyetinde “Adıma ödül konulmasın” demesine rağmen bu ödülün başlatıldığı iddia ediliyor. Ödülün kaldırılması talep ediliyor.
Dağlarca’nın vasiyeti 4 Kasım 2008’de, telif gelirlerinin burs olarak verilmesini vasiyet ettiği Çamlıca Bilfen Okulu’nda özel bir törenle açıklanmış. Noter onaylı vasiyetle mal varlığını Mehmetçik Vakfı’na, Kadıköy Mühürdar’daki evini de müze yapılması koşuluyla Kadıköy Belediyesi’ne bağışlamış. Vasiyetinde adına ödül verilip verilmemesine ilişkin bir cümle yok. Ama daha önce, 1992’de bir şair ve bir eleştirmene ödül verilmesini öngördüğü bir vasiyet taslağı var. Ödül parasının nereden geleceğini bile düşünmüş. Yapı Kredi Yayınları’nın “Dağlarca 100 Yaşında” sergi kitapçığında bu vasiyet taslağını görmek mümkün.

İyi bir araştırmacı olan şair Mehmet Can Doğan, Oktay Rifat’ın 1933-86 yılları arasında çeşitli yayınlarda yer almış ancak şairin hiçbir kitabına almadığı 75 şiiri “Bu Dünya Herkese Güzel” (Yapı Kredi Yay.) adıyla kitaplaştırdı. Sosyal medyada başlayan tartışmada Enver Ercan hatırlattı: “Oktay Rifat yayımlanmamış şiirim yoktur demişti”.
Oktay Rifat’ın önceki yayımcısı Adam Yayınları sahibi İnci Asena, “Tüm Şiirler’i Oktay Rifat’ın sağlığında onun dilediği yönde Memet Fuat’ın çalışmalarıyla son haline getirildi ve Adam Yayınları’nca yayımlandı.

Babasının bu isteğine Samih Rifat da ölünceye kadar sadık kaldı. Ben tanığım” diyerek tartışmaya katkıda bulundu (21.09.16, Facebook). Mehmet Can Doğan, “Bunlar yayımlanmamış değil, dergilerde kalanlar…” diye cevapladı. Kitabın editörü Murat Yalçın da “Şairin vasiyetine uyularak, ‘Bütün Şiirleri’ yapıtına asla eklenmemesi, hep ayrı basım kalması koşuluyla; tüm dönemlerinden, tamamı dergilerde kalmış 70 şiir” açıklamasını yaptı. Ailesinden onay alındığını da belirtti. Bence bu kitap bir kereye mahsus basılabilir ama basımı sürdürülürse bir süre sonra bütün eserlerinden sayılır ve vasiyete aykırı davranılmış olur. Tıpkı Edip Cansever’in şiirlerinde yapılan yanlışın kalıcılaşması gibi.

Nilgün Marmara 13 Nisan 1987’de kendi iradesi ile aramızdan ayrıldığında yayımlanmış hiçbir eseri, kitabı yoktu. Bazıları dergici şair arkadaşları vardı. İstese yazdıklarını dergilerde yayımlatabilirdi.

“Bu kitap aslında hiç yayımlanmamış olmalıydı” cümlesi ile başlıyor Nilgün Marmara’nın Defterler’inin (Everest Yay.) Kağan Önal imzalı önsözü. Nilgün Marmara intiharı öncesi yazdığı mektupla birlikte daktiloya çekilmiş iki dosya bırakmış. Mektuptaeşi Kağan Önal’a isterse bu dosyaları bastırabileceğini yazmış. Dosyalar 1988 ve 1990’da kitaplaşmıştı. 1993’te Gülseli İnal’ın derlediği “Kırmızı Kahverengi Defter” (Telos Yay.) yayımlandı.

Kitabın tanıtımında “Nilgün Marmara’nın günlüklerinde yer alan, okuduğu kitaplardan yaptığı alıntılar ve mektup taslakları dışında, her satır, her harf, elinizdeki kitaptadır” deniliyordu. Kağan Önal, bu kitabın kendi onayı alınmadan yayımlandığını, “kesilip biçilme tarzı nedeniyle” eksik olduğunu ve ortaya yanlış bir Nilgün Marmara portresi çıktığını, ölümü hakkında yersiz kuşkular oluştuğunu yazıyor önsözde. 25 yıl sonra olsa bile defterleri tam olarak bastırarak “bütün bu yersiz kuşkulara son vermek” istemiş. Son paragrafta söyledikleri ise can alıcı, “En büyük hatamın ve Nilgün’e karşı tek suçumun zamanında ne yapıp edip defterlerin yayımlanmasını engellememek olduğuna inanıyorum” diyor.

Şairlerin evrakı metrukesinin, yayımlanmış şiirlerinin bulunup kitaplaştırılması gerçekten de heyecan verici. Ama bir de vasiyet var. Vasiyetname bir irade beyanı. Kişinin ölümünden sonra geride bırakacaklarının nasıl değerlendirilmesi gerektiğini bildiriyor. Uyulmazsa hukuki sonuçları olan bir metin. Şairlerin de vasiyetnamelerine uyulması gerektiğini düşünüyorum.

Madonna kadar taş düşsün!

Madonna kadar taş düşsün!
Çağdaş Ertuna

Aramızda Kalmasın adlı magazin programında yaşananları tekrar tekrar izledik.
Ağlanacak halimize gülerek.
Sosyal medya yıkıldı, ‘Kürk Mantolu Madonna’yı şarkıcı Madonna’nın hayatı sananlar karşısında.
Sabahattin Ali’nin kitap kapağına bakarak, 1943’te yazıldığını duyunca “Madonna var mıydı, o yıllarda?” diyen mi istersiniz, “Ben kitabı okudum” deyip Madonna’nın aşkları, ilişkileri hakkında olduğunu iddia eden mi?..

Sonuç, sosyal medyaya sonsuz malzeme…
Sosyal medyada neler konuşuldu?
“Milan Kundera’nın 3 ayda nasıl 15 kilo verdiğini anlattığı ‘Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’ isimli diyet kitabını tavsiye ederim” diyen de, “Dostoyevski, rap müziğin başarılı ismi Ceza’yı yazmış: ‘Suç ve Ceza’, ‘Kürk Mantolu Madonna’dan sonra mutlaka okunmalı” diyen de oldu.

“Hanımefendi, Sabahattin Ali ile birlikte programa çıkarak bence bu tatsız durumu atlatabilirsiniz” diyen şuursuzlar da çıktı.
Şişli Belediyesi, “Madonna bizim kedimizdir, böyle gündeme gelmesini istemiyoruz” diye kedi fotoğrafı paylaştı, Datça Belediyesi’ni de etiketleyerek, bir yönetmen “‘Fareler ve İnsanlar’ romanını uyarlayacağımız yeni filmimizde fareyi oynayacak oyuncu arıyoruz” diye duyuruda bulundu.

Ayşe Kulin’in ‘Adı Aylin’inin Aylin Aslım’ın hayatını anlattığını yazanlara, Aylin Aslım “Ağlak mı?” cevabını yapıştırdı.
Böyle bir uzatma, geyik, zırvalama…
‘Bizim Madonna’nın filmi’

Tabii bu arada “Kitabı okudum tabii, iyi, ama bir şey kalmadı” diyen TV ünlüsünün Türkiye’de şarkıcı Madonna’nın filminin yapılacağına inanması ve doğal karşılaması da cabası.
Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali haklı, “Bu hanım Madonna’yı benimsemiş “bizim” diyor. Ama asıl bizim olan yazarı bilmiyor. Yazıklar olsun!” diye isyan etmekte.

Sonunda, bahsedilen TV şahsiyetinin çaresizlikle konuyu ‘primadonna’ya bağlama çabası karşısında ise onun yerine utanıyorsunuz izlerken.
Gerçi, daha beteri tartışma programlarında da yaşanıyor yıllardır.
Ama oralara hiç girmeyelim.

Neden bu kadar tepkiliyiz?
Peki ama ikinci sınıf bir magazin programında adını bile bilmediğimiz bir TV şahsiyetinin ettiği lafa niye bu kadar takıldık?

Nedeni basit aslında, bir devrin özeti karşımızdaki.
Cehalet diz boyu ama daha da fenası bilmemeye rağmen biliyormuş gibi yapma hevesi…
Okumadığı kitap için rahatlıkla okudum diyebilme cüreti…
“Ben dersem olur” zihniyetiyle hep bir ‘mış’ yapma hali…

Kürk Mantolu Madonna’yı okumak yerine, kahve ile birlikte çekilmiş fotoğrafını Instagram’da paylaşmayı tercih etme devri.
Etrafımızı saran cehalete ve “Her şeyi ben bilirim” kibrine isyan aslında bu.
Tabii isyan ederken de, geyik ve gülme ihtiyacını da aradan çıkarma…

Londra Tasarım Festivali’nde Tabanlıoğlu’na ilham kaynağı
Hazır yeri gelmişken, hatırlatalım, Tabanlıoğlu Mimarlık bu yıl Londra Tasarım Festivali’ne Sabahattin Ali’nin ‘Kürk Mantolu Madonna’ romanı için yaptıkları bir enstalasyonla katıldı.
Tam da o günlerde ‘Kürk Mantolu Madonna’, İngilizcede Maureen Freely’nin çevirisiyle yayımlandıktan sonra İngiliz gazetelerinde (Bkz. Guardian) “Hâlâ Orhan Pamuk romanlarını bile geçiyor” diye sık sık yer aldı.

“Romanın ana fikri, insanların ilk görünüşleriyle değerlendirilmemesi gerektiği. Bizim enstalasyonumuz ‘Beloved / Reading Room’ da ilk bakışta kocaman siyah bir kutu olarak gözüküyor. Yakınına gelip içine baktığınızda kitabın içindeki hayata tanık oluyorsunuz. İnsan beyninin bir kitabı okurken hayal etme şeklinin fiziksel ve çok duyulu bir temsili” diye anlatmıştı Murat Tabanlıoğlu.

Victoria & Albert Müzesi’nde sergilenen enstalasyonu görme şansı olan ziyaretçiler, ayna üzerindeki çatlaklardan bakarak, romanın önemli sahnelerinin sinema teknikleri, nesneler, metinler, ışık ve sesle canlandırılmasına tanık oldu.

20 milyonluk İstanbul’un neden hâlâ bir şehir müzesi yok?

20 milyonluk İstanbul’un neden hâlâ bir şehir müzesi yok?
İlber Ortaylı

Bazı emareler gösteriyor ki şimdi askeri okullar, Harp Akademileri’nin alanı, Metris gibi yerler pekâlâ devletin elinde müze ve kültürel faaliyet alanı olarak kullanılabilecekken inşaat şirketlerinin hedefi konumunda. İstanbul’un zenginlikleri nasıl ve ne zaman teşhir edilecek? Daha hâlâ bir şehir müzemiz yok. Yedikule gaz fabrikasının alanı niçin bir ‘Şehir Müzesi’ için düşünülmüyor?
TÜRKİYE müzelerinin tarihi genellikle geciktirilerek verilir. Yakın zamanda konuya doğrudan giren Semavi Eyice Hoca’ydı. Sonra bu konuda merhum Stanford Shaw’ın kızı Wendy Kural Shaw önemli bir çalışma yaptı.

Modern Türkiye müzeciliği ne zaman başlar? Fatih’in Çinili Köşkü’ndeki sergilemeleri, yine Fatih’in kendi sarayı Topkapı’nın bugünkü Hazine Dairesi’nde derlediği klasik heykeller, Rönesans tipi tablolar gibi kaybolan veya saraydan satılan eserleri hariç tutarsak, bu işin resmen başladığı ilk yer Topkapı’daki Aya İrini’dir. Aya İrini, Tophane Müşiri Fethi Ahmet Paşa’nın gayretleriyle bir arkeoloji müzesinin oluşturulması demektir. Klasik koleksiyonlar önceden de vardı. Bulgularıma göre, mesela III. Selim devrinde bazı eserler saklanmıştır. 1846’dan beri Fethi Ahmet Paşa’nın gayretleriyle vilayetlere eski eserler taraması için yazılar yazıldı. Birtakım arkeologlara ruhsat verildi. Buna göre bulunan eserlerin üçte biri onlara ait olacaktı.

HürriyetOsman Hamdi Bey’in zamanında Türkiye müzeciliği, bugün Arkeoloji Müzesi olarak tanıdığımız Asar-ı Atika Müze-i Humayun’unu kazandı.

BİZ ARKEOLOJİDEN ANLARIZ, TÜRK ARKEOLOJİSİ BİR EKOLDÜR

Osman Hamdi Bey’in zamanında Türkiye müzeciliği, bugün Arkeoloji Müzesi olarak tanıdığımız Asar-ı Atika Müze-i Humayun’unu kazandı. II. Abdülhamid devri eseridir. Osman Hamdi Bey’in arkeoloji ve medeniyet dünyasına hediye ettiği Sayda (Sidon) kazılarında bulduğu lahitlerin tipinde, İstanbul’un seçkin mimarı şehrimizin Katolik cemaatinden Alexandre Vallaury’nin tersimi olan bir binadır. Bu müzede sadece Yunan-Roma ve eski Anadolu değil, aynı zamanda eski Şark, asıl önemlisi eski Fenike kültürü modern insanlığa tanıtılmıştır. Topkapı Sarayı, Cumhuriyet’in ilanından sonra 1924 tarihinde ihdas edilen bir müzedir. Osman Hamdi Bey’in ve kardeşinin yetiştirmelerinden Tahsin Bey müzenin en önemli müdürüdür.

AKDENİZ DÜNYASINDA ESERLERİNİ EN ÇOK KORUYAN ÜLKE İSRAİL

Türkiye müzelerinin tarihi üzerinde fazla duracak değiliz ama modern müzeciliğimiz 16’ncı asırda düzenlenen Papalık-Vatikan kadar değilse de modern Batı Avrupa ile tarih olarak eşzamanlıdır. Türkiye’de arkeologya biz Türklerin anlamadığı bir dal değildir. Aksine Türk arkeolojisi yabancı meslektaşların da söylediği gibi bir ekoldür. Genç mareşallerimizden, Sultan Hamid devrinin sadrazamı ünlü matematikçi ve askeri tarihçi Ahmet Cevat Paşa gibi arkeoloji müzesinin kütüphanesini yaratan meraklılar da vardır. Miras konusu problemi bütün Akdeniz’i kapsar.

Bugün Akdeniz dünyasında İsrail’in dışında Âsâr-ı Atika eserlerini koruyan, gözünü dikenin gözünün yaşına bakmayan ikinci bir ülke yoktur. Bütün dünya bu ülkeden kaldırılanlarla geçiniyor. En arsız olanı da Birleşik Devletler koleksiyonerleridir. Orada kayda değer koleksiyon toplayıcıları olduğu gibi Bağdat Müzesi’nin yağma eserleriyle geçinenleri de vardır. Bir tarafta eski Mezopotamya dillerinin lügati hazırlanırken Irak’a çıkan ordunun içinde doğru dürüst eski eser uzmanlarının bulunmadığı da bir hakikattir.

YILLARDIR MÜZE UZMANI İMTİHANI YAPILMIYOR

Bugünkü Türkiye’de müze konusu dengesiz bir görünümündedir. En büyük müzelerimizin yanında maalesef sorumsuzca çalışanlar vardır. Kültür Bakanlığı uzun zamandır ciddi müze uzmanı ve asistan olmak için gereken imtihanları yapmamıştır. Türkiye taşrasında göz yaşartacak kadar gurur duyduğumuz müzeler vardır. Skandallara konu olan, halkla temasa geçemeyenleri de gazetelerden okuyoruz.

FETİH PANORAMASI ÖNEMLİ AMA YETMEZ

Belediye faaliyetleri de böyle; mesela son 10 senenin içerisinde Topkapı surlarının hemen dışında bir Panorama 1453 Müzesi kuruldu. Fetih panoramasını hazırlayanlar bu işin en iyi yapıldığı Sovyetler ülkesinden gelen uzmanlardır. Müzeye yapılan çoğu tenkidi isabetli bulmadığımı söylemeliyim. Halkın ilgisini çekti, belediyenin başarı hanesine yazılmalı lakin bu müzenin hemen yanındaki geniş araziyi bir yap-sat şirketine vermek, bu idarenin ve bu şehrin, müzeden ve parktan anlamadığını, eski İstanbul’u korumayı ve onun siluetine saygı göstermeyi düşünmediğini göstermektedir.

Bazı emareler gösteriyor ki şimdi göz dikilen askeri okullar, Harp Akademilerinin alanı, Metris gibi yerler pekâlâ devletin elinde müze ve kültürel faaliyet alanı olarak kullanılabilecekken inşaat şirketlerinin hedefi konumunda.

Acaba 20 milyona doğru tırmanan İstanbul’un nüfusunun hava alamadığını, sisli havaların kirlilik tabakası teşkil ettiğini görmüyor muyuz? İstanbul’un zenginlikleri nasıl ve ne zaman teşhir edilecek? Daha hâlâ bir şehir müzemiz yok. (Tabii bu şehir müzesinden Topkapı’nın arazisine dadanan Tarih Vakfı’nın sözde müzesini kastetmiyorum.) Yedikule gaz fabrikasının alanı niçin bir ‘Şehir Müzesi’ için düşünülmüyor? Samatya’da İmrahor Camisi’nin restorasyonunun ve etrafının park olarak planlanmaması, aynı şekilde Topkapı Sarayı’nın denize bakan geniş alanında Gülhane’nin devamı bir park olarak düzenlenmemesi, bazı harap eski eserlerin restorasyonunda basına yansıyan haberler bu bütün içerisinde düşünülmelidir.

MİDİLLİ’DE BİR SERGİ

Midilli’nin Kulaksızoğlu Halim Bey’i… Zamanında esnafı ve halk onu çok tutar ve severmiş. Torunları, zengin modern sanat koleksiyonundan en nadide eserleri adaya nakledip kasıma kadar devam edecek bir sergi düzenlendiler. Bu gibi faaliyetler yayılmalı. Kuşkusuz, öğrenen öğretir.

SEVDA ve Can Elgiz, iş dünyamızın tanıdığı iki girişimci. Ama asıl önemlisi modern sanatlar alanında ilk gençliklerinden beri ilgilerini koleksiyon toplamaya da yönelten iki sanatsever ve uzman. Can Elgiz’in soyu Midilli Adası’ndan geliyor. Midilli mutasarrıflarından Kulaksızoğlu Halim Bey’in soyundan. Kulaksızoğulları Midilli’de tarımla değil bürokrasideki yerleriyle tanınıyorlar.

Kulaksızoğlu Halim Bey Konağı

MİDİLLİ’DE ‘BU KONAK KİMİN’ DİYE SORAMAZSINIZ

Daha evvelki gezilerimde Midilli kalesinin dibindeki Türk mahallesinden geçerken harap vaziyetteki bir görkemli konak dikkatimi çekmişti. Midilli’nin mahallelerinde bir binanın ne olduğunu sorup öğrenemezsiniz; çoğu bilmez, bilen de “Niye soruyorsun” kabilinden sinirlenir. Devirler ve anlayışlar değişti. Ayvalık’ın eski sakinlerinden kalan, bilhassa Cunda’daki Metropolitan Kilisesi gibi eserleri önce Vakıflar korumaya aldı; ardından Sayın Rahmi Koç değerlendirmeye başladı. Bugün orası bir müze, tepedeki ayazma, kütüphane, Suzan Sabancı Ayışığı Manastırı’nı tamamen yenilemesi bu cümledendir.

HALİM BEY ÇOK SEVİLİRMİŞ

Midilli’de de yumuşama başladı. Yeni cami ve etrafındaki eserler korumaya alındı. Bu arada Kulaksızoğlu Halim Bey Konağı Midilli Belediyesi tarafından restore edilip müze olarak değerlendirildi. Restorasyondan sonra eylülün sonunda açılış yapıldı; belediye reisi, Kulaksızoğlu Halim Bey için renkli bir biyografi sundu. Midilli esnafı ve halk kendisini çok tutar ve severmiş. Torunları, zengin modern sanat koleksiyonundan en nadide eserleri adaya nakledip kasıma kadar devam edecek bir sergi düzenlendiler. Midilli ve İstanbul basını da oradaydı.

İMPARATORLUK TARİHİNİ HER YERDE İZLEMEK ZORUNDAYIZ

Midilli güzel bir ada; sakin, tabiat korunmuş. “Yunan adalarının turizmini niye teşvik ediyoruz” gibi lafa gerek yok. Türkiye halkı imparatorluk tarihini her yerde izlemek ve öğrenmek zorunda, etraftaki coğrafyayı da sevmek durumundayız. Ben şahsen Türklerin adalara nasıl gelip gittiğiyle fazla ilgilenmiyorum; okumuş yazmışların Akdeniz coğrafyasına gezi için dağıldıklarını görmekten haz duyuyorum. Sevda ve Can Elgiz’in ve kızları Ayda’nın bu gibi faaliyetlerinin yayılmasını temenni ediyorum. Her şeyi öğrenmeliyiz ve kuşkusuz öğrenen öğretir.

Ne düşünüyorlar?

Ne düşünüyorlar?
Aslı Aydıntaşbaş

Aynı şeyleri konuşmaktan bıktınız değil mi? Ben de.
Ben de bıktım her gün etrafın ne kadar karanlık olduğunu, nelerin yanlış olduğunu, kimlerin sorumlu olduğunu yazmaktan. Ve konuşmaktan.

Bakıyorum da, çevremdeki herkes benim gibi düşünüyor. Hepimiz aynı şeylere kızıyoruz, aynı otoriterleşmeden şikâyetçiyiz, reform gündemi istiyor, hukuk devleti diyor, memleketin genel istikametinden kaygılanıyoruz.
İyi de ne fark ediyor? Bütün bu hayıflanmalar, yakınmalar, bu günlerin moda tabiriyle “duyar kasmalar” havaya uçup gidiyor. Ne bir etkisi oluyor, ne topluma yansıması. Siz, ben ve üç arkadaşımız dışında insanlar bizim dert edindiğimiz konuları çok umursamıyor gözüküyor. 100’üncü ya da 500’üncü kez “Bu iş böyle olmaz”, “Bu çok yanlış politika” yazısı yazsak da, memleket belli bir istikamette ilerliyor. Sesimiz karanlıkta bir çığlık olarak kalıyor. Toplum tepki göstermiyor.

İşte bu yüzden, geçenlerde bir işadamı dostumun anlattıkları bana ilginç geldi ve bugün okuyacağınız, belki de 10’uncu muhalif yazı yerine sosyolojik bir gözlem aktarmak istedim. Yanlış anlamayın; sözlerine katıldığım için değil, bir gazeteci olarak toplumu anlamak ve yeri geldiğinde tercüme etmek zorunda olduğum için…
İşadamı dostum, 2002 sonrası reform yıllarında AKP’ye, Kılıçdaroğlu çıktıktan sonra CHP’ye, Haziran 2015 seçimlerinde bir umutla HDP’ye ve daha sonra “memleket elden gidiyor” diye yeniden AKP’ye oy vermiş bir seçmen. Bu yüzer-gezer, demokrasi arayan ama kaostan da korkan seçmen sayısı sandığınızdan daha fazla. Özel bir Tayyip Erdoğan sevdası yok; hatta çocuklarının geleceği açısından Türkiye’deki muhafazakârlaşmadan da rahatsız. Ama 15 Temmuz sonrası hislerini bana şöyle anlattı:

“Ben ve benim gibi birçok işadamı şu anda ayakta kalmaya bakıyor. Darbe olsaydı iç savaş çıkacağına şüphem yok. Suriye gibi olacaktık. Olmamasına seviniyorum. Artık derdim demokrasi değil. O bir hevesti. Ama Libya, Suriye ve Irak’ta yaşananları gördükten sonra zaten Allah her yerde demokrasinin kurulamayacağını gözümüze soktu.”
Türkiye’nin bundan sonra ilelebet Tayyip Erdoğan tarafından yönetilme ihtimalinin kendisini rahatsız edip etmediğini soruyorum. “Adam zaten şu anda başkan. Artık başkanlık sistemi falan da gelecekse gelsin. Yoksa ülke güme gidiyordu. Erdoğan’a bir şey olsa Türkiye daha mı iyi yönetilecek sanıyorsun. Muhalefet koalisyon işini Haziran 2015’ten sonra beceremedi. Hepimiz gördük. Bundan sonrası için ben Erdoğan’ı kabullendim.”

Peki, darbe sonrası cemaate karşı adımların cadı avına dönüştüğü ya da mağduriyet yarattığını düşünmüyor musun? “Mağduriyet büyük bir sorun. Ama bu kadar olağanüstü bir süreçte OHAL’i de tutuklamaları da normal buluyorum. Devlet o kadar tehlikeli bir yapıyla karşı karşıya ki maksimalist davranıyor. Ama unutma; bu hayatta kalma meselesi. Devleti tamamen yitirebilirdik. Bu yüzden ByLock kullanan herkesi içeri alıyor. Kuşkusuz aralarında darbeci olmayan çok insan var. Ama başka nasıl baş edeceksin?”

Peki ya demokrasi? “Şu anda benim için ikinci planda. Kusura bakma. Farklı düşündüğünü biliyorum ama önce elimizde bir ülke olması lazım. Ancak istikrarı sağlarsak ileride demokrasi gelişebilir. Atatürk farklı mı davrandı sanıyorsun?”

Sonra ekliyor: “Demokraside en hızlı yol aldığımız Erdoğan’ın ilk 2 dönemi ve Atatürk dönemi. İkisinde de koalisyon ya da çok parti yok. Koalisyon hükümetlerinin ortalama ömrü 18 ay. Bir bilgisayar programına ‘Türkiye için en iyisi nedir?’ diye sorsak, şu anda Erdoğan çıkacaktır. Ben bir işadamı olarak böyle bakıyorum.”

‘Proje okullar’ ne projesi?

‘Proje okullar’ ne projesi?
Gülse Birsel

“PROJE okullar”ın hali malumunuz.
Bunlar Türkiye’de üniversiteye öğrenci sokma başarısı en yüksek okullardı ve öğretmenleri de öğrencileri de sınavlardan geçerek geliyordu.

2 yıl önce, öğretmen kadroları değiştirilmeye başlandı. Yeni uygulamaya göre öğretmenler, sınavsız, “Milli Eğitim Bakanı oluru” ile atanacak. Bazı okulların velileri ve öğrencileri itiraz ettiler, gösteriler yaptılar. Bu esnada, ara sınıflara düşük puanlı öğrenci nakilleri başlatıldı.

İyi kalitede eğitim veren kurumlara bu niye yapılır, çalışan saatlere niye dokunulur, meçhul.

Ancak ortaya çıkan bir video ilginç. Bu proje okullarından Kabataş Erkek Lisesi’ne geçen yıl atanan müdür yardımcısı, bir dini vakıfta konuşma yapıyor.

“Bütün okullarımızın imam hatip lisesi gibi olmasının zamanı geldi” diyor. Diğer yandan öğrencinin imam hatipli olmasının, içki içmeyip namaz kılmasının da yetmeyeceğini, öğrencileri okul çıkışı alıp (o esnada konuşma yaptığı) dini vakıfla, veya başka “Değerli camialarla” tanıştırmanın, “Yavrularımızın bu camialara devam etmesinin şart olduğunu” ifade ediyor. “Her imam hatibin kapısında bu teşkilatın bir çalışması olacak” diyor.

Dünyada gelecekte İslami kurallarla yönetilecek ülkelerin çoğalacağını, gidişatın bu yönden iyi olduğunu, ümit kesilmemesi gerektiğini anlatıyor.

Herhangi bir vatandaşın fikirleri bu yönde olabilir, kimse karışamaz.

Ama eğitimle ilgili bu kadar ideolojik düşünen birinin, devletin eğitim sisteminde önemli bir pozisyonda olması çok düşündürücü. Mesela, bu fikirlere katılmayan ailelerin çocukları Kabataş Erkek Lisesi’nde nasıl bir muameleyle karşılaşacak?

Dini camiaların okulların kapısında teşkilatlanması, öğrenci bulup, öğrencilerin o cemaate “devam etmelerine” çalışması hukukumuzda nasıl bir yere tekabül ediyor?

Veya bir sormak lazım kendisine, bütün okullar imam hatip lisesi olursa, İmam Hatip’e gitmek istemeyenler ne yapacak?

Başımıza camialar, cemaatler, abiler ablalar, şunlar bunlar yüzünden çok şey geldi de, o bakımdan!

Şöyle diyenler çıkacaktır: Sen ne anlarsın eğitimden? Ayrıca her tarikat, her vakıf aynı mı sanki? İyileri yok mu? Ayrıca tek bir okuldaki tek bir eğitimciyle genelleme yapılır mı?

Doğru… Ancak…

2010 yılında ‘emo’larla ilgili bir yazı yazmışım, şöyle ironik bir ifadeyle de bitirmişim:

“Ülkenin gençlerine bak. Tarikat yurtlarında yetiştirilen çocuklar, polise atsın diye eline taş verilenler, bir de ‘emo’lar! Gelecekten çok umutluyum!”

Yani gelecek tahminlerim çok da isabetsiz değil demek ki. O bakımdan, haddim olmayarak, yetkililer yukarıdakileri okuyup bir miktar ciddiye alabilir diyorum!

DÜNYA HIZLA DELİRİYORDU, BİRİNCİLİĞİ AMERİKA’YA VERDİLER!
MİLLETÇE son yıllarda bir tahtamızın eksildiği, depresyonla, hele ki 15 Temmuz sonrası büyük bir psikolojik travmayla uğraştığımız zaten biliniyor.

Psikiyatrlar, psikologlar pek çok insanın darbe girişimi sonrası uykusuzluk, öfke patlamaları, endişe bozuklukları gibi şikâyetlerle kendilerine başvurduğunu ifade ediyor. Çocuklarda uçak, helikopter sesinden korkma, gece sebepsiz uyanmalar, korkular vs görüldüğü de malum.

Bu esnada gözünün üstünde kaşın var diyene tekme-tokat saldırmaya, eve “Bulunsun” diye pompalı tüfek almaya filan da başladık. Hayırlısı!

Fakat dünyanın hali de bizden çok iyi değil. Ortadoğu zaten kafada huniyle geziyor ama, ben Donald Trump’ın danışmanlarından biri olduğu söylenen şahsın son iddiasını dünya delilik skalasında yeni bir çıta olarak görüyorum.

Alex Jones isimli bu komplo teorisyeni ve radyo programcısı, Hillary Clinton ve Barack Obama’nın aslında şeytan olduklarını söyledi!

Bu tezini, ikisinin de sülfür kokuyor olduğu iddiasıyla da kanıtladı, kendine göre!

Obama’nın üzerine sinek konduğu anları gösteren düzinelerce fotoğrafı varmış. Niye kimseye sinek konmazken ona konuyormuş? Hillary’nin yanında çalışanlar ise kendisinin şeytani özellikleri yüzünden geceleri sürekli kâbus görüyorlarmış. Bir de “Önemli insanlar” kendisine Obama’nın da Hillary’nin de feci koktuklarını söylemiş ve gayet net ki, bu şeytanda ve cehennemde bulunan sülfür kokusuymuş! Komplo teorilerine en meraklı milletlerden biri olarak, biz bile inanmazdık buna!

Delilik mi acaba? Yoksa buna inanacak cahil kalabalıkları kafakola almaca mı?

Hitler’in propaganda bakanı Goebbels’in tekniği neydi? Büyük bir yalan atın, mutlaka inanan çıkacaktır!