Kıyamet Çağı’mızın ütopyası: MARS

Kıyamet Çağı’mızın ütopyası: MARS
Tayfun Atay

Hiç şüphe yok, geleceği karanlık gördüğümüz ve dünyadan ümit kestiğimiz bir zamanda yaşıyoruz.
Bu “distopik” çağ, daha önce defalarca vurguladığımız gibi, fantezileri (sinema ve dizi filmleri) ile de, gerçekliği (IŞİD, Pegida, İslamofobi, İslamofaşizm, Trump, Putin, Le Pen) ile de bir kıyamete doğru doludizgin yol alışın emarelerini karşımıza çıkarıyor.

Elbette emarelerin ötesinde bu bakımdan bilimsel kredisi hayli yüksek bir öngörü de çağın en büyük dehası Stephen Hawking’in geçtiğimiz günlerde basına yansıyan konuşmasında insanlığa hepi topu 1000 yıllık bir ömür biçmesiyle şekillendi.
Eğer insanlık, yaşamını sürdürecek başka bir diyar bulamazsa onun soyunun tükenmesine ramak kaldı demekte Hawking.

İşte tam da bu ifadeyle uyarlı mahiyette, her yanı kıyamete çalan bir dünyada, yine fantezi ve gerçekliğiyle bir “dünya-dışı ütopya” olarak “MARS” huzurlarınızda!..

***

“National Geographic Channel” tarafından yılın en iddialı yapımı olarak hazırlanıp 13 Kasım’da ilk bölümüyle ekrana gelmeye başlayan “MARS”, kelimenin tam anlamıyla gerçeklik ve fanteziyi buluşturmuş bir belgesel-bilimkurgu dizisi.

Mars’ta yaşam “üretme”, hâlihazırda insanlığımızın bir hayali değil, fakat bir “veri”si… Amerika’dan Rusya’ya kadar harıl harıl böyle bir imkânın önünü açmaya yönelik bilimsel çalışma ve araştırmalar yoğunlaşmış durumda.

Dizi bu bağlamda bizi bir yandan bu bilimsel çalışmalardan haberdar etme yolunda 2016’nın “belgesel” gerçekliğini takdim ediyor. Diğer taraftan da bu bilimsel tespit, veri, olasılık ve öngörüler temelinde kotarılmış, 2033’e uzanan Mars’a ilk insanlı seyahat kurgusunu seyrimize sunuyor.

Bir bakıma “Kurtuluş, Mars’ta mı” sorusunu ortaya atan ve buna yanıt arayan bir dizi var karşımızda.

***

Yedi aylık, milyonlarca kilometre süren yolculuktan sonra Mars gezegenine ulaşan; zorlu bir inişte ağır yaralanan kaptanlarını kurtaramayarak kaybeden; böylece “Kızıl Gezegen”in taşlı- tozlu toprağında, eksi 55 derecelik havasında, zehirli mi zehirli atmosferinde 5 kişi kalan bir ekibimiz var. Onlar, Mars’ı insanlığın gelecekteki evi kılma yolunda bir bilimsel arayışa cesurca ve kahramanca öncülük yapıyorlar.
Ama ne yapıyorlarsa da 2016 yılının Mars’la ilgili “bilimsel” gerçekliğine yaslanarak yapıyorlar. O yüzden diziyi izlerken 2033’ün “fantezi”sinin en heyecanlı, ürkütücü, soluk kesici anında birden 2016’nın uzay araştırma merkezlerine, o merkezlerdeki güvenilir bilimcilerin sakin ve serin değerlendirmelerine çekiliyoruz. Sonra tekrar 2033’ün fantastik Mars yüzeyine geri dönüş…

Bu şekilde, bir “fantezi ve gerçeklik” seyrüseferinde artık kendimize dar ettiğimiz dünyadan kestiğimiz ümidi, Mars’ta bir gelecek umuduna havale etmekteyiz.

***

Peki, Mars gerçekten geleceğimizi kurtarabilir mi?..
Eğer soruya “Geçmişimiz” teminat alınarak cevap aranırsa sonucun olumlu olacağını söylemek çok zor.

Evet, belgeselin başında yer alan şu sözler doğru:
“Hayal kurarız. Kimliğimizdir bu… İliklerimize, hücrelerimize kadar… İnşa etme içgüdüsü… Bildiğimizin ötesini keşfetme dürtüsü… DNA’mızda vardır. Okyanusları aştık. Gökleri fethettik. Ve Dünya’da aşılacak sınır kalmadığı zaman da kendimizi yıldızlara fırlattık.”

Doğru… Ama bunları hep iktidar ve hâkimiyet için, yıkım ve tahribat hedefli işlerliğe soktuk. Artık yaşanamaz hale getirdiğimiz Dünya gezegeni bunun açık kanıtı değil mi?!

İnsan, yukarıdaki sözlerle özetlenen türsel yetkinliği ile yeryüzünün nimeti değil lâneti oldu. Dünya’nın “kanser”i haline geldi.

Ama bu öyle akıllı bir “kanser” ki parçası olduğu varlık alanını yok ederken başka kanser hücreleri/dokuları gibi kendi de yok olmak yerine bir başka organizmaya milyonlarca kilometrelik bir sıçrama yaparak yaşamaya devam etmeyi plânlıyor.
“Mars’a seyahat”i böyle okumak da mümkün!..

Ve sonuçta Mars’ın da Dünya ile aynı kaderi paylaşacağını kederlice tahmin etmek de zor değil…

Yani:
Kolla kendini Mars, “İnsan” geliyor!..

Neden bu kadar zor?

Neden bu kadar zor?
Melike Karakartal

18 yaşın altında yapılmış evlilikler, kız çocuklarını “insan” çerçevesinde değerlendiremeyen, hatta değerlendiremediğinin farkında bile olmayan bir kültürün ürünü.
Bir problem söz konusu olduğunda, sorunu çözmek için önce o problemin varlığını kabul etmek gerekir. Ancak bu öyle bir konu ki “çocuk yaştaki kızlara evliliği normal bulan bir kültür” diye söze dökerken veya “küçüğün de rızasıyla” gibi bir kelime öbeği duyarken can acıtıyor.

Bunu kabul etmek zor. Zor ama belirli bir kitlede var olan bir gerçek.
Hatta öyle bir gerçek ki, konunun problem yaratan tarafını anlatmakta zorlanıyoruz. Ortada büyük bir sapkınlık var ve bu sapkınlığın bir “sapkınlık” olduğunu anlatabilmekten bile uzağız; toplumun belirli bir kesimi 18 yaşından önce yapılan evliliklere “Ne var bunda” gözüyle bakıyor.

Ne yazık ki kız çocuklarına yönelik suistimalin “kültür”, “gelenek” adı altında içimize yerleşmiş olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Kız çocuklarıyla evlenmenin adı “suistimal” değil o kültürde. Biraz büyüdüğünde hemen koca bir adama teslim edilmesi, kız çocuğunun hayatının kurtulması anlamına geliyor.

Kız çocuğu kendi başına ayakta durabilecek bir varlık değil o kültürde. Bir varlık da değil hatta, çocuk doğurma makinesi. Ancak evde oturabiliyor, dışarı çıktığında “etraftan söz oluyor”. Annelikle tanımlanıyor ve dört duvar arasında karnında çocuğu, “başında kocası” döngüsüne ne kadar erken girerse, o kadar “kurtulmuş” sayılıyor.

Kız çocuğu, ailenin devamını sağlayacak çocukların üretim merkezi, evi çekip çeviren, ailenin “babasını” rahat ettirmekle görevli bir varlık. Evlenmeden önce babasının, evlendikten sonra kocasının rahatını sağlamakla yükümlü.
Evlenip “kurtulduğunda” kocasına borçlu bile oluyor, o değil mi onu kurtaran, “yalnız kadın”ı yerlere çalan mahalle dedikodularından uzak tutan, “bunu alan olmadı” laflarına bırakmayan…
Kocası değil mi cebinden parasını, üstünde kıyafetini, evinde rahatını eksik etmeyen…

Bakın size “kız çocuğu”nun ne anlama geldiğini yazıyorum. Ben yazmıyorum, ben bunları düşünmüyorum, hafsalam almıyor ama belirli bir kitlede, kız çocuğunun ne anlama geldiğini yazıya döküyorum sadece. Yazarken bile tahammül edemiyorum.
Benim yazarken tahammül edemediğim, düşünürken beynimizin yandığı konu, öyle ya da böyle mecliste bir biçimde çocuk evliliklerini normalleştirecek bir halde tartışılabiliyor.

3 bin somut vakada mağdur olan ailelere çocuk evliliklerinin anormalliğini anlatacağınıza, bu nikahları kıyan imamları meslekten men edeceğinize, kız çocuklarını insan gibi görmeyen “gelenek”i değiştirmek için eğitim politikaları üreteceğinize “Bir seferlik kız çocuklarıyla evliliği affedelim” mi diyorsunuz?

Çocuk yaşta çocuk doğurmuş kız çocuklarına mali yardım yapın madem ortada bir mağduriyet varsa? Kaynak mı yok?
Ben size kaynağı göstereyim. Hani her mevsim başında duvarlara, bulvarlara, kaldırımlara, parklara çiçek ekiyor ve bunları mevsimlik olarak değiştiriyorsunuz ya. Bunu yapmak yerine, belediyelerimiz o 3 bin aileye aktarsın duvar çiçeği için harcanan paraları. Olmaz mı? Birileri bir sene çok zengin olmayıversin mesela. Olmaz mı?

Cehennemin kıyısındaki mahalle…

Cehennemin kıyısındaki mahalle…
Akdoğan Özkan

Modernleşirken, geçmişe ait unsurları koruyamamamız yüzünden, “evinin anahtarını çekinmeden komşusuna teslim eden” bir kültürün egemen olduğu “mahalle” havasını yok ettiğimizi savunan İslamcı düşünce modernizmin bizi karşı karşıya bıraktığı savrulmalar karşısında kendisine uzun yıllar “mahallenin” dışından da epeyce taraftar bulabiliyordu. “Ev dar ise hemen bitişikteki komşunun evini açtığı” geleneksel mahalle, içinde “iyi, doğru ve güzel” unsurlar barındıran bir yerdi sonuçta ve seküler ahlak ölçülerini benimsemiş insanların da itiraz edebileceği bir yer değildi!

Ancak bugün, “iyi, doğru ve güzel” hakkında, ya da genel hatlarıyla “seküler etik” adına umutlu olmaktan epeyce uzak noktaya düşmüş bir haldeyiz. Artık “mahalle” içinde mesele, küçücük çocukları kötülüklerden korumak yerine tecavüzcülerini kollayan hukuki düzenlemeler yapabilmeyi içine sindirmeye kadar dayanmış durumda.

Bu, Osmanlı’dan miras alınan ve yüceltilen geleneksel “mahalle” havasının dibine kibrit suyu ekmeye ve onu “çözülüşe” götürmeye varan bir durum, ama gelin görün ki, o mahallede, bunu görebilen insan sayısı da son derece az! Toplumun bir kesiminin diğer bir kesimine tecavüzün, hırsızlığın ve hak gaspının kötü bir şey olduğunu kanıtlamaya çalıştığı yerin mahalle değil olsa olsa cehennem olabileceğini gören insan sayısının 80 küsur yıllık cumhuriyetimizde çok daha fazla olması ümit edilirdi! Ama olmuyor işte!

Tam bu noktada, şu eski “mahalle baskısı” tartışmasını hatırlamakta fayda görüyorum. Zira o tartışma bugünü nedenleriyle anlamaya yönelik önemli ipuçları da barındırıyor.
Prof. Dr. Şerif Mardin, bundan 8 yıl önce başlattığı “mahalle baskısı” tartışmasında aslında bunun bir kavramdan öte zamanla değişen bir “teşkilatlanma biçimi” olduğunun özellikle altına çizmişti.
Ancak Mardin, tartışmanın sosyolojinin alanı içinde tartışılmamasından rahatsız olmuş, kavramın doğrudan politik bir zeminine çekilerek iktidar partisine muhalefet etme aracı olarak kullanılmasından duyduğu rahatsızlığı açıkça dile getirmişti.

Bu rahatsızlıktan hareketle de, 23 Mayıs 2008 tarihinde düzenlenen “Prof. Şerif Mardin: Mahalle Baskısı, Ne Demek İstedim?” başlıklı toplantıda, aşırı popülarize edildiğini düşündüğü sözleriyle tam olarak ne demek istediğine açıklık getirmeyi denedi. Söz konusu toplantıda deneyimli gazeteci Ruşen Çakır’ın yönelttiği soruları yanıtlayan Mardin, “mahalle baskısı” kavramıyla işaret ettiği “teşkilatlanma biçiminin” Osmanlı’dan Cumhuriyet’e ve de 2000’li yıllara nasıl değiştiğini kabaca anlatmıştı. Şerif Mardin, “mahalle” üzerine çalışmalar bağlamında Türkiye’de sosyologlara çok iş düştüğünü düşünüyordu. Hatta 2010-2011 yılları arasında NTV’de yayımlanan “Gerçek Orada Bir Yerde” isimli TV programının birinde, mahallelerdeki “ağabeylik”” müessesesinin sosyolojik olarak hiç çalışılmadığının altını da çizerek bu bakir alanın bize çok şey söyleyeceğini ve muhakkak el atılması gerektiğini ifade ediyordu.

Belli ki, “mahalle” sadece bir mahalle değil, kompleks bir alandı. Aslında mahalle, Şerif Mardin’in söylediklerinden bağımsız olarak, giderek kendisini daha çok görünür kılmaya başlamış bir alandı. Hrant Dink cinayetinden (ve bu cinayetin neredeyse tüm sanıklarını bünyesinden çıkarmış bir mahalleden –Pelitli’den) 15 Temmuz tarihli “darbe girişiminin” bastırılmasında işlediğini gördüğümüz yerel mekanizmalara kadar, toplumsal olaylarda farklı biçimlerde rol üstlenmiş bir kavram ve müessese idi.

Şerif Mardin’e göre, mahallenin bu kompleks niteliği hem bugün hem de dün için geçerliydi. Osmanlı’ya baktığımızda, mahallenin yalnızca insanların yaşadığı bir mahalden ibaret olmadığını; içindeki camisiyle, caminin imamı ve o imamın okuduğu kitaplarla, tekke ve tarikatlarla, hatta külliyeler ve esnafla bütünlüklü bir şekilde işleyen bir yapı görüyorduk.

Osmanlı’nın mahallesini en iyi incelemiş bilim insanlarımızın belki de başında, yıl içinde kaybettiğimiz Osmanlı tarihçisi Halil İnalcık geliyordu. İnalcık mahalleyi Müslümanların (ya da diğer dini cemaatlerin) özel hayatlarını yaşadıkları alanlar olarak tarif ediyordu. Devlet memurları buralara ara sıra gidiyordu. Buradaki kamu işleri mahallenin seçtiği ve kadının onayladığı kethüda ile imamdan soruluyordu.

Ancak Cumhuriyet ile birlikte Osmanlı’nın geleneksel mahalle yapısına bir rakip gelmişti. Zira yapıya öğretmen, okul, öğrenci, öğrencinin kitabı vd. bileşenler dahil oluyordu. Mahalle değişiyor, eski yapının yerine Cumhuriyetin kattığı yeni bileşenler sayesinde yeni bir yapı geliyordu. Lakin Cumhuriyet’in 80 küsur yıllık seyri içinde, bu iki yapının rekabetinde öğretmenle temsil olanın aleyhine bir durum, bir gerileme söz konusuydu. Cumhuriyet’in mahallesi geriliyordu.

Peki bunun nedeni neydi?
Mardin, bu konuda bugün sekiz yıl öncesinden de önemli hale geldiğini düşündüğüm şu saptamayı dile getiriyordu:
“Cumhuriyette iyi, doğru ve güzel hakkında çok derine giden bir düşünce yok. (…) Avrupa’da yüzlerce sene, binlerce sene dindar olsun, dindar olmasın insanlar her iki grup da ve bu arada bilhassa laiklik içinde diyebileceğimiz grup, iyi, doğru ve güzel konusunda tartışmalara girişmiş ve bu konuda binlerce, on binlerce sayfa yazmıştır. (…) Bizim cumhuriyet öğretimizde iyi, doğru ve güzeli derinliğine araştıralım diye bir şey yok. Orada binlerce sayfa tartışma bulamazsınız. Şimdi bu çok önemli bir şey; binlerce sayfa felsefi tartışma vs. bulmadığınız zaman ne kalıyor bu değerleri insanların birbirlerine karşılıklı olarak üstlerine almasında, göz kalıyor, bakma kalıyor… Göz ile bakma paradoksal olarak mahalle baskısının önemli unsurlarından biriymiş gibi geliyor. Çünkü gerçekten orada çok önemli bir rolü var. Fakat aynı zamanda şunu da unutmamak lazım: öğretmenin dünya görüşünde iyi, doğru ve güzel olmayınca işte orada olan diğer elemanlar devreye giriyor.”

Ne giriyor devreye? Bir topluluğu göz ile inşa etmek giriyor. Neye göre? Statik bir İslam ahlakı anlayışına göre! İşte bu anlayışın yeniden devreye girdiği mahalle bugün sekiz yıl öncesinden dahi daha sert bir biçimde yeniden örülüyor.

Bunun bir nedeni, iktidarın bunu (“dindar ve kindar nesil” yaratmaya da uygun bir şekilde) böyle uygun görmesiyse, bir diğer nedeni de, Cumhuriyet rejiminin tepeden inmeci, buyurgan tavrı ile hem toplumun kendine özgü sistematiğini anlamaktan hem de “yeni” toplumuna vazedeceği yeni ve seküler ahlak değerlerini ortaya koymaktan uzak durmuş olması. Bu konuda bir çaba, bir teşvik içinde olmayışıyla da, Cumhuriyet’in mahallesine ancak kırılgan bir biçimde yeniden form verebilmiş olması.

Kant, aklını kullanma cesaretini gösteren ve bu yolla iyi ile kötünün ayırt edilmesini sağlayan, eleştirel yargı koyabilen insan aklının ahlaki yükümlülüklerin de temeli olduğunu söylüyordu. Cumhuriyet, bu konuyu dert edinmemiş, cumhuriyet aydını da insan aklının ahlaki yükümlülüklerini ve temellerini güçlendirme arayışında olmamış, bunu tartışmamıştı.

Olmayan sadece doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin kavram çiftleri üzerine akademik alanda ontolojik, epistemolojik ve etik tartışmalar değildi. Olmayan, aynı zamanda bu tip tartışmaları entelektüel çabaların ötesine, okula ve öğrenciye taşıma, bireyi küçük yaştan itibaren seküler ahlak ilkeleri ile donatma ihtiyacı idi. Cumhuriyet Türkiye’si örgün eğitimde doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin’e yer vermemişti.

Galiba bunlar olmayınca da, mahalle bireylerinin tutum ve davranışlarında seküler ahlaki normların gözetilmesini beklememiz pek mümkün olamamıştı. Bunun bir sonucu olarak, “mahalle baskısı” dediğimiz olgu akacak mecrasını kolaylaştıran fırsatları bulduğunda giderek daha baskın hale geçmişti.

Bu arada mahalle merkezli teşkilatlanma biçimine özel önem atfeden siyasal İslamcılar toplumun yeniden inşasında önemli bir rolü de coğrafyamızın en küçük yerel birimi olan mahallenin temsilcileri olan muhtarlara biçmişti.

Mahalle biriminin devlet nezdindeki temsilcilerinin Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda düzenli bir biçimde ağırlanmasını da böyle bir çerçevede anlayabiliriz belki. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Murat Belge’nin bir yazısında belirttiği gibi, belki bu toplantılarda “form tutuyor, temayüz ediyor.” Ama bundan daha da önemlisi, belli ki yaptığı önemli çıkışlarda verdiği mesajlarının “mahalle”ye taşıyıcılığını aslen bu kitlenin yapmasını umuyor, bekliyor.

Osmanlı’da kethüdaların başlıca görevleri loncayı ya da mahalleyi hükümete karşı temsil etmek ve hükümetin emirlerini üyelerine bildirerek uygulanmasını sağlamak ise günümüzde benzer bir rol mahallenin muhtarlarına biçilmek isteniyor.

Başta da dediğim gibi, bugün “iyi, doğru ve güzel” hakkında, ya da genel hatlarıyla “seküler etik” adına umutlu olmaktan epeyce uzak bir noktadayız. Artık mahallede mesele küçücük çocukları kötülüklerden korumayı dert etmek yerine tecavüzcülerini kollayan hukuki düzenlemeler yapabilmeye kadar dayanmış durumda. İşin acısı, mahallenin muhtarlarından da bu konuda bir ses çıkmıyor!

Bu, yüceltilen geleneksel Osmanlı mahallesinin dibine kibrit suyu ekmeye varan, bizi cehenneme bir adım daha yaklaştıran bir durum. Ancak bir cehennemin kıyısında da olsak, buradan çıkış için doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin üzerine düşünmekten, düşündürmekten ve ısrarla iyiyi, doğruyu ve güzeli savunmaktan başka bir yol yok gibi gözüküyor.

Başkanlığı övenler ofsayta düştü…

BAŞKANLIĞI ÖVENLER OFSAYTA DÜŞTÜ!..
Mehmet Tezkan

Hüseyin Yayman’ı hatırlarsınız.. Bir ara ekranlara çok sık çıkardı..

Akademisyendir..

Türkiye’nin toplumsal yapısı, muhafazakârlık ve Kürt sorunu konusunda önemli çalışmaları vardır..

İktidara yakındı..

Çözüm sürecinde kurulan akil insanlar heyetindeydi..

7 Haziran seçimlerinde AKP milletvekili oldu..

1 Kasım’da listeye giremedi ama Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı görevine getirildi..

***

Bu kadar bilgiden sonra gelelim konumuza..

Hüseyin Yayman’ın yeni bir çalışması yayımlandı..

Adı: Türkiye’de devlet reformu ve başkanlık sistemi..

***

Kitabın son bölümünü başkanlık sistemine ayırmış.. Başkanlık sisteminin faydalarını sıralamış..

Birinci sıraya istikrarlı yönetim ve güçlü iktidar meselesini koymuş..

Demiş ki; Başkan ve parlamento iki ayrı seçimde belirli sürelerle işbaşına geldikleri ve aralarında katı bir ayrım olduğu için daha istikrarlı ve güçlü bir yönetim oluşuyor..

ABD gibi..

İyi de iktidarın önerisi böyle değil..

İktidar başkanla meclisin aynı anda seçilmesini öngörüyor.. Birbirinden bağımsız değil, birbirine bağımlı seçim anlayışını öneriyor..

Başkanlık modeline ilk gediği açıyor..

***

Yayman demiş ki; Milletvekilleri sadece yasama ve denetleme faaliyetleriyle ilgileneceği için parlamentonun etkinliği artacak..

İktidarın medyaya sızan taslağında denetim yok.. Gensoru müessesesi falan yok.. Yürütmenin yasamaya hesap vereceği alan yok..

***

Yine demiş ki; Başkanlık sisteminde meclis kanun yapma ve bütçeyi belirleme gibi iki yetkiyi tekelinde tutarak başkanı kendisine bağımlı/muhtaç bırakıyor..

Bizde böyle olmayacak..

Başkan meclise bağımlı/muhtaç olmasın diye başkana başkanlık kararnamesi çıkarma yetkisi verilecek..

KHK gibi..

Yasa..

Burhan Kuzu bunun gerekçesini ‘Obama gibi olmasını istemeyiz’ sözleriyle açıklamıştı..

***

Yayman diyor ki; Latin Amerika ülkelerinde başkanlık modeli olması gereken ilkelerden uzak.. Bu ülkelerde başkanın kanun yapma yetkisi var..

Bizde de olacak..

***

Yayman Hoca, başkanlık sistemini överek ofsayta düşmüş.. Sadece o değil, başkanlık sistemini ekranlarda şiddetle savunanlar da ofsayta düştü..

Niye mi?

İktidarın getirmek istediği model başkanlık sistemi değil de ondan..

Ne?

Tam ve güçlendirilmiş başkanlık sistemi..

Muhtar seçimi de yapmayalım!..

İktidar, OHAL’e dayanarak KHK ile rektörlük seçimini kaldırmıştı..

Gerekçesi?

Üniversitelerdeki rektörlük seçimlerinin ‘gruplaşmalara’, ‘hizipleşmelere’ ve kırgınlıklara’ yol açmasıymış..

Bu sebeple olsa gerek, Boğaziçi Üniversitesi’nde oyların yüzde 86’sını alan Gülay Barbarosoğlu rektör yapılmadı..

Seçime katılmayan Mehmet Özkan rektörlüğe atandı..

Bu durum hükümet sözcüsü Kurtulmuşa soruldu…

Cevabı..

‘Şimdi biliyorsunuz, rektör seçimleri konusunda geçtiğimiz dönemlerde her rektör seçimi sırasında maalesef kamplaşmalar olur, fikri-ideolojik anlamda da değil çoğu zaman şahıslar üzerinde oluşan öbeklerdir. Bu tartışmalar birkaç yıl devam ederdi. Bunların ne kadar çok üniversitelere zarar verdiğini biliyoruz. Bu anlamda KHK çerçevesinde öğretim üyeleri arasında bir bölünmenin gündeme getirilmemesi adına (…) Farklılıkların, gerginliklerin ortaya çıkmaması adına böyle bir KHK çıkarıldı.’

***

Türkiye ortalamasının çok üstünde eğitim seviyesinde insanların katıldığı seçim..

Bölünmeye, gerginliklere, kutuplaşmaya neden oluyorsa..

Üniversitelerde seçim bu sebeple kaldırıldıysa..

Muhtarlık seçimini de kaldıralım..

Mahallede, köylerde hayli hayli gerginliğe neden olur..

Eğitim seviyesi düşük yerlerde kavga çıkartır..

İlçe belediye başkanlığı seçimini de kaldıralım..

Kutuplaşmaya neden olur.. İlçe bölünür..

İl belediye başkanlığı seçimlerini de kaldıralım..

Husumetlere neden olur.. Şahıslar üzerine öbekleşmeler olur..

Sanki kampüste PKK’lılar yakalandı

Boğaziçi Üniversitesi’nde 200’e yakın öğrenci bu durumu protesto etmek istedi..

Kayyum rektör istemiyoruz diye pankart açmışlar..

Güney Kampüsü’nden Kuzey Kampüsü’ne yürümek istemişler..

Polis izin vermemiş.. Üç kişilik gruplar halinde kaldırımdan yürüyün demiş..

İtirazlar falan..

Görüntüleri izledim.. Polis öğrencilerin arasına bir daldı ki; görmeyin..

Elebaşı gördüğü kişilerin üzerine çullandılar.. Yere yatırdılar, yaka paça yerde sürükleyerek gözaltına aldılar..

Zannedersin ki; PKK’lı teröristleri yakaladılar..

Zannedersin ki; eylem hazırlığındaki IŞİD’lilere müdahale ettiler.

***

Bırakın, insanlar protesto hakkını kullansın..

Bırakın, insanlar bir şeylere itiraz edebilsin..

200 öğrenci yürüse memleket mi batardı!..

Leonard Cohen; anlarız ki bir gün herkes yeniliyordur…

Leonard Cohen; anlarız ki bir gün herkes yeniliyordur…
Reha Muhtar

Hepimiz acıklı bir şarkıyı severiz…

Herkes yenilgiyi tadar…

Kimsenin tam istediği gibi bir hayatı olmaz…

***

Hepimiz sahnenin ortasında kendi kahramanımız olarak yeni role başlarız…

Ve zamanla kenara itilir kalırız…

***

Zaman geçer, kahramanımız yenilir…

Hikaye değişir, tepetaklak olur…

Ve biz neden bize bir konuda rol verilmediğini merak ederiz…

***

Hatta neden rol istemediğimizi…

Herkes bunu yaşar ve bir şarkının tatlı kaşığıyla verilme anındaki duyguya benzer bir şekilde kalpten kalbe bir yol açılır…

***

O zaman daha az dışlanmış hissederiz kendimizi…

İşte herkes gibi bu olup biten lanet olası şeylerin, yaşamın olağan adımları olduğunu söyler dururuz…

***

Ve bu zincirin parçası olduğumuzu kabulleniriz…

Anlarız ki herkes yeniliyordur…

Leonard Cohen

*****

LEONARD COHEN’İN MARİANNE’LA HYDRA ADASINDA BAŞLAYAN UNUTULMAZ AŞKI…

Atina’ya; Ege’de en yakın adaların başında gelir Hydra adası…

Leonard Cohen Hydra adasında hayatına ve şarkılarına ilham veren Marianne’la karşılaştı…

***

1950’lerde Marianne İhlen, Norveçli yazar olan erkek arkadaşı Axel Jansen ile Oslo’da yaşıyordu…

İki sevgili bir süre sonra, her şeyi Norveç’te bırakıp, Yunan adası Hydra’ya taşınma kararı aldılar…

***

Böylelikle Axel Jansen kitap yazması için gerekli ilhamı Ege denizinin ortasındaki adada bulacaktı…

İki sevgili Hydra adasında ev aldılar…

Çocukları oldu…

***

Birçok arkadaş edinmişlerdi Ada’da…

Ancak bir süre sonra, Axel Jansen başka bir kadına aşık oldu…

Marianne’ı o kadın için terk etti…

***

Marianne, Hydra adasında 6 aylık çocuğuyla başbaşa kaldı…

Leonard Cohen ile bu sıralarda tanıştı…

Marianne bir gün marketten alışveriş yaparken, Cohen kadını gördü…

***

Marianne’a, kendi arkadaş grubuna katılmak isteyip istemediğini sordu…

Marianne “olur” dedi…

***

Büyük aşkları böyle başladı; Marianne’la, Leonard Cohen’in…

Cohen; Marianne için “gördüğüm en güzel kadındı” dedi…

***

Hydra adasında bir süre birlikte yaşadılar Cohen’le Marianne…

Cohen daha sonra Marianne’ı Norveç’e Oslo’ya götürdü…

Kendisi de Kanada’ya döndü…

***

Ancak bir süre sonra sevgilisinin yokluğuna dayanamadı…

Bir telgraf çekti Marianne’a,

-“Evim arabam her şeyim var…” diyordu telgrafında;

-“Ama sen eksiksin…”

***

Marianne’ı çocuğuyla beraber Kanada’ya çağırdı…

Amerika, Kanada ve Yunanistan üçgeninde bir hayat yaşadılar Cohen’le Marianne…

*****

“VÜCUTLARIMIZIN BİZİ TERKEDECEĞİ ZAMAN GELDİ MARİANNE…”

Marianne yıllar sonra lösemi oldu…

Ölecekti…

Cohen geçtiğimiz Ağustos ayında ölmekte olan Marianne’a hitaben şu mektubu yazdı;

“Söyledikleri gibi, gerçekten çok yaşlanıp vücutlarımızın bizi bırakacağı zaman geldi Marianne…

Zaten çok yakında arkandan geleceğimi düşünüyorum…

Biliyorum ki çok yakınındayım ve elini uzatsan, benim elime değebilirsin…

***

Ve biliyorsun ki seni bütün o güzelliğin ve bilgeliğinle her zaman sevdim…

Ama zaten fazla bir şey söylemem gereksiz…

Sen zaten bunları biliyorsun…

***

Artık sana sadece iyi bir yolculuk diliyorum… Hoşçakal eski dostum…

Sonsuz aşkla yeniden görüşene kadar…”

Leonard Cohen

Ağustos 2016

*****

HOŞÇAKAL MARİANNE, BU BAŞLADIĞIMIZ ZAMAN… GÜLMEK VE AĞLAMAK VE AĞLAMAK…VE HER ŞEY YİNE GÜLMEK İÇİN…

Leonard Cohen unutulmaz sevgilisi Marianne için “Sol Long Marianne” isimli bir de şarkı yazdı…

***

“Pencereye gel(meyecek) misin, küçük sevgilim?.. Avuç içini okumak isterdim

(Biliyorsun) bir çeşit çingene olduğumu düşünürdüm…

Beni eve götürmene izin vermemden önce

***

Hoşçakal Marianne, bu başladığımız zaman…

Gülmek ve ağlamak ve ağlamak..

Ve her şey yine gülmek için…

***

Peki, seninle yaşamayı sevdiğimi biliyorsun… Ama çok çok fazla unutmama sebep oluyorsun…

Meleklere dua etmeyi unutuyorum…

Ve sonra melekler de bizim için dua etmeyi unutuyorlar…

***

Hoşçakal Marianne, bu başladığımız zaman

Gülmek ve ağlamak ve ağlamak..

Ve her şey yine gülmek için…

***

Neredeyse gençtik tanıştığımızda…

Yeşil leylak rengi parkın derinliklerinde…

Bir “haç”mışım gibi bana sarıldın…

Biz karanlık boyunca diz çökerek giderken…

***

Hoşçakal Marianne, bu başladığımız zaman… Gülmek ve ağlamak ve ağlamak…

Ve her şey yine gülmek için…

***

Şimdilik senin gizli aşkına ihtiyacım var… Yeni bir traş bıçağı gibi soğuğum…

Sana kıskanç olduğumu söylediğinde beni terk ettin…

Cesur olduğumu hiç söylememiştim…

***

Hoşçakal Marianne, bu başladığımız zaman… Gülmek ve ağlamak ve ağlamak…

Ve her şey yine gülmek için…

***

Gerçekten çok tatlı birisin…

Gittiğini ve ismini yeniden değiştirdiğini görüyorum…

Göz kapaklarımı yağmurda yıkamak için… Bu dağ yamacının tamamını henüz tırmanmamışken…

***

Hoşçakal Marianne, bu başladığımız zaman…

Gülmek ve ağlamak ve ağlamak…

Ve her şey yine gülmek için…

***

Hoşçakal Marianne, bu başladığımız zaman Gülmek ve ağlamak ve ağlamak,

Her şey yine gülmek için…”

***

Parçanın ismi So Long Marianne’dı…

Marianne Ağustos 2016’da vefat etti…

Leonard Cohen ona yazdığı veda mektubunda; “Çok yakında arkandan geleceğimi düşünüyorum Marianne…” demişti…

Leonard Cohen dün sabah hayata veda etti… Marianne’ın yanına gitti…

A Thousand Kisses Deep…

İzmir, Antalya, Beşiktaş ve Kadıköy Clinton’a oy verdi…

İzmir, Antalya, Beşiktaş ve Kadıköy Clinton’a oy verdi…
Murat sevinç

Amerika’nın seçimi tüm dünyayı yakından ilgilendiriyor. Bu nedenle Türkiye’de de sonuçlar belli kesimlerde yankılandı, şaşırttı ya da sevindirdi. ‘Eşek’ (Demokratlar) ile ‘Fil’ (Cumhuriyetçiler) arasındaki mücadeleyi, su katılmamış bir para babası maganda kazandı.

Bu niteliği bir yana, propagandasını bir ölçüde göçmen, yabancı ve özellikle Müslüman göçmen düşmanlığı üzerine kuran biri Trump.

Türkiye’nin göz önündeki siyasal İslamcıları ile havuz medyası ise Trump’ın kazanmasına sevindiler. Açıkça İslam/Müslüman düşmanlığı yapan birinin ABD’nin başına geçmiş olmasının söz konusu kesimde yarattığı sevinç, eğer bir zekâ sorunu yoksa ki hiç sanmıyorum, Trump’ın ekonomi alanındaki vaatlerinin ‘bize yaracağı’ varsayımı bir yana, büyük ölçüde ‘insan hakları alanındaki’ baskının hafiflemesi ‘olasılığı’ ile açıklanabilir. Gerçi ‘baskı’, çoğunlukla ‘Endişeliyiz’ ile ‘Az daha endişeliyiz’ arasında bir yerdeydi, ancak gönül istiyor ki bu dahi olmasın!

Seçim öncesinde dış basında epeyce ve az da olsa Türkiye’de değerlendirme/tahmin yazısı çıktı. Türkiye’den bir yazı önermek isterim. Birikim Güncel’de yayınlanmıştı aylar önce. Görkem Özizmirli’nin Sanders ve Trump değerlendirmesi, ABD’yi tanıyan, sistemi iyi bilen birinin saptamaları. Buraya bırakıyorum.

Tabii bundan sonraki yazılar, ‘Nerelerde hata yapıldı?’ minvalinde olacaktır. Trump yalnızca ırkçılardan, Amerikan sağcılarından, yobazlarından değil, Demokratlar’ın siyasi/ekonomik tercihlerinden şikâyetçi, örneğin milyonlarca insana sosyal güvence sağlamaya yönelik ‘Obamacare’e tepki duyan beyaz orta sınıftan da azımsanmayacak destek buldu. Yalan söylemekten hiç çekinmeyen bir işadamı olan Trump, kampanyasında muhtemelen hiçbir zaman yerine getiremeyeceği vaatlerde de bulundu. Özellikle Müslümanlara dair fantezilerini yaşama geçirebileceğini düşünen pek yok sanırım. Yine de KKK (Ku Klux Klan) temsilcilerinin sevincine bakılırsa, göçmenlerin, Müslümanların ve zencilerin pek de mutlu olmayacağı kesin. Özellikle Obama’dan sonra.

Haliyle Trump, dünya ve kendi ülke nüfusunun kalabalık bir kesimi için baş belası olabilecek biri. Ancak bunu söylerken şunları da ihmal etmemek gerekiyor: Hem ‘Dünya ABD’den büyük’ hem de ABD yerleşmiş siyasal/toplumsal gelenekleri olan ‘federal’ bir devlet. Eyaletler son derece güçlü, her birinin kendi anayasası var ve ABD’de anayasa değiştirmek son derece zor bir iş. Federal devlet ne denli güçlenirse güçlensin (ki tarih içinde güçlendi), federe devletler (eyaletler) kendi yetkileri konusunda çok kıskanç.

Amerikan siyasal gelenekleri ve sistemin nasıl işlediği (yani Trump’ın anayasal yetkileri) konusunda başka yazı kaleme almaya çalışacağım. Şimdilik şu kadarını hatırlatmak yeterli olur. Trump’ın seçim kazandığı belli olunca Clinton telefonla arayıp kutladı. Obama, kutladı, ülke menfaatleri için destek olunması gerektiğini belirtti ve Beyaz Saray düzenini anlatmak için kendisini davet etti. Herhalde ikisinin de müteahhitten nefret ettiğini tahmin etmek güç değil.

Buna karşın ABD’de hiçbir Demokrat siyasetçi şu ana dek, örneğin Trump’ın oyları silip süpürdüğü Güney Dakota eyaleti seçmeni için ‘şerefsiz’ demeyi akıl edemedi! Ya da Louisiana’da yaşayan Demokrat seçmenler, ‘Şimdi bizim çocukları rahip yapar bunlar’,’ ‘İçkili lokantalarda sorun çıkacakmış’ kaygısı taşımıyor. Ayrıca bir iki gündür pek çok yerde Trump karşıtı gösteriler de yapılıyor. Şu ana dek sesini yükselten Demokrat Parti seçmenini hiç kimse vatan hainliği ile vs. itham etmedi.

Bu yazıda yalnızca ABD’deki başkanlık seçimi ‘kurallar’ına ve çok kısaca halihazırdaki sonuçlara ilişkin bazı istatistiklere yer vereceğim. Bu arada unutmadan, Temsilciler Meclisi ve Senato seçimlerinde de Cumhuriyetçiler çoğunluğu sağladı!

Merkezi ve yerel düzeyde tam bir ‘önseçim/seçim cenneti’ olan ABD’de başkanlık seçimi de iki dereceli. ‘Derece’ ile ‘tur’ arasındaki fark şudur: İki turlu seçimde aynı seçmenler, ilk turda sonuç alınamazsa ikinci kez oy kullanır. Fransa’da ve Türkiye’deki cumhurbaşkanı seçiminde olduğu gibi. İki ‘dereceli’ seçimde ise oy veren milyonlarca seçmen ‘ikinci seçmenleri’ seçer ve geriye çekilir. ABD’de o ikinci seçmenler, başkanı belirlemek için oy verir. ABD’de şu anda (Kasım ayının ilk Pazartesi’nden sonraki Salı günü), başkanlık seçiminde oy verecek ‘ikinci seçmenler’ seçildi. Yani oylar adaylara değil, ikinci seçmenlere verildi. Şimdi seçilmiş olan 538 kişi, Aralık ayında (ikinci Çarşamba’dan sonraki Pazartesi günü) eyalet merkezlerinde toplanıp oy verecek.

Tabii, ‘bağlayıcı vekâlet’ olmadığı için bu insanların ‘fikir değiştirmesi’ mümkün! Ancak, her parti için ‘blok liste’ halinde seçilen ikinci seçmenler, bunu hemen hiçbir zaman yapmıyor. ‘Hemen hiçbir zaman’ diyorum, çünkü daha önce bazı seçimlerde bir ayda fikir değiştiren fırıldaklar oldu ama sonucu değiştirecek sayıda değildi.

538 ikinci seçmenin Aralık ayında eyaletlerde kullanacakları oylar, 6 Ocak’ta öğle vakti (13.00) Kongre birleşik toplantısında (Senato ve Temsilciler Meclisi) sayılacak ve başkanlık kesinleşecek. Görüldüğü gibi, bugün aslında kimin başkan olduğu belli ancak ‘kesinleşmesi’ hayli dolambaçlı. Sonrasında yemin töreni vs… Neden 538 ikinci seçmen derseniz: Eyaletler Kongre’deki temsilci sayıları kadar ikinci seçmen seçiyor. Senato’da 100, Temsilciler Meclisi’nde 435 üye var. Üç üye de Washington DC (District of Columbia)’den.

İki dereceli seçim, matrak bir yöntem. Tarihsel nedenleri olsa da, doğrusu zaman zaman büyük haksızlıklara da neden oluyor. Şu an olduğu gibi. Clinton daha fazla oy almış olmasına karşın seçimi kaybetti. Yanlış okumadınız! İki dereceli seçimde, oyların çoğunluğunu alıp ikinci seçmenliklerin daha azını kazanmak mümkün olabiliyor. Bu sonucu yaratan etmen, bazı eyaletlerde çok az farkla, bazılarında büyük farkla seçilmek ve eyalet seçmen sayıları arasında epey fark var.

Şu anki saçmalık ABD tarihinde üç kez yaşanmıştı. 1876’da Hayes, 1888’de Cleveland ve 2000’de Bush (W olanı!), daha az oyla başkan oldular. Trump dördüncüsü. Clinton toplam oyun yüzde 47.7’sini, Trump ise yüzde 47.5’ini aldı. Adı üzerinde, saçmalık. Ancak ABD sistemi buna neden olabiliyor.

Oy dağılımlarına eyaletlere vs. bakınca Trump’ın, beyaz işçi sınıfından ve kaygılı beyaz orta sınıftan oy aldığını görülüyor. Kozmopolit ve daha eğitimli yerlerde ise Clinton öne geçiyor. Erkekler (neden acaba!) Trump’a, kadınlar büyük farkla Clinton’a yöneldi. 18-29 yaş arası seçmen yani gençler yüzde 55 oranında Clinton’a, 65 yaş üzeri seçmen yüzde 53 oranında Trump’a oy verdi. Yaşlılar, aynen Brexit’te olduğu gibi yine ‘baş belası’ anlayacağınız ve gençlerin yaşamını karartmaya devam ediyorlar. Trump’a oy verenlerin yüzde 58’i beyaz. Hispanikler ve Asyalılar yüzde 65 ile Clinton dedi. Zenciler’in Clinton’a desteği yüzde 88!

ABD haritasında, Clinton sahillerden daha çok oy aldı. Bodrum, Antalya, İzmir Clinton’a; Yozgat, Kırşehir, Trabzon, Urfa vb. Trump’a iltifat etti anlayacağınız. Ha tabii bir de ‘şezlongcular’ var!

Bu konuya devam etmek iyi olabilir…

Sonuç, ABD’nin başında para babası, cinsiyetçi bir maganda müteahhit, Rusya’nın başında at ve ayı üzerinde çıplak poz veren KGB emeklisi. Fransa’da Le Pen mutlu, Sarkozy güçleniyor. Toplumlar (doğrusu, ‘seçmenin’ bir kısmı!), kapitalizmin vardığı son aşamada yaşadıkları cinnet haliyle davranmaya devam ediyor. Sonumuz hayrolsun!

Yazı önerisi: Trump’ın seçildiği belli olunca Guardian’da yayınlanan ‘Dünya için kara bir gün’ başlıklı ‘başyazıyı’ öneririm. Özellikle ilk cümlesi her birimiz için çok ‘manidar!’ Buraya bırakıyorum.
https://www.theguardian.com/commentisfree/2016/nov/09/the-guardian-view-on-president-elect-donald-trump-a-dark-day-for-the-world

Memleketin hali ahvali…

Memleketin hali ahvali…
Melis Alphan

ÜÇ saat haberlere bakmasak gündemden bihaber dolaştığımız ülkemizde, 3 hafta izin kullanıp haberlerle arama mesafe koymaya çalıştım.

Sosyal medyadan televizyona, sıcak haberin olduğu hemen hiçbir yere dönüp bakmadım. Çünkü olaylarla arasına mesafe koyamayan bir gazeteci bir noktada mutlaka bir çöküş yaşıyor. Diğerlerinin dertlerini kendi derdin gibi sahiplenmek mutlaka güç istiyor. Ama belki de biraz daha fazlasını yani idman gerektiriyor.

Ben biraz yaşım, biraz da geçmişim itibarıyla Türkiye konusunda idmanlı değilim. “12 Eylül’de de böyleydi ama bu kadar değildi” ya da “12 Eylül beterdi” diyecek kadar eskiyi tecrübe etmedim. Okuduklarım, dinlediklerim her ne kadar kafamda bir resim çizse de yaşamak gibisi yok. Bu nedenle bugünler, benim ilk sert Türkiye deneyimim.
*
Herkes gibi ben de sağa dönüyorum olmuyor, sola dönüyorum yine olmuyor. Çaresizlik, umutsuzluk, endişe ve korku içimi kaplıyor.

3 hafta gündemden uzak kaldım dedimse, öyle şeyler oldu ki, isteseniz de uzak kalamıyorsunuz bu memlekette. Tam da uzak kalmayı seçtiğim hafta belki de son ayların en dehşet verici gelişmelerine sahne oldu. Cumhuriyet gazetesine yapılan operasyonda, mesleğe gözümü açtığım andan itibaren kimiyle aynı yazı işleri masasına, kimiyle aynı rakı masasına oturduğum, pek çoğundan hem mesleği hem hayatı öğrendiğim abilerim, arkadaşlarım gözaltına alındı veya tutuklandı. ‘Terörist’ sözcüğüyle, ‘teröre yardım’ suçlamalarıyla anıldılar.

Gazeteciler biraz aile gibidir. Birinin bir yeri acıdığında, diğerinin de bir yanı acır. Hele de konu haksızlık, adaletsizlikse. Bu olanlar sadece alınan o gazetecileri değil, dışarıda hâlâ işini yapmaya çalışanların da kalbini ağrıttı, gururunu zedeledi, adalete olan inancının son kırıntısını da süpürdü gitti.

Yetmedi; bir siyasi partinin, HDP’nin vekilleri, milyonlarca insanın “Beni o temsil etsin” diye sandıkta oyunu verdiği insanlar da terörist denerek alındı. En amiyane tabirle, milyonlarca insanın iradesine el koyuldu. Milyon kere aynı soru soruldu ama bir daha sormanın sakıncası yoktur herhalde: “Demokrasi bu mu?”

Hayır, elbette demokrasi bu değil.

O zaman biz nasıl bir rejimde yaşıyoruz?
*
Bir emlakçı anlatıyor: “Herkes evini satılığa çıkardı. Herkes birden çıkarında satılmıyor da bu sefer kiraya verip ülkeden gitmeye çalışıyorlar.”

Etrafımda istisnasız herkes yurtdışına kapağı atma peşinde; her üç kişiden biri de bu planını aktif olarak hayata geçirdi veya geçirmek üzere.

Giden gençler zaten dönmüyor. Buradakiler de okuldu, burstu derken bir yol bulup gitme peşinde.

Küçük çocukları olanlar gelecek korkularını çocukları üzerinden tanımlayıp varını yoğunu satarak onlara başka ülkelerde gelecek tasarlama çabası içinde.

Bir gün bir okul müdürünün kızlarla erkeklerin yan yana oturmasını yasakladığı, ertesi gün başka bir ‘eğitimcinin’ kız öğrencilerin etek boylarına karıştığı; köklü okullara imam hatip hocalarının atandığı ve seküler eğitimin din eksenli bir yapıya kavuşturulmaya çalışıldığı bir yerde onları bu çabalarından ötürü suçlayabilir misiniz?
*
Sadece orta sınıf da değil… Ayda 2-3 bin TL’ye çalışan, Irak’ta savaşıp sayısız yara almış, öyle berbat günler yaşamış taksi şoförüne bile fazla geliyor artık burası; annesini alıp Almanya’daki kardeşinin yanına taşınmayı planlıyor.

Herkesin ağzında aynı korku cümleleri; “İçsavaş çıkacak. Burası ya Suriye ya İran olacak. Her köşede bomba patlayacak. Bizim de sonumuz yeni bir hayat umuduyla denize açılan mülteciler gibi olacak.”

Bu kötü senaryo.

“İyi senaryo nedir?” diye sorduğumuzda, herkes suspus.
*
Hayatlarımız, kendi korunaklı alanlarımızda dahi, patlama, bomba, terör, savaş, operasyon, gözaltı, savcı, hâkim sözcükleriyle sarılı. Sanki o alanımızdan dışarı bir adım atmaya kalksak bizi de yutacak o girdap.

Olmaz dediğimiz her şey oldu.

Alışmayacağız dendi ama kimileri ya alıştı ya da alışamadıkları için bu diyardan göçmeye karar verdi.

“Kalan sağlar bizimdir” diyenler olabilir….

Ama sahi, yetecek mi o sağlar bu ülkeye?

Bu kadar çok yetişmiş insan olmadan, insanlar düşüncelerini özgürce ifade edemeden, doğru ve yanlış tartışılamadan, kamuoyu olan bitenden haberdar olamadan kalkınabilecek mi, dünyanın gözbebeklerinden, yaşanılası bir yer olabilecek mi bu ülke?

Elbette hayır.

Bunu görmek çok da yaşanmışlık gerektirmiyor aslında.

Ne yapalım, ne yapmalıyız?

Ne yapalım, ne yapmalıyız?
Levent Gültekin

Ülkenin gidişatından endişe duyan, bir şey yapılması gerektiğini düşünen herkesin kafasında aynı soru var: Ne yapalım da bu kötü gidişata son verelim?

Bu soruya ben de her ortamda muhatap oluyorum.

Gittiğim söyleşilerde, sosyal medyada, okurlardan gelen maillerde hep aynı soru: Söyle biz ne yapalım?

Bu soruyu soranların önemli bir kısmı, belki de tamamı seçimlerde oyunu AK Parti’den farklı bir partiye veren seçmenlerden oluşuyor.

Onlara göre ‘AK Parti seçmeni uyansa, tercihini değiştirse…’ sorun hallolacak.

‘AK Partililer düşünmediği, durumu kavrayamadıkları ve bundan dolayı bir şey yapmadıkları için biz de bir şey yapamıyoruz’ diye düşünüyorlar.

Sadece muhalefet parti seçmenleri değil, muhalefet partilerinin yöneticileri, milletvekilleri de benzer düşünceye sahip.

‘AK Parti seçmeni uyanmasa biz ne yapabiliriz ki…’ çaresizliğine teslim olmuşlar.

Mesele öyle değil. Sabah akşam AK Parti seçmenine kızarak bir yere varamayız.

Bütün umudu, AK Partili seçmene bağlamak, bütün çıkışı, çareyi onların gidişatı fark etmesinde görmek olacak iş değil.

AK Parti’ye oy verenlerin oranı yüzde 50. Anket sonuçları bize gösteriyor ki AK Partili seçmenin de yüzde 15’i gidişattan memnun olmadığını beyan ediyor.

Bana göre, AK Parti seçmeni olup da gidişattan rahatsızlık duyanların oranı daha yüksek. Çünkü ortamın gerginliği sebebiyle, rahatsızlığını dile getirmekten çekinenler olduğu muhakkak.

Bu demektir ki en az yüzde 60’lık bir blok ülkenin kötüye gittiğini düşünüyor.

Buna rağmen yüzde 60’ın yüzde 40’a teslim olması, onların bir şey yapmasını beklemesi olacak iş değil.

Bu nedenle bütün suçu o yüzde 40’a atamayız. Kendimize bakmamız gerek.

‘Biz ne yapıyoruz?’, ‘Benim oy verdiğim parti ne yapıyor?’, ‘Endişe duyan, üzülen, bir çıkış arayan bu insanlara niçin umut veremiyor?’, ‘Onları bir araya getirecek, bir güce dönüştürecek bir politika niçin üretemiyor?’ sorularını önce kendimize sonra da oy verdiğimiz partilere sormamız gerekiyor.

Ne yapalım?

Lütfen artık sabah akşam AK Partili seçmene kızmaktan, hakaret etmekten vazgeçin. Bırakın AK Partili seçmeni.

Eğer oy verdiğiniz partiden hâlâ umudunuz varsa yüzünüzü onlara dönün. Sesinizi onlara yükseltin. Onları eleştirin. Öfkelerinizi onlara yöneltin.

Gidişatı durdurucu, esaslı politikalar üretmeleri için onları zorlayın.

Tespit yapmaktan, kınamaktan başka tek bir politika üretemeyen, ‘Filan yeri ziyaret ettik’, ‘Falanı da kınadık’ gibi eylemlerle sosyal medyada poz vermeyi siyaset sanan siyasetçilere verdiğiniz oyun hesabını sorun.

‘Ortam çok kötü, sesimizi duyuramıyoruz, imkan yok, ne yapalım’ bahanesine sığınmalarına izin vermeyin.

Metropoll’ün birkaç gün önce yaptığı bir anket çalışmasını inceledim. İlginç bilgiler var.

Her üç MHP’liden biri, her beş HDP’liden biri, her altı CHP’liden biri Erdoğan’ın yönetim tarzını beğendiğini söylemiş.

Sadece bu da değil. Her 10 AK Partiliden biri başkanlığa karşıyken, her altı MHP’liden biri, her dokuz HDP’liden biri ve her 11 CHP’liden biri başkanlık sistemini destekliyor.

AK Partililerin oyu Erdoğan’ı başkan yapmaya yetmiyor. Diğer parti seçmenlerinden gelen destekle Erdoğan ancak yüzde 50 sınırını geçebiliyor.

Ürettiği politikalarla ülkede ne olup bittiği konusunda kendi seçmenini bile ikna edemeyen, onlara bile güven veremeyen muhalefet partilerine iktidar partisinin seçmeninin inanmasını beklemek size de çocukça gelmiyor mu?

Görünen o ki muhalefet partilerinin yetersizliği, çaresizliği, dağınıklığı, politika üretmedeki kısırlığı, geçim, yaşam ve güvenlik endişesi duyan insanları Erdoğan’ın yanında durmaya zorluyor.

Hal böyleyken, bütün suçu AK Parti seçmenine atmak kendimizi kandırmaktan başka bir şey değil.

“Oy verdiğiniz, desteklediğiniz partiden umudunuz varsa…” dedim.

Eğer yoksa artık ideolojik gerekçelerle bir partiye saplanıp kalmaktan vazgeçin. Bilin ki sizin bu ideolojik bağlılığınız o partileri daha da tembelliğe itiyor.

Tek bir seçim kazanamamış, tek bir esaslı politika üretememiş partilerinizden kopamıyorsanız AK Partili seçmen niye partisinden kopsun?

“Oy verdiğim parti yetersiz, eksiklikleri var ama ben Kürdüm, HDP’den başkasına oy veremem”, “Ben milliyetçiyim, MHP’den başkasına oy veremem”, “Ben Atatürkçüyüm, solcuyum, CHP’den başkasına oy veremem” diyorsanız “Eksiklikleri, yanlışları var ama ben dindarım, AK Parti’den başkasına oy veremem” diyenleri kınayamazsınız.

Sorun sadece partilerle kurduğumuz ilişki biçiminde de değil.

Gazeteciler, yazarlar tutuklanıyor. Gazetelere el konuluyor. Belediyelere kayyım atanıyor. Değerler, kurumlar tahrip ediliyor. Protesto etmek için toplanan insanların sayısı 500’ü geçmiyor.

“Evimde oturayım, hiçbir risk almayayım, en küçük bir tepki göstermeyeyim ama birileri gelsin bizi kurtarsın” demek, olup biten yeterince canınızı yakmıyor demektir.

Oy verdiğiniz partilere güveniyorsanız niye çağrılarına uymuyorsunuz? Güvenmiyorsanız, inanmıyorsanız niye hâlâ orada duruyorsunuz?

Ne yapmalıyız?

AK Partilisi, CHP’lisi, MHP’lisi, HDP’lisi… Hepimiz bu ülkenin evladıyız.

Ülkemiz iyi olduğunda mutlu, ülkemiz kötü olduğunda mutsuz oluyoruz.

Evet, şimdi ülke hepimizi mutsuz edecek, üzecek kadar kötü durumda.

İşin gerçeği, memnun görünenler de kendini avutuyor.

Vaziyetin daha da kötüye gideceğinden korkuyoruz.

Mevcut partiler ne yazık ki eski Türkiye’de kaldı. Kendilerini yenileyemiyorlar.

Yenileyemedikleri için de ideolojiden, inançtan, etnisiteden bağımsız politika üretemiyor, kendi tabanlarından başka kimseye ulaşamıyorlar, onlarla diyalog kurmayı başaramıyorlar. Bundan dolayı da ne kadar yazarsak yazalım, konuşursak konuşalım, kızarsak kızalım seçmenin tercihini değiştiremiyoruz.

Değiştiremediğimiz sürece de bir sonuç alamayız.

Bu nedenle hepimize iş düşüyor.

Ülkelerin kaderini bazen tek bir kişi değiştirir.

Hepimiz bu sorumluluk duygusuyla hareket etmeliyiz.

Kaçarak, terk ederek, sinerek, korkarak, kendi çıkarımızı önceleyerek kendimizi kurtaramayız.

Çünkü ülke olmadan hiçbirimiz var olamayız.

Kimseyi ötekileştirmemeliyiz. Toplumu bir bütün olarak görüp zihnimizdeki ayrımcılığa son vermeliyiz.

Daha önce de yazmıştım, bir kez daha yazayım. Bu yaklaşıma uygun bir siyasi yapılanmaya ihtiyaç var. Bu işi yapabilecek insanların bir araya gelmesi gerekiyor.

Ülkenin kötüye gittiğini düşünen her partiden, her inançtan, ideolojiden oluşan büyük bir kesim var. Bunları bir araya getirebilecek, harekete geçirecek, toplumsal tepkiyi organize edecek, insanlara umut verecek bir organizasyona ihtiyaç var.

Böyle bir yapının kurulması için hepimizin buna zihnen açık hale gelmesi gerekiyor.

Bu açıklık görülmediği için kimse yeni bir oluşuma cesaret edemiyor.

Ülkemizin geldiği noktada siyasi sloganlarla, kınamalarla artık bu gidişatı durduramayız.

Hepimize köle muamelesi çeken iktidara, ülkemizi yıkıma götüren bu politikalara ancak güçlü, kararlı toplumsal tepkiyle, bir dizi sivil itaatsizlik eylemiyle karşı durabiliriz.

Bunu ülkemizin selameti için, demokrasinin, hukukun, özgürlüğün, eşitliğin tesis edilmesi için, herkesin huzurlu bir yaşam sürmesi için yapmalıyız. Ayrımcılığı, yıkımı körüklemek için değil.

Bunu yapabilmek için önce insanları öteki, başka, düşman, rakip, haricî görmekten vazgeçmeli, farklı inançtan, mezhepten, ideolojiden de olsa herkesi bu ülkenin bir parçası görmeliyiz.

O bütünün en küçük parçasına bir şey olduğunda acısını duyacak bir duyguya ulaşmamız gerekiyor.

Tekrar edeyim: Sen, ben, o… Biz olmazsak kimse yok demektir.

Ülke olmazsa hiçbirimiz yokuz demektir.

Madendeki kanarya susunca…

Madendeki kanarya susunca…
Kanat Atkaya

ORHAN Erinç, Hikmet Çetinkaya, Murat Sabuncu, Kadri Gürsel, Musa Kart, Aydın Engin, Güray Öz, Turhan Günay…

18 kişilik liste uzayıp gidiyor; “gözaltına alınanlar ve hakkında arama kararı verilenler” listesi…

Cumhuriyet gazetesi yönetici ve yazarlarından oluşan bu listedekilerin kapıları “FETÖ/PDY ve PKK/KCK terör örgütlerine üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek” iddiasıyla çalındı.

FETÖ’nün belki de en çok dava açtığı, cemaatle ilgili yazı dizisinden dolayı Cumhuriyet’in yayınını durdurttuğu Hikmet Çetinkaya mesela…

Ortamın espri kaldıracak hali yok ama “Darbe yapıldığını nasıl anlarsınız?” diye sorsalar, “Aydın Engin’i gözaltına aldılarsa darbe olmuştur” diyebilirim.

12 Mart’ta yattı, 12 Eylül’de yıllarca sürecek bir sürgün hayatına hapsolarak ağır cezaları savuşturabildi. Şimdi yine içeri alıyorlar Aydın Engin’i, hem de karşısında dikildiği tiplerle birlikte olduğu söylenerek…

Televizyonlardaki tartışma programlarında “o” günlerde “hocaefendibitanemizbüyükşahsiyetimiz” diye konuşanlara karşı mücadele edenler var mesela. Mesela Kadri Gürsel…

Başına çorap örülen bütün gazetecilerin yardımına ilk koşan kişi olan, arkadaşlarının özgürlüğü için yılmadan savaşan Murat Sabuncu var mesela…

Ve mesela Musa Kart var…

Basındaki günlük siyasi karikatür geleneğinin halihazırdaki en önemli temsilcilerinden…

Kaotik memleket gündemi üzerine üretilen onca laf salatasını aşarak espriyi, işin özünü ince bir yerden görmek ve göstermek gibi nadir bir yeteneğe sahip…

Karikatürlerini zaten hep takipteyim ama dün sabah geriye dönerek baktım yakın geçmişte çizdiği karikatürlere…

Fetullah Gülen’i çizmiş… “FETÖ’nün terör örgütü olduğunu 15 Temmuz’da anladım” diyor ve ekliyor “Allah bizi affetsin…”

PKK’yı çizmiş… Kamyonun arkasına bombayı koymuş giderken terörist, bir vatandaş manzarayı özetliyor: “Bu da insansız kara aracı!..”

Adalet sistemini çizmiş… Elindeki kılıcı bırakıp kanepeye oturmuş gözleri bağlı adalet sembolü Themis… Kucağında tepsi görevi gören terazi kefesindeki yığının içinde doğruyu bulmaya çalışıyor “Ayıkla pirincin taşını!” diyerek…

15 Temmuz’u çizmiş… Tank, karşısına çıkan “Demokrasi Tarihi” kitabı karşısında namlusu düşmüş, eğilip toprağa sokmuş ucunu deve kuşu gibi…

Başka neler çizmiş Musa Kart?

Haksızlıkları, yolsuzlukları, ikiyüzlü siyaset piyonlarını, vandalları, savaş çığırtkanlarını, sorumsuz sorumluları, terör tacirlerini çizmiş.

Bir mizah ustası ne yapmalıysa onu yapmış.

İşini yapmış, işini iyi yapmış…

On kaplan gücünde eleştirmiş ve belli ki rahatsız etmiş işte…

Eskiden (hatta yakın geçmişe kadar) kömür madenlerinde kanarya bulundurulurmuş, belki bilirsiniz…

Kanaryanın görevi ölmekmiş… Hassas vücudu madendeki zehirli gaz birikiminin bir belirtisi olarak devrilince, madenciler tehlikeyi anlayıp kaçacak zamanı bulurmuş…

Kanarya susarak, canını vererek tehlikeyi önceden haykırmış olurmuş…

Aydınlar toplum için madendeki kanarya gibi yaşar ve üretir.

Sesleri duyulmaz olursa arkadan felaket geliyor demektir…