10 Aralık 2016 Tarihli Anayasa Değişikliği Teklifi Hakkında Bir Eleştiri…

ELVEDA KUVVETLER AYRILIĞI, ELVEDA ANAYASA…
10 Aralık 2016 Tarihli Anayasa Değişikliği Teklifi Hakkında Bir Eleştiri…
Kemal Gözler

10 Aralık 2016 tarihinde Adalet ve Kalkınma Partisi üyesi 316 milletvekili imzasıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına, “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Bir Kanun Teklifi” başlıklı bir kanun teklifi sunuldu[1].

Ben burada bu Anayasa Değişikliği Teklifi hakkındaki görüşlerimi kısaca açıklamak istiyorum. Bununla amacım, Değişiklik Teklifini görüşecek Anayasa Komisyonu üyelerine yol göstermek veya Değişiklik Teklifini oylayacak milletvekillerini uyarmak değildir. Uyarılarımın işe yaramadığını bilecek kadar tecrübe sahibiyim[2]. Amacım Türk anayasa hukuku doktrininin bir üyesi olarak, tarih karşısında sorumluluğumu yerine getirmekten ibarettir. İstedim ki, bu Değişiklik Teklifine zamanında karşı çıktığım kayda geçsin. İstedim ki, gelecekte, bir gün birileri çıkıp da bu değişikliği eleştirirlerse, adımı, bu değişikliğin kabul edilmesi safhasında susan anayasa hukukçularının arasında anmasınlar.

10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifi 21 maddeden oluşuyor. Değişiklik Teklifini burada madde madde inceleyecek değilim. Teklifteki idare hukukumuzu alt üst eden hükümlerden de bahsetmeyeceğim. Değişiklik Teklifindeki teknik kusurlara da değinmeyeceğim. Ben sadece bir iki maddeden hareketle teklif edilen hükûmet sistemini eleştireceğim.

1. Teklif Edilen Sistem Başkanlık Sistemi mi?
Bilindiği gibi bu Anayasa Değişikliği Teklifini hazırlayanlar, Türkiye’de bir “başkanlık sistemi” veya “Türk tipi bir başkanlık sistemi” kurmak arzusuyla yola çıktılar. Peki önerdikleri sistem bir “başkanlık sistemi” midir?
Bu soruya cevap verebilmek için önce başkanlık sistemi ile parlâmenter sistem arasında ayrımın nasıl yapıldığı hakkında genel bir bilgi verelim: Anayasa hukukunun genel teorisinde başkanlık sistemi ile parlâmenter sistem birbirinden üç aslî farkla ayrılır[3]. Bu farklardan biri şudur: Başkanlık sisteminde, yasama ve yürütme organları birbirinden bağımsızdır; yasama organı, yürütme organını görevden alamaz; buna karşılık yürütme organı da yasama organının görevine son veremez; yani onun seçimlerini yenileyemez. Parlâmenter sistemde ise, yasama organı güvensizlik oyuyla istediği zaman yürütme organının sorumlu kanadı olan hükûmeti düşürebilir. Buna karşılık yürütme organı da yasama organını feshedebilir; yani onun seçimlerini yenileyebilir. Özetle başkanlık sistemi, yasama ve yürütme organlarının birbirlerinin görevlerine son veremedikleri, parlâmenter sistem ise bu organların birbirlerinin görevlerine karşılıklı olarak son verebildikleri sistemlerdir.

Bu fark açısından 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifine bakılırsa, önerilen sistemin başkanlık sistemiyle uzaktan yakından bir ilgisinin olmadığı görülür. Hatta önerilen sistem, başkanlık sisteminin tam tersi bir sistemdir. Açıkçası önerilen sistem, bu özellik bakımından, başkanlık sitemine değil, parlâmenter hükûmet sistemine benzemektedir. Şöyle: Bir kere, Değişiklik Teklifine göre, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri aynı gün yapılacaktır (m.4). İkinci olarak, Değişiklik Teklifi, hem Cumhurbaşkanına ve hem de TBMM’ye seçimlerin yenilenmesine karar verme yetkisi vermektedir (m.12). Değişiklik Teklifine göre, “seçimlerin yenilenmesi” demek, hem TBMM seçimlerinin, hem de Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yenilenmesi demektir. Yani Cumhurbaşkanı isterse kendi seçimlerini de yenilemek kaydıyla, TBMM’nin seçimlerini yenileyebilmekte, yani onun görevine son verebilmektedir. TBMM de, isterse, kendi seçimlerini de yenilemek kaydıyla, Cumhurbaşkanının seçimlerini yenileyebilmekte, yani onun görevine son verebilmektedir.

Yasama ve yürütme organlarının birbirinin görevlerine son verebildiği bir sistemin “başkanlık sistemi” olduğu iddiası komik bir iddiadır. Başkanlık sistemi, sert bir kuvvetler ayrılığı sistemidir. Bu sistemde yasama ve yürütme organları birbirinden kesin çizgilerle ayrıdır. Bunlar birbirilerinin görevlerine son veremezler.
Görüldüğü üzere, 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifinde önerilen sistem, yasama-yürütme ilişkileri bakımından başkanlık sistemine değil, parlâmenter hükûmet sistemine benzemektedir. Şu farkla ki, parlâmenter sistemde cumhurbaşkanından başka bir de başbakan vardır. Teklif edilen sistemde ise başbakan yoktur. Fark yürütme organının kendi iç yapısı bakımındandır. Yasama ile yürütme organları arasındaki ilişki bakımından ortada parlâmenter sistem vardır. Belki önerilen sisteme isim koymak gerekirse buna “başbakansız parlâmenter sistem” ismi konabilir.

2. Asıl Hedef Ne?
Yukarıda açıklandığı üzere, başkanlık sistemi diye yola çıkanların vardıkları yerin başkanlık sistemiyle uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Tersine vardıkları yer, dünyada eşi benzeri görülmemiş bir parlâmenter hükûmet sisteminden başka bir şey değildir.
Ne var ki, Anayasa Değişikliği Teklifinde önerilen hükûmet sisteminin ne olduğu sorununun, aslında anayasa hukuku doktrinini oyalayacak bir “çerez” olmaktan daha fazla bir değeri yoktur. Zira 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifinin asıl hedefi, “başkanlık sistemi” veya “Türk tipi başkanlık sistemi” kurmak değil, Türkiye’de bir “kuvvetler birliği sistemi” kurmaktır.

Yukarıda açıklandığı gibi Değişiklik Teklifiyle, Türkiye’de yasama ve yürütme organları arasında tam bir birlik sağlanması amaçlanmaktadır. TBMM ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin aynı gün yapılmasının nedeni budur. Cumhurbaşkanına veya TBMM’ye kendisinin ve diğerinin seçimlerini yenileme yetkisinin verilmesinin sebebi de yine budur. Amaç Cumhurbaşkanı ile TBMM’nin çoğunluğunun aynı siyasî partiden olmasının sağlanmasıdır. Eğer kazara Cumhurbaşkanının partisi, TBMM’de çoğunluk sağlayamazsa, Cumhurbaşkanı, kendi seçimini ve TBMM seçimlerini yenileyerek yasama ve yürütme arasında birliği sağlayacaktır. Hâliyle TBMM’nin de kendi seçimlerini ve Cumhurbaşkanlığı seçimini yenileyerek bu birliği sağlama imkânı vardır. Bu birlik sağlandığında ise, Türkiye’de TBMM’nin Cumhurbaşkanı karşısında bir bağımsızlığı kalmayacak; TBMM onun kontrolü altına girecektir.

Belki bu eleştiriye karşı bir savunma olarak denebilir ki, Değişiklik Teklifinin öngördüğü sistemde, Cumhurbaşkanı ve TBMM, seçimleri yenilemek bakımından eşit konumdadır; Cumhurbaşkanı, TBMM karşısında kayırılmamıştır. Cumhurbaşkanı, kendisinin seçimini yenilemek kaydıyla, TBMM’nin seçimini yenileyebileceği gibi; TBMM de kendisinin seçimini yenilemek kaydıyla, Cumhurbaşkanının seçimini yenileyebilir. Silahlar eşittir. Dolayısıyla TBMM Cumhurbaşkanının kontrolü altına gireceğine, pekâlâ bunun tersi olabilir ve Cumhurbaşkanı TBMM’nin kontrolü altına girebilir.
Bu savunmaya karşı üç cevap verilebilir: Bir kere, bu savunma, teklif edilen sistemde yasama ve yürütme kuvvetleri arasında ayrılığın kalmayacağı yolundaki eleştirinin teyidinden başka bir şey değildir. Biz, kuvvetler kimin elinde birleşirse birleşsin, kuvvetler birliğine karşıyız. Kuvvetlerin sadece Cumhurbaşkanının elinde birleşmesi değil, TBMM’nin elinde birleşmesi de kötü bir şeydir.

İkinci olarak, birden fazla partiden oluşan TBMM’nin birlikte hareket edip, tek başına bir organ olan Cumhurbaşkanını başarısızlığa uğratabileceği iddiası, Türkiye’nin siyasal gerçekliği açısından tutarlı bir iddia değildir. Eğer böyle bir çatışma ihtimali olursa, bu çatışmadan Cumhurbaşkanı galip çıkar. Nitekim Türkiye’de 7 Haziran 2015 genel seçimleri ile 1 Kasım 2015 genel seçimleri arasında yaşanan benzer bir çatışmadan bilindiği gibi Cumhurbaşkanı galip çıkmıştır. Zira TBMM’de çoğunluğu oluşturan partiler, Cumhurbaşkanı karşısında birlikte hareket edememişlerdir.
Nihayet Anayasa Değişikliği Teklifinin öngördüğü sistemde, Cumhurbaşkanının ve TBMM’nin seçimleri yenilemek bakımından eşit konumda olduğu, Cumhurbaşkanının kayırılmadığı iddiası, hukuken de doğru değildir. Çünkü Değişiklik Teklifine göre, TBMM, kendisinin ve Cumhurbaşkanının seçiminin yenilenmesine ancak üye tamsayısının beşte üç çoğunluğuyla karar verebilir. Yani bunun için şimdi 550 üzerinden 330 milletvekilinin (Değişiklik Teklifi göre 600 üzerinden 360 milletvekilinin) kabul oyu gerekecektir. Açıkçası önerilen sistemde, TBMM’nin Cumhurbaşkanlığı seçimlerini yenilemesi, Anayasa değişikliği yapması kadar zor bir şeydir. Bu nedenle TBMM’nin seçimlerin yenilenmesine karar verme ihtimali fevkalade düşüktür. Buna karşılık, Cumhurbaşkanı, beğenmediği TBMM çoğunluğunu değiştirmek için, herhangi bir koşula tâbi olmaksızın[4], istediği her zaman TBMM’nin ve kendisinin seçimlerini yenileyebilir.

Görüldüğü gibi seçimleri yenileme yetkisi bakımından TBMM’nin ve Cumhurbaşkanının sahip olduğu silahlar sanıldığı gibi eşit değildir. Anayasa Değişikliği Teklifi kabul edilirse, Türkiye’de yasama ve yürütme organları arasında ayrılığın ortadan kalkacağı ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin Cumhurbaşkanının kontrolü altına gireceği tahmin edilebilir.
Bir kuvvetler ayrılığı sistemi olan başkanlık sistemini kurmak için yola çıkanların, yasama ve yürütme kuvvetlerinin Cumhurbaşkanında birleşmesi esasına dayalı bir kuvvetler birliği hükûmet sistemine ulaşmış olmaları şaşırtıcıdır. Kurulması teklif edilen sisteme asla ve kat’a “başkanlık sistemi” ismi verilemez; zira başkanlık sistemi sert bir kuvvetler ayrılığı sistemidir. Teklif edilen sistem, “kuvvetlerin Cumhurbaşkanında birleşmesi esasına dayalı bir kuvvetler birliği hükûmet sistemi”nden başka bir şey değildir.

3. Yargı da Cumhurbaşkanına Bağımlı Hâle Getirilmektedir
Anayasa hukuku teorisinde, kuvvetler ayrılığına veya birliğine göre hükûmet sistemleri, yasama ve yürütme organları arasındaki ilişkilere göre tasnif edilir. Yargı organı işe karıştırılmaz. Çünkü onun her hâlükârda bağımsız olduğu var sayılır.

Ne var ki, 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifi, yasama organının Cumhurbaşkanı karşısında bağımsızlığını ortadan kaldırdığı gibi, yargı organının da Cumhurbaşkanı karşısında bağımsızlığını ortadan kaldırmaktadır. Diğer bir ifadeyle, Değişiklik Teklifi, sadece yasama organını değil, aynı zamanda yargı organını da Cumhurbaşkanının kontrolü altına sokmaktadır.

Değişiklik Teklifine göre (m.17), “Hakimler ve Savcılar Kurulu” 12 üyeden oluşmaktadır. Kurulun Başkanı Adalet Bakanıdır. Teklif edilen sistemde, Adalet Bakanı ve Kurulun beş üyesi doğrudan doğruya Cumhurbaşkanı tarafından atanmaktadır. Geriye kalan altı üye ise TBMM tarafından seçilmektedir. Bu düzenlemenin, anılan Kurulun bağımsızlığını sağlayabileceği çok şüphelidir.

Bu eleştiriye karşı, benzer düzenlemelerin başka demokratik ülkelerde de bulunduğu cevabı verilebilir. Doğrudur; oranlar farklı olmakla birlikte, yasama organlarına ve devlet başkanlarına hâkimler yüksek kurullarına üye seçme yetkisi veren yabancı ülke anayasaları vardır. Ancak bunun böyle olması, Anayasa Değişikliği Teklifindeki düzenlemenin Türkiye’de yargı bağımsızlığını sağlamaya yeterli bir düzenleme olduğu anlamına gelmez[5].

Değişiklik Teklifine göre (m.17), TBMM’ye Hâkimler ve Savcılar Kuruluna altı üye seçme yetkisi tanınması ve özellikle de üye seçiminde birinci turda üçte iki, ikinci turda beşte üç çoğunluk aranması, bu turda da çoğunluk sağlanamazsa en çok oy alan iki aday arasından ad çekme usûlüyle seçim yapılması, bağımsızlık açısından önemlidir. Ancak yeterli değildir. Çünkü bir kere, bu Kurulun üyelerinin zaten yarısı Cumhurbaşkanı tarafından atanmaktadır. İkinci olarak, yukarıda açıklandığı gibi, teklif edilen sistem, zaten TBMM ile Cumhurbaşkanı arasında birlik sağlanması üzerine kuruludur. TBMM ile Cumhurbaşkanı arasında birliğin sağlanması amacı gerçekleşirse, “Hakimler ve Savcılar Kurulu”nun üyelerinin yarısını seçme yetkisinin TBMM’ye verilmesinin pek bir anlamı kalmaz.

Yukarıda açıklandığı gibi, öngörülen sistemde, yasama organı nasıl Cumhurbaşkanının kontrolü altına girecekse, aynı sebepten dolayı, yargı organı da Cumhurbaşkanının kontrolü altına girecektir. Zira Hakimler ve Savcılar Kurulunun altı üyesi zaten doğrudan doğruya Cumhurbaşkanı tarafından atanacaktır; geri kalan altı üyesi de Cumhurbaşkanının kontrolü altındaki TBMM tarafından seçilecektir.
* * *
Ayrıca belirtmek isterim ki, Anayasa Değişikliği Teklifiyle getirilmek istenen sistemde, gerek Cumhurbaşkanı ile yasama arasındaki ilişkilerde, gerek Cumhurbaşkanı ile yargı arasındaki ilişkilerde, gerekse Cumhurbaşkanı ile idare arasındaki ilişkilerde denge ve denetleme mekanizmaları yoktur. Seçimleri yenileme, Cumhurbaşkanı yardımcılarını ve bakanları atama, üst düzey kamu yöneticilerini atama, Hâkimler ve Savcılar Kuruluna üye atama gibi Cumhurbaşkanına verilen yetkiler şartsız ve sınırsız bir şekilde, herhangi bir denetime tâbi olmaksızın verilmektedir. Bu şekilde bir yetki verme örneği çağdaş demokrasilerde yoktur. Sık sık örnek olarak zikredilen Amerika Birleşik Devletlerinde dahi Başkanın yüksek kamu görevlilerini ve yüksek hakimleri atama yetkisi Senatonun onayına tâbidir.

Görüldüğü gibi 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifi, kuvvetler ayrılığı teorisinden uzaklaşmakta ve bir kuvvetler birliği sistemi kurmaya çalışmaktadır. Teklif edilen sistemde sadece yasama organı değil, yargı organı da Cumhurbaşkanının kontrolü altına sokulmaktadır.

4. Kuvvetler Ayrılığı Yoksa Hürriyet de Yoktur
Bundan 268 sene önce Montesquieu’nün söylediği gibi, yasama, yürütme ve yargı kuvvetlerinin tek elde toplandığı bir sistemde hiçbir şekilde hürriyet olmaz. Bu konuda Montesquieu’nün yazdıklarını özetlemeden olduğu gibi verelim. 1748 yılında yayınlanan “Kanunların Ruhu (De l’esprit des lois)” isimli eserinde Montesquieu şöyle diyor:
“Eğer aynı idarenin kişilik veya yapısında, yasama erki yürütme erkiyle birleşmişse, hiçbir şekilde hürriyet yoktur. Çünkü aynı monarkın veya aynı senatonun, zalimce yürütmek için zalimce kanunlar yapmasından korkulur.

Yargı erki de, yasama ve yürütme erklerinden ayrılmış değilse gene hürriyet yoktur. Eğer bu erk, yasama erkiyle birleşirse, vatandaşların hayat ve hürriyetleri üzerindeki idare, keyfe kalmış bir idare olur. Çünkü yargıç kanun koyucunun durumuna düşer. Şayet yargı erki, yürütme erkiyle birleşirse, yargıç korkunç bir zalim kesilir”
Bu üç erki de aynı kişi veya… kurullar kullanırsa her şey mahvolur. ….

Avrupa’nın çoğu krallıklarında hükûmet hafifletilmiştir. … Bu üç erkin padişahın kişiliğinde birleştiği Türk ülkesinde ise korkunç bir istibdat hüküm sürer[6]. …
Bu cumhuriyetlerde bir vatandaş ne durumda bulunur, artık siz düşünün. Aynı idareciler kitlesi, kanunu yürütme yolunda, zaten yine kanun koyucu sıfatıyla kendi kendine verdiği tam bir yetkiye sahiptir; genel emirleriyle devleti silip süpürebilir; ve yargı erki de kendisinde bulunduğu için, özel emirleriyle de herhangi bir vatandaşı mahvedebilir.

Orada bütün iktidar, bir bütün halini almıştır; zalim bir hükümdarın varlığını belli eden bir dış emare olmasa dahi, bu olay her an hissedilir.
Müstebit olmak isteyen hükümdarlar da, bütün idare otoritesini kendi kişiliklerinde birleştirmekle işe başlarlar”[7].
Korkulan odur ki, Montesquieu’nün 1748’de “Türk ülkesi” için yazdığı şeyler, 2016’da Türkiye Cumhuriyetinde gerçekleşmek üzeredir.

Önemle belirtmek isterim ki, yasama, yürütme ve yargı kuvvetlerinin elinde toplandığı kişinin kim olduğunun bir önemi yoktur. Bu kişi, bir “bilge kral” veya halk tarafından yüksek bir oy oranıyla seçilmiş bir başkan olsa bile değişen bir şey olmaz. Halk tarafından seçilmiş olması bu kişinin yetkilerini kötüye kullanmayacağı anlamına gelmez. Her kuvvetin doğasında kötüye kullanılma eğilimi vardır. Bundan 129 sene önce Lord Acton’un söylediği gibi “iktidar yozlaştırır, mutlak iktidar mutlak yozlaştırır”[8]. İktidar iktidarla sınırlanır. İktidardakilerin insafıyla değil!
Kuvvetlerin aynı elde toplandığı bir sistemde kimse güvende değildir. Böyle bir sistemde medenî yaşam tehdit altındadır.

5. Kuvvetler Ayrılığı Yoksa Anayasa da Yoktur
Kuvvetler ayrılığı teorisi, anayasacılığın en temel ve en eski teorisidir. Kuvvetler ayrılığının olmadığı yerde “anayasa” da olmaz. Kuvvetler ayrılığının olmadığı bir devlet, “anayasal devlet” değildir. Bu husus, en güzel, en çarpıcı bir şekilde 16 Ağustos 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesinin 16’ncı maddesinde şu şekilde ifade edilmiştir: “Hakların güvence altına alınmadığı ve kuvvetler ayrılığının olmadığı bir toplumda anayasa yoktur”[9].

Bundan 227 yıl önce ilân edilmiş bu madde şunu söylüyor: Bir devlette bir anayasanın olduğunu söyleyebilmek için, o devlette, bir yandan vatandaşların hak ve hürriyetlerinin güvence altına alınması, diğer yandan da o devlette kuvvetler ayrılığının olması gerekir. Bu iki şart gerçekleşmedikçe, bir devlette “anayasa” isimli bir belgenin olması, o devlette gerçek anlamda bir anayasanın bulunduğunu göstermez.

Türkiye’de son yıllarda, vatandaşların hak ve hürriyetlerinin güvence altında olup olmadığı çok tartışmalıdır. Kuvvetler ayrılığı ise, uygulamada varlığı ve etkililiği tartışmalı olsa bile, hiç olmazsa Anayasamıza göre şeklen vardı. 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifiyle artık kuvvetler ayrılığı, sadece fiilen değil, resmen de kaldırılmaktadır. Söz konusu Anayasa Değişikliği Teklifinin gerçek anlamı budur: Fiilen kalkmış olan kuvvetler ayrılığını resmen de kaldırmak!

Sonuç
10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifi, kabul edilirse, Türkiye’de sadece hükûmet sisteminde bir değişiklik olmayacak; kuvvetler ayrılığı ilkesi de ortadan kalkacaktır. Bu ilkenin ortadan kalkmasıyla, bir yandan Montesquieu’nün söylediği gibi Türkiye’de “hürriyet” de ortadan kalkacaktır. Diğer yandan da, bu ilkenin ortadan kalkmasıyla, 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesinin beyan ettiği gibi, “anayasa” da ortadan kalkacaktır. Zira yukarıda açıklandığı gibi kuvvetler ayrılığının olmadığı yerde hürriyet de, anayasa da olmaz.

Anayasa Değişikliği Teklifi kabul edilirse, şüphesiz içinde pek çok temel hak ve hürriyetin sayıldığı ve başlığı “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası” olan “2709 sayılı Kanun” Türkiye’de yürürlükte kalmaya devam edecektir. Ancak bu “Kanun”, gerçek anlamda bir “anayasa” değil; iktidarı sınırlandırmayan, vatandaşların temel hak ve hürriyetlerini devlet karşısında korumayan bir kağıt parçasından başka bir şey olmayacaktır. Böyle bir kağıt parçasına, anayasa hukuku literatüründe “görünüşte anayasa (façade constitution)” veya “sahte anayasa (fake constitution)” ve hatta “tuzak anayasa (trap-constitution)” denmektedir[10].
* * *
Anayasacılığın 200 küsur yıllık zengin bir geçmişi vardır. Anayasacılığın kuvvetler ayrılığı ilkesi gibi tecrübeyle teyit edilmiş temel ilke ve teorileri vardır. Bu ilke ve teorileri görmezden gelerek, dünyada eşi benzeri görülmemiş hükûmet sistemleri tasarlamak, bir art niyetin mahsulü değil ise, gayriciddi bir çabadan başka bir şey değildir.
* * *
Yıllarca üniversitede anayasa hukuku dersi vermiş, anayasa hukuku alanında pek çok kitap ve makale yazmış, hayatını anayasa hukukuna adamış bir akademisyen olarak, 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifini okumuş olmaktan dolayı derin bir üzüntü içindeyim.
23 Aralık 2016, K.G.

KAYNAKÇA
10 Aralık 2016 Tarihli “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Bir Kanun Teklifi”, Dönemi ve Yasama Yılı: 26/2, Esas Numarası: 2/1504 http://www2.tbmm.gov.tr/d26/2/2-1504.pdf) (Erişim Tarihi: 21 Aralık 2016).
ACTON, Lord Acton, “Letter to Bishop Mandell Creighton, April 5, 1887”, in Historical Essays and Studies, (Ed.: J. N. Figgis ve R. V. Laurence, London, Macmillan, 1907 (http://history.hanover.edu/courses/excerpts/165acton.html) (Erişim Tarihi: 21 Aralık 2016).
DÉCLARATİON des Droits de l’Homme et du Citoyen, (https://www.legifrance.gouv.fr/Droit-francais/Constitution/Declaration-des-Droits-de-l-Homme-et-du-Citoyen-de-1789) (Erişim Tarihi: 21 Aralık 2016).
GÖZLER (Kemal), Anayasa Değişikliği Gerekli mi? 1982 Anayasası İçin Bir Savunma, Bursa, Ekin Yayınevi, Temmuz 2001 (http://www.anayasa.gen.tr/adgm.htm) (Erişim Tarihi: 21 Aralık 2016)
GÖZLER (Kemal), Anayasa Hukukunun Genel Esasları, Bursa, Ekin, 8. Baskı, 2016.
LANDAU (David), “Abusive Constitutionalism”, University of California Davis Law Review, Cilt 47, Sayı 1, 2013, s.189-260.
LIJPHART (Arend), Çağdaş Demokrasiler, (Çev.: Ergun Özbudun ve Ersin Onulduran), Ankara, Yetkin Yayınları, Tarihsiz (1997? [Orijinali 1984]), s.62-64.
MONTESQUIEU, De l’esprit des lois, 1748, Deuxième Partie, Livre XI, Chapitre VI. Türkçe Çevirisi: Montesquieu, “İngiltere’nin Esas Teşkilatı”, (Çev. Mükbil Özyörük), Siyasal Bilgiler Okulu Dergisi, Cilt II, 1947, Sayı 1-2, s.75-83.
SARTORI (Giovanni), “Constitutionalism: A Preliminary Discussion”, American Political Science Review, 1962, Cilt 56, s.853-862.
ULUŞAHİN (Nur), Anayasal Bir Tercih Olarak Başkanlık Sistemi, Ankara, Yetkin Yayınları, 1999.

[1]. Dönemi ve Yasama Yılı: 26/2, Esas Numarası: 2/1504 (http://www2.tbmm.gov.tr/d26/2/2-1504.pdf) (Erişim Tarihi: 21 Aralık 2016).

[2]. Geçmişte, bu tecrübeye sahip olmadığım için, 21 Kasım 2001 tarih ve 4720 sayılı Anayasa Değişikliği Kanunu daha teklif safhasındayken, oturup, bu değişikliğin bütün maddelerini tek tek inceleyip eleştiren bir “kitap” yazmıştım: Kemal Gözler, Anayasa Değişikliği Gerekli mi? 1982 Anayasası İçin Bir Savunma, Bursa, Ekin Yayınevi, Temmuz 2001 (http://www.anayasa.gen.tr/adgm.htm). 10 Aralık 2016 Anayasa Değişikliği Teklifi hakkında ise bir “kitap” değil, bir “makale” dahi yazacak istek ve enerjim kalmadı.

[3]. Bu farklar için bkz.: Kemal Gözler, Anayasa Hukukunun Genel Esasları, Bursa, Ekin, 8. Baskı, 2016, s.231-233, 243-245; Nur Uluşahin, Anayasal Bir Tercih Olarak Başkanlık Sistemi, Ankara, Yetkin Yayınları, 1999, s.27-51; Arend Lijphart, Çağdaş Demokrasiler, (Çev.: Ergun Özbudun ve Ersin Onulduran), Ankara, Yetkin Yayınları, Tarihsiz (1997?, [Orijinali 1984]), s.62-64.

[4]. Anayasa Değişikliği Teklifinin önerdiği sistemde, mevcut 116’ncı maddenin aksine, Cumhurbaşkanının seçimleri yenilemesi için öngörülmüş bir şart yoktur.

[5]. Demokratik ülkelerde görülen bazı düzenlemeler, Türkiye’ye ithal edilirken, özünden koparılıp kötüye kullanılabiliyor. Bu açıdan David Landau tarafından ortaya atılan “istismarcı anayasacılık” veya “suistimalci anayasacılık (abusive constitutionalism)” kavramına dikkat çekmek isterim. David Landau’ya göre bazı ülkelerde demokratik rejimler, anayasa değişikliği yoluyla adım adım ortadan kaldırılıyor. İktidardaki güçlü başkanlar, ustaca ve kurnazca plânlanmış anayasa değişiklikleri yoluyla kendilerinin görevde kalmasını sağlayacak bir anayasal sistem kuruyorlar. Özellikle anayasa değişikliği yoluyla kendilerini denetleyecek organları etkisiz hâle getiriyorlar. Bu şekilde yeniden biçimlendirilen anayasanın tam anlamıyla otoriter olduğu söylenemez; çünkü seçimler yapılmaya devam edilir. Uzaktan bakıldığında anayasa hâlâ demokratikmiş gibi görünür. Ama yakından bakıldığında, anayasanın, gerçekte demokratik düzeni yok etmek için anayasa değişiklikleri yoluyla sinsice yeniden tasarlandığı görülür. Landau bu olguya “suistimalci anayasacılık (abusive constitutionalism)” ismini vermektedir. Bkz.: David Landau, “Abusive Constitutionalism”, University of California Davis Law Review, Cilt 47, Sayı 1, 2013, s.189-260, özellikle s.191. Kanımızca, Türkiye’de son Anayasa Değişikliği Teklifi, suistimalci anayasacılığın güzel bir örneğidir.

[6]. Orijinali: “Chez les Turcs, où ces trois pouvoirs sont réunis sur la tête du sultan, il règne un affreux despotisme”.

[7]. Montesquieu, De l’esprit des lois, 1748, Deuxième Partie, Livre XI, Chapitre VI. Yukarıdaki alıntı Mükbil Özyörük’ün Türkçe çevirisinden yapılmıştır. Bkz.: Montesquieu, “İngiltere’nin Esas Teşkilatı”, Çev. Mükbil Özyörük, Siyasal Bilgiler Okulu Dergisi, Cilt II, 1947, Sayı 1-2, s.75-76.

[8]. “Power tends to corrupt, and absolute power corrupts absolutely” (Lord Acton, “Letter to Bishop Mandell Creighton, April 5, 1887”, in Historical Essays and Studies, (Ed.: J. N. Figgis ve R. V. Laurence, London, Macmillan, 1907 (http://history.hanover.edu/courses/excerpts/165acton.html) (Erişim Tarihi: 21 Aralık 2016).

[9]. “Toute société dans laquelle la garantie des droits n’est pas assurée, ni la séparation des pouvoirs déterminée, n’a point de constitution” (https://www.legifrance.gouv.fr/Droit-francais/Constitution/ Declaration-des-Droits-de-l-Homme-et-du-Citoyen-de-1789) (Erişim Tarihi: 21 Aralık 2016).

[10]. Giovanni Sartori, “Constitutionalism: A Preliminary Discussion”, American Political Science Review, 1962, Cilt 56, s.853-862, 861.

10 Aralık şehitleri anısına…

10 Aralık şehitleri anısına…
A. M. Celâl ŞENGÖR

TV’lerde haberler veya diziler fark etmez.
Her ikisi de her gün evinize şiddet pompalamaktadır.
Birincisi gerçek hayattaki şiddetleri, ikincisi ise şiddete doymayan iştahımızı tatmin etmek için hayali şiddetleri…

National Geographic ve Discovery gibi kanallar olmasa televizyonu hiç açmayacağım.
Şiddetle savaşmak istiyorsak önce her gece oturma odamıza servis edilen şiddetten kurtulmamız gerekir.
Polisiye dizileri, savaş dizileri, bilim-kurgu adı altında servis edilen şiddet dizileri, aşk hikâyeleri adı altında gösterilen hırs ve intikam dizileri, spor adı altında gösterilen toplumsal isteri gösterileri…

Bunlar ve benzerleri ekranlarımızdan tard edilmedikçe çocuklarımızı şiddetten korumamız mümkün olmayacaktır. Unutmayın reklamın kötüsü olmaz.
Her gün sürekli şiddetin reklamını yapan televizyonlara izin vermek bir çılgınlık hâlinin ifadesi olmalı.

Gelmiş geçmiş en büyük bilim filozofu addedilen liberal görüşlü, özgürlük âşığı Sir Karl Popper, meşhur İtalyan gazeteci ve felsefeci Giancarlo Bossetti’ye 1996’da verdiği bir röportajda bu nedenle hatta televizyonun yasaklanmasını öneriyor!
Benim teklifim ise televizyonu şiddetin reklamını yapan şeylerle değil, bilim ve sanat programlarıyla doldurmaktır.

Hangi çocuk uzay seyahatlerini seyretmeyi istemez, hangi çocuk bilimin keşiflerinden, icatlarından heyecan duymaz, büyük sanatçıların yaşamlarından ilham almaz! 10 Aralık’ta şiddetin şuursuz mahlukları tarafından şehit edilen vatandaşlarım, işte burada bahsettiğim şiddet reklamlarının kurbanlarıdır.

20. yy. sadece bazı çevrelerin bitmeyen hırsının yarattığı şiddetin de yüzyılı olmuştur.
Çocuklarımıza, gençlerimize şiddetin değil, bilim ve sanatın reklamını yapalım.
Onlara çirkinlikleri değil, güzellikleri gösterelim.
Onlara insan müsveddelerini değil, büyük insanları kahraman olarak sunalım.

James Bond değil, Cyrus Smith yüceltilsin; Che Guevara değil, Einstein methedilsin; uyuşturucudan ölen patırtı makinesi Elvis’in değil, Mozart’ın, Beethoven’in, Strauss’ların müzikleri dinletilsin.
Şiddetin fenalığını resimle mi anlatmak istiyoruz?
Picasso’yu değil de John Martin’i veya Goya’yı tercih edelim öncelikle.
Bilgi, anlayış ve güzelliği yaşamımızda egemen kılalım.
İşte o zaman şiddetin önüne geçebiliriz.

Çağın neresindeyiz?

Çağın neresindeyiz?
Taha Akyol

PISA sınav sonuçları birçok sorunumuzun göstergesidir.
Kamu kurumlarını etkin ve verimli yönetmek mi? Bunun için genel anlamda bilim zihniyeti ve o alanla ilgili uzmanlık bilgileri gerekir.

Terörle mücadele mi? Çağımızda “güvenlik” artık üniversitelerde okutulan bir bilim dalı oldu.

Ekonomik kalkınma, teknoloji, ihracat, dolar kurları falan mı?

Dün haberlerini okuduğumuz “PISA 2015 Sonuçları” adlı raporun önsözünde şu satırlar yer alıyor:

“Çağımızda bilim sadece bilim insanlarının alanı değildir. Kitlesel bilgi akışının ve hızlı değişimin gerçekleştiği çağımızda herkes ‘bilim insanı gibi düşünmek’ ihtiyacındadır: Verileri tartmak ve sonuca varmak için, bilimsel ‘gerçeğin’ zamanla değişebilir olduğunu, yeni buluşların yapıldığını anlamak için…”

Bilgi çağı, bilgi toplumu falan diyoruz ya, işte budur. Ekonomi de buna bağlıdır.

EĞİTİM VE EKONOMİ

21. yüzyılda gelişmiş toplumlarda bile bilim insanları küçük bir azınlıktır ama “bilim adamı gibi düşünmek” yani “bilim zihniyeti” o toplumlarda hayli yaygınlaşmıştır.

Bunu eğitim sağlamaktadır.

Bu açıdan, PISA sınavlarında en yukarılarda yer alan Almanya ve Güney Kore’ye bakalım.

BM “İnsani Gelişme Eğitim İndeksi”nde 15. sırada yer alan Güney Kore’nin eğitim skoru 0.865’tir.

Aynı indekste 6. sırada yer alan Almanya’nın eğitim skoru 0.884’tür…

Ve maalesef 69. sırada yer alan Türkiye’nin eğitim skoru 0.652’dir.

Almanya ve Kore’de kişi başına gelir 30 bin doları aşmıştır! Türkiye’de ise 10 bin doların altına indi.

PISA sınavları, eğitim skoru ve milli gelir arasındaki paralelliği, daha doğrusu etkileşimi görüyorsunuz değil mi?

Dahası “hukuk devleti” olmak da buna bağlı.

HUKUKTA YERİMİZ

PISA sınavlarındaki sıralama ve İnsani Gelişme İndeksi’ndeki sıralamalar gibi bir de dünyada “Hukuk Devleti İndeksi” (Rule of Law Index) var.

2016 indeksinde Türkiye 99. sırada!

Bunda terörle mücadele gibi sorunların etkisi var elbette.

Fakat önceki yıllara bakalım: “Hukuk Devleti İndeksi”nde 2015 yılında 80. sırada, 2014 yılında 72. sıradaydık.

Hele 2011 yılında daha iyiydik, “Temel Haklar” konusunda 58. sıradaydık, 2014 yılında 78. sıraya düştük.

Nispeten iyi olduğumuz 2011-2014 yılları arasında bugünkü PKK terörü, IŞİD, FETÖ gibi sorunlar genel düzeni etkileyecek durumda değildi, darbe hiç söz konusu değildi.

“Yargı bağımsızlığı” kriterini de içeren “iktidarın sınırlanması, denetlenmesi” konusunda 2011 yılında 52. sıradaydık, iyimser olabileceğimiz bir sonuçtu… Fakat her yıl biraz daha gerileyerek 2016 yılında, genel ortalamamızın da altına inerek 105. sıraya düştük.

HAMASET DEĞİL BİLİM

AB İlerleme Raporları dahil bu tür indekslerde kabaca 2010’a kadar hep “yükselen Türkiye” verileri vardı. Son yıllarda ise raporlar ve bulgular olumsuz.

Bunlar “küresel güçlerin oyunu” olabilir mi?! Ama önceki yıllarda niye son derece olumluydu? Türkiye’ye bütün tarihimizden fazla dış yatırım o dönemde olmuştu.

PISA sınavlarına, reyting kuruluşlarına, BM indekslerine “Bize vız gelir, biz millete bakarız” dersek, milletin sorunlarını çözemeyiz, hatta sorunlar büyür.

Üstelik dünya o raporlara bakar.

Hakiki milliyetçilik ya da vatanperverlik hamaset değildir, “bilim zihniyeti” ile sorunlarımıza bakmak ve çözümler geliştirmektir. Hitap ettiğimiz insanlarda, özellikle gençlerde ideoloji yerine bilim, teknoloji, hukuk, sanat ve üretim heyecanı yaratmaktır. Türkiye ancak böyle “gelişmiş ülkeler” düzeyine çıkabilir, ancak bu yolla “büyük devlet” olabilir.

Fuat Köprülü, Sadri Maksudi, Ali Fuat Başgil, Mümtaz Turhan gibi âlim hocalarımdan benim öğrendiğim budur.

Dolar satan kahramansa alan ne oluyor?

Dolar satan kahramansa alan ne oluyor?
Can Ataklı

İRONİ
Ekonomi tarihimizin en büyük kandırmacalarından biri olan “dolarını bozdur” kampanyası bütün hızıyla sürüyor.
AKP’li küçük esnaf bu kampanyaya “Şu kadar dolar bozdurduğunu makbuzuyla ispat et yemek bedava” veya “tıraş bedava” gibi faaliyetlerle katılıyor.
Gazete ve televizyonlarda ellerindeki 50-100 dolarları bozdurmak için döviz büfelerinin önünde sıraya girenler görüntüleri yayınlanıyor.
“Dolarını bozdur” kampanyasının amacı şu; millet yastık altındaki dolarını çıkarıp piyasaya sürecek, böylelikle piyasada dolar bolluğu olacak, dolar bollaşınca da fiyatı düşecek.
Bu kadar basit.
Lafta basit tabii. Uygulamada ise öyle olmuyor işte. Nitekim saray bu kampanyayı desteklemeye başladığından bu yana gariban vatandaş elindeki dövizi bozduruyor bozdurmasına da doların fiyatı da bırakın düşmeyi veya sabit kalmayı yükselmeyi sürdürüyor.
Ekonomi uzmanlarının söylediğine göre şu anda halkın elinde, bankada olan değil, yastık altında saklanan 60 milyar dolar varmış.
İktidarın ekonomiyi düze çıkarmak için gözünü diktiği para bu işte.
Ancak bu 60 milyar dolara yakın para milyonlarca kişinin elinde. Oysa sadece AKP iktidarı döneminde palazlanan ve bir anda zengin olan müteahhitlerin elindeki para bunun çok üzerinde.
Demek ki milyonlarca kişinin üç beş yüz dolar bozdurması yerine milyarlarca doları elinde tutanlar piyasaya dolar sürseler iş çok daha basit hale gelecek.
Gariban vatandaşın bir şekilde elde ettiği ve güvence parası olarak sakladığı üç beş yüz doları elinden almak ve üstelik bunu harcamasına neden olmak ne kadar vicdanidir, bu birinci nokta.
İkinci olarak şunu sormak istiyorum.
Her konuda “heyecanlanan” bir kısım halk elindeki avucundaki üç beş yüz oları bozduranı “kahraman” ilan ediyor.
İyi de madalyonun bir de tersi var.
Birileri dolar bozduruyorsa demek ki birileri de alıyor. Satan “kahraman” oluyorsa alanlar ne oluyor?
Medyadan gözlediğimiz kadarıyla dolar bozduranların büyük bölümü bankada tuttuğu dövizi değil (zaten onların bankada parası yok ki) evindeki dövizi bozduruyor. Bu da doğal olarak döviz büfelerinden gerçekleştiriliyor.
Döviz bürosu ne yapıyor? Elindeki dövize kâr koyarak (komisyon) bir başkasına satıyor.
Doları Amerika’ya gönderip oradaki Türk liralarını getirmiyoruz ki. Aynı dolar Türkiye içinde el değiştiriyor.
Büyük ihtimalle doların daha da artacağını hesaplayan kimi çıkarcılar şu sıralar döviz büfeleri üzerinden dolar-Euro stokluyordur.
Kısa bir süre sonra elindeki güvence paraları da uçmuş gitmiş olan gariban vatandaşlar yaptıkları “kahramanlıktan” pişmanlık duyacaklardır mutlaka ama olan olmuş olacaktır.

ŞAŞIRDIM
SAVCILAR MİT MÜSTEŞARI’NA HER ŞEYİ SORABİLECEK Mİ?
15 Temmuz dinci faşist kalkışmasının ardından FETÖ’ye yönelik operasyonlar bütün hızıyla sürerken o gece ile ilgili zihinlerde kalan kuşkular hâlâ giderilemedi…
Çünkü o gecenin en önemli iki ismi, Genelkurmay Başkanı ve MİT Müsteşarı hâlâ hiç konuşmadı. Darbeyi çok erkenden öğrendikleri bilinen bu iki isim bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından da suçlanmıştı. Erdoğan bu ikilinin görevden alınacağını ima ederek “dere geçilirken at değiştirilmez” demişti.
Bu ne dereymiş ki hâlâ geçilemedi.
Akar ve Fidan konuşmadıkları gibi Meclis Darbeyi Araştırma Komisyonu’na da gidip bilgi vermiyor. Gerçi komisyonun eski cemaatçi Başkanı Reşat Petek henüz bir davet yazısı yazmadı ama sanıyorum böyle bir davet olsa bile bu ikilinin komisyona gelmeme olasılığı daha yüksek.
Petek bu iki kişi için izin alınması gerektiğini söylüyor. Bu bence çok doğru değil. Genelkurmay Başkanı ve MİT Müsteşarı’nı dava etmek veya mahkemeye çağırmak için Başbakanlık izni gerekiyor elbette ama komisyon mahkeme olmadığına göre böyle bir izne de gerek yoktur.
Komisyonun bir türlü yapamadığını Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı yapacak galiba. Dünkü Hürriyet’te başsavcılığın Hakan Fidan’ı “mağdur-tanık” sıfatıyla ifade vermeye çağırmak için Başbakanlık’tan izin istediği haberi manşetteydi. Gerçi Başsavcılık haberi doğrulamadı ancak “henüz böyle bir izin istenmedi” diyerek iznin her an istenebileceğini belirtti ama bakalım Başbakanlık bu izni verecek mi? Verse de Fidan savcılara her şeyi anlatacak mı? Ya da savcılar o gece ile ilgili “can alıcı” sorular sormaya cesaret edebilecekler ki?

BUNU YAZMAK GEREK
İTALYA “TEK ADAM” HEVESİNE GEÇİT VERMEDİ
İtalyan halkı pazar günü sandık başına gitti. Bu kez yöneticilerini seçmek için değil referandum için oy kullandı.
İtalya’daki durum bizim yaşadıklarımıza “biraz”benziyor.
“Başkanlık sistemi” değil ama başbakanı çok güçlendirecek ve adeta “tek adam” haline getirecek bir dizi anayasa değişikliği halkın onayına sunuldu.
Halkın yüzde 60’ı anayasa değişikliklerine “hayır” dedi.
İtalya’da Başbakan Renzi parlamento çalışmalarının çok yavaş ilerlediğini bu nedenle iktidarın etkin ve güçlü çalışmalar yapamadığını ileri sürerek bir dizi anayasa değişikliği yapılmasını istedi.
Çift Meclisli İtalya’da İkinci Meclis’in yani Senato’nun etkisini azaltmak isteyen Renzi bütün gücüyle referandumdan evet çıkması için çabaladı.
Ancak İtalya’da pek çok kişi anayasa değişiklikleri ile başbakanın çok güçleneceğini ülkenin “tek adam” yönetimine gideceğini savunuyordu.
Sonunda halk “Parlamentodaki görüşmeler nedeniyle işler belki daha yavaş yürüyor olabilir ama geç de olsa daha sağlıklı kararlar almak en iyisidir” diye düşünerek “tek adamlığa” giden yola geçit vermedi.

MERAK ETTİĞİM ŞEYLER
FIRAT KALKANI OPERASYONUNU YAVAŞLATAN FAKTÖRLER NEDİR?
Cumhurbaşkanı Erdoğan 15 gün kadar önce Fırat Kalkanı operasyonu kapsamında El Bab’ın alınmak üzere olduğunu sıranın Menbiç’e geldiğini söylemişti.
Erdoğan’ın sözlerine göre El Bab’dan sonra Menbiç’deki PYD unsurlarının da üzerine gidilecek ve bölge IŞİD’den olduğu gibi PYD’den de arındırılacaktı.
Ancak Erdoğan’ın bu konuşmasından hemen sonra bölgedeki Türk askeri varlığına bir hava saldırısı yapıldı, 4 askerimiz şehit olurken 12 askerimiz de yaralandı.
Ardından 2 astsubayımız kaçırıldı. Onlardan hâlâ haber yok.
Erdoğan’ın “müjdesi” gereği El Bab’a ne zaman gireceğimizi merak ederken dün Hürriyet’te Uğur Ergan’ın haberi dikkatimi çekti.
Haberde Fırat Kalkanı operasyonunun yavaşladığı askerimizin hiç hareket etmediği ve hava desteği de bulunmadığı anlatılıyordu. Ergan’ın haberinde IŞİD’in ağır silahlarla direniş gösterdiği, bölgede güçlendiği, Genelkurmay’ın da askerin can güvenliğini korumak için yeni planlamalar yaptığı bilgileri var.
Belli ki Suriye’de işler Erdoğan’ın “müjdelemelerinde” olduğu gibi gitmiyor.
Anladığım şu; Suriye’deki operasyonları öncelikle Rusya’nın verdiği izinler çerçevesinde gerçekleştirebiliyoruz. İzin alırsak askerimiz de yürüyor, uçaklarımız da destek veriyor. İzin olmadığında ne asker hareket edebiliyor ne de bölgede uçaklarımız uçabiliyor.
Cumartesi günü Kremlin danışmanının söylediklerini yazmıştım. Belki bir kere daha okunmasında yarar vardır.

DİKKATİMİ ÇEKEN ŞEYLER
AKP KAYSERİ’DE MORAL TAZELEDİ
Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül adına Kayseri’de yapılan “Abdullah Gül Müzesi” açılış töreni devletin en tepesini bir araya getirdi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Binali Yıldırım, pek çok bakan, AKP’nin ileri gelenleri, Türkiye’nin tanınmış isimleri oradaydı.
Bunun yanı sıra son zamanlarda parti ve iktidarla aralarının soğuk olduğu söylenen AKP’nin bazı eski ağır topları da törende hazır bulundular.
Yandaş medya bu zirveyi AKP içine fitne sokmaya çalışanlara karşı bir gösteri olarak sundular.
Çünkü “parti kurma hazırlığında” olduğu söylenen Abdullah Gül gerek yaptığı son açıklamalarla gerekse bu törendeki hal ve tutumuyla “böyle bir şey olmadığını, olamayacağını” açık bir şekilde ile getirmişti.
Cemaate yakın oldukları söylenen Bülent Arınç, Hüseyin Çelik, Ahmet Davutoğu gibi isimlerin de bu açılışta bir araya gelmeleri de “Kimsenin Erdoğan’a isyan etme gibi bir hazırlığı yok” şeklinde yorumlandı.
Sonuçta, başkanlık sistemi, FETÖ operasyonları, dış politikadaki açmazlar, hukuk ve demokrasinin askıya alınması ve genel şikayetlerin artması nedeniyle “acaba içimizde bir kırılma olur mu?” paniğine kapılan AKP yönetimi bu
müze açılışındaki manzara nedeniyle rahat bir nefes aldı.

HOŞUMA GİDEN ŞEYLER
AVUSTURYA İKİNCİ KEZ DİREKTEN DÖNDÜ
Avusturya halkı pazar günü Cumhurbaşkanını seçmek için sandık başına gitti.
Neyse ki korkulan olmadı ve radikal sağcı aday 45 yaşındaki Norbert Hofer seçimleri kazanamadı.
Yeşiller Partisi’nin adayı 72 yaşındaki Alexander Van der Bellen ipi göğüsleyerek Avusturya’nın yeni Cumhurbaşkanı oldu.
Avusturya halkının kararı, Hofer’in seçilmesinden endişe duyan Avrupa Birliği ülkelerine de rahat bir nefes aldırdı.
Aşırı sağ ve ırkçı söylemleriyle dikkat çeken Hofer Türkiye’ye karşı da çok sert söylemlerde bulunuyor ve Türkiye’nin AB’ye girmesi halinde Avusturya’yı birlikten çıkaracağını söylüyordu. Yani Hofer’in seçilmemesi Türkiye açısından da olumlu bir sonuç yaratmış oldu.
Avusturya benzer bir durumu 2000 yılında da yaşamıştı. O yıl yapılan seçimleri ırkçı Özgürlük Partisi önde bitirmiş ve partinin başkanı Jörg Haider Başbakan olmuştu.
Haider’in başbakan olması Avrupa Birliği ülkelerinde büyük tepkiye neden olmuş ve Avusturya’nın birlikten ihracı bile gündeme gelmişti. Sonunda baskılara dayanamayan Haider istifa etmiş Avusturya direkten dönmüştü.
Haider bu olaydan sonra siyaset sahnesinden silinmişti. Avusturya 16 yıl sonra benzer bir durumla karşılaştı ancak ikinci kez direkten dönmeyi başardı.

Bir milletin rüyası ya da kıyameti…

Bir milletin rüyası ya da kıyameti…
Hidayet-Ş. Tuksal

Çocukluğumda Adalet Partili dedem ile CHP’li eniştemin neredeyse her karşılaştıklarında kavga etmeleri yüzünden, siyaset hep sevimsiz ve insanları birbirine düşman eden bir şey olarak görünürdü gözüme. Dedemin hangi argümanları kullandığını şimdi hatırlamıyorum ama eniştemin Fenerbahçe tutkunluğu gibi bir şeydi Ecevit tutkunluğu; o ne yapıyorsa doğruydu, o kadarını hatırlıyorum.

Liseye başladığımda artık siyaset okul sıralarına inmişti. Sınıfımızdaki arkadaşların bazıları ülkücü, bazıları devrimciydi. Sınıfta çok şükür hiçbir kavga yaşanmadı ama bu arkadaşlar birbirleriyle hiç konuşmazlardı. Okul çıkışlarında ülkücüler ve devrimciler ayrı ayrı toplanıp birlikte çıkarlardı. Kendi aralarındaki muhabbetleri, dün akşam nerede çatışma olmuş, kim vurulmuş, kim yaralanmış üzerineydi. Lise yıllarımı bu bölünmüşlük, kavga, çatışma ortamı yüzünden bir karabasan gibi yaşadım. 12 Eylül darbesini de, arkasındaki tezgâhları öğrenmeden önce, normal yaşama dönme imkânı sunduğu için iyi karşıladım ve hattâ eski siyasetçilerin tekrar siyasete dönmesine bile — o eski düşmanlıklar yeniden hortlayacak korkusuyla — red oyu verdim. Sonrasında, günahları olsa da daha çok sevaplarıyla hatırlanan Özal dönemini yaşadık. Özal’lı yıllar pek çok ilklerin yaşandığı, insanların tekrar siyasete güvenmeye başladığı istisnaî bir dönem oluşturdu Türkiye siyasetinde. Onun ölümünden sonra, Milli Görüş hareketinin boşluğu doldurmaya aday olması ve kabine ortağı olarak hükümete girmesi başka bir normalleşme alâmetiydi; ancak dönemin vesayetçi oligarşileri buna izin vermediler ve 28 Şubatı yaşadık. Bu süreçte kurulan koalisyon hükümetinin siyasi ve ekonomik faturası taşınamaz hale geldiğinde, yine bir ilk yaşandı ve AK Parti kuruldu.

Baskıcı bir dönemin içinde, damdan düşmüşlerin, yaşayarak öğrenmişlerin, gömlek değiştirerek demokratlaşmaya karar vermiş bir kadronun partisiydi AK Parti. Zamanı geldiğinde inilecek bir durak değildi demokrasi artık; vazgeçilemeyecek bir ilkesel kabuldü. Şeriat özlemi yerine inançlara saygılı bir laikliğin; elit bir azınlığın egemenliği yerine kapsayıcı çoğulculuğun; kapalı kapılar ardında asker-patron-medya ittifakı ile çevrilen dolaplar yerine şeffaflığın; devlet destekli kayırmacı zenginlik yerine bütün vatandaşlara dağıtılacak bir refahın, adalet ve kalkınmanın; faili meçhul cinayetler siyaseti yerine insan hak ve hukukunun teminat altına alındığı bir iç barışın mimarı olacaktı AK Parti. Rüya böyle başladı.

Peki, ben bu rüyaya inanıyor muydum?

Bazı konularda yalpalamaların olacağını tahmin etmekle birlikte, evet, bu rüyaya inanıyordum. Aslında rüyanın aktörlerinden çok hikâyesine inanıyordum demek daha doğru olacak sanırım. Şöyle düşünüyordum: Bunca yaşanmışlık, bunca acı tecrübe, bunca kayıp artık bizi akıllandırmış olmalı. Düşmanlık ve zorbalıkla elde edebileceğimiz hiçbir iyilik yok, o halde dostluk ve anlaşmayı denememiz lazım. Hele bu vizyonu AK Parti kadroları gibi dindar kimlikli insanların üstlenmesi, hem Türkiye hem de 11 Eylül sonrasında giderek İslamofobikleşen dünya açısından büyük bir meydan okuma olacak. Türkiye demokratik, laik bir Müslüman cumhuriyeti örneği sunarak, pek çok başka ülkeye örnek olacak. Tarihin sonu tezleri çökecek, Müslüman düşmanlığı gerileyecek, İslami sıfatlı otoriter rejimler böyle bir örnek karşısında bekâ telaşına düşerek kendilerini gözden geçirecek ve ister istemez reformlara yönelecek vs, vs, vs.

Peki, neydi beni ve benim gibi pek çok insanı bu rüyaya ve rüyanın hikâyesine inandıran? Cevabı işte şurada: https://www.youtube.com/watch?v=YZrGqyKnIPY.

Verdiğim linkte, AK Parti’nin ilk tanıtım filmi var. Ali Murat Güven’in yaptığı bu film, 14 Ağustos 2001’de, Recep Tayyip Erdoğan’ın AK Parti’nin genel başkanlığına seçildiği oylamanın sonuçlarının açıklanması ile başlıyor. Oylamaya katılan 121 üyenin oyunu almış olan Erdoğan, bir yanında mütebessim çehresiyle Abdullah Gül, diğer yanında Ali Coşkun ile birlikte görülüyor. Kendisi o kadar mütebessim değil, daha çok heyecanlı ve tedirgin gibi. Sonucun açıklanmasının ardından kopan alkışlarla birlikte kürsüye geliyor ve şunları söylüyor:
Değerli dostlar!
“Bugün önemli bir gün!
Bugün Türk siyaset hayatına, lider oligarşisinin çöktüğü gün olarak, tekelci bir anlayışa dayanan liderlik anlayışının yerine kolektif aklın temsilcisi olan bir anlayışın yerleştiği gün olarak geçecek.
Bugün Türk siyaset tarihine, parti içi demokrasi geleneğinin yalnızca bir kuru temenni olarak değil, aynı zamanda da bir zihniyet değişikliği ve zorlayıcı tüzük kuralları biçiminde egemen olduğu gün olarak geçecek.
Bugün Türk siyaset tarihinde her yönüyle şeffaf, seçmenin sorgulamasına ve denetimine açık, yepyeni bir siyasal örgütlenme modelinin kurulduğu gün olarak geçecek.
Bugün Türk siyaset tarihine, hizmete sevdalı insanların kurduğu Ak Parti’nin doğum günü olarak geçecek.
Kutlu olsun!
Ve bugünden sonra Türkiye’mizde artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!”

Bu konuşma unutulabilir mi?

Bu konuşma, uzun bir tek parti rejimi yaşamış, çok partili döneme geçildiğinde bile asker vesayetinden kurtulamamış, başbakanı asılmış, çeşitli ihtilallerle demokratik hayatı kesintiye uğramış, yıllarca kardeş kanının döküldüğü, siyasi parti liderlerinin koltuklarını koruma sevdasıyla uzlaşma yerine düşmanlık üretmeye alışkın olduğu bir ülkede, evet böyle bir ülkede, yepyeni ve demokratik bir vizyonu müjdelemek bakımından eşsiz bir konuşmaydı gerçekten. Film bunu belgelemekle kalmıyor; AK Parti lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın nereden nereye geldiğini göstermesi bakımından da gerçekten ibretlik bir vesika olma özelliğini taşıyor. Çünkü filmde kendisinin bugün hatırlamak istemeyeceği pek çok kare var. İşte bunlardan bir tanesinde şöyle diyor sayın Erdoğan, her zamanki yüksek ses tonu ve kararlı üslubuyla:
“Lider dâhil, altını çiziyorum, sorulanlara cevâb olsun diye açıklıyorum, lider dâhil, milletvekillerinin, belediye başkanlarının, il ve ilçe başkanlarının görev süreleri, onların keyfine ve vicdanına göre değil; parti tüzüğündeki sınırlamalara göre belirlenmiştir. Çünki, ülkesinin siyasal hayatında kalıcı olacağına inanan ve kendisine güvenen her siyasal hareket, kendi teşkilatları içinden ya da ülke topraklarından doğacak yeni insan kaynaklarına da aynı oranda güvenmek zorundadır.”

Film, Arif Nihat Asya’nın bir şiirinden okuduğu dörtlük nedeniyle hapis yatmış ve o günlerde halen siyasi yasaklı bir lider olan Erdoğan’ın bu durumuna atıfla hazırlanan şakacı bir bölümle bitiyor:

Erdoğan bir mitingdedir, mitingin sonuna gelinmiştir ve Erdoğan halka şöyle seslenmektedir:
“Arif Nihat Asya’dan bir dörtlük…”
Mitingdekiler şakayı gerçek sanarak bağırırlar: “Okuma! Okuma!”
Erdoğan:
“Fakat, fakat bizim temel hak ve özgürlükler mücadelemizde şairlerimiz susmasın istiyoruz, şairlerimiz yazsın istiyoruz. Çünki şairleri susan bir millet, evet, kıyameti gelmiş bir millettir!”

Filmi izledikten sonra, gerçekten içim acıdı. Belki şairleri değil ama yazarları, akademisyenleri, gazetecileri, siyasetçileri, sivil toplum örgütleri, meslek örgütleri, sendikaları susturulmaya çalışılan bir milletiz bugün ve eğer Erdoğan haklıysa, kıyametimize doğru gidiyoruz.

Nasıl ölüyor çocuklarımız?

Nasıl ölüyor çocuklarımız?
Fikret Bila

ÜNLÜ Fransız yazar ve filozof Albert Camus’nün “Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız insanların nasıl öldüğüne bakın” sözünün anlamını dün bir kez daha yaşayarak gördük…
Adana’nın Aladağ ilçesinde 11 kız çocuğumuz ve 1 eğitmen yanarak can verdi.

Bir tarikata bağlı ortaöğretim kız öğrenci yurdunda çıkan yangında, çocuklarımızın cenazeleri birbirine sarılmış halde, yangın merdiveninin kilitli kapısında bulundu. Bir umut yangın merdivenine yönelmişlerdi ama kapı kilitliydi. 21. yüzyılda cayır cayır yanarak öldüler, cenazeleri kömür gibi olmuştu…

Bu vahim olay, hepimizi tarifsiz acılar içinde bıraktı…

Kabullenilmesi mümkün olmayan bir olaydı.

Yoksulluğun, kimsesizliğin, cahilliğin, çaresizliğin sürüklediği, derme çatma tarikat yurdunda canını yitiren bu yavrularımıza Allah’tan rahmet diliyorum. Çocuklar masumdur. Melektir, mekânları cennettir.

Anne ve babalarına sabırlar diliyorum, çaresiz anne-babalarına…

Bir umut okusun diye çocuklarını tarikatlara terk etmek zorunda kalan, minik cenazelerini alırken ‘kaderdir’ diye avunmaya çalışan, korkudan doğru dürüst şikâyetçi bile olmayan ana-babalarına…

Geçen yıl Diyarbakır Kulp’ta, Kuran kursunun derme çatma soğuk yatakhanesinde yaktıkları elektrik ocağının devrilmesi sonucu yanarak can veren 6 çocuğumuzun anne-babası gibi… 2008’de Konya’da tüp patlamasıyla çöken Kuran kursu binasında ölen 17 kız çocuğumuzun hiçbiri şikâyetçi olmayan anne-babaları gibi…

Böyle ölüyor bizim çocuklarımız, Albert Camus, çok ucuza…

Babaları da öyle…

Soma’da, Ermenek’te, Zonguldak’ta…

SIKINTI YOKMUŞ!

On yıllardır cemaatlere, tarikatlara bırakılan ‘Milli Eğitim’imizin Bakanı İsmet Yılmaz olayla ilgili olarak konuştu:

“Bir yıl önce denetim yapılmış. Sıkıntı yok. Altı ay sonra da yapılmış. Orada da sıkıntı yok. Gereken dersi çıkaracağız…”

Nasıl sıkıntı yok?

11 çocuk cayır cayır yandığına göre nasıl sıkıntı yok?

Denetim yapılmış!

Peki nasıl bir denetim yapılmış?

MESELA MEVZUAT

Denetim neye göre yapılmış, kim yapmış?

Kim bir şey yok diye rapor yazmış, kim onaylamış?

Türkiye’de Avrupa standartlarında yangın yönetmeliği var…

Ekleriyle birlikte yüzlerce sayfa, çok detaylı bir yönetmelik…

Bu tarikat yurdu binası bu yönetmeliğe uygun muymuş mesela?

Yönetmelik öğrenci yurtlarını, konaklama yerleri olarak tarif ediyor…

Nasıl yapılar olmasını da tek tek yazıyor…

“Kaçış yolları, kapılar ve yangın merdivenleri 120 dakika yangına dayanıklı malzemeden yapılacak” diyor.

“Çatı yangına dayanıklı malzemeden yapılacak” diyor.

“Döşemeler yangına dayanıklı malzemeden yapılacak” diyor.

“Elektrik, su, gaz tesisatı yangına karşı yalıtılacak” diyor.

“Kaçış yolu, kapıları, dumanı 90 dakika sızdırmayacak malzemeden yapılacak” diyor.

“Çok hassas yangın alarm sistemleri kurulacak” diyor.

“Belli yükseklikte ve belli sayıda kişinin barındığı konaklama yerlerinde, yangın kaçış kapıları otomatik açılacak ve dışarıdan içeri girilebilecek şekilde yapılacak” diyor… “Mekanik sisteminde kapı kolu olmayacak, bas-aç mekanizması bulunacak” diyor.

“Otomatik devreye girecek yangın söndürme depoları ve tavanlarda fıskiyeleri olacak ve her zaman suyla dolu olacak” diyor…

Var mı bunlar bu binada?

Çatı ahşap, döşemeler halı, yangın merdiveninin kapısı kilitli…

Malzemeler plastik ağırlıklı…

Nasıl sıkıntı yok!?

EĞİTİM KURTARILMALI

Aladağ’daki yurtta feci şekilde can veren çocuklarımız, bir tarikat binasında kalmak zorunda olan fakir köy çocuklarıydı…

Devlet, yoksul çocuklarımıza çağdaş, bilimsel eğitimi bedava vermek zorundadır. Okul binasını da insan gibi yaşanacak yurt binalarını da sağlamak zorundadır. Sosyal devlet olmanın gereği budur. Devlet bu sorumluluktan kaçamaz, bu kamu hizmetini tarikatlara, cemaatlere, tekkelere, derneklere bırakamaz.

On yıllardır cemaatlerin, tarikatların resmi okullarda da kendi okullarında da yoksul çocukları nasıl teslim aldıklarını, hangi koşullarda barındırdıklarını gördük. En son bu ‘eğitim’den geçmiş ‘çocukları’n 15 Temmuz’da neler yaptıklarını da gördük.

Türkiye geleceğini kurtarmak istiyorsa, önce eğitimini kurtarmalıdır.