Yapay zekâ bizi kölesi yapmaz çünkü işine yaramayız…

Yapay zekâ bizi kölesi yapmaz çünkü işine yaramayız…

Barack Obama da onu okuyor, Mark Zuckerberg de. Türkiye’den lise öğrencisi için de süperstar, Çinli bir muhasebeci için de… İsrailli yazar Yuval Noah Harari kendi halinde bir askeri tarih uzmanı iken ‘Sapiens’ isimli kitabıyla dünyayı sarstı. O kitapta insanın o destansı bazen de kirli macerasını anlatıyordu. İkinci kitabı Homo Deus’ta bilmediğimiz sularda. Bize geleceğimizden pencereler açıyor Harari. Yazarla, İnsani Gelişme Vakfı’nın (İNGEV) davetlisi olarak geldiği İstanbul’da konuştuk.

Röportaj: Yenal BİLGİCİ
Fotoğraf: Muhsin AKGÜN

Dünyayı sarsan bir önceki kitabınız ‘Sapiens’te, ‘Doğu Afrika’dan çıkan ‘önemsiz bir maymun’un binlerce yıllık hikâyesini anlattığınızı söylemiştiniz. Yeni kitabınızda bambaşka bir kahraman var: Homo Deus. Kim bu Homo Deus?

– Homo Deus biraz fantezi biraz gerçek. O bizim, ilahi güçlere sahip olabilme fantezimiz. Sadece fiziki dünyayı şekillendirme değil, yaşamın kendisine yön verebilme fantezimiz… Hayvanlara, kendimize, vücudumuza, beynimize söz geçirebilme fantezimiz…

Peki gerçek olan ne Homo Deus’ta?

– Gelişen kabiliyetlerimiz… Binlerce yıl boyunca dışımızdaki dünyayı kontrol etmeye çalıştık. 21’inci yüzyıl içimize döndüğümüz dönem olacak. Hayatı yeniden tasarlayacak biyolojik bilgiye ve teknik donanıma sahip olacağız. Bu anlamda ilahlaşacağız. Artık bilimkurgunun konusu değil bunlar. Ama ortada bir sorun var. Bu gücümüzün ne tür sonuçlar üreteceği konusunda en ufak bir fikrimiz yok.

Önümüzü görmüyor muyuz yani?

– Şu an sadece naif ideallerimiz var; bir çeşit cennet yaratacağımızı, orada mutlu mesut yaşayıp gideceğimizi düşlüyoruz… Mümkün olsa bile bu çok çok küçük bir gruba hitap edecek. İnsanlığın tamamına değil.

Yani elitlere ütopya, kalanına distopya mı var gelecekte?

– Evet, çok küçük bir elit grup için ütopya… Geriye kalan insanların tümü, hayvanlar ve ekosistem ise sıkıntıya düşecek.

Bu sıkıntıların ne olduğuna gireceğiz ama önce sitayişle bahsettiğiniz bir başarıyı sorayım size; insanlığın üç büyük belayı, savaşları, kıtlıkları ve salgınları başarıyla defettiğini yazıyorsunuz. Bugünkü dünyaya baktığımda pek inanasım gelmiyor doğrusu.

– Bu bir perspektif meselesi, nereden baktığınıza bağlı. Sonuçta ben de Ortadoğu’da, İsrail’de yaşıyorum ve önemli oranlarda şiddetin ve savaşların dünyaya hâlâ hüküm sürdüğünün farkındayım. Suriye’de insanlar açlıktan ölüyor; Batı Afrika’da Ebola salgını, Sahraaltı’nda AIDS var.

Tam da bunu söylüyordum ben de.

– Evet, tamamen bitiremedik bu problemleri. Ama kontrol edilebilir bir hale soktuk. Başarı orada. İnsanlık artık bir mucize beklemeden kendi kendine yetebilir. İşte bakın, tarihimizde ilk defa çok yemekten ölen insanların oranı az yemekten ölenlerin oranını geçti. Şeker hastalığı, terörizmden daha çok can alıyor. İnsanlar artık veba, kolera salgınlarından ziyade yaşlanarak ölüyor. İntihar ederek hayatını kaybedenlerin sayısı, savaşlarda ve şiddete maruz kalarak ölenlerden fazla. Kıtlık belli bölgelerde yine var ama doğal sebepler yüzünden değil.

Nedir peki doğal olmayan sebepler?

– Siyasi kıtlık var artık… Tanım belli: Yeterli suyunuz ve buğdayınız yoksa, başka yerden de getiremiyorsanız, bu ‘doğal’ kıtlıktır. Ama bugün Anadolu’da bir kıtlık yaşansa, gerekli yiyecekleri Avustralya’dan bile getirebiliriz. Çünkü hem yeterli yiyecek üretiliyor hem de nakliye ucuzladı. Ama Suriye’de, Kuzey Kore’de, Sudan’da insanların açlıktan veya kötü beslenmeden ölmesi, siyasetçilerin böyle istemesi yüzünden. Kuzey Kore’deki 1990’larda yaşanan kuraklık ve kıtlık sırasında Güney Kore’den ve Çin’den pirinç getirmenin önünde hiçbir engel yoktu; getirilmedi. Yüz binlerce insan bu yüzden öldü.

Peki, bu üç belayı önemli ölçüde yendiğimizi düşünelim; gelecekte düşmanlarımız var mı?

– Kısa vadede mi, uzun vadede mi?

İkisini de duymak isterim.

– Şu an yaşadığımız sıkıntılar, Soğuk Savaş sonrasında, hem barışın sigortası olan hem de ekonomik ve teknolojik gelişmeleri sağlayan düzenin yavaş yavaş çözülmesi yüzünden. ABD’de Trump’ın çıkışı, İngiltere’de Avrupa Birliği karşıtlarının kazanması, Rusya’nın yükselişi… Kısa vadede, geçen on yıllarda kazanılanlar kaybedilecek. Şiddet artacak. Uzun vadede iklim değişikliği ve teknolojik karmaşayla uğraşacağız.

Bu cevapla yeniden Homo Deus’un sularına girdik sanırım.

– Evet. Yapay zekânın yükselişi uzun vadede dev bir eşitsizlik yaratacak. Milyonlarca hatta milyarlarca insanın işsiz kalmasına neden olacak. Yeni teknolojileri kontrol eden elit bir grubu öne çıkararak insanlığın geri kalanını güçsüz kılacak. Bu birinci tehlike. İkincisi, biz biyoteknoloji ve biyomühendislik yardımıyla bedenlerimizi ve beyinlerimizi değiştirirken ortaya çıkacak. Dışımızdaki dünyayı değiştirirken ekosistemi mahvettik. Kendimizi değiştirirken de zihinsel sistemimize büyük zarar verebiliriz. Çünkü elimizdeki teknolojinin ne gibi sonuçlar üretebileceğini bilmiyoruz.

Kötü sonuçlanmak zorunda değil ama…

– Sosyal medya ve bilgisayarlarla yaşadıklarımızı düşünün. Şu anda bunların yeni neslin zihinsel yapısını nasıl etkileyeceğini kimse bilmiyor. Facebook’a doğan çocuklar nasıl iletişim kuracak, sosyal becerileri nasıl gelişecek? Bugün milyarlarca insanın katıldığı dev bir deney yaşanıyor. İzliyoruz.

Bir önceki kitabınızda, ‘Homo Sapiens’in işbirliğini öğrenerek, rakiplerini elediğini yazmıştınız. Belki bu deney de bir başka tür işbirliğidir?

– Olabilir. Bu deney kötü sonuçlanmak zorunda değil. Ama şunu da unutmamalı. 10 bin yıl önceki Tarım Devrimi de iyi bir fikir gibi görünüyordu. Stokta daha fazla yemek, şehirler kurma fırsatı, ticaret imkânları…

Ama bir tür kölelik getirdi, değil mi?

– Evet, ortalama bir köylü; bir avcı toplayıcıya göre daha çok çalıştı; önüne daha az tür yemek geldi ve gitti elindeki tüm gücü seçkin gruplara devretti. Kolektif bir perspektiften bakarsak, Tarım Devrimi insanlığı güçlendirdi. Ama bireyi de köleleştirdi. Günümüz dünyasında bile 20 bin yıl önceki avcı toplayıcılardan daha zor durumda yaşayanlar var. Dikkatli olmazsak, yeni devrimler, yeni teknolojiler de bize aynısını yapabilir.

SÜPER-İNSAN OLACAĞIZ TAMAM AMA NASIL SÜPER?

“Siyasi otoritenin de giderek artan bir şekilde insanlardan algoritmalara kaydığını göreceğiz” diyorsunuz kitapta. Bunun sebebi nedir?

– Çünkü çok fazla bilgi var ortada. Çok fazla olay aynı anda gerçekleşiyor ve değişim hızının da artmasıyla insanlar neyi nasıl yorumlayacaklarını bilemiyor.

Ama bir yandan da ciddi anlamda veri toplanıyor; hatta insanlar kendilerine ait verileri sisteme sunmaya gönüllü oluyor. Yetmiyor mu?

– Bu artık bilgi toplama meselesi değil; bilgiyi yorumlama meselesi. ABD’nin Ortadoğu’daki son 20 yıllık macerasını düşünün. Elinde her türlü teknoloji var. Irak’tan yapılan bir telefon konuşmasını bile takip edip harekete geçebiliyorlar. Dünyada hiçbir imparatorluğun bu denli bilgi toplama gücü olmamıştı. Ortadoğu’ya ilişkin her veri ellerinde. Ama sonuçlar da ortada. Rakibin elindeki kartları bilmeye rağmen pokerde kaybetmek gibi. Yani bilmek yetmiyor. Analiz edemiyorsan önemi yok.

Eh, o zaman diğer siyasi aktörlerin de pek farkı yoktur.

– İnsan beyninin kapasitesinin ötesine geçtik. Bugün dünyada beş on sene sonrasını bile görebilecek kimse yok. Bu yüzden siyasi kararlar vermek çok zor. Dünyadaki siyasetçilerin uzun dönem planları da yok; anlamlı bir gelecek vizyonları da..

Bir yandan da yeni nesil teknolojiler konusunda çok iddialıyız, geleceğe hükmedeceğimizi söylüyoruz. Çelişki değil mi bu?

– Giderek daha da iyi algoritmalar geliştiriyoruz. Yapay zekâ toplanan verileri bizden daha iyi analiz ediyor. Bu alandaki en büyük vaat de bu zaten. Algoritmalara her şeyi öğretmiyorsunuz artık. Ona sadece verileri sunuyorsunuz; algoritma kendi kendine öğreniyor. Verilerin içinde sizin fark etmediğiniz izleklerin o farkına varabiliyor. Örneğin geçen yıl AlphaGo isimli program, Go oyununun dünya şampiyonuyla yaptığı karşılaşmayı kazandı. Herkes bunun Deep Blue isimli bilgisayarın zamanının satranç şampiyonu Garry Kasparov’u mağlup etmesine benzetti. Ama benzemiyor.

Neden benzemiyor?

– Çok temel bir fark var çünkü. Deep Blue serisine satranç oynamayı, onu tasarlayanlar öğretmişti. AlphaGo’ya kimse Go öğretmedi. Programcılarının bile anlayamadığı bir tarzda kendi kendine öğrendi.

Peki hiç yaklaşma şansımız yok mu bu algoritmalara?

– İnsan biyolojisi, algoritmaların işlem gücüyle birleştirilebilirse, insan bedenini ve beynini yeniden tasarlama ya da bir beyni doğrudan bilgisayara bağlama imkânı doğacak. Bu güç, bizim şu an sahip olmadığımız yeteneklere sahip süper-insanlar ya da organik ve inorganik parçalardan oluşan siborglar yaratmakta kullanılabilir.

Nasıl insanlar olacak bu süper-insanlar?

– Bu süper-insanların ne tür insanlar olacağı hakkında bir fikrimiz yok. Hatta tarihte ilk defa 10-15 yıl sonra ne olacağını bilmiyoruz.

Siz biliyor gibisiniz ama. Kristal küreniz mi var?

– Ben de bilmiyorum. Ben geçmişe ve mevcut gelişmelere bakıp yorumluyorum.

BİZ KİTAP OKUYORUZ AMA ARTIK KİTAP DA BİZİ OKUYOR

Peki insanın, günün birinde kendi yarattığı bu algoritmaların ya da yapay zekânın kölesi olma ihtimali var mı? Tarım devriminin kölelik getirmesi gibi bir durum kastetmiyorum; insan ikinci sınıf bir yaratık haline gelebilir mi?

– Hayır, köle olacağımızı zannetmiyorum.

Eh, bu da bir rahatlama en azından!

– Köle olmayız çünkü bizden daha zeki olan yapay zekânın işine çok yarayacağımızı sanmam. Bugün bile örneğini gördüğümüz esas mesele, otoritenin ellerimizden kayıp gitmesi ve algoritmalara geçmesi. Algoritmaların bizim adımıza karar verecek olması.

Bir örnek verebilir misiniz?

– Şöyle soralım: Eskiden okuyacağımız kitabı nasıl seçiyorduk? Bir kitapçıya gidiyor, raflar arasında dolaşıyor, birkaç seçenek belirliyor, sonra içimizdeki sesi dinliyorduk. Ama şimdi çoğumuz için Amazon var. Daha siteyi açar açmaz, “Geçmişte şunları okudun, bunları okuyan şunları da okudu” diye tavsiyeler çıkıyor. Bu sadece başlangıç. Kindle gibi okuma cihazları kullanıcılar hakkında sürekli veri topluyor. Hangi bölümleri daha hızlı okudun; hangi sayfada mola verdin; hangi sayfada o kitabı bir daha açmamak üzere kapattın… Hepsini biliyor. Biz kitap okurken, kitap da bizi okuyor artık. Üstelik daha da ileri götürülebilir bu.

Nasıl?

– İleride hangi cümlede kalp atışınızın hızlandığını, neyin sizi kızdırıp neyin mutlu ettiğinin verisine de sahip olacak bu cihazlar. Siz belki bunları unutacaksınız ama onlar unutmayacak. Bu tür bilgiler üzerinden de seçimlerinize yön verecekler

HI-TECH ŞİRKETLERİ ARTIK FİLOZOF İSTİHDAM EDECEK

Sadece tarih, yapay zekâ, küresel ısınma vs. değil; neredeyse bütün büyük soruların muhatabısınız. ‘Hayatın anlamı nedir’e dek size soruluyor artık. Hoşunuza gidiyor mu bu?

– Gidiyor. Bu tür konulara çalışabiliyor olmak bir ayrıcalık. Alışılmadık bir iş alanı sonuçta. Bir de yeni bir durum var ortada: Felsefi sorular tarihte ilk defa bu kadar pratik hale geldi.

Neden pratik?

– Bu sorular binlerce yıl boyunca entelektüel oyunlar gibiydi ama şu an mühendisler bile onlara cevap vermek zorunda. Örneğin şoförsüz arabalar… Bu arabaları imal ederken, tasarımına etik kodlar da eklemek zorundasınız.

Neden?

– O meşhur örnek yüzünden. Diyelim ki trafikteki bir şoförsüz aracın karşısına birdenbire beş yaya çıktı; araç, arka koltukta uyuyan sahibini kurtarmak için onlara çarpıp durmayı mı tercih eder, yoksa yoldan çıkarak sahibini tehlikeye atmayı mı?

İnsanlar açısından ilk şık geçerli sanırım…

– Evet, yalan veya gerçek, öyle diyor insanlar. Sonuçta bu kararlar eskiden insani tercihlere ve hislere dayanıyordu. Ama şimdi bir otomobil imalatçısı, bu kararları bir de aracın algoritmasına eklemek zorunda. Yani bu artık felsefi bir soru değil; bir mühendislik sorusu. Kimsenin de bir cevabı yok.

Yani mühendislik artık daha felsefi bir alan.

– Evet. Felsefeyle doğrudan ilgili. Hi-tech şirketleri ileride filozof istihdam edecek. Başka test alanları da var tabii. Örneğin sanal gerçeklik. Gerçeğin kendisinden neredeyse ayrılamaz düzeyde bir sanal gerçeklik yarattık diyelim. Yaşantısının tamamını orada geçirmek isteyenler hangi kurallara tabii olacaklar? Yirmi yıl sonra filozoflar bu sorulara da cevap vermek zorunda kalacak.

Şu anda cevap veren var mı?

– Nick Bostrom var, Oxford’dan. ‘Superintelligence’ isimli bir kitap yazdı. Hem potansiyeli hem tehlikeleri tartışıyor ve bunu felsefi bir perspektiften yapıyor. Yeni dünyada etik nedir, özgür irade nedir, cevap arıyor. Bu sorular çok önemli çünkü artık bilimkurgu alanına ait değiller; bilimin parçası haline geldiler.

Tıpkı ölümsüzlük arayışı gibi… Bunu da kitabınızda tartışıyorsunuz. Homo Deus’un bir meselesi de bu.

– Evet, giderek çok daha fazla şirket, yatırımcı ve bilim insanı bu konuda çalışıyor. İnsanlar, tabii paraları varsa, gençleştirme tedavisi alıp hayatlarını uzatacak, sonra o zaman diliminde bulunan yeni tedavilere başvuracak, bu böyle sürüp gidecek.

Bu konuların en bilinen ismi Aubrey de Grey’in yaklaşımı da bu zaten.

– Evet. Ama artık başkaları da var. Google’ın alt birimi Calico’nun amacı yaşlanmayı durdurmak. Bunun için tıpkı Aubrey de Grey gibi ölümsüzlüğe inanan ünlü araştırmacı Ray Kurzweil’i önemli bir göreve atadı. Ama kanaatimce, esas önemli olan bu meselenin sonuçları. İnsan yaşamını uzatırsak, bu bize neye mal olacak? Kimler ölümsüz olacak?

O meşhur yüzde 1 herhalde?

– Evet. Zenginler.

Fikir sahipleri girmez mi bu elit sınıfa? Belki siz de ölümsüz olursunuz?

– Ancak fikirlerini paraya çevirebilirlerse girerler.

SİLİKON VADİSİ CENNET Mİ VADEDİYOR?

Gelecekte dinler Silikon Vadisi’nden çıkacak diyorsunuz.

– Evet, yeni dinler Ortadoğu’dan çıkmayacak. Silikon Vadisi tekno-dinler, inanışlar üretecek.

Nasıl dinler bunlar?

– Bir ilaha dayanmayan dinler… Ama eskilere de benzeyecekler. Onlar da mutluluk, barış, cennet hatta ölümsüzlük vadedecek. Ama bu dünyada. Öldükten sonra değil. Silikon Vadisi’ndeki vizyonerlerin konuşmalarını dinlerseniz, anlattıklarında bu dini söylemlerden izler yakalarsınız.

TRUMP KÜRESEL ISINMAYA KARŞI DA MI DUVAR ÖRECEK?

Şu anda dünyada iki ayrı siyasi akım çarpışıyor gibi görünüyor. Daha liberal, özgürlükçü, demokrat bir akımla; daha milliyetçi, yabancı düşmanı, kendi içine dönük, baskıcı bir siyasi akım… ‘Güçlü olanın hayatta kalması’ ilkesi gereğince, birinin diğerini bitireceğini söyleyebilir miyiz?

– Bence temel ayrım liberallerle anti-liberaller arasında değil. Küresel bir vizyonu olanlarla, yabancı düşmanlığı güden aşırı milliyetçiler arasında. Bugün milliyetçi kanat yükseliyor. Brexit, Trump ve diğerleri… Ama bu milliyetçi gündem uzun vadede tükenmeye mahkûm.

Neden?

– Çünkü milliyetçilik insanlığın bu yüzyılda karşılaşacağı üç tehlikeyi, nükleer savaşı, iklim değişikliğini, yapay zekâ ve biyo-mühendislik gibi yıkıcı teknolojileri bertaraf etmek için yeterli değil.

Ama sonuçta on yıllardır geçer akçe…

– Önce şunu saptamalı: Milletler ve milliyetçilik doğal veya ebedi kavramlar değil. Yüzbinlerce yıl boyunca Homo Sapiens ve insansı ataları, sınırlı sayıda mensubu olan küçük topluluklar halinde yaşadılar. Bugün bile, kaç Facebook arkadaşımız olursa olsun, 150 bireyden fazlasını gerçekten tanımamız zor. Yani insanlar küçük gruplara bağlılık gösterir. Böylesi milyonlarca üyeli kalabalık cemaatlere bağlılık nispeten yeni yeni ortaya çıktı. Sebebi de büyük ticari ağlar ve yönetim yapılarıyla küçük grupların baş edememesiydi. Ama 21’inci yüzyılda milletler, kabile toplumlarının kaderini paylaşacak.

Nasıl?

– Yetersiz kalarak ve gözden düşerek. Dünyanın en önemli sorunlarıyla baş etmede doğru adres değiller çünkü. Hangi millet küresel ısınmayı tek başına durdurabilir? Donald Trump, ABD’de sıcaklığın yükselmesini yasaklayabilir mi ya da buna karşı bir duvar örebilir mi?

Ne olacak peki?

– Bir milletin biricikliğinin altını çizip onu korumaya çalışan bir tür bağlılığa her zaman yer var ama insanoğlu ayakta kalmak ve gelişmek istiyorsa, bu yerel bağlarını başka sorumluluklarla birleştirmeli. Küresel bir toplum kurmak zorunda.

ŞU AN POLONYA TARİHİ ÜZERİNE OKUYORUM

İlk kitabınız ‘Sapiens – Hayvanlardan Tanrılara’, tüm dünyayı salladı. Ben bugüne dek bu kadar güçlü bir şekilde tekrar tekrar gündeme gelen bir kitap görmemiştim. Obama önerdi, Zuckerberg önerdi, Gates önerdi… Fısıltı gazetesi gibi herkes birbirine önerdi. Neydi sırrı?

– Çağın en yakıcı sorularına cevap veriyor olmasıydı sanırım. Bir de kolay okunuyor olması.

Homo Deus da bu tür sorular soruyor mu?

– Bir lise öğrencisi olsanız elinizdeki bilgilerle ne yapacağınızı düşünürsünüz. Gelecekte nasıl yeteneklere ihtiyacınız olacağını sorarsınız. Dünyadaki yerinizi ararsınız. 30-40 yaşına geldikleri zaman, bugünkü gençlerin çoğu belli ki taca çıkacak. Şimdi neye odaklanmaları gerektiğini düşünüyorlar. Homo Deus işte hem siyasetçilere hem de sokaktaki insana gelecekten anlık manzaralar sunuyor; üzerine düşünebilecekleri imkânlardan bahsediyor.

Kendi halinde bir tarihçiyken bestseller yazarı oldunuz. Hayatınız nasıl değişti?

– Yollarda geçmeye başladı. Bir de sürekli konuşarak.

Memnun musunuz?

– İyi tarafları da var; kötü tarafları da. Gerçekten önemli konularda konuşuyor olmak hoşuma gidiyor; sonuçta entelektüel bir eğlence değil bu; iklim değişikliğinden, hayvan haklarından, yapay zekâdan doğan tehlikelerden bahsedip duruyorum. Yani, sonuçta memnunum ama zamanım artık çok az ve birçok insana “Hayır” demek hoşuma gitmiyor.

Neden “hayır” diyorsunuz?

– Zaman yetmiyor çünkü; kitaplar okumak, arkadaşlarımla beraber olmak, köpeğimi ormanda gezdirmek istiyorum. O yüzden benden istenen şeylere yüzde 95 “Hayır” diyorum.

Herkes sizi okuyor, siz kimi okuyorsunuz?

– Ben şu ara Polonya tarihi üzerine okuyorum.

Neden?

– Çünkü 16-17’nci yüzyıllarda Polonya, zamanının en ileri demokratik sistemini kurmuştu. Parlamentosu, kral seçimleri… Sonra birden her şey dağılıp gitti. İlgimi çekiyor.

Bu yeni bir kitabın işareti mi?

– Hayır, şu an bir projem yok. Eğlence için okuyorum. Elimin altındaki bir başka kitap da Tim Wu’nun ‘Attention Merchants (İlgi Tüccarları)’ isimli eseri. İnsanların dikkatine oynayan kurumların tarihleri ve teknolojileri üzerine bir iş. İnternete, radyoya, televizyona, gazetelere bakıyor Wu. Ben de çok beğendim. Böyle geniş bir perspektifle okuyorum yani.

Hep böyle mi çalışırsınız?

– Evet, örneğin sürekli yapay zekâ üzerine okusam yapay zekâ uzmanı olurum. İstemem. Çünkü o zaman perspektifim kaybolur. Toplumsal, ekonomik, siyasi perspektifleri de bilmek gerekir. Aslında belki buradan bir kitap çıkar.

Kadın meselesi…

Kadın meselesi…
Yonca Tokbaş

Kadın, hele de bu coğrafyada kadın olmak demek, daha doğmadan hakkında verilmiş kararlar, konulmuş kalıplar, kapanmış kapılar, belirlenmiş sınırlar var demek.
Ama böylesine vahim dünyaya doğdun mu, öylesine de güçlüsündür aslında.
Bin kere yıkılır bir kadın, bin kere de ayağa kalkar.
Bin kere ölür kadın, bin kere de dirilir.

Kadın can verendir, can. Anadır.
İcabında kendinden olmayan cana bile ana olacak kadar cabbardır.
Kolay kolay yılmaz, pes etmez, çalışmaktan kaçmaz, yorulmaz. Ekmeğini taştan çıkarır. Basmayın damarına, öleceğini bilse dönüp arkasına bakmaz.
Aklına koyduğunu yapar.
Canı, kaldıramadığı kadar yandı mı, kendi kıyar canına. Ölüm hakkını bile alır eline, bırakmaz başkasına.
Başka türlü cesurdur.

Kadın suskun görünse de, hiç susmaz. Ağzını kapatırsın, gözleri konuşur; gözlerini kapatırsın, ruhu konuşur.
Âşık olmuşsa kadın mesela, gözü karadır; hiçbir şeyden korkmaz, kendini aşktan alıkoymaz, peşinden gider. Haz almayı öğrendiği gün, haz vermekten kaçmaz. Sevildiği ve kendini de sevmeyi öğrendiği gün, gücünün farkına varır, sınır tanımaz.
Kadın inandığı için, en başta kendi gözünün yaşına bakmaz.
Bazılarını da -kadın/erkek fark etmez- rahatsız eden budur; kadının ezber bozan altüst etme kabiliyeti ve özgüveni!
Kadının ele geçirilemez özgür ruhudur kaşındıran!
Kadının en çok cesareti korkutucudur.

Korkusuzluğudur yani korkutan.
Her konuda konuşmak, fikir yürütmek, tartışmak teşvik edilirken; bir dinini, bir de cinselliğini asla sorgulatmazlar kadına, hakkında konuşturmazlar.
Her ikisini de ha babam dayatırlar!
Bunu da korkutarak, sindirerek yaparlar buralarda.
Sevapları değil, günahları; hazları değil, acıları anlatırlar.

Cinsellikteki aşktan bahsetmezler, çekeceğin cehennem azaplarından dem vururlar. Dindeki sevgiyi değil, korkuyu ezberletirler ki, kadınla oynayabilsinler rahatça. Bütün günahları kadından bildikleri yetmez, kadını zorla günaha da sokarlar.
Bir kadına hükmetmek, bin erkeğe hükmetmektir aslında.
O yüzden “kadın politikaları” her şeyden önemlidir bu coğrafyada.
“Erkeklik gücü” bir imanda, bir yatakta söker kadına!
Vuracak mısın kadını?
Kolay.

Başlarsın namusundan, imanından; çıkarsın iffetinden ahlakından, analığından.
Çocuklarıyla sınarsın Allahsızsan.
Kışkırtıcılık, taciz, teşhircilik, günahkarlık, asilik, sorgulama, isyan erkeksen mübah, kadınsan haramdır sana!
Bu çifte standart “düzene” yaradığı sürece de günah sayılmaz, sevaptır.
Esas ciddi mesele nedir biliyor musunuz?

Bu çifte standarda dahil olup “düzeni” besleyen kadınlar.
Bir de kadını kadına düşman etmek…
Yani kadının kadına yaptığı çifte standart en fenasıdır aslında.
Kadına yapılan fiziksel ve psikolojik şiddeti “kaşındı, kışkırttı, hak etti” diyerek sırttan vuran hemcinslerdir fena olan. Veya, kendine yapılanın aynısını başkasına yapan kadınlardır en fenası…
O yüzden; Biz kadınlar ne zaman ki birbirimize karşı kucaklayıcı, hoşgörülü, anlayışlı, dürüst olur; birbirimizi koşulsuz kollarız…

Ne zaman birimiz düştüğünde, ayağa kaldırmak için hepimiz yerimizden fırlarız…
İşte o gün çözülemeyecek derdimiz kalmaz.
Özgürlüğün, bağımsızlığın, demokrasinin, adaletin, kardeşliğin, eşitliğin, saygı ve güvenin tanımlarını sil baştan yazar ve yaşarız.

Genel kategorisine gönderildi

Ağzınızla kuş tutsanız, ülkeyi düzlüğe çıkartamazsınız…

Ağzınızla kuş tutsanız, ülkeyi düzlüğe çıkartamazsınız…
Orhan Bursalı

Yok hayır, bu başlıktan kastım genel siyaset değil özel siyaset; eğitim meselesi. Ama ülkenin geleceği açısından da bir no’lu konu!
Size, 3 yılda bir yapılan PISA sınavlarında ülke öğrencilerinin neden geriye doğru ilerlediğini de yazmayacağım. Öyle ki Milli Eğitim Bakanlığı’ndan yetkililer “Sonuçlar devletin aleyhine kullanılmaya başlanıyor” diye kızmaya başladılar. Yani eğitimin kötüye gittiğini yazmak, vatan hainliği suçlamasından önceki basamak haline dönüşüyor!
Derdim, bakanlığın açıkladığı yeni eğitim müfredatı taslağı ve burada yapılan değişiklikler.
Bir sürü şey, ama en dikkat çekici nokta derslerden evrim ünitesinin çıkarılmış olması.

Trene bakan öküzler gibi
O da sadece lise son biyoloji dersinde okutulan “hayatın başlangıcı ve evrim” ünitesi tekmelenmiş; nereye, dışarıya!
Düşünün: Liseyi bitirecek öğrenciler evrim ve hayatın oluşumu ile gelişimi konusunda sıfır bilgi sahibi olacaklar. Aptal aptal bize ve dünyaya bakacaklar: “Darwin mi, evrim mi, hayatın başlangıcı mı, onlar da ne Allah aşkına!”
Bu liseliler üniversitelere girecekler, yabancı akranlarıyla karşılaşacaklar, ve ayıptır söylemesi ama öküz trene bakar gibi kalacaklar.
O halde: Üniversitelerden de biyoloji derslerini kaldırmalılar. O da yetmez, genetik, moleküler biyoloji, tıbbi biyoloji, hepsini kaldırmalılar. Evrim konusunu kaldırırsanız, üniversitedeki bu dersler niye kalsın ki?

Biyoloji = evrim
Biyoloji demek evrim demek. Genetik, moleküler ve tıbbi biyoloji (hatta tıp!)… Bütün bunlar evrim demek.
Evrim olgusu (düşüncesi değil, olgu!) tüm bu bilimlerin temelidir ve evrim olgusuyla birlikte var olabilirler, anlaşılabilirler, anlatılabilirler! Bu dersler ancak evrim boyutuyla var olabilirler.
Dünyada tüm bu alanlarda araştırmalar evrim gözlüğü ile yürütülür.
Bana tek bir ülke gösteremezsiniz ki (belki bazı İslam ülkeleri ve en geri kalmış bazı ülkeler dışında) okullarında, dahası ilkokuldan itibaren evrim ünite olarak yer almasın!
Evrim üzerine dünyada her ay yüzlerce araştırma yapılır ve bilim dergileri bu araştırma sonuçlarıyla dolar taşar…
30 yılı aşkındır dünya bilimini izleyen, bilim gazetecisi, yazarı ve yayıncısıyım.
Bilim dünyasının mesleki dergilerinde, evrim olgusunu reddeden, yokluğunu tartışan tek bir makale göremezsiniz.. Gülerler insana…

Jeolojiyi, kimyayı, fiziği de kaldırın
Bir şey daha diyeyim: Jeoloji-jeofizik derslerini de kaldırın. Çünkü bunlar da evrimsel düşünce olmadan anlaşılmaz. Eski varlık bilimleri, dünyanın evrimi, hangi çağlardan nasıl bugüne geldi, canlılar nasıl adım adım başkalaştı, bunlar hangi katman ve tabakalarda görülüyor, hayatın denizden başlayıp karaya nasıl yayıldığı vb.. tüm bunlar evrimsel gelişmenin temel konuları.
Kimya bile evrimle temelden ilişkili.
Kozmoloji, astrofizik, hatta fizik…

Bilimleri, evrenin nasıl oluşup geliştiği, nasıl evrim geçirdiği gibi sözcük ve kavramlarla anlatabilirsiniz.
Siz evrimi değil, evrim sözcüğünü, kavramını ve konseptini de ortadan kaldırıyorsunuz.
Yarınki adımınız da evrim sözcüğünü yasaklamak olabilir. Size yol gösteriyorum yapacaklarınız hakkında!
İslamın Altın Çağı’nda İslam felsefecileribilimcileri bile evrim konusunda Avrupa’yı geçen anlatımlarda bulunuyorlardı. Bugünkü kafa İslam ortaçağının bile gerisinde.

IŞİD’ci kafalar yetiştirirsiniz
Ülkenin önünü karartıyorsunuz. Bilimsel bilgiyi, olguyu reddederek ancak IŞİD’ci kafalar yetiştirirsiniz.
Bilimi dışlayarak dünyayla hiçbir ilişki kuramazsınız.
Bilim olmadan, ne teknoloji üretebilirsiniz (ki ne kadar çok istiyorsunuz, ekonomide katma değer üretmek ve para kazanmak istiyorsunuz, biliyorum) ne de çağdaş dünyanın bir parçası olabilirisiniz.
Zaten olmak istediğinize ilişkin de bir işaret görmüyorum.

Ortalıktaki sendikanız ile birlikte bilimsel bilgiyi ortadan kaldırarak, bugünkü dünya gerçekleriyle zerre kadar ilişkisi olmayan dini hurafelerle kafaları doldurmak istiyorsunuz.
Şu kadarını belirteyim: Bu tam bir geleceğe ihanettir. Bu sizin çok kullandığınız ve sevdiğiniz bir sözcük olduğu için kullanıyorum.

Kara cahil, dünyadan-uygarlıktan-çağdaşlıktan kopuk nesillerle dolu bir ülkenin harcını karıyorsunuz.
Ağzınızla kuş tutsanız, bu ülkeyi düzlüğe çıkartamazsınız bu kafayla.
Evrim olgusu derslerden kaldırılamaz. Hemen konmalıdır.
Eğer bu ülkede, adına üniversite denen, bilimle uğraştığı iddiasında olan kurumlar ve insanlar varsa, ayağa kalkmalılar.
Geleceğimize sahip çıkmalıyız!

ABD’ye karşı mısınız, o halde bilimi, evrimi savunun… Yoksa oyuncak olursunuz
Ülkenin bugünkü halinden daha aşağılara yuvarlanması için, din bezirgânları resmen her tarafı sarmış durumda! Çünkü bir ayakları iktidarda ve oradan büyük destek alıyorlar.
Mesela milli eğitimi kuşatmış durumdalar. Okullarımızdan bilimsel eğitimin içini boşaltma yolundalar. Müfredattan bilimi, bilimsel bilgiyi üstelik “sadeleştirme” adı altında eliyorlar… Mesela Atatürk’ü de.. yerine ise mesela “cihatçılık” gibi, bugün sapkın terörist İslamcıların baş tacı zırvalıkları sokuşturmaya çalışıyorlar.

Tam Amerikalıların, Batılıların istedikleri şey… Cehalet tüm beyinlere yayılsın ki, bu ülke geçmiş yüzyılların batağında çırpınsın dursun. Geleceğin, bilimin yol açıcılığı üzerinde hızla ilerlediğinin farkında olmasın!
Ne işin var senin bilim, kültür, bilimsel düşünce, evrim-biyoloji-genetikle! Onları yok et ki, ben de seninle istediğim gibi oynayayım! Sonunda parçalayıp süründüreyim…

Evet, ülkemizde de, bilim ve bilimsel düşünce düşmanı örgütler ve kurumlar devlette kök salmışlar. Tam Amerikan ve Batılı emperyalistlerin değirmenine su taşıyan uygulamalarla, ülkemizin ve İslam ülkelerinin ebedi köleliğine çanak tutuyorlar.
Sözde “üst akıl”a karşılar, ama aslında tam üst aklın derin oyuncakları olduklarının farkında değiller…

İslam dünyası neden perişan?
Ve Batı’nın çelik çomağı olmuş durumda? Yoksulluk neden diz boyu? 1.5 milyar Müslüman neden Batı’nın oyuncağı? Neden insan hak ve özgürlükleri, ifade özgürlüğü, demokrasi, bilim kültürü ve düşüncesi bu ülkelerde kök salamamış?
Neden İslam ülkelerinde bir ulus bütünlüğü yok da, yüzyıllar öncesinin ümmetçilik oyunu oynanıyor? Üstelik dünyada karşılğı olmayan!?

Neden İslam ülkelerinde cemaatçilik, mezhepçilik siyasette başrolde, bunlar üzerinden siyaset yapılarak para oyunları tezgâhlanıyor? Böylece milletin üretkenliği köreltiliyor, bu binlerce yılın mezara gömülmüş hayaletleri canlandırılıyor?
Neden İngilizler, Amerikalılar, Batılılar, İslam ülkelerinde mezhep, etnisite konusunda dünyanın en iyi uzmanları?.. Ve bu mezhepler üzerinden ülke insanlarını ve ülkeleri birbirine kırdırma politikalarını uyguluyor… Irak’ı ve Suriye’yi üçe beşe bölmek için, bu ülkelere silah yığıyor, kiralık yerli işbirlikçiler kullanıyor?

Neden Müslüman bir ülkede “Müslümanlık elden gidiyor” diye yalandan feryat figan var? Müslümanlığın (veya Hıristiyanllığın) elden gittiği hangi ülkede görülmüş? Sakın, bu yalanla, hayatta başka bir üretkenliği olmayanlar milletin sırtından din ticareti ile milyonları götürüyor olmasın?
Minik bir aklı olan bu soruları sorar ve yanıt arar…

Onları kendi silahlarıyla vurmak
ABD ve Batı’nın İslam ülkelerindeki tüm parçalayıcı politikalarına karşı en büyük savaş aracı, onları kendi silahlarıyla vurmaktan geçer.
Onları dünya egemeni yapan silahlar nedir? Başta bilimin tüm dalları ve bilime dayalı teknoloji üretkenlikleridir. Buralardan çıkardıkları fikri mülkiyet hakları, ürünlerdir.

Bilgi üretirler, teknoloji üretirler… Bize satarlar. Biz onların pazarıyız. Satın alır kullanırız ve onların kulu olmaktan kurtulamayız. Her yıl milyarlarca doları dışarıya akıtırız.
Bilimin hemen her dalında… Ne evrim dışlanır ne kozmoloji ne astrofizik. Bilimler bir bütündür. Onların içinden birini çekip alırsanız, sistem bozulur, yaratıcı düşünce topal kalır. Üretemezsiniz.
Batı’ya meydan okumak ve makus talihinizi, İslam dünyasının perişanlığını yenmek mi istiyorsunuz?
O halde, onları ancak bilimsel düşünce ve üretkenlikle vurabilirsiniz. Böylece pazar alanlarını da daraltırsınız.

Düşünce özgürlüğü en büyük silah
Onları düşünce özgürlüğü silahıyla vurmazsanız da sürünürsünüz.
Çünkü her türlü büyük insan etkinliği ve dünyayı yaratıcılıkla değiştiren ne varsa, özgür düşünce ortamında doğar. Düşünce özgürlüğünü ortadan kaldırırsanız, yine emperyalistlerin ekmeğine yağ sürerseniz.
1.5 milyarlık İslam dünyası, Batılıların en büyük pazarıdır. Bunu hiç kaybetmek istemezler. Bunun için de İslam dünyası birbirini yemelidir.
Eğer yemezlerse, hiç kuşkunuz olmasın, onlar sizleri birbirine kırdırmak için bin bir türlü yol yordam sahibidir.

Büyük cehalet ülkeyi yönetiyor!
Ama geçmişten devraldığımız büyük kültürel cehalet.. kültürde, bilimde, teknoloji ve düşünce üretiminde büyük kara boşluk, bizim gibi ülkelerde egemen olur, genellikle iktidara gelebilmek ve orada kalabilmek için, bu cehaleti kullanır.
Böylece ülkelerine, milletlerine en büyük kötülüğü yaparken.. Sözde karşı oldukları Batılıların da işbirlikçileri durumuna düşerler. İster bilinçsiz, isterse bilinçli.

Hâlâ mı?..

Hâlâ mı?..
Soner Yalçın

15 yıldır iktidardasınız…
FETÖ’de yanıldınız…
Ergenekon-Balyoz vd. yanıldınız…
Dış politikada yanıldınız…
Irak politikasında yanıldınız…
Suriye politikasında yanıldınız…
Libya politikasında yanıldınız…
Rusya politikasında yanıldınız…
İsrail politikasında yanıldınız…
Ermenistan politikalarında yanıldınız…
AB’de yanıldınız…
ABD’de yanıldınız…
BM’de yanıldınız…
NATO’da yanıldınız…
Patriot getirterek yanıldınız…
Çin’le füze anlaşmasını bozarak yanıldınız…
Mavi Marmara’da yanıldınız…
Kıbrıs politikasında yanıldınız…
Kuzey Irak politikalarında yanıldınız…
Açılım politikasında yanıldınız…
Oslo’da yanıldınız.
Habur’da yanıldınız.
Dolmabahçe’de yanıldınız…
ÖSO ve IŞİD politikasında yanıldınız…
Halep konsolosluğunu boşalttırmayarak yanıldınız…
Lozan’ı diline dolayarak yanıldınız…
Kurucu Babalara “iki ayyaş” diyerek yanıldınız…
“Her 10 Kasım’da yaygara koparılıyor” diyerek yanıldınız…
“Cemevine cümbüş evi” diyerek yanıldınız…
Hikmetyar’ın dizinin dibine oturarak yanıldınız…
Erbakan’ı terk ederek yanıldınız…
Sandığı demokrasinin tek kriteri haline getirerek yanıldınız…
Çoğulculukla çoğunluğu birbirine karıştırarak yanıldınız…
“Demokrasi amaç değil araçtır” diyerek yanıldınız…
Ekonomi politikalarında yanıldınız…
Reza Zarrab’da yanıldınız…
Özelleştirme politikalarında yanıldınız…
Tarım politikalarında yanıldınız…
Eğitim politikalarında yanıldınız…
Üretmeyen…
İstihdam yaratmayan…
Faize dayalı ekonomi yarattınız…
Kişi başına düşen borç miktarını artırdınız…
Dış borcu artırdınız…
Dolar-Euro artırdınız…
Vatandaşların bankalara borcunu artırdınız…
İcra dosyası sayısını artırdınız…
Tasarrufu değil tüketimi artırdınız…
Ekmek fiyatlarını artırdınız…
Benzin-mazot fiyatlarını artırdınız…
Tüp fiyatlarını artırdınız…
Doğalgaz fiyatlarını artırdınız…
Cezaevindeki tutuklu-hükümlü sayısını artırdınız…
İnsan hakları ihlallerini artırdınız…
Terörü artırdınız…
Sendikalı işçi sayısını azaltıp, taşeron işçi sayısını artırdınız…
İşçi ölümlerini artırdınız…
Maden kazalarını artırdınız…
Trafik kazalarını artırdınız…
Hırsızlığı, yoksulluğu, rüşveti artırdınız…
Betonlaşmayı artırdınız…
Kadına şiddeti artırdınız…
Fuhuşu artırdınız…
Kumar oyunlarını artırdınız…
Medyada “Alo Fatih” sayısını artırdınız…
Zengini daha zengin yaptınız…
Yoksulu daha yoksul yaptınız…
Gezi Parkı’na AVM sevdasıyla ülkeyi birbirine kattınız.
Dizilere, futbol maçlarına bile karıştınız…
Okuduğunuz şiirlerdeki şairleri birbirine karıştırdınız…
Heykel yıktırdınız…
Gazetecileri-yazarları hapse attınız…
Uzatmayayım…
Toparlarsam; 15 yıllık “karneniz” pek kötü.
Sizler…
Sorumluluğu…
Suçu başkasına atmayınız…
Sorunu kendinizde arayınız…
Ve fakat:
Sanki…
Bu hataları siz yapmamış gibi, Anayasa’yı değiştirip “padişahlık sistemine” geçmek istiyorsunuz!
İnatla… Hata’da ısrar ediyorsunuz…
Bizler sizi yine uyarıyoruz.
Ve sizler bizi yine dinlemiyorsunuz.
Olan ülkemize olacak…
Demedi demeyin.

Her Şeye Rağmen…

Her Şeye Rağmen
Tanıl Bora

Direnç ve direniş makamından, inat ve ümit makamından bir ‘Her şeye rağmen’…

Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın söyleyişiyle: “Ayağımıza pranga takarlarsa, duruşumuz, oturuşumuz, hatta giyinişimizle; öldürülürsek gebermemizle, gömülsek mezarımızla; yakılarak dumanımız havaya savrulsa heyûlamızla, hatıramızla…” her şeye rağmen yine söylemek sözünü…

Avrupa’daki mağlûp 1848 devrimlerinin şairi, Marx’ın ahbabı Ferdinand Freiligrath’ın ünlü şiirinin adı, nakaratı: “Her şeye rağmen”…

“Yüzlerce kişiye de hükmetse,

o da deryada bir damladır her şeye rağmen!

Her şeye, her şeye rağmen!

Bütün o sırmalara, yaldızlara rağmen,

bağımsız kafalı adam

bakar da güler bunlara, her şeye rağmen.

(…)

İnsanın içindeki değer duygusunun gururu

makam mevki tanımaz, her şeye rağmen.

(…)

Her şeye, her şeye rağmen,

eninde sonunda, her şeye rağmen,

insan insana kardeş elini

uzatacaktır yine her şeye rağmen.”

***

Tevekkül makamından bir ‘Her şeye rağmen’…

Gamsız bir “yaşıyoruz…” avuntusuyla değil, safdil bir “hayat yine de güzel” tesellisiyle değil de; “her şey insan için” metanetiyle… ufak da olsa, mütevazı da olsa “şimdi ben ne yapabilirim?” sorumluluğuyla…

Çünkü o zaman, şu hayat yine de biraz daha güzel olabilir sahiden.

***
Demek bir de, şifa makamından ‘Her şeye rağmen’…

Toparlanmak, sağalmak için. Direnç ve ümidi sadece inada ve hamasete emanet etmeyip, hayatın gücüyle doldurmak için.

***

Sebat makamından bir ‘Her şeye rağmen’…

1992-1995 arasında, o güzel şehir kuşatma altındayken, elektriksizken, her şeye, her şeye rağmen, Saraybosna Uluslararası Tiyatro Festivali’ni sürdürenlerin yaptığı gibi…

Boşnak edebiyatçı Cevad Karahasan, o zaman tiyatronun “korkudan koruyan bir ana kucağına dönüştüğünü” söylüyor. Ama nasıl? O sebat kahramanlarından biri, Nihad Kreşevlyakoviç, oyunu sahneleyenlerin de, izleyen seyircilerin de, her patlamada, aynı anda hem bombanın menzilini kestirmeye çalışıp hem de oyun akışına konsantre olmaya çalıştıklarını hatırlıyor. İkisini de hayatın icabı olarak önemseyerek başarmışlar bunu… Hem hayatta kalmaya ama hem de hayatta kalmanın bir rüknü olarak, tiyatroyla uğraşmaktan geri durmamaya bakarak… Kuşatma altında, bombardıman altında tiyatroyu da yeniden düşünerek, yeniden anlamlandırarak… Her neyle meşgulseler, onu yeniden düşünüp yeniden anlamlandırarak. Onu bir dirence, bir şifaya dönüştürerek. Dünyaya boş vererek değil aksine dünyanın çok iyi farkında olarak, her şeye, her şeye rağmen yine ‘işini yaparak’…

Cesareti sadece en cesurlara emanet etmemenin çaresi de bu değil mi? Sebat kahramanlığı. Sebat makamından ‘Her şeye rağmen’…

***
Karamsarlıkla girilen şu yeni yıl için dileğim bu: Her şeye, her şeye rağmen; her meşrebe göre, her makamdan bir Her şeye rağmen ruhu…

Darbesiz Darbe Raporu…

Darbesiz Darbe Raporu…
Mehmet Tezkan

Darbeyi araştırma komisyonu çalışmasını tamamlamış..
Sıra rapor yazmaya gelmiş..
Şurası şimdiden belli..
– Darbe raporunun içinde darbe girişimi olmayacak..
– Darbe gecesi yaşananlar yer almayacak..
– Darbecilerin darbeye neden kalkıştıkları yazılmayacak..
– Darbecilerin darbeyi nasıl yaptıkları anlatılmayacak..
Niye mi?
Darbe komisyonu herkesle görüştü ama darbe yapmaya kalkışanlarla görüşmedi..
Cezaevine gidip darbeye kalkışan 160 generalle konuşma gereği duymadı..
Tek bir soru sormadı..
Darbe komisyonu herkesle görüştü ama darbecilerin derdest edip götürdüğü Genelkurmay Başkanı’yla görüşmedi.. Kara Kuvvetleri Komutanı’nı dinlemedi..
Karanlıkta kalan soru işaretleriyle dolu 5.5 saatin peşine düşmedi..
***
Genelkurmay Başkanı’na o gece yazılı soruldu.. Ama mesele aydınlığa kavuşsun diye sorulmadı..
Sorduk mu sorduk demek için soruldu..
Darbe gecesinin en önemli tanıklarından MİT Müsteşarı’nın da kapısını çalmadılar..
Bu sebeple..
Darbe ihbarının geldiği saatle tankların çıktığı saate kadar neler yaşandığı raporda olmayacak..
***
Darbe komisyonu üç ay boşunca darbenin etrafından dolaştı durdu.. Darbe girişiminin nasıl yapıldığını, kimlerin rol aldığını, kimlerin tuzağa düştüğünü ortaya çıkarmamak için üstün gayret gösterdi..
Yan yollara saptı..
FETÖ darbesinden çok, Fethullahçıların devlete nasıl yerleştiğiyle ilgilendi..
15 Temmuz’u merak etmedi..
15 Temmuz’dan önce yaşananlarla yetindi..
***
Merakla bekliyoruz, bakalım darbe girişimini nasıl anlatacaklar?

Başbakan’ın yaklaşımı
Başbakan anayasa değişikliğinin yeterince tartışıldığı kanısında..
Enine boyuna konuşalım diyen muhalefete karşı çıkıyor.. CHP’ye çatıyor..
Diyor ki..
– Devir laf üstüne laf koyma devri değil, taş üstüne taş koyma devridir..
– Konuşma, iş yap..
– Onlar konuşuyor, biz iş yapıyoruz..
– Zaten 50 yıldır konuşuyorsunuz..
***
Başbakan dün de ‘Konuşacak ne var’ kıvamında sözler sarf etti.. Yapılanı basit bir değişiklikmiş gibi sundu.. Anayasa değişikliğinin 600 yüzyıllık yönetim şeklinin sonucu olduğunu söyledi..
Osmanlı’yı hatırlattı!.

Fransa’ya sorduk kendimize de soralım
Fransa’daki ‘Charlie Hebdo’ dergisine düzenlenen saldırıyı hatırladınız mı?
3 kişi dergiyi basmış, 2’si polis 10 kişiyi öldürüp kaçmıştı..
Cumhurbaşkanı o tarihte Fransa’ya sormuştu; ‘Bunlar 17 ay hapishanenizde yattı, çıktıktan sonra neden takip etmediniz? Sizin istihbarat servisiniz çalışmıyor mu?
Soru yerindeydi.. Paris’te, öğle saatlerinde yapılan saldırı büyük bir istihbarat zaafını da gündeme getirmişti..
***
Reina baskınından geriye doğru gidersek üst üste dört saldırı yaşandı..
Dolmabahçe’de polislere..
Kayseri’de askerlerimize bombalı saldırı yapıldı..
Rusya Büyükelçisi sergi açılışında herkesin gözü önünde öldürüldü.
Fransa’ya sorduğumuz soruyu kendimize de soralım..
‘Bizim istihbarat teşkilatımız çalışmıyor mu?’

Reina katliamı…

Reina katliamı…
Taha Akyol

YENİ yıla Reina’da yapılan korkunç katliamla girdik. Vahşet, alçaklık, barbarlık, hunharlık… Sözün bittiği yerdeyiz.
39 masum insan sırf yılbaşı eğlencesi yaptıkları için hunharca katledildi.
Hepsine Allah’tan rahmet diliyorum, yakınlarının acısını paylaşıyorum.
Bütün terör eylemleri elbette kınanır, elbette protesto edilir, Reina’da sergilenen terörün özelliği “hayat tarzı katliamı” olmasıdır!

Eğlenen masum insanlar yaşam biçimlerinden dolayı katledildiler.
Terör eylemleri için sürekli söylenen genel protesto ifadeleri, birlik ve beraberlik çağrıları “hayat tarzı” faktörünü gözden kaçırmamalıdır.
Çünkü hayat tarzları ya da yaşam biçimleri üzerinden öfke devam ettirilirse böyle barbarların çıkması sırf polisiye tedbirlerle maalesef önlenemez.

DİN VE ÖFKE
Zihin açıcı bir tesadüf, Cumartesi günü Karar gazetesinde ilahiyatçı Prof. Mustafa Öztürk’ün bir yazısını okumuştum. Prof. Öztürk “İslam dünyasında, özel olarak Türkiye sathında din neredeyse bir öfke ideolojisine dönüşmüş durumdadır” diyordu.

Bu ibareyi üç defa tekrarlayarak vurguluyordu.
Öztürk Hocamız “Mevzubahis olan din ve itikatsa, ahlak teferruat mıdır?” başlıklı yazısında çeşitli dini grupların birbirine karşı “çirkin ve acımasız” dille saldırdıklarını anlatıyordu: “Gıybet, nemime (koğuculuk), iftira, sû-i zan, yaftalama, karalama, itibar suikastı yapma ve eleştiri adına bel altı vurma gibi tüm rezillikler” çok yaygınlaşmıştı, üstelik din adına!

Yaygınlaşan “yaftalama, karalama, itibar suikastı yapma ve eleştiri adına bel altı vurma gibi tüm rezillikler”in medyadaki uygulaması tetikçiliktir.
Prof. Öztürk “FETÖ, DAEŞ, El Nusra, Haşdi Şa’bî gibi sözde İslam referanslı terör örgütlerince üretilen şiddet sarmalının” da öfkeden kaynaklandığını belirtiyor.

‘YAŞAM TARZI’
Dün iktidar sözcüleri elbette en kuvvetli ifadelerle Reina terörünü kınadı, teröre karşı mücadelenin süreceğini vurguladı. Fakat “hayat tarzı” faktörüne değinmediler.
Diyanet İşleri Başkanı Prof. Mehmet Görmez’in şu sözleri onca acı ortasında teselli hissi verdi bana:
“Bu insanlık dışı katliamın bir pazarda ve bir mabette yapılmasıyla eğlence yerinde yapılmasının herhangi bir farkı yoktur. Bu terörü diğer olaylardan ayıran tek fark toplumda fitne oluşturarak yaşam biçimlerine göre toplumu bölmek ve karşı karşıya getirmektir.”
Prof. Görmez haklı olarak bu katliamı “hiçbir Müslüman vicdanın asla kabul etmeyeceğini” de söyledi.

TEMELDEKİ SORUN
Düşünün, bir yanda aynı din adına böyle doğru, ahlaki, vicdani sesler duyuyoruz, öbür yanda bomba, otomatik silah, katliam ve feryatlar!
Dün baktım, DEAŞ’ın bu tür ilk eylemi, 25 Aralık 2013’te Bağdat’ta Christmas kutlayan 38 Hıristiyan’ı öldürmek olmuş.
Tatil köyleri, kulüpler, müzikholler, düğünler, restoranlar, barlar…
Son olarak 19 Aralık 2016’da Berlin’de Christmas katliamı, 2017’nin ilk gecesinde İstanbul’da yılbaşı katliamı! Ben böyle 15 eylem saydım, belki daha fazladır.

Mutlaka “Neden?” diye sormalıyız. Dahası, her dinden, her ırktan teröristler çıkıyor ama yaşam tarzı ve din referanslı teröristler niye Müslüman toplumlardan çıkıyor?! Taliban’lar, El Kaide’ler, DAEŞ’ler, Boko Haram’lar, El Nusra’lar neden çoklar?

Dinin siyasallaştırılması, siyasi güç mücadelelerinde araçsallaştırılması, bu yüzden dinin ahlaki ve vicdani özünün boşalması, “herkes tercih ettiği gibi düşünür, konuşur, herkes tercih ettiği gibi yaşar” şeklindeki özgürlük fikrinin bu kültürde yokluğu…
Çok derin bir problem yani…
O kadar derin bir problem ki, Hz. Ali’yi bile “kâfir” diyerek bu kafa şehit etmişti!

TERÖR ve İSLAM
REİNA katliamı DAİŞ’in bu tür eğlence yerlerine, kulüp ve barlara, müzikhollere, turistik tesislere yaptığı saldırılardan biriydi.
DAİŞ Şii camileriyle çeşitli evliya türbelerini de bombalıyor.
Aklınca çeşitli eğlence merkezlerinde ortaya çıkan hayat tarzlarını, farklı mezhepleri ve evliya inanışlarını “küfür” sayıyor, “cihat” yaptığını sanıyor.
Bu konuları aydınlığa kavuşturmak herkesten önce samimi dindarların görevidir.

DİYANET NE DİYOR?
Diyanet’in “DAİŞ’in Temel Felsefesi ve Dini Referansları” adlı 40 sayfalık raporunu muhakkak okumak lazım.
Bu raporda belirtilen perspektife ve bilgilere sahip olmayan bir kimse, terörden din olarak İslam’ın sorumlu olduğunu sanabilir; İslamofobi böyle gelişmektedir.

Veya madalyonun öbür yüzünde, DAİŞ’in Reina katliamını tasvip etmese bile hayatını kaybedenlerin yaşantısına bakarak “oh olsun” anlamında tweet’ler atabilir. Böyle çok tweet atıldığı için Başbakan Binali Yıldırım, “örgütlerin amacına katkı sağlayacak paylaşımlardan” kaçınılmasını istedi.
Dün de Başbakanlık bildirisinde aynı vurgu yapıldı. Numan Kurtulmuş, DAİŞ’in “hayat tarzları, mezhepler, meşrepler arasında ayrım yapmaya” çalıştığına dikkat çekti.

DİNİ ANLAMAK
Çok doğru çünkü hayat tarzları ve değerler üzerinden kutuplaşmış toplumlarda farklı hayat tarzlarını “özgürlük” değil, “küfür” veya “irtica” diye damgalayıp gerilimi körüklemek şiddet potansiyeli yaratır.
Temel mesele buradadır. Müslümanlar “küfür” ve “cihat” gibi kavramlarda erdemli ve hikmetli bir anlayışa ulaşmadıkça maalesef dünyanın en sorunlu toplumları olmaya devam edecekler.
Diyanet’in raporunda DAİŞ türü terör örgütlerinin din anlayışındaki temel hatanın, ayet ve hadislere “lafzi (sözel) yorum” ve “tarihsel bağlamından kopararak” anlam vermeleri olduğu anlatılıyor.

HZ. ALİ ve TERÖRİSTLER
Tipik örnek, bir ayetin “Hüküm Allah’ındır” şeklinde sloganlaştırılmasıdır. Hz. Ali, Müslüman kanı akmasın diye hakeme başvurulmasını kabul ettiğinde “Hariciler” denilen cahil ve öfkeli bir grup “Sen hakemin hükmünü kabul ettin, Allah’ın hükmüne uymadın” diyerek isyan ettiler ve Hz. Ali’yi sabah namazına giderken şehit ettiler!
Halbuki ilgili ayet “kainatın hüküm ve tasarrufu Allah’ındır” anlamında olduğu gibi Kuran’da ihtilafların çatışmaya dönmeden hakemle çözülmesi tavsiye edilir.

Haricilerin kafasında bağlamından koparıp eylem sloganı haline getirmenin sonuçlarını görüyor musunuz?
1988’de yayınlanan “Haricilik ve Şia” adlı kitabımda “İslam Devrimi” kavramını eleştirerek, çatışma psikolojisi gelişirse ortaya din referanslı terör örgütlerinin çıkabileceğini yazmıştım. Pakistanlı âlim merhum Fazlur Rahman’ın “İslam” adlı eserinden esinlenerek…

KÜFÜR VE CİHAT KAVRAMLARI
Zamanımızda Sovyetler’in Afganistan’ı, Amerika’nın Irak’ı işgali çatışma ve şiddet psikolojisini besledi.
“Merhamet” unutuldu, “küfür” ve “cihat” kavramları şiddeti motive etmek için kullanıldı; Taliban’ları DAİŞ’ler takip etti…
Reina saldırısında El Bab’ın intikamını alma hissinin rolü elbette vardır.
Fakat DAİŞ Sultanahmet ve Gaziantep katliamlarını yaparken kahraman askerlerimizin Fırat Kalkanı harekâtı yoktu. Dahası DAİŞ belli bir hayat tarzına göre insanların eğlendiği Reina’ya saldırdı.

Dün Demokrasi Platformu adına Reina’yı ziyaret eden Av. Kezban Hatemi “oh olsun” anlamındaki tweet’leri “ahlaksızca paylaşımlar” olarak niteledi ve “İslam hiç kimsenin yaşam biçimini, inancını, etnik kimliğini sorgulamadan birlikte yaşamanın kurallarını vurgulayan bir dindir” diye konuştu.

HUKUK VE MEDENİYET
Diyanet’in raporunda bugün DAİŞ’lere kaynaklık eden yanlış din anlayışının tarihte Moğol istilası dönemindeki anarşi ve kargaşa ortamında geliştiği anlatılıyor.
Yani hukuksuzluk, düzensizlik, güvensizlik ortamları…
İslam dünyası bugün de böyle.

Rapor’da bugün “İslam’a en büyük zararı IŞİD’in verdiği” belirtiliyor.
Müslümanlar sadece terör eylemlerine değil, bu eylemleri tetikleyen tekfirci ve cihadist anlayışlara karşı çıkmalıdır.
Kişisel özgürlük alanı olan hayat tarzları kutuplaşma konusu olmamalıdır.
Hukuk, üstün bir değer olarak savunulmalı, toplumsal bilinçte yer etmelidir.
İslam’ın tarihte başardığı medeniyet işlevi zihinlere yerleşmelidir.