En büyük tehlike…

En büyük tehlike…
Nuray Mert

Mevcut iktidarın, bugüne kadar yaşanan tüm olumsuzlukların faturasını başkalarına yüklemesi, o da olmazsa, ‘çok saftık, kandırıldık’ savunmasını devreye sokması, ancak itiraz edenin ‘terörist veya teröre destek’ ile yaftalandığı ve bu surette susturulduğu bir ortamda mümkün olabildi. Böyle bir ortamda, muhalefetin 15 Temmuz darbe girişimi karşısında yer alması, demokratik refleks göstermesi de, tüm muhalefetin kara bir sicille yaftalanmasını engellemedi.

Bu şartlar altında, ana muhalefet CHP altı ay öncesi ile değil ama altmış yıl öncesi ile hüküm giyiyor, ‘Barış süreci’ne iktidar ile birlikte emek verenler mevcut MHP yönetimine ikram ediliyor, normal şartlarda olmayacak her şey oluyor. Ama belli ki mızrak çuvala tam da sığmıyor, o durumda iktidarın stratejisi eli yükseltmek oldu. Sonuçta, geçmiş hataların üzerini örtmenin de bir sınırı var, bu durumda ‘en iyisi örtmek yerine mevzuyu büyütmek, çapını genişletmek’ diye düşündüler herhalde.

Bu çerçevede, iktidara karşı her itiraz, her muhalefet hamlesi, her ülkede, her iktidarın başına gelebilecek sıradan bir iş iken, büyük bir komplonun parçası olarak resmedilmeye başladı. Mevzu tarihsel bir hesaplaşma planına taşındı; o da yetmedi, ilahi bir misyon ve onu durdurmaya çalışan batıl güçler eksenine oturtuldu.

Bu sanal ortamda, tüm mesele Türkiye’deki iktidarın ‘İslamın yıldızı’ olarak yükseldiği için her tür iç ve dış düşmanın saldırısına uğradığı şeklinde tanımlanıyor. İslam Konferansı Toplantısı’nda aidat toplayamayan, günün sonunda İsrail’in Gazze’yi bombalaması, yeni yerleşimleri yasallaştırması karşısında bile sesini çıkaramayan Türkiye’nin yıldızı nerede yükseldi de, tüm dünyayı ürküttü belli değil, ama hikâye bu ya, pireler deve, develer pire olmuş, o olmuş, bu olmuş …

Aslında, sorunları, hataları, zaafları ile yüzleşemeyenler bireysel düzeyde de sıklıkla benzer bir yol tutarlar; sorumluluk onların değil, başkalarınındır, düşmanları kuyularını kazmıştır, nedense onların düşmanları çoktur, nefes aldırmaz, tüm talihsizlikler onları bulur. Bir adım ötesi, herkesten, her şeyden, hatta en yakınlarından bile kuşkulanmaktır.

Sorunları çözmeye çalışmak ve bunun için hatalar ile yüzleşmek ağır geldikçe, savunma mekanizması daha da hızlı çalışır, zaaflar yüceltilir, ‘değerli yalnızlık’ olur, o da olmadı ‘Haçlı seferlerine karşı mücadele’ olur. Buna karşı, her itiraz öfkelerini artırır, öfkeli tutumlarının olumsuz sonuçları ise, sadece kuşkularının teyidi olarak görülür, iş daha da köpürür.

Yok, mevcut iktidar ve çevresinin, içte ve dışta sürekli düşman görme ve/veya yaratma stratejisini, masum bir psikolojik kısırdöngü şeklinde açıklamaya çalışmıyorum. Kuşkusuz, işin içinde, referandum öncesi gerginlikten siyasi kazanç çıkarma, gerilimi bilinçli artırma hesabı var. Bu tam bir siyasal ufuksuzluk ve dahi siyasi kazanç uğruna toplumsal barışı, uluslararası ilişkileri feda etme sorumsuzluğu.

Ancak, daha kötüsü söylediklerinin sadece siyasi taktik olmama ihtimali, yani gerçekten de dünyayı ve yönettikleri ülkeyi, karşılaştıkları sorunları, hepsini bu çerçevede algılamaları. Yani sahiden, kendilerinin sadece sandıkların değil, ‘tarihi seyrin ve ilahi takdirin seçilmişleri’ sanmaları, buradan hareketle misyonlarının tarihi ve hatta ilahi olduğuna inanmaları. Sahiden, bu ülkede yaşayıp kendileri gibi düşünmeyen milyonlarca insanı, her türden muhalefet çevresini ‘düşman’ gibi ve/veya dış düşmanlarının piyonları olarak algılamaları. Yani sahiden, dünyanın Türkiye etrafında döndüğünü sanmaları, dünyada dost düşman herkesin Türkiye’ye husumet konusunda anlaşmış ve büyük bir plan üzerine sözleşmiş olduğunu düşünmeleri.

Bir ülke için, iktidar çevresinin, siyasi taktik olarak gerilimden, toplumsal barışı dert etmemekten kazanç umması yeterince endişe verici, ama inanın, daha tehlikeli ve ürkütücü olan, dünyayı, Türkiye’yi, bu ülkede yaşayan farklı çevre ve insanları bu mercek altında görmek, siyasetini bu algı üzerine inşa etmek. Halihazırda, ülke olarak, geleceğimize dair en büyük tehlike bu zeminde mayalanıyor.

Yeniden çift kutuplu dünyaya giderken beka sorunu ve referandum…

Yeniden çift kutuplu dünyaya giderken beka sorunu ve referandum…
Noyan Umruk

Hayrola diyeceksiniz… Nereden çıktı bu çift kutuplu dünya? Ben ne yapayım, kabahat bende değil, çıkıyor işte… Reel politik yapıyoruz…

Değişmeyen tek şey değişim…
Sovyetler Birliğinin çöküşü ile oluşan tek süper gücün jandarmalığına dayalı dünya düzeni, çeyrek asırlık toparlanma sürecinden sonra Rusya-ekonomik gücü ABD’ye erişmiş Çin-İran bloğunun güçlenmesi ve ABD’nin ekonomik zorunluluklarla jandarmalık maliyetlerini düşürme ya da bu yüksek maliyetleri, jandarmalıktan nemalanan diğer ülkelere de yükleme stratejisi nedeniyle çift kutuplu dengeye dönüşüyor… Obama ile başlayan bu süreç Trump’la kısa zamanda mesafe alacak gibi görünüyor…

Değişimde mihenk taşı Suriye…
Afganistan, Irak işgalleri, ”Turuncu Devrimler” ve “Arap Baharları” ile yükselen süper jandarmalık Suriye’de fena halde duvara toslandı.

Mısır’da ise kafasına düşen Mursi saksısının şaşkınlığı ile eski yavuklusu Mısır ordusuna sarılarak bu ülkeye demokrasi(!) getirilmiş oldu…
Diğer blokta ise çeyrek asırlık toparlanma ve özellikle kendi hinterlandındaki turuncu devrimlere karşı savunma sürecinden sonra “Savunma Konseptinden” Gürcistan’la başlayan Ukrayna ile devam eden “ “Etkin Müdahale Konseptine” geçiş yaşanıyor. Tahmin ve iddiaların aksine blok Suriye’yi “satmayarak” rüştünü ispatlamış oluyor…

Yumuşamadan Soğuk Savaşa…
Ukrayna müdahalesi nedeniyle Rusya’nın G-8 den çıkarılması ile yine çeyrek asırlık “Detent-Yumuşama” sürecine son verilme adımları atılırken, siyasi literatürde “Soğuk Savaş” denilen “dehşet dengesi” sürecine geçişin ilk adımları atılmış oluyor.

Bu sürecin sosyoekonomik yansımaları, AB’nin kendi halkları için, 70’lerin neoliberal fırtınasına rağmen sürdürdüğü “Welfare State-Refah Devleti”ni sarsıyor ve aşırı milliyetçi dalgalanmalarla sarsmaya devam ederek Avrupa’nın içlerine kadar uzanacak gibi görünüyor. Örneğin, Romanya, Moldavya, Macaristan, Yunanistan, İspanya, İtalya ve giderek Fransa…

Etme, bulma dünyası… Irak’ı sudan, uydurma bahanelerle işgal edip 1milyonu aşkın insanın ölümüne yol açarak, bölünmesini sağlarsanız, Libya’yı paramparça ederseniz Kırım referandumuna ne diyebilirsiniz?

Bakındı hele şu yüce rabbimin işine… Dinsizin hakkından imansız mı geliyor ne…

Ya Türkiye…
Dünya çift kutuplu yeni dengelere doğru evrilirken, Türkiye başını kuma gömmüş, taammüden hırpalanmış kurumları ve kışkırtılmış etnik ve dinsel motiflerle karpuz gibi dilimlenmiş bir toplumsal yapısıyla yolsuzluk ve hukuksuzluğun arş-ı alaya vardığı bir ortamda iki kutup arasında bi namaz, iki kutupla da ciddi sorunlar yaratarak ve yaşayarak referandum sürecine giriyor.

2002-2003’de Bahçeli’nin nereden önüne çıktığı hala bilinemeyen bir virajı hızla dönmesi ile erken seçime sürüklenen Türkiye, yine aynı üslupla durup dururken dünyada eşi menendi görülmemiş, kimbilir nerelerde redakte edilmiş sahipsiz bir metinle bir garip rejimi kabule zorlanıyor…

Gerçekten bu kadar kötü bir metnin bu ülkenin hukukçuları tarafından yazıldığına insanın inanası gelmiyor…
Bilmem, 2006’lardan itibaren ABD çıkarlarına göre bölgenin şekillendirilmesi sürecinin Türkiye’nin ancak böylesine tuhaf tek adam rejimiyle gerçekleştirilebileceğini açıkça ortaya koyan Paul Henze, Graham Fuller raporlarını hatırlatmaya gerek var mı?

Küresel oyunun envai çeşit rezillikleri anlaşılabilir şeylerdir de…
Anlaşılmayanı zaten ülkede her istediğini anında yapabilen, “keyfi yerinde” bir siyasi iktidarın ve yine köklü bir siyasi kadronun kendi geleceğinin de sonunu getirecek desteğiyle, “fiili durumu hukuki duruma uydurma” gibi anlamsız bir bahane yanında “beka” sorununu da ileri sürerek böyle ucube bir rejim değişikliğine apar topar gitmesidir…

Şimdi bırakalım bir yana şu “fiili durumu hukuki duruma uydurma” komedisini ve ülkeyi referanduma sürükleyen liderlerin kişisel neden, sorun ve sorumluluklarını da, gelelim çok ciddi, tüyler ürpertici olduğu söylenen “beka sorununa”…
Acaba bölge üzerindeki emellerini rahatça gerçekleştirmek için kutuplardan biri, ekonomik alandaki tartışılmaz gücünü kullanarak ülke ekonomisini depreme uğratma tehdidi mi talep edilen rejim değişikliğine yönelik referandumu zorunlu hale getirmiştir?

Yoksa yine bir yerlere “Yanlışlıkla” bir şeyler atmak ya da toplumu sarsacak cinayetler ve malum terör örgütlerinin de iyice azgınlaştırılması ile oluşturulması öngörülen “büyük kaos” tehdidi mi söz konusu rejim değişikliği için ülkenin referanduma götürülmesini zorunlu kılmıştır?
Ya da mesela Membiç dolaylarındaki provoke edilmiş bir sıcak çatışmanın, ülkemize karşı ciddi güç kullanımına yol açmasıyla ortaya çıkacak bir “Metal Fırtına” çağrışımı, tehdidi mi liderleri bu yola sürüklemiştir?
İşte bu nedenlerle mi siyasi iktidar söz konusu rejim değişikliğini, kabul görse dahi uygulamayı 2 sene erteleyerek, zaman kazanmak için topu taca atarak gün ola harman ola mı demek istemektedir?
Tabii hüner, aslında ülkeyi bu denli envai çeşit tehdit ve baskılara açık hale getirmeyecek basireti göstermekti ya, neyse…

Sonuç:
Eveeeet parlamenter ve çoğulcu demokrasi talepleri yanında “beka sorunu” başlı başına önümüzdeki referandumu ülke için gerçekten hayati kılmaktadır.

Hayır! Hem küresel emellere otur yerine diyecek, hem de önümüze aniden damdan düşen bu süreçte başta, yeni gelişmekte olan dünya dengeleri çerçevesinde güvenlikten dış politikaya, eğitimden ekonomiye değin çoğu zaman hırsla, bazen “aldatılarak” yapılan ve de artık ülkenin tarihsel bellek, beyin ve belkemiğini çatlatmak üzere olan korkunç hataları sakin ve ciddi bir biçimde değerlendirmemiz için yeterli zaman sağlayacaktır.

Böylece, hayır diyerek, bir kısmı bizim dışımızdaki nedenlerden, bir kısmı ise siyasi iktidarın bariz ve akıl almaz hatalarından doğan duruma fenersiz yakalanmamış olacağız…
O halde “ilelebet payidar olacak” 100 yaşına giden Cumhuriyetimizin bu en kritik dönemecinde, aynı kayığın içinde olduğumuzu da hiç unutmadan yeniden aklımızı başımıza toplayabilmek için sandığa gitmek ve “HAYIR!” demek hem yaşamsal, hem toplumsal, hem de milli bir görev olup, “Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır!”

Referandum…

Referandum…
Taha Akyol

TÜRKİYE 16 Nisan’da bir sistem değişikliğini oylayacak.
Yeni anayasa yapmaktan daha önemli olan bu konuda hem vatandaşlar olarak bizlerin hem doğuracağı sonuçlar hakkında siyaset sınıfının yeterince araştırma yaptığı söylenebilir mi?

Maalesef baştan beri konjonktürel heyecanlar ağır basıyor, içerik yeterince konuşulmuyor.

Halbuki bir anayasal düzenlemenin sağlıklı olması için:

Hazırlık ve referandum sürecinin “olabildiğince geniş, açık ve kapsayıcı olması, muhalefet dahil sivil toplumun ve kamuoyunun katılımının gerçekleşmesi lazımdır.”

Böyle olmaz da “anayasa değişikliğinin kuralları ve süreçleri zıt yorumlara ve tartışmalara yol açacak şekilde aceleye getirilir veya demokratik müzakereler ihmal edilirse ülkenin siyasi istikrarı ve nihayet anayasanın kendisi bundan zarar görür.”

VENEDİK KOMİSYONU
Yukarıda alıntıladığım satırları yedi yıl önce yazılmış hukuki bir metinden aldım: “Hukuk Yoluyla Demokrasi”, kısaca Venedik Komisyonu denilen hukuk kurumunun anayasa değişikliklerinde geçerli olması gereken ana hukuk kurallarına ilişkin 10 Ocak 2010 tarihli raporundan.

Bizim 16 Nisan’da oylayacağımız metin konusunda aynı Venedik Komisyonu’nun raporu dün yayımlandı. 30 sayfa, 134 paragraftan oluşan rapor, böyle daha önce yazdığı ilkelerden alıntılar yapıyor, ardından “Türk Tipi Başkanlık” metnini inceliyor.

Dolayısıyla, Türkiye hakkında bir tavır değil, eski kararlarında yer alan ilkeler açısından yapılmış bir inceleme…

Venedik Komisyonu’nu AK Parti çok iyi bilir. Anayasa Mahkemesi’nde kapatma davası açıldığında, Cemil Çiçek Venedik Komisyonu raporlarıyla partisini savunmuştu…

2010 yılındaki referandumda, Devlet Bahçeli HDP ile birlikte “hayır” derken, AK Parti Venedik Komisyonu’nun raporuyla “evet” kampanyası yürütmüştü.

Yargıyı bağımsızlaştırma yolunda düzenlemeler vardı, “bireysel başvuru” getiriliyordu.

YARGI VE YASAMA
Bugün aynı Venedik Komisyonu’nun raporunda, başkanlık sistemlerinde yargının özellikle bağımsız olması gerektiği anlatılarak deniliyor ki:

“Türkiye’de yargının bağımsız olmadığı konusunda uzun süredir kaygılar yaşanırken, şimdi anayasa değişikliği ile yargı üzerinde yürütmenin kontrolünün güçlendirilmesi daha sorunlu bir durum ortaya çıkarabilecektir. Yargının yürütmeyi denetlemesi zaten yetersizdi, şimdi daha da zayıflayacaktır.” (Paragraf 129)

Teorik değil, 16 Nisan’da oylayacağımız metinde yargıya yapılacak atamalarla ilgili düzenlemeler teker teker incelenerek bu sonuca varılıyor.

Parti disiplini yoluyla başkanın yasamayı kontrol edebileceği… Başkanlık sistemlerinde yüksek düzeyli atamalar yasama organının denetimine tabi olduğu halde TBMM’ye bu yetkilerin verilmediği… TBMM’nin yürütmeyi denetlemesinin ise çok zorlaştırıldığı anlatılıyor.

GELECEK NESİLLER
Hollanda’nın çirkin davranışlarından önce de sistemin içeriğini yeterince konuşmuyorduk. Venedik Komisyonu raporunda, yeni sistemin Meclis’te bile yeterince konuşulmadığı anlatılıyor.

Halbuki raporda yer alan en önemli uyarı, yeterince konuşularak ve geniş katılımla çok büyük çoğunluğun “sahiplenmesi” sağlanmadan yapılacak anayasal düzenlemelerin uzun vadede iyi sonuç vermeyeceğinin belirtilmesidir.

Ahmet Davutoğlu çok haklı olarak, sistem konusunda konjonktürel yaklaşmanın “bizden sonraki nesiller için sıkıntı doğuracağını, elli sene sonra bizi yönetecek bir sistem” düşünülmesi gerektiğini söylemişti. (25 Aralık 2015)

Konjonktürel duygularla değil, farklı duygulara sahip olacak gelecek nesilleri düşünerek sistemin içeriğini konuşmalıyız.

10 soruda anayasa değerlendirme rehberi…

10 soruda anayasa değerlendirme rehberi…
Rıza Türmen

Anayasa değişikliklerine “hayır” ya da “evet” oyu vermek konusunda bir değerlendirme yaparken, hareket noktası gücün kötüye kullanılabileceği varsayımı olmalı. Başka bir deyişle, gücü elinde tutanlara karşı “güvensizlikle” işe başlamalıyız. Nasıl ki, başkanlık sisteminin doğduğu yer ve en başarılı örneği olan ABD’de sistem başkana karşı güvensizliğe dayanır.

Bunun nedeni şu: ABD Anayasası’nı yazan devletin kurucuları, İngiliz monarşisine karşı yürüttükleri bağımsızlık savaşı sonrasında yeni bir devlet oluşturdular. Yeni devletin anayasasına egemen olan düşünce, iktidarın tek bir elde, yürütme ya da yasamada yoğunlaşmasına ve yeni bir kral yaratılmasına izin vermeyecek denge ve denetim mekanizmalarını içeren bir sistem kurmaktı. Bu amaçla, sert güçler ayrılığına dayanan, yani yasama, yürütme ve yargı erklerinin birbirlerinden karşılıklı bağımsız oldukları bir sistem oluşturuldu. Bireysel özgürlüklerin ancak bu yoldan güvence altına alınabileceği düşünüldü.

ABD başkanlık sistemi her şeyden önce, yargının mutlak bir bağımsızlığını ve yasama ve yürütmenin hukukun üstünlüğü ilkesinin sınırları içinde kalmasını sağlayacak saygınlığa sahip olmasını öngörür. Yasama ve yürütmenin karşılıklı bağımsızlığı, birbirlerinden farklı süreçlerle oluşturulmaları ve birbirlerinden farklı yöntemlerle görevlerinin sona ermesi yani yasama ve yürütmenin karşılıklı fesih yetkisi olmaması ile sağlanır. AKP’nin başkanlık önerisi, başkanlık sistemini tanımlayan bu unsurlardan hiçbirini içermiyor.

AKP’nin hazırladığı anayasa önerisi gücün tek bir elde yoğunlaşmasını önleyecek araçları içermediği için, daha büyük ve daha haklı bir güvensizlik söz konusu. O nedenle, AKP’nin önerisini olabilecek en kötü varsayımları göz önünde tutarak değerlendirmek gerekir. Şunu da belirtmek gerekir ki, öneriye karşı duyulan güvensizlik kişilerle değil, sistemle ilgili.

Referanduma sunulan metni değerlendirirken şu soruları sormak gerekir:

1. Bütün güç başkanın elinde toplandığına ve başkan aynı zamanda bir siyasal partinin başkanı olacağına göre, başkanın elindeki gücü üyesi olduğu siyasal partinin programının gerçekleşmesi için kullanmayacağına ilişkin bir güvence var mı?

Örneğin, başkanın partisi, Meclis’te çoğunluğu sağlayamazsa, başkanın Meclis’in görevine son verip yeni bir seçime gitme olanağı var mı? (ABD’de başkanın meclisi fesih yetkisi yok.)

2. Başkanın parti başkanı olması anayasa 103. maddedeki “tarafsızlık” yemini ya da 104. maddedeki Cumhurbaşkanı’nın tarafsız,hakem rolü ile nasıl bağdaşacak? (ABD’de başkan parti başkanı değil)

3. Başkan ile Meclis çoğunluğu aynı partiden olursa, parti başkanı olan başkan sayesinde Meclis’e giren milletvekillerinin, Türkiye’de sert bir parti disiplini olduğu da düşünülürse, aynı zamanda Meclis grubu başkanı olan başkanı etkili bir biçimde denetleme olanağı var mı?

Örneğin, bu Meclis çoğunluğunun, başkanın cezai sorumluluğuna karar vermesi, ya da başkanın veto ettiği yasayı aynen kabul etmesi, ya da başkanın kararname ile düzenlediği konularda kanun çıkararak kararnameyi hükümsüz kılması gerçekçi bir olasılık mı?

4. AKP’nin önerisinde, başkanın eşini, oğlunu, kızını, damadını, gelinini, Cumhurbaşkanı yardımcısı ya da bakan olarak atamasına engel var mı?

ABD sisteminde var. Başkanın yaptığı atamaların Senato tarafından onaylanması gerekiyor. Senato bu onayı kılı kırk yararak veriyor. ABD’de başkanın atama yetkisi, başkan ve Senato tarafından ortaklaşa kullanılan bir yetki. Oysa AKP tarafından önerilen sistemde başkanın keyfine kalmış. Frenleyen, denetleyen başka bir makam yok. Bu şekilde atanan başkan yardımcısının,başkanın yokluğunda ona vekalet edeceği düşünülürse,işin vahimliği daha iyi anlaşılır.

5. AKP önerisi Türkiye’nin başkanlık kararnameleriyle yönetilmesine mi yol açacak?

ABD sisteminde başkanın kararname çıkarma yetkisi kongrenin açık ya da zımni onayına dayanır. Ya da başkan mevcut bir yasanın uygulanması için kararname çıkarır. Oysa AKP önerisinde, başkanın kararname çıkarma yetkisi Meclis’in iradesini atlayarak kullanılan bir yetki. Yasamanın yetkilerinin yürütmeye devri söz konusu. Meclis çoğunluğunun başkana tabi olduğu bir sistemde,meclisin yasama yetkisi ancak başkanın izin verdiği dar bir alana sıkışmış olacak.

6. Başkanın tek başına OHAL ilan etmeye ve OHAL kararnameleri çıkarmaya yetkisi var mı?

Başkan Türkiye’yi sürekli bir OHAL rejimiyle yönetebilir mi? Hitler iktidarı boyunca Almanya’yı OHAL ile yönetmişti. AKP önerisinde başkanın bu yetkisini istediği gibi ve istediği süre kullanmasına bir engel yok. OHAL kararnamelerinin meclisce onaylanması koşulunun ne denli bir frenleyici etken olduğunu günümüz uygulamalarına bakarak değerlendirebiliriz.

7. AKP önerisiyle başkanın yetkilerine,mevcut anayasada olmayan şöyle bir yetki eklenmiş:

“Milli güvenlik politikalarını belirler ve gerekli tedbirleri alır.”

Milli güvenliğin tanımı,kapsamı,alınacak önlemler başkanın takdirine bırakılmış. Partili başkanın,ülkenin milli güvenliğiyle partisinin çıkarlarını özdeşleştirip buna uygun önlemler almasını engelleyecek bir denetim mekanizması var mı?

Örneğin,seçim sırasında başkan ulusal güvenlik gerekçesiyle OHAL ilan edip OHAL kararnamesiyle muhalefeti susturabilir mi?

8. Önerilen sistemde yargı başkana bağımlı mı olacak?

Başkan Anayasa Mahkemesi’nin 15 üyesinden 12’i, HSYK’nın 13 üyesinden 4’ü (gerçekte Adalet Bakanı ve Müsteşarı ile birlikte 6) atayacak. ABD sisteminde başkanın Yüksek Mahkeme’ye yaptığı atamalar Senato’nun onayına bağlı. AKP’nin önerdiği sistemde böyle bir denetim var mı? “Mevcut sistemde de Cumhurbaşkanı HSYK’a 4 üye atıyor” argümanı doğru değil. Mevcut sistemde Cumhurbaşkanı 22 üyeden 4’ü yani toplam üyelerin yüzde 18’i atıyor. Önerilen sistemde ise başkan 13 üyeden 4’ü yani toplam üyelerin yüzde 30’u atayacak. Adalet Bakanı ve Müsteşarını da eklersek bu oran yüzde 46 olur. Geri kalanını nasıl olsa başkana tabi Meclis tamamlar. Bu arada, Adalet Bakanı’nın Avrupa Yargıçlar Konseyi, Venedik Komisyonu ve başka kuruluşların eleştirilerine karşın hala HSYK başkanlığında ısrar etmesi, AKP’nin yargı bağımsızlığına ilişkin niyetlerinin bir göstergesi.

9. Başkanlık seçimi ile milletvekili seçiminin aynı tarihte yapılmasının amacı başkan ile partisinin aynı çoğunluğa sahip olmasını mı sağlamak?

ABD’de başkanlık seçimleri ile milletvekilleri seçimleri ayrı tarihlerde yapılır. Farklı süreçlere tabidir. Başkanlık sisteminin mantığı da bunu gerektirir.

10. Önerilen sistemin darbelere son vereceği, terörü sona erdireceği söyleniyor.

Geçmişteki darbelerin nedeni parlamenter sistem miydi? Başkanlık sistemi olsaydı darbeler olmayacak mıydı? Darbeler ile hükümet sistemi arasında nasıl bir ilişki var? Başkanlıkla yönetilen Latin Amerika ülkelerinde sistemin tıkanması darbelere yol açmadı mı? Terörü bitirmek konusunda başkanlık sisteminde alınacak olup da bugün alınamayan önlemler nelerdir?
Önerilen anayasa değişikliğine ne yönde oy vereceğimizi düşünürken bu soruları sormak ve yanıtlarını aramak karar vermeye yardımcı olur. Bir de Alman hukukçu Schmitt’in “diktatatörlüğe dayanıklı anayasalar ve diktatörlüğe dayanıksız anayasalar” ayrımını akılda tutmakta yarar var.

Karar vermeden önce, “bu anayasa önerisi diktatörlüğe dayanıklı mı? Yoksa diktatörlüğe giden yolun taşlarını mı döşüyor?” sorusunu sormak gerekli.