– Gençlik ne ister? – Gerçeği, önce gerçeği!

– Gençlik ne ister? – Gerçeği, önce gerçeği!
Ayşe Arman

Evrim Kuran bir araştırmacı, kuşak araştırmacısı. Daha çok gençlerle ilgili çalışıyor. Bu konuda Türkiye’deki en yetkin kişilerden biri. Ulusal ve çokuluslu şirketlere danışmanlık yapıyor. Konferanslar veriyor. Üniversitelere gidiyor. Konuşuyor, anlatıyor. Kanada’da ve Türkiye’de yaşıyor. Bir orada, bir burada ve dünyanın geri kalanında…
Dünyanın 60 ülkesinde araştırmalar yapan bir organizasyonun parçası. Milyonlarca gence ulaşan çok kapsamlı bir araştırma modelleri var. 54 bin gençle, 2017 Türkiye’si gençliği için yapılan araştırma yeni sonuçlandı.
Ben de teybimi kaptım, karşısına geçtim.

Sonuçlar bence vahim.
Tahmin ediyordum ama bu kadarını beklemiyordum.
Çok açık ki, gençlerini sevmeyen ve onlara sahip çıkmayan bir ülkeyiz. Türk gençleri 2017 Türkiye’sinde sıkışıp kalmış durumdalar. Umutsuzlar, mutsuzlar ve geleceğe son derece endişeyle bakıyorlar.
E işte, ne ekersek onu biçiyoruz. Buyrun
buradan okuyun…

2017 Türkiyesi’nde gençlerimiz genel olarak mutlu mu, mutsuz mu?
– Mutsuzlar! Her ne kadar resmi istatistik kurumumuz TÜİK’e göre, mutlu olduğunu beyan edenlerin oranı yüzde 56.6 olsa da ben, gençlerin işsizlik, değersizlik, belirsizlik gibi unsurlardan kaynaklı olarak endişelerinin ve güven ihtiyaçlarının geçen yıla göre arttığını düşünüyorum. Bu yıl Türkiye araştırmamızda, 44 bin 260 öğrenci ve 10 binin üzerinde çalışma hayatına girmiş gençle çalıştık. Fark ettik ki; iş güvencesinden endişe duydukları için kamuda çalışma talebi hem önceki yıllara göre hem de diğer ülkelere kıyasla artmış! Kapağı devlete atarak, kendini güvence altına almak istiyorlar.

VASATA RAZI GELİYORUZ!
Peki gençlerin mutsuzluk sebeplerinden en, en, en üst sırada ne yer alıyor?
– Gençlik ne ister -Gerçeği, önce gerçeği
– Valla, en temeldeki fizyolojik ihtiyaçlardan başlayarak; güvenlik, sosyal, değer görme ve en nihayetinde kendilerini gerçekleştirme ihtiyaçlarının karşılanamadığını gözlemliyorum. Resmi rakamlara göre genç işsizliği geçtiğimiz yıla göre arttı.

Şu an hangi seviyede?
– Yüzde 21.4 seviyesine geldi. Türkiye’de 15-29 yaş arası gençlerin yüzde 30’u ne eğitim alıyor ne de bir işte çalışıyor! Ne yazık ki, bu sıralamada OECD şampiyonuyuz!

Çok fena…
– Evet, bir gencin, sabah onu uyandıran bir amaca ihtiyacı var. Bu amaca erişmek için vereceği mücadelede, ülkenin tüm kurumları ve yasalarıyla güvence altına alındığını bilmeye, emeğin gücüne ve değerine inanmaya ihtiyacı var. Bunun sağlanmaması halinde, olabilecek en iyi şey vasata razı gelmek. Şu anda da durum bu: Vasata razı geliyoruz!

Bu, çözülebilir bir sorun mu?
– Elbette! Ama karar vericilerin, yasa koyucuların bu meseleyi ne kadar ciddiye alacaklarına bağlı. Ben onlara muhalefet edenlerin bile durumun vahametinin farkında olduklarını sanmıyorum. Yetenek kıtlığında dünya beşincisi olan bir ülkenin; ticaretinden siyasetine, akademisyeninden sivil toplumcusuna varana dek tüm kurumlarının kolektif bir çabayla, nitelikli bir eğitim sistemi inşa etmek, gençleri 21’nci yüzyıl yetkinlikleriyle donatmak için çaba sarf etmesi gerekiyor. Yapılması gereken; eğitim politikaları oluştururken siyasal fayda gözetmekten vazgeçmek. Eğitimin üniversitede değil, okul öncesinden başladığını hatırlamak, eğitimde, deneme-yanılma yöntemine son vermek, niceliğe değil, niteliğe odaklanmak, okul sayısıyla değil, çağa hizmet eden yetkinlikler geliştirmekle övünmek! Bizim, eğitimde reforma; hava gibi, su gibi ihtiyacımız var!

Biz hangi uluslararası araştırmalarda nal topluyoruz?
– Meşhur PISA var biliyorsun. OECD tarafından yapılan ve üç yılda bir, 15 yaş grubundaki öğrencilerin bilgi ve becerilerini değerlendiren bir araştırma. En son PISA’da Türkiye’deki öğrencilerin matematik başarı ortalaması OECD ülkeleri ortalamasının altında kaldı. Bu alanda; Birleşik Arap Krallığı, Uruguay, Trinidad ve Tobago gibi ülkelerle benzerlik gösteriyoruz. Felaket yani! PISA sonuçlarına göre Türkiye’deki en önemli eksik: “Okuduğunu anlama becerisi”. Bu da çok vahim! Aslında kitap okuma eylemine ülkece günde ortalama bir dakika ayırdığımızı düşünürsek buna şaşırmamamız gerekiyor! Ben 2018 PISA’da sonuçların daha da geriye gidebileceğini düşünüyorum! Çünkü çok yanlış bir uygulama olduğuna inandığım 4+4+4’ün sonuçlarını esas 2018 skorlarında göreceğiz. Eğitimin deneme yanılması olmaz. Bu işin şakası yok…

ÜLKEMİZ SON SIRADA…
Ama dur! PISA performansımızın düşüklüğüne karşı şöyle bir savunma geliştirildi: “Eğer sınava sadece Fen Lisesi öğrencileri katılmış olsaydı, Türkiye, dünya sıralamasında ilk üçte olacaktı!”
– Valla ne diyeyim, buna, “Özrü kabahatinden büyük” denir! Bu arada, çocuğunun önce mutlu, sonra başarılı olmasını önemseyen bir anne ve bir kuşak araştırmacısı olarak söylemeden geçemeyeceğim: PISA’nın en ilgilendiğim tarafı; öğrencilerin hayatlarından memnuniyetini ölçen boyutu. Ülkemiz bu alanda da son sırada yer alıyor!

PARAYA DAHA ÇOK ÖNEM VERİYORLAR
Gençler için para kazanmak ne kadar önemli?
– Dünyanın pek çok gelişmiş ekonomisine kıyasla daha önemli. Bu da son derece anlaşılabilir. Türk gencinin kendini geliştirebilmek, yaşamdan keyif alabilmek, spor yapabilmek, sanatsal etkinliklere katılabilmek, kısaca yaşamda aktif olabilmek için diğer pek çok ülke gencine göre daha fazla para kazanması gerek. Gençlerin, kariyer davranışlarını yedi başlıkta inceleriz. Türkiye’de özellikle iki yıldır artış görünen, ‘avcı profil’. Yani iş seçiminde parasal niteliklere daha fazla odaklananlar…

PERFORMANSIMI ADİL DEĞERLENDİR!
Sen, bu gençlik araştırmalarını aynı zamanda Kanada’da da yürütüyorsun. Türkiye’yle kıyaslandığında sonuçlar nasıl?
– Kanada’daki gençliğin en büyük hedefi, iş ve özel yaşam dengesini koruyabilmek. Onlarda gençler için, topluma faydalı bir işe hizmet etmek önemli. Türkiye’de bu konu, en önemli hedefler içinde yer almıyor. Sonra Kanada’da gençler, “Yaptığım iş rekabetçi olsun, beni düşünsel olarak geliştirsin!” diyor. Türkiye’deki gençlerse, işin zorlayıcı olmasını pek de istemiyor. Kanada’da gençler için çalışacakları şirketin ilham veren bir amacının olması çok önemli, Türkiye’de ise prestijli olması daha önemli. Gördüğün gibi, gençlerin beklentilerini yaşadıkları coğrafya belirliyor. Örneğin Türkiye araştırmasında, “Performansımı adil değerlendir” diyen gençlerin oranı çok yüksek, Kanada’da düşük. Bunun sebebi ortada.

BU ÜLKE ARKADAN GELECEK…
Bu ülkeden gitmek isteyen gençlere ne diyorsun?
– Dünyanın neresinde olursanız olun; akla, bilime, sanata ve çok çalışmanın gücüne inanın! Ve yaptığınız çalışmalarda Türkiye’yi unutmayın! Ülkenizin aydınlık nesilleri için çalışmaya devam edin. Bir de, arada sırada Kavafis’in ‘Şehir’ şiirini okuyun…

GENÇLERE GÖRE BAŞARININ ŞARTI: ADAMCILIK
Gençlerin güvendiği herhangi bir kurum var mı?
– Ben Türkiye’de, sadece gençlerin değil, tüm nesillerin kurumlara olan güvenlerinin azaldığını düşünüyorum. Ülkede bazı televizyonculara, futbolculara, şarkıcılara kurumlardan daha fazla güveniliyor!
Sırtı sağlam değilse, kilit yerlerde tanıdıkları yoksa, ailesi zengin değilse, bileğinin hakkıyla bir şeyleri elde edemeyeceğini mi düşünüyor gençler bu ülkede? Bu mudur?
– Budur. Her yıl, binlerce çalışanla gerçekleştirdiğimiz bir başka araştırmamız var. Çalışanlara, kurumlarındaki başarı kriterlerini soruyoruz. Son yıllarda özellikle genç çalışanlarda, başarının şartı olarak tariflenen maddelerin ilk sırasında ‘adamcılık’ gelmeye başladı. “Adamın varsa, sırtın yere gelmez” diye düşünüyorlar! Tamam, hep bir miktar böyleydi ama artık tavan yapmış durumda. Bu da, korkutucu! Çünkü emeğin gücüne inancını yitiren bir gençlik hızla vasatlaşır! Potansiyelini, performansa çevirmez. Böyle ülkelerde ‘inovasyon’ ancak konferanslarda kullanılan, kulağa hoş gelen bir sözcük olarak kalır.

FARKLILIKLARIMIZLA BULUŞTUĞUMUZ BİR TÜRKİYE HAYAL EDİYORUM
– Gençlik ne ister -Gerçeği, önce gerçeği
Sen aynı zamanda Bavul Dergisi’nde yazıyorsun? Oradaki gençlere yönelik ne tür tespitlerin var?
– Bavul, çok önemli bir platform. Çünkü Bavul ve benzeri dergiler, gençliğin bu kadar ayrıştığı bir dönemde nadir ortak paydalardan biri oldu. Okur profili çoğunlukla gençlerden oluşuyor. Muhafazakârı da, solcusu da, politikadan uzak duranı da var. Ümraniye’de bir kahvede de, Bebek’te bir kafede de rastlayabilirsin. Yetişkinlerin süslü cümlelerine inanmaktan ve eli boş dönmekten usanmış, dizilerde gösterilen, hiçbir zaman ulaşamayacakları hayatlardan sıkılmış, iş, aşk ve gelecek umudu beklemekten yorulmuş bir grup gence yalnız olmadıklarına hissettiren bir dergi.

Birbirine pek de benzemeyen bu gençlerin etrafında buluştuğu şey sıradan insan hikâyeleri. Bir hurdacının hayalini, bir işportacının tedirginliğini anlamaya çalışan, kalbi sokakta atan, gerçeğin peşine düşmüş bir dergi Bavul. Yıllarca bana sorulan, “Gençlik ne ister” sorusuna “Gerçeği, önce gerçeği” diye cevap verdim. Şimdi, gerçeğin peşine düşmüş, hem yazarları hem de okurları anlamında müthiş çeşitliliğiyle gençlere gerçekçi bir alan sunan Bavul’un ve benzer tüm dergilerin çok yaşamasını, daha çok gence ulaşmasını bütün kalbimle diliyorum. Bavul gibi bizleri farklılıklarımızla buluşturan bir Türkiye hayal ediyorum.

İSTİFA EDEN ÖSYM BAŞKANI’NI KUTLUYORUM
Geçen günlerde, yaşanan vahim bir yanlışlık sonrası ÖSYM başkanı istifa etti. Çok şaşırdık. Sence neden? Şaşkınlığımızın sebebi neydi?
– En sevdiğim eserlerinden biri olan “Şaşıp Kalmak Üstüne” şiirinde Nazım Hikmet şöyle der: “…gel gör ki çoktan unuttum şaşıp kalmayı. Şaşkınlık, alabildiğine yuvarlak açık ve alabildiğine genç gözleriyle bırakıp gitti beni. Yazık.” İşte ben epey bir süredir bu ülkede kendimi bu şiirdeki gibi hissediyordum. Ama bu kez, ben de şaşırdım! Aslında, dört binden fazla gencin yerleşmesini doğrudan etkileyen, iki milyondan fazla gencin başarı sıralamasını değiştiren bir hatanın yapılabilmiş olmasına şaşmalıydık ama ona şaşmadık. “Büyük idari kusur olduğunu kabul ediyoruz” diyen ÖSYM Başkanı Sayın Demir’i kutluyorum. Aynı sorumlu davranışı siyasetten, ticarete her seviyedeki liderlikte umuyorum.

Peki bu neredeyse her yıl yaşanan ÖSYM saçmalıkları sence gençlerimizi nasıl etkiliyor?
– Tartışmalı KPSS’lere, TUS’lara, YGS’lere fena halde alıştık. Ne acı ki hemen tüm kurumlarda, performansa dair güvenin sorgulandığı bir dönemdeyiz. Ve bu çok tehlikeli. Liyakatın değil, sadakatin esas olduğu bir sistem yeni ‘normalimiz’ haline gelirse ve hatta geldiyse; bu, toplumda kuşaklar boyu tamir edilemez arızalar bırakır! Fukuyama, güven duygusunu ‘kilit’e benzetiyor: “Bir toplumda, insanların birbirine veya kurumlara duydukları güven sarsılmaya başladığında kilit açılır” diyor. Bence doğru tespit.

SINAVA GİREN HER BEŞ İMAM HATİPLİDEN SADECE BİRİ ÜNİVERSİTEYE YERLEŞTİ
– Anadolu lisesi mezunu 396 bin adaydan 138 bini, fen lisesi mezunu 22 bin adaydan 12 bini üniversiteye yerleşirken, 222 bin 925 imam hatip lisesi mezunundan sadece 40 bini girebildi. Yani sınava giren her beş imam hatipliden sadece biri üniversitelerin lisans programına dahil oldu.

– Üniversiteye yerleşenlerin oranının düşük kaldığı bir diğer okul türü de meslek liseleri. Dünyanın gelişmiş ekonomilerinde meslek okulları çok önemsenir çünkü bu okullar mesleğin ‘artizan’larını yetiştirir. Bizde meslek liselerine, “Bir an evvel eve ekmek getirsin” beklentisi olan düşük gelir grubundaki ailelerin çocukları yönlendiriliyor.

– Fen Liseleri ve yabancı dilde eğitim veren özel liselerin üniversite yerleşme oranlarında da düşüş var. Bunu gençlerin yurtdışı eğitim fırsatlarını değerlendirmeleriyle açıklayabiliriz. Yani beyin göçü!

EVRİM TEORİSİ OLMADAN OLMAZ
Evrim Teorisi’nin müfredattan çıkarılmasının sonuçları ne olacak?
– Bilimsel bir teoriyi, ideolojik iddialarla tümden yok saymak bilimin çalışma prensibine aykırı. Evrim Teorisi’nin çıkarılması, ilintili biyoloji müfredatının anlaşılmasını zorlaştırmanın ya da bundan sonra PISA sınavlarında Türkiye’nin üç soru daha yapamamasına sebep olmanın (en son sınavda teoriyle ilgili üç soru vardı) yanı sıra bilimsel düşünme nosyonuna da zarar verecek. İzin versinler öğrenciler, bu teorinin temellerini öğrensin ve teoriye karşı duracak olanlar da neden karşı olduklarıyla ilgili bilimsel argüman geliştirebilsin.

HEM DİPLOMALI İŞSİZLİK VAR HEM DE YETENEK KITLIĞI!
‘Diplomalı işsizlik’ diye bir kavram yerleşti dilimize. Ülkemizdeki diplomalı işsizlerin oranı nedir?
– Şu anda bir milyona yakın üniversite mezunu, genç, işsiz var Türkiye’de. 2017 araştırmasında dikkat çekici olan şu: Hem önceki yıla göre artan oranda diplomalı işsizlik var hem de yetenek kıtlığı! Yani şirketlerde aranan yetkinlikte insan kaynağına erişimde sorun var. Fotoğraf net: Çok sayıda üniversitemiz var ama bu üniversitelerin tamamının kurumların ihtiyacı olan yetkinlikte mezun verebildiğini söylemek mümkün değil.
Geçen günlerde Prof. Oya Başak’ın sözünü ettiği şey….

– Çok da doğru söylüyordu Oya Hoca. Onun deyimiyle pıtrak gibi üniversite açılıyor, herkes doçent, profesör yapılıyor ama aradığımız yetkinlikte gençlere ne yazık ki şu anda ulaşılamıyor.

Peki hayal kuruyor mu bizim gençlerimiz?
– Geçen sonbaharda yaptığımız bir araştırmada Türkiye’nin gençlerine hayal kurup kurmadıklarını sorduk ve tamamına yakınından “Evet” yanıtını aldık. Ancak burada da çarpıcı olan şuydu: Gençlerin yarısı hayallerini gerçekleştirebileceğine inanmadığını ifade etti!

İbrahim Betil söyleşimizde, Türkiye’nin, 55 yaş üstü erkek hakimiyetinde bir ülke olduğundan söz etmişti. “Kadınların ve gençlerin esamisi okunmuyor!” demişti…
– Yüzde 1500 katılıyorum! Minicik bir örnek vereyim: Meclis’te 550 milletvekilinden sadece dokuzu, 25-35 yaş aralığında. Kabinenin yaş ortalaması 51. Böyle bir yapının gençlerle empati kurması çok zor.

AK Parti’nin kendi seçmenine yaptığı büyük kötülük…

AK Parti’nin kendi seçmenine yaptığı büyük kötülük…
Levent Gültekin

Esasında yazımın başlığını, ‘AK Parti’nin Türkiye’ye yaptığı büyük kötülük’ koymalıydım.
Çünkü benim dünyamda ‘biz ve onlar’, ‘o mahalle, bu kesim’ ayrımı yok, Türkiye var.
Tek bir kesimin gördüğü zararı, Türkiye’nin zararı, kaybı olarak görenlerdenim.
Fakat mesele net olarak anlaşılsın diye konuyu iktidarın sık kullandığı ‘biz ve onlar’ paradigması üzerinden anlatmaya çalışacağım.

AK Parti iktidarı için Türkiye’de iki toplum kesimi var: ‘Biz ve onlar.’
Kendi gibi düşünen, yaşayan, AK Parti’ye destek veren muhafazakar, dindarlara ‘biz’, farklı düşünen, yaşayan, AK Parti’nin politikalarına itiraz eden, özellikle ‘seküler’ kesimi de‘ onlar’ olarak tanımlıyor.
İktidar, uyguladığı politikalarla esasında bütün ülkeye büyük zarar veriyor.
Fakat işler öyle bir aşamaya geldi ki iktidarın politikalarından artık en büyük zararı ‘biz’ dediği kendi seçmeni görüyor.

Yani iktidarda kalmak için topluma dini hamaset enjekte ediyor, bunun en büyük zararını ise bu hamasete kanıp iktidara destek verenler görüyor.
Daha iyi anlaşılması için birkaç örnek vereyim.
Geçtiğimiz günlerde üniversite sınav sonuçları açıklandı.
240 bin imam hatip mezunundan yalnızca 40 bini üniversiteyi kazanabilmiş.

İktidar, “Dindar nesil yetiştiriyoruz”, “Türkiye’yi dindarlaştırıyoruz” “Büyük medeniyet kuruyoruz” diyerek ‘biz’ dediği kendi tabanını imam hatiplere teşvik ediyor.
İktidarın ‘onlar’ dediği, hamasetin farkında olan ‘seküler’ kesim ise bu politikaların tahribatından kurtulmak için bireysel tedbirler alıyor.
Mesela hali vakti yerinde olanlar, çocuklarını daha iyi eğitim için kolejlere, yurt dışına gönderiyor.
Hamasetten öteye gitmeyen sözlere kanıp imam hatiplere giden çocukların ise geleceği kararıyor, hizmetçiliğe mahkum oluyorlar.

Çünkü iktidar, imam hatiplere gönderdiği çocuklara o okullarda iyi eğitim vermiyor, onları dünyadan kopuk, geleceği olmayan bireyler olarak ortada bırakıyor.
Bir diğer örnek dış politikadaki hiçbir gerçekliği, mesnedi olmayan hamasi kavgalar.
Batı ile girişilen kavganın bütün bir ülkeye zararı var.

Fakat en büyük zararı yine AK Parti’ye destek olan gurbetçiler görüyor.
Yaşadıkları ülkelerde dışlanıyorlar. Ağız tatları bozuluyor. Kurulu düzenleri zarar görüyor.
Bir diğer örnek, terörle mücadele.
İktidarın savaş politikalarının arkasındaki niyetin farkında olan, bu mücadeleye inanmayan hali vakti yerinde eğitimli kesim bir şekilde başının çaresine bakıyor.

Çocuklarını askere göndermiyorlar.
Askere giden genellikle fakir, gariban insanların çocukları. Özellikle de AK Parti’ye oy veren yoksul kesimlerin çocukları.
Şehitlik edebiyatına kanıp hayatlarını feda edenler de onlar.
Şehit cenazelerinde tek bir zengin, varlıklı aile görmememizin nedeni de bu.
Dünyada evlat acısından daha büyük acı mı var? İktidar, bu acıyı umursamıyor, şehitleri kullanıyor ve kendi seçmenini perişanlığa, çaresizliğe sürüklüyor.

Bir diğer örnek, ekonomideki daralma.
“Yeni bir Türkiye, dindar bir ülke kuruyoruz” diye özgürlüklerin kısıtlanması, demokrasiden uzaklaşma, hukukun katledilmesi, bütün dünyayla kavga… tüm bunların ekonomiye etkisi ortada.
İktidarı koruma güdüsüyle yapılan hamaset, o hamasetle oluşturulan dengesiz, ayarsız politikalar, meydan okumalar… tüm bunları neticesinde ekonomi kötüye gidiyor.

Bu politikalardan bütün ülke zarar görüyor fakat en büyük zararı orta sınıf denilen kesim görüyor.
Referandum sonuçlarının ortaya çıkardığı bir gerçek var ki onların çoğunluğu da AK Parti seçmeni.
İktidarı desteklemek, Ak Parti seçmenine pahalıya mal oluyor.
Bir diğer örnek iktidarın sorumsuzluğu, başıboşluğu, ciddiyetsizliği sonucunda yaşadığımız felaketler.

Maden kazaları, iş kazaları, yurtlarda çocuklara tecavüz, denetimsizliğin, kayırmacılığın neden olduğu kazalar, felaketler.
Bunların da hepsinde en ağır faturayı ödeyen hep AK Parti’nin ‘biz’ dediği kesim.
Çünkü ‘onlar’ dediği kesim, çocuklarını yurtlara, kurslara göndermiyor.
AK Parti seçmeninin zarar gördüğü böyle onlarca örnek verebilirim.

AK Parti ona inanan, destek olan, güvenen insanların hayatını, geleceğini çalarak, onların yaşamını heba ederek varlığını sürdürebiliyor.
Şöyle bir benzetme yapayım: İktidar varlığını sürdürmek için topluma bir ilaç enjekte ediyor. Bir kesim bu ilacı almamak için kendince direniyor. İktidara inanıp bu ilacın faydalı olduğunu düşünerek alanlar ise o ilaçla çürüyor, hayattan kopuyor.

İktidar bunu gördüğü halde vazgeçmiyor. Çünkü onun birinci ve tek önceliği iktidarda kalmak.
AK Parti seçmeni bu durumun farkında mı bilmiyorum.
Birkaç yıl sonra nasıl bir ülkede, nasıl bir konumda olacaklarının, nasıl bir yaşamla karşı karşıya kalacaklarının farkındalar mı onu da bilmiyorum.
O nedenle bir kere daha dikkatlerini çekmek istiyorum.

Hamasetin en büyük zararını siz görüyorsunuz. Bu hamasi politikaların en ağır bedelini sizin çocuklarınız ödüyor. Görünen o ki ödeyecek de.
‘Bizden’ diyerek kandığınız, inandığınız bu iktidar sizin hayatlarınızı, geleceğinizi heba ederek varlığını sürdürmeye çalışıyor.
Uyguladığı bütün politikaların en büyük zararı size dokunuyor. Bu o kadar açık ki buna rağmen bu politikalardan vazgeçmiyor.

Hem bu iktidarın yaptığı dini hamasetin bedelini ödüyorsunuz, hem de bu politikalardan canı yanan toplumun diğer kesimlerinin nefretini kazanıyorsunuz.
Çocuklarınıza sahip çıkın. Hayatınıza, geleceğinize sahip çıkın.
İktidarın dinî söyleminin, dini önemsediğini gösteren kimi icraatının, size verdiği zararı görünmez kılmaktan başka bir amacı yok.
Bu çağrılarım, uyarılarım “Canım sana feda olsun Erdoğan, Allah benim ömrümden alsın sana versin” diyenler için değil.

Benim onlara söyleyecek bir sözüm yok.
Bütün çabam, AK Parti’ye oy verip de bu ülkede insan gibi, huzur içinde yaşam sürmek isteyenlerin bu zararın, yıkımın farkına varmaları için.

FETÖ yargılamaları ve kazanmamız gereken psikolojik harp…

FETÖ yargılamaları ve kazanmamız gereken psikolojik harp…
Metin Gürcan

Haziran ayından itibaren başta Genelkurmay Çatı, Akıncı Üssü, Marmaris Cumhurbaşkanı’na Suikast ve Özel Kuvvetler Davası olmak üzere asker kişilerin karıştığı FETÖ yargılamaları başladı. Mahkemede ifade veren sanık askerler konuştukça zaten bulanık olan zihinlerimiz daha da bulanıyor, kafalardaki soru işaretleri daha da artıyor.

15 Temmuz’un üzerinden 13 ay geçti. Tüm yargılamalardaki açık kaynaklara düşmüş asker ifadelerini dikkatle okuyorum. Kafamda bu yazının ana fikrini netleştirmiştim ve ‘şimdi yazma zamanı’ geldi diyordum ki Sn. Nihat Ali Özcan benden önce davrandı. Emekli asker Özcan yargılanan asker sanıkların ‘entelektüel kapasitelerine’ ve manipülasyon yeteneklerine dikkat çektiği dünkü yazısını şu sözlerle bitiriyor:

“Stratejileri açık. Hikâyelerin neredeyse tamamı bireysel. Ortada bir örgüt yok!.. Darbe günü dağılan emir komuta sisteminin yarattığı ‘muğlaklık nedeniyle şaşıran, karar veremeyenlerin’ arasına karışarak ‘arazi olmanın’ peşindeler. Ya da, ‘tesadüfi darbecilerden’ birisi olduklarını ispata çalışıyorlar.

Aynı zamanda işi yargılama sürecinin ötesine “politik, toplumsal vicdan alanına” taşımanın peşindeler. Öte yandan, 15 Temmuz gecesi emir komuta sisteminin işleyişine dair gri alanlar üzerinden üretilen spekülasyonları da kullanmayı sürdürüyorlar. Anlaşılan, önümüzdeki dönemde FETÖ stratejisini farklı alanlarda, farklı araçlarla ve yeni ittifaklarla zenginleştirme çabalarını sürdürecek.”

Şimdi Nihat Ali Hoca’nın bıraktığı yerden devam edelim. Özellikle Yurtta Sulh Konseyi üyesi olduğu iddia edilenler ile Genelkurmay Çatı, Akıncı Üssü ve Özel Kuvvetler davalarındaki sanık binbaşı ve üstü rütbedeki çoğu subayı tanıyorum, bir kısmı devre arkadaşım, bir kısmı ile mesai yapmışlığım da var. Kendileri hakkındaki şahsi görüşlerim ve okuduğum mahkeme ifadeleri ışığında aşağıdaki hususları paylaşmak isterim:

Yargılamalarda ortaya çıkan ‘tilki subay’ tipi

15 Temmuz’un üzerinden 13 ay geçmesine rağmen ‘gizli tanıklar’ haricinde ‘çözülen’, suçunu ve FETÖ ile örgütsel bağlarını itiraf eden ismini net bildiğimiz bir subay yok. Yani ‘Evet 15 Temmuz kalkışmasına katıldım. Gerekçelerim de şunlar şunlar’ diyerek şövalye subay çıkışı ile mertçe mahkemede hakim karşısına dikilen ve sisteme kafa tutan bir subay çıkmadı. Kritik davalardaki kritik sanık askerlerin hepsi kendi anlatımları ile aynen Nihat Ali Hoca’nın da dediği gibi;

Ya ‘kalkışmayı önlemeye çalışırken olaylara karışmış’
Ya ‘Sıkıyönetim Emrini yani ve emir komuta zinciri içinde gerçekleştiğini düşündüğü faaliyetlerde Genelkurmay’dan gelen yazılı direktifi uygulamış’
Ya da ‘elinde olmadan, kazara/veya birinin kandırmasıyla kendini olayların içinde bulmuş’ ezik, belki de kendilerine acımamız gereken ‘kader kurbanları’.
Ben 15 Temmuz’un hemen sonrasında 18 yıllık subaylık mesleğimde bana öğretilen şövalyelik dürtüsünden olsa gerek bu ‘tilki subay yaklaşımını’ çok ezik, çok şeref yoksunu ve namertçe buluyordum ve bu olaylara ‘FETÖcü ihanet’ nedeniyle veya en azından ‘gafleten’ bulaşanları affedemiyordum. Ancak şu geçen bir senede anladım ki aslında bu ‘tilki subay ezikliğinin’ arkasında bir strateji var. Aynen;

15 Temmuz gecesi TSK’nın felç olan karar mekanizmalarındaki ‘gri alanlara’ oynuyorlar,
Olayı bireysel zeminde tutup örgüt işine girmiyorlar,
Olayı somut hukuki yargılama süreçlerinden çıkartıp siyasi ve toplumsal zemine taşımayı amaçlıyorlar,
Dava süreçlerini ‘uluslararasılaştırmak’ istiyorlar,
Aileleri de işin içine katarak sosyal bir direniş çemberi kurmak istiyorlar,
Somut hukuki süreçleri siyasallaştırıp, magazinselleştirerek dikkat dağıtmak istiyorlar,
Davaları zamana yayarak hüküm süreçlerinin meşruiyetini sorgulanır hale getirmek istiyorlar,
Mümkün olduğunca çok hukuk ihlali yapmamızı istiyorlar.

FETÖ sanığı tilki subay tipi ne yazık ki huninin ağzını geniş tutup ’15 Temmuz gecesi durumu kavrayamayıp aktif mukavemet gösteremeyen herkesi’ potansiyel suçlu kabul ettiğimiz için oluşan tutuklu kalabalığı içinde ‘arazi olmaya’ çalışıyor. Sanırım çoğu TSK’da Gayri Nizami Harp, Özel Kuvvetler, Komando İhtisas, Komando Temel gibi fiziki ve psikolojik mukavemete dayalı kritik kurslar gören bu tilki subaylar kendilerini düşman tarafından ele geçirilmiş ve esir kampına düşmüş birer ‘Şerefli Türk Askeri’ olarak tahayyül ediyorlar. Bu nedenle TSK doktrininde öğretilen ‘Esaret ve Zor Koşullarda Hayatta Kalma’ eğitimi ışığında ‘bir çınar misali rüzgara kafa tutup sonunda kökten sökülmek ve yok olmak yerine bir kavak misali rüzgarla yatıp kalkmak, bu sayede de hayatta, ayakta ve dimdik kalmak’ istiyorlar. Önceki yazımda demiştim ya FETÖ radikalleşmesinde ‘şehadet’ kavramının gücü zayıf, ‘şerefli ölüm’ ise FETÖ kitabında yok.

Bu radikalleşmede her ne pahasına olursa olsun hayatta kalma var. Şimdi kritik soru şu: FETÖ sanığı tilki subay tipi ile nasıl bir psikolojik harbe girmeliyiz? Elimizdeki psikolojik, sosyal, siyasal ve hukuki mühimmatlar neler? Onların elinde bu alanlarda ne tür mühimmatlar var? Örneğin idam tartışmaları, tek tip kıyafet tartışmaları bu psikolojik harpte bize mi onlara mı fayda sağlar? Bu sorulara iyi kafa yormak lazım. Ha bir de önemli bir hatırlatma: Bu psikolojik harbi öncelikle ulusal ama daha çok uluslararası alanda ‘mağdur’ kalabilen, ve mağduriyetinin hukuki ve meşruiyet zeminini iyi inşa eden kazanacak.

Psikolojik harpte asıl cephe: Uluslararası kamuoyu

FETÖ sanığı tilki subay tipi ile mücadelenin asıl cephesi bana göre uluslararası alan. Türkiye içi ise tali cephe. Zaten yapılan anketler gösteriyor ki toplumda % 85-90’lar düzeyinde FETÖ’nün 15 temmuz treninin ‘lokomatifi’ olduğu konusunda içeride kafalar net. Ama ya asıl cephe olan uluslararası ortam? İşim gereği muhatap olduğum pek çok yabancı gazeteci, akademisyen, uzman ve diplomata göre 15 Temmuz gecesi olanları çok ‘spekülatif’ bulanlar hala çoğunlukta. Yine, yabancı gözlemcilerde Türkiye’nin 15 Temmuz sonrasındaki yaşamsal kriz sürecini yönetmesi ile ilgili ciddi endişeler var. ‘Aman boşver’ diyebilirsiniz. Ama gördüğüm kadarı ile FETÖ sanığı tilki subay tipi de uluslararası ortamda arkasına aldığı FETÖ diasporasının entelektüel, finansal ve siyasal desteği ile bu alana sağlam yığınak yapıyor. Unutmayın daha en azından 4-5 sene daha mücadele etmemiz gereken bir örgütten bahsediyoruz. Bu örgütle mücadeleyi de uluslararası alana iyi yığınak yapan ve bu yığınağı tutarlı eylem-söylem paketleri ile iyi kullanan kazanacak.

Yine uluslararası durum üstünlüğünün korunması için yabancı gazetecilerin davaları izleyebilmesi de önem kazanıyor. Davalar başlayalı neredeyse iki ay oldu ben daha yabancı önemli bir gazetede veya haber ajansında davalar ile ilgili dişe dokunur bir haber/analiz okuduğumu hatırlamıyorum. ‘Satılmış yabancı medya’ deyip, kızabilirsiniz ama bu tavrınız acı gerçeği değiştirmeyecek.

Psikolojik harbin önemli cephesi: Eş ve çocuklar

Yine önceki bir yazımda özellikle TSK içindeki FETÖcü radikalleşmenin çoğunlukla eşleri de kapsayan kollektif bir radikalleşme türü olduğunu, yani FETÖ’nün ‘TSK içinde adam devşirmekten ziyade ailesi ile adam yetiştirdiğini’ vurgulamıştım. Hani demiştik ya FETÖcü tilki subay tipi ‘şüphelilerin’ sayısını arttırıp arada ‘arazi olmak’ istiyor. Tam da bu nedenle özellikle TSK içinde FETÖ ile mücadelede ailelerin kazanılması, hakkında somut delillerle desteklenen hukuki süreç olmayan eş ve çocukların kalplerinin ve beyinlerinin kazanılması çok önemli. Yine TSK’dan idari kararla ihraç edilmiş ancak haklarında hukuki bir süreç olmayan, yani üzerlerine isnat edilen bir suç nedeniyle gözaltında veya tutuklu olmayan yüzlerce asker bulunuyor. Bu askerlerin çoğunluğunun bu durumu metanetle karşıladığını duyuyorum, görüyorum. Örneğin yurt dışından ısrarla dönmek istemeyen ve uluslararası ortamda sesleri çok çıkan ‘firari’ (böyle oldukları için de bana göre kuvvetle muhtemel FETÖ bağlantılı) subayların karşısına TSK’dan ihraç edilmesine rağmen devlet ve millet yanlısı duruşunu koruyan ve vatan ve millet uğruna bu zor şartları ‘görev bilip’ metanetle göğüs geren eski subaylardan yabancı dil bilenler uluslararası kamuoyu önüne görünür hale getirilemez mi?

Psikolojik harbin kurumsal cephesi: Genelkurmay Başkanlığı

Hani hep diyoruz ya ‘Bu cuntacılar en çok TSK’nın kurumsal kimliğine ve itibarına zarar verdi’ diye. Ancak 1-2 dava dışında Genelkurmay Başkanlığının asker sanığı olan FETÖ davalarına kurum olarak müdahilliği yok. Yine bildiğim kadarı ile Genelkurmay Askeri Savcılığı bünyesinde bu çabaların yönetilmesi ve koordinesi için kurulmuş bir bölüm de yok. Özellikle bir gözlemim: Mahkemelerdeki sanıklara yönelik hakim ve mağdur avukatı sorularının çoğu askeri teknik açısından zayıf, popüler-magazinsel tartışmalarla kirlenmiş zayıf sorular soruyor. Bu nedenle Genelkurmay Başkanlığı’nın talep eden hakim ve mağdur avukatlarına destek vermek için ‘Askeri Bilirkişi’ tahsis etmesi, bu sayede FETÖcü tilki subay tipini sıkıştıracak daha teknik soruların kendilerine sorulması iyi olmaz mı?

Hukuk açısından bilemiyorum ama 15 Temmuz gecesi yaşanan bana göre ‘askeri isyanın’ Askeri Ceza hukukundaki net tanımları ışığında asker sanıkların karıştığı FETÖ yargılamalarını daha teknik zemine çekip popüler-magazinsel zeminden uzaklaştırmak için 15 Temmuz’un en büyük kurumsal mağduru TSK içinde de ayrı bir mahkeme veya idari tahkikat sürecinin işlemesi ve bu süreçle ilgili kamuoyunun şeffafça bilgilendirilmesi gerekmez mi? Çoğu mahkeme sürecinde sanık asker ifadelerinde mesele örneğin Hava Kuvvetleri K.lığındaki kriz süreci yönetimi, Özel Kuvvetlerde ‘Alarm Planları’ veya TSK’daki izinli/kurstaki/mesai dışı personelin görevlendirilme prosedürleri vb. teknik konulara geldiğinde sanıkların hakim ve mağdur avukatlar karşısında ‘psikolojik üstünlüğü’ hemen kazandıkları görülüyor.

Örneğin, Özel Kuvvetlerde görevli ancak kurs nedeniyle İstanbul’da olan veya 15 Temmuz’da izinde olmasına rağmen sırf bir ‘üstü’ telefon etti diyerek bu telefondaki talimatı sorgulamadan koşa koşa başka bir askerin silah ve görev malzemesi ile Marmaris’e kendi ifadeleri ile ‘bir terör operasyonuna’ gittiğini söyleyen çoğu binbaşı, yüzbaşı ve başçavuş rütbesinde yani tecrübeli askerler var. Bu sanıkların bu ifadelerine karşı ilgili mahkemede hakime TSK içinde bunun ‘rutin’ bir uygulama olmadığını açıklayabilecek bir ‘Askeri Bilirkişi’ neden hazır bulunmaz?

Sonuç olarak, asker sanıkların yer aldığı dava süreçleri yani FETÖcü tilki subay tipi ile psikolojik harbimiz yeni başladı. Anlaşılan Ankara’da bu dava süreçlerinin hızla bitirilmesine yönelik ‘aceleci’ yaklaşım öne çıkıyor. Ama unutulmamalı: dava süreçlerinin kısaltılmasına neden olacak her adım dava süreçlerini uzatmaya çalışacak FETÖcü tilki subay tipi ile aramızdaki psikolojik harbin önemli çatışma alanlarından biri olacak.

‘Psikolojik Harp’ kavramının içini boşaltıp kirlettik. Ama zaman FETÖcü tilki subay tipi ile meselenin teknik özünü kaçırmadan, sulandırmadan, magazinleştirmeden, hedef saptırmadan, ulusal ve uluslararası kamuoyu nezdinde meşruiyetini sorgulatmadan psikolojik harp zamanı. Ve bu yıpratıcı harpte de ‘öldürmemiz’ gereken askerler yok. Karşımızdaki düşman bir ideoloji ve onu besleyen bir motivasyon. Onun için de eylem-söylem paketlerinde tutarlılık, mağdur zeminini kaybetmeme, mücadelede toplumsal uzlaşı, devlet-toplum birlikteliği, hesap verilebilirlik ve olabildiğince şeffaflık en önemli mühimmatımız olacak. Şimdi herkes bir mühimmat kontrolü yapsın. Mühimmat sıkıntısı çekiyor muyuz?

Sosyal medya ve “meme çatalı” …

Sosyal medya ve “meme çatalı” …
Melike Karakartal

Niye iletişim kuruyoruz? Birbirimizi anlamak için.
Peki birbirimizi anlamamız için ne gerekli? Tutarlılık. Sağduyu.
Söylediğimiz sözün, karşımızdaki insanda söylediğimiz şekliyle ve söylediğimiz anlamıyla anlaşılması…
Haliyle, kendimizi olduğumuz gibi anlatabilmek, ifade edebilmek için gayret gösteririz.
Peki nasıl iletişim kuruyoruz? Yazarak, konuşarak, jest ve mimiklerimizle.
Buraya kadar olan kısmı bir kenara koyalım, zira analog yaşadığımız yıllarda da vardı.
İnternet öncesi, bugün uzak bir galaksi gibi görünen zamanlarda…

Sosyal medya ile değişen iletişim şekillerini gözlemlemek, özellikle “kodları” internet öncesi dünyada girilmiş nesiller için bazen eğlenceli, bazen de “Bu ne yav” dedirtiyor.
Yeni dünyanın diline adapte olanlar da çok ama şöyle bir uzağa çekilip durum değerlendirmesi yapacak olduğumuzda, “eski dünya”nın asla anlayamayacağı konular ve kabul görmeyen durumların sıradanlaşması belki de bu çağın en büyük acayipliği.

Malum, iletişim, her zaman “olduğun insanı” göstermek değil artık.
Sosyal medyada “olmak istediğiniz” insanı yaratabilir ve bunun üzerinden aslında sahte ama size hayli gerçek görünen bir tatmin yaşayabilirsiniz.
Veya beğenilme ihtiyacını buradan bol bol giderebilirsiniz.
Bir de “görsel ile metnin birbirini tutmaması” hadisesi var.
Sosyal medya özel hayat ve iş hayatının sınırlarını ortadan kaldırdığı için yadırgadığımız durumlarla karşılaşmak gayet mümkün.

İşiniz aracılığıyla biriyle tanışıyorsunuz diyelim.
Sizli bizli konuşuyorsunuz, aranızda resmi sayılabilecek bir iletişim kurmuşsunuz.
Kısa sürede takipleşmeler başlıyor.
Ve… Hayatınıza bir meme çatalı giriyor!
Evet efendim, meme çatalı.

Sadece iş konuştuğunuz bir insanın Instagram’ı aracılığıyla her gün düzenli olarak meme çatalına maruz kalıyorsunuz.
Takip etmemek de bir seçenek ama o da ayıp sayılıyor tabii.
Önce “follow”, sonra “unfollow” olmaz.
“Follow”un arkasında durmak lazım, zira takibi bırakmak da bir ara bozulması sebebi.
Ofiste insan içi ilişkileri sağduyuyla çözmüş ve insanlarla mesafesini koruyan bir kadının, Instagram’da bir erotik film yıldızı profili çizmesi gayet normal karşılanıyor.
Sınırlar bulanıklaştı

Sosyal medya özel hayat, öbürü iş” diyemiyoruz artık, sınırları çizmek kolay değil yeni çağda.
Kimse “ilk defa” karşılaşmıyor artık sosyal medya sayesinde.
Toplantı veya ortak iş yapacakları insanın paylaşımlarına illa bakıyorlar artık. Bakıyoruz.
Sosyal medya hesapları da iyi kötü fikir edinmek için gayet ideal zira.
Bir araya gelinecek kişiyi paylaşımlarından, takip ettiği profillerden bir “profil” çıkararak o kişiyle iletişim stratejisini belirlemek gayet mümkün.

İşte burada özel hayat ile iş hayatının sınırları kalkıyor.
Mesela bir kadın, toplantı yapacağı adamın profilini karıştırıyor, bakıyor sırf kelle.
Sırf selfie, sırf kendisi, sırf burma bıyıkları. Diyor ki, hah bu egosu yüksek bir adamcağız.
“Konuşurken ona göre muamele etmeli” diyor, temkinli davranıyor.

Veya kadın, adamın takip ettiği insanlara bakıyor, tamamı kadın, tamamının menşei Rusya, Ukrayna, tamamı meme çatalından oluşuyor, tamamı kum saati vücut vurgusu, tamamı öpücük vererek kameraya bakan kadın.
Güzel kadınlar tarafından kolay ikna edilebilecek bir profille karşı karşıya olduğunu anlıyor.
Adamımızın belli ki kontrol merkezi beyninde değil.
Kadınlarda da var benzer durumlar.

Mesela bir pazarlama uzmanı profil fotoğrafı olarak yatakta iç çamaşırlı halini tercih ettiğinde, başka (ve muhtemelen arzu etmeyeceği türde) bir mesaj göndermiş oluyor. Sırf “like”, sırf beğenilmek uğruna üstelik.
Çağa ayak uyduran, bugünün ruhunu anlayan firmalar da işe eleman ararken kurcalıyor sosyal medyayı.
Kişinin beyanları, profili, paylaşımları pek çok şey söylüyor.

Bu durum kendi kendine sansür koymayı elbette gerektirmiyor.
Sansür ayrı, sosyal kodları göz önüne alarak ve sağduyuyu esas alarak paylaşımda bulunmak ayrı.
Çoğu zaman “like alma arzusu” ağır basıyor elbette…
Sosyal medya, hem “tanışmadan tanışmaya”, hem de en büyük tatmin aracına dönüşüyor…