Türkiye’de yolsuzluk nasıl yapısallaştı?

Türkiye’de yolsuzluk nasıl yapısallaştı?
Sencer Ayata

AKP iktidarı tüm olanakları kullanarak kendi hükümetleriyle ilgili yolsuzluk konularını siyasi gündemin dışında tutmaya çalışmaktadır. Geçmişte yolsuzluk iddiaları ile hükümetleri deviren medya sindirilmiş ve susturulmuştur. Devlet harcamalarını denetlemekle yükümlü olan parlamento güçsüzleştirilmiştir. Yolsuzlukları cezalandırmakla görevli olan yargı, siyasetin denetimi altına alınmıştır. Doğru bilgi azaldıkça, yolsuzlukları olağan karşılayan bir anlayış ve değer sistemi yaygın bir kitleye kabul ettirilmiştir. Bugün gelinen noktada yolsuzluktan söz etmek mevcut siyasi iktidar tarafından “darbecilik” olarak nitelendirilmektedir.

Tüm kısıtlamalara rağmen iki önemli gelişme, yolsuzluk konusunu siyasetin ve kamuoyunun gündemine taşımaya başlamıştır. Birincisi, “Zarrab” davasıdır. Davanın görüşülmesine yakında başlanacak olması, davanın kapsamının genişletilmesi ve bizzat AKP yöneticilerinin davaya ilişkin olarak ABD ile yaşanan anlaşmazlıkları açıkça dile getirmeleri… İkinci neden, belediye başkanlarının istifa sürecinde ortaya atılan yolsuzluk haberleri ve çeşitli dosya iddialarıdır.

Yolsuzluk sistem sorunu haline geliyor
Türkiye, Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün yayımladığı 2016 Dünya Yolsuzluk Algısı Endeksi’nde 100 üzerinden ancak 41 puan alabilmiş ve 75’inci sıraya düşmüştür. 2013 yılında 53. sırada olan Türkiye yalnızca 3 senede tam 22 sıra gerilemiştir. AKP iktidarının tüm örtbas etme çabalarına rağmen Türkiye yolsuzlukla ilgili olarak böylesine vahim bir tablo ile karşı karşıya kalmıştır. Türkiye’nin de içinde yer aldığı alt sıralarda bulunan ülkelerde yolsuzluk bir sistem sorunu olarak görülmektedir. Diğer bir deyişle bu ülkelerde yolsuzluk yapısallaşarak siyasi, ekonomik, toplumsal sistemin bir parçası haline gelmiştir. Yani yolsuzluk kişilerin ve kuruluşların yaptıkları uygunsuz işler, küçük ya da büyük çaplı münferit olaylar olmaktan çıkmıştır. Karşımızda yapısal bir sorun olarak durmaktadır.

Yolsuzluk olgusunu tüm boyutlarıyla kavrama ve yolsuzluklara karşı etkin bir mücadele yürütme, yolsuzluğun nasıl bir “iklim” içinde kök saldığını iyi anlamayı gerektirmektedir. Yolsuzluk elbet AKP iktidarı öncesinde de vardı. Ama AKP iktidarının özellikle son yıllarında yoğunlaşan üç eğilim Türkiye’de yolsuzluğun yapısallaşmasına yol açmıştır: Rejimin otoriterleşmesi, rant ekonomisi ve denetimsizlik… Türkiye artık bir yolsuzluk sarmalının içine girmiştir.

Bu yazının esas konusu üçüncüsü, yani denetimsizliktir.

Rejimin otoriterleşmesi
2016 Dünya Yolsuzluk Algısı Endeksi’nin üst sıralarında Danimarka, Yeni Zelanda, Finlandiya, İsveç, İsviçre ve Norveç yer almaktadır. Yolsuzlukların en az görüldüğü ülkeler, demokratik hukuk devleti ilkelerini en üst düzeyde gözeten ülkelerdir. Buna karşılık Somali, Sudan, Kuzey Kore, Suriye, Yemen, Afganistan, Libya gibi ülkeler son sıraları paylaşmaktadır. Yolsuzlukların en yoğun yaşandığı ülkeler ise otoriter rejimlerle yönetilen diktatörlüklerdir. Diğer bir deyişle otoriterleşme ve yolsuzlukların artması paralel süreçlerdir. Nitekim, AKP iktidarında yoğunlaşan otoriterleşme sürecinde yolsuzluğun denetlenmesini sağlayan siyasi, hukuki, idari ve cezai altyapı büyük ölçüde tahrip edilmiştir.

Rant ekonomisi
Yolsuzluğun artmasının ikinci önemli nedeni rant merkezli ekonomik büyüme politikalarıdır. Bu süreçte kaynak dağıtım yöntemleri ve mekanizmaları merkezileşmiş, kişiselleşmiş ve keyfileşmiştir. Devlet yönetiminde liyakat ilkesi çökmüş, bu ilkenin yerini partizan ve yakınları kollamaya dayalı patronaj sistemi almıştır. AKP yönetiminde siyasi ve ekonomik güç, siyasi ve ekonomik elitler, kamusal ve özel çıkarlar iç içe geçmiştir. Doğal ve kamusal kaynaklar öncelikle iktidar elitlerini zenginleştirmek için tahsis edilmektedir.

Denetimden kaçan “sorumsuz” iktidar
Türkiye’de yolsuzluğun önlenmesinin en temel ön koşulu siyasi, idari, adli ve toplumsal denetimdir. Sorumluluktan kaçan AKP iktidarı denetim kurumlarını ve mekanizmalarını büyük ölçüde etkisiz hale getirmiştir.

Siyasi denetimin zayıflatılması
“Saydamlık”, devletin ve onu yöneten siyasi iktidarın milletten topladığı kaynakları nasıl ve nerede kullandığını en ince ayrıntısına kadar ortaya koyması demektir. Yönetimin yurttaşlara devlet harcamalarının kuruşuna kadar hesabını vermesi demektir.

Oysa mevcut siyasi iktidar devletin bu temel sorumluluğunu yerine getirmekten kaçınmaktadır. Hükümetin ve bürokrasinin icraatını denetlemekle yükümlü kurumlar birbiri ardına tasfiye edilmektedir. “Hesap verebilirlik” ilkesi aşındıkça, denetlenme mekanizmaları zayıfladıkça ve toplum üzerindeki siyasi baskılar yoğunlaştıkça yolsuzluk dizginlenemez boyutlara ulaşmaktadır.

Yolsuzluğun önlenebilmesi için, demokratik sistemin temeli olan kuvvetler ayrılığı ve hukukun üstünlüğü ilkeleri geçerli ve yürürlükte olmalıdır. Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün Türkiye Şeffaflık Sistemi Analizi, Türkiye’de siyasi ahlak sorununun temel nedenini yürütmenin aşırı güçlenmesi ve tüm kurumlar üzerinde baskı yaratması olarak belirlemektedir. AKP iktidarında, siyasi gücün tekelleşmesi muhalefetin ve sorumlu kuruluşların mücadele kapasitesini ve olanaklarını kısıtlamaktadır.

Yasama denetiminin başlıca unsurları arasında yer alan Meclis araştırması, soruşturması, Yüce Divan’a sevk, gensoru, sözlü veya yazılı soru gibi siyasi mekanizmaların etkinliği büyük ölçüde kırılmıştır. Yasal düzenlemeler yapılırken Meclis komisyonları devre dışı bırakılmaktadır. OHAL sonrasında pek çok yasal düzenleme TBMM devre dışı bırakılarak gerçekleştirilmiştir.

İdari ve mali denetim kurumların işlevsizleştirilmesi
Hükümetin harcamalarını denetlemekle görevli teftiş kurulları işlemez hale getirilmiştir. TMSF, BDDK, Merkez Bankası gibi özerk olması gereken kurumların özerklikleri kaldırılmış ve bu kurumlar yürütmeye tabi kılınmıştır. Sayıştay denetimini ve TBMM’nin bütçe yapma hakkını ortadan kaldırmaya yönelik düzenlemeler yapılmıştır. Böylece devlet harcamaları ve ekonomiye ilişkin uygulamalar denetimden kaçırılmış, kamu kaynakları kuralsız ve keyfi şekilde dağıtılır hale gelmiştir.

Cezasızlık
AKP iktidarı başta Kamu İhale Yasası olmak üzere yapılan yasal değişikliklerle yolsuzlukla mücadeleyi büsbütün zayıflatmıştır. İktidar konuya ilişkin olarak AB tarafından öngörülen yasal düzenlemelerden ısrarla kaçınmıştır. Daha ötesi mevcut yasalarla uygulama arasında tam bir uçurum oluşmuştur. Yasalara uyulmamakta ancak muhalefetle ilişkili olduklarında idari ve cezai işlemlere tabi tutulmaktadır.

Yargı, yürütme organının denetim ve baskısı altına alınmıştır. Başta Anayasa Mahkemesi olmak üzere yüksek yargının yapısı ve işleyişi değiştirilmiş, özel yetkili mahkemeler kurulmuştur. Tahkikat, yargılama ve cezalandırma engellenmektedir. Yolsuzluğun açığa çıkarılması için bilgi verenler cezalandırılmaktadır. Dosyaların ve delillerin cesaretle ortaya çıkarılabileceği güvenli bir yasal ortam kalmamıştır. Yolsuzluklar örtbas edilmekte, suçlular cezasız kalmaktadır.

Türkiye’de yolsuzlukla ilgili mevzuat dağınıktır. Sayıştay raporları düzgün olarak TBMM’ye gelmemektedir. Örtülü ödenek ve devlet sırrı gibi kavramlar, yönetimin şeffaflığını ve hesap verebilirliğini hiçe sayacak biçimde kullanılmaktadır. Adli Kolluk Yönetmeliği’nde yapılan değişikliklerle, yolsuzluğa karışmış devlet görevlileri hakkında soruşturma izni verilmemesi sağlanmıştır. Yolsuzlukları ve yolsuzluğa bulaşmış kişileri yargı denetiminden kaçırmak amacıyla birçok yasal düzenleme yapılmıştır. Yolsuzlukların üzerine gitmek isteyen birçok hâkim ve savcının görev yeri keyfi biçimde değiştirilmiştir.

Medyanın susturulması
Yolsuzluk, bilgiye erişimin güçleştiği ortamlarda daha kolay yapılır ve yaygınlaşır. Eleştiriye tahammülsüzlüğü giderek artan mevcut siyasi iktidar düşünce, ifade ve toplantı özgürlüğünü baskı altına alarak yolsuzluklarla ilgili bilgilerin gün ışığına çıkartılmasını engellemektedir. Kamuoyunun siyasi iktidardan hesap sorması neredeyse olanaksızlaştırılmıştır. Karanlıkta bırakma, yolsuzlukların geniş bir alana yayılmasına neden olmuştur.

Siyasi iktidar medyayı tam baskı altına almış durumdadır. Çok sayıda basın-yayın kuruluşu önce TMSF’ye devredilmiş, ardından da AKP hükümetleri tarafından yandaş gruplara teslim edilmiştir. İktidar kontrolünde olmayan medyanın sesi birkaç kuruluş dışında büyük ölçüde kesilmiştir. Siyasi iktidar RTÜK’ü medya üzerinde baskı kurma aracına dönüştürmüştür. Düşündüklerini ifade ettikleri için işine son verilen, tutuklanan ve cezalandırılan medya mensuplarının sayısı daha önce hiçbir dönemde görülmeyen devasa boyutlara ulaşmıştır. Sonuçta az sayıdaki muhalif basın kuruluşu ve televizyon kanalı dahi yolsuzluklarla ilgili konuları dile getirmekten korkar hale gelmiştir. Yolsuzluk haberleri, izleyicilere ve okurlara yurt dışında görülen davaları aktarmanın ötesine gidememektedir.

Yolsuzlukla ilgili sosyal medya paylaşımları da, siyasi iktidar tarafından sıkı takibe alınmakta, hatta eleştirel paylaşımlar yapanlar cezalandırılmaktadır. Vatandaşların internet üzerindeki tüm faaliyetleri devlet tarafından kontrol edilmektedir.

Toplumun tepkisizleştirilmesi
Yolsuzluğa karşı mücadelenin başlıca unsuru toplumda yolsuzluk konusunda güçlü bir farkındalık ve duyarlılık yaratılmasıdır. Oysa AKP iktidarı toplumsal farkındalık oluşmasını üç koldan engellemektedir. Birincisi, iktidarı eleştiren sivil toplum örgütlerinin faaliyetleri kısıtlanmaktadır. Söz konusu kuruluşlar iktidar yetkilileri tarafından doğrudan hedef haline getirilerek yıpratılmaktadır. Türkiye’de yolsuzlukların karşısına dikilebilecek güçte bir sivil toplum örgütlenmesinden söz etmek artık mümkün değildir.

İkincisi, siyasi iktidar yolsuzlukların üzerini örtmek için milli ve dini değerleri sömürmektedir. Yolsuzluk iddiaları ne zaman gündeme gelse, “darbeciler”, “dış mihraklar”, “faiz lobisi”, “din düşmanları” gibi hayali “şeytanlar” yaratılmakta ve kamuoyunun ilgisi yolsuzluklardan başka alanlara kaydırılmaktadır.

Üçüncüsü, siyasi iktidar, toplumda yolsuzluğun “anlayışla” karşılanmasını sağlayacak söylemlerin arkasına sığınmaktadır. “Çalıyor ama çalışıyor”, “hangisi yemiyor ki!”, “başkası yiyeceğine onlar yesin”, “o paralarla cami yapılıyor” gibi söylemler geniş toplum kesimlerini yolsuzluklarla ilgilenmeme, hatta yolsuzluğu meşru görme noktasına getirmiştir. Yolsuzluk olağanlaştırılmıştır.

Yolsuzluğun ağır maliyeti
AKP iktidarının kolladığı kimselere, kuruluşlara ve gruplara özel avantajlar sağlaması, yurttaşların kamu olanaklarından eşit şekilde yararlanmalarını engellemektedir. Yolsuzluğun artmasıyla ekonomide israf, savurganlık ve verimsizlik artmaktadır. Yaşamın her alanında kurallar ve kanunlar çiğnenmektedir. Kuralsızlık ve hukuksuzluk ülkeyi hızla ekonomik durgunluğa, siyasi istikrarsızlığa, ahlaki ve toplumsal bunalıma sürüklemektedir.

Yolsuzluk bir yandan siyasi iktidarı ayakta tutmakta, diğer yandan yozlaştırmakta ve içten içe çürütmektedir. Türkiye’yi yolsuzluk sarmalına sokan mevcut sistem ve bu sistemi ayakta tutan iklim değişmeden yolsuzluğun ve onun yol açtığı büyük tahribatın önüne geçilmesi mümkün değildir.

Beklendiği gibi…

Beklendiği gibi…
Deniz Kavukçuoğlu

AKP’liler bir süredir nefeslerini tutmuşlar, Ankara, Bursa ve Balıkesir belediye başkanlarının istifa edip etmeyeceklerini bekliyorlardı. Haklılardı çünkü başkanlar istifa etmezlerse bu, Reis’e karşı başkaldırı anlamına gelecekti. AKP’de ise böyle bir durum kuruluşundan bu yana görülmemişti. Reis ne istemişse, ne demişse, ne buyurmuşsa itirazsız uyulmuş, bir dediği iki edilmemişti.

Reis’in buyruğu bu sefer hepsinden daha önemliydi çünkü ortada kendisini doğrudan ilgilendiren bir durum söz konusuydu. Ne olursa olsun bir kez daha Cumhurbaşkanı olmak istiyor, kendisinin dümeninin başında olmadığı bir Türkiye’yi düşünmüyor, düşünemiyordu. Cumhurbaşkanlığı referandumunda 14 büyük kentte “hayır” oylarının ağır basmasından tedirgin olmuş, 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde ibreyi kendi lehine çevirmek, 4 Ağustos 2019 günü yapılacak Cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerine buradan alacağı rüzgârla gitmek istiyordu.
***
Durum Cumhuriyet okurları için açıktı; haber servisimiz konunun üzerinde yeterince durduğu gibi köşe yazarlarımız da açıklayıcı yorumlar yapıyorlardı.
Fakat Cumhurbaşkanı’nın örtülü örtüsüz tehditlerine, Başbakan’ın “yol gösterici” söylemlerine karşın üç başkan direniyordu. Her üçünün de belediyecilik konusunda sınıfta kalmış olmalarına karşın direnişleri boyunca muhalif kanatlardan kendilerine destek veriliyordu. Bu doğaldı. Demokrasiye bağlılık insanı, kim olursa olsun haksız yere mağduriyete düşürülme tehdidi altında olanlara temsili demokrasinin temeli olan “seçimle gelen seçimle gider” ilkesi adına destek vermeye zorluyordu.

Bu desteğin son çözümlemede bir yararı olacağı düşüncesinde değildim. Sonunda Cumhurbaşkanı’nın fendi demokrasiyi yenecekti. Yenecekti çünkü başından beri AKP ile demokrasinin yıldızı hiç barışmamıştı.
AKP’nin lideri Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın demokrasiyi koşullara bağlı dar bir çerçevede değerlendirdiğini 14 Temmuz 1996 günü o zamanlar Milliyet’te çalışan yazarımız Nilgün Cerrahoğlu’ya verdiği röportajdan bu yana biliyorduk. Sayın Erdoğan, “Demokrasi bir tramvaydır, gittiğimiz yere kadar gider, orada ineriz” demiş, ardından da “Demokrasi amaç değil araçtır” diye eklemişti.
Nitekim 2008 yılında varılan durakta yolculuk son bulmuş, tramvay da bir depoda çürümeye bırakılmıştı.
***
Öte yandan AKP’lilerin çoğunluğu gibi her üç başkan da demokrasiyi içselleştirmemiş yerel siyasetçilerdi. Demokrasiyi içselleştirmeyenler demokratik hakları için birbirleriyle dayanışamadıkları gibi kendi adlarına da direnemezler. Direnmek kişinin bilinç düzeyine bağlı bir davranıştır. Kişide demokratik bilinç oluşmayınca demokrasi adına direnmesi de mümkün olmuyor.

Siyaseti, Erbakan, Erdoğan geleneğinin rahle-i tedrisinde öğrenmiş, geldikleri makamlara Reis’e biat ederek gelmiş insanlar onun iradesi dışına çıkamazlar, aynen dinsel tarikat ve cemaatlerde olduğu gibi. O üç başkan da Sayın Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı’nın iradesi dışına çıkamayacaklar, eninde sonunda onun isteğini/buyruğunu yerine getireceklerdi.
***
İki gün önce Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe görevinden istifa ettiğini duyurdu. Aynı günün akşamı da Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek Twitter hesabından önümüzdeki cumartesi günü istifa edeceğini açıkladı.
Sıra şimdi Balıkesir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Edip Uğur’da. Bugün yarın o da istifa edecektir.
Beklendiği gibi…

Vatan cennet, muhabbet cinnet…

Vatan cennet, muhabbet cinnet…
Kanat Atkaya

GÜN, 3.80 TL’den dönüp 3.70’e yerleşen dolara, 4.50’yi gören Euro’ya, genel manada yabancı para birimleri karşısında yüzde 2-3 oranında değer kaybetmiş TL’yi selamlayarak başladı…
Haber merkezlerinin doları roketleyen “ABD ile karşılıklı olarak vizelerin durdurulması” mevzuu için görüş alınacak uzman ararken, ordunun da sınırı geçerek İdlib’e doğru ilerlemeye başladığı duyuruldu…
“Daha ‘Melih Gökçek şimdi gittigidiyorkom mu?’ sorusunun tadını çıkaracaktık” diyemeden bu vaziyete uyanıverdik işte…

Cennet vatanın cinnet gündemine hoş geldiniz…
ABD’deki seçimlerde neredeyse “tiksindiği” Obama yönetiminin devamı olarak görülen Clinton yerine Trump olsun tavrı hâkimdi Türkiye’de.
En azından iktidara yakın kalemlerin sızdırdıkları, yaydıkları hava böyleydi diyelim…

BİRAZ GERGİN MİYİZ?
Irak’tan Suriye’ye, İran’dan Zarrab’a, FETÖ’den YPG’ye yardıma ve elbette S-400’e kadar anlaşmazlıklarla örülü ilişkiler ağı hiç olmadığı kadar gergindi.

Erdoğan ve Trump ilk olarak telefonda görüştü. Yemin töreninden sonra Erdoğan, Trump’ı kutlarken ikilinin 45 dakika süren görüşmesinin “son derece olumlu ve samimi” bir atmosferde geçtiğini duyurdu Cumhurbaşkanlığı kaynakları.
Geçen mayıs ayında ABD’de görüştüler ama “Görüşmeseler daha mı iyiydi?” denilecek şekilde gelişti hadiseler.
Trump tarafından kapıda karşılandı Erdoğan, 20 dakika süren görüşmede samimi pozlar verildi, iki ülkenin ilişkilerine klasik övgüler geldi vesaire…

Var olan problemlerden hangileri çözüldü tam anlaşılamadı ama bir de listeye bir de “koruma krizi” davası eklenmiş oldu…
Son olarak yüz yüze yaklaşık iki hafta önce görüştüler.

ÇOK SAMİMİ SAMİMİYET
Görüşmenin nasıl geçtiğini iktidara yakın Takvim gazetesine bakarak aktaralım mesela…
Yan yana dalgalanan Türkiye ve ABD bayrakları ve iki liderin yine samimi bir pozunun üstünde “Hiç olmadığı kadar yakınız” manşetiyle çıkan gazete, spotta da şu ifadeleri kullanıyordu:
“İki lider samimi bir görüntü sergiledi. Cumhurbaşkanı, Trump’a ‘Dostum’ diye hitap etti.

Trump ise şunları söyledi: ‘Erdoğan dünyanın çok zor bir bölümünü yönetiyor. Güçlü inisiyatif kullanıyor. İki ülke hiç olmadığı kadar yakın. Bunun kişisel ilişkimizle de ilgisi var…”
Suriye, YPG’ye yardım, Kuzey Irak’taki referandum, korumalara silah satışının yasaklanması ve Fetullah Gülen’in iadesini de 5 kritik başlık olarak duyuruyordu gazete.
Biriken ve artan problemleri samimi pozları çözemiyormuş işte…

PAPAZ KİMDE?
“Al papazı, ver papazı” filan derken gelinen noktada ABD’nin eşi görülmemiş, Türkiye’yi Kamboçya ve Eritre gibi 4-5 ülkeyle aynı kefeye koyan utanç verici vize kararı ve yaptığımız misilleme var karşımızda…
Bir de 3.70’i de aşıp giden dolar…

Dün sabah, Beşiktaş’ta fırından ekmek alırken normalde mısır ekmeğinin incelikleri üzerine lafladığımız fırıncıya “Pazartesi sabahı çarşı pazar bomboş mu, bana mı öyle geldi? Ne oldu?” diye sordum.
“3.70 oldu, daha ne olsun?” dedi.
Vatan cennet, muhabbet cinnet; Turist Ömer selamıyla çekileyim huzurlarınızdan…

FETÖ iktidara kumpas kurdu ama…

FETÖ iktidara kumpas kurdu ama…
Türker Ertürk

Gülen Cemaatinin attığı kumpaslar ve yaptığı operasyonlar arkasını dolduracak verilerin toplanması açısından iki kategoriye ayrılıyor. Birinci kategoride hedef kişi ve kurum uzun dönemde gözetim altına alınıyor, elektronik takip yapılıyor, hedef yakınındaki ve içindeki köstebekleri vasıtası ile en mahrem bilgiler toplanıyor ve zamanı gelince düğmeye basılıyor.

Bu yöntem menzil birlikteliği içinde bulunulan kişi ve kurumlara karşı da yapılıyor, hatta daha da kolay oluyordu. Yollar ayrıldığında veya ayrılması gerektiğinde; bu toplanan bilgiler kullanılıyor ve ipi çekiliyordu. İşte 17-25 Aralık, cemaatin böyle bir operasyonuydu!

ERGENEKON-BALYOZ
İkincisi kategoride ise cemaat eğer kumpas atacağı ve operasyon yapacağı hedef kişi ve kurumlarda suçlayıcı ve itibarsızlaştıran yeterli bilgi bulamazsa; uyduruk belgeler, imal edilmiş deliller, dijital terör unsuru sahte kanıtlar, ayarlanmış mahkemeler, hâkimler ve savcılarla medya desteğinde saldırıya geçerdi. İşte, Ergenekon-Balyoz tipi gayri hukuki davalar da böyle bir operasyondu.

17-25 Aralık’ta yaşadıklarımız, dünya gözü ile gördüklerimiz ve kulaklarımızla işittiklerimiz yenilir, yutulur cinsten değildi ve korkunç şeylerdi. 17-25 Aralık 2013’te şahit olduğumuz; belki de dünya tarihinin görüp görebileceği en büyük yolsuzluk ve rüşvet olayıydı.

HALVETKEN BELGELERİ TOPLAMIŞLAR
Cemaatle halvet olduklarından ve iç çamaşırı gibi birbirlerine yakınlıklarından dolayı her şeyleri ama her şeyleri kayıt altına alınmıştı. Cemaat, sayelerinde devletin tüm mahrem yerlerine nüfuz ettiğinden, devlete ait çok gizli bilgilerin teati edildiği kriptolu telefon devrelerini bile dinlemişti. Bu devrelerden yolsuzluğun ve rüşvetin inkâr edilemez belgelerini toplamışlar ve yol ayrımı geldiğinde kullanmak için saklamışlardı.

İktidar; “Cemaat bize kumpas attı ve tapeler montaj” diyerek ve devletin baskıcı gücünü kullanarak yargıyı, medyayı ve halkı sindirerek olayı hasıraltı etmeye çalıştı. Ama bu hasıraltı ediş ilanihaye olmaz, olamaz. Esasında söyledikleri doğruydu; “Cemaat iktidara kumpas kurdu” ama bu, kumpasın içini dolduran bilgilerin yanlış olduğunu göstermezdi. Buna karara verecek olan yargıydı ama konu yargıdan kaçırıldı. Çünkü; en yandaş yargıda bile bu konu asla ve kat’a aklanamazdı.

O ZAMAN KİM ALDI
Bakan Erdoğan Bayraktar; “Her şey Başbakan’ın bilgisi dâhilinde yapıldı. Bize ne emir verdiyse, onu yaptık” dedi. Yani “Bizi yargıya teslim edersen, senin ipliğini pazara çıkarırız” demek istedi. Mesaj alındı ve gereği de yapıldı.

Cemaatin Ergenekon-Balyoz gibi ikinci kategori sınıflandırmasına giren kumpası çökmüştü ama birinci kategori sınıflandırmasına giren 17-25 Aralık kumpası çökmemişti. Kaçmak nereye kadar? Eninde sonunda hesap verilecek. İranlı Zencani, “Türkiye’de 8,5 milyar dolar rüşvet dağıttım” diyor! Sanırım bu rüşveti CHP almadı! Ben de almadım. Kıyısından köşesinden bir TL bile aldın diyorlarsa, yargı önünde hesap vermeye hazırız. Bilmiyorum, siz aldınız mı? O zaman kim aldı?

DEVLETİ SOYMAK HEM ZOR, HEM KOLAY
Devleti soymak; hem çok zordur, hem de çok kolaydır. Halk için, sıradan insan için devleti soymak zordur. Adamı 10 TL için hapse bile atarlar. Ama iktidarsan, üst düzey devlet memuru isen, belediye başkanıysan; çalmak ve soygun kolaylaşır.

Ayrıca; soygun devletin hazinesinden ve bütçesinden cebine para koyarak olmaz. Her şeyin bir yöntemi, adabı ve usulü vardır. Ülkenin öncelikli ihtiyacı olup olmamasına bakılmadan, ayağını yorganına göre uzatmadan ve “kamu zarar etmesin” endişesi duyulmadan yapılacak büyük projeler (köprü, baraj, otoyol gibi) en büyük yolsuzluk ve soygun girişimleridir. Tabii ki; köprünün müteahhidi verilecek komisyonun fazlasını proje bedeline ilave eder. Bu yüzden bu projelerde hazine yani kamu, yani siz fahiş oranda zarara uğratılırsınız.

“MİLLETİN A… KOYACAĞIZ”
Malum müteahhidin “Bu milletin a… koyacağız” sözleri, bu kapsamda söylenmişti. Anlamı; “Benden aldığınız komisyonu, ben de ihale bedeline ilave ederek halktan çıkaracağım” demekti, anlaşılamadı. Yoksa, durup dururken niçin milletin a… koysun!

İmar durumu değişiklikleri, büyük metropollerde kupon araziler üzerinde siyasi tasarruflar, hazine arazileri ve kamu mallarının süratle devri ve peşkeşi, abartılı örtülü ödenek kullanımı, ihalelerin ve harcamaların Sayıştay ve yargı denetiminden kaçırma girişimleri; soygunun ve yolsuzluğun çok açık belirtileridir.

TARİH BÖYLESİNE TANIKLIK YAPMADI
Ülkemizde geçmiş siyasi dönemlerde de yolsuzluk yapıldı, rüşvet dağıtıldı ve hazine zarara uğratıldı. Ama hiçbir dönem 2002’de başlayan, halen devam eden siyasi dönemle karşılaştırılamaz ve kıyaslanamaz. Hatta; bu toraklarda yaşayan Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde bile bu çapta örgütlü, yaygın, üst düzeyde korunan ve kollanan yolsuzluk ve rüşvet düzenine tarih tanıklık yapmadı.

Bu dönemde iktidar eliyle, görünürde arttırılan ama arkası boş din ve dindarlık ile halkı kandırmaya ve yapılanların üstünü örtmeye çalışıyorlar! Sanırım; Amerikalı mafya lideri Al Capone’un yöntemini uyguluyorlar.
“Çocukken, her akşam yatmadan önce Allah’a bana bir bisiklet vermesi için dua ederdim. Bir gün Allah’ın çalışma tarzının bu olmadığını anladım. Ertesi gün gittim kendime yeni bir bisiklet çaldım ve her aksam yatmadan önce Allah’a günahlarımı affetmesi için dua ettim” demiş Al Capone!

Türkiye’nin akademiyle savaşı ve direniş üzerine…

Türkiye’nin akademiyle savaşı ve direniş üzerine…
Umut Özkırımlı / Pınar Dinç*

“Büyük fikirler dünyaya bir güvercin gibi nazik ve yumuşak bir şekilde gelir derler.
Eğer öyleyse, dikkatlice kulak verirsek, imparatorlukların ve milletlerin kükremeleri arasında hayatın ve umudun ürkek bir kanat çırpışına benzeyen nazik ve yumuşak kıpırdanışlarını duyabiliriz belki de. Kimileri bu umudun kaynağını bir millette, kimileri bir liderde arar. Bana göre ise bu umudu uyandıran, yeşerten ve besleyen, eylemleri ve ürettikleriyle tarihin en acımasız sonuçlarını reddeden, sınırları zorlayan tek tek bireylerdir, sayıları milyonları bulan.” – Albert Camus

Rakamlar dudak uçuklatıcı. 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminden bu yana, Türkiye’de 117 üniversiteden 5717 akademisyen çeşitli gerekçelerle işlerinden atıldı; 15 üniversite tamamen kapatıldı. 2016 yılı sonu itibariyle cezaevinde olan öğrenci sayısı 69 bin 301 – ki Adalet Bakanlığı verilerine göre bu sayı cezaevindeki toplam mahkûm sayısının üçte biri.

Artan baskı ortamında halihazırda yurt dışında olan akademisyen ve öğrencilerin Türkiye’ye dönmemesine, bir şekilde işlerine devam edebilen akademisyenlerin büyük çoğunluğunun otosansür uygulamasına, henüz yurtdışına çıkmaları yasaklanmayanların da kariyerlerini ve eğitimlerini başka ülkelerde devam edebilmek için her fırsatı kollamasına şaşırmamak gerek. Nilüfer Göle’nin Türkiye’de akademik özgürlükler konusunu tartıştığı yakın tarihli bir söyleşisinde sarf ettiği şu cümle durumun bir özeti gibi: ​​ “Konuşma özgürlüğümüz saldırı altında, kişisel seslerimiz susturuldu, sözlerimiz cezalandırıldı.”

Türkiye’nin akademiyle savaşı

Zia Weise’nin 15 Temmuz 2016 sonrasında yaşanan akademik kıyım ve sonuçlarını anlattığı makalesinde kullandığı ‘Türkiye beynini kaybediyor’ (Turkey loses its brains) başlığı aslında oldukça manidar! Zaten Türkiye’nin akademiyle savaşı ve bu savaşın sonuçları da sadece sayılarla anlatılacak kadar basit değil. Yaşanan bir ‘akademik kıyım’ ve bu kıyımın gerçek kurbanları var. İş bulamadıkları için umutsuzluğa kapılıp intihar eden ya da geçimlerini sağlamak için geçici işlerde çalışırken kaza sonucu hayatlarını kaybeden akademisyenler; seyahat yasakları yüzünden ayrı düşürülen aileler; kamu sektöründe çalışmaları yasaklanan, KHK’larla işten çıkarıldıkları için ‘sakıncalı piyade’ gözüyle bakılan, dolayısıyla özel sektörde de iş bulamayan ve açlıkla test edilen eğitmenler, bilim insanları… Bir hücrede değilse bile bir boşlukta, geleceği olmayan karanlık bir şimdiki zamanda kapana kısılmış on binler…

Ve direniş

Bu boğucu baskı ortamında bile Camus’nün sözünü ettiği ‘hayatın ve umudun ürkek bir kanat çırpışına benzeyen nazik ve yumuşak kıpırdanışları’nı duymak mümkün. Direniş kimi zaman Erdoğan’ın Türkiye’sinin dayattığı yeni normları kamusal alanda açıkça reddeden eylem ve ‘performanslar’ biçiminde; kimi zamansa kendini ünlü antropolog James C. Scott’un klasikleşmiş eseri ‘Güçsüzlerin Silahları’nda (Weapons of the Weak) anlattığı daha örtülü, ‘sembolik bir konformizm’ maskesinin ardına gizlenmiş gündelik karşı koyuşlarla kendini gösteriyor.

Nisan 2016’da 1260 meslektaşıyla birlikte işinden edilen Doç. Dr. Latife Akyüz’ün Ankara Üniversitesi bahçesinde öğrencileriyle buluşması ya da Şubat 2017’de KHK’yla ihraç edilen 330 akademisyen arasında bulunan Prof. Dr. Yüksel Taşkın’ın Abbasağa Parkı’nda verdiği ‘alternatif’ ders bu direnişin ilk akla gelen örnekleri. O gün Taşkın, aralarında meslektaşları ve milletvekillerinin de bulunduğu bir dinleyici kitlesine kar yağışı altında verdiği derste ‘sabırla direneceğini’ söylemişti. Ocak 2017’de ihraç edilen 631 akademisyen arasında bulunan Prof. Dr. Nilgün Toker de “Benim akademik niteliğim o binalarla sınırlı değil” diyerek derslerini anlatmaya ve yazılarını yazmaya devam edeceğinin altını çizmişti.

İşlerinden edilen kimi akademisyenler ise teknolojik imkanlardan yararlanarak akademik faaliyetlerini sürdürüyor. Örneğin ihracının ardından Boğaziçi Üniversitesi’nde verdiği son derse Skype üzerinden bağlanan Doç. Dr. Murat Sevinç sözlerine “Hiç bu kadar teknolojik bir şey yapmadım bugüne kadar, hayatımda ilk kez Skype’ı dün bu alete indirdim” diyerek başladı. Öyle ki, Türkiyeli muhalif akademisyenlerle dayanışma içinde hareket eden uluslararası akademik camia konferans çağrılarında ‘seyahat hakkı elinden alınan akademisyenlerin Skype ile konferansa katılabileceğini’ belirtir oldu. İşi bir adım daha ileri taşıyan Doç. Dr. Ertuğrul Uzun “Dünyanın en büyük üniversitesinde ders vermeye başladım: YouTube!” şeklinde bir Twitter duyurusuyla YouTube üzerinden hukuka giriş dersleri yayınlamaya başladı. Uzun’un bir hafta içinde yüklediği üç ders binlerce kez izlendi.

Akademisyenlerin seslerini duyurması bazı derneklerce de destekleniyor. Yeşil Düşünce Derneği Mart 2017’de akademisyenlerle ‘Akademi susmuyor, dersler devam ediyor!’ sloganıyla gerçekleştirilen bir konuşma dizisi düzenledi. 2017 yazında KHK’larla işlerinden atılan akademisyenler İstanbul Dayanışma Akademisi’ni kurdular ve ilk etkinliklerini bir kampüste değil, İstanbul Beşiktaş’taki Dünya Barış Parkı’nda gerçekleştirdiler.

Bu direniş eylemlerinin en son örneği ise KHK’yla işten atılan üç Barış İmzacısı Prof. Dr. Ayşegül Yılgör, Doç. Dr. Ulaş Bayraktar ve Deniz Galip Altınay ile feminist aktivist Nalan Turgutlu Bilgin tarafından Mersin’de kurulan Kültürhane. Kurucuları tarafından bir ‘bilim [ve] akademi bostanı’ olarak tanımlanan Kültürhane, görevlerinden atılan diğer akademisyenler tarafından bağışlanan kitaplardan oluşan bir kütüphane ile isteyenlerin okumak, çalıştay düzenlemek, kitap tanıtmak ve tasfiye edilen akademisyenlerle dayanışma dersleri gerçekleştirebilmelerini sağlayacak şekilde tasarlanmış bir kafeden oluşuyor.

24 Eylül’de yüzlerce kişinin katılımıyla açılan Kültürhane şimdiden direnişin sembolleri arasına girmiş görünüyor. Ülkeyi yöneten siyasi irade ise direnişe gözlerini ve kulaklarını kapamaya devam ediyor. Bu bağlamda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın temmuz ayının sonunda İslam Dünyası Yükseköğretim Alanının Oluşturulması Toplantısı’nda yaptığı konuşmasında sarf ettiği “Allah aşkına şu yardımcı doçentlik olayı nedir? Şunu bir gözden geçirin” sözlerini sadece görevlerinden atılan on binlerce akademisyenin yerini doldurmaya yönelik bir arayışın göstergesi olarak değil, bir tür umursamazlık olarak da okumak mümkün. Ancak Kültürhane’nin kurucularının başlattıkları yardım kampanyasında belirttiği gibi, “[Hedefimize] ulaşabilirsek, bizi kamu görevlerinden ihraç edenleri, işimizi yapmak için ve kamuyla ilişkimizi korumak için unvanlara ve makamlara ihtiyacımız olmadığını göstermiş olacağız”.

Başladığımız gibi Albert Camus ile bitirelim. Bu tür direniş eylemleri, bu ‘umutsuz umut’ zor zamanlarda bizi ayakta tutan tek şey. İhtiyacımız olansa ‘infaz memurlarından daha sabırlı ve onların mermilerden çok daha fazla’ olmak.

* Lund Üniversitesi, Ortadoğu Araştırmaları Merkezi