Kılıçdaroğlu’nun açıklamadıkları…

Kılıçdaroğlu’nun açıklamadıkları…
Saygı Öztürk

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, hesap uzmanı kökenli olduğu için bir belgenin sahte mi, değil mi olduğunu anlar, müfettiş titizliğiyle belgelerin izini sürmesini de bilir. Tabii günümüzde ortaya çıkan her belgeye “sahte” deme alışkanlığı var. Belgelerin sahte, montaj olduğu öne sürülüp üzerlerindeki gölgeyi dağıtma, bu belgeyi ortaya koyanları da itibarsızlaştırma yoluna gidilir. Bu olaylara alıştık. Doğru olsa bile “inkar” yolu seçilir.
Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) sahte belge üretme konusunda uzmandı. Sahte belgeler, CD’ler hazırlanıyor, ihbar üzerine bu belgelere el konuluyordu. FETÖ bağlantılı olan savcı, soruşturma başlatıyor, kendilerinden olan bilirkişi de istediği raporu veriyordu. Örgüt bağlantılı hakim, kişiyi tutukluyordu. İşte, yıllarca bu taktik uygulandı. Şimdi, bu tezgahların içinde olanlar ya tutuklu ya da kaçak. Kuşkusuz, bu yapı, siyasi destek olmadan bunları yapamazdı. Hiçbir zaman da siyasi destek üzerine gidilmedi.

ÜÇ AYRI YERDE SAKLANDI
Kılıçdaroğlu’nun dün açıkladığı belgeler bölüm bölüm geldi. İlk belgeler geldiğinde, Kılıçdaroğlu bunları yetersiz buldu. Üstelik sahte belgelerle Kılıçdaroğlu’na tuzak kurulmuş da olabilirdi. Titiz bir müfettişin yapması gerekeni yaptı, paranın gönderildiği bankalardan da teyitler alındı, hatta belgelere bile ulaşıldı. Bunun için bazı partililerin yurtdışına gönderildiğini de belirtelim.

Ulaşılan belgelerin sıkı bir biçimde korunması gerekiyordu. Çoğaltıldı ve üç ayrı “güvenilir” kişiye teslim edildi. CHP Genel Başkanı, belgeleri sağlama aldıktan sonra konuyu gündeme taşıdı. İp ucu verdi vermesine ama belgeleri düne kadar ortaya çıkarmamıştı. Hemen belirtelim, bu belgeler CHP tarafından basına da belli bir süre verilmeyecek, her fırsatta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın istifası istenecek. Nitekim, Kılıçdaroğlu’nun neler açıklayacağını milletvekilleri de merak ediyordu. Belgeler açıklandıkça, “Tayyip istifa” sesleri grup toplantı salonunda yankılandı.

SAVCILIĞA VERİLECEK Mİ?
Birileri, belgelerin 2011 yılına ait olduğunu söyleyecektir. Hemen belirtelim, Kılıçdaroğlu, elindeki belgelerin tamamını açıklamadı. Yani bunların devamı da gelebilir. Dün konuştuğum CHP Parti Sözcüsü ve Genel Başkan Yardımcısı Bülent Tezcan şunları söyledi:
“Söylediklerimizi belgelerle kanıtladık. Şimdi Cumhurbaşkanı’nın istifasını bekliyoruz. Banka dekontlarıyla isim isim, tarih tarih, şirketler, yatırılan para miktarını ortaya koyduk. Türkiye çadır devleti, muz devleti değildir. Bütün meseleler bir kişinin çıkarları, isteklerine göre şekillenemez. Cumhurbaşkanı, halktan dolarlarını bozdurmasını istiyor ama yakınları vergi ödememek için dolarlarını yurtdışına gönderiyor. Simit alırken bile vergi ödenirken, vergi ödememek için yurtdışına para gönderildiğini ortaya koyduk.” Etik bakımından önemli olan konuyu CHP, talep edilmedikçe savcılığa göndermeyecek.

AKP DÖNEMİNDE TANIŞTIK
“Asrın bağış yolsuzluğu” denilen Deniz Feneri e.V soruşturmasında, sanıklar Almanya’da hapis cezasına çarptırıldı ama aynı davanın Türkiye ayağında ise neredeyse soruşturmayı yürüten cumhuriyet savcıları cezaevine gönderilecekti. 17 Aralık soruşturmasını yürüten Cumhuriyet Savcısı Celal Kara, araştırmaları yapan dönemin Mali Şube görevlileri ya hapiste ya da kaçak durumda… 17 Aralık dosyası ise ABD’de… Banka genel müdür yardımcısı Mehmet Hakan Atilla davanın sanığı. Bakın şu işe, ülkemizin başına gaileler açan İran asıllı Reza Zarrab ise tanık olup ceza almadan kurtulmayı planlıyor. Olan yine Türkiye’ye oluyor. “Ergenekon”un sahte belgeleri, “Balyoz”un, İzmir, İstanbul Casusluk davalarının sahte CD’leri unutulmadı. Sahte olduğu defalarca kanıtlanmasına ve sahteliği bilinmesine rağmen bu ülkenin insanları yıllarca cezaevlerinde tutuldu. Siyaset, yargı üzerinde öyle etkili oldu ki, kendisini savcı olarak gösteren siyasetçilere de tanık olduk. Ne zamana kadar? 17 Aralık 2013’e kadar… Çünkü bu kez soruşturma siyasetçilere, çocuklarına uzamıştı.

SAKIN MERAK ETMEYİN
ABD’deki davayla ilgili olarak İstanbul Cumhuriyet Savcılığı tarafından yürütülen soruşturma kapsamında, ABD’ye sahte belgeler götürdükleri, bunları savcıya verdiği iddiasıyla CHP eski Milletvekili Aykan Erdemir ile Bankalar Yeminli Murakıbı (firari konumda) Osman Canıtez hakkında yakalama kararı çıkarıldı. Birileri başkaları için sahte belge üretirse, başkası da onlar için sahte belge üretebilir, yasak olan belgeleri çıkarıp mahkemelere taşıyabilir. Tabii ki belgelerin sahte olup olmadığına da yargı karar verecektir.
Belgeler, beraberinde “istifa” tartışmasını getirdi getirmesine ama bu ülkede kimse istifa etmez merak etmeyin.

‘Yeni Türkiye’nin alternatifi ‘Eski Türkiye’ mi?

‘Yeni Türkiye’nin alternatifi ‘Eski Türkiye’ mi?
Yıldıray Oğur

Geçen hafta 29 Ekim kutlamaları vesilesiyle ilginç bir tartışma başladı, muhtemelen 10 Kasım vesilesiyle bir kere daha canlanacak.
Gecikmeli Atatürkçülüğünü ilan edenler, yeni başlayanlar için Atatürkçülüğe giriş dersleri verenler, “bırakın artık Atatürk’le uğraşmayı”, “Kemalist vesayet zaten bir NATO-FETÖ oyunuydu” diye tarihi yeniden yazmaya çalışanlar oldu.

Bu duygusal atmosferde, Latife Hanım’ın 21 Şubat 1926 tarihli Boston Sunday Advertiser gazetesinde çıkan mektubunun çevirisini Derin Tarih dergisinde yayınlayan tarihçi Mustafa Armağan’a ve yazar Süleyman Yeşilyurt’a 5816 sayılı Atatürk’ün hatırasını koruma kanunundan açılan davalarda hapis cezaları verilmesi karambole gitti.
Yeni kurulan ittifaklar sarsılmasın diye sesini çıkarmayanlar da oldu, yargının bir sağdan bir soldan kararlarında adalet bulup, mutlu olanlar da.

Bu kararla artık Atatürk’le ilgili Selanik’te doğdu, Dolmabahçe’de hayatını kaybetti sınırları dışında gerçek bir biyografi yazmak da uzun bir süre daha mümkün olmayacak.
İçinde Atatürk’ün özel hayatıyla ilgili de bolca anektodlar olan Andrew Mango’nun biyografisi ya da Cemal Granda’nın anıları hakkında bir aklı evvel savcı isterse toplatma kararı çıkartabilir.

Ama bu karara verilen tepkiler en az haberin kendisi kadar üzerine konuşulmayı hak ediyor.
Aslında birbirine zıt görünse de birbirinin tıpatıp aynısı iki tepki çıktı karşımıza.
Dört çalışanı, yaptıkları haberler, yazdıkları yazılar, attıkları tweetlerden oluşan iddianamelerle aylardır haksız bir şekilde tutuklu yargılanan Cumhuriyet Gazetesi, Mustafa Armağan’a yayınladığı bir tarihi mektup yüzünden hapis cezası verilmesini

“Atatürk düşmanı Mustafa Armağan’a hapis cezası… Ceza ertelenmedi” başlığıyla sevinçle okurlarına duyurmakta bir çelişki görmedi örneğin.

Yine haberler, manşetler ve tweetler nedeniyle hakkında dava açılan, açılan bu dava yüzünden sahibinin yurtdışından dönemediği, bir muhabirinin tutuklu, diğer çalışanlarının da ağır cezalarla yargılandığı Sözcü Gazetesi de bir yazara fikirleri ve dergisindeki bir yayını nedeniyle hapis cezası verilmesi karşısında sevincini gizleyeme gereği duymadı: “Atatürk düşmanı sözde tarihçi Mustafa Armağana’a verilen cezanın ardından bir Atatürk düşmanı daha hapis cezası aldı. “

Hükümete yakın gazetelerde ise tam tersi yaşandı.
Mustafa Armağan’a 5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu nedeniyle hapis cezası verilmesini haklı olarak eleştiren yazılarda tabulaştırmalardan şikayet edildi, düşünce özgürlüğünün önemi hatırlatıldı. Yazılardan biri şöyle bitiyordu örneğin:

“Ülkede düşünce özgürlüğü isteyenler düşüncenin tepesinde Demokles’in kılıcı gibi sallanan bu yasaya “Hayır!” demeyecek mi?”
Halbuki bu gazeteler bir kaç gün öncesine kadar Osman Kavala’nın, Büyükada’daki sivil toplumcuların fikirleri, siyasi duruşları nedeniyle tutuklanmasından sevinçle bahseden haberlerle doluydu. Cumhurbaşkanı’na ve devlet büyüklerine hakaretten açılan davalar, verilen tutuklama kararlarından ise hiç bahis yoktu.

Adalet Bakanlığı’nın 2016 yılı Adli Sicil istatistiklerine göre
Sadece 2016 yılında 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Kanunu kapsamında 927 adli işlem yapıldı. Yine aynı Adalet Bakanlığı resmi verilerine göre 2016 yılında Türk Ceza Kanunu’nun 299-301. maddelerinde düzenlenen “devletin egemenliğine ve organların saygınlığına karşı işlenen suçlar kapsamında yapılan işlem sayısı ise 46 bin 193. Bu işlemlerden TCK 299 “Cumhurbaşkanına hakaret suçu kapsamına giren dosya sayısı 2 bin 776.

2017 yılında bu sayıların artacağına kuşku yok.
Bu iki durum karşısında tutarlı insanların önünde aslında iki yol var; Ya hem 5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu hem de TCK’daki 299-301 kapsamına giren suçlarda hapis cezaları verilmesine karşı çıkılacak ya da her ikisinde de tutuklamalarla sağlanan eşitlikle mutlu olunacak.

Ama galiba tutarlılık endişesini işin içinden çıkarınca geriye cevap olarak üçüncü seçenek kalıyor; Hoşumuza giden tutuklamalara oley çekip, hoşumuza gitmeyen de “Nerede düşünce özgürlüğü” diye bağıracağız.

Ve bu çelişkili de olmayacak. Çünkü sadece kendi mahallerimize konuşuyoruz ve sadece ‘bizimkilere’ karşı ahlaken sorumluyuz.
Ötekiler, bizden olmayanlar, mahalle, cemaat sınırları dışındakiler, hasımlar neredeyse insan öncesi neandertal yaratıklar hükmünde. Onların başlarına gelecek felaketler ancak bizim hanelerimize gol olarak yazılabilir.

Türkiye’de bütün kesimler kendilerini ülkenin gerçek sahipleri, millet-i hakime olarak görüyor. Gerisini ise meşrebine göre “bozulmuş”, “buraya ait olmayan”, “dejenere olmuş”, “cahil kalmış”, “soysuz”, “köksüz”, “yabancı” ya da “eğitimsiz çomar”.

Bu yüzden onlarla empati kurmak, onlar için de adaleti ve temel ilkeleri savunmak zorunda değiliz. Ortak bir gelecek tahayyülü de kurulamayacağı için herhangi bir konuda geçmişten ders çıkarmak, özeleştiri yapmak, değişmek, eski gömleğini çıkartmak, uzlaşma yolları aramak itibarlı işler değil.
Halbuki tarihin bu aşamasında birbirimize karşı bu kadar hoyratça davranma lüksümüz ve yüzümüz kalmamış olması gerekirdi.

Belki FETÖ ve darbe her kesim için oturup özeleştiri yapmak için bir fırsat olabilirdi ama 1.5 yıl sonra geride “biz haklı çıktıktan” başka bir ses duyulmuyor yine.

Halbuki kimse haklı çıkmadı.
Evet darbeyle, devlet işlerinde laikliğin kıymeti anlaşıldı ama FETÖ laiklikten taviz verildiği için değil katı laiklik uygulamalarına tepki olarak ortaya çıktı, taraftar topladı ve devlette örgütlendi.

Evet, 2010 referandumunun ardından sonra HSYK’da FETÖ çoğunluğu ele geçirdi doğru, bu dönemin iktidarının suçu. Ama 2010 referandumuna Türkiye, 2007’de Cumhurbaşkanı adayının eşi başörtülü diye meydanlara dökülen milyonlarla, Anayasa Mahkemesi’nin 367 kararıyla, e-muhtırayla, başörtüsü yasağını kaldırmak istedi diye iktidardaki AK Parti’ye kapatma davasıyla geldi. Referandumda evet veya yetmez ama evet diyenler, başörtülü kızların üniversiteye dahi girememesini sağlayan yargı, üniversite, ordu denklemini kırmak için yaptılar bunu. Eğer, bütün yargıyı kontrol etmeye devam etmek motivasyonuyla YARSAV’ın itirazını CHP Anayasa Mahkemesi’ne taşımasa ve HSYK seçimlerinde blok oyu imkansız hale getiren madde düşmeseydi belki referandumdan sonraki seçimleri de FETÖ kazanamayacaktı.

Bu tarihsel ve siyasal öfkeyle açılan davalarda, darbecilerle ve derin devletle hesaplaşma motivasyonu, FETÖ’nün kendi planını uyguladığının, yapılan zulümlerin, adaletsizliklerin de üzerini örttü.
Bugün de başka motivasyonlar başka adaletsizliklerin üzerini örtüyor. Hatalar tekrarlanıyor. Çünkü kimse

kendi hatasıyla yüzleşmeye cesaret edemiyor.
Kimse karşısındakinin ahlakına da güvenemeyince, herkes kendini en güvende hissettiği cemaatine çekiliyor, sınıfsal hınçlar siyasete, davaya dönüşüyor, rövanş kaygıları kendi cephesindeki açık hataların üzerini örtüyor.
Böylece bütün pozisyonlar sabitleşiyor, fikirler katılaşıyor. Herkes kendi asli evine, baba ocağına dönüyor.

O yüzden yeniliğinden geriye pek az şey kalan ‘Yeni Türkiye’nin karşısına çıkan tek alternatif, nostaljik bir tarih okumasıyla bütün günahlarından arındırılmış ‘Eski Türkiye’ oluyor.
Bu muğlaklıkta kendisine tutunacak bir dal arayanlar geçmişin dezenfekte edilmiş hatıralarına sığınıyor.

Halbuki bütün yaşadıklarımızdan sonra çok açık ki Türkiye’de günün sonunda herkes yüzde 50 haklı, yüzde 50 de haksız çıktı. Ama her kesim yüzde 100 haklı olduğu ve haklı çıktığı konusunda ısrarlı.
Her kesim mağdur da oldu zalim de. Eşitlendik. Bu dipte eşitlenme yeni bir başlangıç yapmak için büyük bir fırsat. Tabii kibirden, sınıfsal hınçtan, geçmişin kötü hatıralarından başımızı kaldırıp görebilirsek.
Önümüzde fazla seçenek de yok; eski hal muhal, yeni hal de muhal. Ya yepyeni hal ya da izmihlal.

Laikliği, Türkiye’nin sigortası olarak görüyorum…

Laikliği, Türkiye’nin sigortası olarak görüyorum…
Ayşe Arman

Bence çok samimi bir kitap.
Sıkı bir kitap.
Hadi biraz daha da ileri gideyim, bomba bir kitap.
Basbayağı açmış kalbini Levent Gültekin.
Soyunmuş bizim önümüzde.
Helal olsun!
İslamcılık dönemine ait hayatı üzerinden, dindar, muhafazakâr bir insanın yaşamını, duygusunu, önceliklerini, neyi, niçin istediğini, neye niçin karşı olduğunu anlatmış…
İslamcılara dair bir sürü şeyi bu kitapla öğrendim.
Duygulandım, şaşırdım, pek çok duyguyu aynı anda yaşadım.
Bize tuttuğu aynayı sevdim.
Kitabın sesini sevdim, sahici geldi.
Ben zaten Levent Gültekin’i samimi ve sahici buluyorum.
Kendini korumuyor. Filtresi yok. Düz bir adam.
Diken.com.tr’de yazıyor ve cesur yazılarıyla dikkat çekiyor.
Bir de tabii attığı tweet’lerle…
Türkiye’nin her yerine konferansa, seminere gidiyor, sürekli yapıcı şeylerden söz ediyor aslında, bu kitapta da yine ‘biz’ olabilmenin formüllerini vermiş…
Herkese iyi gelebilecek bir kitap; okuyun, okutun…
Laikliği, Türkiye’nin sigortası olarak görüyorumTebrik ediyorum! “İdeolojik mahalleden Türkiye’ye Onurlu çıkış” çok etkileyici bir kitap. İçinde bulunduğumuz hale ayna tutmuşsun, insan elinden bırakamıyor…

Teşekkür ederim.

Niye yazdın bu kitabı?
Kutuplaşma yüzünden, yıllardır herkes, kendi mahallesinde yaşıyor. Kendimize benzeyen insanlarla yaşıyoruz. Bu da bizi ister istemez birbirimize karşı yabancılaştırdı. Birbirimizin derdine, acısına sağır hale geldik. Bu yabancılaşma yüzünden AK Parti de, muhalif kesim de kendi tabanını tanımıyor. Tanımadığı insanlara bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Ama tanımadığı için bir duygu birliği kuramıyor. Kendi İslamcılık dönemine ait yaşantım üzerinden, dindar, muhafazakâr bir insanın yaşamını, duygusunu, önceliklerini, neyi niçin istediğini, neye niçin karşı olduğunu anlatmaya çalıştım. İstedim ki seküler kesim, o mahallede yaşayan insanları tanısın ve ona göre bir dil, tavır ve politika belirlesin.
Bu kitabı yazmanın tek sebebi bu mu peki?
Hayır! Bir diğer amacım da, İslamcılık ideolojisinin, AK Parti iktidarıyla iflas ettiğini anlatmak.

Pek iddialıymış…
Ama gerçek bu. İnancın bütün meseleleri çözeceğini, ülkeye huzur getireceğini düşünen insanlar, bunun böyle olmadığını gördüler. Ve yakından biliyorum, mutsuzlar. Büyük bir hayal kırıklığı yaşıyorlar. “İnanç, huzur getirecek!” derken, siyasetin elinde huzursuzluğun kaynağı oldu. Fakat yaşadıkları bu hayal kırıklıklarından sonra ne yapacaklarını, düşünsel olarak nereye gideceklerini bilmiyorlar. Bu iflasın üzerine kafa yorup yeni bir yol, düşünce oluşturamıyorlar. Dindarlar arasında üzüntü verici bir şaşkınlık ve bunun neticesinde de büyük bir tıkanıklık var. Ben kendi zihnimdeki düşünsel değişimi, sonuçlarını, o değişimle nereye gittiğimi, neyi niçin savunduğumu ve tüm bunların neticesinde, nasıl bir hayatla karşılaştığımı anlatarak, benim gibi hayal kırıklığı yaşayan insanlara kendimce bir yol arkadaşlığı yapmaya çalıştım.

“Değişimden korkmayın!” diyorsun…
Evet, insanın değişebileceğini, hem inancımızı koruyup hem de evrensel değerler etrafında yeni bir görüş oluşturabileceğimizi de anlatıyorum.

Kitapta bir de, “Bugün şikayet ettiğimiz sorunların oluşmasında toplum olarak hepimizin katkısı var!” fikrinin de altını çiziyorsun…
Aynen öyle! Mesela bir MHP’linin beni nasıl Kürt yaptığını anlattım. Milliyetçilik duygusuyla hareket eden, kimlik vurgusu yapan insanların, Kürt meselesini nasıl daha büyüttüklerini göstermeye çalıştım. Bu söylediğime de bütün kalbimle inanıyorum. Benim İslamcı olmamda, bazı Kemalistlerin söz ve davranışlarının da etkisi var. Farklı mahallelerde birbirimizle mücadele ederken, mücadele ettiğimiz kesimi esasında nasıl büyüttüğümüzü, söz ve davranışlarımızın sorunları nasıl daha da içinden çıkılmaz hale getirdiğini göstermeye uğraştım. Bilmem becerebildim mi?

Bu kitabı en çok kimlerin okumasını istersin?
Herkes okusun! Ama ille de sosyolojik tanım yapacaksak, Atatürkçüler okusun isterim. Ben niçin Atatürk karşıtıydım? Neydi buna zemin hazırlayan faktörler? Neden Cumhuriyet felsefesini anlamadım ve bu felsefenin ülkeye kattığı değeri göremedim? Bu körlüğüme ne kaynaklık ediyordu? Tüm bunları anlatarak, Atatürkçü kesime bir ayna tutmaya çalıştım. Sonra solcular okusun isterim. Çünkü gençliğimde, solcuları düşman olarak görüyordum. Solcuların hangi söz ve davranışlarına bakarak bu düşünceye kapılmıştım? Bunları anlatarak solcu kesime ayna tutmaya çalıştım. Milliyetçi ya da ülkücü kesimin okumasını isterim. Çünkü 23 yaşına kadar kendimi Kürt olarak tanımlamamış, kimlik vurgusu yapmamış, hayatım boyunca etnik kimliğe değer vermemiş biriyken bir MHP’li çıktı ve beni Kürt yaptı! Bunu anlatarak, ırk anlayışına dayalı Türk kimliği vurgusunun toplumu nasıl böldüğünü göstermeye çalıştım. Ama en çok da dindar kesimin okumasını istiyorum!

Neden?
Çünkü onların içinde büyüdüm, onlar gibi yaşadım! Onların kıymet verdiği değerlere göre hayatımı şekillendirdim. Onların karşı olduğu şeylere ben de karşıydım. Onların koruyup kollamak istediği değerleri ben de koruyup kolluyordum. İnancın bütün sorunları çözeceğini düşünüyordum. Fakat yaşadığımız hayat, tecrübeler, bize bu düşüncelerimizin sağlam bir temele dayalı olmadığını gösterdi. Neden böyle düşündüğümü anlattım. Peki bundan sonra ne yapacağız? İnancımızdan vaz mı geçeceğiz? Ya da yanlış olduğu ortaya çıkan düşüncelerimizi kör bir inatla sürdürecek miyiz? Hayatla inancımızın bağını nasıl kuracağız? Kendimce bunları da anlatmaya çalıştım…

Çok kıymetli bir şey yapıyorsun. İnsanlara, “Hem inancımızı koruyup hem de özgür, demokrat, bireyler olabilirsiniz!” diyorsun. Bunu da kendi yaşamın üzerinden göstermeye çalışıyorsun…
Ne güzel böyle düşünmen. Evet, nereye evrildiğimi, yaşadığım derin hayal kırkılığını nasıl aştığımı, yerine neyi ikame ettiğimi, kelimelerim yettiğince anlatmaya çalıştım.
İnsanların en zor yapabildikleri şey hatalı olduğunu kabul etmek. Bu ülkede hiçbir kesim kabul etmiyor. Sana ne oldu da bir aydınlanma yaşadın? Kafana saksı mı düştü? Nasıl oldu da, hatalı olduğunu düşünmeye başladın?
Hepimiz bu ülkenin evladıyız. Sorunlar uzaydan gelmedi! Ülke sorunlarını, bu ülkenin insanları olarak bizler ürettik. Bunları gördükten sonra yanlışta ısrar etmek, akılla bağdaşır bir şey değil. Ben kitapta anlattığım onca olay yaşadım. Ülkenin geldiği duruma baktım. Ve nihayetinde, bir yanlışın parçası olduğumu fark ettim. Eğer bir şey yapacaksam, önce kendimden başlamam gerektiğini düşündüm. Ben değişmezsem, ben düzelmezsem, kimseye “Değiş, yanlıştan vazgeç!” deme hakkım olmadığını kavradım. Başkaları için değil, kendi iç huzurumu yakalamak için yanlıştan döndüm. Ama tabii ki kafama saksı düşmedi! Yaşadığım bu düşünsel değişim, bir günde de olmadı! Akla hayale sığmayacak şeyler gördüm. Hepsinin sonunda, “Ben n’apıyorum ya?” diyerek, 20 yıl süresince yaptığım büyük, şatafatlı, saray gibi evi, gözümü kırpmadan yıktım ve yerine, şimdi tek odalı bir ev yapmaya çalışıyorum!

İNANÇ, İDEOLOJİYE DÖNÜŞTÜĞÜNDE İNANCI DA ÇÜRÜTÜYOR
İdeoloji ile inanç sence aynı şey mi?
Elbette değil! İnanç başka, ideoloji başka. İnanç, ideolojiye dönüştüğünde inancı da çürütüyor! Çünkü inanç, kalpte başlayan kişisel bir mesele. Yani neye, nasıl inanacağımız bizim kişiliğimizle, ahlâk anlayışımızla, karakterimizle, neyi nasıl anladığımızla çok ilgili. Aynı ayeti okuduğumuzda, hepimiz farklı bir yorum çıkarırız. Onun için tek bir İslam var ama milyonlarca Müslümanlık anlayışı var! Çünkü herkes, kendi kültürüne, kişiliğine, karakterine göre bir yaklaşım benimsiyor. Okuduğundan ona göre bir yorum çıkarıyor. Bir kişinin yorumunu, anlayışını bir fikir olarak kabul edip onu bütün topluma dayatmak demek, bir kişinin kendi gömleğini bütün topluma giydirmeye çalışması gibi anlamsız bir şey!

YENİ BİR ‘BİZ’ LAZIM!
Sence bugünün Türkiye’sinde, herkesin kendi ideolojik mahallesinden ‘onurlu çıkış yapması’ mümkün mü?
Niye olmasın? Elbette mümkün! “İdeolojik mahalleden çıkalım” derken, “İnancımızı, mezhebimizi, kimliğimizi terk edelim” demiyorum ki… Onlarca yıldır toplum olarak manasız bir kavga veriyoruz. “Ben haklıyım”, “En doğru benimkisi” kavgası. Bu kavgalar yüzünden ülke bu halde. Enerjimizi, bu kavgalarla harcadığımız için bilimde, sanatta, teknolojide, eğitimde, ekonomide, mimaride vs. dünyanın gerisinde kalmışız. “Kimsenin inancına mezhebine karışmayalım, hatta bakmayalım, merak etmeyelim ve işimize bakalım” diyorum. Budur. ‘Onurlu çıkış’tan kastım da değerlerimizden vazgeçmek değil. İdeoloji haline dönüştürmekten vazgeçmek. Bir başkasına dayatmaktan vazgeçmek. Başkalarının da bizim gibi düşünmesini, giyinmesini, inanmasını, yaşamasını istemekten vazgeçmek. Türkiye ağır yara alırken, bizler artık mahallelerimizi düşünemeyiz. Bir ev düşün, odalarında yaşıyoruz fakat ev çöküyor. Salona inip oturup, konuşup hep birlikte ele ele verip, bu evi yeniden yapmayacak mıyız yani! Kaldı ki, başka seçeneğimiz mi var? Ülkemiz olmadıktan sonra inancımız, mezhebimiz, kimliğimiz, ideolojimiz neye yarar ki?

Laikliği, Türkiye’nin sigortası olarak görüyorum. Yeni bir ‘biz’ yaratmalıyız diyorsun.
Evet. Çünkü herkesin ‘biz’i farklı. Mesela Atatürkçü biri, ‘biz’ dediğinde toplumun bütününü değil Atatürkçüleri kast ediyor. Ya da AK Partili biri, ‘biz’ dediğinde AK partilileri kast ediyor. Aleviler ve Kürtler için de geçerli bu. Halbuki hepimiz, ‘bu ülkenin evladı ortak paydası’nda buluşuyoruz. Hepimiz iyi eğitim istiyoruz. Hepimiz çocuklarımıza yaşanabilir bir ülke bırakmak istiyoruz. Hepimiz dünyada başı dik gezmek istiyoruz. Hepimiz adalet istiyoruz. Bütün bunlar bizi ‘biz’ yapmaya yetmiyor mu ki inanca, mezhebe, kimliğe bakarak ‘biz’ tanımı yapıyoruz? Her kesimde iyi insanlar var. Aynı zamanda her kesimde kötü insanlar da var. Ben diyorum ki, her kesimdeki iyi, işini iyi yapan, çalışkan, yetkin, dürüst insanların bir araya geldiği yeni bir ‘biz’ tanımı yapabiliriz. Kaldı ki bazı anlarda o ‘biz’i yaratıyoruz zaten. Mesela Neşet Ertaş, Âşık Mahzuni, Emel Sayın dinlerken, aynı ‘biz’ oluyoruz. Cem Yılmaz’a, Kemal Sunal’a gülerken ‘biz’ oluyoruz. Turist Ömer’i izlerken de ‘biz’ oluyoruz. Ya da kebapla, lahmacunla, kokoreçle… Çünkü bir anda farklılıklarımızı bir tarafa atıp hepimiz aynı damak tadına uygun yemeklerden lezzet alıyoruz. Yani bu ülkenin kültürü, değerleriyle yoğrulan insanlar, zaten o ‘biz’ denilen topluluğu oluşturuyorlar. Tek sorun siyasi anlayışımızda. Siyaset söz konusu olduğunda, ‘biz’ kavramının anlamı değişiyor. İnanç, mezhep ideoloji temelli bir ‘biz’ çıkıyor ortaya. Bunun değişmesi gerekiyor. Ülkemiz için iyi şeyler yapmaya çalışırken ‘biz’ olalım!

Bu söylediklerin harika da… Acaba çok mu iyimsersin?
Yoo, alakası yok! Biz farklı mahallelerde yaşasak da, kader ortaklarıyız. Hepimizin kaderi, bu ülkede yaşayan diğerinin elinde. Milyar dolarlık bir işadamının kaderi, Bağcılar’da asgari ücretle çalışan bir yoksulun elinde. Diyarbakır’dakinin tercihi, Edirne’dekinin yaşamını etkiliyor. Ülkede bir grup iyi eğitim alıyor ama büyük bir grup kötü eğitim alıyor. Böyle bir durumda iyi eğitim alan o grubun mutlu olabileceği bir ülke olur mu burası? Mesela Robert Kolej mezunları şu yaşadığımız koşullarda mutlu mu? Yoksulluğun yüksek olduğu bir ülkede, zenginler mutlu olabilir mi? Şu anda olabiliyorlar mı? Bütün zenginler, o yoksul insanların ağzının içine bakıyor. “Aman tercihini değiştirsin de, bir gece ansızın malımıza, mülkümüze el koyabilecek bu siyaset anlayışı bitsin!” diye. Ülkemizi, onun iyi olmasını, huzurlu olmasını esas almalıyız. Aynı ülkenin evlatlarıyız, yapacağımız tek şey bunun farkına varıp öyle hareket etmek. Etmezsek, hep birlikte çürüyeceğiz.

Münir Özkul ile Adile Naşit’in oynadığı filmlerdeki gibi mahalleler mi hayal ediyorsun sen?
Yeşilçam filmleri bize saygıyı, komşuluğu, dert ortaklığını, el ele verip bir sorunun üstesinden gelmeyi anlattı. Tatlı, saygılı, sıcak bir birlikteliği gösterdi. Söylediğim, bunun gerçek hayatta da mümkün olduğu. Ve buna mecbur olduğumuz! İşini iyi yapan, çalışan, başkasının hakkını yemeyen, saygılı, neşeli insanlar olarak yaşanabilir bir ülke haline gelmemiz. İdeolojik mahallelerden çıkıp, gerçek komşuluğun olduğu, yardımlaşmanın olduğu, ayrımın olmadığı kimsenin kimsenin inancına, mezhebine karışmadığı hatta merak dahi etmediği bir anlayış. Bu, çok zor değil. Yeter ki bu ülkenin sadece ‘bizim’ değil, ‘hepimizin’ olduğu fikrini benimseyelim. Türkiye, farklı kesimlerin bir araya gelmesiyle oluşan ülkenin adıdır. O farklılıklar zenginliktir. O farklılıklarımızın kavgasını yapmayalım, tadını çıkaralım…

EN BÜYÜK KIRGINLIĞIM KENDİME… HARCADIĞIM HAYATIMA! HEBA ETTİĞİM GENÇLİĞİME…
“Levent Gültekin, intikam almak için yazmış bu kitabı!” diyenler de olacaktır. Cevabın n’olacak?
Ben aslında niçin İslamcı olduysam, aynı gerekçelerle de İslamcılıktan uzaklaştım! Ben değerlerim, ilkelerim olsun, barış olsun, dostluk olsun diye İslamcı oldum. Teoride böyleydi. Pratikte böyle olmadığı için de uzaklaştım. Evet, ne yaşadım, ne gördüm her şeyi anlattım. Ama bir intikam, bir hesaplaşma, bir yerme, bir kınama duygusuyla yapmadım. İslamcılardan tek bir şey istemedim. Ne bir makam, ne bir ihale, ne bir başka bir şey… Sorunun, insanlarda değil, inancın ideolojiye dönüşmesinde olduğunu anlattım. Kimseye ne bir kinim, ne kırgınlığım ne de öfkem var. En büyük kırgınlığım kendime. Harcadığım hayatıma! Heba ettiğim gençliğime! 25 yaşındayken Erdoğan’a hesap sorar gibi yakasına yapıştığımı anlattım. O yaşlarda gezdiğim, gördüğüm cemaatlerdeki sakatlıklara itiraz ettim. Bütün güç, devlet imkanları, para, her şey onların, yani benim arkadaşlarımın elindeyken, ben arkamı dönüp çıktım. Tek bir Allah’ın kulu, “Levent, bizden şunu istedi, vermedik!” desin, ben bütün iddialarımdan vazgeçerim. Diyemezler çünkü çok şükür kimseden hiçbir şey istemedim!

HEPİMİZİN ONURLU ÇIKIŞA İHTİYACI VAR
Diyorsun ki, “Laiklik, bu ülke için olmazsa olmaz değerlerden biri!” Bu düşünceye ulaşmanda ne etkili oldu?
Eskiden uygulamalara bakarak, laiklik hakkında bir kanaat edinmiştim. Şimdi meseleye akılla bakıyorum. Yaşadıklarımız, gördüklerimiz, geçmişte yaşananlar bize gösterdi ki, laiklik bir kişinin, kendi inanç anlayışını hepimize dayatmasının önündeki en büyük engel! Yani adamın biri, dinden bir şey anlıyor, sonra da ele geçirdiği güçle, o anlayışı bize dayatıyor. Ülkeyi, o anlayışla yönetiyor. Oysa inanç, bireysel bir eylem. Laiklik olmazsa, o bireyin eylemi, hepimize tek doğru inanç olarak dayatılıyor. Kimileri de, kendilerini Allah adına yetkili görüp, kendilerinde bize bir din anlayışı dayatma hakkı buluyor. O kişinin anladığı din, hepimizin hayatına şekil vermeye başlıyor! Osmanlı dönemi, hatta Ortaçağ’da Batı’da yaşananlar, bize bunun çıkmaz bir sokak olduğunu gösteriyor. Yani inanç, toplumsal meselelerde belirleyici norm olduğunda, hiçbir sorunu çözemiyorsun. Mesela kitapta bir anekdot anlattım, dini cemaatlerden biri, vaazlarda mikrofon kullanmıyordu. Çünkü onlara göre, teknolojik gelişme dine aykırı! Şimdi o cemaatin, ülke yönetiminde söz sahibi olduğunu düşünün… Halimiz nice olur! Ben bu yüzden laikliği, Türkiye’nin sigortası olarak görüyorum. Tamam geçmişte, pek öyle uygulanmadı ama uygulamasına değil, anlamına bakmalı ve gerçek anlamıyla uygulamanın yolunu açmalıyız…

Ne yani, sen şimdi Atatürkçü mü oldun?
İstesem de olamam ki! Atatürk’e minnet, saygı duyuyorum. Onu, felsefesini, yapmaya çalıştığı her şeyi anlıyorum ve benimsiyorum. Onun aklındaki Türkiye’nin yaşanabilir bir Türkiye olacağını düşünüyorum. Ama tüm bunlar, beni, Atatürkçü yapmaya yetmez. Çünkü Atatürkçülük bir görüş değil, bir inanç. O mahallenin yerlileri var. Benim gibi sonradan gelenleri fazlalık gören yerliler! Atatürk’ü ne kadar anlarsam anlayayım, onun felsefesini ne kadar benimsersem benimseyeyim, aileden doğma büyüme bir Atatürkçü gibi olamam…

Bu yaklaşım sadece Atatürkçüler için mi geçerli?
Hayır, her mahallenin, her ideolojinin, bir yerlileri, yani gerçek sakinleri, bir de o mahallede kiracı gözüyle bakılanlar var! Mesela sen, istesen de, dindar olamazsın. Çünkü dindar mahallenin de yerlileri var.Ya da HDP’li olmazsan, Kürt kabul etmezler seni. Mesela Mehmet Şimşek Kürt ama ideolojik olarak orada olmadığı için, Kürt kabul edilmiyor. İşte bu “mahalle sahiplik duygusu”, başkalarını da mahallelerine hapsediyor. Çıkamıyoruz oralardan. “Onurlu çıkış” demek, bu gelene, gidene yol açmak, bu mahalle kültürünü terk etmek. Kendini o inancın, ideolojinin sahibi görmekten vazgeçmek…

GERÇEK İSLAM DİYE BİR ŞEY YOK!
Sen okuyanlara soruyorsun, ben de sana sorayım: “Gerçek İslam hangisi? Milyonlarca farklı yorumdan, tarzdan, inanıştan hangisi?”
Ne yazık ki gerçek İslam diye bir şey yok! Bu anlamsız bir arayış. Bu anlamsızlığın iki nedeni var. Birincisi, İslam Müslümanların elinde çürüdü. Yani hayatla bağı koptu. Müslümanlar İslam’ı kendilerine benzettiler. Yüzlerce yıldır her gelen din adamı bir yorumla, dine bir ekleme yaptı. Mesela “Zina, haramdır. Öyleyse zinaya giden yollar da haramdır. O nedenle kadınla tokalaşmak da haramdır” dedi biri. Bir başkası, “İçki haram. Öyleyse içkili restoranlarda yemek yemek de haram” dedi.� Böyle milyonlarca kişisel yorum, dinin kuralı gibi gösterildi ve benimsetildi. Neticesinde fındık kadar öz şeklinde olan bir din, ulemanın, Müslümanları kontrol altına almak için eklediği yorumlarla, bir bina büyüklüğünde kartopuna dönüştü! Şimdi o kartopu içinde o fındığı arıyorlar! O fındığı bulmaya kimsenin gücü yetmez… Nafile bir çaba!

AK PARTİ’NİN İSLAMCILIK ANLAYIŞI ORTAOKUL DÜZEYİ BİR İSLAMCILIK
Kitaptan anlıyoruz ki, sen 14-15 yaşlarında bayağı militan Müslümansın ve dünyanın geri kalan milyonlarca insanının işe yaramaz gereksiz kişiler olduğunu düşünüyorsun?

İslam’ın en temel vaazlarından biri: “İnanıyorsanız en üstün sizsiniz!”dir. Biz de inandığımız için, kendimizi üstün görüyorduk. İnanmak da yetmiyordu. Bir de onu ideoloji olarak, yani inançtan anladığımızı yaymayı, Müslümanlığı, ülkede en temel değer olarak benimsetmeyi bir amaç olarak benimsemiştik. Allah’ın, insanı yaratma amacı da buydu. Böyle bakıyorduk. “Biz, o amaca göre yaşadığımıza göre gerçek Müslümanlar bizleriz”” deyip, bu bilinci taşımayan insanları gaflet ve delalet içinde, işe yaramaz insanlar olarak görüyorduk. Bir insana değer verirken, inancına bakıyorduk. Yaptığı iş, verdiği eser, bir konuda gösterdiği başarı bunlara pek kıymet vermiyorduk. “İnanmıyorsa, ne yaparsa yapsın kıymeti yok!” diye bakıyorduk. Ama hayat bana, iyi insan olmanın, inançla bir alakasının olmadığını; üstünlüğün, iyi insan olmakta olduğunu, iyi işler yapmakta, ülkesine toplumuna bir değer katmakta olduğunu gösterdi. Biz İslamcılar olarak, kendimizi en üstün insanlar görürken, birden fark ettim ki, İslamcılar arasındaki başka cemaatler, kendi cemaatinden olmayanları Müslüman bile kabul etmiyorlar! Üzülerek görüyorum ki, AK Parti iktidarı, benim 15 yaşındaki İslamcılık anlayışımla ülke yönetiyor. Meselelere benim o yaşlardaki aklımla bakıyor. O yüzden neyi, niçin söylediklerini, nereye varmak istediklerini kolayca anlayabiliyorum. AK Parti’nin İslamcılık anlayışı gerçekten söylüyorum, ortaokul düzeyi bir İslamcılık…

ÖĞRETMENİM, SOLCU OLSAYDI BELKİ BEN DE SOLCU OLACAKTIM
Lisedeki sevdiğin öğretmen İslamcı değil de, solcu olsaydı, sen solcu mu olurdun?
14-15 yaşındaki çocuklar olarak, esasında hiç birimiz seçtiğimiz ideolojileri okuyarak tartarak, kıyaslayarak seçmedik. O yaşlarda ya okuduğumuz bir kitaptan, yazardan ya bir öğretmenden, sevdiğimiz saydığımız birinden etkilenerek bir ideolojiye dahil oluyoruz. Bu şekilde, kimimiz solcu olduk, kimimiz İslamcı. Benim şansıma da İslamcılık düştü. Ahmet Kaya, Ümit Kıvanç’ın belgeselinde, solcu oluşunu şöyle anlatıyor: “Bir tamircide çalışıyordum. Herkes bana, “Lan git şuradan bir sigara al, oğlum koş şunu getir!” şeklinde davranıyordu. Bir gün dükkana abiler, ablalar geldiler ve bana “Siz” diye hitap ettiler. Hayatımda ilk defa biri bana “Siz” diyordu. “Kim bunlar?” diye sordum. “Solcu gençler” dediler. O gün solcu olmaya karar verdim!” Allah rahmet eylesin, benimki de Ahmet Kaya’nın duygusunda farklı değildi. Bizimkisi, esasında var olma, birey sayılma, hayata tutunma savaşıydı. Bunun için de bir ideolojiye tutunma, bir çevrenin, bir topluluğun içine girme ihtiyacı duyuyorduk. Hepimiz bir bahaneyle bir yere dahil olduk. Evet, hocam solcu olsaydı, belki ben de solcu olacaktım…

NASIL MI GEÇİNİYORUM?
Sürekli bir yerlerden para aldığın, destek gördüğün söyleniyor, gerçek mi?
Toplumun bir kesiminde tuhaf bir hastalık var. Tek başına bir kişinin varlık gösteremeyeceği, başarılı olmayacağına dair bir düşünce var. Kendilerine olan güvensizliği herkese yansıtıyorlar! Toplumun bana olan iltifatını, birilerinin parlatma çabası sonucunda oluşan bir duygu olduğunu sanıyorlar. Ben, iktidara muhalefet ediyorum. Ama hesaplarım, telefonlarım, kiminle görüşüp, kiminle görüşmediğimi devlet bilecek durumda. Ne bir partim var, ne cemaatim, ne görüştüğüm bir grup ne de mahallem. Birilerinden tek kuruş maddi ya da hesaplı bir parlatma desteği alıyorsam, ortaya çıkarsınlar! Özgürlüğümü, bağımsızlığımı kimseye satacak kadar köle ruhlu değilim. Böyle biri olsaydım, iktidarda yandaş olan herkesi paraya, makama boğan arkadaşlarımı terk etmezdim…

Peki bir yerden maaş almıyorsun nasıl geçiniyorsun? Geçmişte kazandığın paralar hala seni geçindirebiliyor mu?
Bu soru en çok karşılaştığım sorulardan biri. Kısaca şöyle cevap vereyim: 20 yıllık yöneticilik hayatımda edindiğim birikimlerim vardı, hepsini sattım, topladım ve kira geliri olan bir gayrimenkule yatırdım. O kira geliri hem evimin kirasını ödüyor hem de yaşamımı sağlıyor. Çok şükür daha fazlası için bir arzum da yok, hırsım da…

POLİTİKADA KARİYER HESABIM YOK
Günün birinde seni de politika sahnesinde görecek miyiz?
Politikada bir kariyer hesabım yok. Ama hayatın, bizi ne zaman neye mecbur edeceğini de bilemeyiz. Mesele ilke olduğunda da, “Ben istediğimi yapmak istiyorum!” lüksü içinde olamayız. Ülke olmadıktan sonra yazsak, konuşsak, düşünce üretsek neye yarar ki…

BU DA BENİM AYIBIM
İslamcı düşüncelerin babanla aranda sorun yaratmış. Baban, ta en başından beri, “Gittiğin yol, yol değil” demiş. Onun bu bilgeliği beni çok etkiledi. İlkokul mezunu olmasına rağmen, nasıl bu kadar ileri görüşlüydü?�
Evlatlar, kabul etmese de, babaların hayat tecrübesi var! Ben de bunu anlamayan evlatlardandım. İslamcı olduğumda, ilkokul mezunu bir baba, benim bugün büyük aydınlanma sonunda söylediğim cümleleri bana o zaman söylemişti! Güya okumuş biri olarak, onun o zaman söylediklerini ancak 40 yaşında anlayabildim. Bu da benim ayıbım…