Ötekine nefretin bedeli cebimizden çıkıyor!

Ötekine nefretin bedeli cebimizden çıkıyor!
Selçuk Şirin

ÜLKEDE ne zaman kavga gürültü olsa yüreğim ağzıma geliyor.

Ali Koç’un dediği gibi karpuz gibi ortadan ayrılmış bir ülke beni endişelendiriyor. Ancak endişemin kaynağı sadece toplumsal değil. Biz görmezlikten gelsek de bu meselenin bir de ekonomik faturası var. Bu faturayı çıkarmadan önce gelin Türkiye’deki toplumsal kamplaşmanın boyutlarını tespit edelim.

KİŞİLER ARASI GÜVENİN EN ZAYIF OLDUĞU ÜLKE!

Bahçeşehir Üniversitesi’nden Prof. Yılmaz Esmer Hoca’nın yürüttüğü Dünya Değerler Araştırması’na göre Türkiye, kişiler arası güvenin en zayıf olduğu ülkelerden biri. Halkın sadece yüzde 12’si başkalarına güveniyor. Bu oran İsveç, Norveç ve Danimarka gibi ülkelerde yüzde 70’in üzerinde.

Çocuklarımızı bile ayırıyoruz!
Toplumsal kamplaşmanın vardığı boyutu anlamak için geçtiğimiz yıl Marshall Fund tarafından yapılan kapsamlı araştırmaya bakalım. Bu araştırma bize, maalesef meselenin politik ayrışmanın çok ötesine geçtiğini gösteriyor.

Yetişkinler arasında,

– Kızının karşı görüşte biriyle evlenmesini istemeyenlerin oranı % 83

– Karşı görüşten biriyle ortak iş yapmak istemeyenlerin oranı % 78

– Karşı görüşten biriyle komşu olmak istemeyenlerin oranı % 76

– Çocuklarının karşı görüşten birinin çocuklarıyla arkadaş olmasını istemeyenlerin oranı % 74

GENÇLERDE DURUM DAHA DA VAHİM!

Nüfusun yarısı genç olan bir ülkede herhangi bir konuda fikir yürütmeden önce gençlerde durum tespiti yapmak gerekiyor. Bilgi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Pınar Uyan Semerci ve Emre Erdoğan liderliğinde TÜBİTAK tarafından desteklenen kapsamlı bir araştırma, gençlerde ayrışmanın boyutlarını ortaya koymuş. Bu hafta açıklanan veriler iç karartıcı.

Gençler arasında,

– Kızlarının ‘öteki’ gruptan birisiyle evlenmesini kabul etmeyen gençlerin oranı % 90

– ‘Ötekilerle’ iş yapmak istemeyen gençlerin oranı % 84

– ‘Ötekilerle’ komşu olmak istemeyen gençlerin oranı % 80

– Çocuklarının ‘ötekilerin’ çocuklarıyla arkadaşlık etmesini istemeyen gençlerin oranı ise % 84.

KAMPLAŞMANIN EKONOMİK MALİYETİ

Toplumsal güven artık ekonomik bir kavram. Öyle olduğu için de başta Dünya Bankası olmak üzere kalkınma iktisatçıları toplumsal güveni detaylıca ölçer oldu. Çünkü ancak farklı fikirden insanlar birbirine güvendiği zaman ekonomik ve toplumsal ilerleme mümkün oluyor. Özellikle toplumların göçler ve politik çatışmalarla bu kadar karmaşıklaştığı bir çağda, insanları farklılıklarıyla huzur içinde bir arada tutabilmenin yolu toplumsal güveni inşa etmekten geçiyor.

FORMÜL BASİT!

Kalkınma ekonomistleri için ortada çok basit bir hesap var. Bir ülkeyi ekonomik olarak şaha kaldırmanın yolu o ülkede toplumsal güveni inşa etmekten geçiyor. Çünkü bu varsayımları test eden epey bir veri var elimizde. Örneğin Horvath (2013), ülkeler arası karşılaştırmalı analizinde toplumsal güvendeki artışın doğrudan ekonomik kalkınmaya etkisinin doğrusal ve pozitif olduğunu ortaya koyuyor (r= 0.43). Aynı şekilde Bjornskov (2012) ve Dearmon & Grier (2009) gibi pek çok ekonomist, bir ülkede toplumsal güvendeki her 1 standart sapma artışın o ülkenin milli gelirini yüzde 1 ila 2.4 oranında arttırdığını gösteriyor. Bu artışı elde etmek için eğitimde ya da sanayide ne denli büyük yatırımlar yapmamız gerektiğini hesaba katınca Türkiye’nin en masrafsız kalkınma formülünün ne olduğu ortaya çıkıyor.

TÜRKİYE’Yİ KALKINDIRMANIN EN MASRAFSIZ YOLU!

Kişi başı milli geliri 10 yıldır yerinde sayan bir ülke olarak ekonomimizi geliştirmek istiyorsak yapmamız gereken en ucuz yatırım toplumsal güveni arttırmak olabilir. Yol, köprü yapmanın, okul, üniversite açmanın maliyeti çok yüksek. Ama toplumsal huzur dediğimiz, insanların birbirine itimadı dediğimiz kavram sonuçta bir eko-sistem meselesi.

KARPUZ GİBİ YARILMIŞ BİR ÜLKEDEN GİRİŞİM ÇIKMAZ!

Türkiye’nin dünya ile rekabet edebilmesi için katma değeri yüksek üretime geçmesi şart. Bu konuda nihayet ülkede bir uzlaşma sağlanmış durumda. Kalkınmak için katma değeri yüksek üretim yapmak, bunun için de her alanda yeni girişimleri hayata geçirmek gerekiyor. Yani Türkiye’nin bu noktadan ileriye gidebilmesi için yol, köprü artık yeterli değil. Bundan öteye gitmenin yolu fındığı, üzümü, elmayı, İstanbul’u, Konya’yı, Kapadokya’yı daha akıllı bir şekilde işleyip piyasaya çıkarmaktan geçiyor. Peki bu nasıl olacak?

GİRİŞİMCİLİK GÖKTEN ZEMBİLLE İNMİYOR!

Bizde inovasyona büyük bir hayranlık var. Girişimcilik, startup kavramları herkesin dilinde. Sosyal medyada görüyorum, en son teknolojik oyuncaklara acayip düşkünüz. İyi de bu ürünleri ortaya çıkaran bir eko-sistem var. Toplumsal güven o eko-sistemin olmazsa olmazı. Eğer ülkedeki ekonomiyi harekete geçirmek istiyorsak yol, köprü inşasına ayırdığımız kaynağın onda birini toplumsal güven tesis etmek için ayırmalıyız.

Ötekine nefretin bedeli cebimizden çıkıyorOKULÖNCESİNDE ISRAR EDİYORUM!
İKİ haftadır bu köşede okulöncesi eğitimin önemini anlatıyorum. Yıllardır hep aynı şeyi söylüyorum: Her ile üniversite açmaktansa her mahalleye iyi bir okulöncesi kurumu açalım! Bunun niçin böyle olması gerektiğini, bir de Nobel Ekonomi Ödülü almış Jim Heckman’in aşağıdaki grafiği ile anlatmak istiyorum: Eğitimde geri dönüşü en verimli yatırım okulöncesine yapılan yatırımdır.

MİLLİ EĞİTİM’İN ÖNCELİĞİ

Eğitimde sınırlı kaynağı yatıracak yer belli. Peki biz eğitimde yatırımı hangi seviyeye yapıyoruz hiç merak ettiniz mi? Malum bu hafta Meclis’te 2018 bütçesi görüşülüyor. Acaba sınırlı bütçemizi eğitimde doğru yere mi harcıyoruz? Eğitim Reform Girişimi tam da bu soruya yanıt veren bir analiz paylaştı bu hafta. Okul türlerine göre, öğrenci başına düşen 2018 bütçe ödeneği yandaki tabloda mevcut. Gördüğünüz gibi öncelik olması gereken okul öncesine en az kaynağı harcıyoruz. Eğitimde yapmamız gereken tek bir reform var ise o da bu tabloyu tersine çevirmektir. Daha ne diyeyim…

Vicdan bizim altıncı duyumuz…

AÇ KALAN KENDİ VİCDANINDAN YEMEYE BAŞLADI
İpek Özbey

Yavru kediye işkence yapan er, hayat arkadaşının canına kıyan koca, ortağını öldürüp selfie çeken adam, pompalıyla müdür katleden öğrenciler; intiharlar, cinayetler, tecavüzler, linçler, tacizler, saldırılar… Hayat hep vahşet, hep kötülük mü? Peki o naif dünyamıza ne oldu? Ya vicdanımıza? Sanatçı Ahmet Mümtaz Taylan’a göre, ‘aç kalanlar vicdandan yemeye başladı’ ve olan oldu.

– Ne dersiniz; bizi biz yapan erdemleri yitiriyor muyuz? Siz de hayatınızda bunu hissediyor musunuz?

Uzun zamandır hem de.. Giderek artan bir ayrışma var. Bizi biz yapan şey neydi tam hatırlamıyorum, fakat hatırladığım şu: Biz birlikte yaşayabiliyorduk. Böyle bir kültürümüz vardı. Bu, süratle erozyona uğruyor. Bundan ben de mustaribim.

– Neyi özlüyorsunuz?

52 yaşındayım, hatırladığım kadarıyla Türkiye’de hiçbir zaman tam bir ifade özgürlüğü olmadı. Fikir çeşitliliğini ve bunların nispeten özgürce ifade edildiği zamanları özlüyorum.

– Hayatımız adeta gerilim filmine dönüştü. Vurmalar, kırmalar, kavga-dövüşler, saldırılar… Ne oluyor, nereye gidiyoruz?

Belki eskiden de şiddet vardı ama bizim haberimiz olmuyordu. Teknoloji iletişimi hızlandırdı ve bir anlamda bilgiler daha ulaşılabilir hale geldi. Ayrışma, tribünleşme, tribün dışı kalanların bertaraf olmasıyla yapay bir saflaşma da oldu. Herkes bir anda inandığı, inanmadığı yerde kümeleşmeye başladı. Bu tribünleşme şiddeti biraz daha meşru kılan bir iklim yaratıyor. Şiddet, tepeden tırnağa herkesin itiştiği yerde bir tür görünmez kural gibi oldu. Unutmamak lazım; ayıplanmadığı yerde şiddet azgınlaşır. Bir hayvanın ölümüyle sonuçlanan vakada, kedi mal olarak görülüyor, sahipsiz de olduğu için bu adam sahipsiz mala zarar vermiş oluyor. Sabah içeri girip, öğlen çıkıyor. Nişanlısı varmış da canı sıkılmış falan. “Neyse nişanlının başına gelmedi” diye sevinecek hale geliyoruz. Bu, işin en acıklı kısmı.

– ‘Kaybolan naiflik’ diyoruz ya, nasıl kaybettik bunu?

Bence kitlesel bir kabalaşmanın, duyarsızlaşmanın, fazlasıyla tribünleşmenin ve bireysel ahlak ve faziletlerden uzaklaşmanın sonucu kaybettik. İncelikleri ve güzellikleri yaşatmaktan ziyade, memleket Survivor platosuna dönüştü. Türkiye, benim bütün 10 yaşlık periyodlarımda sorunlu bir ülkeydi. Biçimi, özü değişebilir ama esasen hep sorunluydu. Sürekli savrulmalar üzerine geçti ömrümüz. Ama bu insan ömründe uzun bir süre, bir ülkenin yaşında değil. Başka zamanlar da olacak. Türkiye gene dönüşecek. Bu kötü gidişten dünyanın halini kötüye yormak da umutlu bir şey değil.

– Dik durmak, yıkılmamak mı diyorsunuz?

Soru soran, itiraz eden, hâlâ baş eğmeyen, daha güzelini isteyen insanlar var. Yeni meslekler var. Üstelik teknoloji bizi kendimize uzaklaştırdıysa da birbirimize yaklaştırdı.

– Gerçekten yakınlaştırdı mı? Samimi bir yakınlaşmadan bahsedebiliyor muyuz?

Hemhal olmak anlamında somut bir şey. Başkasının derdiyle de ilgilenir, dertlenir olduk. Sorunları çok geç öğrenir, çoğu zaman sadece seyircisi olurduk. Şimdi doğru anlamıyla ‘hepimizin aynı gemide’ bulunduğunu, başkalarının felaketine sevinmenin eninde sonunda kendi felaketinle cilveleşmek olduğunu anlayacak durumdayız. Belki önüne geçemiyoruz, belki çabuk bir araya gelemiyoruz ama haberdarız.

– Belki de her şeyden haberdar olmak mutsuz ediyordur bizi…

Bunun payı vardır muhakkak ama duymamamın kimseye faydası yoktu, duymanın olacak. Toplumsal olaylarda, sığ günlük siyasetin çağırdığı her alana koştura koştura gidip taraf olduk. İki taraftan birini seçme kolaylığına eyvallah ettik. Bu bizi sorunu bilmekten öte çok daha uzaklaştırıyor. Yani mesafelerimizi kaybettik. Çok fazla haber izliyoruz. “Artık haber duymak istemiyorum” diyen bir kişiyi anlayabilirim. Çok fazla içinde olmak, bütün dünyayı sığ meselelerden ibaret görmek gibi bir yanılgıya da düşürebilir insanı. Bence bir yurttaşın makul bir düzeyde ülkesinde olup bitenle ilgili bilgisinin olması lazım. Ama biz ilgili görünmek adına her şeyi tartışıyoruz. Bir ülkede hayvan hakları neden bu kadar feveranla tartışılıyor, anlaşılır bir şey değil.

– Bizi iyi yaşamaktan alıkoyanlara karşı nasıl direneceğiz?

Sığ siyasetle daha az ilgilendiğimizde bunu başarabiliriz. Mesela bugün Kudüs tartışılıyor. Bu, insanlık tarihi kadar eski bir sorun. Günlük hayatta bu kadar konuşulması istendiğinde bunu bizim koşarak kabullenmemizde bir tuhaflık var. Önemli bir konudur ama Türk kamuoyunun yaşadığı bu kadar ağır mesele varken birinci meselesi değildir. Türkiye’de olup biten şeyler için de geçerli. Kadın, çocuk, hayvan hakları gibi üzerinde çok daha iyi anlaşacağımız problemli alanlarda ilerlemek dururken bizim çözemeyeceğimiz konularda haftalarca tartışmamız, konuşmamız tuhaf. Bu da çağrıldığımız her alanda kavgaya koşturmamızın bir örneği. Bunun bir faydası olduğunu düşünmüyorum. Kudüs’ün ne olacağına Türk halkı karar vermeyecek ama hayvan haklarını, kadın ve çocuk haklarını, ifade özgürlüğünü meselesini çözebiliriz.

– Çözebiliriz ama çözemiyoruz… Bize engel olan şey ne?

Yapamadığımızda da ortaya birbirinden uzak, davalı, katmanlı bir zümre çıkıyor. Bir ülkede sabahtan akşama kadar siyaset konuşulması, ekranda siyasetçilerden başka kimsenin görülmemesinde bir anomali yok mu? Bu garip enerjinin kaynağı da birebir bu ülkenin insanları. Çağrıldığımız her yere koşup taraf olmaya çalışmamız… Bazı şeylerde taraf olamazsın! Hayvan haklarının tarafı mı olur mesela? Çocuk istismarının, kadın cinayetlerinin tarafı mı olur? Biz bunlarda bile tribünler yarattık.

– Ortak Değerler Araştırması’nda katılımcılara soruluyor. Herkes adalet ve güven istiyor. Peki hepimiz istiyoruz da neden başaramıyoruz?

Çünkü emek gerektiren işler bunlar. Dört senede bir oy vererek, meselelerin çözümünü bir siyasetçi topluluğuna devredemezsiniz. Toplum olarak sorumluluk alma konusunda zayıfız. Dört yılda bir oyunu kullanan herkes kendini yurttaşlık görevini yapmış sayıyor. STK’larda çalışmalıyız, siyasetin denetlenmesi yurttaş tarafından üstlenilmeli. Çok eksiğimiz var. Sizce şu cümlede bir sıkıntı yok mu? “Tayyip Erdoğan gitsin ama bu memlekete ne olursa olsun!”… Bu cümlenin, “Tayyip Erdoğan kalsın da ne olursa olsun” cümlesinden hiçbir farkı yok. 80 milyonluk bir ülke bu kadar dar bir tartışmanın içine hapsedilebilir mi? Bu kadar damarı şişmiş, öfkeli insanın çözüm üretme ihtimali yok. Ülke bilerek muhalefeti ve iktidarıyla bu tansiyonda tutuluyor. Burada farklı toplumsal travmalar yaşayabiliriz ve işte tam o noktada aynı gemideyiz. Kendimize benzemeyenle, bizimle aynı olmayanla yan yana olup konuşmayı tartışmayı öğreneceğiz; başka çaresi yok. Her iki taraf da birbirini kendi referanslarına göre aşağılamak, ötelemek için elinden geleni yapıyor.

– Birlikte yaşama kültürünü tekrar savunmak zorundayız…

Kesinlikle… Bize benzemeyenle, bizim gibi düşünmeyenle daha yakın olmak zorundayız. Anlaşmak değil birbirimizi anlamak zorundayız. Anlaşmadan da yaşanır, anlamadan olmaz. Türkiye’de karşındaki senin doğrunu kabul ederse uzlaşmış oluyorsun. Hayır efendim, öyle bir şey değil. O dönmüş oluyor. Ben iki adım atacağım, sen iki adım atacaksın. Ortada bir yerde buluşacağız. Bunu söylediğimde ‘orta yolcu’ diye sataşanlar oluyor tabii…

– Evet Twitter’da bir takipçiniz sizin için ‘Ayağı yere değmeyen Pollyanna’ yazmış…

Çok güzel teşbih fakat n’apıcaz, ne işe yarayacak bu benzetmeler? Bu kuru, kaba eğlencenin yarın sana bize bir faydası olacak mı? Sorun şu: Biri bizi dinlesin istiyoruz ya, işe başkasını dinlemeyle başlayabiliriz.

– Geçenlerde düzenlenen Ortak Değerler Hareketi’nin konferansında ‘Şaban nasıl İvedikleşti’ diye bir başlık vardı. Bu değişime nasıl bakarsınız?

Değişim değil, dönüşümün bir işareti olarak algılayabiliriz. Sosyal, toplumsal dönüşümlerle birlikte roman, film karakterli de dönüştü. Şaban gibi naif, yerel ve evrensel değerlerle meselesi olan bir karakter, tamamen kaba komediye dönüştü. Buradan kesinlikle filmi yapanları eleştirmiyorum. Recep İvedik üzerinden o anlayışın temsil edildiği yüzlek yaşam biçimini görüyoruz. Mizah bunları kaçırmaz. Mizahın işi bunları doğru, yanlış diye ayırmaktan ziyade göstermektir. O gösterir, biz seçimimizi yaparız. Şaban çekildiği günün değerlerini gösteriyordu bize, İvedik ise bu günü.

– Bir de vicdan meselesi var. Yaşadığımız tüm kötülüklerin altından o çıkıyor. Siz bu meseleyi nereye koyuyorsunuz?

Vicdanın altıncı duyu olduğunu düşünüyorum. Ondan yoksun insanlar var. İnsan bir hiçtir. Vicdanlı insan hiç yoktan iyidir. Şimdi ‘hiç yoktan iyidir’in peşindeyiz. Aradığımız budur. Aradığımız büyük bir lüks, refah, inanılmaz yaşam koşulları, “Kuzey Avrupalı gibi olalım, her sabah herkes birbirine selam versin” falan değil. Şimdilik isteğimiz ‘kaybettiğimiz vicdan’a kavuşmak… Vicdan yoksa hiçbir iş yolunda gitmez. Oksijen gibidir, su gibidir. Aç kalanlar kendi vicdanından yemeye başladı. Vicdansız insan sadece bir canlıdır.

– Sizce sonradan edinilen bir şey mi vicdan, yoksa ya vicdanlı ya vicdansız mı doğuyoruz?

Bence bir vicdan ihtimaliyle doğuyoruz. Ailevi, çevresel, ülkesel katkılar veya sekterlikle o filiz ya kavrulup gidiyor ya da büyüyor, ağaç oluyor. Ancak o ağaçlardan oluşan bir ormanın içinde huzurla yaşayabiliriz.

İYİLİK İÇİN SAVAŞMAK GEREKİYOR

İyilik de kötülük de bulaşıcıdır, iyilik için savaşmak gerekiyor ama kötülük için savaşıyoruz. Düşünün, “Yaşasın kötülük” diye bir şey, şakanın bile konusu olmamalı ama dilimize girdi artık. Hayatımıza sızmış çirkinlikler var, dilimize de bulaştı bu. Fakirlikle alay etmek, eşcinsellikle alay etmek, hayvanları itip kakmak, kadın meselesinde bilerek isteyerek küçümsemek… Kötülüğe bu kadar eyvallah etmemek lâzım.

NEDEN AHMET MÜMTAZ TAYLAN?

Toplumdaki her türlü kutuplaşma eğilimini gidermeye yönelik başlatılan Ortak Değerler Hareketi’nin ilk konferansına katıldım. Burada yapılan sunum, hayatımız hakkında çok dikkat çekici tespitlerle doluydu. Konda Genel Müdürü Bekir Ağırdır’ın konuşmasında; “Türkiye’de yaşayanlar kişisel hayatlarında kaderine razı olmuyor ve problemi aşmaya çalışıyor. Ancak ortak hayatta umutsuz, kaygılı ve korkulu. İkili bir hayat yürütüyoruz” gibi altı çizilecek tespitler vardı. Nasıl ayrıştığımızı, ortak hayatımızdaki özlemlerimizi ortaya koyan, izleyende farkındalık yaratan önemli bir konferanstı. Bir gündem zehirlenmesi yaşadığımız malum. Hayatımız oradan oraya savrulurken bizi biz yapan değerleri unutur olduk. Bu hafta 360 Derece’de biraz gündem dışına çıkıp hasletlerimizi konuşmak istedim. Canlandırdığı, içimizi ısıtan naif karakterler, yönettiği oyunlar, yazdığı yazılarda ortak değerlerimize, vicdanımıza seslenen ve her zaman kavgayı değil diyaloğu seçen biri olduğu için Ahmet Mümtaz Taylan ile konuştum.

Bir hikayem var çocuklar…

Bir hikayem var çocuklar…
Erkut Can

Ömrüm boyunca Türkiye’de çok olay yaşadım. Aklımın erdiği 6-7 Eylül olaylarından başlayarak, ihtilaller, muhtıralarla. Asla bitmeyen siyasi kavgalar ve ekonomik sıkıntılar içinde bu yaşa geldim. Ama inanın, son yıllarda yaşadıklarımızı hayal bile edemezdim. Yaşattılar. Daha neler yaşayacağımız da belli değil.

Serzenişle başladım yazıma. Biraz güldüreyim bari. Eminim kimse bilmiyordur. Ama o biliyormuş. E, tabii bilecek. Koskoca profesör. Neymiş bildiği Kuzu Hoca’nın: “Reza Zarrab, baştan beri Amerikan ajanıydı.” Peki Kuzu’nun bu tespitine rağmen biz ne yaptık? Adamı, Bakanlar Kurulu kararıyla ayrıcalıklı Türk vatandaşı yaptık. Ama bir gün Türk polisi onu yakaladı. Hapse girdi. O, gir-çık yaptı ama, onu yakalayan polisler üç yıldır içeride. Hayırsever bir iş adamını yakaladıkları için.

Gel zaman git zaman o hayırsever büyüdü de büyüdü. Haa, bu arada gözbebeğimizle evlenip, baba oldu. Çaktırmadan cari açığımızın yüzde 15’ini kapatıp, bir de rekortmen ihracatçı oldu. Bakanlardan plaket aldı.

Ve bir gün, ölüm korkusu ağır basınca, danışıklı döğüşle güya Miami’ye gezmeye gitti. Gidiş o gidiş. Pazarlık etmişti ya, aldılar içeri. O yatarken Amerikalılar da boş durmadı. 2005’ten beri yaptıklarını yapıp, tapesinden tıpasına kadar toplayıp durdular. Eksikleri de 1,5 yıl boyunca o tamamladı.

Biz ise önce “Bizi ilgilendirmez” dedik. Nedense sonra ilgilendik. Çünkü o, hayırsever bir vatandaşımızdı. Biz anlayamadık nota bile verdik ama o anladığı için yırttı. Sanıktı, itibarlı bir tanık oluverdi. Şimdi, hakimin, savcının, jürinin önünde ötmeye başladı. İkinci gün hapishane tulumunu çıkarıp, ceketini giyerek. Yükümlülüklerini de şöyle sıraladı. Gerçekleri söylemek, Amerika ile işbirliği yapmak.

Çünkü hapisten çıkmanın en hızlı yolunun bu olduğunu biliyordu. O bunu söylerken düşündüm. Keşke, zamanında Türkiye’de yargılasaydık. Ama 20 Ocak 2015’te mecliste 264 kahkahalı oyla akladığımız gibi siyasiler değil, yargıçlar karar verici olsaydı diye. Bugün kulakları New York’ta daha kime milyonlar verdiğini söyleyecek diye heyecan içinde beklemezlerdi.

Evet, Zarrab ötmeye başladı. Bakanlardan bürokratlara kadar verdiği paraları mahkemeyi şaşırtacak şekilde kuruşu kuruşuna söylüyor. Görünen şu; o, hakimin soracağı soruyu biliyor, hakim de alacağı cevabı. Çünkü hepsi derslerine iyi çalışmışlar. Bu bir ayda olacak iş değil. Aylarca çalışılmış anlaşılan. Ve işin acı tarafı daha ikinci günde, zamanın başbakanı, Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın adı da mahkeme tutanaklarına bir şekilde girdi. Çok yazık. Gerçekten yazık. Mahkeme 3-4 hafta sürer diyorlar. Bakalım daha neler duyacağız?

RÜŞVETİN BELGESİ OLURMUŞ
Hikayeyi yazarken aklıma geldi. Özallı yıllarda ‘Civangate’ olarak tarihe geçen bir dava vardı. Dönemin Emlakbank genel müdürü Engin Civan, iş adamı Selim Edes’ten 120 milyon dolarını ödemek için 3,5 milyon dolar rüşvet istemiş. Civan’ın “İspat et” lafına da Edes, “Rüşvetin belgesi mi olur p…venk” diye karşılık vermişti.

Demek ki, o zaman etik öyleymiş. Baksanıza Reza Efendi, Çağlayan’a verdiği rüşvetin miktarını, para çeşidini tek tek mahkemeye sundu. “O kadar çok rüşvet dağıttım ki, birbirine karışıyordu” dedi.

Hakan Atilla’ya ise hiç rüşvet vermediğini özellikle belirtti. “İstemedi” dedi. Aboov.

YANARDAĞ LAV PÜSKÜRTÜYOR
Enteresan bir ülke Türkiye. Her gün heyecan verici, adrenalin artırıcı bir olay var. Batı’nın bir yılda yaşamadığını, biz bir haftada yaşıyoruz. Öncesi de var ama boşverin. Malta’dan başladık, yüzerek taa Britanya’ya Man Adası’na ulaştık.

Bu arada boş zamanlarımızda da taciz, tecavüz, kadına şiddet, hayat pahalılığı gibi çıtır çerez işlerle uğraşırken, New York yanardağı beklenmedik bir şiddette Zarrab kraterinden lav püskürtmeye başladı. Bu dünyada artık uzak kavramı olmadığı için, ülkenin büyük bir bölümü lavların yolunu izliyor.

Espri bir yana, bu davayla aramıza mesafe koymamız lazım. En önemlisi de bu davayı iç politika malzemesi yaparak, Türkiye’ye bağlayıp sahiplenmememiz lazım. Hele bir gelişimine bakalım, sonunu bekleyim bakalım. Ondan sonra konuşuruz.

RED ARAŞTIRILMASIN
Ak Parti, şimdiye kadar her araştırma önergesini olduğu gibi, hadi geçtik HDP’nin verdiği önergeyi, CHP’nin verdiği offshore hesap dekont ve belgeleri araştırılsın önergesini de oy çokluğu ile reddetti. Başbakanın sanki görmüş gibi, “Üzerinde oynanmış, değiştirilmiş belgeler” sözüne dayanarak herhalde. Peki kim araştıracak bunu? Sen onları Cumhuriyet Savcısına ver, suç duyurusunda bulun deyip çıktılar işin içinden. CHP, vermeyince Ankara Başsavcısı istedi. Pazartesi ıslak imzalılar Başsavcıya verilecek. Ve sonra, kimin, kimlerin başına çorap örüleceğini göreceğiz. Ya herro ya merro dedikleri bu olsa gerek.

Ah ulan Rıza…

Ah ulan Rıza…
Yeliz Koray

Günlerdir aç olan işsiz genç, bir marketin camını kırarak 2 poğaça ve iki meyve suyu çaldı. Polisler peşine düştüğü genci, parkta poğaçaları yerken yakaladı. Market sahibi şikayetçi olmadı ama mala zarar verme, konut dokunulmazlığı ve hırsızlıktan dolayı hakkında 4 yıldan 12,5 yıla kadar dava açıldı.

Rıza Zarrab’ın şoförü ve yardımcısı, Türkiye’den Rusya’ya bavullarla 150 milyon dolar taşırken yakalanıp gözaltına alındılar. İkisi de serbest bırakılıp “Bize ne olur” der gibi balya balya paralarla fotoğraf çektirdiler.

2008 yılında 14 yaşında olan iki çocuk başka bir çocuğun dondurma parasını çaldı. 1. Çocuk Ağır Ceza Mahkemesi’nde tutuksuz yargılanan çocuklara 8 yıl sonra 13,5 yıl ceza verildi. Üniversite okuyan gençler, çocukluk hatalarının bedelini üniversiteden çıkıp hapishaneye giderek ödedi.

Değersiz maden olarak beyan edilip İran’a gideceği söylenen madenlerin 30 milyon değerinde 320 külçe altın olduğu ve Dubai’ye gittiği tespit edildi. Rıza Zarrab’a ait olduğu tespit edilen altınlar için soruşturma açılsa da takipsizlikle sonuçlandı.

24 ve 25 yaşındaki 2 genç, bir evin kapısının önünden kullanılmış 4 çift ayakkabı çaldı. İkisini giyip ikisini satacaklardı ama yakalandılar. 4 çift ayakkabıya 21 yıl hapis cezası verildi.

Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’a kolundaki 700 bin lira değerindeki saati ne karşılığında Zarrab’ın hediye ettiği soruldu. Çağlayan önce fatura gösterdi. Faturanın sahte olduğu ortaya çıkınca parayı elden verdim dedi. Saatin gümrük vergisinin ödenmediği yani kaçak olduğu ortaya çıktı.

Mardinli genç adam, kendisiyle aynı isim ve soy ismi taşıyan birinin vatandaşlıktan çıkarılmasının kurbanı oldu. İsim benzerliğini ispat etmek için senelerce uğraşan genç, yeniden vatandaşlık alana kadar anası ağladı.

Rıza Zarrab, babası ve kardeşi için İçişleri Bakanlığı talimat verdi. Hayırsever iş adamı! ve ailesi, Bakanlar Kurulu kararıyla Türk vatandaşı oldu. Reza’ya Rıza adı verildi.

Ege Üniversitesi’ne giden AB Bakanı Egemen Bağış’a Yumurta atan öğrenci 5 yıl, slogan atan gençler de 2 yıl hapis cezasıyla yargılandı.

Muammer Güler, Zafer Çağlayan ve Erdoğan Bayraktar gibi adı yolsuzluk ve rüşvete karışan Egemen Bağış’ın Yüce Divan’da yargılanması için TBMM’ye verilen önerge oy çokluğuyla reddedildi. Bakanlar yargılanamadı.

PKK’nın döşediği mayınlar yüzünden iki bacağını kaybeden Gazi Uzman Çavuşa 57 bin TL tazminat verildi. Bu parayla ev alan gaziye ‘pardon’ diyen İçişleri Bakanlığı dava açarak faiziyle birlikte 120 bin TL istedi. Gazi, parayı ödeyemeyince evine haciz geldi.

17-25 Aralık rüşvet ve yolsuzluk operasyonunda el konulan; Rıza Zarrab’a ait 1 milyon TL, 800 bin AVRO, 2 kilo altın ve 600 bin dolar ile bakan Muammer Güler’in oğluna ait 400 bin TL, 90 bin dolar ve 320 bin AVRO faiziyle birlikte geri verildi. Zarrab çok hayırsever! olduğu için 55 bin TL faizi Kızılay’a bağışladı.

***
İran’ın idam istediği, ABD’nin neredeyse ömür boyu hapisle yargıladığı Rıza’nın nasıl bir çarkın maşası olduğunu anlamak için yukardakiler yetmiyorsa bizimkilerin telaşına bakmak yeter.

Hukukun üstünlüğü, üstünlerin hukukunu yenerse vay halimize!
O zaman ne diyordu Yusuf Hayaloğlu, “Nasıl da güvendim bu hergeleye…
Ah ulan Rızaaaa
Senden ayrılacağımı sanma. Birkaç güne kalmaz ben de gelirim.”