Savaş taraftarlarına bir çift sorum var…

Savaş taraftarlarına bir çift sorum var…
Levent Gültekin

Öncelikle şunu belirteyim: İslamcısı, ulusalcısı, milliyetçisi, iktidarı ve muhalefetiyle toplumun büyük bir kısmının ‘Yürüyelim arkadaşlar’ marşını söylediği bir ortamda, “Durun, nereye yürüyorsunuz, ne yapıyorsunuz?” demek kolay bir şey değil.

Çünkü “Bir dakika, ne yapıyorsunuz?” diyenin ‘vatan haini’ denerek linç edildiği bir ortamda, bir insanın ağzını açıp bir şeyler yazması, söylemesi için hakikaten deli olması lazım.
Sorun sadece linç edilmek de değil. İktidarın hamasetle bütün ülkeyi teslim aldığı böyle bir ortamda farklı bir şey söylemenin pek bir yararı da yok. Çünkü kimsenin farklı bir söze kulak verecek hali yok.

Fakat bütün hakaretlere, bütün insaf ve vicdan dışı saldırılara, ‘Yazmanın, konuşmanın hiçbir yararı yok’ duygusunun yarattığı ağır baskıya rağmen yazmaktan, söylemekten de geri duramıyorum.
Çünkü bu ülkenin bir evladı olarak sorumluluk duygusu taşıyorum. “Ne haliniz varsa görün!” deyip arkamı dönüp gidemiyorum.

İktidarların, yanlış politikalarının faturasını, yoksul insanların çocuklarına ödetmesini kabullenemiyorum.
Gidemediğim, ruhumu koparamadığım bu ülkenin daha iyi ve yaşanabilir olması için çabalamaktan başka bir seçeneğimin olmadığını düşünüyorum.

Bu nedenle iktidarın yarattığı korkuya teslim olup savaşla barış getireceğini, huzurlu bir yaşam kuracağını sananlara yöneltmek istediğim, benim de zihnimi kemiren sorular var.
Türkiye Afrin’e adına ‘Zeytin Dalı’ dediği bir savaş ya da operasyon başlattı.

“Ortadoğu’nun cehenneme döndüğü bu dönemde ülkeyi savaşa sokmak o cehenneme girmektir” diye itiraz ettiğimizde “Ne yani sınırımızdaki terör devletine göz mü yumalım?”, “ABD’nin kurduğu tuzakları görmezden mi gelelim?” türü itirazlar geliyor.

ABD’nin sınırımıza kamyonlarca silah sevkiyatı, Türkiye’nin gözünün içine bakarak Türkiye’nin düşman gördüğü PKK’nın yan kuruluşu YPG’yi güçlendirme çabaları, farklı ülkelerin Türkiye aleyhine hesapları ve adımları bu ülkenin her bir evladı gibi elbette beni de endişelendiriyor.

Fakat “Savaş tek yol, başka seçeneğimiz yok” diyen iktidarın kayığına binmeyi de ne aklım kabul ediyor ne de gönlüm.
Neden mi?
Anlatayım.

Bugün yapılanların ne kadar doğru, ne kadar ülke yararına olduğunu anlamak için biraz geriden başlayalım.
Bugünkü duruma nasıl geldik?
Irak işgalinden sonra ABD gözünü Suriye’ye dikmişti.
Fakat Türkiye’yi ve dünyayı ikna edemiyordu.

2005 yılında Bush’la yaptığı görüşmede Erdoğan, “Yapmayın, Suriye’de Esad’dan daha iyi bir lider bulamayız” diye ABD’ye direnmişti.
Çünkü bundan en büyük zararı Türkiye görecekti.
2011’de Suriye karıştı veya karıştırıldı.

Bir de baktık ki Suriye’nin parçalanmasının felaket getireceğini söyleyen Türkiye, Suriye’deki savaşı kışkırtan, göstericilere destek veren, hatta ABD’yle birlikte muhaliflere silah, cephane gönderen ülkelerin en ön safında.
Ülkedeki aklıselim sahibi herkes “Suriye parçalanırsa bundan en büyük zararı Türkiye görür” diyerek yazdı, uyardı.

Fakat iktidar hiçbir uyarıyı dinlemedi.
Dinlemekle kalmadı aynen bugün yaptığı gibi bu tür uyarıları yapanlara “Vatan haini” dedi.
Ülkesini zerre kadar seven herkes Suriye politikasının Türkiye’nin başına iş açacağını görüyordu.

Bu kadar basit bir gerçeği görememiş veyahut iktidarda kalmayı öncelik edindiği için görmek istememiş ABD ve İsrail’in kayığına atlamış insanların bugün “Tek seçeneğimiz savaş” demelerine inanmak, tek dertlerinin, tek önceliklerinin Türkiye olduğunu düşünmek… Bana çok tuhaf geliyor. Size gelmiyor mu? Gelmiyorsa niçin gelmiyor?

Oradan bir Kürt devleti çıkacağını bile bile Suriye’yi parçala, ortaya Kürt devleti çıkınca da “Bizim için çok tehlikeli!” diye feveran et.
Bir tuhaflık yok mu sizce de?
Diyelim ki yanıldılar. Diyelim ki bu kadar açık bir gerçeği öngöremediler.

Peki şu anda Türkiye Suriye’de tam olarak ne istiyor?
Suriye’nin bütünlüğünü mü yoksa bölünmesini mi istiyor? Hangisi Türkiye’nin menfaatine?
Lafta “Suriye’nin bütünlüğünden yanayız” diyorlar, değil mi?

Peki öyleyse “Rejim İdlib’e yürüyor orayı ele geçirecek” diye feveran etmelerini neyle açıklayacağız? Suriye’nin bütünlük kurma çabalarından niye endişe duyuyorlar?
Ya da Suriye’yi bölmeye çalışan ÖSO denen yağmacıları desteklemeyi neyle izah edeceğiz?

Hem “Suriye bölünmesin, Kürt devleti kurulmasın” deyip hem de Esad’ın ülkede kontrolü sağlamasından rahatsız olmak… Hangi ruh halinin, hangi amacın ürünüdür sizce?
Bunun üzerine düşünmemiz gerekmiyor mu?

Bunca çelişki, bunca tuhaflık, bunca ‘yanılma’ ortada dururken “Savaş bizim tek seçeneğimiz” diyen iktidarın arkasına dizilmek, ona inanıp savaşın barış, huzur getireceğine sanmak vatanseverlik oluyor öyle mi?
İçeride toplumu korkuyla yönetmek, istediği her şeyi yapabilmek için OHAL’i fırsat gören bir iktidarın savaş kararını ülke lehine bir adım olarak görmek, iktidarın yanlışlarına ortak olmaktan başka bir şey değil.

Vatanseverlik aklını, sağduyusunu kaybetmiş, iktidarda kalmayı öncelik haline getirmiş bir iktidarın peşine takılmayı değil, daha önceki yaptıklarına bakarak şimdiki yaptıklarından endişe duymayı gerektirir.
Vatanseverlik sonuca bakarak tutum belirlemeyi değil, o sonucu neyin ortaya çıkardığı üzerinde düşünmeyi gerektirir.

Çünkü yangını çıkaranın o yangını söndüreceğini düşünmek pek akıllıca bir iş değil.
Lafı dolandırmadan söyleyeyim: İktidarın önceliği ne yazık ki Türkiye değil.

Korkuya teslim olmuş, bu korkuyla ne yaptığını bilmez haldeki, birinci önceliği iktidarda kalmak olan insanların Türkiye lehine bir iş yapmaları neredeyse imkansız.
Peki ne yapalım?
ABD’nin, PKK’nın kolu YPG’ye kamyonlarca silah sevkiyatından endişe duymayalım mı?

Ya da PKK’nın sınırımızda bir devlete kavuşmasını umursamayalım mı?
Türkiye, yaklaşık 40 yıldır ‘bölünme’ korkusuyla yaşıyor.
Çatışmayla, savaşla, bu korkuya sebep olan sorunu çözeceğini sanıyor.

Bunun için on binlerce evladını toprağa verdi. Milyarlarca lirasını bomba olarak dağa taşa attı. Buna rağmen 40 yıldır bir arpa boyu yol almadı. Tam tersine, sorun daha da derinleşti.
Öncelikle bu korkudan kurtulmamız, hiçbir sonuç getirmeyen çatışmacı politikalardan vazgeçmemiz gerekiyor.

Önce içeride huzuru, barışı tesis etmemiz, toplumsal bütünlüğü sağlamamız, sonra da sınırın öte yanında kim olursa olsun onlarla diyaloğa, dostluğa dayalı ilişki geliştirmemiz gerekiyor.
Düşmanlık politikalarıyla ülkemize de bölgemize de huzur getiremeyiz. Bugüne kadar getiremedik de.

Düşmanlık politikaları komşumuz, akrabamız olan insanları ABD, İsrail ve Rusya gibi devletlerin oyuncağı olmaya zorluyor.
Oturup konuşarak anlaşacağımız, uzlaşacağımız insanları kendimize düşman yaparak onları ‘büyük güçler’in kucağına itmek pek akıllıca bir politika değil.

“Filan devletin şöyle hesapları var.” “Falan devlet Türkiye’ye şöyle tuzaklar kuruyor.”
Eğer böyle tuzaklar, aleyhimize hesaplar varsa tüm bunlarla ancak içeride toplumsal bütünlüğünü sağlamış, kurumlarıyla, kanunlarıyla demokrasisiyle güçlü bir devlet olursak baş edebiliriz.

Hukuku yok eden, toplumsal barışa dinamit koyan, kurumları birer birer işlevsiz hale getiren, ülkeye büyük zarar veren OHAL’i kendi iktidarı için fırsat gören bir yönetimle ne güçlü toplum ne de güçlü devlet olabiliriz.
Uyguladığı yanlış politikalarla içeride devleti zayıflatan, yıkıma sürükleyen iktidar, “Dışarıdan devletimize saldırı var, savaşmalıyız” diye hepimizi onun yanında durmaya zorluyor.

Bütün bunları düşünmeden savaşa taraftar olmak, iktidarın yaydığı korkuya teslim olmak, başta muhalefet partileri olmak üzere hepimiz için büyük bir utançtır.
Ülke sevgisi, elbette duyguyla ama daha ziyade akılla, mantıkla hareket etmeyi gerektirir. Hamasetten, hezeyandan, galeyandan uzak durmayı gerektirir.

Sırf seçim kazanmak, iktidarda kalmak için ülkeyi her geçen gün biraz daha kemiren OHAL’i sürdür. Bir devletin temel direği sayılan hukuku yok et. Özgürlükleri kısıtla. Kurumları birer birer işlevsiz hale getir. Daha fazla oy için toplumsal bütünlüğü boz, kutuplaşmayı kışkırt.

Bütün bunlarla ülke hastalansın, bitap düşsün sonra da kalk, “Benim yanımda durmazsanız vatan hainisiniz” de.
Bunu söyleyenlere söyleyecek tek bir sözüm var: Hadi ordan! Ülkeyi bu hale getirenlere bel bağlayacak kadar aklımı kaybetmedim.

Tarım can çekişiyor…

Tarım can çekişiyor…
Gamze Bal

‘Milli Tarım’ vurgusuna rağmen son yıllarda Türkiye tarımı ithalata boğuldu. 2016’da 15 milyar dolar harcanan tarım ürünleri ithalatı, 2017’de 17 milyar dolara dayandı.

Türkiye tarımı için 2017, ardı ardına gelen ithalat ve sıfır gümrüklü ithalat kararlarıyla geçti. Sektörün kronik sorunları olan girdi maliyetlerinin artması, düşük verim ve kalite konularında herhangi bir iyileşme yaşanmadı. Gübreden mazota, zirai ilaçtan tohuma kadar birçok girdi kaleminde fiyat artışları önlenemedi. Sektör temsilcilerine göre, bir yandan girdi maliyetlerinin artması diğer yandan ithalatta gümrüklerin sıfırlanmasıyla çiftçilerin elde ettiği ürünlerin fiyatı baskılandı.

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın tarımda öngördüğü 2018-2022 Stratejik Planı’nda ‘Milli Tarım’ vurgusu yapılmıştı ancak samandan lop ete, canlı hayvandan kuru baklagile kadar tüm tarım ürününde yaşanan ithalat harcaması, 2016’da 15 milyar 637 dolar iken, 2017 Kasım’ında 16 milyar 514 bin dolara yükseldi.

Üretim baltalandı
Tarımda milli kelimesinin havada uçuşturulmasına rağmen uygulamanın gayri milliliğine vurgu yapan Çiftçi-Sen Genel Başkanı Abdullah Aysu ve Çiftçi- Sen Genel Sekreteri Ali Bülent Erdem, bu durumun üretici ve tüketicinin çektiği acıların tuzu biberi olduğunu anlattı.

27 Haziran 2017’de Bakanlar Kurulu kararıyla canlı hayvan ve karkas etin yanı sıra buğday, arpa, mısır gibi hububat ürünlerinin ithalatında da gümrük vergileri düşürülmüş, 22 Kasım 2017 tarihli kararname ile de saman ve kaba yemi kapsayan ürünlerin ithalatında gümrük vergisi oranı sıfırlanmıştı. Hasat döneminde bu kararların alınıyor olmasını ‘üretimin baltalanması’ olarak yorumlayan Aysu ve Erdem, “Çiftçide üretme şevkine darbe indirildi. 2017, çiftçilerin üzerinde ithalat kırbacının şaklatıldığı yıl oldu” dedi.

Yanlış devam etti
19 Temmuz 2017’de Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Faruk Çelik’in yerine getirilen Ahmet Eşref Fakıbaba, ilk iş olarak Et ve Süt Kurumu’na (ESK) sıfır gümrükle et ve canlı hayvan ithalat yetkisi vermişti. Fakıbaba’nın döneminde ithalatın hız kazandığını ifade eden Aysu ve Erdem, “29 Temmuz 2017 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Bakanlık kararı ile TMO’ya 750 bin ton buğday ve nohut, 700 bin ton arpa, 700 bin ton mısır ve 100 bin ton pirincin yine sıfır gümrükle ithalat yetkisi verildi. Demek ki sorun bakanlarda değilmiş” dedi.

TMO’nun buğday piyasasını düzenlemek yerine fındık piyasasında görevlendirildiğini ifade eden Aysu, buğday piyasasında etkin olmayan TMO nedeniyle hububatta fiyat belirlemesinin tamamen şirketlere geçtiğini kaydetti. Aysu, “Ayrıca hububat ithalatında gümrük vergilerinin hasat döneminde düşürülmesi buğday fiyatlarının düşük belirlenmesine neden oldu. Çiftçiler buğday üretiminden vazgeçti” dedi.

Öte yandan Aysu, Türkiye tarımının büyüme konusunda 2017’de de olması gereken yerin çok gerisinde kaldığını aktararak, tarımın 2017’nin ilk 9 ayındaki büyüme performansının ülke ekonomisinin ortalama büyümesinin altında kalarak yüzde 3.3 olduğunu dile getirdi.

Araziler yok oldu
Türkiye tarımında uygulanan yanlış tarım politikaları nedeniyle yaklaşık Belçika yüzölçümü kadar alanda artık üretim yapılmıyor. Nadas Alanlarının Daraltılması projesinden vazgeçilmesi sonucunda yaklaşık Hollanda yüzölçümü (4 milyon hektar) kadar bir alanda baklagil ekilmediğini, toprağın işlenmediğini aktaran Aysu, “Bu arazilerde baklagil ekiminin desteklenmesi yerine 2017’de kuru fasulye, barbunya, nohut ve börülce ithalatında da gümrükler sıfırlanıyor” dedi.

Dışarıya döviz saçıldı
2017’de çiftçinin aleyhine olan durumlardan biri de, verilecek tarımsal desteklerin üreticinin borcuna bile yetmemesi oldu. 18 Ağustos’ta 2017 Tarım Desteklemeleri Resmi Gazete’de yayımlandığında çiftçi zaten tohumunu ekmiş, üretiminde hasat aşamasına geçmişti. “2006’da, çıkartılan Tarım Yasası’na göre, çiftçimize her yıl Gayri Safi Milli Hâsıla’nın (GSMH) yüzde 1’i oranında destekleme yapılması gerekirken 2007’den beri sürekli olarak bu desteğin her yıl yaklaşık yarısı ödendi” diyen Abdullah Aysu, “Çiftçilerimizin AKP hükümetlerinden 102 milyar TL’nin üzerinde alacağı bulunuyor. Hükümet bu borcunu ödemek için herhangi bir çaba göstermediği gibi çiftçinin 2017’de de alması gereken destek GSMH’nın yüzde 1’nin yarısında kaldı. Ancak ithalata döviz saçıldı” dedi.

2018’de ekonomiye ne olacak?

2018’de ekonomiye ne olacak?
Uğur Gürses

EKONOMİDE yeni yıl görünümü için birkaç temel kilometre taşı var; bu alanlardaki gelişmeler yol haritamızı belirleyecek.

Ancak önce şu tanıklığımı aktarayım; malum, büyük mağazalarda bu zamanlarda “yılbaşı telaşesi” olur. Geçen hafta epeydir tanıdığım bir satış görevlisiyle konuşurken, bu yıl satışların nasıl olduğunu sordum; “çok iyi; binlerce paket hazırladık” dedi. Konuştukça anladım ki giderek artan bir eğilim de şuymuş: Hediye paketleri artık mağazanın farklı farklı müşterilerinden, çeşitli bankaların yöneticilerine gidiyormuş. Oysa bu trafik bundan 10 yıl önce “bankalardan, kendi müşterilerine” yönüneydi.

Bu tablo aslında 2018’in en kritik ipucunu ele veriyor.

Bankalar kalbur üstü müşterilerini hoş tutmak için yılbaşı, bayram ve yıldönümleri gibi özel günlerde hediye gönderirken, benim tanık olduğum “trafikte” tersine dönmüş görünüyor. Çok olası ki; kredi kullanan müşteriler, bankaların yöneticilerini hoş tutmak için yılbaşı bahanesiyle hediye gönderiyor.

Buradan hareketle; 2018’de ekonomide bakacağımız ana kilometre taşları şöyle:

1. Kredi büyümesine bakacağız

2017, Kredi Garanti Fonu’na (KGF) Hazine kefaletinin 250 milyar TL’ye çıkarılmasıyla mart ayından itibaren belirgin biçimde kredi büyümesi sağlandı.

Bu sayede bankacılık sistemi kabaca 290 milyar TL ilave kredi yarattı. Bunun kabaca 250 milyar TL’lik çok büyük bir bölümü TL kredilerden oluştu. Bu yüzden kredi büyümesinin ana itici gücü KGF oldu.

Bankalar arkalarındaki yüzde 7’lik Hazine kefaleti ile bu kredilere payanda buldular ama bu kredilerin kaynağı o kadar da kolay olmadı. 250 milyar TL’ye yakın kredi verirken, bunun kaynağı olarak TL mevduatı sadece 100 milyar artırabildiler. Ya gerisi? Gerisi de bankacılık sistemindeki 30 milyar dolara yakın artan döviz hesapları ile kapatıldı.

Borç alan TL alıyor; varlığı olan da dövize dönüyor. Tasarrufçu da yatırımcı da sorunların farkında. Ekonomide herkes giderek, sorunlara bakarak vaziyet alıyor.

Yine ve yeniden KGF tarzı yeni bir pencere açılıp da kredi büyümesi sağlanabilir mi? Ankara niyetlense de İstanbul’da bu kaynak yok. İşte potansiyel kaynağın ucu ise ülkeye gelecek dövizlere bağlı.

2. Ülkeye ne kadar döviz geliyor ona bakacağız

Makro ekonomik istikrarın da ekonomik büyümenin yaygın olmasının da ana “yakıtı” ülkeye gelen döviz; gelen dövizin de kalitesi.

2017’de (Ekim itibariyle son 12 ayda) 2016 kadar sermaye girişi olurken; reel kesim ve bankaların sağladığı krediler toplamında düşüş oldu. 2016’da toplam 15 milyar dolar finansman sağlayan bu iki kesim 2017’de 1.1 milyar dolar sağlayabildi. Hem de darbe travmasını geride bırakmışken.

Böyleyken nasıl oldu da 2017’de de 2016 kadar finansman sağladık? Portföy yatırımlarının 6.9 milyar dolardan 20.6 milyar dolara çıkması sayesinde. Yani ‘sıcak paranın’ yeniden akmaya başlamasıyla, yılbaşında Merkez Bankası’nın faiz artırımı ile.

Peki bu sürecek mi? 2018’in kritik sorusu bu; “sıcak paraya” dayalı finansman varken, bunun en önemli unsuru tahvil yatırımları iken, enflasyonun altında kalan bir para politikası duruşu ile yeterince sermaye çekilebilir mi? Yukarıdaki iki maddede beklenenleri sağlayacak iki nokta da şunlar: Enflasyonu düşürmek, OHAL’i kaldırmak.

3. Fiyatlama davranışındaki bozulma kontrol edilebilecek mi?

2017’de Merkez Bankası yöneticilerinin yine “eski hastalığı” nüksetti; mali piyasa “yanmadan” faize dokunmuyorlar. Bu da fena halde kredibilite kaybı. Hem 2017 başında, hem de sonuna doğru olan kur hareketi “yumurta kapıya gelene kadar” seyredildi. Bu da enflasyonu ve fiyatlama davranışını bozdu. Dövizle işi olmayan kesimler bile fiyat artışı yapar hale geldi. Merkez Bankası piyasanın gerisinde kaldı. Böyle olunca hem kur baskısının önü açık hem de piyasa faizi yüksek seyrediyor. Üretici fiyatları yüzde 20’li artış seviyesinde. Kur seviyesine dair bakış bozuldukça perakende fiyatlara yansıma hızlanabilir. Tehlike; hane halkını etkileyen enflasyonun yüzde 15’li patikaya kaymasıdır.

Kur ve enflasyonun yüksek seyrettiği bir patikada ekonomik büyüme de hasar görür.

4. OHAL kalkacak mı?

Ekonomideki oyuncuların, birimlerin aklındaki bu; telaffuz edemeseler de mülkiyet ve sermaye konusundaki kaygılar devam ediyor. OHAL ilanına dayanak oluşturan nedenlerin dışında yayımlanan ve itiraz kapısı olmayan KHK’lar yayımlanması tedirginlik yaratıyor, sözlü “kulak çekmeler” ülkeye sermaye gelmesinde, ekonomik büyümenin sürdürülebilir olmasının önünde engel teşkil ediyor. OHAL kaldırıldığında göreceğiz ki; normalleşmeyle ülkeye sermaye girişi hızlanacak, kur gerileyecek, faizler düşecek.

2018’in ülkemize adalet ve refah getirmesi dileğiyle.