“Bu dengelerde hiç kimse Türkiye’yi kaybetmek istemez…”

“Bu dengelerde hiç kimse Türkiye’yi kaybetmek istemez…”
İpek Özbey

20 Ocak’ta başlayan Zeytin Dalı Harekâtı’nın 64’üncü gününde Afrin’de tam kontrol sağlandı. Hükümet yetkilileri sırada Sincar ve Menbiç olduğunu dile getiriyor. Amerikan sözcüsü ise “Menbiç’ten çekilmeyiz” açıklaması yapıyor. Emekli Büyükelçi Uluç Özülker’e göre Menbiç meselesi uzlaşıyla biter, ancak Irak’ta durum farklı… Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceği, terörle mücadele, küresel ekonomi savaşları ve bugün Varna’da masaya yatırılacak Türkiye- Avrupa Birliği görüşmelerini Özülker ile konuştuk.

PKK Afrin’i terk etti, Sincar’da da barınamayacağı görülüyor… Terör örgütünün çözülüşünü yorumlar mısınız?

Sincar bizim hudutlarımıza aşağı yukarı 90 kilometre uzakta ve yaklaşık 2 bin civarında PKK’lının bulunduğu varsayılan, çevresi dağlarla kaplı bir yer. Orada 12 PKK kampı var. Sincar esas olarak Haseke’ye doğru bir tramplen olarak düşünülmeli. Bir anlamda Suriye’nin kuzeyine geçirilecek olan teröristlerin ilk toplanma ve transit bölgesi. İkinci bir özelliğiyse; Kandil önemini kaybetmemiştir ama PKK yöresel olmaktan, bölgeselliğe evrilmiştir. Yöresellik Kandil merkezliydi. Bölgeselliğe geçtiği, bir anlamda meşruiyet kazandırılmaya çalışılan terör örgütü statüsüne girdiği zaman Suriye’ye kadar uzandı. Sincar’ı da daha çok yöneticilerin bulunduğu bir merkez haline dönüştürdüler.

Sincar’a da bir Zeytindalı operasyonu nasıl bir sonuç doğurur?

Resme büyük açıdan bakmak lazım. Normal şartlarda değerlendirdiğimizde Suriye ile Irak arasında çok büyük bir fark var. Esad seçimle iş başına gelmiştir. Sözdedir veya değildir; Birleşmiş Milletler’de meşru hükümet olarak tanınmaktadır. Rusya’nın da mutlak desteğine sahiptir. Ama devletinin toprak bütünlüğü ve egemenliği açısından bakıldığı zaman fevkalade riskli bir konumdadır. Dolayısıyla kendisi sahip ve hâkim olamadığı ölçüde çevreden yaratılmış olan tehlikelere maruz kalmış bir ülke olarak Türkiye’nin gidip orayı kurtarmaya çalışması fiili bir durumun ifadesidir. Suriye’de toprak bütünlüğü tekrar sağlandığında ve terör bitirildiğinde benim oradan çıkacağım kesindir.

Zaten Türkiye’nin de dile getirdiği resmi politika böyle. Suriye ve Irak arasında ciddi bir fark var derken, Irak’ta bir riskten söz ediyorsunuz sanırım.

Bugünkü koşullarda özerk olmuş olsa dahi oradaki Kürt bölgesi herhangi bir şekilde Irak bütünlüğünün dışında değildir artık. Ve bunun olabilme şansı da ortadan kalkmıştır. Karşınızda Bağdat’ta bir hükümet, toprak bütünlüğü ve egemenliğiyle Irak diye de bir devlet vardır artık. Suriye’de yaptığımı Irak’ta yaptığım takdirde bir devlete müdahale etmiş oluyorum.

Peki; politikamız ne olmalı?

Barzani nasıl bitti, hatırlayın. Türkiye, İran ve İbadi bir araya geldikleri anda Barzani’nin sonu geldi. Önce İbadi ile anlaşacaksınız. Türkiye; İran ve İbadi ile anlaşıp, Irak’ı bu manada temizleyecek. Temizledikten sonra da İbadi’ye, “Al bundan sonra bu topraklar tertemiz senindir, burada yeniden bir PKK unsurunun yerleşmemesini gözetmek de senin görevindir. Burası senin toprağın olduğu için biz burada kalıcı olamayız. Sen bu görevi yapamadın mı, yine gelirim” diyeceksiniz. Ama Suriye’de olduğu gibi, o bölge güvenli hale gelene kadar orada kalamazsınız.

Menbiç’e harekat kesin gibi… ABD’nin son açıklaması ise “Çekilmeye niyetimiz yok, Menbiç’te kendimizi savunuruz” şeklindeydi.. Sonuç için öngörünüz?

Ben orada biraz farklı düşünüyorum. Türkiye’yi hiç tatmin etmeden, Türkiye’yle empati yapmadan Amerika’nın her şeyi tek başına yapabilme şansı yok. Amerika için en büyük risk jeostratejik önemi nedeniyle Türkiye’yi kaybetmektir. Öte yandan Rusya için en büyük yarar Türkiye ile Amerika’yı biraz daha kapıştırıp, NATO’ya kadar sirayet edecek çöküşü hazırlamaktır.

Yani Amerika ve Rusya için kilit ülke konumundayız. İki devletle birden ilişkiyi doğru sürdürüyor muyuz?

Tabii. O dengeleri bugüne kadar tuttuğumuz gibi bundan sonra da götürebiliriz. Şimdi S400’leri aldık, Amerika’yla da Patriotları görüşüyoruz. İtalya ve Fransa ortak yapımı olan füze sistemleri için de oraya gittik.

Çok basit bir mantık yürütülüyor ya, bu soruyu o yüzden yönelttim size. “ABD’yle ilişkiyi iyi tutarsak, Rusya’yla bozuşuruz” gibi bir hava yaratılıyor…

Buna katılmıyorum. Tabii Türkiye olarak Trump ile yüzde yüz barışacağımızı söylemek çok zor. Ama buna karşılık Putin’in Türkiye’yi kaybetmek istemesini düşünmek de çok zor. Her ikisi de yüzde yüz dost mudur, hayır! Kendi çıkarları kapsamında bu işi düşünüyorlar. Bu yüzden dengeleri akıllı bir politikayla ayakta tutmak lazım. Burada devreye diplomasi giriyor. Savaş araçtır, müzakere masasında barış yapmaya mecbursunuz.

Bu, “Savaş açmak varken diplomasi kurmayı zayıflık” olarak gören yeni Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton zihniyetiyle mümkün mü?

Neocon politikalarında biat kültürü ön plana çıkar. ABD, Türkiye’den vazgeçtiği takdirde bölgede ciddi bir etki altına girer ve Türkiye’yi Rusya’ya kaptırırsa bu durum dengeleri çok değiştirir. Hafta başında Rusya’da sözcülerden biri açıklama yaptı, “Gelecek, Rusya-Türkiye-İran üçgeninde oluşacaktır” dedi. Herkesin kendine göre bir düşüncesi var. Bu dengelerde hiç kimse Türkiye’yi kaybetmek istemez. Gazeteciler Cumhurbaşkanımıza “Batı’da konu nedir” diye sordular, “Recep. Tayyip. Erdoğan.” diye cevap verdi. Benim gördüğüm kadarıyla Amerika’da neocon politikalar hâlâ iş başındadır. Daha da önemlisi biat etmeyen bir Türkiye olarak düşündükleri Türkiye’de Cumhurbaşkanımız başta olmak üzere bir takım değişimlerin yapılmasına dönük zorlamalara girme noktasındadır.

Daha açık ifade eder misiniz?

FETÖ olayının da CIA’in işbirliğiyle yapılmış bir zorlama olduğunu düşünüyorum. Bana göre Zarrab olayı da bu baskılardan biri. 11 Nisan’da karar açıklanacak ve ceza çıkması bekleniyor. Türkiye’yi ekonomik olarak daha da zorlamak istiyorlar. Kürt meselesinde de aynı şeyi yapıyorlar. Amerika, empati yapmadan Türkiye’yi zorluyor. Çünkü Türkiye onları dinlemiyor, kuş avuçta durmuyor artık. Biat etme kültürüyle geriye döndürme yollarını arıyor.

Menbiç’e geri dönersek… Silahlı Kuvvetlerimiz girer mi?

Menbiç meselesinin uzlaşıyla biteceğini düşünüyorum. Amerika’nın çatışmaya girmesi Türkiye’nin büsbütün Rusya’ya yaslanması olur. Bu Amerika’nın işine gelmez. Menbiç’te Amerika’nın öyle büyük bir menfaati yok.

Fırat’ın doğusu söz konusu olduğunda…

ABD orayı terk etmez. Mümkün değil. Oraya girdiğimiz zaman ABD’yle karşı karşıya kalırız.

Fırat’ın Doğusuna geçilmezse ‘terörün kökü kazınmış’ sayılır mı?

Siz de oraya gidemeyeceğinize göre Amerika’yla savaşa mı gireceksiniz? Baktığınız zaman asker kafası biraz daha farklıdır. Bir korgeneralle bir tümgeneral Menbiç’te kalktılar, “Biz burada Türkiye’yle savaşırız” dedi. Yeni verildi bu demeçler. Dışişleri sözcüsü konuştu, bu konuya değinmeden Afrin’de insan haklarından bahsetti. Asker kafasıyla gittiğiniz zaman farklı. Amerika da şu anda Pentagon kafasıyla hareket ediyor. Fevkalade yanlıştır.

BAŞARILI BİR DİPLOMASİ YÜRÜTÜLDÜ

Balyoz ve Ergenekon davalarında ‘ordu bitti’ diye baktık biz. Evet; komuta kademesi zayıflamıştır ama iş vatan ve yürek olduğu zaman ordunun neler yapabileceği ortaya çıktı. Bu arada teknolojik olarak TSK’nın bir noktaya geldiği de anlaşıldı. Bugün herkes Afrin ve El Bab’ı gördüğü zaman “Vay canına, Türkler de bir yere gitmemiş o kadar, dikkate almak lazımdır” dedi yeniden. Tabii her şeyin bir hududu var. Kiminle mücadele ettiğinizi de bir noktada dikkate almak gerek. Ben Amerika’yla savaşamam ama diplomasiyle oyunumu oynarım. Suriye politikasında yanlışlar vardır ama Afrin operasyonunda başarılı bir diplomasi yürütülmüştür. En basit şekliyle, bir şey olduğunda Cumhurbaşkanı hemen telefon açıp bilgilendirme yapıyor. İran’a, Putin’e “Endişe etmeyin” diyebiliyor. Hem askeri hem diplomatik olarak Afrin’de başarılı bir süreç yönetildi…

İRAN’A DİZ ÇÖKTÜRDÜĞÜ GÜN…

“İran’a diz çöktürmek kolay değildir. Amerika, içeriden yıkmaya çalışacaktır. Şii hilalindeki etkisini yok etmek için de mücadeleye girecektir. Bunu İsrail ve Körfez işbirliği kapsamında, aynı zamanda kuzeyden inerek yapmaya çalışacaktır. Bu meselelerin çözümü için Türkiye, Rusya’yla olduğu kadar İran’la da işbirliği yapmak mecburiyetindedir. O zaman Şii kuşağındaki diğer grupları da etkileme şansına sahiptir. Ancak bir risk vardır. Bunu yaptığında Şii kuşağındaki İran mevcudiyeti Türkiye’nin aleyhinedir. Dolayısıyla aynı zamanda bunu da önlemesi gerekir. Bu noktada Türkiye’nin menfaati Amerika’yla birlikte hareket etmeyi gerektirir. Çıkarlarımızla oradan gelecek sonuçlar örtüşmüyor. Fevkalade dikkatli, çok başarılı bir diplomatik atakla bu işi çözmemiz gerekir. Çünkü İran’a diz çöktürdükleri gün sıra Türkiye’ye gelir. Burada bir Kürt devletinin Amerika yönünden hedef olduğu artık bir sır değildir. Türkiye’nin bunu birlik ve beraberliği arttırarak, Silahlı Kuvvetleri dahil güç dengeleri içinde kendini kanıtlayarak başarabilmesi mümkündür. İç politikamızı da bu manada gözden geçirmemiz gerekmektedir.

ŞAHİNLİKTE TRUMP’I AŞACAKLAR

– ABD sadece bizimle sorun yaşamıyor. Hoyrat politikası bütün dünyayı ürkütüyor… Askeri bütçedeki muazzam artış da bunun süreceğini gösteriyor…

Gelin 2015 yılına gidelim. Trump 2015 yılında bir grupla toplantıya katılıyor. Bu toplantının organizasyonunu Lübnan asıllı Amerikalı bir işadamı yapıyor. Bakın 2015 diyorum; Trump henüz seçilmemiş. Kendi aralarında Trump’a “Biz seni destekliyoruz” diyorlar. Suudi Arabistan meselesi de o toplantıda ortaya atılıyor, şimdi Körfez’in nasıl dizayn edildiğine bakın. Burada “Benim iki hedefim var. Biri Rusya’dır. Rusya’yı sabote edeceğim. Soçi ve Astana süreçleri bir propagandadır, ben bunlarla uğraşacağım. Suriye meselesinde de kalıcıyım” deniyor. İkinci hedef de İran… O toplantıda konuşulanlar bir bir hayata geçiyor. Şimdi de Rusya-Amerika arasında silahlanmak suretiyle bir bilek güreşi başlarken, Çin ile ticaret savaşı yürütüyor. Trump dünyayı karmakarışık hale getiriyor.

Burada size yine Türkiye’yi soracağım…

Yine jeostratejik önemiyle orada top yekûn oturan bir ülke. Ama dinlemeyen ve biat etmeyen kendi politikalarını üreten bir ülke. Bıçak kemiğe dayandı, haklıyız aslında. Bu koşullar altında evvela bize McMaster’ı gönderdiler, arkasından da Tillerson’ı. McMaster sopaydı, Tillerson yumuşak yüzdü.

Şimdi?

Şimdi Pentagon ağırlıklı bir politika öne çıkarılıyor. Eskiden CIA, Dışişleri ve Pentagon farklı sesler çıkarıyorlardı. Şimdi öyle değil. Yeni dışişleri bakanı Pompeo ile birlikte şahinlikte Trump’ı aşacaklardır. CIA’in başına profesyonel işkenceci olarak bilinen Gina Haspel’ın getirilmesi de şahinleştiklerinin işaretidir.

HERKES BİRBİRİNİN AYAĞINA BASIYORI

– Amerika Çin’e 50 milyar dolar ek gümrük vergisi yükledi… Daha da artacağını açıkladı… Bütün bunlar küresel ticaret savaşının işaretlerini mi veriyor?

Ortadoğu petrolleri fevkalade önemlidir. Ancak artık Amerika’da varil başına fiyat 60 dolara çıktığı zaman kaya gazı otomatik olarak devreye sokuluyor. Eskisi gibi bağımlı değil. Ama Çin, Ortadoğu petrollerine yüzde 60 oranında bağımlıdır. Amerika, Ortadoğu bölgesine hâkim olarak Çin’i çevreleme politikası uyguluyor. Hürmüz Boğazı bu noktada çok önemlidir. Çünkü dünya rezervlerinin yüzde 65’inin bulunduğu bölgedeki tek çıkış yoludur. Bunu İran’a terk etmek onun için felaketle sonuçlanır. Bugünkü Dünya koşullarında bir yandan Pasifik’te bitmiş olan müzakereler bozuluyor. Trump, Dış Ticaret Örgütü’nün canına okuyor. Zamanında kurulmuş olan dünya finans ve ticaret sistemini adeta politikalarıyla son verme noktasına getiriyor. Aynı zamanda en son çelik ve alüminyum konusunda attığı adımla yeni bir rekabet politikası yürütüyor. Herkes birbirinin ayağına basmaya başladı. Bu fevkalade riskli bir şeydir. Trump ne kadar kalır, onu da bilmiyorum.

– Türkiye nasıl etkilenir?

Türkiye de bu kapsam içinde bir faktördür ama tek başına burada bir anlam ifade etmez.

TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİ: VARNA’DAN NE ÇIKAR?

Bugün, Varna’da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da katıldığı bir toplantı yapılacak. Ve Türkiye-AB ilişkileri ele alınacak. Bu toplantının bizim için önemi nedir?

Varna’da yapılacak zirveye aslında dönem başkanı olarak Bulgaristan başbakanı, bunun dışında da konsey ve komisyon başkanları katılıyorlar. Yani bu genişletilmiş bir zirve şeklinde yapılmıyor. Ancak uzun süreden beri ilk kez yapılan zirve toplantısı olması nedeniyle önemli. Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkilerin mesafeli olduğu bir dönemde yapılması nedeniyle ilişkilerin yeniden normale dönmesi yolunda bir adım teşkil edebilecek diye düşünüldüğü için önem taşıyor.

Peki bu zirveden ne çıkar?

Üç başlık halinde görmek mümkün. Birincisi burada görüşülecek konular güncel konulardır. Göç meselesi, Türkiye’ye verilecek para, genişletilmiş gümrük birliği ve Türkiye-AB ilişkilerinde nasıl bir canlanma sağlanabilir; bunlar ele alınacak. İkincisi; iki büyük çıbanbaşı var. Biri Ege ve Kıbrıs’tır. En son konsey toplantısında Kıbrıs konusuna çok net bir biçimde değindiler. Diğeri her halükarda Türkiye’nin insan hakları ve demokrasi konusundaki sicilidir. Biliyorsunuz Türkiye, Avrupa Konseyi’nde yeniden gözetim altına alındı. Bu konuda herhalde tenkitkâr olacaklardır. Kıbrıs ve bu konu bir araya geldiğinde zannediyorum çok ileri gidebilme şansımız olmayabilir. Üçüncü husus da Hollanda’nın referandum döneminden kalan bir takım sıkıntıları var. Avusturya’nın her zaman bildiğimiz sıkıntıları mevcut. Almanya’nın yine Türkiye’ye yönelik problemleri var. Mesela Almanya, genişletilmiş Gümrük Birliği’ni şu sırada hayata geçirmeyeceğine dair bir karar aldığını açıklamıştı. Bu koşullar altında Varna’dan pek fazla bir şey beklemem ama her şeye rağmen temassız geçen dönemlere mukayeseli düşünüldüğünde ileri bir adımdır. Önemli sonuçları olmasa da konuşmak daima, birbirini anlamak ve çatışmaların önüne geçmek için doğru bir yoldur.