Akıntı Yön Değiştirirken…

Akıntı Yön Değiştirirken…
Mine G. Kırıkkanat

Zordur akıntıya kürek çekmek. Hatta bazen imkânsız.
Ancak yaşamda, kişinin akıntıya kürek çekmesi gereken zamanlar vardır. Dayanması gereken zamanlar. En azından, dayanmayı denemesi.
Akıntıya kürek çekenler, doğru ya da yanlış, kendi burunlarının dikine giden özgün insanlardır. Onlar cesurdurlar. Çünkü özgünlük, cesaret gerektirir.
Oysa ne kadar kolaydır, akıntıyı arkasına alıp pupa yelken, hızla ve alkışlar arasında ilerlemek. Cesaret gerekmez, nereye diye sorgulamak fuzulidir, çünkü yalnız değilsinizdir bir; akıntı nasılsa götürüyordur bir yerlere, iki. Anca beraber kanca beraber, sonuçta karaya varılır nasılsa. O varış, karaya vurmak olsa da.
Akıntı, çoğunluk demektir. Çoğunluk, genelin istemi, yani halkın, ailenin, arkadaşların çoğunluğu olabilir. Tuttuğunuz takım tarafından çizilen ve empoze edilmese de uyanın ödüllendirilip uymayanın cezalandırıldığı, cezalandırılmadığı zaman, en azından görmezden gelinerek yok sayıldığı “genel” politika ya da “trend” de olabilir…

***

Zaten çoğunluk böyle yaratılır. Birileri bir karar verir, kararını izleyenleri göğe çıkarır, uymayanların hakkını yer ve arkasına aldığı taraftar topluluğuyla herkes adına hareket ettiğini ilan eder. Olur size genel kanı, ana akım, politika ya da trend.
Sizin de fark ettiğiniz gibi, bir süredir akıntıya kürek çekiyorum. Çünkü hiçbir işin yolunda gittiğine, her şeyin güllük gülistanlık olduğuna değgin hiçbir işaret görmediğim gibi, pembeye boyanıp gösterilen işaretlerin hayra değil, şer’e alamet olduğunu sanıyorum. Yanılabilirim. Umarım yanılırım, zaten. Ancak haklı çıkarsam, artık bu kez, empoze edilen trendlerin tersine giden düzlerin, kamuoyunu yanıltıcı akıntı yaratan ve uyanlara hesap sorması gerekiyor. Kendilerini halkın sesi sanan, kendi çıkarlarını toplumun çıkarıymış gibi sunan bu medyatik genellikten bıktım ben. Medyatik genellik de benim gibilere zor tahammül ediyor zaten. Ancak dananın kuyruğu, benim tahammülümün sonunda kopacak. Onların değil.

***

Yukarda okuduğunuz satırlar, 15 Mart 2003’te yayımlanan “Bıkkınlık” başlıklı yazıma aittir, sevgili okurlarım.
On bir yıl önce bugünlerde, bir avuç dürüst gazeteci, daha düzmece darbe tutuklamaları başlamadan, gazeteciler yazmaktan ürkmeden, insanlar telefonda konuşmaktan korkmadan önce bile Türkiye Cumhuriyeti’nin başına örülen çorabı öngörüp umutsuzluğa kapılıyor, dayatılan “çoğunluk” masalından benim gibi bıkkınlık duyuyorlardı.
Oysa o çoğunluk, o medya ve şimdilerde “yetmez ama evetçi” damgasıyla anılan güruh, AKP hükümetine alkış ve demokrasi geldi diye tempo tutuyor, Türkiye AB’ye girdi girecek sanıyorlardı. Medya patronları, “hele paranın tadını alsınlar, bunları da burnuna halka takıp yönetiriz biz” modunda pek şendi. Kimi bu patronların kuryesi, kimi R.T. Erdoğan’ın “abisi” olarak köşklerde ve villalarda komisyon gazeteciliği yapan medya yöneticilerinin, köşe yazarlarının keyfine diyecek, AKP hükümetine düzdükleri övgülere sınır yoktu. TÜSİAD, ekonomi iyi gidiyor, küreselleşiyoruz diye çook, çok umutluydu, gelecekten…

***

AKP hükümetinden mutlu, çoğunluktan umutlu bunların hiçbiri 2007 seçimlerinde ve çoğu 2011’de bile ayılmadıkları gibi; sabah baskınlarına, müfteri tutuklamalara, düzmece davalara itiraz eden biz bir avuç dürüst gazeteciyi de faşist, darbeci vb. ilan ettiler. Ta ki içlerinden bazıları ihbar ettikleri darbecilerle aynı sanık sandalyesine oturtuluncaya kadar…
Bizler, çoktan işlerimizden atılmış, büyük olmadığımız için rahatlıkla küçülmüş, başımız dik durmaya çalışıyorduk. Ama onlar “abilik”ten, hatta yalakalıktan atılıp, maliye kırbacıyla terbiye edilen medya patronları da beslemelerine dair “at o tetikçini bakiim…” emirleri almaya başlayınca, feryadı bastılar.
Şimdi hepsi muhalif. İlk günden beri Türkiye’nin üstüne kapanan kurşun kapağı öngörüp mücadele eden bizlerden daha çok bağırıyorlar.
Bu yazıyı niçin yazdım?
Gelecekte, Türkiye’yi bu hale düşürenlerin geçmiş vebalini unutmayacağımı ve bu vebalin takipçisi olacağımı, peşinen söylemek için.