“Alacakaranlık Kuşağı” gibi hayat…

“Alacakaranlık Kuşağı” gibi hayat…
Melike Karakartal

Geçmişe nazaran daha şanslı mıyız yoksa şanssız mıyız, emin değilim.
Enformasyon bombardımanı ve sosyal medya araçları bizi eskisinden farklı insanlara dönüştürüyor, bu çok açık.
Şanslı olduğumuz konu, sosyal medyanın insanları daha iyi tanımamıza olanak vermesi.
90’larda yaşadığınızı düşünün.
Yeni bir arkadaş edindiniz.

Onu tanımak istiyorsunuz fakat bunun için sadece bir seçeneğiniz var: Ancak uzun zaman birlikte vakit geçirmeniz kaidesiyle yeni arkadaşınızın alışkanlıklarını, tepkilerini, aklından geçenleri öğrenebilirsiniz.
Bir de bugünü düşünsenize: Herkes gönüllü olarak hayatını sosyal medya aracılığıyla gözümüzün önüne seriyor.
Paylaşım dozu ve yorumlarından karşınızda arkadaşlık kurabileceğiniz bir insan durup durmadığını şak diye anlayıveriyorsunuz.

Dolayısıyla seçici olmak çok daha kolay.
Bunun için ömrünüzün birkaç ayını veya yılını vakfetmeye gerek yok.
Sosyal medya sayesinde hayatımızda halihazırda olan, tanıdığımız insanların da hiç bilmediğimiz taraflarını öğreniyoruz.
Halihazırda tanıdığımız insanların paylaşımlarından, paylaşımlarının dozundan, içeriğinden, kendini ifade etme şeklinden hızlıca not verebiliyoruz.
Twitter ilk ortaya çıktığında neredeyse 20 yıldır haber almadığım ve vaktiyle iyi hisler beslediğim eski bir tanıdığı bulduğumu ve profilini gezdiğimi hatırlıyorum. Şöhretli kadınlara mide bulandırıcı pornografik sözler yazıyordu.

Mide bulandırıcıydı ve benim için büyük bir hayal kırıklığıydı.
Örneğin illa böyle uçta bir “tacizci keşfi” olması gerekmiyor tabii, kendine doyamayan megalomanlar, ayrımcılar, dar görüşlüler, yılışıklar, sevimsizler…
Açık açık olmasa da, satır aralarında kendini belli edenler…
Benzer biçimde benim yaşadığım hayal kırıklığını siz de yaşamışsınızdır sosyal medya ile geçen bunca sene içinde…
Sosyal medya ve teknoloji, “insan tanıma” konusunda çok işe yarıyor, kabul.
Fakat işin diğer kısmına gelecek olursak, orası biraz üzücü.

Elimizde pek çok gelişmiş alet, son derece kolay kullanılabilir cihazlar ve ileri bir teknoloji olmasına rağmen olduğumuz yerde durmayı tercih ediyoruz. Gelişmiş teknoloji, halihazırda olan koşulları iyileştirmeye değil, büyütmeye yarıyor daha ziyade.
Kötü adam, kendi gibileri buluyor, güç kazanıyor.

Okumayan adam, yine okumuyor. Ulaşılabilir onca kaynak, cehaleti yok etmeye yaramıyor.
Medyanın topyekün fonksiyonunu düşünecek olursak, orada da pek aydınlık yok.
Ya izleyenleri oyalamaya, çoğu zaman “uyutmaya” yarayan programlar (adına da eğlence deniyor) ya da “kitle kontrol” maksadına yönelik televizyon yayınları…

Televizyondaki bomboş programlarla oyalanmak, dünyaya pencere açan akıllı telefonu sadece oyun oynamak için kullanmak…
Teknoloji bizi daha verimli yapacağına üşengeç, tembel yaratıklara dönüştürüyor.
Düşünmeye bile üşenen, ona verilenle “idare eden” ve bundan şikayet etmeyen canlılara dönüşüyoruz.
50’lerin, 60’ların geleceği konu alan dizi ve filmlerinde hep ortak bir konu var: Makinelerin insanların yerini alması… Genellikle hiçbir makinenin insan beyninden üstün olamayacağı vurgusu görürsünüz bu yapımlarda…

O dönemde bugüne dair tahmin edemedikleri bir mesele var: Bizi daha verimli insanlara dönüştürecek teknolojinin aslında en çok yerimizde saymaya ve düşünmeye üşenen insanlara dönüştüreceğini öngörememişler.
Çağın en büyük hastalığının “oyalanmak” olacağını öngörememişler.
Elinde milyon tane seçenek olan, rengarenk bir dünyada yaşayan insanın, elindeki imkanları kullanmaya bile üşeneceği, sadece oyalanarak hayatını geçireceği bir canlıya dönüşeceğini öngörememişler.
60’ların meşhur “The Twilight Zone”unu hatırlarsınız…
Bugünkü halimizden güzel bir “Alacakaranlık Kuşağı” bölümü olurdu.