‘Alçak tetikçi’ ile ‘kibirli hödük’ün hüzün veren atışması…

‘Alçak tetikçi’ ile ‘kibirli hödük’ün hüzün veren atışması…
Murat Sevinç

Türkiye medyasının iki tanınmış ismi, bir süredir birbiri hakkında hayli sert yazılar kaleme alıyor. Bu yazıyla, ne tanışmadığım iki yazar arasındaki polemiğe katılma (katılsam da fark edeceklerini sanmıyorum!) ne de haddimi aşıp psikolojik çözümlemeler yapma niyetindeyim.
Sert atışma, Ahmet Hakan’ın, ‘yargılanacağı’ yolundaki iddiasına karşılık Ahmet Altan’ın tepkisi ve son derece ‘açık’ önerisiyle başladı. Altan, “Eğer yazan ve suçlayan sensen beni programına çağır ve baş başa istediğini sor” dedi. Hakan ise her zaman olduğu/beklendiği gibi Şark kurnazlığıyla, programa ‘mağdur aileler/kişiler’le birlikte çıkmasını önerdi Altan’ın. Gerisi malum…
Söz konusu yazıların kaleme alınma ‘nedeni’, ‘içeriği’ ve ‘üslubu’ memleketin içinden geçtiği süreç ve toplumsal/siyasal kültürümüz konusunda ciddi ipuçları içeriyor. Haliyle ilgisiz kalmak mümkün değil.

Hiç gerek yoktu bu ölçüde ‘adanmışlığa’ ve ‘tetikçiliğe’
2007 seçimleri ardından, TSK ile siyasal irade arasındaki ‘tarihsel gerilim’de yeni bir aşamaya geçildi. Burjuvazi içindeki mücadelenin, yeni aktörlerle ve yeni bir düzlemde sürdürülmesinin tanığı olduk. Daha önce hiç kimsenin hayal edemeyeceği soruşturmalar başlatıldı, rütbeli askerler tutuklandı, genelkurmay başkanı cezaevine konuldu.
Süreç başladığında, sesi yüksek çıkanlar genellikle olduğu gibi iki kampa ayrıldı: ‘Askeri vesayet sona eriyor’ diyenler ile ‘Milli orduya kumpas yapılıyor’ diyenler. Bir de, bu satırların yazarı gibi, herhangi bir parti ya da gruba angaje olmamış, dolayısıyla ‘hiçbir işe yaramayanlar’ vardı. Arada kalınca, ses duyurmak pek mümkün olmaz!

Türkiye’de uzun süredir, ‘okunan’ merkez medya organlarında siyasal çözümlemeler, ‘demokrat iyi insanlar’ ile ‘demokrat olmayan kötü insanlar’ düzeyinde ve kimlik temelli yapılıyor. Sol analizler, yıllarca son derece bilinçli bir tercihle tu kaka edildi, dışlandı. Dışlama yöntemi olarak da ‘eski rejim/Kemalizm’ efsanesi yaygınlaştırıldı. AKP muhalifleri içinde Türkiye’yi 1930’ların kafasıyla idare etmek isteyen hastalıklı/ırkçı insanların/yığınların olmadığını iddia etmiyorum kuşkusuz. Sorun, ‘muhalifler’i ve ‘farklı bakışlar’ı aynı kaba koyma çabasındaydı.

Bu eğilim özellikle 2010 halkoylaması esnasında zirveye çıktı. Örneğin şimdilerde ‘sivil darbe’den dem vuran Cengiz Çandar’ın 2010 Eylül’ünde, ‘anayasa değişikliklerine evet dememek için, vicdansız, Tayyip’e takık, ruh sağlığını yitirmiş olmak gerektiği’ yolundaki ‘tespitler’i hâlâ hatırımda. Çandar bir prototip tabii. Ahmet Altan dahil onlarca okumuşumuz benzer eğilimdeydi. Oysa hiç gerek yoktu bu ölçüde ‘adanmışlığa’ ve ‘tetikçiliğe.’

Manzara meydanda…
Hâl böyle olunca AKP, yıllarca şu ya da bu gerekçeyle bazen hak ettiği ama çoğu zaman hak etmediği ve hatta hayalini dahi kuramayacağı bir ‘okumuş’ desteği buldu. Oysa bir yandan o desteği elde etmesine neden olan işleri yapar görünürken; diğer yandan, kısa sürede ‘kaplan’ olacak ‘Anadolu kedileri’ni palazlandırıyor, kendi zenginini yaratıyor, gelir dağılımı bozulurken yeni milyonerler yaratıyordu. Devlet ihaleleriyle, imar değişiklikleriyle, borçlandırmayla ve kadrolaşmayla, milyonlarca yurttaş ‘irili ufaklı çıkar ağları’ içine dâhil edildi. Eşzamanlı olarak ‘dindar-kindar’ nesil yetiştirme işine ağırlık verildi.

Üstelik ne hiç biri gizli yapıldı ne de bugün ‘umut’ bağlanan kakılmış partililer, olup bitene itiraz etti. Kendilerinin ifadesiyle, bir yandan ‘Kurban olduğum Allah verdikçe veriyor’ diğer yandan şehirler ‘parsel parsel’ satılıyordu. AKP, ‘beyni’ olan ‘Cemaat’ ile arayı bozunca, her şey bir anda değişti. 17-25 Aralık sonrası bu memlekette herhangi bir işin ‘düzgün’ işlemesi olanaksızdı artık. Nitekim manzara meydanda…

Üçüncü seçenek
25 Aralık ardından topluma iki ‘seçenek’ sunuldu muktedirler tarafından. Biri, ‘Her şey yalanmış’, diğeri ‘Her şey gerçekti.’ Oysa bir üçüncü seçenek daha vardı: Olup bitenin bir kısmı gerçek bir kısmı dalavereydi!
‘Her şey bir yalandı’ seçeneği ortalamaya hitap etti. ‘Eğer istikrar sürecekse, varsın yalan olsun’ dediler! Böylece tüm davalar hızla düşerken, devlet organlarında binlerce sempatizanı/mensubu olan, dünyanın en ‘tuhaf’ terör örgütlerinden biri icat edildi. Gazetelere, özel mülkiyete el konuldu vs.

AKP’nin semirme sürecinde, Ahmet Altan gibi demokratik bir Türkiye’de yaşamak istediklerinden kuşku duymadığım bir kesim (üçkâğıtçılardan söz etmiyorum!) okumuş, yalnızca ‘demokrasi’ beklentisiyle açıklamanın güç olduğu bir destek sundu AKP’ye. Sanırım ‘Kemalist/ulusalcı’ kesime duyulan nefretin, onlara karşı verilen mücadelenin büyük payı oldu bu ruh halinde. Aksi takdirde, benden daha akıllı ve daha birikimli olduğunu düşündüğüm koca koca yazarların, yıllarca siyasal İslam ve Milli Görüş geleneğini dillendirmemelerinin ve AKP ile liderlerinin hacetinde özenle boncuk aramalarının, pek makul bir açıklaması yok.

Biri muhalif diğeri yandaş iki ‘pehlivan’ın kapışması
Gelelim iki yazara. Aralarındaki ‘dil’ farkını boş verelim. Biri edebiyatçı ve tabii çok daha güçlü/etkili yazıyor. Diğeri onun yanında henüz ‘çömez’ sayılır ve asla kaybetmek istemediğini her haliyle belli ettiği bir ‘makam’dan sesleniyor. Köşesiyle, TV programıyla vs… Burası beni pek ilgilendirmiyor; Türkiye’de ‘bir kez bulduğunu asla bırakmamak için her şeyi yapan’ insan tipi hayli yaygın.

Hakan ile Altan arasındaki ‘yazışmalar’, tam da söz konusu ‘süreç’ ve ‘kırılma’yla ilgili olduğu için önemli. Birkaç boyutuyla: İlki, içerik ve satır aralarının 25 Aralık 2013-1 Kasım 2015 dönüm noktalarına ilişkin olmaları. Türkiye’de bir kesim, toplumun geri kalanına ‘alık’ muamelesi yapıp yıllarca süren soruşturma ve dava süreçlerindeki her şeyin ama her şeyin yalan/kumpas olduğunu dillendiriyor. Onlara göre hiç kimse darbe planı yapmadı, hiç kimse şike yapmadı, hiç kimse yolsuzluk yapmadı… Diğer kesim ise daha ilk günden önüne geleni darbeci ilan edivermişti. 25 Aralık’tan güçlü çıkan (görünürde!), ‘Her şey yalandı’ diyenler oldu. Türkiye genelinde ve her düzeyde süren bu mücadele, iki yazarın kaleminde dile geliyor gibi.

İkincisi, Türkiye’nin tanınmış yazarlarının yazma tarzlarının, dehşetli egolarının ve asla geri adam atmayan ‘delikanlı’ tavırlarının, memleketteki hâkim toplumsal/siyasal kültür hakkında açık fikir veriyor olması. 2016 Türkiyesi’nde hâkim davranış kalıbı buyken, yüzde 50 oy alan kişinin Erdoğan oluşunda nasıl bir sürpriz olabilir ki? Bu toprakta, ortalama yurttaşın içine Fatih Terimler, Reis’ler, Aziz Yıldırımlar kaçmış durumda nicedir. Hâl böyleyken yazarları da kibirden çatlamak üzere tabii. Biri yüzü hiç kızarmadan ‘Yargılanacaksın’ derken, diğeri ‘Seni kurtarmalarına izin vermeyeceğim’ buyuruyor.

Üçüncü konu, Türkiye’de adalet sisteminin nasıl çürüdüğünün ve vahim sonuçlarının, ‘kör parmağım gözüne’ hali. Adil yargılama gibi, suçsuzluk karinesi gibi, suç ve cezanın şahsiliği gibi demokratik hukuk devleti ilkelerinin köküne kibrit suyu dökülen yerlerde, geriye ‘kişisel kanılar’ kalıyor ne yazık ki. Yargılanan insanların düzgün savunma yapmasına izin vermeyen mahkemeler, sahte CD itirazlarını dahi ciddiye almayan yargıçlar, ihlal edilen usul kuralları, katil kılıklılarla Türkan Saylan gibi insanları aynı torbaya tıkıştırma hevesi…

Ve sonunda, ‘Tabii bazı aksaklıklar olmuş olabilir ama…’ diyerek mahkûmiyet kararlarına sevinenler. Oysa ‘aksaklık’ dedikleri, yargılamanın selameti ve ‘başkaları’nın yaşamı!
Yıllardır bizlere reva görülen saçmalıkların, sözüm ona ‘kandırılmışlıklar’ın ardından, biri muhalif diğeri yandaş iki ‘pehlivan’ın kapışmasına tanık oluyoruz. Şimdilerde güçlü (ve haklı) muhalif yazılar kaleme alan er kişi, zamanında savcı Öz’ün ‘Gazetecilikten tutuklanmadılar’ zırvasını manşet yapmış, muhabiri delil bavullarıyla acınası pozlar vermiş. Diğeri, ‘eleştiri’ cilasıyla sureti haktan görünmeyi marifet sayan, devletin ve her koşulda devletinin yanında olduğunu ilan eden Hürriyet’in cengâver memuru…

Bizler de, anayasası tarihinde ilk kez ‘siviller’ tarafından fiilen yürürlükten kaldırılan bir cumhuriyette, faşizme çeyrek kala, bu adamların dünyasına tutsak edilmeye çalışılan yurttaşlar…