Bayramlarında çocukları hatırlamak…

Bayramlarında çocukları hatırlamak…
Ahmet Talimciler

Çocuklara bayram hediye etmiş bir ülke olmakla övünmenin ötesine geçemediğimizi belki de en iyi 23 Nisan günleri hatırlamamız gerekiyor! Çünkü görünen tablo her geçen dakika biraz daha kararıyor. Çocuklarımızı bayram günlerinde hatırladığımız dönemlerde artık yavaş yavaş son buluyor bunun yerine çocuklarımızı ve dolayısıyla kendimizi de unutmayı tercih ediyoruz. Oysa insanın en değerli yanının büyüyüp olgunlaşması değil içindeki çocuğu hiç ama hiç öldürmemesi gerekliliği olduğu gerçeğini maalesef hiçbir zaman kendimize şiar edinemedik!

Böylesi bir yaşantı sürmenin hepimizin hayatlarında ne kadar önemli dönüşümler yaratabileceğini ve çocuklara karşı beslediğimiz sevgiyi nasıl çoğaltabileceğini öğrenerek büyütülmedik! Çok küçük yaşlardan itibaren büyük görülmeyi ve ona göre davranılmayı öğrettiler bize hep, böyle olduğu için de çocuklara dair olan bütün eylemler, davranışlar istenmeyen olarak yok sayıldılar.

Oysa çocukların naifliği, içtenliği ve masumiyetleri ile ortaya koydukları dünya üzerindeki yaşadığımız kötülüklerden çok ama çok daha fazla değerliydi. İşte bu yüzden de çocuklara bayram hediye eden bir ülkenin yurttaşı olmanın bir anlamı vardı.

Çocuklar üzerinden kendisini var etmek yerine çocuklarla var etmeyi düşünen bir liderin geleceğe dönük öngörüsünün ne kadar farklı olduğunu hissedebilmek ufuk açıcıydı. Oysa bu bakış açısını gündelik siyasal polemiklerin ucuz ideolojik dehlizlerinde kaybettik. Cumhuriyetle cumhur arasındaki birlikteliğin ne kadar önemli olduğunu ve hayatlarımız açısından ne anlama geldiğini bir türlü kavrayamadık! Burada hiç şüphesiz bizleri yöneten kitlenin son derece elitist ve tepeden inmeci bürokratik tavırlarının da büyük katkısı olmuştur.

Ancak yine de resmi ideolojinin dışında var olan 23 Nisan, 19 Mayıs ve 29 Ekim törenlerimizi bile içselleştirmeyi başaramadık! Resmi törenlerin gölgesinde kalan ve görev icabı yerine getirilen törenimsiler sayesinde ne çocuklarımızı ne gençlerimizi ne de geride kalan bütün milletimizi bir araya getirebilecek bir tutamak oluşturamadık! Eğer bugün ortadan ikiye ayrılmış bir Türkiye tablosundan söz ediyorsak biraz buradaki olup bitenler üzerine de kafa yormak ve biz nerede yanlış yaptığı kendimize sormak durumundayız.

Çocuklarımıza yaşanası bir ülke bırakmadığımızı en çok ortaya koyan alanın son dönemde eğitim olması herhalde tesadüf olmasa gerektir. Daha önce PİSA sonuçları ve üniversite giriş sınavındaki durumla ilgili yazılarla bu tabloyu bir nebze de olsa ortaya koymaya çalışmıştım. Birkaç gün önce OECD ülkeleri içindeki öğrencilerin en mutsuz ülkenin Türkiye olduğu başlığı ile bir rapor yayınlandı. Uluslararası öğrenci değerlendirme programı PISA, 2015 araştırması kapsamındaki 3.raporunu yayınladı. ‘Öğrenci Refahı’ temalı rapor için 72 ülkede 540 bin öğrencinin okul performansları, arkadaşları ve öğretmenleri ile ilişkilerini, okul dışında nasıl zaman geçirdiklerini ve aile ortamları mercek altına alındı. Buna göre, Türkiye; ‘Yaşam Memnuniyeti’ sıralamasında 10 üzerinden 6,12 puanla son sırada yer aldı.

En mutlu öğrencilere sahip ülke ise 8,27 puanla Meksika iken, onu 7,89 ile Finlandiya ve 7,83 puanla Hollanda takip ediyor. PİSA verilerine göre, Türkiye’de 15 yaş düzeyindeki öğrencilerin 28,6’sı hayatından hiç memnun değil. Bu oran yüzde 11,8’lik ortalamanın neredeyse üç katı. Hayatlarından çok memnun olduğunu söyleyen öğrencilerin oranı da yüzde 26,3 ile yüzde 34’lük OECD ortalamasının gerisinde kalıyor. Türkiye’deki öğrencilerin kaygı ortalamaları da bir hayli yüksek düzeyde seyrediyor. ‘Sınava iyi hazırlanmasına rağmen çok kaygı duyduğunu’ söyleyen öğrenci oranı yüzde 58,8 olurken, öğrencilerin yüzde 56’sı ise ders çalışırken stres yaşadıklarını belirtmişler.

Ayrıca Türkiye’de öğrencilerin kendilerini okulla kurdukları aidiyet ilişkisi de yüzde 61,4 düzeyinde ve bu rakam da OECD ülkelerindeki yüzde 73’lük aidiyet rakamının gerisinde yer alıyor. Rakamlar övündüğümüz tablo ile çocuklarımıza yaşanası bir ülke/dünya bırakma aşamasına geldiğimizde taban tabana zıt bir pozisyonda olduğumuzu ortaya koyuyor. Özellikle sınav kaygıları ile çocuklarımızın hayatlarını ilköğretim döneminden başlayarak allak bullak bir hale getirdik.

Buna bir de eğitim sistemi ile sürekli olarak oynayan ve ne yapmak istediğine bir türlü karar veremeyen anlayışımızı eklediğimiz takdirde ortaya çıkan durum maalesef tam anlamıyla bir fecaattir. Ve çocuklarımızı eğitim sistemine kurban ederek, çocukluklarını yaşayamadan stresli bir hayatın içine soktuğumuzu fark edemiyoruz. Bu vesile ile Çarşamba ve Perşembe günleri girecekleri TEOG sınavlarında başta sevgili oğlum Burhan olmak üzere tüm 8.sınıf öğrencilerimize başarılar diliyorum.

TÜİK verilerine göre, 2016 yılı sonu itibariyle toplam nüfusumuz 79 milyon 814 bin 871 ve bu nüfusun yüzde 28,7’sini yani 22 milyon 891 bin 140’ı çocuklardan oluşmakta. Birleşmiş Milletlerin tanımına göre ‘0-17’ yaş grubunu içeren çocuk nüfusumuzun en yüksek olduğu il yüzde 47,1 ile neredeyse nüfusunun yarısının çocukların oluşturduğu Şanlıurfa’dır. yüzde 45 ile Şırnak ve Ağrı illeri Şanlıurfa ilimizi izlemektedirler. Çocuk nüfus oranının en düşük olduğu iller ise yüzde 17,5 ile Tunceli, yüzde 19 ile Edirne ve yüzde 19,5 ile Kırklareli’dir.

Bu yüksek çocuk nüfusunun kayıt dışı ekonomi içerisinde de kendisine yer bulduğunu ve ülkemizde çalışan çocuk sayısının 2 milyona yaklaştığını yine bize raporlar gösteriyor. Buna göre çocuk işçilerin yüzde 78’i kayıt dışı çalışıyor. 2016 yılında 15-17 yaş arası çocuk işçi sayısı 708 bin. Bu çocukların 558 bini kayıt dışı çalıştırılırken 150 bini sigortalı. Yani çalışan her 10 çocuktan 8’i kayıt dışı.

Görüldüğü üzere tablo eğitim, iş, mutluluk ile son yıllarda sıkça telaffuz etmek zorunda kaldığımız ve dünya sıralamasında ilk sıralarda yer aldığımız çocuklara yönelik cinsel istismar alanında çok karanlık. Tüm bu rakamların 23 Nisan ulusal egemenlik ve çocuk bayramı öncesinde yayınlanmış olması, çocuklarımıza yaşattıklarımızın bir tokat gibi yüzümüzde patlamasıdır. Bir günlüğüne koltukları çocuklara devretme tiyatrosuna son verip çocuklarımıza gerçekten barış, sevgi ve huzur içinde yaşayabilecekleri bir ülke inşa edelim. Hamaseti, ucuz politik ayak oyunlarını ve ikiyüzlülüğü bir tarafa bırakmak suretiyle, en değerli varlıklarımız olan çocuklarımıza karşı dürüst olalım.

Çocuklarımız, tıpkı büyük şairimizin dediği gibi ‘rahatça şeker de yiyebilsinler’. Ya da ekmek de alabilsinler, okullarına da gidebilsinler, hepsinin ötesinde rahatça gönül ferahlığıyla oynayabilsinler. Oynayabilsinler ki oynamanın çocuk ruhlarında yarattığı etki ile birlikte hayata karşı bir duruş gerçekleştirebilmeyi öğrensinler. Çocuklar oynayarak öğrenirler ayrıca oynamanın hazzıyla birlikte hayata, dünyaya ve kendilerine dair yeni şeyleri de keşfederler.

Çocuklarına dünyada bir bayram hediye etmiş olan tek ülkenin insanlarının kendi çocuklarını bu kadar sahipsiz ve korumasız bırakması anlaşılır gibi değildir. Çocuklarımız ne seyir malzemesi ne ideolojik propagandalarınızın aleti ne de cinsel arzu nesneleridir. Onlar, bu toplumun gerçekten hak ettikleri hayatı sağlamamız gereken yegane varlıklarıdır. Onlarsız hep bir eksik olacağımızı ve hep biraz daha azalacağımızı unutmamalıyız!

Çocuklarına sahip çıkmayan bir toplum istediği kadar ahlakçı kesilsin, hiç ummadığı yerlerden ummadığı deliklerden fışkıracak seslerin yankısı bütün ahlak öğretilerinden ve vicdanlardan çok daha etkili olacaktır.