Benim üniversitelerim…

Benim üniversitelerim…
Müge İplikçi

‘Kötülük her yerdeydi ve kimse nedenini bilmiyordu.’

Maksim Gorki’nin ‘Benim Üniversitelerim’ adlı romanının girişinden alıntıladığım bu cümlesini düşünmeme yol açan bir neden var. Aslında birçok neden var da ben şimdilik aklımı kurcalayıp duranı sizlerle paylaşayım.

İki gün önce adres kutularımızı dolduran mektuplar geldi.Türkiye’nin önde gelen üniversite rektörlüklerinin bu uğurda sıraya girdiği bir ‘resmiyetle’ karşı karşıyaydık. Satırları okudukça şaşkınlığım arttı. Bir üniversite fikrinin kafamdaki anlamını tekrar tekrar bulmaya çalıştım. Bir üniversiteyi üniversite yapan nedir diye düşündüm.

Olay ODTÜ’deki öğrenci hareketinin resmi dille protesto edilmesiydi. ‘Resmi dil’i özellikle kullanıyorum çünkü bu dilde hemen hepimizin şapkasını önüne koyup düşünmesini gerektiren bir merkeziyetçilik fikri hakimdi. Akademi dilinin iktidarın dili haline geldiğinin çok net göstergesiydi bu dil. Bu açıdan da son derece kaygı vericiydi. Hemen belirteyim, burada iktidarı sevip sevmemeyi tartışmıyorum bile. Tartıştığım, üniversite fikrinin özgürlük, demokrasi ve bağımsızlıkla kurduğu, kurması gereken, beklenilen, umulan ‘doğal’ ilişkisidir. Hatta bir üniversiteye 3000 kişilik bir ‘polis’ koruma ekibiyle girilmesinin yaratabileceği teyakkuz da değil; üniversitede bunu protesto eden genç insanların tepkisinin ön plana çıkarılması bile değil. Bu da nihayetinde, içinde önemli açmazlar barındırsa da bir vicdan ve algı sorunudur, bir yere kadar anlayabilirim. Asıl tartıştığım, asıl tartışmamız gereken nokta ise, tüm bu olaylar yaşandıktan sonra basına ve kamuoyuna yansıyan akademi dilinin artık ‘akademik bir dil’ falan olmadığıdır.

Bu halde akademiden ne bekleyebiliriz? Böylesi bir biat etme ve razı olma dilinin içinden gerçek bilim insanları, yani yaşamı, evreni, bilgiyi, dogmayı sorgulayacak beyinleri nasıl çıkaracağız? Böylesi bilim insanlarının bize tuttuğu ışık ve gölgeden, yaratıcılığı, bilinmez olana yapılabilecek yolculuğun heyecanını, buradan beslenecek bir heyecanın sanata, yaşama ve hepimize sunacağı derinliği nasıl bulabileceğiz ve tüm bunlardan değişik, katmanlı, farklı anlamlar (ve elbette farklı inançlar) çıkarabileceğiz? Daha yalın söyleyeyim: Sığlığı, vasatlığı, günü kurtarmayı, korkuyu ve ezberi nasıl aşabileceğiz?

Diyeceksiniz ki tüm bu işaret ettiklerin son on yılın sorunu değil. Katılırım. Ancak son on yılın sorunu olmaması bugün çözülmeyeceği ya da eleştirilemeyeceği anlamına gelmemeli.

Tekrar tekrar düşünmemiz gereken bir eşikteyiz: Üniversite nedir ve kimler için vardır diye.?

Bu arada rektörlerden gelen metinleri çok sayıda akademisyen karşı bildirilerle protesto ediyor. Kendilerine buradan teşekkürü bir borç biliyorum. Çoğu araştırma görevlilerine ait olan bu kıymetli imzaların üst kadrodakiler tarafından da destekleneceğini umuyorum. Unutmasınlar ki emeklilik gelir, kadrolar geçer. Kalacak olansa başka hususlardır. Üniversitenin gerçek anlamını barındıran hususlar…

Bu yazıyı sizlerden gelen bir mektupla bitireyim. İnançla ilgili yazdıklarıma Kemal Tümerkan şöyle demiş: ‘Düşüncelerimiz, başkalarının düşünceleri olarak oluşur, biz onları içtenlikle sorgulamadıkça başkalarının düşünceleri olarak kalırlar.’

Üniversitelerle ilgili yazdıklarıma da iyi bir referans oldu bu. Akademi biraz da bunun için var. Beyni beyinle buluşturmak ve bambaşka düşünceleri ufka taşımak için. Dahası bundan korkmayan, böylesi bir korkunun kötülük üretmekten başka hiçbir şeye yaramayacağını anlamış ‘bireyler’ yetiştirebilmek için.

Bir Cevap Yazın