Büyütülmeyen Çocuk Sendromu…

Büyütülmeyen Çocuk Sendromu…
Erdal Atabek

Önemli bir kültür sorunumuz budur: Çocukları büyütmemek.
Hangi yaşta olurlarsa olsunlar, onları çocuk görmek.
Bu olgunun görünmeyen yüzü: Annelik babalıktan vazgeçmemektir.
Anne baba rolleri, çocuğu korumak görevini yükümler. Korurken de kontrol etme hakkını verir. Bu koruma-kontrol etme hakkı, sessizce ömür boyu yetkiye dönüşür. Aile içindeki ilişkileri belirleyen, zaman zaman çatışmalara yol açan kültürel yapımız budur

Koruma döneminde kabul edilen bu analık babalık yetkisi, çocuğun bağımsızlık istediği dönemde çatışmaya yol açar. Ama bu korumadan hoşnut kalan çocuk, durumu kabul ederek erişkin olmaktan sessizce vazgeçer.
Bu nedenle toplumumuz her alanda “baba” arayan “çocuk”larla doludur. “Baba patron”, “başkan baba”, “babalık etme”, “babacan”, “babalık hakkı”, “babaya güvenme” hep bu “şefkatli koruyuculuk” özelliğine sığınmanın açıklamalarıdır.
Çocukluğun böylesine uzatıldığı toplumlarda her yerde bir “baba” aranması doğaldır.
Baba otoritedir. Şefkatli, koruyucu ama son sözü söyleyen otorite. Onun için de bizim sosyal kültürümüz her alanda kolayca “otoriter yapı” yaratır. Çünkü, bu “otoriter yapı”da rahat eder.
Rahatlık, sorumluluk almamaktan geçer, karar yetkisini otoriteye devretmiş olmaktan geçer. Sadece itaat eder ve hayatını sürdürür
Geleneksel kültürlerin özelliği budur.
Karar veren otoriter baba, itaat eden uslu çocuklar.

***

Başbakan ile yardımcısı Bülent Arınç arasındaki sorun da böyle bir ilişkiden kaynaklanmıştır. Baba, kardeşinin orada burada konuşmasına kızmış, onu açık düşürmüştür. Kardeş de “ama olur mu? Bana neden böyle yapıyorsun, herkesin önünde kalbimi kırıyorsun” diye sızıldanmış ama baba aldırmamış, “düşüneceksin böyle şeyleri, önüme geçmeyeceksin” demiştir.
“Muhafazakâr demokrat” tanımı, “otoriterpatriyarkal” terimi ile eşdeğer kullanılmaktadır. Siyasal iktidar yetkilileri de uygulamalarını bu doğrultuda sürdürmektedir.

Birey yetiştirmeyen, bireysel davranışları olumlamayan, çocuğu erişkin yapamayan kültürler “modern toplum” yaratamazlar. Modern toplumların özelliği olan “bağımsız kişilik”, “kendi kararını veren birey”, “karar sorumluluğunu alan karakter”, “sorumluluğunun bedelini ödeyen kişi” bu kültürlerde yetişmez.
Kendini bu kültüre karşın yetiştiren kişi de çok sıkıntı çeker, çok mücadele etmek zorunda kalır.
Böyle bir kültürün politikasında da “babaçocuk” söylemi başarı kazanır, otoriter yaklaşımlar onaylanır, otoriter figürler öne geçer

Onun için de bu kültürler “çağdaş demokrasileri” kurup yaşatamaz. Göstermelik seçim demokrasileri “otoriter-sağcı” tarafın iktidar olmasına daha yakındır. Duygusal sürüklenmeler kitleleri etkiler, akılcı yaklaşımlar insanların karar mekanizmalarına uzak kalır
Modern toplum, “erişkin bireyler”e dayanır, “sağlıklı örgütlenme” de bu bireylerle olur.
Demokrasi de bu bireylerle bu örgütlerin sistemidir.
Erişkin kişinin özellikleri nedir?
– Akıl gücünün muhakeme yolunun bağımsız olması,
– Duygularını (sevinç, üzüntü, öfke, korku vb.) yönetmesi,
– Dürtülerini (yeme, içme, cinsellik vb.) kontrol etmesi,
– Sosyal güdüleri dengeli değerlendirmesi,
– Bu özelliklerini yaşam gücüne katabilmesi.
Bu özellikleri kazanamamış kişiler “erişkin olamamıştır.”
Ya çocuk kalmış ya da uzamış ergenlik dönemindedir.
Bu dönemlerdeki kişi de kaç yaşında olursa olsun, “bağımsız kişiliğin aklını, özgür iradenin gücünü” kullanamaz.
Bu durum da kişinin yaşamını başka akıllara, başka iradelere bırakması ile sonuçlanır. “İpotekli akıl”, “ambargolu irade.”

Bu durum hiç değişmeden sürüp gider mi? Ya da nasıl değişir? Kişiliğin gelişimi nasıl sağlanır?
Aile içi davranışlarla mı?
Eğitimle mi?
Sosyal ortamın değişimi ile mi?
Hepsi ile mi?
Başka etkenlerle mi?
İrdelemeyi sürdürelim…