Çağın neresindeyiz?

Çağın neresindeyiz?
Taha Akyol

PISA sınav sonuçları birçok sorunumuzun göstergesidir.
Kamu kurumlarını etkin ve verimli yönetmek mi? Bunun için genel anlamda bilim zihniyeti ve o alanla ilgili uzmanlık bilgileri gerekir.

Terörle mücadele mi? Çağımızda “güvenlik” artık üniversitelerde okutulan bir bilim dalı oldu.

Ekonomik kalkınma, teknoloji, ihracat, dolar kurları falan mı?

Dün haberlerini okuduğumuz “PISA 2015 Sonuçları” adlı raporun önsözünde şu satırlar yer alıyor:

“Çağımızda bilim sadece bilim insanlarının alanı değildir. Kitlesel bilgi akışının ve hızlı değişimin gerçekleştiği çağımızda herkes ‘bilim insanı gibi düşünmek’ ihtiyacındadır: Verileri tartmak ve sonuca varmak için, bilimsel ‘gerçeğin’ zamanla değişebilir olduğunu, yeni buluşların yapıldığını anlamak için…”

Bilgi çağı, bilgi toplumu falan diyoruz ya, işte budur. Ekonomi de buna bağlıdır.

EĞİTİM VE EKONOMİ

21. yüzyılda gelişmiş toplumlarda bile bilim insanları küçük bir azınlıktır ama “bilim adamı gibi düşünmek” yani “bilim zihniyeti” o toplumlarda hayli yaygınlaşmıştır.

Bunu eğitim sağlamaktadır.

Bu açıdan, PISA sınavlarında en yukarılarda yer alan Almanya ve Güney Kore’ye bakalım.

BM “İnsani Gelişme Eğitim İndeksi”nde 15. sırada yer alan Güney Kore’nin eğitim skoru 0.865’tir.

Aynı indekste 6. sırada yer alan Almanya’nın eğitim skoru 0.884’tür…

Ve maalesef 69. sırada yer alan Türkiye’nin eğitim skoru 0.652’dir.

Almanya ve Kore’de kişi başına gelir 30 bin doları aşmıştır! Türkiye’de ise 10 bin doların altına indi.

PISA sınavları, eğitim skoru ve milli gelir arasındaki paralelliği, daha doğrusu etkileşimi görüyorsunuz değil mi?

Dahası “hukuk devleti” olmak da buna bağlı.

HUKUKTA YERİMİZ

PISA sınavlarındaki sıralama ve İnsani Gelişme İndeksi’ndeki sıralamalar gibi bir de dünyada “Hukuk Devleti İndeksi” (Rule of Law Index) var.

2016 indeksinde Türkiye 99. sırada!

Bunda terörle mücadele gibi sorunların etkisi var elbette.

Fakat önceki yıllara bakalım: “Hukuk Devleti İndeksi”nde 2015 yılında 80. sırada, 2014 yılında 72. sıradaydık.

Hele 2011 yılında daha iyiydik, “Temel Haklar” konusunda 58. sıradaydık, 2014 yılında 78. sıraya düştük.

Nispeten iyi olduğumuz 2011-2014 yılları arasında bugünkü PKK terörü, IŞİD, FETÖ gibi sorunlar genel düzeni etkileyecek durumda değildi, darbe hiç söz konusu değildi.

“Yargı bağımsızlığı” kriterini de içeren “iktidarın sınırlanması, denetlenmesi” konusunda 2011 yılında 52. sıradaydık, iyimser olabileceğimiz bir sonuçtu… Fakat her yıl biraz daha gerileyerek 2016 yılında, genel ortalamamızın da altına inerek 105. sıraya düştük.

HAMASET DEĞİL BİLİM

AB İlerleme Raporları dahil bu tür indekslerde kabaca 2010’a kadar hep “yükselen Türkiye” verileri vardı. Son yıllarda ise raporlar ve bulgular olumsuz.

Bunlar “küresel güçlerin oyunu” olabilir mi?! Ama önceki yıllarda niye son derece olumluydu? Türkiye’ye bütün tarihimizden fazla dış yatırım o dönemde olmuştu.

PISA sınavlarına, reyting kuruluşlarına, BM indekslerine “Bize vız gelir, biz millete bakarız” dersek, milletin sorunlarını çözemeyiz, hatta sorunlar büyür.

Üstelik dünya o raporlara bakar.

Hakiki milliyetçilik ya da vatanperverlik hamaset değildir, “bilim zihniyeti” ile sorunlarımıza bakmak ve çözümler geliştirmektir. Hitap ettiğimiz insanlarda, özellikle gençlerde ideoloji yerine bilim, teknoloji, hukuk, sanat ve üretim heyecanı yaratmaktır. Türkiye ancak böyle “gelişmiş ülkeler” düzeyine çıkabilir, ancak bu yolla “büyük devlet” olabilir.

Fuat Köprülü, Sadri Maksudi, Ali Fuat Başgil, Mümtaz Turhan gibi âlim hocalarımdan benim öğrendiğim budur.

Kıyamet Çağı’mızın ütopyası: MARS

Kıyamet Çağı’mızın ütopyası: MARS
Tayfun Atay

Hiç şüphe yok, geleceği karanlık gördüğümüz ve dünyadan ümit kestiğimiz bir zamanda yaşıyoruz.
Bu “distopik” çağ, daha önce defalarca vurguladığımız gibi, fantezileri (sinema ve dizi filmleri) ile de, gerçekliği (IŞİD, Pegida, İslamofobi, İslamofaşizm, Trump, Putin, Le Pen) ile de bir kıyamete doğru doludizgin yol alışın emarelerini karşımıza çıkarıyor.

Elbette emarelerin ötesinde bu bakımdan bilimsel kredisi hayli yüksek bir öngörü de çağın en büyük dehası Stephen Hawking’in geçtiğimiz günlerde basına yansıyan konuşmasında insanlığa hepi topu 1000 yıllık bir ömür biçmesiyle şekillendi.
Eğer insanlık, yaşamını sürdürecek başka bir diyar bulamazsa onun soyunun tükenmesine ramak kaldı demekte Hawking.

İşte tam da bu ifadeyle uyarlı mahiyette, her yanı kıyamete çalan bir dünyada, yine fantezi ve gerçekliğiyle bir “dünya-dışı ütopya” olarak “MARS” huzurlarınızda!..

***

“National Geographic Channel” tarafından yılın en iddialı yapımı olarak hazırlanıp 13 Kasım’da ilk bölümüyle ekrana gelmeye başlayan “MARS”, kelimenin tam anlamıyla gerçeklik ve fanteziyi buluşturmuş bir belgesel-bilimkurgu dizisi.

Mars’ta yaşam “üretme”, hâlihazırda insanlığımızın bir hayali değil, fakat bir “veri”si… Amerika’dan Rusya’ya kadar harıl harıl böyle bir imkânın önünü açmaya yönelik bilimsel çalışma ve araştırmalar yoğunlaşmış durumda.

Dizi bu bağlamda bizi bir yandan bu bilimsel çalışmalardan haberdar etme yolunda 2016’nın “belgesel” gerçekliğini takdim ediyor. Diğer taraftan da bu bilimsel tespit, veri, olasılık ve öngörüler temelinde kotarılmış, 2033’e uzanan Mars’a ilk insanlı seyahat kurgusunu seyrimize sunuyor.

Bir bakıma “Kurtuluş, Mars’ta mı” sorusunu ortaya atan ve buna yanıt arayan bir dizi var karşımızda.

***

Yedi aylık, milyonlarca kilometre süren yolculuktan sonra Mars gezegenine ulaşan; zorlu bir inişte ağır yaralanan kaptanlarını kurtaramayarak kaybeden; böylece “Kızıl Gezegen”in taşlı- tozlu toprağında, eksi 55 derecelik havasında, zehirli mi zehirli atmosferinde 5 kişi kalan bir ekibimiz var. Onlar, Mars’ı insanlığın gelecekteki evi kılma yolunda bir bilimsel arayışa cesurca ve kahramanca öncülük yapıyorlar.
Ama ne yapıyorlarsa da 2016 yılının Mars’la ilgili “bilimsel” gerçekliğine yaslanarak yapıyorlar. O yüzden diziyi izlerken 2033’ün “fantezi”sinin en heyecanlı, ürkütücü, soluk kesici anında birden 2016’nın uzay araştırma merkezlerine, o merkezlerdeki güvenilir bilimcilerin sakin ve serin değerlendirmelerine çekiliyoruz. Sonra tekrar 2033’ün fantastik Mars yüzeyine geri dönüş…

Bu şekilde, bir “fantezi ve gerçeklik” seyrüseferinde artık kendimize dar ettiğimiz dünyadan kestiğimiz ümidi, Mars’ta bir gelecek umuduna havale etmekteyiz.

***

Peki, Mars gerçekten geleceğimizi kurtarabilir mi?..
Eğer soruya “Geçmişimiz” teminat alınarak cevap aranırsa sonucun olumlu olacağını söylemek çok zor.

Evet, belgeselin başında yer alan şu sözler doğru:
“Hayal kurarız. Kimliğimizdir bu… İliklerimize, hücrelerimize kadar… İnşa etme içgüdüsü… Bildiğimizin ötesini keşfetme dürtüsü… DNA’mızda vardır. Okyanusları aştık. Gökleri fethettik. Ve Dünya’da aşılacak sınır kalmadığı zaman da kendimizi yıldızlara fırlattık.”

Doğru… Ama bunları hep iktidar ve hâkimiyet için, yıkım ve tahribat hedefli işlerliğe soktuk. Artık yaşanamaz hale getirdiğimiz Dünya gezegeni bunun açık kanıtı değil mi?!

İnsan, yukarıdaki sözlerle özetlenen türsel yetkinliği ile yeryüzünün nimeti değil lâneti oldu. Dünya’nın “kanser”i haline geldi.

Ama bu öyle akıllı bir “kanser” ki parçası olduğu varlık alanını yok ederken başka kanser hücreleri/dokuları gibi kendi de yok olmak yerine bir başka organizmaya milyonlarca kilometrelik bir sıçrama yaparak yaşamaya devam etmeyi plânlıyor.
“Mars’a seyahat”i böyle okumak da mümkün!..

Ve sonuçta Mars’ın da Dünya ile aynı kaderi paylaşacağını kederlice tahmin etmek de zor değil…

Yani:
Kolla kendini Mars, “İnsan” geliyor!..

İnsanın geleceği için hayaller: Terminatör mü kazanacak Borg mu?

İnsanın geleceği için hayaller: Terminatör mü kazanacak Borg mu?
İsmet Berkan

BİZ Türkiye’de kendimizi dünü konuşmaya adadığımız için çok farkında değiliz belki ama dünyanın başka yerlerinde insanlar türlü çeşitli gelecek hayalleri kurmaya devam ediyorlar.

Bu gelecek hayallerinden biri de, yapay zekâyla ilgili.

İnsanoğlu, belki bilgisayarların icadından beri insan gibi düşünen makineler yapma hayali kuruyor.

Bugün Türkiye’de bile ‘robot’ diye bir kelimeyi kullanıyoruz ama pek azımız bu kelimenin neredeyse 100 yıl önce Çek bir bilimkurgu yazarı tarafından uydurulduğunun (ve Çek dilinden geldiğinin) farkındayız.

Bugün hayatımızda, mutfağımızdan işyerimize kadar pek çok yerde robotlarımız var ve bunların hepsinin önceden hayal edilmiş şeyler olduğunu, önce birilerinin bunların hayalini kurduğunu düşünmüyoruz bile.

YAPAY ZEKÂ PATLAMASI
Yapay zekâ konusunda, özellikle öğrenen algoritmaların icadıyla birlikte yakın bir zamanda büyük bir patlama yaşandı. Bugün sosyal paylaşım ağlarından internet arama motorlarına kadar neredeyse her gün çok sayıda yapay zekâ ürünü şeyle karşılaşıyoruz.

Evet, başta belki insan gibi olan, insan beynini neredeyse birebir taklit eden, hatta insan davranışına ve görünümüne de sahip yapay zekâlı robotlar hayal ediyorduk. Bu hayallerimiz şimdilik rafa kalktı; onun yerine bütünü değil parçaları yapay zekâyla donatıyoruz.

Buna rağmen Batı’da bir ‘Yarın yapay zekâ insan zekâsını aşacak ve insanlığı felakete sürükleyecek’ diyen bir tartışma var; biz elbette bundan da haberdar değiliz.

BEYİN 2.0
Şimdi insanlığın geleceği tartışmasına ağır ağır yeni bir unsur daha ekleniyor; beyin bilimci David Eagleman’in isimlendirmesiyle ‘Beyin 2.0’ tartışması.

Gözlerimiz var, görüyoruz. Kulağımız var, duyuyoruz. Cildimiz var, dokunuyoruz. Dilimiz var, tat alıyoruz. Burnumuz var, koku alıyoruz.

Bu beş temel duygumuz sayesinde kendimize bir ‘gerçeklik’ yaratıyor, bunun içinde yaşıyoruz.

Peki ama diyelim görme duyumuzdan söz ediyoruz; bizim görebildiğimiz elektromanyetik spektrumun çok ama çok küçük bir bölgesi. (Yaklaşık 1 trilyonda biri.)

RÖNTGEN GÖZLÜ OLMAK
Oysa kızılötesinde ve morötesinde, bizim görsel alıcılarımızın algılayamadığı ama var olduğunu bildiğimiz çok geniş bir alan var. Ya oraları da görebilseydik? Röntgen gözlerimiz veya radar gözlerimiz olsaydı, MR cihazı gibi iç organları ‘görebilseydik’, cep telefonuyla konuşurken yolladığımız sinyali de görsel olarak algılayabilseydik?

Aynı geniş alan, yani bizim algılarımızın dışındaki alan ses ve koku için de geçerli.

Ya bu alanları genişletecek yeni bazı ‘sensör’lerimiz, yani algılayıcılarımız olsaydı?

BEYNİMİZ DOĞRUDAN İNTERNETE BAĞLANSA
Buna bir de havada dolaşan WiFi veya 4G sinyallerini görmenin yanı sıra doğrudan beynimiz tarafından okunabilme yetisini ekleyin?

İşte bu becerilerin eklenmesi haline ‘Beyin 2.0’ adı veriliyor.

Hayal edin: Beyninizle doğrudan internete bağlısınız; gazete okumuyor, internetten ‘hissediyor’sunuz, film yüklemiyor, doğrudan beyninize gönderiyorsunuz, bankacılık işlemlerini düşünerek yapıyorsunuz; herhangi bir insanla iletişim kurmak için onu düşünmeniz ve ona seslenmeniz yetiyor.

‘BORG’LAR DÜNYASINA DOĞRU
Terminatör filmini hatırlıyor musunuz? Robotlar ve yapay zekâ insanın yerini alıyor, insanlarla robotlar arasında savaş çıkıyordu bu filmlerde.

Peki Star Trek dizisindeki ‘Borg’ları hatırlayanınız var mı? Yarı insan yarı bilgisayar ve robot olan, ortak zekâya sahip varlıklar ile Kaptan Picard’ın savaşını anlatan bölümleri ve filmi bilen biliyor.

İşte, başta Elon Musk gibi iş insanları, teknoloji girişimcileri bizi yapay zekâya karşı uyarırken hep Terminatör filmini hatırlatıyordu.

Ama galiba gelecekte korkmamız gereken bir Terminatör ihtimali yok; onun yerine hepimiz güle oynaya ‘Borg’ olacağız.

‘Proje okullar’ ne projesi?

‘Proje okullar’ ne projesi?
Gülse Birsel

“PROJE okullar”ın hali malumunuz.
Bunlar Türkiye’de üniversiteye öğrenci sokma başarısı en yüksek okullardı ve öğretmenleri de öğrencileri de sınavlardan geçerek geliyordu.

2 yıl önce, öğretmen kadroları değiştirilmeye başlandı. Yeni uygulamaya göre öğretmenler, sınavsız, “Milli Eğitim Bakanı oluru” ile atanacak. Bazı okulların velileri ve öğrencileri itiraz ettiler, gösteriler yaptılar. Bu esnada, ara sınıflara düşük puanlı öğrenci nakilleri başlatıldı.

İyi kalitede eğitim veren kurumlara bu niye yapılır, çalışan saatlere niye dokunulur, meçhul.

Ancak ortaya çıkan bir video ilginç. Bu proje okullarından Kabataş Erkek Lisesi’ne geçen yıl atanan müdür yardımcısı, bir dini vakıfta konuşma yapıyor.

“Bütün okullarımızın imam hatip lisesi gibi olmasının zamanı geldi” diyor. Diğer yandan öğrencinin imam hatipli olmasının, içki içmeyip namaz kılmasının da yetmeyeceğini, öğrencileri okul çıkışı alıp (o esnada konuşma yaptığı) dini vakıfla, veya başka “Değerli camialarla” tanıştırmanın, “Yavrularımızın bu camialara devam etmesinin şart olduğunu” ifade ediyor. “Her imam hatibin kapısında bu teşkilatın bir çalışması olacak” diyor.

Dünyada gelecekte İslami kurallarla yönetilecek ülkelerin çoğalacağını, gidişatın bu yönden iyi olduğunu, ümit kesilmemesi gerektiğini anlatıyor.

Herhangi bir vatandaşın fikirleri bu yönde olabilir, kimse karışamaz.

Ama eğitimle ilgili bu kadar ideolojik düşünen birinin, devletin eğitim sisteminde önemli bir pozisyonda olması çok düşündürücü. Mesela, bu fikirlere katılmayan ailelerin çocukları Kabataş Erkek Lisesi’nde nasıl bir muameleyle karşılaşacak?

Dini camiaların okulların kapısında teşkilatlanması, öğrenci bulup, öğrencilerin o cemaate “devam etmelerine” çalışması hukukumuzda nasıl bir yere tekabül ediyor?

Veya bir sormak lazım kendisine, bütün okullar imam hatip lisesi olursa, İmam Hatip’e gitmek istemeyenler ne yapacak?

Başımıza camialar, cemaatler, abiler ablalar, şunlar bunlar yüzünden çok şey geldi de, o bakımdan!

Şöyle diyenler çıkacaktır: Sen ne anlarsın eğitimden? Ayrıca her tarikat, her vakıf aynı mı sanki? İyileri yok mu? Ayrıca tek bir okuldaki tek bir eğitimciyle genelleme yapılır mı?

Doğru… Ancak…

2010 yılında ‘emo’larla ilgili bir yazı yazmışım, şöyle ironik bir ifadeyle de bitirmişim:

“Ülkenin gençlerine bak. Tarikat yurtlarında yetiştirilen çocuklar, polise atsın diye eline taş verilenler, bir de ‘emo’lar! Gelecekten çok umutluyum!”

Yani gelecek tahminlerim çok da isabetsiz değil demek ki. O bakımdan, haddim olmayarak, yetkililer yukarıdakileri okuyup bir miktar ciddiye alabilir diyorum!

DÜNYA HIZLA DELİRİYORDU, BİRİNCİLİĞİ AMERİKA’YA VERDİLER!
MİLLETÇE son yıllarda bir tahtamızın eksildiği, depresyonla, hele ki 15 Temmuz sonrası büyük bir psikolojik travmayla uğraştığımız zaten biliniyor.

Psikiyatrlar, psikologlar pek çok insanın darbe girişimi sonrası uykusuzluk, öfke patlamaları, endişe bozuklukları gibi şikâyetlerle kendilerine başvurduğunu ifade ediyor. Çocuklarda uçak, helikopter sesinden korkma, gece sebepsiz uyanmalar, korkular vs görüldüğü de malum.

Bu esnada gözünün üstünde kaşın var diyene tekme-tokat saldırmaya, eve “Bulunsun” diye pompalı tüfek almaya filan da başladık. Hayırlısı!

Fakat dünyanın hali de bizden çok iyi değil. Ortadoğu zaten kafada huniyle geziyor ama, ben Donald Trump’ın danışmanlarından biri olduğu söylenen şahsın son iddiasını dünya delilik skalasında yeni bir çıta olarak görüyorum.

Alex Jones isimli bu komplo teorisyeni ve radyo programcısı, Hillary Clinton ve Barack Obama’nın aslında şeytan olduklarını söyledi!

Bu tezini, ikisinin de sülfür kokuyor olduğu iddiasıyla da kanıtladı, kendine göre!

Obama’nın üzerine sinek konduğu anları gösteren düzinelerce fotoğrafı varmış. Niye kimseye sinek konmazken ona konuyormuş? Hillary’nin yanında çalışanlar ise kendisinin şeytani özellikleri yüzünden geceleri sürekli kâbus görüyorlarmış. Bir de “Önemli insanlar” kendisine Obama’nın da Hillary’nin de feci koktuklarını söylemiş ve gayet net ki, bu şeytanda ve cehennemde bulunan sülfür kokusuymuş! Komplo teorilerine en meraklı milletlerden biri olarak, biz bile inanmazdık buna!

Delilik mi acaba? Yoksa buna inanacak cahil kalabalıkları kafakola almaca mı?

Hitler’in propaganda bakanı Goebbels’in tekniği neydi? Büyük bir yalan atın, mutlaka inanan çıkacaktır!

Yine Lozan…

Yine Lozan…
Taha Akyol

TARİHİ tarihçilere bırakmak doğru bir ilkedir; fakat tarih hakkında tabii ki tarihçi olmayanlar da konuşur.
Ben tarihçi değilim ama tarih üzerine yazıp duruyorum işte. Çok mutlu değilim, belki de sıkıcı oluyor… Ama tarih günlük siyasette öyle çok yer tutuyor ki, ben de ikide bir yazıyorum.

Sayın Cumhurbaşkanı dün adaları “Lozan’da verdiğimizi” söyledi ya, adeta soru yağmuruna tutuldum: Adaları Lozan’da mı kaybettik? İzmir’e giren ordu adaları da alamaz mıydı?…

Sayın Cumhurbaşkanı’nı danışmanları yanlış bilgilendirmiş olmalı. 12 Adaları 1911’de İtalya, Ege adalarını 1912 Balkan Harbi’nde Yunanistan almıştı; çünkü Osmanlı feci bir mağlubiyete uğramıştı.

Benim “Bilinmeyen Lozan” adlı belgesel ve kitabımda ayrıntılar vardır, buraları geri almak Lozan görüşmelerinde söz konusu bile olmadı. Niye mi?

MİSAK-I MİLLİ
Mondros Mütarekesi’nden sonra, Osmanlı Meclisi’nin ilan ettiği Misak-ı Milli’de Musul ve Kerkük vardır ama adalar yoktur! Çünkü Misak-ı Milli, Birinci Dünya Savaşı’nın ateşkesle bittiği sırada Türk ordusunun bulunduğu yerleri “vatan” olarak tanımlıyordu.

12 Adalar’da İtalyan ordusu, Ege adalarında Yunan ordusu vardı.

Balkan Harbi’nden sonra imzalanan Atina Antlaşması’nda Ege adalarının geleceğine “büyük devletlerin karar vermesini” Osmanlı kabul etmişti. Çünkü Edirne’yi zor kurtarmıştık, yeni bir savaşı müttefiksiz göze alamazdık.

Büyük devletler 14 Şubat 1914’te adaları zaten almış olan Yunanistan’da bıraktı, İmroz ve Bozcaada ile Meis Türkiye’nin oldu. Misak-ı Milli ve Lozan bunun teyididir. Meis mi?…

Lozan’da İsmet Paşa 14 Haziran 1923 günlü konuşmasında Meis yüzünden barışın tıkanmaması için kendi deyimiyle “ağır bir fedakârlık” yaptı. Zira asıl amaç kapitülasyon zincirinden kurtulmaktı, Lozan’da bu sağlanmıştır.

ADALARI GERİ ALMAK!
9 Eylül 1922’de İzmir’i kurtaran muzaffer ordu, adaları da alıp Lozan’da masaya öyle oturamaz mıydık?

Ne dersiniz? Böyle yapamaz mıydık?

Fakat Türk ordusu büyük bir zaferle İzmir’e girdiğinde, limanda bekleyen İngiliz ve Fransız harp gemilerine karşı elinde bir tanecik tekne var mıydı?!

Balkan Harbi’nde Selanik’i kaybetmemizin de önemli sebeplerinden biri Yunanistan’ın elindeki Averof adlı dretnota karşı Osmanlı’nın bir tek dretnotunun olmaması, bu sebeple İzmir’den Selanik’e asker ve mühimmat sevk edememesiydi. Hamidiye zırhlımız Lübnan’dan kömür almak zorunda kalmıştı!

Musul’u niye alamadığımızı da saygın devlet adamlarımızdan Başbakan Rauf Bey, Meclis’in 28 Ocak 1923 günlü gizli oturumunda anlatmıştı: Musul’da İngiliz harp tayyareleri var, bizim değil tayyare, benzinimiz bile yok!

Kazım Karabekir Paşa da eklemişti: Orduyu İzmir’den çekip (tabii yürüterek) Musul’a götürürsek, Mudanya mütarekesi ile kurtardığımız Trakya’yı Yunanistan yeniden işgal edebilir!

ÖZETİN ÖZETİ
Balkan ve Birinci Dünya savaşlarındaki ağır kayıplar üzerine, Kurtuluş Savaşı’nda nasıl yokluklar içinde ve nasıl dikkatli stratejilerle zafer kazanıldı, görüyor musunuz?

Büyük zaferi Lozan’da heba etmediler; bazı eksikler olsa da yapılabilecek olanı yaptılar. En önemlisi de Osmanlı bütçesinin üçte ikisini alıp götüren Düyun-u Umumiye ve kapitülasyonları kaldırarak bağımsız Türkiye’yi kurdular.

23 Temmuz 1923 günlü Tevhid-i Efkar gazetesinde muhafazakâr gazeteci Ebuzziya Zade Velid Bey, imparatorluk topraklarının kaybından üzüntüsünü belirtirken, Lozan’ı şöyle tanımlamıştı:

“Delegelerimiz siyasi ve iktisadi istiklalimiz açısından mevcudiyetimizi ve milli inkişafımızı sağlayacak bütün esasları kurtarmaya muvaffak oldular.”

Doğrusu ve özetin özeti budur.

Bu kafa…

Bu kafa…
Taha Akyol

ORTADOĞU sorunlarını anlamak için Suudi Arabistan Başmüftüsü Abdülaziz el Şeyh’in şu sözleri tam bir anahtardır:
“İranlılar Müslüman değil. Onlar Magi’nin çocuklarıdır ve Müslümanlara, özellikle Sünnilere düşmanlıkları eskidir.” (BBC, 6 Eylül)

Magi yani İslam öncesi İran’da Zerdüşt inancındaki rahipler sınıfı.
Nasıl derin bir düşman şartlanması; görüyor musunuz?
İran’ın dini lideri Hamaney, İranlı hacıların şeytan taşlama sırasında öldürüldüğünü iddia etmişti; Suudi müftü ona böyle cevap veriyor!

BU ÇAĞDA ORTAÇAĞ
Niye Pakistan dahil bütün Ortadoğu’da Sünni ve Şii militanlar birbirlerinin camilerini bombalıyor? Niye Taliban’lar, El Kaide’ler, IŞİD’ler var?! Niye
Hizbullah’lar var?

Boko Haram ne demek biliyor musunuz? “Eğitim haram” demek!
Niye Ortadoğu’da mezhepler “inanç” olarak kalmayıp kanlı kavgalara yol açan çatışkan siyasi kimlikler halindedir?
Niye dünyanın en sorunlu bölgeleri Müslüman toplumlarıdır.

Bunun birçok sebebi var; bence ön önemlisi eski bilgilere, eski fetvalara, inançların eski yorumlarına saplanıp kalmış olmak, yani 21. yüzyılda hâlâ ortaçağı yaşıyor olmaktır.
Modern araçlar kullanıyorlar; tren, otomobil, bilgisayar… Hele de modern silahları kullanmada çok ustalar! Fakat duygu ve davranışlara yön veren değerler sistemi hâlâ ortaçağlı…
Bunu Sayın Abdullah Gül de söylemişti: “Avrupa’nın ortaçağda yaşadığını İslam dünyası şimdi yaşıyor.” (22 Eylül 2013)

NİYE BÖYLE?
Böyle çünkü ortaçağdaki anlayışla, o çağın bilgileriyle ve değerler sistemiyle yazılmış fetva ve akait kitapları, 21. yüzyılda dinin ebedi yorumlarıymış, dinin kendisiymiş gibi okunuyor, anlatılıyor… İnsanlığın bilgi ve değerler alanında başardığı modern gelişmelere kafalar bu şekilde kapalı tutuluyor!

Bu bakımdan o zamanlarda yazılmış kitapları bugün dilimize çevirirken, bunların aslında “tarihsel” eserler olduğunu unutmamak gerekir.
Gazali’nin büyük bir düşünür olduğu muhakkak fakat “Uzun mesafeli ticarete çıkmayın” tavsiyesi bugün geçerli olabilir mi?! Tam aksine…

Güneş’in Dünya etrafında döndüğünü yazan eski tefsir kitaplarını tercüme edip zamanımızda yayınlayanlar, insanlığın “Kopernik astronomisi” denilen bilim devrimini 16. yüzyılda gerçekleştirdiğinin farkındalar mı?!
Ortaçağ zihniyetinin ve bilgilerinin dini kültürümüzü nasıl boğduğu konusunda, muhterem hocamız Mehmet Said Hatiboğlu’nun “Kültürel Mirasımızı Tenkit Zarureti” adlı kitabını önemle tavsiye ederim. (Otto Yayınları)

BİLİM VE DEĞERLER
‘Bilgi’ kadar önemli olan ‘değerler’ alanındaki gelişmedir. Din ve mezhep çatışmalarında oluk oluk kan akıtan ortaçağ Avrupa’sının değerler alanındaki gelişmesine öncülük eden kavramlar “eşitlik”tir, “din ve vicdan hürriyeti”dir, inanma ve inanmama özgürlüğüdür… Tabii hukuk felsefesidir, kuvvetler ayrılığıdır ve bütün bunların eseri olan demokratik ve laik hukuk sistemidir.

Bu kavramların ardında ortaçağı tarihte bırakan kütüphaneler dolusu yeni bilgi ve felsefeler vardır.
İşte bu bilim zihniyeti olmayınca bir milyar Müslüman’ın toplam akademik yayın sayısı tek başına Fransa’nın gerisindedir.

İşte değerler sahasında “eşitlik, özgürlük, hukukun üstünlüğü” gibi felsefi kavramlar zihinlere ve ruhlara sinmeyince, hâlâ yoksulluk, mezhep kavgaları, zulüm ve katliamlar, göçler, insanları robotlaştıran kanlı örgütlerle “Avrupa’nın ortaçağda yaşadığını İslam dünyası şimdi yaşıyor!”
Bunun ıstırabını duyanlar Müslümanları inanç ve kimlik savaşlarına, siyasi kavgalara değil modern bilime ve demokratik hukuk değerlerine teşvik etmelidir.

Bilim ve hukuk
Ayıntabi Mehmet Efendi 17. yüzyılda yaşamış bir din bilgini. “Tibyan Tefsiri” diye ünlü bir kitabı var; dört cilt… 1956 yılında Latin harfleriyle yayınlandı.
Babam almış; aklım ermeye başladığında okumuştum. Güneşin dünya etrafında döndüğünü, Zühre (Venüs) gezegeninin günah işlediği için taşlaştırılmış bir eski melek olduğunu falan anlatıyordu!

Lise talebesiyim, içimde büyük bir tepki, zihnim allak bullak.
Sonra 1963-66 arasında yayınlanan 8 ciltlik bir tefsir kitabı; okuduğumda üniversitedeydim. Büyük fıkıh âlimi Ömer Nasuhi Bilmen’in “Kuran-ı Kerim’in Türkçe Meal-i Âlisi ve Tefsiri” adlı kitabı, 4. cildinin 1695. sayfasında “güneş ve ayın sürekli deveran ettiğini” yazdıktan sonra diyor ki:

“Güneşin deveranı (dönmesi) sayesinde fusul-i erbaa (dört mevsim) meydana gelir!”
Hıfzı Veldet ve Sıddık Sami gibi laik hukuk profesörleri Ömer Nasuhi Hoca’nın fıkıh âlimi olma yönünü övgüyle yazmışlardır; öyledir de. Ama tefsirinde ortaçağ bilgilerini nakletmişti, “nakilcilik” yapmıştı.

MODERN BİLİM
Oysa bir ilkokul talebesi bilir ki, güneş dünyanın etrafında dönmez, aksine sistemin merkezinde güneş vardır…
İşte sorun budur, ortaçağ bilgileriyle bu çağda dinimizi algılama ve anlatma sorunu… İslam’dan yüzlerce yıl önce oluşmuş “İsrailiyat” denilen folklorik ve mitolojik bilgiler, ilmi bir süzgeç olmadığından böyle eski tefsir kitaplarına bolca girmişti. İlaveten, bütün ortaçağ boyunca Batlamyus’un dünya merkezli evren anlayışı bilimsel sanılıyordu.

16. yüzyılda Galileo ve Kepler, kilise kütüphanelerinde daha çok kitap okuyarak değil, “deney, gözlem, matematikle ifade” metodunu kullanarak bunun yanlış olduğunu gösterdiler, “güneş merkezli” astronomi bilimi gelişti.
Modern astronominin bize girişi 17. yüzyılda Kâtip Çelebi gibi isimler sayesinde oldu fakat medreseye de girmedi, halka da inmedi. Medrese nakilciliğe devam etti.

Tabii yeni tefsir kitaplarında böyle şeyler yok.
Bilimsel kesinliğe sahip bu tür “maddi” konularda eski ve yeni bilgileri ayırt etmek kolay. Fakat siyaset, rejim, idare, hukuk, insan hakları, özgürlük ve itaat, iman ve rasyonalizm gibi konular düşünüldüğünde durum fevkalade muğlak ve karmaşıktır.

BİRLEŞİK KAPLAR
Fakat açık zihinlerde ikisi de birden gelişiyor, kapalı zihinlerde ikisi de birden duraklıyor.
Fizikçi John Desmond Bernal “deney, gözlem, matematikle ifade” şeklindeki modern bilim metodunun öncüsünün 10. yüzyıldaki İbn Heysem olduğunu, Bacon ve Kepler’in bu metodu ondan öğrendiğini yazar. İslam tarihinde ilimlerin geliştiği yüzyıllar, fıkıh dediğimiz hukukun da geliştiği asırlardı. Sonra birlikte donup kaldılar.

Bugün Müslümanların modern bilim düzeyine ulaşması için modern hukuk fikri ve düzeni şarttır.
Bilim zihniyetiyle hukuk kültürünün ve hukuki kurumların güçlü olduğu bir toplumda böylesine FETÖ’ler olamazdı… Olursa üzerine gidilirken de kuruların yanında yaşlar yakılmazdı, “adil yargılanma hakkı” tahdit edilmez, “itiraz” ve “iptal” yolları kapatılmazdı.

İslami kesimin Ahmet Taşgetiren, Kemal Öztürk, Hakan Albayrak gibi vicdanlı kalemleri yazıyor kuruların yanında yaşların yakıldığını.
Ve Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland evrensel hukukun uyarısını yapıyor; sonunda AİHM var diye.
Kim bu Jagland?… Avrupalıları 15 Temmuz faciasını anlamadıkları için eleştiren, Türkiye’nin 2010 yılına kadarki hukuk reformlarında önemli katkısı olan bir dost, saygın bir devlet adamı.

Netice: Bilim ve hukuk birleşik kaplar gibidir; ancak ikisi birden çağdaş düzeye çıkabilir veya ikisi birden “eski”de kalır.

Onlar beyinlere çip yerleştirmek için uğraşırken biz…

Onlar beyinlere çip yerleştirmek için uğraşırken biz…
İsmet Berkan

CİZRE’deki bombalı saldırının haberini aldığımda, daha önce ‘Sonra okurum’ diyerek kenara ayırdığım bir The Washington Post haberini okuyordum.

Haber, Amerikalı bir girişimcinin beyne bilgisayar çipleri yerleştirerek ilk başta epilepsi, alzheimer ve parkinson gibi hastalıklardan mustarip insanlara yardım edecek bir şirket kurması hakkındaydı.

Aslında çocukluğumdan beri ama özellikle de son birkaç yıldır Türkiye’nin başka bir gezegen, dünyanın bazı ülkelerinin ise tamamen ayrı bir yıldız sistemindeki başka bir gezegen olduğu hissiyle yaşıyorum.

Türkiye’nin bir yerinde birileri beyin enerjilerini, nasıl daha fazla insanı en şaşırtıcı yöntemle öldürecekleri sorusunu cevaplamak için kullanıyor.
Yine ülkemizde bazıları, rüyasında peygamberle konuştuğunu iddia eden bir adamın verdiği emirlerle hepimize hayatı zehretmenin en yaratıcı yollarını bulmaya çalışıyor.

‘YARINA ALLAH KERİM’ ÜLKESİ
Biz biraz daha iyi kalpli olanlarımız, “Nasıl yaparız da bu kötü kalpli insanları durdururuz”dan başka bir şeye kafa yoramaz haldeyiz.
Bugüne ve düne saplanıp kalmış durumdayız; yarınımız bugünden nasıl daha güzel olur, çocuklarımıza nasıl yapalım da daha iyi bir ülke ve dünya bırakalım sorusunu aklımızdan çıkaralı çok oldu.

Aramızdan bazı tuzu kuruların zaman zaman “Acaba dünyanın neresine göç etsem” geyiği yapmaları dışında bu konuyu artık aklımıza bile getirmiyoruz. “Bugünü atlatalım, yarına Allah kerim” hepimizin ortak cümlesi neredeyse.

Bizim büyük bir hızla dün ve bugünün hesaplarını yapmayı makul bir seviyeye indirip yarına odaklanmamız lazım ama hayır, diyorum ya birileri buna izin vermiyor, biz de o birilerinin esiri kalmaya devam ediyoruz.

Oysa bakın dünyamızda ve evrenimizde çok önemli şeyler oluyor.

KOMŞU YILDIZDA YENİ DÜNYA
Daha geçen hafta bilimciler yeni bir ‘Dünya benzeri’ gezegen buldular.

Evet, epeydir amatör astronomların da katılması sayesinde bilim dünyası sık sık ‘Dünya benzeri’ gezegen buluyor ama bu sefer durum farklı. Bu sefer bulunan gezegen bizim ‘yıldız komşumuz’ olan Alfa Centarui ve Proxima Centauri sisteminde. Daha doğrusu Proxima Centauri sisteminde ama Alfa ve Proxima aslında iki güneşli bir sistem; yani hem güneşlerin kendi gezegenleri var hem de bu iki güneş birbirinin etrafında dolaşıyor.

Alfa ve Proxima bizim Güneşimize en yakın güneş sistemi. Bize 4.25 ışık yılı uzakta. Bugün sahip olduğumuz teknolojiyle hayal bile edemeyiz ama mesela bir gün ışık hızının yüzde 10’u gibi hızlarda seyahat edebilsek bile oraya varmamız 400 yılı aşacaktır. Evren söz konusu olduğunda ‘kapı komşunuz’ o kadar da yakın olmuyor anlayacağınız.

Bunlara kafa yormak varken ‘En etkili FETÖ’cü avlama yolları’na kafa yoruyoruz; yormak da zorundayız.

‘MANÇURYALI ADAY’ FİLMLERİ YERİNE
Ama gelin yazının en başında sözünü ettiğim beyinlere bilgisayar mikroişlemcisi takma projesine bir bakalım.

Bazıları, “Ohoo o işi Fetullah Gülen başardı bile, bak minicik beyinlere işlemciyi takıyor, zamanı gelince de onları robot gibi kullanıyor” diyebilir.
‘Mançuryalı Aday’ filmlerini andıran FETÖ’cüler bir yana, Amerika’da genç girişimci Bryan Johnson’un şirketi çok ciddi. Şirket, beyindeki nöronların çalışma biçimini taklit edecek bir yöntem üzerinde çalışıyor. Şimdilik epilepsi hastalarıyla deneyler yapıyorlar ve klinik deney aşamasına geçmek için de sabırsızlanıyorlar.

Onları klinik deney aşamasından alıkoyan yegâne şey, geliştirdikleri yazılımı hastayla birlikte dolaşabilir, yani mobil hale getirmek. Çünkü şu anda hastalar koca koca bilgisayarlara bağlılar. Ama şirket eğer bu bilgisayarları bir bilgisayar mikroişlemcisi büyüklüğüne indirebilir ve bunu da hastaların beynine takabilirse, o zaman çok büyük bir aşama kaydedilmiş olacak.

BEYNİMİZLE OKUMAK, GÖRMEK, KONUŞMAK
Kitaplarıyla Türkiye’de de çok popüler bir nörobilimci olan David Eagleman, bir gün beynimize bir portal açacağımızı ve internete de bağlanabilen cihazları beynimize bağlayacağımızı söylüyor, buna da ‘Beyin 2.0’ adını veriyor.

İşte bu anlattığım şirket de sonuçta aslında ‘Beyin 2.0’ için uğraşıyor.

Bir an için hayal edin, internete girmek, telefonla konuşmak veya televizyon seyretmek için beyninizden başka hiçbir alete ihtiyacımızın olmayacağı günler uzak olmayabilir.

Beynimiz internete bağlanır, istersek istediğimiz kişiyle konuşuruz, istersek bilgi tararız, istersek bir şeyler ‘okuruz’, istersek de seyrederiz.

Bu teknoloji günün birinde insanların hizmetine girecek; biz yarınımızı kaybedenler bu teknolojinin mucitleri arasında değil müşterileri arasında yer alacağız.

Umalım ki o teknolojiyi satın aldığımızda beynimiz aracılığıyla öğreneceğimiz ilk haber dünkü gibi Cizre’deki bombalı saldırı haberi olmasın.

Uygarlığın üç aşaması…

Uygarlığın üç aşaması…
İsmet Berkan

ASTROFİZİKÇİLER Evrenimizin yaşını 13.7 milyar yıl olarak hesaplıyor. O zaman, evrenin yaşıyla kıyasladığımızda henüz 4.5 milyar yaşında olduğunu düşündüğümüz Dünyamız hayli genç sayılır.
Dünyamızın yaşına ve Dünya’da hayatın başlangıcına baktığımızda da sadece birkaç on bin yıldır var olan insanı aslında bebek kabul etmek gerekir.

Bugün sahip olduğumuz uygarlık seviyesini, bilim ve teknolojinin geldiği düzeyi son 500 yılda yakaladık. 500 yıl, Evren için de, Dünya için de çok kısa bir süre. Biz kendi hayat süremize bakarak bu zamanı uzun bulabiliriz ama tarihin perspektifinden baktığımızda hiç de öyle değil. (Murat Yetkin’in kulakları çınlasın, bir sefer ders kitaplarında geçen şu cümleyi bana göndermişti: ‘Mısır’da orta krallık 2.500 yıl sürmüştür.’ Koca 2.500 yıl ve hepsi tek bir cümle. Tarihin acımasızlığına güzel bir örnek.)

Galaktik veya evrensel zaman standardından bakıldığında insanlığın gideceği daha çok yol var.
60’lı yıllarda bir Rus fizikçi olan Nikolay Kardaşev, uygarlıkları uzaya yaydıkları radyo sinyallerine göre sınıflandırdı. Amacı Dünya dışı bir uygarlığı keşfetmemiz halinde, onun yaydığı toplam radyasyon miktarına bakıp o uygarlığın gelişmişlik seviyesi hakkında bir fikir sahibi olmamızı sağlamaktı.

GALAKSİDE KOLONİLEŞMEK
Kardaşev uygarlıkları üç tip veya seviyeye ayırdı.

Ona göre Tip-1 uygarlık, gezegen çapında enerjiye hükmedecekti. Yani kendi güneşinden aldığı enerjinin tamamına (hesaba göre 10 üzeri 16 vat) hâkim olacak, bu enerjiyle meteorolojik olayları kontrol edebilecek, okyanuslara şehirler yapabilecekti.

Tip-2 uygarlık, kendi gezegenine isabet eden enerjiyle yetinmeyecek, kendi güneşinden sistemdeki bütün gezegenlere isabet eden enerjiyi (hesaba göre 10 üzeri 26 vat) kullanacak, yani kendi güneş sisteminin ve bütün gezegenlerin efendisi olacaktı.

Tip-3 uygarlık ise kendi güneş sistemiyle yetinmeyecek, bulunduğu galaksinin kayda değer bir bölümünde kolonileşip, 10 milyar yıldızın enerjisini kullanabilecekti. (Hesaba göre en az 10 üzeri 36 vat.)

Kardaşev’in sınıflamasında her uygarlık tipi kendisine göre bir aşağı uygarlıktan 10 milyar kat daha ileri veya üstün olacaktı.
Daha sonra Carl Sagan bu sınıflamayı biraz daha detaylandırdı, daha doğrusu sınıflamaya ondalıklı rakamları da ekledi.
Bu hesaba göre fizikçiler Dünyamızın halen Tip-0.7 seviyesinde olduğunu düşünüyor ve tam olarak Tip-1 olabilmemiz için 100-200 yıl daha geçmesi gerektiğini söylüyor.

5 MİLYON YILLIK MACERA
Dedim ya, kozmik zamanda saniye sayılmalı bu süre.
Mesela Londra’daki University College’dan astronom Ian Crawford, Tip-3 uygarlıklar için şöyle söylüyor:
“Varsayalım 10’ar ışık yılı aralıklarla kolonileşeceksiniz. Işığın yüzde 10’u hızla seyahat edebildiğinizi ve bir yerde kolonileştikten sonra bir sonraki koloni için yola çıkmanız için de 400 yıl bekleyeceğinizi düşünelim… Yani yılda ortalama 0.02 ışık yılı hızla kolonileşiyorsunuz. Eğer galaksi 100 bin ışık yılı genişlikteyse, tamamında kolonileşmek 5 milyon yıldan fazla sürmez. İnsan için uzun bir süre belki ama bu süre o galaksinin kendi yaşamının sadece yüzde 0.05’i.”

Kozmik boyutlar ve kozmik zamanla düşündüğünüzde her şey böyle çok büyümeye başlıyor.
Evren’de yalnız mıyız, bizden başka akıllı varlıklar var mı?
Sorunun kendisi anlamlı olmakla birlikte bugün bu soruya tam bir cevap verebilecek bilim ve teknolojiden yoksunuz. Uygarlığımız Tip-1.3-1.4 seviyelerine geldiğinde, yani kendi güneş sistemimizin efendisi olmak için adımlar atmaya başladığımızda belki cevaba da yaklaşacağız.
Ama evrende yalnızız veya değiliz; bu sorunun cevabı bizi önce Tip-1, sonra 2 ve nihayetinde Tip-3 uygarlığa ulaşmaya çalışmaktan alıkoymamalı.

(Not: Bu yazıyı yazmak için Amerikalı teorik fizikçi Michio Kaku’nun okumakta hayli geç kaldığım “Paralel Worlds – A Journey Through Creation, Higher Dimensions, and de Future of the Cosmos” adlı kitabından yararlandım, meraklısına tavsiye ederim.)

Bilim ve değer…

Bilim ve değer…
Taha Akyol

BİLİMİ övmeyen, yüceltmeyen din ve ideoloji yoktur.
İslam’ın yükselme çağında bilim ve felsefe meşalesini taşıyan Müslümanlar da, çöküş devrinde kafa karıştırıyor diye matematiği medreseden kaldıran Müslümanlar da “ilim Çin’de de olsa ilimdir” hadisi şerifini biliyorlardı.
İstanbul’da 16. yüzyılda Takiyüddin rasathanesini kuranlar da, “gökleri gözetlemek uğursuzluk getirir” diye yıkanlar da İslam’ın ilk emrinin “Oku!” olduğunu biliyorlardı.

Modern çağda Lenin’in, Stalin’in, Mao’nun ideolojileri “bilimsel sosyalizm” değil miydi?!
Hitler ırk üstünlüğü ideolojisini “tabiat kanunu” olarak görmüyor muydu?
Dahası, rasyonel düşünce alanında da bilim adına insanlar yanılabilirler. Onun için “bilimin ve aklın öncülüğünde” sloganına fazla bel bağlamamak, “akıl” ve “bilim” kavramlarının içeriğini ve bu alandaki farklı düşünceleri bir ölçüde olsun tanımak lazım.

BİLİMİN GELİŞMESİ
Bilim tarihçisi hocamız Prof. Fuat Sezgin, Büyük Çağ adlı kitabına, 11. yüzyıldaki büyük İslam bilginlerinden Biruni’nin şu sözüyle başlar: “Ben her kişinin yapması gerekeni yaptım: Öncekilerin başarılarını minnettarlıkla karşılamak; onların yanlışlarını ürkmeden doğrultmak; bana gerçek olarak görüneni sonrakilere emanet etmek…”
Adeta bilim tarihinin özetidir bu ifade…
Bilimin gelişmesi için “öncekiler”in birikimi olmalıdır. Ama bu düzeyde kalırsanız tekrarcılık ve skolastik oluyor. Ortaçağ böyleydi.
Marksist skolastik de böyleydi.
Ötesine geçmek için “önceliklerin yanlışları”nın olabileceğini düşünecek hür zihinler gerekiyor.
Aristo’dan Galileo’ya böyle geçilmedi mi?
Ve ulaşılan yeni aşamanın bilgilerini gelecek nesillerin eleştiri ve değerlendirmesine “emanet” etmek… Bilimin sonu yok, sürekli bir koşudur.

MEDRESEDEN MEKTEBE
Bilim tarihçilerimizden Prof. Ekmeleddin İhsanoğlu ve Prof. Fahri Unan gibi hocalarımızın araştırmaları gösteriyor ki, bazı istisnai şahsiyetler dışında Osmanlı’nın uzun asırlarında medrese birinci aşamanın ötesine geçememişti: Öncekilerin başarılarına minnettarlık duyup onlara şerh ve haşiyeler yazmak!
Hatta şerh ve haşiye yazımında bile medresenin enerjisi ve verimi düşüktü.
Devlet yıkılmaya başlayıp da zihinler “yeni şeyler” düşünmek zorunluluğunu duyduğunda iş işten geçmişti: Avrupa tarımdan sanayiye, geleneksel ampirik bilgiler düzeyinden deneysel ve teorik bilimler dönemine girmişti.
Medresenin bu konularda söyleyeceği söz, vereceği fikir yoktu.
Osmanlı’da devletin ihtiyaç duyduğu yeni insan tipini artık modern mektepler yetiştirecekti. Bunun tabii gelişimi Cumhuriyet dönemidir.

TOTALİTER TECRÜBELER
Sovyetler’in ve Nazilerin belirli bilim dallarındaki başarısı inkâr edilemez. İşte bu noktada düşünmemiz gereken çok önemli bir “değerler” sorunu vardır: Bu rejimler bilimleri zulüm için kullandılar. Onların zihinlerindeki “bilim” anlayışı da ideolojikti, totaliterdi.
Bu yüzden totaliter rejimlerde tıp, mühendislik, fizik gibi bilimler gelişebilir fakat insan onuru ve sosyal bilimler gelişmez.

Sovyet bilim adamı Yevgeny Afanasyev, “burjuva bilim adamlarının teorilerini” bilmedikleri için nasıl dar kafalı kaldıklarını anlatmıştı.
Bu rejimler totaliter olduğu için zulümlerini önleyecek “denetim ve denge” kurumları da yoktu, zihinleri açacak özgürlükler ve eleştiriler de yoktu.
Çökünceye kadar devam ettiler… Evet, modern bilimler olmazsa olmazdır; bilim zihniyeti ekmek su gibi ihtiyaçtır.
Fakat ahlaki, manevi ve insani değerlerle demokratik hukuk devleti de aynı şekilde ekmek su gibi ihtiyaçtır.
Özetle bilim ve değer; yani metot ve özgürlük… Başka yolumuz olamaz.

SORMAK LAZIM
NOBEL ödülü kazanan bilim adamımız Sayın Aziz Sancar İslam dünyasının 500 yıldır bilime doğru dürüst katkıda bulunmadığına dikkat çekiyor. Arkadaşımız Nuran Çakmakçı’ya yaptığı açıklamada şöyle diyor:
“Bu gerçeği söylememiz ve sebebini araştırıp bulmamız lazım. Niye 500 yıldır bilim adamı yetişmiyor? Sormamız lazım.”
Prof. Aziz Sancar’ın çağımızdaki en büyük bilim adamlarından biri olduğu aldığı ödülden de belli. Ne yapmak gerektiği sorulduğunda da şu cevabı veriyor: “Çocuklarımızı bilim yapmaya teşvik etmekten başka ben bir şey tavsiye edemem.”
Evet, sormamız lazım: Çocuklarımızı bilim yapmaya teşvik ediyor muyuz? İslam dünyasında böyle bir toplumsal motivasyon var mı?!

MESELA SEYYİD KUTUB
Günümüzde İslam dünyasında dini hareketlerin güçlendiği bellidir. Bu bir “uyanış” mı, yoksa siyasi bir öfke kabarması mı? Bunun çok önemli bir soru olduğunu düşünüyorum.
İslam dünyasındaki hareketlenmede “Siyasal İslam” denilen akımlar başı çekiyor. İslam siyasi bir ideoloji gibi algılanıyor, siyasi mücadele teşvik ediliyor.
Bu siyasi akımlar büyük güç elde etseler bile “Uzakdoğu mucizesi” çapında bir başarı ortaya koyamadılar. Bilime yol açacak meraklar yerine siyasallaşmayı teşvik ettiler.

“Siyasal İslam” akımının öncülerinden Mısırlı merhum Seyyid Kutub, ‘İslamcı devrim’ rehberi gibi yazdığı “Yoldaki İşaretler” adlı kitabında, 8. yüzyılda klasik Yunan felsefe ve bilim eserlerinin Arapçaya çevrilmesini Müslümanların bozulmasının başlangıcı olarak niteliyor!
Bilime, felsefeye, farklı düşünce ve kültürlere kapalı ve militan bir zihniyet…

GERİ KALMANIN FOTOĞRAFI
Halbuki 14. asırda yaşamış olan büyük sosyolog İbni Haldun antik Yunan eserlerini bile az bularak şöyle yakınıyordu:
“(Antik) Keldanilerin, Süryanilerin, Kıptilerin, Babil halkının ilmi nerede? Bize sadece Yunanlıların ilmi kaldı!” (Mukaddime, Uludağ tercümesi, cilt 1, s. 260)
20. yüzyıldaki Seyyid Kutub’un kapalı düşüncesiyle, 14. yüzyıldaki İbni Haldun’un açık düşüncesi arasındaki bu muazzam fark “500 yıldır” nasıl bir geri kalma halinde olduğumuzun fotoğrafıdır.

12. yüzyılda Fahreddin Razi “Geometri öğrenmek her Müslüman’a farzdır” demişti.
Fatih Sultan Mehmet kurduğu medreseye başta Ali Kuşçu olmak üzere büyük matematikçileri davet etmişti. Fatih’in bir “Rönesans hükümdarı” olduğunu, Gazali ile İbn Rüşd arasındaki din-felsefe tartışmasını canlandırdığını da biliyoruz. Fakat 17. yüzyılda medreselerden matematik dersleri kaldırıldı, tâ İttihatçıların 1912 reformuna kadar medresede matematik ve coğrafya gibi dersler okunmadı. 29 Mayıs Pazar günü İstanbul’un fethinin yıldönümü; bakalım Fatih’in bu yönlerini hatırlayacak mıyız?

SLOGAN DEĞİL BİLİM
Bilim zihniyeti olmayınca iyi teknisyenler yetiştirebiliriz fakat dünya bilimine katkıda bulunacak nesiller yetiştiremeyiz.
2023 hedefleri çok heyecan verici… Fakat o hedeflere ulaşmak için zorunlu olan “yüksek teknoloji”yi üretecek nesiller nerede? Bunun için bir eğitim programı yaptık mı?

Bizim eğitim tarihimizde maalesef her devirde siyasi motivasyon ve ideolojik endokrinasyon ağır bastı; artık “sormak lazım” değil mi? Yüz elli yıllık modernleşme tarihimiz var da niye bir Güney Kore başarısını gösteremiyoruz? Tabii bu sualin de cevabı eğitimin niteliğinde.
Sloganlarla coşmaya değil, bilimsel metotları özümsemeye ihtiyacımız var.

50 milyon vatandaşın verileri sızdırıldı mı?

50 milyon vatandaşın verileri sızdırıldı mı?
Füsun Sarp Nebil

Bütün dünyada en fazla korunmaya çalışılan varlıklardan birisi olan “kişisel veriler” konusunda son derece beceriksiz bir hükümetle karşı kaşıyayız. 2 ay önce Emniyet Genel Müdürlüğünden çalındığı iddia edilen verilerden sonra şimdi de 50 milyon vatandaşın verilerinin ortaya döküldüğü yani Romanya’daki bir sunucu üzerinde yer aldığına dair haberler var.

Kişisel Veriler Kanunu TBMM’den henüz yeni geçmişken, 49,611,709 vatandaşın bilgilerinin ele geçirildiği ve bu bilgiler arasında kimlik cüzdanları üzerinde yer alan TC kimlik no, ad-soyad, anne adı, baba adı, cinsiyet, doğum yeri ve tarihi, nüfusa kayıtlı olduğu il ve ilçe ve adres bilgilerin bulunduğu belirtiliyor.
Yeni çipli kimlik kartı sistemine geçileceği bir dönemde yaşanması da ayrıca dikkate değer.

“50 milyon vatandaşın kimlik verileri sızdırıldı”
İsrail Haertz gazetesinin DB-Hack isimli güvenlik grubuna dayandırdığı bilgiye göre Romanya’daki bir sunucu üzerinde, Amerikan’nın sesine göre ise, bilgi sızıntılarını yayınlayan İzlandalı bir gruba ait web sitesinde yayınlanan bilgiler, Mernis yani TC kimlik numaralarını veren kurumun verileri gibi duruyor ve 9/9/1990 öncesinde doğan tüm Türk vatandaşlarını kapsıyor. Verilerin yer aldığı adres http://185.100.87.84 şeklinde veriliyor. Ama tıklamayın, yazının son bölümüne bakın.

Bu sızma ya da hack işlemini kimin yaptığı ya da bu verilerin devlete kuruluş yapan bir firmanın elemanları tarafından kopyalanan veriler mi olduğu bilinmiyor. Ama verileri yayınlayan hackerların şöyle bir mesajı var;
“Kim derdi ki gerici ideolojiler, kayırmacılık, ve yükselen din aşırıcılığı Türkiye’yi savunmasız ve acı çekecek hale getirecek diye?”
Hackerlar bu ironi içeren yorumdan sonra, sızma / hack ile ilgili hükümete bir de ders vermişler. Bu notlar şu şekilde; Bit shifting bir şifreleme türü değildir.

Veri tabanınızı indeksleyin. Bir işe yaramayan veri tabanınızı düzeltmek zorunda kaldık.
Arayüze karmaşık bir şifre koymak, size hiçbir koruma sağlamaz.
Erdoğan hakkında bir şeyler yapın! Ülkenizi tanınır hale getirmek yerine yok ediyor!
Yani Hackerlar demek istiyor ki, “biz içerdeydik yani neleri nasıl koruduğunuzu biliyoruz ve bunları aptalca buluyoruz.” Hackerlar son olarak da;

“Donald Trump’ı kesinlikle seçmemeliyiz. O, bir ülkeyi yönetme konusunda Erdoğan’dan daha az şey biliyor.”
gibi bir mesaj vermişler ki, bu mesaja bakıp “hah bunlar Amerikalı” mı demeliyiz acaba? (bunun şaşırtmaca olma olasılığı yüksek) Verilerin yayınlandığı sitede Cumhurbaşkanı, Başbakan, Eski Cumhurbaşkanı ile ilgili bilgiler önde yer alırken, geri kalan vatandaşların verilerinin torrent dosyası içinde olduğu belirtiliyor.

Kimlik verileri sızıntıları ile ilgili detay
Bugün yayınlanan veriler sonrasında, ülkemizdeki güvenlik firmalarından henüz bir analiz göremedik ama çok uluslu güvenlik firmaları Torrent dosyasını indirmişler. 10 dakikada indirildiğini ve dosyanın PostgreSQL veritabanına yüklenmesinin de 1 saat aldığını not ediyorlar. Ondan sonra her türlü arama işleminin (kimlik noya göre, doğum tarihine göre vsvs) kolaylıkla yapıldığı belirtiliyor.

Veri tabanının çapraz ilişkileri sayesinde soy ağaçlarının ya da ailelerin görülebildiği ve bu veriler üzerinden vergi borçları ya da mahkeme davaları gibi dosyada yer almayan başka kişisel verilere ulaşılabileceği de kaydediliyor. AKP hükümetinin henüz ilgili siteye karşı bir işlem yapmadığı ya da önlem almadığı belirtilirken, yabancı yayın organları Dışişleri Bakanlığından bilgi istediklerini ama herhangi bir cevap alamadıklarını kaydediyorlar. Biz de Mernis’ten konu ile ilgili bilgi istedik. Aldığımızda yayınlayacağız.

Veriler nasıl çalınmış olabilir?
Hackerların yapmış oldukları açıklamalara bakılınca, bu verilerin sistemden çalınmış olabileceği düşünülebilir. Çünkü “arayüze şifre koymak” gibi detaylar var. Ama tersi de mümkün yani şaşırtmaca da olabilir. Çünkü 2 ay önce şubatta yine bazı veriler ortaya çıkmıştı. Önemli olmasına rağmen heyecan yaratmamıştı çünkü bunların hackleme olmadığı, çoktandır ortalıkta dolaşan ve 120 TL’lere kadar düşük fiyatlarla satılan veriler olduğu konuşulmuştu[1].

Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı döneminde yani 2011 yılında hazırlanan Devlet Denetleme Kurulu raporuna bakılırsa -ki bu devlete donanım/yazılım satan camiada zaten konuşuluyordu- önemli sorunlara parmak basılmıştı. Bu rapora göre, devlete yazılım veren firmalar yetkisiz bayilerini çalıştırıyor. Onlar da sorumluluğu belirsiz elemanların her yere erişebilmesine hatta kopyalayabilmesine imkan veriyorlar denilmişti. Bu dönemde veri tabanlarının çalınmış olabileceği söyleniyor[2].

Risk nedir?
Asıl soru bu! Bu konudaki düşüncemizi, “Telefon Dolandırıcılığının arkasında bu mu var?” başlıklı yazımızda belirtmiştik[3].
Hacklenmiş ve/veya yayınlanmış bilgiler pek çok şekilde kullanılabilir. Neler yapılabileceğine dair çeşitli yolları biz öğretmeyelim. Ama telefonda eşinin adını kullanarak “filanca bey şöyle yapmanızı söyledi” şeklinde ikna edilecek yani dolandırılacak çok sayıda insan olabileceğini daha önceki TV haberlerinde görmedik mi?

Kimlik hırsızlığı açısından bizde olmayan bir olayı gösterelim; Amerikalılar vergilerini kendileri öderler. Burayı tıklarsanız, kimlik hırsızlığı ile vergi iadesinin nasıl çalındığına dair bir hikayeyi okuyabilirsiniz.
Bu arada, kaydedelim; yukarıda sitenin adresini link olarak vermedik. Çünkü bu tür sitelerin kendileri de bir silahtır. Tarayıcınızın açığı varsa, bilgisayarınıza trojan indirebilir ya da dosyayı indirmeye kalkarsanız, o dosya başınıza iş açabilir. Bu konuda zaten şu anda yapabileceğiniz bir şey yok. Yayınlanmış.

Ama yapabileceğiniz başka bir şey, bu konuda hükümeti zorlamak, belki korumadığı için dava açmak ya da protesto etmektir. Belki kişisel verilerinizi bu yolla gerçekten korumaya ikna edebilirsiniz.
Bir de şifrelemelerinizde, ya da başka işlemlerinizde doğum tarihi, anne adı, baba adı vs kullanıyorsanız, bilin ki artık güvenli değil. Bundan sonra normal olmayan bir şekilde ortaya çıkan durumlara karşı da dikkatli olun!

[1] Anonymous EGM’yi Hackledi mi? Yoksa Veri Tabanını SGK mı Verdi? İyi de.. Önemli Olan Kişisel Veriler Neden Korunamadı?
[2]Devlet Denetleme Kurulu’ndan Önemli Bir Rapor; Devlet Kurumları Kişisel Verileri Dikkatsizce Veriyor –
[3] Kişisel Verilerimiz Neden Ortada Dolaşıyor? Telefon Dolandırıcılıklarının Arkasında Bu mu Var!