Türkiye’de yolsuzluk nasıl yapısallaştı?

Türkiye’de yolsuzluk nasıl yapısallaştı?
Sencer Ayata

AKP iktidarı tüm olanakları kullanarak kendi hükümetleriyle ilgili yolsuzluk konularını siyasi gündemin dışında tutmaya çalışmaktadır. Geçmişte yolsuzluk iddiaları ile hükümetleri deviren medya sindirilmiş ve susturulmuştur. Devlet harcamalarını denetlemekle yükümlü olan parlamento güçsüzleştirilmiştir. Yolsuzlukları cezalandırmakla görevli olan yargı, siyasetin denetimi altına alınmıştır. Doğru bilgi azaldıkça, yolsuzlukları olağan karşılayan bir anlayış ve değer sistemi yaygın bir kitleye kabul ettirilmiştir. Bugün gelinen noktada yolsuzluktan söz etmek mevcut siyasi iktidar tarafından “darbecilik” olarak nitelendirilmektedir.

Tüm kısıtlamalara rağmen iki önemli gelişme, yolsuzluk konusunu siyasetin ve kamuoyunun gündemine taşımaya başlamıştır. Birincisi, “Zarrab” davasıdır. Davanın görüşülmesine yakında başlanacak olması, davanın kapsamının genişletilmesi ve bizzat AKP yöneticilerinin davaya ilişkin olarak ABD ile yaşanan anlaşmazlıkları açıkça dile getirmeleri… İkinci neden, belediye başkanlarının istifa sürecinde ortaya atılan yolsuzluk haberleri ve çeşitli dosya iddialarıdır.

Yolsuzluk sistem sorunu haline geliyor
Türkiye, Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün yayımladığı 2016 Dünya Yolsuzluk Algısı Endeksi’nde 100 üzerinden ancak 41 puan alabilmiş ve 75’inci sıraya düşmüştür. 2013 yılında 53. sırada olan Türkiye yalnızca 3 senede tam 22 sıra gerilemiştir. AKP iktidarının tüm örtbas etme çabalarına rağmen Türkiye yolsuzlukla ilgili olarak böylesine vahim bir tablo ile karşı karşıya kalmıştır. Türkiye’nin de içinde yer aldığı alt sıralarda bulunan ülkelerde yolsuzluk bir sistem sorunu olarak görülmektedir. Diğer bir deyişle bu ülkelerde yolsuzluk yapısallaşarak siyasi, ekonomik, toplumsal sistemin bir parçası haline gelmiştir. Yani yolsuzluk kişilerin ve kuruluşların yaptıkları uygunsuz işler, küçük ya da büyük çaplı münferit olaylar olmaktan çıkmıştır. Karşımızda yapısal bir sorun olarak durmaktadır.

Yolsuzluk olgusunu tüm boyutlarıyla kavrama ve yolsuzluklara karşı etkin bir mücadele yürütme, yolsuzluğun nasıl bir “iklim” içinde kök saldığını iyi anlamayı gerektirmektedir. Yolsuzluk elbet AKP iktidarı öncesinde de vardı. Ama AKP iktidarının özellikle son yıllarında yoğunlaşan üç eğilim Türkiye’de yolsuzluğun yapısallaşmasına yol açmıştır: Rejimin otoriterleşmesi, rant ekonomisi ve denetimsizlik… Türkiye artık bir yolsuzluk sarmalının içine girmiştir.

Bu yazının esas konusu üçüncüsü, yani denetimsizliktir.

Rejimin otoriterleşmesi
2016 Dünya Yolsuzluk Algısı Endeksi’nin üst sıralarında Danimarka, Yeni Zelanda, Finlandiya, İsveç, İsviçre ve Norveç yer almaktadır. Yolsuzlukların en az görüldüğü ülkeler, demokratik hukuk devleti ilkelerini en üst düzeyde gözeten ülkelerdir. Buna karşılık Somali, Sudan, Kuzey Kore, Suriye, Yemen, Afganistan, Libya gibi ülkeler son sıraları paylaşmaktadır. Yolsuzlukların en yoğun yaşandığı ülkeler ise otoriter rejimlerle yönetilen diktatörlüklerdir. Diğer bir deyişle otoriterleşme ve yolsuzlukların artması paralel süreçlerdir. Nitekim, AKP iktidarında yoğunlaşan otoriterleşme sürecinde yolsuzluğun denetlenmesini sağlayan siyasi, hukuki, idari ve cezai altyapı büyük ölçüde tahrip edilmiştir.

Rant ekonomisi
Yolsuzluğun artmasının ikinci önemli nedeni rant merkezli ekonomik büyüme politikalarıdır. Bu süreçte kaynak dağıtım yöntemleri ve mekanizmaları merkezileşmiş, kişiselleşmiş ve keyfileşmiştir. Devlet yönetiminde liyakat ilkesi çökmüş, bu ilkenin yerini partizan ve yakınları kollamaya dayalı patronaj sistemi almıştır. AKP yönetiminde siyasi ve ekonomik güç, siyasi ve ekonomik elitler, kamusal ve özel çıkarlar iç içe geçmiştir. Doğal ve kamusal kaynaklar öncelikle iktidar elitlerini zenginleştirmek için tahsis edilmektedir.

Denetimden kaçan “sorumsuz” iktidar
Türkiye’de yolsuzluğun önlenmesinin en temel ön koşulu siyasi, idari, adli ve toplumsal denetimdir. Sorumluluktan kaçan AKP iktidarı denetim kurumlarını ve mekanizmalarını büyük ölçüde etkisiz hale getirmiştir.

Siyasi denetimin zayıflatılması
“Saydamlık”, devletin ve onu yöneten siyasi iktidarın milletten topladığı kaynakları nasıl ve nerede kullandığını en ince ayrıntısına kadar ortaya koyması demektir. Yönetimin yurttaşlara devlet harcamalarının kuruşuna kadar hesabını vermesi demektir.

Oysa mevcut siyasi iktidar devletin bu temel sorumluluğunu yerine getirmekten kaçınmaktadır. Hükümetin ve bürokrasinin icraatını denetlemekle yükümlü kurumlar birbiri ardına tasfiye edilmektedir. “Hesap verebilirlik” ilkesi aşındıkça, denetlenme mekanizmaları zayıfladıkça ve toplum üzerindeki siyasi baskılar yoğunlaştıkça yolsuzluk dizginlenemez boyutlara ulaşmaktadır.

Yolsuzluğun önlenebilmesi için, demokratik sistemin temeli olan kuvvetler ayrılığı ve hukukun üstünlüğü ilkeleri geçerli ve yürürlükte olmalıdır. Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün Türkiye Şeffaflık Sistemi Analizi, Türkiye’de siyasi ahlak sorununun temel nedenini yürütmenin aşırı güçlenmesi ve tüm kurumlar üzerinde baskı yaratması olarak belirlemektedir. AKP iktidarında, siyasi gücün tekelleşmesi muhalefetin ve sorumlu kuruluşların mücadele kapasitesini ve olanaklarını kısıtlamaktadır.

Yasama denetiminin başlıca unsurları arasında yer alan Meclis araştırması, soruşturması, Yüce Divan’a sevk, gensoru, sözlü veya yazılı soru gibi siyasi mekanizmaların etkinliği büyük ölçüde kırılmıştır. Yasal düzenlemeler yapılırken Meclis komisyonları devre dışı bırakılmaktadır. OHAL sonrasında pek çok yasal düzenleme TBMM devre dışı bırakılarak gerçekleştirilmiştir.

İdari ve mali denetim kurumların işlevsizleştirilmesi
Hükümetin harcamalarını denetlemekle görevli teftiş kurulları işlemez hale getirilmiştir. TMSF, BDDK, Merkez Bankası gibi özerk olması gereken kurumların özerklikleri kaldırılmış ve bu kurumlar yürütmeye tabi kılınmıştır. Sayıştay denetimini ve TBMM’nin bütçe yapma hakkını ortadan kaldırmaya yönelik düzenlemeler yapılmıştır. Böylece devlet harcamaları ve ekonomiye ilişkin uygulamalar denetimden kaçırılmış, kamu kaynakları kuralsız ve keyfi şekilde dağıtılır hale gelmiştir.

Cezasızlık
AKP iktidarı başta Kamu İhale Yasası olmak üzere yapılan yasal değişikliklerle yolsuzlukla mücadeleyi büsbütün zayıflatmıştır. İktidar konuya ilişkin olarak AB tarafından öngörülen yasal düzenlemelerden ısrarla kaçınmıştır. Daha ötesi mevcut yasalarla uygulama arasında tam bir uçurum oluşmuştur. Yasalara uyulmamakta ancak muhalefetle ilişkili olduklarında idari ve cezai işlemlere tabi tutulmaktadır.

Yargı, yürütme organının denetim ve baskısı altına alınmıştır. Başta Anayasa Mahkemesi olmak üzere yüksek yargının yapısı ve işleyişi değiştirilmiş, özel yetkili mahkemeler kurulmuştur. Tahkikat, yargılama ve cezalandırma engellenmektedir. Yolsuzluğun açığa çıkarılması için bilgi verenler cezalandırılmaktadır. Dosyaların ve delillerin cesaretle ortaya çıkarılabileceği güvenli bir yasal ortam kalmamıştır. Yolsuzluklar örtbas edilmekte, suçlular cezasız kalmaktadır.

Türkiye’de yolsuzlukla ilgili mevzuat dağınıktır. Sayıştay raporları düzgün olarak TBMM’ye gelmemektedir. Örtülü ödenek ve devlet sırrı gibi kavramlar, yönetimin şeffaflığını ve hesap verebilirliğini hiçe sayacak biçimde kullanılmaktadır. Adli Kolluk Yönetmeliği’nde yapılan değişikliklerle, yolsuzluğa karışmış devlet görevlileri hakkında soruşturma izni verilmemesi sağlanmıştır. Yolsuzlukları ve yolsuzluğa bulaşmış kişileri yargı denetiminden kaçırmak amacıyla birçok yasal düzenleme yapılmıştır. Yolsuzlukların üzerine gitmek isteyen birçok hâkim ve savcının görev yeri keyfi biçimde değiştirilmiştir.

Medyanın susturulması
Yolsuzluk, bilgiye erişimin güçleştiği ortamlarda daha kolay yapılır ve yaygınlaşır. Eleştiriye tahammülsüzlüğü giderek artan mevcut siyasi iktidar düşünce, ifade ve toplantı özgürlüğünü baskı altına alarak yolsuzluklarla ilgili bilgilerin gün ışığına çıkartılmasını engellemektedir. Kamuoyunun siyasi iktidardan hesap sorması neredeyse olanaksızlaştırılmıştır. Karanlıkta bırakma, yolsuzlukların geniş bir alana yayılmasına neden olmuştur.

Siyasi iktidar medyayı tam baskı altına almış durumdadır. Çok sayıda basın-yayın kuruluşu önce TMSF’ye devredilmiş, ardından da AKP hükümetleri tarafından yandaş gruplara teslim edilmiştir. İktidar kontrolünde olmayan medyanın sesi birkaç kuruluş dışında büyük ölçüde kesilmiştir. Siyasi iktidar RTÜK’ü medya üzerinde baskı kurma aracına dönüştürmüştür. Düşündüklerini ifade ettikleri için işine son verilen, tutuklanan ve cezalandırılan medya mensuplarının sayısı daha önce hiçbir dönemde görülmeyen devasa boyutlara ulaşmıştır. Sonuçta az sayıdaki muhalif basın kuruluşu ve televizyon kanalı dahi yolsuzluklarla ilgili konuları dile getirmekten korkar hale gelmiştir. Yolsuzluk haberleri, izleyicilere ve okurlara yurt dışında görülen davaları aktarmanın ötesine gidememektedir.

Yolsuzlukla ilgili sosyal medya paylaşımları da, siyasi iktidar tarafından sıkı takibe alınmakta, hatta eleştirel paylaşımlar yapanlar cezalandırılmaktadır. Vatandaşların internet üzerindeki tüm faaliyetleri devlet tarafından kontrol edilmektedir.

Toplumun tepkisizleştirilmesi
Yolsuzluğa karşı mücadelenin başlıca unsuru toplumda yolsuzluk konusunda güçlü bir farkındalık ve duyarlılık yaratılmasıdır. Oysa AKP iktidarı toplumsal farkındalık oluşmasını üç koldan engellemektedir. Birincisi, iktidarı eleştiren sivil toplum örgütlerinin faaliyetleri kısıtlanmaktadır. Söz konusu kuruluşlar iktidar yetkilileri tarafından doğrudan hedef haline getirilerek yıpratılmaktadır. Türkiye’de yolsuzlukların karşısına dikilebilecek güçte bir sivil toplum örgütlenmesinden söz etmek artık mümkün değildir.

İkincisi, siyasi iktidar yolsuzlukların üzerini örtmek için milli ve dini değerleri sömürmektedir. Yolsuzluk iddiaları ne zaman gündeme gelse, “darbeciler”, “dış mihraklar”, “faiz lobisi”, “din düşmanları” gibi hayali “şeytanlar” yaratılmakta ve kamuoyunun ilgisi yolsuzluklardan başka alanlara kaydırılmaktadır.

Üçüncüsü, siyasi iktidar, toplumda yolsuzluğun “anlayışla” karşılanmasını sağlayacak söylemlerin arkasına sığınmaktadır. “Çalıyor ama çalışıyor”, “hangisi yemiyor ki!”, “başkası yiyeceğine onlar yesin”, “o paralarla cami yapılıyor” gibi söylemler geniş toplum kesimlerini yolsuzluklarla ilgilenmeme, hatta yolsuzluğu meşru görme noktasına getirmiştir. Yolsuzluk olağanlaştırılmıştır.

Yolsuzluğun ağır maliyeti
AKP iktidarının kolladığı kimselere, kuruluşlara ve gruplara özel avantajlar sağlaması, yurttaşların kamu olanaklarından eşit şekilde yararlanmalarını engellemektedir. Yolsuzluğun artmasıyla ekonomide israf, savurganlık ve verimsizlik artmaktadır. Yaşamın her alanında kurallar ve kanunlar çiğnenmektedir. Kuralsızlık ve hukuksuzluk ülkeyi hızla ekonomik durgunluğa, siyasi istikrarsızlığa, ahlaki ve toplumsal bunalıma sürüklemektedir.

Yolsuzluk bir yandan siyasi iktidarı ayakta tutmakta, diğer yandan yozlaştırmakta ve içten içe çürütmektedir. Türkiye’yi yolsuzluk sarmalına sokan mevcut sistem ve bu sistemi ayakta tutan iklim değişmeden yolsuzluğun ve onun yol açtığı büyük tahribatın önüne geçilmesi mümkün değildir.

Vatan cennet, muhabbet cinnet…

Vatan cennet, muhabbet cinnet…
Kanat Atkaya

GÜN, 3.80 TL’den dönüp 3.70’e yerleşen dolara, 4.50’yi gören Euro’ya, genel manada yabancı para birimleri karşısında yüzde 2-3 oranında değer kaybetmiş TL’yi selamlayarak başladı…
Haber merkezlerinin doları roketleyen “ABD ile karşılıklı olarak vizelerin durdurulması” mevzuu için görüş alınacak uzman ararken, ordunun da sınırı geçerek İdlib’e doğru ilerlemeye başladığı duyuruldu…
“Daha ‘Melih Gökçek şimdi gittigidiyorkom mu?’ sorusunun tadını çıkaracaktık” diyemeden bu vaziyete uyanıverdik işte…

Cennet vatanın cinnet gündemine hoş geldiniz…
ABD’deki seçimlerde neredeyse “tiksindiği” Obama yönetiminin devamı olarak görülen Clinton yerine Trump olsun tavrı hâkimdi Türkiye’de.
En azından iktidara yakın kalemlerin sızdırdıkları, yaydıkları hava böyleydi diyelim…

BİRAZ GERGİN MİYİZ?
Irak’tan Suriye’ye, İran’dan Zarrab’a, FETÖ’den YPG’ye yardıma ve elbette S-400’e kadar anlaşmazlıklarla örülü ilişkiler ağı hiç olmadığı kadar gergindi.

Erdoğan ve Trump ilk olarak telefonda görüştü. Yemin töreninden sonra Erdoğan, Trump’ı kutlarken ikilinin 45 dakika süren görüşmesinin “son derece olumlu ve samimi” bir atmosferde geçtiğini duyurdu Cumhurbaşkanlığı kaynakları.
Geçen mayıs ayında ABD’de görüştüler ama “Görüşmeseler daha mı iyiydi?” denilecek şekilde gelişti hadiseler.
Trump tarafından kapıda karşılandı Erdoğan, 20 dakika süren görüşmede samimi pozlar verildi, iki ülkenin ilişkilerine klasik övgüler geldi vesaire…

Var olan problemlerden hangileri çözüldü tam anlaşılamadı ama bir de listeye bir de “koruma krizi” davası eklenmiş oldu…
Son olarak yüz yüze yaklaşık iki hafta önce görüştüler.

ÇOK SAMİMİ SAMİMİYET
Görüşmenin nasıl geçtiğini iktidara yakın Takvim gazetesine bakarak aktaralım mesela…
Yan yana dalgalanan Türkiye ve ABD bayrakları ve iki liderin yine samimi bir pozunun üstünde “Hiç olmadığı kadar yakınız” manşetiyle çıkan gazete, spotta da şu ifadeleri kullanıyordu:
“İki lider samimi bir görüntü sergiledi. Cumhurbaşkanı, Trump’a ‘Dostum’ diye hitap etti.

Trump ise şunları söyledi: ‘Erdoğan dünyanın çok zor bir bölümünü yönetiyor. Güçlü inisiyatif kullanıyor. İki ülke hiç olmadığı kadar yakın. Bunun kişisel ilişkimizle de ilgisi var…”
Suriye, YPG’ye yardım, Kuzey Irak’taki referandum, korumalara silah satışının yasaklanması ve Fetullah Gülen’in iadesini de 5 kritik başlık olarak duyuruyordu gazete.
Biriken ve artan problemleri samimi pozları çözemiyormuş işte…

PAPAZ KİMDE?
“Al papazı, ver papazı” filan derken gelinen noktada ABD’nin eşi görülmemiş, Türkiye’yi Kamboçya ve Eritre gibi 4-5 ülkeyle aynı kefeye koyan utanç verici vize kararı ve yaptığımız misilleme var karşımızda…
Bir de 3.70’i de aşıp giden dolar…

Dün sabah, Beşiktaş’ta fırından ekmek alırken normalde mısır ekmeğinin incelikleri üzerine lafladığımız fırıncıya “Pazartesi sabahı çarşı pazar bomboş mu, bana mı öyle geldi? Ne oldu?” diye sordum.
“3.70 oldu, daha ne olsun?” dedi.
Vatan cennet, muhabbet cinnet; Turist Ömer selamıyla çekileyim huzurlarınızdan…

Bu “OVP” ile birinci sınıfta çakar bunlar…

Bu “OVP” ile birinci sınıfta çakar bunlar…
Yalçın Doğan

“Tulumbada su bitti”.

Bu cümle bir kaç ay önce söyleniyor. Söyleyen Recep Tayyip Erdoğan.

Ne demek bu cümle? Para bitti, demek. Madem tulumbada su bitiyor, o zaman tulumbayı doldurmak üzere, pamuk eller cebe. Şimdi o tulumbaya “su” doldurmak üzere, hepimiz yeni ve ağır vergilerle karşı karşıyayız.

Adına “2018-2020 Orta Vadeli Program” diyorlar, kısaca “OVP”, aziz milletimizin büyük çoğunluğu bu teknik deyimden bir şey anlamasın diye.

Türkçesi, “orta vadeli kazık”.

Bol bol, yeni vergiler, maksat “tulumba dolsun”.

Peki, tulumbayı aziz halkımız mı boşaltıyor? Yooo.. Ama, AKP kendi boşalttığı tulumbayı doldurmak görevini halka yüklüyor.

Yine torba yasa

Adı üstünde, “orta vadeli program”. Yani, önümüzdeki iki yılı kapsayan halkın refahını arttıran ya da öyle olmasını gerektiren bir program. Sanayileşme, daha yüksek bir büyüme hızı, işsizliği azaltan, yatırımlara hız veren, ihracatı arttırmayı öngören bir program. Yani, öyle olması gerek.

Oysa, ağır bir fatura ile karşılaşıyoruz. “Tulumbayı doldurmak” üzere.

CHP milletvekili Faik Öztrak’ın dün bir toplantıda yaptığı değerlendirmeyle, “su biten tulumba vatandaşın cebine bağlanan hortumla doldurulacak”.

Nasıl doldurulacak?

“Motorlu taşıt vergisinden gelir vergisine kadar uzanan geniş bir yelpazede”.

AKP bunu nasıl yapıyor?

Kim bilir kaç kez, “bir daha yapmayacağım” dediği, torba yasayla. Torba, içinde ne ararsan var.

Halkın geliri artıyor mu? Hayır. Ama, geliri artmadan, vergisi artıyor. Maksat tulumba dolsun, AKP de istediği gibi harcasın.

Vergi furyası

– Ağır vergiler arasında motorlu taşıtlar vergisi önde geliyor. Yüzde 40 artıyor. Yeni satın alınacak binek otomobillerde aracın değeri arttıkça, vergi miktarı yüzde 10-20 oranında artıyor.

– Şans oyunlarında kazanılan ikramiyelerde halen yüzde 10 vergi alınıyor. Bu oran yüzde 20’ye çıkartılıyor. Haftanın her günü boşuna şans oyunları ve at yarışları yok ya… Hatta, bazen aynı günde iki at yarışı bile var. Aziz halkımız nasıl olsa, kaderini şansa bağlamış, oynuyor da oynuyor, şans topu, süper loto, sayısal loto, piyango, v.s

– Şu anda kolalı gazozlardan alınan yüzde 25 oranındaki ÖTV bütün meyveli gazozları da kapsayacak ölçüde genişletiyor. Hani, “çocuğuma çilekli gazoz alayım” derseniz, bundan sonra biraz daha fazla düşünmeniz gerekecek.

– Gelir vergisi tarifesinin “üçüncü diliminde” bulunanların vergi oranı yüzde 27’den yüzde 30’a yükseliyor. Üçüncü dilimde olanlar kim? Ücretleri 30 bin lira ile 70 bin lira arasında olan kamu personeli, sözleşmeli personel, üretim teşvik primi alan kamu personeli ve bazı KİT çalışanları. Tulumbayı doldurmakla görevlendirenler arasında üçüncü dilime giren ücretli kamu personeli de var.

– Şirketler de vergi yükü artışından nasibi alıyor. Bankalar ve finans sektöründeki diğer şirketlerin Kurumlar Vergisi yüzde 20’den yüzde 22’ye çıkıyor.

Dolar kuru

Programın en tutarsız yanlarından biri dolar kuru tahmini.

Dolar Türk Lirası karşısında sadece bu yıl içinde yüzde 18.5 değer kazanıyor. Buna karşılık, programda:

Üç yılda dolar kurunda artış yüzde 12.3 olarak hesaplanıyor. Böyle bir hesap programın çökmesi için yeter de, artar bile.

2017 için tahmin edilen milli gelirde ortalama dolar kuru 3.56 TL olarak alınıyor. Oysa, programın açıklandığı 27 Eylül günü dolar 3.57’lerde geziyor.

1 Ocak-27 Eylül 2017 arasında ise, ortalama dolar kuru 3.60 lira.

2017’de programdaki ortalamayı tutturmak için yılın geri kalan Ekim, Kasım ve Aralık ayları ortalamasının 3.50 lira olması gerekiyor.

Bu hesap nasıl tutacak, bunu ancak programı hazırlayanlar biliyor olmalı.

Kişi başına gelir

Program 2018-2020 arasında, üç yılda her yıl yüzde 5.5 oranında büyüme öngörüyor. Buna göre, kişi başına gelir bu yıl 10.579 dolardan 2020’de 13 bin dolar aşmayı hedefliyor. Tam olarak, 13.024 dolar.

Devamı var:

Daha önce atılan nutuklarda 2023’te kişi başına gelir 25 bin dolar olarak ilan ediliyor.

2020’de 13 bin dolar, 2023’de 25 bin dolar!..

Üç yıl içinde 10.579 dolardan ancak 13 bin dolara yükselecek olan kişi başına düşen gelir, sonraki üç yılda dört nala kalkacak ve 13 bin dolardan 25 bin dolara katlanacak, yani iki misli artacak!..

Bu programı hazırlayanları ekonomi fakültelerinde birinci sınıfta çaktırırlar.

Para bitmiş, şimdi bunu nereden çıkartacağız telaşıyla, çek bir Orta Vadeli Program, hesaplar tutuyor tutmuyor, fark etmiyor.

Aziz halkımız nasıl olsa, on beş yıldır kazık yemeye alışmış bulunuyor.

Zeytinliklere mezarlık ve arıtma tesisi ve hastane…

Zeytinliklere mezarlık ve arıtma tesisi ve hastane…
Yalçın Doğan

Komisyon masalarında zeytin dalları. Zeytin üreticileri dağıtıyor.

Zeytin dalı, hem “barış” simgesi olarak, hem de Türkiye’de ne kadar zeytinlik varsa, onları kurtarmak adına.

Meclis Sanayi Komisyonu önceki gün ve dün, iki gün üst üste, zeytinlikler üzerine müthiş tartışmalar, kulisler, söz vermeler, sözünden caymalar yaşıyor.

AKP kim bilir, kaç kez söz vermiş olmasına rağmen, “bir daha asla gelmeyecek” demesine rağmen, hem de Başbakanın ağzından, yine de Meclis’e yeni bir “torba yasa tasarısı” getiriyor.

23 ayrı yasada değişiklik öngören, 73 maddelik yeni bir torba tasarı.

Torbanın başlığı “Üretim Reform Paketi”.

İçinde ne ararsanız var, TRT payı, YÖK yasası, sanayi bölgeleri, serbest bölgeler, damga ve resim harçları, emlak vergisi, hastaneler, kıyı yağması.

73 madde içinde üç madde var ki, zincirleme olarak on milyon insanı ilgilendiriyor.

O nedenle, Sanayi Komisyonu önceki gün ve dün ateşli tartışmalara tanıklık ediyor.

Konu zeytinliklerin imara açılması.

125 milyon ağaç

Nazım’ın şiiri var ya, “Yaşamaya Dair”, orada Nazım şunu yazıyor:

“Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı / Yetmişinde bile mesela zeytin dikeceksin”.

AKP iktidarı tasarıdaki üç maddeyle, bırakın zeytin dikmeyi, zeytin ağaçlarını kesmeyi programlıyor.

-170 milyon zeytin ağacının 125 milyonu kesilecek.

-Zeytinden 750 bin aile geçimini sağlıyor.

-Zeytinlikler neden kesiliyor:

Zeytinliklere ve kıyılara Dubai tipi denize sıfır hastane yapmak, TOKİ için inşaat alanı açmak, kıyıları doldurarak serbest bölgeler oluşturmak.

Bu bilgiler ve rakamlar Sanayi Komisyonu tutanaklarında var. Özellikle CHP milletvekilleri Kazım Arslan, Mustafa Akaydın, Namık Havutça’nın aktardığı bilgiler.

AKP 2023 programı

İşin“birileri bizi aldattı” yanı, yine doğrudan AKP kayıtlarında yer alıyor. AKP’nin her zamanki gibi, büyük gürültülerle yayınladığı 2023 Programında zeytin ve zeytinyağı üretimi de yer alıyor. Halka orada söz veriliyor:

“Şu anda zeytinden 900 milyon, zeytinyağından 600 milyon dolar gelirimiz var. 2023’te hedefimiz zeytinden 3.5 milyar, zeytinyağından üç milyar dolar gelir elde etmektir”.

Hedef iyi de, 125 milyon zeytin ağacını keserek, zeytinlikleri öldürerek, bu hedefe nasıl ulaşılacak, orasına cinler, periler karışıyor.

AKP’liler de karşı

Bu torba Meclis’e gelince, geçen hafta önce Milli Eğitim Komisyonunda ele alınıyor, Tarım Komisyonunda değil.

Komisyona 20 bin imzalı dilekçe ile zeytin ve zeytinyağı üreticileri başvuruyor. Şiddetle itiraz ediyorlar zeytinliklerin imara açılmasına.

İtiraz karşısında komisyondaki bazı AKP milletvekilleri aşka geliyor olmalı ki, tutanaklardan aktarıyorum, bir kaç örnek.

AKP Kocaeli milletvekili Mehmet Akif Yılmaz:

“Zeytin özel bir bitki, ileride ciddi sıkıntı yaratır. Sanayi Reform Paketinde bu maddenin sırıttığını, iktidar partisi milletvekili olarak, tasarıdan çıkartılması gerektiğini arz ederim”.

AKP Kahramanmaraş milletvekili İmran Kılıç:

“Gelir getiren ağaçlar, zeytin, portakal, bağ azami şekilde korunmalı. Kırsal alanlar boş dururken, verimli alanlar sanayi bölgesi olarak belirlenmiş, bu incelenmeli”.

AKP İstanbul milletvekili İsmet Uçma:

“Zeytin, incir kutsaldır. Kutsalları korumak lazım. Her konuda sunum yapan komisyon, zeytinliklerle ilgili tek bir sunum yapmadı”.

Tasarının sahibi Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Faruk Özlü aynı toplantıda eleştirileri önce yanıtlıyor, ancak sonradan o da geri adım atıyor:

“Ben de doğrusu, illa böyle olsun diye, ısrarcı olmayacağım”.

Yanlıştan dönüşün işareti.

Özlü’den akıl almaz gerekçeler

O kadar acele etmeyelim.

“Karakolda doğru söyler, mahkemede şaşar” misali, Bakan Faruk Özlü Milli Eğitim Komisyonu’nda söylediğini Sanayi Komisyonu’nda unutuyor, bir gün içinde ne oluyorsa, 24 saat sonra, yani önceki gün akıl almaz gerekçelerle zeytinlerin kesileceğini tekrarlıyor. Şu laflara bakın:

“Belediyemiz mezarlık yapmak istiyor. Ölülerimizi nereye gömeceğiz, denize mi atalım, deniyor zeytin bahçeleriyle ilgili.

(…) Barajların arıtma tesisleri yapılamıyor, bir de bu yönden bakın”. (Sanayi Komisyonu Tutanağı, 30 Mayıs 2017, s.112, 113).

Ne demek bu?

Mezarlıklar ve arıtma tesisleri için zeytinlikleri kesmek demek. Zeytinlikler mezarlık olacak, zeytinliklere arıtma tesisleri yapılacak demek.

Türkiye’de mezarlık ve arıtma tesisleri için yer kalmıyor, AKP bula bula zeytinliklere göz dikiyor.

Bunu Bakan Faruk Özlü söylüyor, tasarıda ise, sağlık tesisleri kurulacağı, TOKİ için imara açılacağı yazıyor.

Zeytinlikler üzerinde bu kadar durunca, insan ister istemez merak ediyor, acaba bu tasarı nerede, kimler tarafından hazırlanıyor.

Son dakika zikzakları

Zeytin üreticileri boş durmuyor, onlar da hem komisyonda zeytinliklerini savunuyor, hem Bakan Özlü ile özel olarak görüşüyor.

Dün sabah Bakan Özlü üretici temsilcilerine, “bu maddeler geri çekilmeyecek”, diyor, öğleye doğru komisyonda benzer direnişi gösteriyor ama, öğleden sonra yine geri adım atarak, “zeytinlikler imara ve turistik alanlara açılmayacak” diyor, bir anlamda o üç maddeyi geri çekiyor sanki.

İnanmak için henüz erken.

Kaldı ki, üreticiler ısrarla “bu sözler zeytinlikleri kurtarmaz” diyor.

Geçmişte çok gördük, AKP kamu oyunda bir olay çok yankılandığında önce geri adım atıyor gibi yapıyor, sonra gece yarısı bir önergeyle yine bildiğini okuyor.

Yanılmayı isterim ancak, kıyılara hastane yapmak, zeytinlikleri o uğurda kesmek, fikrinden kolay kolay vazgeçeceğini sanmıyorum.

Çünkü, Tayyip Erdoğan’ın planında ‘Dubai usulü hastane yapmak” var, yani kıyılara.

E zaten, mezarlıklar için yer yok, zeytinliklerden başka!.. Ve de arıtma tesisleri için!..

Zeytin ağacı üç bin yıl önce Homeros’a sesleniyor:

“Ben herkese aitim, kimseye ait değilim. Sen gelmeden önce buradaydım, sen gittikten sonra da burada olacağım”.

Boştaki gençlerin de bayramı kutlu olsun…

Boştaki gençlerin de bayramı kutlu olsun…
Uğur Gürses

DÜN Anadolu kurtuluş hareketinin başlangıcını “Gençlik Bayramı” olarak kutladığımız bir günde, yeni yayımlanan İtalyan istatistiklerindeki bir tablo dikkatimi çekti.
Neden mi dikkatimi çekti? Ekonomik krizler en başta genç kesimi vuruyor. Hem de onların hayallerini, geleceğe bakışını. İşte Akdeniz kuşağında yer alan İtalya, 2008 küresel krizinin en sert yan etkilerinden biriyle yüz yüze; genç kesimde yüksek işsizlik ve tek başına hayat kuramama, geçinememe olgusu.

Bakın önce o sayılara bakalım. İtalyan Ulusal İstatistik Enstitüsü’nün yayınladığı 2017 raporunda, 35 yaş altındaki 10 İtalyan yurttaşından 7’sinin ailesi yani ana ve babası ile birlikte yaşadığı yer alıyordu.

İstatistikler, İtalya’da 2008 öncesinde her yıl 250 bin evlilik yapılırken, kriz sonrası bunun hızla 200 bini altına düştüğünü gösteriyor. En çok Avrupa’yı, burada da en çok Akdeniz kuşağını etkileyen küresel ekonomik kriz, toplum yaşamını ve refahını etkiliyor. Bunun da geleceğe bakışı değiştirdiği, siyasal sonuçları olduğuna da tanık oluyoruz.
İtalya’daki krizin en belirgin yansıması, anne babası ile yaşayan bireylerin oranında hissediliyor; bu oran 15-29 yaş arasında yüzde 80’de. Türkiye’de ise aynı yaş diliminde bu oranın yüzde 60.4 olduğunu not edelim. 2007’deki yüzde 61.7’ye bakarak, çok az bir düşüş olduğu görülüyor.

15-29 yaş grubunda aileleri ile yaşayanların oranında belli ülkelerdeki artış 2008 krizinin etkilerini gösteriyor; ‘kuşlar yuvada kalıyor, yuvaya geri dönüyor’. En yüksek Fransa’daki gençlerde görülmüş; 2007’de bu yaş dilimindeki gençlerin yüzde 41’i aileleri ile birlikte yaşarken, 2015’te yüzde 53.5’e çıkmış. Macaristan, İtalya ve Yunanistan ‘eve dönüşte’ ilk sıraları paylaşıyor.

Dün 19 Mayıs; Atatürk’ü anma, Gençlik ve Spor Bayramı idi, kimi illerde kutlama yasakları vardı. Gerekçe yine bildik; güvenlik. Ama siyasetçiler gençliğe ve onların geleceğine dair hamasi konuşmalar yaptılar. Mealen gençlere söylenen ise hep “sen dur, senin için neyin doğru olduğunu biz söyleriz” tonunda.

Büyük ülke sayılmak istiyoruz ama ‘atıl gençliğe’ yasaklı bir ülke sunmaktan öte adım atmıyoruz. ‘Atıl gençlik’ çünkü 2015 itibariyle; ne işte ne de okulda olmayan gençlerin (15-29 yaş dilimi) oranında yüzde 29.8 ile OECD şampiyonuyuz. Bu oran 2007-2015 arası dönemde düşüyor olsa da çok yüksek.

Türkiye’yi izleyen OECD ülkeleri; 2008 sonrasında derin bir ekonomik krize giren ve pek de toparladıkları söylenemeyen İtalya, Yunanistan ve İspanya geliyor. Sırasıyla yüzde 26.9, yüzde 24.7 ve yüzde 22.7 ile. Tamamı da işsizlikteki artıştan geliyor. İşini kaybeden ana babası ile yaşamaya başlıyor.

Örneğin 2015 itibariyle Türkiye’de 15-29 yaş dilimindeki gençlerin yüzde 6’sı işsiz iken, yüzde 23.8’i ne işgücünde ne de okul ya da eğitimde. Türkiye’deki yüksek oran, işgücüne katılımın da düşük olduğunu gösteriyor. Oysa yüksek oranda Türkiye’yi izleyen ikinci ülke olan İtalya’da; yüzde 11.4’ü işsiz, yüzde 15.5’i ne işgücünde ne de okulda.
Bu oranlara sadece erkeklere bakılsaydı; Türkiye yüzde 15’lik bir oranla, diğer OECD ülkeleri içindeki sıralamanın içinde ‘normal’ biçimde kaybolup ‘arazi olacaktı’.

Ama öyle çarpıcı bir tablo var ki; OECD’nin grafikleri de tabloları da ‘bağırıyor’. O da Türkiye’de 15-29 yaş grubunda olup da ne işte çalışan, ne de okul ya da eğitimde olmayan kadınların oranında: Yüzde 42.8 ile yüz kızartıcı bir ‘şampiyonluk’ var orada.

Genç bir kuşağın yarısı olan kadınların da neredeyse yarısı ‘boşta’ demek. Kadınlarını evlendirip, eve mahkum eden bir toplumun geleceğe bakışı parlak olabilir mi? Böyle bir toplumun erkekleri özgüvenli olabilir mi?
İtalyanların sorunu derin bir ekonomik kriz. Bu yüzden ana babaları ile aynı eve kapanmışlar. Bizim derdimiz ne? Neden genç kuşak kadınların yarısı; ne işgücünde, ne de okulda ve eğitimde değil?

Genç kuşağın geleceğe bakışı umutla olur; umudunu kaybeden toplum bireylerini umutsuzlukla çevrelemek bizatihi toplumun kendisine, gelecek hayallerine zarar veriyor.

Belirsiz geleceğe hazırlanma rehberi…

Belirsiz geleceğe hazırlanma rehberi…
Melike Karakartal

Eğitimin amacı, çocukları yüksek anlayış kapasiteli, becerikli ve değer sahibi insanlara dönüştürmekse… Teknolojinin düşünme, yaşama, çalışma biçimlerini hızla değiştirdiği bir dünyada çok kısa bir süre sonrasını dahi hayal edemez haldeyiz. Peki hayal edemediğimiz bir geleceğe nasıl hazırlanacağız?

“Bırakın 13 yılı, bundan 3 yıl sonrasını hayal bile edemezken, çocuklarımızı geleceğe nasıl hazırlayabiliriz?” sorusunu soruyor Zenith Media’da İnovasyon Lideri Tom Goodwin.
Ülkeleri geri kalmaktan kurtaracak, düşman insanları ortak paydada buluşturacak, yeni ve aydınlık bir gelecek yaratmak için gerekli olan tek ihtiyaçtan bahsediyor: Hayal kurabilen, sağduyulu düşünebilen insanlar yaratacak bir eğitim.

“Yalan/manipülatif haberlerin dünyasında, sağduyulu görüş oluşturabilmek, eleştiri yapabilmek ve konunun her iki tarafını da görebilmek, ezberci eğitim sisteminden çıkabilecek beceriler değil” diyor. “Profesörlere işini öğretmeye kalkışan cahil cesareti ve özgüveninin tavan yaptığı bir dünyada kime, ne anlatacaksın?” diyeceksiniz belki, fakat…
Bir de şöyle düşünün: Ya yakın gelecekte hayatta kalabilenler, dünyayı en iyi okuyabilen ve yorumlayabilenler olacaksa? Ya yakın gelecekteki kariyer başarısı, mutluluk, doyurucu bir hayat, ancak ve ancak bunları becermemize olanak tanıyacak bir eğitim sisteminden geçiyorsa?

Bu eğitimin yapı taşları olarak, düşünmemiz gereken beş değerden bahsediyor Goodwin. “Temelde kim olduğumuzu belirleyen bu beş değer üzerinde çalışırsak, modern çağa adapte olabilen mutlu, güçlü, dengeli insanlara dönüşebilir miyiz?” diye soruyor.

Nedir bu beş faktör?
Birincisi, ilişkiler. Goodwin, “Modern çalışma hayatı, değer yaratmak üzerine olacak ve bu değeri kimin yaratabileceğini bilmek önemli bir bilgi olacak” diyor. Bir başka deyişle, liyakatin yeniden gündemimize gireceğini, toplumu “ortalama”ya hapseden anlayışın “güvenilir ilişkiler ağı” ile değişeceğini söylüyor. Gelecekteki eğitimin, kalıcı, güvenilir insan ilişkileri kurmaya odaklanması gerektiğine inanıyor.
Telefonuna hapsolan ve birbiriyle iletişim becerisini kaybeden insanların, bunu yeniden öğrenmesi gerekiyor ya hani… Haklı, belki o zaman gerçek başarıdan, takım çalışmasından bahsedebilir olacağız.

İkinci faktör, merak.
Akıllı telefonlarla ulaşabildiğimiz bilginin sınırı yok, fakat bu cihazlara rağmen bilgi seviyemizde müthiş değişimler yaşandığını söyleyemeyiz. Telefonları sadece sosyal medyada oyalanmak ve oyun oynamak için kullanmanın işaret ettiği bir yer var: Meraksızlık.
Burada insanoğlunu suçlamak yersiz: Goodwin, daha fazla bilme arzumuzun, yaşlandıkça zayıfladığını söylüyor. Eğer bunu kabullenirsek, değiştirebiliriz.

Üçüncü faktör, kıvraklık. 10-20 yıl sonra nasıl bir iş dünyasının içinde olacağımızı hayal edemiyoruz ama en azından hayatın alabildiğine hızlanacağını biliyoruz. Hâl böyleyken değişikliğe hızlı adapte olabilenler, kazanacak.
İnsanoğlunun değişikliğe genellikle ilk tepkisinin direnç olduğunu düşünecek olursak, ileride iş hayatında veya genel olarak her anlamda “hayatta kalacakların” değişikliği en iyi idare edebilenlerden oluşacağını söyleyebiliriz.
Son olarak yaratıcılık ve empatiyi katıyor “üzerinde çalışılması gereken başlıklar” arasına.

Meraklı ve yaratıcı doğuyoruz ancak okul, arkadaş çevresi ve iş hayatı bunu çoğu zaman köreltiyor. “Aslında her şeyi yapabilecek güçteyiz, hayal gücüdür her şeyi yöneten” diyor. Sahi ya, hayal gücü olmasa elinizdeki telefon, yaşadığınız şehir, izlediğiniz televizyon, üzerinde yürüdüğünüz zemin, ayakkabılarınız, otomobiliniz… Uzatmayayım, düşündüğünüz herhangi bir obje/cihaz/mekan var olabilir miydi?

İnsan eliyle yapılmış her şey, ilk önce hayallerde şekillendi. Telefon bir hayaldi, kullandığınız her gereç bir hayaldi, kağıt hayaldi, şehirler hayaldi, bugün içinde boğulduğumuz teknoloji hayaldi… Üstelik çoğu, başkalarının “Bu asla gerçekleşemez!” dediği türden konulardı.

Hâl böyleyken, kafayı akıllı cihazlarımızdan kaldırıp hayal etmeyi tekrar hatırlamamız lazım. Hayatın hayal ederek başladığını, somut, elle tutulan ne varsa hepsinin önce hayal olarak akıllarda şekillendiğini hatırlamamız lazım.
Ve empati… Sadece Türkiye’nin değil, pek çok ülkenin kutuplaştığı bir dönem yaşıyoruz. Gelecek için konuşacak olursak, böyle bir dönemin devamında, birbirinin dilinden anlayabilme becerisine sahip olmak, belki de hayatta kalmanın en temel anahtarlarından biri haline dönüşecek…

“Yaratıcılığı teşvik edersek, merakı beslersek, insanların ilişkiler ve empati üzerinden birbirlerine yaklaşmalarını sağlayabilirsek, işte o zaman çocuklarımızı bağımsız, özgüvenli bireyler haline getirebiliriz” diyor Goodwin. Güzel bir geleceğin anahtarlarını veriyor ama… Bu güzel tavsiyeleri dinleyecek ve uygulayacak bir babayiğit çıkar mı…
İşte onu bilmiyorum!

Bayramlarında çocukları hatırlamak…

Bayramlarında çocukları hatırlamak…
Ahmet Talimciler

Çocuklara bayram hediye etmiş bir ülke olmakla övünmenin ötesine geçemediğimizi belki de en iyi 23 Nisan günleri hatırlamamız gerekiyor! Çünkü görünen tablo her geçen dakika biraz daha kararıyor. Çocuklarımızı bayram günlerinde hatırladığımız dönemlerde artık yavaş yavaş son buluyor bunun yerine çocuklarımızı ve dolayısıyla kendimizi de unutmayı tercih ediyoruz. Oysa insanın en değerli yanının büyüyüp olgunlaşması değil içindeki çocuğu hiç ama hiç öldürmemesi gerekliliği olduğu gerçeğini maalesef hiçbir zaman kendimize şiar edinemedik!

Böylesi bir yaşantı sürmenin hepimizin hayatlarında ne kadar önemli dönüşümler yaratabileceğini ve çocuklara karşı beslediğimiz sevgiyi nasıl çoğaltabileceğini öğrenerek büyütülmedik! Çok küçük yaşlardan itibaren büyük görülmeyi ve ona göre davranılmayı öğrettiler bize hep, böyle olduğu için de çocuklara dair olan bütün eylemler, davranışlar istenmeyen olarak yok sayıldılar.

Oysa çocukların naifliği, içtenliği ve masumiyetleri ile ortaya koydukları dünya üzerindeki yaşadığımız kötülüklerden çok ama çok daha fazla değerliydi. İşte bu yüzden de çocuklara bayram hediye eden bir ülkenin yurttaşı olmanın bir anlamı vardı.

Çocuklar üzerinden kendisini var etmek yerine çocuklarla var etmeyi düşünen bir liderin geleceğe dönük öngörüsünün ne kadar farklı olduğunu hissedebilmek ufuk açıcıydı. Oysa bu bakış açısını gündelik siyasal polemiklerin ucuz ideolojik dehlizlerinde kaybettik. Cumhuriyetle cumhur arasındaki birlikteliğin ne kadar önemli olduğunu ve hayatlarımız açısından ne anlama geldiğini bir türlü kavrayamadık! Burada hiç şüphesiz bizleri yöneten kitlenin son derece elitist ve tepeden inmeci bürokratik tavırlarının da büyük katkısı olmuştur.

Ancak yine de resmi ideolojinin dışında var olan 23 Nisan, 19 Mayıs ve 29 Ekim törenlerimizi bile içselleştirmeyi başaramadık! Resmi törenlerin gölgesinde kalan ve görev icabı yerine getirilen törenimsiler sayesinde ne çocuklarımızı ne gençlerimizi ne de geride kalan bütün milletimizi bir araya getirebilecek bir tutamak oluşturamadık! Eğer bugün ortadan ikiye ayrılmış bir Türkiye tablosundan söz ediyorsak biraz buradaki olup bitenler üzerine de kafa yormak ve biz nerede yanlış yaptığı kendimize sormak durumundayız.

Çocuklarımıza yaşanası bir ülke bırakmadığımızı en çok ortaya koyan alanın son dönemde eğitim olması herhalde tesadüf olmasa gerektir. Daha önce PİSA sonuçları ve üniversite giriş sınavındaki durumla ilgili yazılarla bu tabloyu bir nebze de olsa ortaya koymaya çalışmıştım. Birkaç gün önce OECD ülkeleri içindeki öğrencilerin en mutsuz ülkenin Türkiye olduğu başlığı ile bir rapor yayınlandı. Uluslararası öğrenci değerlendirme programı PISA, 2015 araştırması kapsamındaki 3.raporunu yayınladı. ‘Öğrenci Refahı’ temalı rapor için 72 ülkede 540 bin öğrencinin okul performansları, arkadaşları ve öğretmenleri ile ilişkilerini, okul dışında nasıl zaman geçirdiklerini ve aile ortamları mercek altına alındı. Buna göre, Türkiye; ‘Yaşam Memnuniyeti’ sıralamasında 10 üzerinden 6,12 puanla son sırada yer aldı.

En mutlu öğrencilere sahip ülke ise 8,27 puanla Meksika iken, onu 7,89 ile Finlandiya ve 7,83 puanla Hollanda takip ediyor. PİSA verilerine göre, Türkiye’de 15 yaş düzeyindeki öğrencilerin 28,6’sı hayatından hiç memnun değil. Bu oran yüzde 11,8’lik ortalamanın neredeyse üç katı. Hayatlarından çok memnun olduğunu söyleyen öğrencilerin oranı da yüzde 26,3 ile yüzde 34’lük OECD ortalamasının gerisinde kalıyor. Türkiye’deki öğrencilerin kaygı ortalamaları da bir hayli yüksek düzeyde seyrediyor. ‘Sınava iyi hazırlanmasına rağmen çok kaygı duyduğunu’ söyleyen öğrenci oranı yüzde 58,8 olurken, öğrencilerin yüzde 56’sı ise ders çalışırken stres yaşadıklarını belirtmişler.

Ayrıca Türkiye’de öğrencilerin kendilerini okulla kurdukları aidiyet ilişkisi de yüzde 61,4 düzeyinde ve bu rakam da OECD ülkelerindeki yüzde 73’lük aidiyet rakamının gerisinde yer alıyor. Rakamlar övündüğümüz tablo ile çocuklarımıza yaşanası bir ülke/dünya bırakma aşamasına geldiğimizde taban tabana zıt bir pozisyonda olduğumuzu ortaya koyuyor. Özellikle sınav kaygıları ile çocuklarımızın hayatlarını ilköğretim döneminden başlayarak allak bullak bir hale getirdik.

Buna bir de eğitim sistemi ile sürekli olarak oynayan ve ne yapmak istediğine bir türlü karar veremeyen anlayışımızı eklediğimiz takdirde ortaya çıkan durum maalesef tam anlamıyla bir fecaattir. Ve çocuklarımızı eğitim sistemine kurban ederek, çocukluklarını yaşayamadan stresli bir hayatın içine soktuğumuzu fark edemiyoruz. Bu vesile ile Çarşamba ve Perşembe günleri girecekleri TEOG sınavlarında başta sevgili oğlum Burhan olmak üzere tüm 8.sınıf öğrencilerimize başarılar diliyorum.

TÜİK verilerine göre, 2016 yılı sonu itibariyle toplam nüfusumuz 79 milyon 814 bin 871 ve bu nüfusun yüzde 28,7’sini yani 22 milyon 891 bin 140’ı çocuklardan oluşmakta. Birleşmiş Milletlerin tanımına göre ‘0-17’ yaş grubunu içeren çocuk nüfusumuzun en yüksek olduğu il yüzde 47,1 ile neredeyse nüfusunun yarısının çocukların oluşturduğu Şanlıurfa’dır. yüzde 45 ile Şırnak ve Ağrı illeri Şanlıurfa ilimizi izlemektedirler. Çocuk nüfus oranının en düşük olduğu iller ise yüzde 17,5 ile Tunceli, yüzde 19 ile Edirne ve yüzde 19,5 ile Kırklareli’dir.

Bu yüksek çocuk nüfusunun kayıt dışı ekonomi içerisinde de kendisine yer bulduğunu ve ülkemizde çalışan çocuk sayısının 2 milyona yaklaştığını yine bize raporlar gösteriyor. Buna göre çocuk işçilerin yüzde 78’i kayıt dışı çalışıyor. 2016 yılında 15-17 yaş arası çocuk işçi sayısı 708 bin. Bu çocukların 558 bini kayıt dışı çalıştırılırken 150 bini sigortalı. Yani çalışan her 10 çocuktan 8’i kayıt dışı.

Görüldüğü üzere tablo eğitim, iş, mutluluk ile son yıllarda sıkça telaffuz etmek zorunda kaldığımız ve dünya sıralamasında ilk sıralarda yer aldığımız çocuklara yönelik cinsel istismar alanında çok karanlık. Tüm bu rakamların 23 Nisan ulusal egemenlik ve çocuk bayramı öncesinde yayınlanmış olması, çocuklarımıza yaşattıklarımızın bir tokat gibi yüzümüzde patlamasıdır. Bir günlüğüne koltukları çocuklara devretme tiyatrosuna son verip çocuklarımıza gerçekten barış, sevgi ve huzur içinde yaşayabilecekleri bir ülke inşa edelim. Hamaseti, ucuz politik ayak oyunlarını ve ikiyüzlülüğü bir tarafa bırakmak suretiyle, en değerli varlıklarımız olan çocuklarımıza karşı dürüst olalım.

Çocuklarımız, tıpkı büyük şairimizin dediği gibi ‘rahatça şeker de yiyebilsinler’. Ya da ekmek de alabilsinler, okullarına da gidebilsinler, hepsinin ötesinde rahatça gönül ferahlığıyla oynayabilsinler. Oynayabilsinler ki oynamanın çocuk ruhlarında yarattığı etki ile birlikte hayata karşı bir duruş gerçekleştirebilmeyi öğrensinler. Çocuklar oynayarak öğrenirler ayrıca oynamanın hazzıyla birlikte hayata, dünyaya ve kendilerine dair yeni şeyleri de keşfederler.

Çocuklarına dünyada bir bayram hediye etmiş olan tek ülkenin insanlarının kendi çocuklarını bu kadar sahipsiz ve korumasız bırakması anlaşılır gibi değildir. Çocuklarımız ne seyir malzemesi ne ideolojik propagandalarınızın aleti ne de cinsel arzu nesneleridir. Onlar, bu toplumun gerçekten hak ettikleri hayatı sağlamamız gereken yegane varlıklarıdır. Onlarsız hep bir eksik olacağımızı ve hep biraz daha azalacağımızı unutmamalıyız!

Çocuklarına sahip çıkmayan bir toplum istediği kadar ahlakçı kesilsin, hiç ummadığı yerlerden ummadığı deliklerden fışkıracak seslerin yankısı bütün ahlak öğretilerinden ve vicdanlardan çok daha etkili olacaktır.

Hiçbir seçimde bu kadar popülist karar alınmamıştı…

Hiçbir seçimde bu kadar popülist karar alınmamıştı…
Erdal Sağlam

HÜKÜMETİN geniş halk ve iş kesimlerini rahatlatmak için başlattığı popülist kararları bitmek bilmiyor. Şurası bir gerçek ki; son 15 yıldır, hiçbir seçimde olmadığı kadar, çok sayıda popülist kararı son 3 aydır gördük, görüyoruz.
Aslında geçen yılki büyümenin düşük çıkacağı belli olduktan sonra, 2016’nın ikinci yarısında, hükümet özellikle yeni teşvik kararları almaya başladı. Ancak referandum çalışmaları başlayınca bu kararlar, geniş halk kesimlerini ve zor durumda olan şirketlere, esnaflara dönük olmaya başladı.

Turizm sektöründeki Rusya sıkıntısını gidermek için başlayan kredilerin yeniden yapılandırılma işlemi tüm kredilere genişledi. Bankalar kağıt üzerinde eski kredi kapatılmış, yeni kredi açılmış gibi kârlar yazdılar ve bilançolar gerçek durumu göstermez oldu. Aynı şekilde sermaye yeterlilik rasyosu da yapılan esnetme düzenlemeleri ile artık eski anlamını yitirdi. Kamu bankaları seçim için yüklü borçlanmalar yapar oldular. Bunlar ileriye dönük sistemi olumsuz etkileyecek, yani ekonomik istikrarda dayanılan banka ayağını çürüten kararlar oldu.

İstikrarın kalan diğer ayağı mali istikrar da alınan kararlarla ciddi tehdit altında. Bütçeden yükler artınca, son yeni işçi alımında verilen yüklü devlet desteğinde, işsizlik fonu gibi fonlar, amaç dışı kullanılmaya başladı. Tartışmalı Varlık Fonu’ na Savunma Fonu’ndan geçici aktarılan 3 milyar TL de bu kapsamda sayılabilir.
Nisan sonuna kadar KDV indirimleri yapılması referandum öncesi piyasaları canlandırmaya dönük bir karar ve bütçede ciddi delikler açacak.

Vergi affı yapılıp, ilk kez affın da affı getirildi; af kapsamındaki vergi ve SGK ödemeleri mayıs sonuna kadar ertelendi. Bu da mayıs sonuna kadar bütçede, artacak SGK yükü dahil, ciddi gelir kayıplarına yol açacak bir karar.
KOSGEB, 50 bin liralık faizsiz kredi uygulaması başlattı; başvuru 500 bine ulaştı herkese bu kredinin verileceği söyleniyor. Bunun gibi KGF’den yükü Hazine’yi binmek üzere, yeni sübvansiyonlu krediler oluşturuldu.

FATURA AĞIRLAŞACAK
Son olarak torba yasada çiftçilerin Ziraat Bankası ve kooperatiflere olan kredi borçlarının yeniden ertelenmesi yer alıyor. Yanı sıra 2.2 milyar TL tutan TEDAŞ’a elektrik borçlarının da yeniden yapılandırılması kapsama alındı. Bunlar da yetmedi, daha önce kamu kuruluşlarının döviz alacaklarında yılbaşı kuru uygulanacak denirken, Merkez Bankası son olarak ihracat reeskont kredilerinde de kuru yine yılbaşı kuruna sabitledi.
Yani mali disiplini bozma yanında, kambiyo sistemini bozma, dalgalı kura rağmen farklı kur uygulamasına girmiş olmamız da, ileride büyük sorun olabilir.

2000 yılından önce kurulan hükümetlerin hemen hepsi, seçimler öncesinde popülist kararlar alır, bunu finanse etmek için karşılıksız para basıp enflasyonu zıplatır, ayrıca artan kamu yükleri nedeniyle dengeyi ve faizleri bozarlardı.
2000’de yapılan sınırlayıcı reformların da etkisiyle, daha sonra bu yola pek gidilmedi, AKP hükümetleri “popülist karar almayıp, mali istikrarı sürdürmekle” hep övündüler.

Ancak bu kez ipin ucu iyice kaçtı; bu kararların yılın ikinci yarısından itibaren ekonomik istikrar üzerindeki bozucu sonuçlarını görmeye başlayacağız. Artan enflasyona rağmen büyümenin artmayacağı beklentisi hızla yayılırken, iç borç çevirme oranları artan kamu yüküyle hızla yükseliyor. Bunun ilk sonucunu artan faizlerde göreceğiz. Küresel iklime de bağlı olarak, acil, her açıdan disipline dönüş kararları alınmazsa, ekonomik istikrar ciddi tehlike altında demektir.
Yine; oy için alınan popülist kararlar halka çok büyük fatura çıkaracak…

Paralel bütçe, paralel merkez bankası…

Paralel bütçe, paralel merkez bankası
Uğur Gürses

İÇİNE kamu şirketleri ve bankaları devredilen Varlık Fonu’na, paralel bütçe yanında; hem paralel Hazine, hem de paralel merkez bankası işlevleri biçildiği anlaşılıyor. Hem borçlanma yapması, hem de elindeki fonlarla piyasalara müdahale etmesi.

Bu kurulumla, bu bakış açısıyla beklenen ve anlatılanların tersine bir tablo kaçınılmaz.
Borçlanmadan başlayalım. Mega projelere kaynak sağlamak için borçlanmada iki kanal var; biri yurtdışı, diğeri de yurtiçi. Kuruluşları bir teminat-rehin havuzuna koyup menkul kıymetleştirme yoluna giderek, tahvil ya da sukuk ihracı yaparak fon sağlama düşüncesi ilk yol. Uluslararası sermaye piyasalarında hangi araç olursa olsun, ihraç edeceğiniz bir menkul değerin içinden geçeceği bir kapı var; o da kredi derecesi almak.

Hani o yakın zamana kadar Ankara’da, ‘sizi kim takar’ denilerek küçümsenen kredi dereceleme şirketleri. Şimdi kredi notu alacaksınız ki yatırımcıların görüş alanına girebilesiniz.
Borçlanmaya gidilirse soru şu olacak; Hazine’nin yapamadığı hangi borçlanma vardı ki bunu bir Varlık Fonu içinde yapma çabasına girişildi?

Varlık Fonu’nun çıkaracağı hangi borçlanma aracı olursa olsun, muhtemelen aynı kredi notu sağlanacak olsa bile Hazine’den daha pahalı olacağı bugünden belli. Hem Varlık Fonu’nun içine KHK ile eklenen maddenin verdiği yetki ile devredilen kuruluşların olması, hem de Hazine’nin kurumsallığı ve kurallı yapısının dışında, denetimsiz olması ödeyeceği faizi daha yüksek kılar.

Devlet fonlarının uluslararası kabul görmüş ‘Santiago Kurallarına’ göre ilk ilkesi ‘sağlam hukuki temel’ geliyor. Bizim Varlık Fonu’nun hangi kuruluşları içine alabileceğine dair maddesi KHK ile düzenlendi. En başından sakat. Bu da hem fonun işlemlerini hem de çıkaracağı menkul değerleri bu kurallar setine aykırı yere düşürüyor.

Petrol zengini Ortadoğu ülkelerinin kurduğu varlık fonlarının bile kredi notuna dayanan yatırım kriterleri var. Bu yüzden, ister onların parasına talip olun, ister başkasının; uluslararası piyasalara kredi notu olmadan çıkarak ‘ahbap-çavuş’ işi borçlanmak mümkün değil.

İkinci seçenek ise Varlık Fonu’nun dış piyasalarla aynı anda ya da tek başına iç piyasada borçlanmaya çalışmasıdır. Bu durumda, ayrı bir kanaldan Hazine borçlanmalarına rakip olarak çıkacak demektir. Hazine’nin mevcut borçlanma miktarını kayda değer biçimde artırması neyse sonuç da o olacaktır; faizler aratacaktır.

Bu tablo, sadece Hazine’ye rakip değil, ticari bankalara ve şirketlere de rakip olmak demek. Hali hazırda Türkiye’de mali sistem borç verilebilir fonlarını büyütemezken, yeni ve ‘iştahlı’ bir ‘kamu elbiseli’ borçlanıcı piyasaya girip mevcut ‘pastadan’ pay alacak. Bankaların verdikleri kredilere tek başına mevduat kaynağı yetmezken, şimdi Varlık Fonu bu kaynak alanına alıcı olarak girip faizleri yükseltecektir.

YASADA OLMAYAN GÖREV
Fonun, işlemleri ile piyasalara etki edeceği hatta kimi bakanların sözlerine bakılırsa Merkez Bankası, Hazine ve Özelleştirme İdaresi’nin kimi işlevlerini üstelenebileceği anlaşılıyor. Hem de yasada olmayan bir yetkiyle. Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli diyor ki; “Türkiye Varlık Fonu’nun diğer fonksiyonu da para ve finansal piyasalara yönelik dengeleme ve ekonomik teröre karşı mücadele fonksiyonudur. Piyasaların aşırı dalgalandığı, spekülatif işlemlerin, ekonomik sabotaj ve saldırıların yoğunlaştığı dönemlerde piyasaların sakinleştirilmesine ve saldırıların defedilmesine büyük katkı sağlayacaktır.” Bu sözler keyfi yönetim arzusunun da işareti olmalı.

Kuruluş yasasında bile olmayan böyle bir işlev seçeneğinin dillendiriliyor olması, mali piyasalarda karmaşaya neden olur. Merkez Bankası’nın yapamadığı neyi yapacaktır, müdahale yetkisi olmayan bu Fon?
Tüm bunlar, hukuksal temeli zayıf, hedefi ve kapsamı belirsiz, başka kurum ve kurul ve kuralların alanına taşan Varlık Fonu’nun, piyasada ‘zücaciyecideki fil’ etkisi yaratıp, siyasetçilerin beklediği ve bize anlattığı çerçevede sonuçları değil, tersini getireceğini bugünden görmek gerekiyor.

Daha bugüne kadar hangi köprü için hangi fiyattan kaç adet geçiş taahhüdü verildiğini, ne kadar kamusal yükümlülük oluşturulduğunu açıklamayan, tüm bu yükümlülüklerin toplamının ne olduğunu şeffaf biçimde paylaşmamış siyasetçiler, bize Varlık Fonu’nun şeffaf ve hesap verebilir olacağını anlatıyor.

‘Homo Sapiens’in yazarı Harari: ‘Gereksizler’ diye yeni bir sınıf doğuyor…

‘Homo Sapiens’in yazarı Harari: ‘Gereksizler’ diye yeni bir sınıf doğuyor…
Mehveş Evin

Yuval Norah Harari’nin ilk kitabı ‘Homo Sapiens: Hayvanlardan Tanrılara’yı (Kolektif Kitap) okuduğumda insanlığa dair kafamdaki pek çok soru işaretine cevap bulmuş, daha evvel üzerinde pek düşünmediğim yeni soruların peşine düşmüştüm: “İnsan (Homo sapiens) neden ekolojik bir seri katile dönüştü? Kadınlar üstün sosyal becerilere sahipken, neden çoğu toplum erkek egemen? İnsanı bekleyen gelecek ne?”

Yalnız değilmişim, çünkü kitap dünyada satış rekorları kırarken Türkiye’de de 100 bin bandını aştı. Genç tarihçi Harari, bu defa ‘Homo Deus: Yarının kısa bir tarihi’ (Kolektif Kitap) kitabında gelecekte insanın neye evrileceğini, yine tarihi bilim ve teknolojik gelişmelerle harmanlayarak, akıcı ve anlaşılır bir dille tarif ediyor.

Geçen hafta İstanbul’da INGEV’in düzenlediği ‘Act Human-İnsani Gelişme Zirvesi’ne konuşmacı olarak katılan Harari ile söyleşi yapma şansını buldum. Tanıştığımızda, sunumunda “İnsanın en büyük düşmanı kendisi. Artık savaşlardan ziyade diyabetten ölen insan sayısı çok daha fazla. Kola, El Kaide’den daha öldürücü” dediğini ve bunun üzerine yanımdaki muhtemel Coca Cola çalışanının kalp sektesi geçirdiğini söyleyerek başladım, mahcup oldu.

Son derecede alçakgönüllü ve sıcak bir insan olduğu için tüm sorularıma sabırla yanıt verdi. İnsanlığın yeni buluşlarının başına açabileceği işlerden mutluluğa, yeni eşitsizliklerden mevcut politikalara geniş bir çerçevede konuştuk. Mesleki olarak en çok haz aldığım söyleşilerden biri oldu.

Son kitabınız ‘Homo Deus’da insan türünün (Homo Sapiens) teknolojik gelişmeler ve bilimsel araştırmalarla bir çeşit yarı tanrı, süper insan olacağını söylüyorsunuz. Bu yeni insan türünü tarif eder misiniz?

Mesele insanın yeni ve üstün beceriler kazanması. Homo Sapiens, Homo Deus’a dönüşecek, yani tanrı benzeri bir ilahi bir güce kavuşacak derken geleneksel olarak Tanrılara has düşünülen, yaşamı planlayıp düzenlemek ve yaratmak gibi özellikleri elde etmesini kast ediyorum. Çoğu mitolojide tanrılar, hayvanlardan bitkilere, hayatı yaratan varlıklar olarak betimlenir.

Aynı zamanda bedenlerini yaratabilir veya değiştirebilirler. Günümüzde bu artık bilim kurgu olmaktan çıktı. Mikroorganizmalar yaratmak ve değiştirmek mümkün, bu becerileri kendimiz de kazanıyoruz. Homo Deus’un ana fikri bu: “Yaşamı değiştirme ve yaratma becerisine kavuşmak.”

Yarı tanrı bir insandan bahsedince muhafazakarların, dindarların tepkisini çekmiyor musunuz?
Hayır, çünkü muhafazakarlar da aynı süreçten endişeli. Bunu reddetmek imkansız gibi, şu an oluyor çünkü. Laboratuarlarda, bilimsel makalelerde her yerde rastlıyorsunuz. Daha tam orada değiliz, eski bildik Homo Sapiens’iz. Ancak 20-30 yıl içerisinde kritik aşamayı geçeceğimizi düşünüyorum. Beden ve zihinlerimizi değiştirebilecek, teknik olarak insan mühendisliği yapabileceğiz, organların yerine biyonik uzuvlar yerleştirebilecek, beyni doğrudan bilgisayara bağlayabileceğiz.

Böylelikle insan ve makine birleşip bir tür sayborg ortaya çıkacak. Silikon Vadisi’nde insan zihnini bilgisayara yüklemek veya bilgisayarda zihin yaratmaktan bahsedenler var. İşte o zaman gerçekten tanrı gibi olacağız, bir dünya yaratıp içinde yaşamak anlamında. Silikon Vadisi’nde bunu yapmış bile olabilirler, bildiğimiz dünya Matrix gibi bir simülasyona dönüşmüş olabilir. Şu an yapılmamış olsa bile 50 yıl içinde bu olacak; fiziki dünyadan ayırt edilemeyen koskoca bir dünya yaratılabilir.

Matematik olarak mümkün…
Evet! Ama teknik olarak mümkün mü bilmiyorum. Ama bilim kurgu olmadığı kesin. Eskiden bilim kurgu romanlarında okuduğumuz şeyler, son derecede ciddi bilim insanları ve girişimciler tarafından yapılmaya çalışılıyor.

Hayvanlara zulüm: Ya Homo Deus böyle yaparsa?
Kitabınızda, Homo Deus ile Homo Sapiens arasındaki olası ilişkiyi anlayabilmek, aynı zamanda insanı anlamak için hayvanlarla ilişkimizi de inceliyorsunuz. Neden hayvanlarla ilişkimiz önemli?

Her şeyden evvel etik bir sorun var. Hayvanlar makine değildir, duyguları olan varlıklardır. Bilimsel araştırmalar, kuşların ve tüm memelilerin bir bilinci olduğunu, acı, öfke, sevgi ve keyfi hissedebildiklerini kanıtladı. Ancak günümüzde onlara makine gibi davranıyoruz. Yabani hayvan türlerini birer birer tüketirken çiftlik hayvanlarını kendi arzu ve ihtiyaçlarımıza göre köleleştirdik. Anadolu’da birkaç keçisi olan çiftçiden bahsetmiyorum, büyük süt ürünleri üreticilerini kast ediyorum. Bu şirketlerin derdi daha fazla ürün almak ve kazanç sağlamak olduğu için hayvanlara giderek daha kötü muamele yapıyor.

Misal, bir inek sadece doğurduğunda süt verdiği için mütemadiyen hamile bırakılıyor, yavrusu doğar doğmaz alınıp mezbahaya yollanıyor. Süt bitince tekrar dölleniyor, bu döngü 4-5 yıl içinde inek her anlamda tükenene ve mezbahaya yollanana dek devam ediyor. Hayvanın hayatı bu. Dar bir kafesin içinde, hareket etmeden ve sürekli antibiyotikler verilerek tutuluyor. Devamlı yavrusundan ayrılıyor. İnek açısından dünyadaki en sefil canlı olduğunu söyleyebiliriz.

Bu ilişki bize Homo Sapiens’in geleceği açısından ne anlatıyor?
İnsanlar hayvanlara reva gördükleri muameleyi iki şekilde açıklıyor: Birincisi, hayvanların birer makine olduğu ki bilimsel olarak aksi kanıtlandı. İkincisi, acı hissedebilirler ama ama önemi yok çünkü benim kadar zeki değil, deniyor. Zekaya bu kadar önem veriliyorsa, daha zekiysen senden daha az zeki olana her şeyi yapma özgürlüğün var anlamına geliyor. Bu çok tehlikeli bir durum. Yakın gelecekte Homo Sapiens gezegendeki en akıllı varlık olmaktan çıkacak. Süper insanlar veya yapay zeka daha gelişmiş bir zekaya sahip olacaksa, bugün insanın ineğe yaptığının benzerini uygulayabilir.

İnsan tam gücü elinde bulundurmaya o kadar alışık ki bunu düşünmüyorlar bile. Diğer insan ve hayvanların açısından bakmayı unutmak çok kolay. Güçlü sınıflar her daim güçsüzlerin, daha az imkana sahip olanların, etnik azınlıkların açısından dünyanın nasıl göründüğünü hep unutur.

Gelecekte ekonomik eşitsizlik biyolojik eşitsizliğe evrilebilir
Hastalıklarla mücadele, yaşamı uzatmada önemli adımlar atılıyor. Ancak bugün dahi bu yeniliklere, tedavilere ulaşabilen insan sayısı kısıtlıyken yakın gelecekte aradaki uçurum daha da büyür mü?

Beden, beyin ve zihin mühendisliği becerisini geliştirerek tarihte ilk kez ekonomik eşitsizlik biyolojik eşitsizliğe dönüşecek. Elbette varlıklıların daha iyi beslenmeye ulaşabilmesinden doğan biyolojik farklar vardı; mesela daha sağlıklı, daha uzun boylu oluyorlardı. Ancak insanın temel becerilerine baktığınızda büyük bir fark yoktu. İster Osmanlı hanedanından gelin, ister Anadolu’da yaşayan bir çiftçi olun, bariz fark yoktu. Gelecek onyıllar içindeyse yeni teknolojiler biyolojik eşitsizliğe dönüşebilir, yoksullar sadece daha alt sınıf mensubu olmakla kalmaz, hakikatte alt türe dönüşebilir. Böyle bir mesafede açıldığında bir daha arayı kapamak neredeyse imkansız. Zira sadece varlık olarak değil, becerilerde de fark attığınız zaman, daha az beceriye sahip insanın size yetişmesi giderek zorlaşacak.

İnsan evladı için bir felaket anlamına mı geliyor bu?
Kehanet değil, hala birşeyler yapılabilir. Ancak işi pazar dengelerine bırakırsak gerçekten felaket olacak.
Sizce koyu dindarların da ömürlerini uzatmaya çalışması bir çelişki mi?

Neden çelişki olsun?
Çünkü ölümden sonra yaşama, kadere inanıyorlar, hayatın değerinden ziyade ölümü yüceltmeye meyilliler… Bazı radikal liderler bunu açık açık söylüyor.

Çok doğru, mesela IŞİD’e bakalım. Liderleri her zaman başkalarını intihar bombacısı olmak için gönderiyor. Gerçekten dediklerine inansalar kendileri gönüllü olurdu. Birkaç saniyeliğine acı çekip sonsuza kadar cennette yaşayacaklarına yüreklerinden inansalar neden 16 yaşındaki çocukları göndersinler? İnsan, çelişkili inançlara tutunma becerisine sahiptir, istediklerinde değiştirirler. Yani cennete, ölümden sonra yaşama inanabilirler ancak bu dünyada onlarca yıl daha yaşamak isteyebilirler. Bunun için pek çok bahane bulurlar, mesela ‘Başkalarına yardım edeceğim, cennete gitmek için ikna edeceğim’ gibi.

Yani ‘Şu an ölüme gitmiyorum, sizin için fedakarlık yapıyorum.’ Sanırım hayatı uzatacak teknolojiler geliştikçe dindar insanlar neden bunlara başvurduklarını açıklayacak yollar bulacak. Dinler gündemde kalabilmek için yeni teknolojilere uyum sağlamak durumunda. Yeni koşulları kabul etmiyorsan çekiciliğini kaybedersin. Papa iklim değişikliği ve insan haklarından bahsediyor, bunlar Hıristiyanlık idealleri değil ki. Aslında bu iyi bir gelişme, onu dinleyen insan çok.

İnsan neden mutluluğu ıskalıyor?
Modern insan daha fazla mutluluk için bu kadar uğraşıyorken depresyon ve intihar oranları yükseliyor. Sizce insan, mutluluk arayışında başarısız mı oldu?

Sanırım evet, başarısız olundu. Güç kazanmakta iyiyiz ancak bu güçleri mutluluğa dönüştürmekte değiliz. İnsan mutluluğu, Taş Çağı’ndan bu yana pek fark etmedi. Bunun bir nedeni, mutluluk ve ıstırap çekme konusundaki dar, sığ anlayışımızdan kaynaklanıyor. Mutluluğun haz almak, ıstırap acı çekmekten ibaret olduğunu düşünüyoruz. Tüm gücümüzü bize daha fazla haz verecek, daha az acı çektirecek koşullara harcıyoruz.

Ama sabahtan akşama tarlada çalışmak zorunda olmayan, korunaklı hatta varlıklı insanlar da depresyondan muzdarip. Tek ıstırap, acıdan kaynaklanmaz, başka türleri de vardır. Durduğumuz noktadan bunu benimsemek çok zor. Ama hırs, öfke de bir çeşit ıstıraptır.

Hırs, nasıl bir ıstırap türü olabilir ki?
Bana inanmak zorunda değilsiniz, hadi soru soralım. Herkes acı çekmenin, çok ender özel koşullar haricinde ıstırap olduğunda hemfikir. Ama hırsla yanıp tutuşan bir insan da ıstırap çekiyordur. Acıya kıyasla daha güç algılanabiliyor. Üstelik pek çok insan hırsın iyi bir şey olduğuna inanır, çünkü hırs sayesinde başarır, yükselir, yenilikler icat edilir. Mutluluk konusunda pek ilerleme kaydedilmemiş olmasının birinci nedeni, mutluluğun beklentilere bağlı olması.

Beklentiler koşullara uyum sağlar. Koşullar düzeldikçe daha çok tatmin olmayız, beklentiyi yükseltiriz. Daha derinlerde insan zihninin temel tepkisi daha fazla istemektir.

Mutlulukta daha fazla gelişme kaydedilmemiş olmasının ikinci nedeni, ıstırabı anlamaya yönelik yeterince keşif yapmamış olmak. Tüm çabamız acıdan kurtulmak ve daha fazla hazza ulaşmak. Oysa kızgın bir insan hiç de mutlu değildir. Acıdan kurtulmaya çalışmakla olmuyor ama bunu bir türlü göremiyoruz…

Anlamak zor çünkü hırsın kötü olduğu, kontrol edilebilir olduğunu düşünüyoruz, öyle değil mi? Öte yandan acı, genelde elimizde olmayan şeylerle bağdaştırılır.

Deneysel bir soru bu. Hırslı olmak nasıl hissettirir? Sakin, dengeli ve mutlu bir duygu hali midir? Ayrıca hırs bizi öylesine kontrol ediyor ki nasıl hissettirdiğini gözlemlemek zor. Pek çok medeniyette hırsın negatif anlamları vardır, ancak kapitalist dünyada gayet olumlu bulunuyor.

Başarmak, daha fazla kazanmak için hırslı olmak makuldür gibi mi?
Evet. Reklamlarda olduğu gibi daha fazlasını istemek, daha çok satın almak, daha çok yatırım yapmak zorundasınız. Tüm dünya bizi buna teşvik ediyor. Devamlı daha fazlasını isteme halinde olmak kesinlikle mutlu bir hal değil.

Gücün insandan algoritmalara kayması felaket mi?
2100’de dünya dramatik bir şekilde değişecek ancak kesin öngörülerde bulunamıyoruz. Ama bildiklerimiz de var; mesela ekonomik sistem bu haliyle devam ederse ekolojik yıkım yaşanacağı kesin. Öte yandan ‘Kapitalist sistemi kökünden değiştirecek olursak da toplum çöker’ diyorsunuz. Bu ikilemden nasıl çıkacağız? Sonumuz yakın mı?

Kimse ne olacağını bilmiyor. Tüm dünya giderek daha hızlı değişiyor… İnsan zihni ve beyninin bu dünyayla başa çıkamayacak noktaya ulaşacağız gibi görünüyor. Çok fazla veri var. İnsan artık Afrika çöllerinde yaşamıyor, ama mevcut dünyayı anlamlandırmakta zorlanıyor. Herkes, hatta siyasi liderler dahi dünyanın belirli bir kesimini görebiliyor, kısıtlı vizyona sahipler. Bu kısıtlı vizyona göre değerlendirme ve plan yapıyorlar.

Kimse daha net, geniş açılı bir vizyona sahip değil. Bunun yetersiz eğitim veya yaratıcılık eksiğinden kaynaklandığını düşünmüyorum. Sadece dünya, Homo Sapiens için fazla karmaşık oldu. Tam da bu yüzden otorite insandan algoritmalara kayıyor.

Algoritmalar nasıl hakimiyet kazanabilir?
Çünkü sadece algoritmalar neler olduğundan bir anlam çıkarabiliyor. Biz Silikon Vadisi’ndeki gibi girişimcilerin hiçbir insanın isleyemeyeceği ölçüde veriyi, olağanüstü bilgisayar gücü ve yapay zekayla işlemesini dahi anlamıyoruz. Bu algoritmalarda bir takım modeller (pattern) buluyor ve kararları, seçimleri bizim adımıza yapıyorlar.

Bu epey ürkütücü. Binlerce yılda giderek daha fazla kontrol kazandık. Sadece kendimizi değil ekonomiyi, hatta doğayı, nehirleri, hayvanları hatta iklimi kontrol altına aldık. Elimizdeki bu kontrole odaklanırken birdenbire güç, algoritmalara geçti.

Peki bu neden korkutucu olsun?
Haklı bir nedeni var. Kim algoritmaların doğru karar verdiğini bilebilir? Kim, onu programlayan kişinin önyargılarına sahip olmadığını, hata yapmadığını iddia edebilir? Ben, bunun halihazırda gerçekleştiğini söylüyorum. Dünyayı anlamlandırma becerimizi kaybederken gücü algoritmalara teslim ediyoruz. Amerika’da kredi başvurunuz algoritmalara göre değerlendiriliyor. Sizden alınan veriler, Facebook, Amazon, banka hesaplarınıza göre algoritma kredi verip vermeyeceğine karar veriyor. 20 yıl önce karşınızdaki bankacı bir insandı. Elbette pek çok önyargı vardı..

Misal, Afrika-Amerika kökenlilere karşı önyargısı varsa buna göre kredi vermeyebilirdi. Ancak insan bankacıya ırkçılık yaptığını söyleyip şikayet edebilir, hatta protesto düzenleyebilirsiniz. Algoritmanın olumlu tarafı, ırkı kriter olarak görmemesini programlayabilmek.

Başka sorunlar ortaya çıkabilir mi?
Şu anda aklımızın almayacağı yeni önyargılar gelişebilir. Algoritmalar büyük miktarda veriyi işler ve buna göre insanların düşünemeyeceği modeller çıkarabilir. Mesela kişinin borcu geri ödemesiyle ilgili bir özelliği keşfedebilir. Buna göre başvurunuzu reddedebilir. Banka size ‘Bilmiyoruz neden, algoritma böyle dedi’ deyip işin içinden sıyrılır, ‘Benim neyim var? Neden kredi alamadım?’ diye düşünüp durursunuz. Ve yapabileceğiniz bir şey yoktur, çünkü diğer reddedilen insanların hangi özellikleri taşıdığını da bilemezsiniz.

Eskiden ayrımcılık kolektifti, mesela tüm kadınlara, geylere, siyahilere karşı ayrımcılık gibi. Fakat şimdi bireysel bir ayrımcılık sözkonusu. Algoritma kadın veya gey olduğun için değil, seni beğenmediği için işe alınmanı istemeyebilir! Ne yapacaksın bu durumda?

Yeni bir sınıf doğuyor: Gereksizler…
Algoritmaların, teknolojik ve bilimsel gelişmelerin yeni bir elit ve yeni bir sınıf yaratacağından bahsediyorsunuz. Neden ‘gereksiz sınıf’ terimini kullanıyorsunuz? Bu yeni sınıfın hiçbir değeri olmayacak mı?

‘Gereksiz sınıf’ terimini bilerek kullanıyorum, çok provokatif olduğunu biliyorum. Kişisel olarak hiçbir insanın gereksiz olduğunu düşünmüyorum tabii. Bu terimi, sistemin bakış açısı olduğu için kullanıyorum. 20. yüzyılın sonuna dek insan, özellikle ekonomik ve askeri olarak sistem için gerekliydi. Devletler, savaşa döndürmek ve fabrikalarda çalıştırmak için insana ihtiyaç duyardı. Dünya savaşlarına bakarsanız, kadınların seçme hakkını kazanmasının bir nedeninin, devletlerin kadınlara ihtiyaç duyması olduğunu görürüz.

Birileri savaşırken birilerinin de fabrikalarda çalışması gerekiyordu, üstelik kadınlar çok faydalı olduklarını gösterdi ve ülkeler peş peşe kadınlara seçme hakkını verdi.

Peki insanlar artık sisteme faydalı değilse ne olacak? Askeri anlamda bunu yaşıyoruz bile. Artık savaşlar için milyonlarca insanı askeri almak gerekmiyor. Elit güçler yetiştiriliyor, özel harekat güçleri ya da dron kullanacak insanlar gibi. Ordular giderek sofistike ve otonom teknoloji kullanımına yöneliyor.

Kimi insanlar, askeri değerini yitiriyor. Aynısı sivil hayatta, ekonomide de geçerli: Mesela kendi kendine çalışan arabalar, taksi şoförlerini işinden edebilir. IBM’in Watson’ı doktorların yerini, algoritmalar borsacıların yerini alabilir. Borsacı olacağım diye finans okuyan biri 10 yıl sonra iş bulamayabilir.

Yeni meslekler arayı kapayamaz mı?
Elbette yeni meslekler çıkacak, ama kaybolanların yerini doldurabilecek mi orası meçhul. İnsanların iki ana becerisi var; fiziksel ve bilişsel. Makinelerin fiziksel beceride insanı kat be kat geride bıraktığını deneyimledik. Daha çok insan bilişsel beceri isteyen mesleklere kaydı.

Sanayi ve tarımdan hizmetler sektörüne geçiş oldu, ama makineler bu alanda da rakip oldu. Eğer bizden daha iyi performans çıkarırlarsa şapkadan üçüncü bir beceriyi çıkaramayız. Sanatta bile böyle. Bilgisayarlar müzik besteliyor, filmler için senaryo yazıyor.

Beş yıl önce Google çevirisine gülüyorduk, şimdi öyle gelişti ki çevirmenler işlerinden olmaktan korkuyor. Tabii Murakami romanı çeviremiyorlar, ama bir markanın el kitabını rahatlıkla pek çok dile çevirebilirler. 20 yıl sonra Murakami romanını da çevirebilir. Giderek daha fazla sayıda insanın işsiz kalacak olması gerçek ve açık bir tehlike.

Yeni meslekler çıksa dahi insan uyum sağlamakta güçlük çekecek. 50 yaşında taksi şoförü işsiz kaldıysa gidip nasıl sanal gerçeklik oyunu dizaynı yapacak değil. Çoğu insanın bu geçişi yapabileceğini sanmam.

Gelişmekte olan ülkeler, arayı kapatmakta çok zorlanacak
Hala kimi siyasi liderler daha fazla çocuk yapın, çocuklarınızı askere, işe yollayın diyor. Sizce halen 20.yüzyıl değerleriyle yönetilen ülkelerin durumu ne olacak?

Bu en korkulu senaryo. İsveç gibi bir ülkede, sosyal demokrasi ve sosyal devlet olma geleneği güçlü olduğu için teknoloji devi büyük şirketleri yüksek vergiye tabi tutabilir, işsiz kalanları destekleyebilir. Ancak bu geleceğe sahip olmayan pek çok gelişmekte olan ülkenin eliti, kitlelerin işsiz kalmasının karşısında hem isteksiz, hem de yönetimde yeterli beceriye sahip değil.

Nijerya, Bangladeş, Brezilya, Hindistan gibi ülkeleri düşünecek olursak, ekonomik ve politik olarak arayı ucuz işgücüne dayanarak kapatmaya çalıştıklarını görürüz. Çin ABD’yi böyle yakaladı, en önemli varlığı ucuz işgücüydü.
Peki ucuz işgücü bir değer olmaktan çıkınca ne olacak? Robotlar tişört üretebilirse, tasarımları 3 boyutlu yazıcıdan alınabilirse ne olacak? Petrol gibi doğal kaynaklara sahip ülkeler, kaynaklarını tüketene kadar yaşayabilir.

Öte yandan ABD’nin Google, Microsoft gibi devlerin vergilerini yükseltip Bangladeş’e para desteği yapacağını hiç sanmam. Buna inanırsak Noel Baba’nın yardım dağıtacağına da inanabiliriz.

20. yüzyıl siyasetçilerinin megalomanyak vizyonlara sahip olduğunu, bugünse kimsenin net bir vizyonu olmadığından bahsettiniz. Milliyetçiliğin yükseldiği, kolektif iş yapmak yerine içe kapanmanın konuşulduğu bir dönemdeyiz. Bu ne anlama geliyor?

Küreselleşmeye karşı bir tepki var. Milliyetçiliğin yükselişi ve uluslararası işbirliklerin bozulması son derece tehlikeli. Zira insanlığın 21. yüzyıldaki en büyük sorunları, iklim değişikliği veya yapay zekanın yükselişi gibi küresel problemler. Hiçbir ülke kendi başına bunlarla başa çıkamaz. Ülkeler kendi çıkarlarıyla bu kadar meşgul olur, milliyetçiliği ön plana çıkarır ve insanlığın ortak çıkarına duyarsız olursa karşılaşacağımız sorunları çözebilme şansımız azalıyor.

Bilgi en değerli varlık. İyi güzel, peki niye şimdi gerçek ötesi (post truth) döneme girdik deniyor?
Gerçek ötesinin yeni olduğunu düşünmüyorum. Gerçek ötesi çağda yaşıyoruz diyenlere sorarım: Ne zaman gerçeğin çağını yaşadık? 1980’ler mi, 1930’lar mı, Orta Çağ mı, Karanlık Çağlar mı? Tarih boyunca gerçeği eğip büken, gizleyen güçlü ideolojiler, dinler hep oldu. Tamamen sorgulanabilir gerçekler ve kanıtlar üzerine kurulu bir topluma rastlayamazsınız. Birkaç istisna haricinde insan hikayelerle düşünür, gerçeklerle değil.

İyi bir hikaye gerçekle çelişirse pek azımız gerçeğin bu hikayeyi bozmasına izin verir. Din, iyi bir örnek. Şimdi mesela Trump, elini İncil’e koyup başkanlık yeminini ediyor, tıpkı Obama ve ondan öncekilerin yaptığı gibi. Trump’ın söylediği gerçek ötesi diyoruz da İncil nedir?

Bilimsel açıdan bakınca kurguyla, mit ve hatalarla dolu. Bu yüzden insanların mahkemeye çıktığında elini İncil’e koyması ve yalnızca gerçeği söyleyeceğine yemin etmesi ironik.
Harry Potter kitabının üzerine el basmaktan farkı yok, çünkü kurgu bir kitap. Binlerce yıldır böyle olduğuna göre gerçek ötesi çağda filan yaşamıyoruz.

Türümüz, gerçeğe sıkı sıkıya inandığı için gezegeni fethetmedi. Gezegeni fethettik çünkü kalabalıklar halinde esnek işbirliği yapabiliyoruz. Ve her büyük işbirliği bir kurguya, ideolojiye veya dine dayandı. İnsanlara ‘E eşittir MC2’ diyerek harekete geçiremezsiniz.

Hayır, etrafınızda toplayacak iyi bir hikayeye ihtiyacınız vardır: ‘Tanrı bana şunu dedi, bunu yapmalıyız, beni takip edin’ gibi…