Erken seçim ve ABD’deki rezervlerin azaltılması…

Erken seçim ve ABD’deki rezervlerin azaltılması…
Uğur Gürses

ÖNCEKİ gün seçim karar çıktıktan sonra en veciz sözü Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ söylemiş; “Bu seçimin sonucu, dünkü piyasaların verdiği tepkiden belli olmuştur.” Oysa Bahçeli’den ilk ağustos teklifi geldiğinde piyasalar düşmüştü.

1986’dan bu yana mali piyasaları, ekonomiyi izliyorum; çok sayıda değişkenin belirlediği piyasa fiyatlarından siyasi kerteriz çıkarmayı beceremedim.

Dolar kuru 3.70’den 4.10’a çıkarken “dış güçlerin işi”, 4.10’dan 4.00’e düşünce de “seçimin sonucunu belli eden kur seviyesi” olarak tescillemek evlere şenlik.

Salı günü MHP lideri Bahçeli erken seçim önerisinde bulunduğunda dolar kuru 4.15’e doğru yürürken, ertesi gün öne çekilmiş bir seçim tarihi ile karar alındığında 4.05 sonra da gece yarısı 4’e kadar gerileyen bir dolar kuru vardı.

Bahçeli’nin açıkladığı ağustos sonuna tarihlenen bir erken seçim için kaygılı olan piyasa, haziran sonuna tarihlenen bir seçim için tersi bir tepki vermişti. “Piyasa tepkisinin” arkasındaki varsayımlar da epey iddialı idi; “döviz kurunun uzunca bir süre böyle kalmasına izin vermezler, Merkez Bankası faiz arttırır.” Belli ki, hiçbir adım atmadan “sözlü müdahale ile işleri yürütürüz” diyerek, faiz arttırmadan arttırılmış gibi sonuçlara bugünden ulaşma amaçlı piyasalara telkin edilen hikâye bu. Oldukça naif değil mi? İkincisi de böyle “bıçak sırtı” durumlarda henüz ekonomik birimler pozisyon almadan oluşan piyasa fiyatlaması tamamen “taktikseldir”; yani anlık, geçici ve miktar yığılması olmadan yapılan işlemlerin sonucudur.

Kur 4.10’e dönünce “piyasa iktidarın kazanacağına ikna olmadı” mı diyeceğiz?

Temel soru şu; erken seçim sonrasında, giderek ekonominin uç birimlerine uzanan bugünkü borç geri ödeme sorunu çözülecek midir? Çözülecekse nasıl olacaktır? Dış finansman penceresi açılacak mıdır? Finansal alanda da giderek çok fazla biçimde kısıt haline gelen, çökmüş kurumsal yapı, kural bazlı işleyişler, hukukun üstünlüğü geri gelecek midir? Bu konuda, “erken seçim belirsizliğinin ortadan kalkması” dışında elimizde yeni bir bilgi yok. Ayrıca erken seçim kararıyla, sadece Mart 2019’daki yerel seçimlere uzanan 1 yıllık bir “seçim dönemi” açılmış oldu.

Yeri gelmişken, “erken seçim belirsizliğinin ortadan kalkması” söylemine dokunalım; her şeyin rutin olduğu bir ülkede olsaydı tamam, “büyük ferahlık sağladı” denirdi; OHAL altındaki bir ülkede “erken seçim belirsizliğinin ortadan kalkması” kara mizaha giriyor.

ABD’DEKİ VARLIKLAR AZALIYOR

Merkez Bankası’nın geçen hafta yayımlanan yıllık raporu, bankanın ABD’de Fed’de duran 30 tona yakın külçe altın varlıklarının sıfırlandığını ortaya çıkarmıştı. Bunun, Alman Merkez Bankası Bundesbank gibi ülkeye getirmekten çok öte anlamı olmalıydı. Çünkü altınlar Britanya Merkez Bankası ve Uluslararası Ödemeler Bankası BIS’e gönderilmişti. Yani “ABD’de de durmasın da…” denilerek bunun yapıldığı çok açıktı. Hem diplomatik gerginlik hem Suriye’ye askeri operasyon hem de ABD’deki Reza Zarrab tanıklığında başlayan Hakan Atilla davası sonrasında ortaya çıkabilecek olası bir ceza-yaptırım gibi olasılıklara karşı önlem alındığı anlaşılıyor.

Bu hafta da ABD Hazinesi tarafından, ülkelerce tutulan ABD devlet tahvili stok verileri açıklandı. Öyle gözüküyor ki; Türkiye kasım ayından bu yana, rezervlerinin bir parçası olarak tuttuğu ABD devlet tahvillerini sistemli biçimde azaltmaya başlamış. Azaltılan tutar 15.7 milyar dolar. Mevcut tahviller dörtte bir oranında azaltılmış. 30 ton altından çok daha fazlası demek.

Bankanın Aralık ayında döviz rezervleri azaldığı için, ABD tahvillerini de azaltması normaldi. Ancak izleyen aylarda görülüyor ki; döviz rezervleri toparlansa da Merkez Bankası’nın ABD’de tuttuğu devlet tahvillerinin miktarı azaltılıyor.

Kasım ayında 96.4 milyar dolarlık döviz rezervi bulunan Merkez Bankası’nın, 61.2 milyar dolarlık ABD devlet tahvili bulunurken; şubat ayına gelindiğinde rezervler 7 milyar dolar azalışla 89.3 milyar dolara gerilerken, ABD devlet tahvili miktarı ise 15.7 milyar dolar azaltılarak 45.6 milyar dolara gerilemiş. Özetle, ABD devlet tahvilleri rezerv azalışının iki katından fazla azaltılmış. 45.6 milyar dolarlık tahvil seviyesi ise Eylül 2012’den bu yana en düşük seviye.

Biri hem erken seçim kararının hem de ABD eksenindeki bu gelişmelerin tesadüf olmadığını söylese hiç şaşırtıcı olmazdı.

Tarım can çekişiyor…

Tarım can çekişiyor…
Gamze Bal

‘Milli Tarım’ vurgusuna rağmen son yıllarda Türkiye tarımı ithalata boğuldu. 2016’da 15 milyar dolar harcanan tarım ürünleri ithalatı, 2017’de 17 milyar dolara dayandı.

Türkiye tarımı için 2017, ardı ardına gelen ithalat ve sıfır gümrüklü ithalat kararlarıyla geçti. Sektörün kronik sorunları olan girdi maliyetlerinin artması, düşük verim ve kalite konularında herhangi bir iyileşme yaşanmadı. Gübreden mazota, zirai ilaçtan tohuma kadar birçok girdi kaleminde fiyat artışları önlenemedi. Sektör temsilcilerine göre, bir yandan girdi maliyetlerinin artması diğer yandan ithalatta gümrüklerin sıfırlanmasıyla çiftçilerin elde ettiği ürünlerin fiyatı baskılandı.

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın tarımda öngördüğü 2018-2022 Stratejik Planı’nda ‘Milli Tarım’ vurgusu yapılmıştı ancak samandan lop ete, canlı hayvandan kuru baklagile kadar tüm tarım ürününde yaşanan ithalat harcaması, 2016’da 15 milyar 637 dolar iken, 2017 Kasım’ında 16 milyar 514 bin dolara yükseldi.

Üretim baltalandı
Tarımda milli kelimesinin havada uçuşturulmasına rağmen uygulamanın gayri milliliğine vurgu yapan Çiftçi-Sen Genel Başkanı Abdullah Aysu ve Çiftçi- Sen Genel Sekreteri Ali Bülent Erdem, bu durumun üretici ve tüketicinin çektiği acıların tuzu biberi olduğunu anlattı.

27 Haziran 2017’de Bakanlar Kurulu kararıyla canlı hayvan ve karkas etin yanı sıra buğday, arpa, mısır gibi hububat ürünlerinin ithalatında da gümrük vergileri düşürülmüş, 22 Kasım 2017 tarihli kararname ile de saman ve kaba yemi kapsayan ürünlerin ithalatında gümrük vergisi oranı sıfırlanmıştı. Hasat döneminde bu kararların alınıyor olmasını ‘üretimin baltalanması’ olarak yorumlayan Aysu ve Erdem, “Çiftçide üretme şevkine darbe indirildi. 2017, çiftçilerin üzerinde ithalat kırbacının şaklatıldığı yıl oldu” dedi.

Yanlış devam etti
19 Temmuz 2017’de Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Faruk Çelik’in yerine getirilen Ahmet Eşref Fakıbaba, ilk iş olarak Et ve Süt Kurumu’na (ESK) sıfır gümrükle et ve canlı hayvan ithalat yetkisi vermişti. Fakıbaba’nın döneminde ithalatın hız kazandığını ifade eden Aysu ve Erdem, “29 Temmuz 2017 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Bakanlık kararı ile TMO’ya 750 bin ton buğday ve nohut, 700 bin ton arpa, 700 bin ton mısır ve 100 bin ton pirincin yine sıfır gümrükle ithalat yetkisi verildi. Demek ki sorun bakanlarda değilmiş” dedi.

TMO’nun buğday piyasasını düzenlemek yerine fındık piyasasında görevlendirildiğini ifade eden Aysu, buğday piyasasında etkin olmayan TMO nedeniyle hububatta fiyat belirlemesinin tamamen şirketlere geçtiğini kaydetti. Aysu, “Ayrıca hububat ithalatında gümrük vergilerinin hasat döneminde düşürülmesi buğday fiyatlarının düşük belirlenmesine neden oldu. Çiftçiler buğday üretiminden vazgeçti” dedi.

Öte yandan Aysu, Türkiye tarımının büyüme konusunda 2017’de de olması gereken yerin çok gerisinde kaldığını aktararak, tarımın 2017’nin ilk 9 ayındaki büyüme performansının ülke ekonomisinin ortalama büyümesinin altında kalarak yüzde 3.3 olduğunu dile getirdi.

Araziler yok oldu
Türkiye tarımında uygulanan yanlış tarım politikaları nedeniyle yaklaşık Belçika yüzölçümü kadar alanda artık üretim yapılmıyor. Nadas Alanlarının Daraltılması projesinden vazgeçilmesi sonucunda yaklaşık Hollanda yüzölçümü (4 milyon hektar) kadar bir alanda baklagil ekilmediğini, toprağın işlenmediğini aktaran Aysu, “Bu arazilerde baklagil ekiminin desteklenmesi yerine 2017’de kuru fasulye, barbunya, nohut ve börülce ithalatında da gümrükler sıfırlanıyor” dedi.

Dışarıya döviz saçıldı
2017’de çiftçinin aleyhine olan durumlardan biri de, verilecek tarımsal desteklerin üreticinin borcuna bile yetmemesi oldu. 18 Ağustos’ta 2017 Tarım Desteklemeleri Resmi Gazete’de yayımlandığında çiftçi zaten tohumunu ekmiş, üretiminde hasat aşamasına geçmişti. “2006’da, çıkartılan Tarım Yasası’na göre, çiftçimize her yıl Gayri Safi Milli Hâsıla’nın (GSMH) yüzde 1’i oranında destekleme yapılması gerekirken 2007’den beri sürekli olarak bu desteğin her yıl yaklaşık yarısı ödendi” diyen Abdullah Aysu, “Çiftçilerimizin AKP hükümetlerinden 102 milyar TL’nin üzerinde alacağı bulunuyor. Hükümet bu borcunu ödemek için herhangi bir çaba göstermediği gibi çiftçinin 2017’de de alması gereken destek GSMH’nın yüzde 1’nin yarısında kaldı. Ancak ithalata döviz saçıldı” dedi.

2018’de ekonomiye ne olacak?

2018’de ekonomiye ne olacak?
Uğur Gürses

EKONOMİDE yeni yıl görünümü için birkaç temel kilometre taşı var; bu alanlardaki gelişmeler yol haritamızı belirleyecek.

Ancak önce şu tanıklığımı aktarayım; malum, büyük mağazalarda bu zamanlarda “yılbaşı telaşesi” olur. Geçen hafta epeydir tanıdığım bir satış görevlisiyle konuşurken, bu yıl satışların nasıl olduğunu sordum; “çok iyi; binlerce paket hazırladık” dedi. Konuştukça anladım ki giderek artan bir eğilim de şuymuş: Hediye paketleri artık mağazanın farklı farklı müşterilerinden, çeşitli bankaların yöneticilerine gidiyormuş. Oysa bu trafik bundan 10 yıl önce “bankalardan, kendi müşterilerine” yönüneydi.

Bu tablo aslında 2018’in en kritik ipucunu ele veriyor.

Bankalar kalbur üstü müşterilerini hoş tutmak için yılbaşı, bayram ve yıldönümleri gibi özel günlerde hediye gönderirken, benim tanık olduğum “trafikte” tersine dönmüş görünüyor. Çok olası ki; kredi kullanan müşteriler, bankaların yöneticilerini hoş tutmak için yılbaşı bahanesiyle hediye gönderiyor.

Buradan hareketle; 2018’de ekonomide bakacağımız ana kilometre taşları şöyle:

1. Kredi büyümesine bakacağız

2017, Kredi Garanti Fonu’na (KGF) Hazine kefaletinin 250 milyar TL’ye çıkarılmasıyla mart ayından itibaren belirgin biçimde kredi büyümesi sağlandı.

Bu sayede bankacılık sistemi kabaca 290 milyar TL ilave kredi yarattı. Bunun kabaca 250 milyar TL’lik çok büyük bir bölümü TL kredilerden oluştu. Bu yüzden kredi büyümesinin ana itici gücü KGF oldu.

Bankalar arkalarındaki yüzde 7’lik Hazine kefaleti ile bu kredilere payanda buldular ama bu kredilerin kaynağı o kadar da kolay olmadı. 250 milyar TL’ye yakın kredi verirken, bunun kaynağı olarak TL mevduatı sadece 100 milyar artırabildiler. Ya gerisi? Gerisi de bankacılık sistemindeki 30 milyar dolara yakın artan döviz hesapları ile kapatıldı.

Borç alan TL alıyor; varlığı olan da dövize dönüyor. Tasarrufçu da yatırımcı da sorunların farkında. Ekonomide herkes giderek, sorunlara bakarak vaziyet alıyor.

Yine ve yeniden KGF tarzı yeni bir pencere açılıp da kredi büyümesi sağlanabilir mi? Ankara niyetlense de İstanbul’da bu kaynak yok. İşte potansiyel kaynağın ucu ise ülkeye gelecek dövizlere bağlı.

2. Ülkeye ne kadar döviz geliyor ona bakacağız

Makro ekonomik istikrarın da ekonomik büyümenin yaygın olmasının da ana “yakıtı” ülkeye gelen döviz; gelen dövizin de kalitesi.

2017’de (Ekim itibariyle son 12 ayda) 2016 kadar sermaye girişi olurken; reel kesim ve bankaların sağladığı krediler toplamında düşüş oldu. 2016’da toplam 15 milyar dolar finansman sağlayan bu iki kesim 2017’de 1.1 milyar dolar sağlayabildi. Hem de darbe travmasını geride bırakmışken.

Böyleyken nasıl oldu da 2017’de de 2016 kadar finansman sağladık? Portföy yatırımlarının 6.9 milyar dolardan 20.6 milyar dolara çıkması sayesinde. Yani ‘sıcak paranın’ yeniden akmaya başlamasıyla, yılbaşında Merkez Bankası’nın faiz artırımı ile.

Peki bu sürecek mi? 2018’in kritik sorusu bu; “sıcak paraya” dayalı finansman varken, bunun en önemli unsuru tahvil yatırımları iken, enflasyonun altında kalan bir para politikası duruşu ile yeterince sermaye çekilebilir mi? Yukarıdaki iki maddede beklenenleri sağlayacak iki nokta da şunlar: Enflasyonu düşürmek, OHAL’i kaldırmak.

3. Fiyatlama davranışındaki bozulma kontrol edilebilecek mi?

2017’de Merkez Bankası yöneticilerinin yine “eski hastalığı” nüksetti; mali piyasa “yanmadan” faize dokunmuyorlar. Bu da fena halde kredibilite kaybı. Hem 2017 başında, hem de sonuna doğru olan kur hareketi “yumurta kapıya gelene kadar” seyredildi. Bu da enflasyonu ve fiyatlama davranışını bozdu. Dövizle işi olmayan kesimler bile fiyat artışı yapar hale geldi. Merkez Bankası piyasanın gerisinde kaldı. Böyle olunca hem kur baskısının önü açık hem de piyasa faizi yüksek seyrediyor. Üretici fiyatları yüzde 20’li artış seviyesinde. Kur seviyesine dair bakış bozuldukça perakende fiyatlara yansıma hızlanabilir. Tehlike; hane halkını etkileyen enflasyonun yüzde 15’li patikaya kaymasıdır.

Kur ve enflasyonun yüksek seyrettiği bir patikada ekonomik büyüme de hasar görür.

4. OHAL kalkacak mı?

Ekonomideki oyuncuların, birimlerin aklındaki bu; telaffuz edemeseler de mülkiyet ve sermaye konusundaki kaygılar devam ediyor. OHAL ilanına dayanak oluşturan nedenlerin dışında yayımlanan ve itiraz kapısı olmayan KHK’lar yayımlanması tedirginlik yaratıyor, sözlü “kulak çekmeler” ülkeye sermaye gelmesinde, ekonomik büyümenin sürdürülebilir olmasının önünde engel teşkil ediyor. OHAL kaldırıldığında göreceğiz ki; normalleşmeyle ülkeye sermaye girişi hızlanacak, kur gerileyecek, faizler düşecek.

2018’in ülkemize adalet ve refah getirmesi dileğiyle.

Ötekine nefretin bedeli cebimizden çıkıyor!

Ötekine nefretin bedeli cebimizden çıkıyor!
Selçuk Şirin

ÜLKEDE ne zaman kavga gürültü olsa yüreğim ağzıma geliyor.

Ali Koç’un dediği gibi karpuz gibi ortadan ayrılmış bir ülke beni endişelendiriyor. Ancak endişemin kaynağı sadece toplumsal değil. Biz görmezlikten gelsek de bu meselenin bir de ekonomik faturası var. Bu faturayı çıkarmadan önce gelin Türkiye’deki toplumsal kamplaşmanın boyutlarını tespit edelim.

KİŞİLER ARASI GÜVENİN EN ZAYIF OLDUĞU ÜLKE!

Bahçeşehir Üniversitesi’nden Prof. Yılmaz Esmer Hoca’nın yürüttüğü Dünya Değerler Araştırması’na göre Türkiye, kişiler arası güvenin en zayıf olduğu ülkelerden biri. Halkın sadece yüzde 12’si başkalarına güveniyor. Bu oran İsveç, Norveç ve Danimarka gibi ülkelerde yüzde 70’in üzerinde.

Çocuklarımızı bile ayırıyoruz!
Toplumsal kamplaşmanın vardığı boyutu anlamak için geçtiğimiz yıl Marshall Fund tarafından yapılan kapsamlı araştırmaya bakalım. Bu araştırma bize, maalesef meselenin politik ayrışmanın çok ötesine geçtiğini gösteriyor.

Yetişkinler arasında,

– Kızının karşı görüşte biriyle evlenmesini istemeyenlerin oranı % 83

– Karşı görüşten biriyle ortak iş yapmak istemeyenlerin oranı % 78

– Karşı görüşten biriyle komşu olmak istemeyenlerin oranı % 76

– Çocuklarının karşı görüşten birinin çocuklarıyla arkadaş olmasını istemeyenlerin oranı % 74

GENÇLERDE DURUM DAHA DA VAHİM!

Nüfusun yarısı genç olan bir ülkede herhangi bir konuda fikir yürütmeden önce gençlerde durum tespiti yapmak gerekiyor. Bilgi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Pınar Uyan Semerci ve Emre Erdoğan liderliğinde TÜBİTAK tarafından desteklenen kapsamlı bir araştırma, gençlerde ayrışmanın boyutlarını ortaya koymuş. Bu hafta açıklanan veriler iç karartıcı.

Gençler arasında,

– Kızlarının ‘öteki’ gruptan birisiyle evlenmesini kabul etmeyen gençlerin oranı % 90

– ‘Ötekilerle’ iş yapmak istemeyen gençlerin oranı % 84

– ‘Ötekilerle’ komşu olmak istemeyen gençlerin oranı % 80

– Çocuklarının ‘ötekilerin’ çocuklarıyla arkadaşlık etmesini istemeyen gençlerin oranı ise % 84.

KAMPLAŞMANIN EKONOMİK MALİYETİ

Toplumsal güven artık ekonomik bir kavram. Öyle olduğu için de başta Dünya Bankası olmak üzere kalkınma iktisatçıları toplumsal güveni detaylıca ölçer oldu. Çünkü ancak farklı fikirden insanlar birbirine güvendiği zaman ekonomik ve toplumsal ilerleme mümkün oluyor. Özellikle toplumların göçler ve politik çatışmalarla bu kadar karmaşıklaştığı bir çağda, insanları farklılıklarıyla huzur içinde bir arada tutabilmenin yolu toplumsal güveni inşa etmekten geçiyor.

FORMÜL BASİT!

Kalkınma ekonomistleri için ortada çok basit bir hesap var. Bir ülkeyi ekonomik olarak şaha kaldırmanın yolu o ülkede toplumsal güveni inşa etmekten geçiyor. Çünkü bu varsayımları test eden epey bir veri var elimizde. Örneğin Horvath (2013), ülkeler arası karşılaştırmalı analizinde toplumsal güvendeki artışın doğrudan ekonomik kalkınmaya etkisinin doğrusal ve pozitif olduğunu ortaya koyuyor (r= 0.43). Aynı şekilde Bjornskov (2012) ve Dearmon & Grier (2009) gibi pek çok ekonomist, bir ülkede toplumsal güvendeki her 1 standart sapma artışın o ülkenin milli gelirini yüzde 1 ila 2.4 oranında arttırdığını gösteriyor. Bu artışı elde etmek için eğitimde ya da sanayide ne denli büyük yatırımlar yapmamız gerektiğini hesaba katınca Türkiye’nin en masrafsız kalkınma formülünün ne olduğu ortaya çıkıyor.

TÜRKİYE’Yİ KALKINDIRMANIN EN MASRAFSIZ YOLU!

Kişi başı milli geliri 10 yıldır yerinde sayan bir ülke olarak ekonomimizi geliştirmek istiyorsak yapmamız gereken en ucuz yatırım toplumsal güveni arttırmak olabilir. Yol, köprü yapmanın, okul, üniversite açmanın maliyeti çok yüksek. Ama toplumsal huzur dediğimiz, insanların birbirine itimadı dediğimiz kavram sonuçta bir eko-sistem meselesi.

KARPUZ GİBİ YARILMIŞ BİR ÜLKEDEN GİRİŞİM ÇIKMAZ!

Türkiye’nin dünya ile rekabet edebilmesi için katma değeri yüksek üretime geçmesi şart. Bu konuda nihayet ülkede bir uzlaşma sağlanmış durumda. Kalkınmak için katma değeri yüksek üretim yapmak, bunun için de her alanda yeni girişimleri hayata geçirmek gerekiyor. Yani Türkiye’nin bu noktadan ileriye gidebilmesi için yol, köprü artık yeterli değil. Bundan öteye gitmenin yolu fındığı, üzümü, elmayı, İstanbul’u, Konya’yı, Kapadokya’yı daha akıllı bir şekilde işleyip piyasaya çıkarmaktan geçiyor. Peki bu nasıl olacak?

GİRİŞİMCİLİK GÖKTEN ZEMBİLLE İNMİYOR!

Bizde inovasyona büyük bir hayranlık var. Girişimcilik, startup kavramları herkesin dilinde. Sosyal medyada görüyorum, en son teknolojik oyuncaklara acayip düşkünüz. İyi de bu ürünleri ortaya çıkaran bir eko-sistem var. Toplumsal güven o eko-sistemin olmazsa olmazı. Eğer ülkedeki ekonomiyi harekete geçirmek istiyorsak yol, köprü inşasına ayırdığımız kaynağın onda birini toplumsal güven tesis etmek için ayırmalıyız.

Ötekine nefretin bedeli cebimizden çıkıyorOKULÖNCESİNDE ISRAR EDİYORUM!
İKİ haftadır bu köşede okulöncesi eğitimin önemini anlatıyorum. Yıllardır hep aynı şeyi söylüyorum: Her ile üniversite açmaktansa her mahalleye iyi bir okulöncesi kurumu açalım! Bunun niçin böyle olması gerektiğini, bir de Nobel Ekonomi Ödülü almış Jim Heckman’in aşağıdaki grafiği ile anlatmak istiyorum: Eğitimde geri dönüşü en verimli yatırım okulöncesine yapılan yatırımdır.

MİLLİ EĞİTİM’İN ÖNCELİĞİ

Eğitimde sınırlı kaynağı yatıracak yer belli. Peki biz eğitimde yatırımı hangi seviyeye yapıyoruz hiç merak ettiniz mi? Malum bu hafta Meclis’te 2018 bütçesi görüşülüyor. Acaba sınırlı bütçemizi eğitimde doğru yere mi harcıyoruz? Eğitim Reform Girişimi tam da bu soruya yanıt veren bir analiz paylaştı bu hafta. Okul türlerine göre, öğrenci başına düşen 2018 bütçe ödeneği yandaki tabloda mevcut. Gördüğünüz gibi öncelik olması gereken okul öncesine en az kaynağı harcıyoruz. Eğitimde yapmamız gereken tek bir reform var ise o da bu tabloyu tersine çevirmektir. Daha ne diyeyim…

Bir hikayem var çocuklar…

Bir hikayem var çocuklar…
Erkut Can

Ömrüm boyunca Türkiye’de çok olay yaşadım. Aklımın erdiği 6-7 Eylül olaylarından başlayarak, ihtilaller, muhtıralarla. Asla bitmeyen siyasi kavgalar ve ekonomik sıkıntılar içinde bu yaşa geldim. Ama inanın, son yıllarda yaşadıklarımızı hayal bile edemezdim. Yaşattılar. Daha neler yaşayacağımız da belli değil.

Serzenişle başladım yazıma. Biraz güldüreyim bari. Eminim kimse bilmiyordur. Ama o biliyormuş. E, tabii bilecek. Koskoca profesör. Neymiş bildiği Kuzu Hoca’nın: “Reza Zarrab, baştan beri Amerikan ajanıydı.” Peki Kuzu’nun bu tespitine rağmen biz ne yaptık? Adamı, Bakanlar Kurulu kararıyla ayrıcalıklı Türk vatandaşı yaptık. Ama bir gün Türk polisi onu yakaladı. Hapse girdi. O, gir-çık yaptı ama, onu yakalayan polisler üç yıldır içeride. Hayırsever bir iş adamını yakaladıkları için.

Gel zaman git zaman o hayırsever büyüdü de büyüdü. Haa, bu arada gözbebeğimizle evlenip, baba oldu. Çaktırmadan cari açığımızın yüzde 15’ini kapatıp, bir de rekortmen ihracatçı oldu. Bakanlardan plaket aldı.

Ve bir gün, ölüm korkusu ağır basınca, danışıklı döğüşle güya Miami’ye gezmeye gitti. Gidiş o gidiş. Pazarlık etmişti ya, aldılar içeri. O yatarken Amerikalılar da boş durmadı. 2005’ten beri yaptıklarını yapıp, tapesinden tıpasına kadar toplayıp durdular. Eksikleri de 1,5 yıl boyunca o tamamladı.

Biz ise önce “Bizi ilgilendirmez” dedik. Nedense sonra ilgilendik. Çünkü o, hayırsever bir vatandaşımızdı. Biz anlayamadık nota bile verdik ama o anladığı için yırttı. Sanıktı, itibarlı bir tanık oluverdi. Şimdi, hakimin, savcının, jürinin önünde ötmeye başladı. İkinci gün hapishane tulumunu çıkarıp, ceketini giyerek. Yükümlülüklerini de şöyle sıraladı. Gerçekleri söylemek, Amerika ile işbirliği yapmak.

Çünkü hapisten çıkmanın en hızlı yolunun bu olduğunu biliyordu. O bunu söylerken düşündüm. Keşke, zamanında Türkiye’de yargılasaydık. Ama 20 Ocak 2015’te mecliste 264 kahkahalı oyla akladığımız gibi siyasiler değil, yargıçlar karar verici olsaydı diye. Bugün kulakları New York’ta daha kime milyonlar verdiğini söyleyecek diye heyecan içinde beklemezlerdi.

Evet, Zarrab ötmeye başladı. Bakanlardan bürokratlara kadar verdiği paraları mahkemeyi şaşırtacak şekilde kuruşu kuruşuna söylüyor. Görünen şu; o, hakimin soracağı soruyu biliyor, hakim de alacağı cevabı. Çünkü hepsi derslerine iyi çalışmışlar. Bu bir ayda olacak iş değil. Aylarca çalışılmış anlaşılan. Ve işin acı tarafı daha ikinci günde, zamanın başbakanı, Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın adı da mahkeme tutanaklarına bir şekilde girdi. Çok yazık. Gerçekten yazık. Mahkeme 3-4 hafta sürer diyorlar. Bakalım daha neler duyacağız?

RÜŞVETİN BELGESİ OLURMUŞ
Hikayeyi yazarken aklıma geldi. Özallı yıllarda ‘Civangate’ olarak tarihe geçen bir dava vardı. Dönemin Emlakbank genel müdürü Engin Civan, iş adamı Selim Edes’ten 120 milyon dolarını ödemek için 3,5 milyon dolar rüşvet istemiş. Civan’ın “İspat et” lafına da Edes, “Rüşvetin belgesi mi olur p…venk” diye karşılık vermişti.

Demek ki, o zaman etik öyleymiş. Baksanıza Reza Efendi, Çağlayan’a verdiği rüşvetin miktarını, para çeşidini tek tek mahkemeye sundu. “O kadar çok rüşvet dağıttım ki, birbirine karışıyordu” dedi.

Hakan Atilla’ya ise hiç rüşvet vermediğini özellikle belirtti. “İstemedi” dedi. Aboov.

YANARDAĞ LAV PÜSKÜRTÜYOR
Enteresan bir ülke Türkiye. Her gün heyecan verici, adrenalin artırıcı bir olay var. Batı’nın bir yılda yaşamadığını, biz bir haftada yaşıyoruz. Öncesi de var ama boşverin. Malta’dan başladık, yüzerek taa Britanya’ya Man Adası’na ulaştık.

Bu arada boş zamanlarımızda da taciz, tecavüz, kadına şiddet, hayat pahalılığı gibi çıtır çerez işlerle uğraşırken, New York yanardağı beklenmedik bir şiddette Zarrab kraterinden lav püskürtmeye başladı. Bu dünyada artık uzak kavramı olmadığı için, ülkenin büyük bir bölümü lavların yolunu izliyor.

Espri bir yana, bu davayla aramıza mesafe koymamız lazım. En önemlisi de bu davayı iç politika malzemesi yaparak, Türkiye’ye bağlayıp sahiplenmememiz lazım. Hele bir gelişimine bakalım, sonunu bekleyim bakalım. Ondan sonra konuşuruz.

RED ARAŞTIRILMASIN
Ak Parti, şimdiye kadar her araştırma önergesini olduğu gibi, hadi geçtik HDP’nin verdiği önergeyi, CHP’nin verdiği offshore hesap dekont ve belgeleri araştırılsın önergesini de oy çokluğu ile reddetti. Başbakanın sanki görmüş gibi, “Üzerinde oynanmış, değiştirilmiş belgeler” sözüne dayanarak herhalde. Peki kim araştıracak bunu? Sen onları Cumhuriyet Savcısına ver, suç duyurusunda bulun deyip çıktılar işin içinden. CHP, vermeyince Ankara Başsavcısı istedi. Pazartesi ıslak imzalılar Başsavcıya verilecek. Ve sonra, kimin, kimlerin başına çorap örüleceğini göreceğiz. Ya herro ya merro dedikleri bu olsa gerek.

Türkiye’de yolsuzluk nasıl yapısallaştı?

Türkiye’de yolsuzluk nasıl yapısallaştı?
Sencer Ayata

AKP iktidarı tüm olanakları kullanarak kendi hükümetleriyle ilgili yolsuzluk konularını siyasi gündemin dışında tutmaya çalışmaktadır. Geçmişte yolsuzluk iddiaları ile hükümetleri deviren medya sindirilmiş ve susturulmuştur. Devlet harcamalarını denetlemekle yükümlü olan parlamento güçsüzleştirilmiştir. Yolsuzlukları cezalandırmakla görevli olan yargı, siyasetin denetimi altına alınmıştır. Doğru bilgi azaldıkça, yolsuzlukları olağan karşılayan bir anlayış ve değer sistemi yaygın bir kitleye kabul ettirilmiştir. Bugün gelinen noktada yolsuzluktan söz etmek mevcut siyasi iktidar tarafından “darbecilik” olarak nitelendirilmektedir.

Tüm kısıtlamalara rağmen iki önemli gelişme, yolsuzluk konusunu siyasetin ve kamuoyunun gündemine taşımaya başlamıştır. Birincisi, “Zarrab” davasıdır. Davanın görüşülmesine yakında başlanacak olması, davanın kapsamının genişletilmesi ve bizzat AKP yöneticilerinin davaya ilişkin olarak ABD ile yaşanan anlaşmazlıkları açıkça dile getirmeleri… İkinci neden, belediye başkanlarının istifa sürecinde ortaya atılan yolsuzluk haberleri ve çeşitli dosya iddialarıdır.

Yolsuzluk sistem sorunu haline geliyor
Türkiye, Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün yayımladığı 2016 Dünya Yolsuzluk Algısı Endeksi’nde 100 üzerinden ancak 41 puan alabilmiş ve 75’inci sıraya düşmüştür. 2013 yılında 53. sırada olan Türkiye yalnızca 3 senede tam 22 sıra gerilemiştir. AKP iktidarının tüm örtbas etme çabalarına rağmen Türkiye yolsuzlukla ilgili olarak böylesine vahim bir tablo ile karşı karşıya kalmıştır. Türkiye’nin de içinde yer aldığı alt sıralarda bulunan ülkelerde yolsuzluk bir sistem sorunu olarak görülmektedir. Diğer bir deyişle bu ülkelerde yolsuzluk yapısallaşarak siyasi, ekonomik, toplumsal sistemin bir parçası haline gelmiştir. Yani yolsuzluk kişilerin ve kuruluşların yaptıkları uygunsuz işler, küçük ya da büyük çaplı münferit olaylar olmaktan çıkmıştır. Karşımızda yapısal bir sorun olarak durmaktadır.

Yolsuzluk olgusunu tüm boyutlarıyla kavrama ve yolsuzluklara karşı etkin bir mücadele yürütme, yolsuzluğun nasıl bir “iklim” içinde kök saldığını iyi anlamayı gerektirmektedir. Yolsuzluk elbet AKP iktidarı öncesinde de vardı. Ama AKP iktidarının özellikle son yıllarında yoğunlaşan üç eğilim Türkiye’de yolsuzluğun yapısallaşmasına yol açmıştır: Rejimin otoriterleşmesi, rant ekonomisi ve denetimsizlik… Türkiye artık bir yolsuzluk sarmalının içine girmiştir.

Bu yazının esas konusu üçüncüsü, yani denetimsizliktir.

Rejimin otoriterleşmesi
2016 Dünya Yolsuzluk Algısı Endeksi’nin üst sıralarında Danimarka, Yeni Zelanda, Finlandiya, İsveç, İsviçre ve Norveç yer almaktadır. Yolsuzlukların en az görüldüğü ülkeler, demokratik hukuk devleti ilkelerini en üst düzeyde gözeten ülkelerdir. Buna karşılık Somali, Sudan, Kuzey Kore, Suriye, Yemen, Afganistan, Libya gibi ülkeler son sıraları paylaşmaktadır. Yolsuzlukların en yoğun yaşandığı ülkeler ise otoriter rejimlerle yönetilen diktatörlüklerdir. Diğer bir deyişle otoriterleşme ve yolsuzlukların artması paralel süreçlerdir. Nitekim, AKP iktidarında yoğunlaşan otoriterleşme sürecinde yolsuzluğun denetlenmesini sağlayan siyasi, hukuki, idari ve cezai altyapı büyük ölçüde tahrip edilmiştir.

Rant ekonomisi
Yolsuzluğun artmasının ikinci önemli nedeni rant merkezli ekonomik büyüme politikalarıdır. Bu süreçte kaynak dağıtım yöntemleri ve mekanizmaları merkezileşmiş, kişiselleşmiş ve keyfileşmiştir. Devlet yönetiminde liyakat ilkesi çökmüş, bu ilkenin yerini partizan ve yakınları kollamaya dayalı patronaj sistemi almıştır. AKP yönetiminde siyasi ve ekonomik güç, siyasi ve ekonomik elitler, kamusal ve özel çıkarlar iç içe geçmiştir. Doğal ve kamusal kaynaklar öncelikle iktidar elitlerini zenginleştirmek için tahsis edilmektedir.

Denetimden kaçan “sorumsuz” iktidar
Türkiye’de yolsuzluğun önlenmesinin en temel ön koşulu siyasi, idari, adli ve toplumsal denetimdir. Sorumluluktan kaçan AKP iktidarı denetim kurumlarını ve mekanizmalarını büyük ölçüde etkisiz hale getirmiştir.

Siyasi denetimin zayıflatılması
“Saydamlık”, devletin ve onu yöneten siyasi iktidarın milletten topladığı kaynakları nasıl ve nerede kullandığını en ince ayrıntısına kadar ortaya koyması demektir. Yönetimin yurttaşlara devlet harcamalarının kuruşuna kadar hesabını vermesi demektir.

Oysa mevcut siyasi iktidar devletin bu temel sorumluluğunu yerine getirmekten kaçınmaktadır. Hükümetin ve bürokrasinin icraatını denetlemekle yükümlü kurumlar birbiri ardına tasfiye edilmektedir. “Hesap verebilirlik” ilkesi aşındıkça, denetlenme mekanizmaları zayıfladıkça ve toplum üzerindeki siyasi baskılar yoğunlaştıkça yolsuzluk dizginlenemez boyutlara ulaşmaktadır.

Yolsuzluğun önlenebilmesi için, demokratik sistemin temeli olan kuvvetler ayrılığı ve hukukun üstünlüğü ilkeleri geçerli ve yürürlükte olmalıdır. Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün Türkiye Şeffaflık Sistemi Analizi, Türkiye’de siyasi ahlak sorununun temel nedenini yürütmenin aşırı güçlenmesi ve tüm kurumlar üzerinde baskı yaratması olarak belirlemektedir. AKP iktidarında, siyasi gücün tekelleşmesi muhalefetin ve sorumlu kuruluşların mücadele kapasitesini ve olanaklarını kısıtlamaktadır.

Yasama denetiminin başlıca unsurları arasında yer alan Meclis araştırması, soruşturması, Yüce Divan’a sevk, gensoru, sözlü veya yazılı soru gibi siyasi mekanizmaların etkinliği büyük ölçüde kırılmıştır. Yasal düzenlemeler yapılırken Meclis komisyonları devre dışı bırakılmaktadır. OHAL sonrasında pek çok yasal düzenleme TBMM devre dışı bırakılarak gerçekleştirilmiştir.

İdari ve mali denetim kurumların işlevsizleştirilmesi
Hükümetin harcamalarını denetlemekle görevli teftiş kurulları işlemez hale getirilmiştir. TMSF, BDDK, Merkez Bankası gibi özerk olması gereken kurumların özerklikleri kaldırılmış ve bu kurumlar yürütmeye tabi kılınmıştır. Sayıştay denetimini ve TBMM’nin bütçe yapma hakkını ortadan kaldırmaya yönelik düzenlemeler yapılmıştır. Böylece devlet harcamaları ve ekonomiye ilişkin uygulamalar denetimden kaçırılmış, kamu kaynakları kuralsız ve keyfi şekilde dağıtılır hale gelmiştir.

Cezasızlık
AKP iktidarı başta Kamu İhale Yasası olmak üzere yapılan yasal değişikliklerle yolsuzlukla mücadeleyi büsbütün zayıflatmıştır. İktidar konuya ilişkin olarak AB tarafından öngörülen yasal düzenlemelerden ısrarla kaçınmıştır. Daha ötesi mevcut yasalarla uygulama arasında tam bir uçurum oluşmuştur. Yasalara uyulmamakta ancak muhalefetle ilişkili olduklarında idari ve cezai işlemlere tabi tutulmaktadır.

Yargı, yürütme organının denetim ve baskısı altına alınmıştır. Başta Anayasa Mahkemesi olmak üzere yüksek yargının yapısı ve işleyişi değiştirilmiş, özel yetkili mahkemeler kurulmuştur. Tahkikat, yargılama ve cezalandırma engellenmektedir. Yolsuzluğun açığa çıkarılması için bilgi verenler cezalandırılmaktadır. Dosyaların ve delillerin cesaretle ortaya çıkarılabileceği güvenli bir yasal ortam kalmamıştır. Yolsuzluklar örtbas edilmekte, suçlular cezasız kalmaktadır.

Türkiye’de yolsuzlukla ilgili mevzuat dağınıktır. Sayıştay raporları düzgün olarak TBMM’ye gelmemektedir. Örtülü ödenek ve devlet sırrı gibi kavramlar, yönetimin şeffaflığını ve hesap verebilirliğini hiçe sayacak biçimde kullanılmaktadır. Adli Kolluk Yönetmeliği’nde yapılan değişikliklerle, yolsuzluğa karışmış devlet görevlileri hakkında soruşturma izni verilmemesi sağlanmıştır. Yolsuzlukları ve yolsuzluğa bulaşmış kişileri yargı denetiminden kaçırmak amacıyla birçok yasal düzenleme yapılmıştır. Yolsuzlukların üzerine gitmek isteyen birçok hâkim ve savcının görev yeri keyfi biçimde değiştirilmiştir.

Medyanın susturulması
Yolsuzluk, bilgiye erişimin güçleştiği ortamlarda daha kolay yapılır ve yaygınlaşır. Eleştiriye tahammülsüzlüğü giderek artan mevcut siyasi iktidar düşünce, ifade ve toplantı özgürlüğünü baskı altına alarak yolsuzluklarla ilgili bilgilerin gün ışığına çıkartılmasını engellemektedir. Kamuoyunun siyasi iktidardan hesap sorması neredeyse olanaksızlaştırılmıştır. Karanlıkta bırakma, yolsuzlukların geniş bir alana yayılmasına neden olmuştur.

Siyasi iktidar medyayı tam baskı altına almış durumdadır. Çok sayıda basın-yayın kuruluşu önce TMSF’ye devredilmiş, ardından da AKP hükümetleri tarafından yandaş gruplara teslim edilmiştir. İktidar kontrolünde olmayan medyanın sesi birkaç kuruluş dışında büyük ölçüde kesilmiştir. Siyasi iktidar RTÜK’ü medya üzerinde baskı kurma aracına dönüştürmüştür. Düşündüklerini ifade ettikleri için işine son verilen, tutuklanan ve cezalandırılan medya mensuplarının sayısı daha önce hiçbir dönemde görülmeyen devasa boyutlara ulaşmıştır. Sonuçta az sayıdaki muhalif basın kuruluşu ve televizyon kanalı dahi yolsuzluklarla ilgili konuları dile getirmekten korkar hale gelmiştir. Yolsuzluk haberleri, izleyicilere ve okurlara yurt dışında görülen davaları aktarmanın ötesine gidememektedir.

Yolsuzlukla ilgili sosyal medya paylaşımları da, siyasi iktidar tarafından sıkı takibe alınmakta, hatta eleştirel paylaşımlar yapanlar cezalandırılmaktadır. Vatandaşların internet üzerindeki tüm faaliyetleri devlet tarafından kontrol edilmektedir.

Toplumun tepkisizleştirilmesi
Yolsuzluğa karşı mücadelenin başlıca unsuru toplumda yolsuzluk konusunda güçlü bir farkındalık ve duyarlılık yaratılmasıdır. Oysa AKP iktidarı toplumsal farkındalık oluşmasını üç koldan engellemektedir. Birincisi, iktidarı eleştiren sivil toplum örgütlerinin faaliyetleri kısıtlanmaktadır. Söz konusu kuruluşlar iktidar yetkilileri tarafından doğrudan hedef haline getirilerek yıpratılmaktadır. Türkiye’de yolsuzlukların karşısına dikilebilecek güçte bir sivil toplum örgütlenmesinden söz etmek artık mümkün değildir.

İkincisi, siyasi iktidar yolsuzlukların üzerini örtmek için milli ve dini değerleri sömürmektedir. Yolsuzluk iddiaları ne zaman gündeme gelse, “darbeciler”, “dış mihraklar”, “faiz lobisi”, “din düşmanları” gibi hayali “şeytanlar” yaratılmakta ve kamuoyunun ilgisi yolsuzluklardan başka alanlara kaydırılmaktadır.

Üçüncüsü, siyasi iktidar, toplumda yolsuzluğun “anlayışla” karşılanmasını sağlayacak söylemlerin arkasına sığınmaktadır. “Çalıyor ama çalışıyor”, “hangisi yemiyor ki!”, “başkası yiyeceğine onlar yesin”, “o paralarla cami yapılıyor” gibi söylemler geniş toplum kesimlerini yolsuzluklarla ilgilenmeme, hatta yolsuzluğu meşru görme noktasına getirmiştir. Yolsuzluk olağanlaştırılmıştır.

Yolsuzluğun ağır maliyeti
AKP iktidarının kolladığı kimselere, kuruluşlara ve gruplara özel avantajlar sağlaması, yurttaşların kamu olanaklarından eşit şekilde yararlanmalarını engellemektedir. Yolsuzluğun artmasıyla ekonomide israf, savurganlık ve verimsizlik artmaktadır. Yaşamın her alanında kurallar ve kanunlar çiğnenmektedir. Kuralsızlık ve hukuksuzluk ülkeyi hızla ekonomik durgunluğa, siyasi istikrarsızlığa, ahlaki ve toplumsal bunalıma sürüklemektedir.

Yolsuzluk bir yandan siyasi iktidarı ayakta tutmakta, diğer yandan yozlaştırmakta ve içten içe çürütmektedir. Türkiye’yi yolsuzluk sarmalına sokan mevcut sistem ve bu sistemi ayakta tutan iklim değişmeden yolsuzluğun ve onun yol açtığı büyük tahribatın önüne geçilmesi mümkün değildir.

Vatan cennet, muhabbet cinnet…

Vatan cennet, muhabbet cinnet…
Kanat Atkaya

GÜN, 3.80 TL’den dönüp 3.70’e yerleşen dolara, 4.50’yi gören Euro’ya, genel manada yabancı para birimleri karşısında yüzde 2-3 oranında değer kaybetmiş TL’yi selamlayarak başladı…
Haber merkezlerinin doları roketleyen “ABD ile karşılıklı olarak vizelerin durdurulması” mevzuu için görüş alınacak uzman ararken, ordunun da sınırı geçerek İdlib’e doğru ilerlemeye başladığı duyuruldu…
“Daha ‘Melih Gökçek şimdi gittigidiyorkom mu?’ sorusunun tadını çıkaracaktık” diyemeden bu vaziyete uyanıverdik işte…

Cennet vatanın cinnet gündemine hoş geldiniz…
ABD’deki seçimlerde neredeyse “tiksindiği” Obama yönetiminin devamı olarak görülen Clinton yerine Trump olsun tavrı hâkimdi Türkiye’de.
En azından iktidara yakın kalemlerin sızdırdıkları, yaydıkları hava böyleydi diyelim…

BİRAZ GERGİN MİYİZ?
Irak’tan Suriye’ye, İran’dan Zarrab’a, FETÖ’den YPG’ye yardıma ve elbette S-400’e kadar anlaşmazlıklarla örülü ilişkiler ağı hiç olmadığı kadar gergindi.

Erdoğan ve Trump ilk olarak telefonda görüştü. Yemin töreninden sonra Erdoğan, Trump’ı kutlarken ikilinin 45 dakika süren görüşmesinin “son derece olumlu ve samimi” bir atmosferde geçtiğini duyurdu Cumhurbaşkanlığı kaynakları.
Geçen mayıs ayında ABD’de görüştüler ama “Görüşmeseler daha mı iyiydi?” denilecek şekilde gelişti hadiseler.
Trump tarafından kapıda karşılandı Erdoğan, 20 dakika süren görüşmede samimi pozlar verildi, iki ülkenin ilişkilerine klasik övgüler geldi vesaire…

Var olan problemlerden hangileri çözüldü tam anlaşılamadı ama bir de listeye bir de “koruma krizi” davası eklenmiş oldu…
Son olarak yüz yüze yaklaşık iki hafta önce görüştüler.

ÇOK SAMİMİ SAMİMİYET
Görüşmenin nasıl geçtiğini iktidara yakın Takvim gazetesine bakarak aktaralım mesela…
Yan yana dalgalanan Türkiye ve ABD bayrakları ve iki liderin yine samimi bir pozunun üstünde “Hiç olmadığı kadar yakınız” manşetiyle çıkan gazete, spotta da şu ifadeleri kullanıyordu:
“İki lider samimi bir görüntü sergiledi. Cumhurbaşkanı, Trump’a ‘Dostum’ diye hitap etti.

Trump ise şunları söyledi: ‘Erdoğan dünyanın çok zor bir bölümünü yönetiyor. Güçlü inisiyatif kullanıyor. İki ülke hiç olmadığı kadar yakın. Bunun kişisel ilişkimizle de ilgisi var…”
Suriye, YPG’ye yardım, Kuzey Irak’taki referandum, korumalara silah satışının yasaklanması ve Fetullah Gülen’in iadesini de 5 kritik başlık olarak duyuruyordu gazete.
Biriken ve artan problemleri samimi pozları çözemiyormuş işte…

PAPAZ KİMDE?
“Al papazı, ver papazı” filan derken gelinen noktada ABD’nin eşi görülmemiş, Türkiye’yi Kamboçya ve Eritre gibi 4-5 ülkeyle aynı kefeye koyan utanç verici vize kararı ve yaptığımız misilleme var karşımızda…
Bir de 3.70’i de aşıp giden dolar…

Dün sabah, Beşiktaş’ta fırından ekmek alırken normalde mısır ekmeğinin incelikleri üzerine lafladığımız fırıncıya “Pazartesi sabahı çarşı pazar bomboş mu, bana mı öyle geldi? Ne oldu?” diye sordum.
“3.70 oldu, daha ne olsun?” dedi.
Vatan cennet, muhabbet cinnet; Turist Ömer selamıyla çekileyim huzurlarınızdan…

Bu “OVP” ile birinci sınıfta çakar bunlar…

Bu “OVP” ile birinci sınıfta çakar bunlar…
Yalçın Doğan

“Tulumbada su bitti”.

Bu cümle bir kaç ay önce söyleniyor. Söyleyen Recep Tayyip Erdoğan.

Ne demek bu cümle? Para bitti, demek. Madem tulumbada su bitiyor, o zaman tulumbayı doldurmak üzere, pamuk eller cebe. Şimdi o tulumbaya “su” doldurmak üzere, hepimiz yeni ve ağır vergilerle karşı karşıyayız.

Adına “2018-2020 Orta Vadeli Program” diyorlar, kısaca “OVP”, aziz milletimizin büyük çoğunluğu bu teknik deyimden bir şey anlamasın diye.

Türkçesi, “orta vadeli kazık”.

Bol bol, yeni vergiler, maksat “tulumba dolsun”.

Peki, tulumbayı aziz halkımız mı boşaltıyor? Yooo.. Ama, AKP kendi boşalttığı tulumbayı doldurmak görevini halka yüklüyor.

Yine torba yasa

Adı üstünde, “orta vadeli program”. Yani, önümüzdeki iki yılı kapsayan halkın refahını arttıran ya da öyle olmasını gerektiren bir program. Sanayileşme, daha yüksek bir büyüme hızı, işsizliği azaltan, yatırımlara hız veren, ihracatı arttırmayı öngören bir program. Yani, öyle olması gerek.

Oysa, ağır bir fatura ile karşılaşıyoruz. “Tulumbayı doldurmak” üzere.

CHP milletvekili Faik Öztrak’ın dün bir toplantıda yaptığı değerlendirmeyle, “su biten tulumba vatandaşın cebine bağlanan hortumla doldurulacak”.

Nasıl doldurulacak?

“Motorlu taşıt vergisinden gelir vergisine kadar uzanan geniş bir yelpazede”.

AKP bunu nasıl yapıyor?

Kim bilir kaç kez, “bir daha yapmayacağım” dediği, torba yasayla. Torba, içinde ne ararsan var.

Halkın geliri artıyor mu? Hayır. Ama, geliri artmadan, vergisi artıyor. Maksat tulumba dolsun, AKP de istediği gibi harcasın.

Vergi furyası

– Ağır vergiler arasında motorlu taşıtlar vergisi önde geliyor. Yüzde 40 artıyor. Yeni satın alınacak binek otomobillerde aracın değeri arttıkça, vergi miktarı yüzde 10-20 oranında artıyor.

– Şans oyunlarında kazanılan ikramiyelerde halen yüzde 10 vergi alınıyor. Bu oran yüzde 20’ye çıkartılıyor. Haftanın her günü boşuna şans oyunları ve at yarışları yok ya… Hatta, bazen aynı günde iki at yarışı bile var. Aziz halkımız nasıl olsa, kaderini şansa bağlamış, oynuyor da oynuyor, şans topu, süper loto, sayısal loto, piyango, v.s

– Şu anda kolalı gazozlardan alınan yüzde 25 oranındaki ÖTV bütün meyveli gazozları da kapsayacak ölçüde genişletiyor. Hani, “çocuğuma çilekli gazoz alayım” derseniz, bundan sonra biraz daha fazla düşünmeniz gerekecek.

– Gelir vergisi tarifesinin “üçüncü diliminde” bulunanların vergi oranı yüzde 27’den yüzde 30’a yükseliyor. Üçüncü dilimde olanlar kim? Ücretleri 30 bin lira ile 70 bin lira arasında olan kamu personeli, sözleşmeli personel, üretim teşvik primi alan kamu personeli ve bazı KİT çalışanları. Tulumbayı doldurmakla görevlendirenler arasında üçüncü dilime giren ücretli kamu personeli de var.

– Şirketler de vergi yükü artışından nasibi alıyor. Bankalar ve finans sektöründeki diğer şirketlerin Kurumlar Vergisi yüzde 20’den yüzde 22’ye çıkıyor.

Dolar kuru

Programın en tutarsız yanlarından biri dolar kuru tahmini.

Dolar Türk Lirası karşısında sadece bu yıl içinde yüzde 18.5 değer kazanıyor. Buna karşılık, programda:

Üç yılda dolar kurunda artış yüzde 12.3 olarak hesaplanıyor. Böyle bir hesap programın çökmesi için yeter de, artar bile.

2017 için tahmin edilen milli gelirde ortalama dolar kuru 3.56 TL olarak alınıyor. Oysa, programın açıklandığı 27 Eylül günü dolar 3.57’lerde geziyor.

1 Ocak-27 Eylül 2017 arasında ise, ortalama dolar kuru 3.60 lira.

2017’de programdaki ortalamayı tutturmak için yılın geri kalan Ekim, Kasım ve Aralık ayları ortalamasının 3.50 lira olması gerekiyor.

Bu hesap nasıl tutacak, bunu ancak programı hazırlayanlar biliyor olmalı.

Kişi başına gelir

Program 2018-2020 arasında, üç yılda her yıl yüzde 5.5 oranında büyüme öngörüyor. Buna göre, kişi başına gelir bu yıl 10.579 dolardan 2020’de 13 bin dolar aşmayı hedefliyor. Tam olarak, 13.024 dolar.

Devamı var:

Daha önce atılan nutuklarda 2023’te kişi başına gelir 25 bin dolar olarak ilan ediliyor.

2020’de 13 bin dolar, 2023’de 25 bin dolar!..

Üç yıl içinde 10.579 dolardan ancak 13 bin dolara yükselecek olan kişi başına düşen gelir, sonraki üç yılda dört nala kalkacak ve 13 bin dolardan 25 bin dolara katlanacak, yani iki misli artacak!..

Bu programı hazırlayanları ekonomi fakültelerinde birinci sınıfta çaktırırlar.

Para bitmiş, şimdi bunu nereden çıkartacağız telaşıyla, çek bir Orta Vadeli Program, hesaplar tutuyor tutmuyor, fark etmiyor.

Aziz halkımız nasıl olsa, on beş yıldır kazık yemeye alışmış bulunuyor.

Zeytinliklere mezarlık ve arıtma tesisi ve hastane…

Zeytinliklere mezarlık ve arıtma tesisi ve hastane…
Yalçın Doğan

Komisyon masalarında zeytin dalları. Zeytin üreticileri dağıtıyor.

Zeytin dalı, hem “barış” simgesi olarak, hem de Türkiye’de ne kadar zeytinlik varsa, onları kurtarmak adına.

Meclis Sanayi Komisyonu önceki gün ve dün, iki gün üst üste, zeytinlikler üzerine müthiş tartışmalar, kulisler, söz vermeler, sözünden caymalar yaşıyor.

AKP kim bilir, kaç kez söz vermiş olmasına rağmen, “bir daha asla gelmeyecek” demesine rağmen, hem de Başbakanın ağzından, yine de Meclis’e yeni bir “torba yasa tasarısı” getiriyor.

23 ayrı yasada değişiklik öngören, 73 maddelik yeni bir torba tasarı.

Torbanın başlığı “Üretim Reform Paketi”.

İçinde ne ararsanız var, TRT payı, YÖK yasası, sanayi bölgeleri, serbest bölgeler, damga ve resim harçları, emlak vergisi, hastaneler, kıyı yağması.

73 madde içinde üç madde var ki, zincirleme olarak on milyon insanı ilgilendiriyor.

O nedenle, Sanayi Komisyonu önceki gün ve dün ateşli tartışmalara tanıklık ediyor.

Konu zeytinliklerin imara açılması.

125 milyon ağaç

Nazım’ın şiiri var ya, “Yaşamaya Dair”, orada Nazım şunu yazıyor:

“Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı / Yetmişinde bile mesela zeytin dikeceksin”.

AKP iktidarı tasarıdaki üç maddeyle, bırakın zeytin dikmeyi, zeytin ağaçlarını kesmeyi programlıyor.

-170 milyon zeytin ağacının 125 milyonu kesilecek.

-Zeytinden 750 bin aile geçimini sağlıyor.

-Zeytinlikler neden kesiliyor:

Zeytinliklere ve kıyılara Dubai tipi denize sıfır hastane yapmak, TOKİ için inşaat alanı açmak, kıyıları doldurarak serbest bölgeler oluşturmak.

Bu bilgiler ve rakamlar Sanayi Komisyonu tutanaklarında var. Özellikle CHP milletvekilleri Kazım Arslan, Mustafa Akaydın, Namık Havutça’nın aktardığı bilgiler.

AKP 2023 programı

İşin“birileri bizi aldattı” yanı, yine doğrudan AKP kayıtlarında yer alıyor. AKP’nin her zamanki gibi, büyük gürültülerle yayınladığı 2023 Programında zeytin ve zeytinyağı üretimi de yer alıyor. Halka orada söz veriliyor:

“Şu anda zeytinden 900 milyon, zeytinyağından 600 milyon dolar gelirimiz var. 2023’te hedefimiz zeytinden 3.5 milyar, zeytinyağından üç milyar dolar gelir elde etmektir”.

Hedef iyi de, 125 milyon zeytin ağacını keserek, zeytinlikleri öldürerek, bu hedefe nasıl ulaşılacak, orasına cinler, periler karışıyor.

AKP’liler de karşı

Bu torba Meclis’e gelince, geçen hafta önce Milli Eğitim Komisyonunda ele alınıyor, Tarım Komisyonunda değil.

Komisyona 20 bin imzalı dilekçe ile zeytin ve zeytinyağı üreticileri başvuruyor. Şiddetle itiraz ediyorlar zeytinliklerin imara açılmasına.

İtiraz karşısında komisyondaki bazı AKP milletvekilleri aşka geliyor olmalı ki, tutanaklardan aktarıyorum, bir kaç örnek.

AKP Kocaeli milletvekili Mehmet Akif Yılmaz:

“Zeytin özel bir bitki, ileride ciddi sıkıntı yaratır. Sanayi Reform Paketinde bu maddenin sırıttığını, iktidar partisi milletvekili olarak, tasarıdan çıkartılması gerektiğini arz ederim”.

AKP Kahramanmaraş milletvekili İmran Kılıç:

“Gelir getiren ağaçlar, zeytin, portakal, bağ azami şekilde korunmalı. Kırsal alanlar boş dururken, verimli alanlar sanayi bölgesi olarak belirlenmiş, bu incelenmeli”.

AKP İstanbul milletvekili İsmet Uçma:

“Zeytin, incir kutsaldır. Kutsalları korumak lazım. Her konuda sunum yapan komisyon, zeytinliklerle ilgili tek bir sunum yapmadı”.

Tasarının sahibi Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Faruk Özlü aynı toplantıda eleştirileri önce yanıtlıyor, ancak sonradan o da geri adım atıyor:

“Ben de doğrusu, illa böyle olsun diye, ısrarcı olmayacağım”.

Yanlıştan dönüşün işareti.

Özlü’den akıl almaz gerekçeler

O kadar acele etmeyelim.

“Karakolda doğru söyler, mahkemede şaşar” misali, Bakan Faruk Özlü Milli Eğitim Komisyonu’nda söylediğini Sanayi Komisyonu’nda unutuyor, bir gün içinde ne oluyorsa, 24 saat sonra, yani önceki gün akıl almaz gerekçelerle zeytinlerin kesileceğini tekrarlıyor. Şu laflara bakın:

“Belediyemiz mezarlık yapmak istiyor. Ölülerimizi nereye gömeceğiz, denize mi atalım, deniyor zeytin bahçeleriyle ilgili.

(…) Barajların arıtma tesisleri yapılamıyor, bir de bu yönden bakın”. (Sanayi Komisyonu Tutanağı, 30 Mayıs 2017, s.112, 113).

Ne demek bu?

Mezarlıklar ve arıtma tesisleri için zeytinlikleri kesmek demek. Zeytinlikler mezarlık olacak, zeytinliklere arıtma tesisleri yapılacak demek.

Türkiye’de mezarlık ve arıtma tesisleri için yer kalmıyor, AKP bula bula zeytinliklere göz dikiyor.

Bunu Bakan Faruk Özlü söylüyor, tasarıda ise, sağlık tesisleri kurulacağı, TOKİ için imara açılacağı yazıyor.

Zeytinlikler üzerinde bu kadar durunca, insan ister istemez merak ediyor, acaba bu tasarı nerede, kimler tarafından hazırlanıyor.

Son dakika zikzakları

Zeytin üreticileri boş durmuyor, onlar da hem komisyonda zeytinliklerini savunuyor, hem Bakan Özlü ile özel olarak görüşüyor.

Dün sabah Bakan Özlü üretici temsilcilerine, “bu maddeler geri çekilmeyecek”, diyor, öğleye doğru komisyonda benzer direnişi gösteriyor ama, öğleden sonra yine geri adım atarak, “zeytinlikler imara ve turistik alanlara açılmayacak” diyor, bir anlamda o üç maddeyi geri çekiyor sanki.

İnanmak için henüz erken.

Kaldı ki, üreticiler ısrarla “bu sözler zeytinlikleri kurtarmaz” diyor.

Geçmişte çok gördük, AKP kamu oyunda bir olay çok yankılandığında önce geri adım atıyor gibi yapıyor, sonra gece yarısı bir önergeyle yine bildiğini okuyor.

Yanılmayı isterim ancak, kıyılara hastane yapmak, zeytinlikleri o uğurda kesmek, fikrinden kolay kolay vazgeçeceğini sanmıyorum.

Çünkü, Tayyip Erdoğan’ın planında ‘Dubai usulü hastane yapmak” var, yani kıyılara.

E zaten, mezarlıklar için yer yok, zeytinliklerden başka!.. Ve de arıtma tesisleri için!..

Zeytin ağacı üç bin yıl önce Homeros’a sesleniyor:

“Ben herkese aitim, kimseye ait değilim. Sen gelmeden önce buradaydım, sen gittikten sonra da burada olacağım”.

Boştaki gençlerin de bayramı kutlu olsun…

Boştaki gençlerin de bayramı kutlu olsun…
Uğur Gürses

DÜN Anadolu kurtuluş hareketinin başlangıcını “Gençlik Bayramı” olarak kutladığımız bir günde, yeni yayımlanan İtalyan istatistiklerindeki bir tablo dikkatimi çekti.
Neden mi dikkatimi çekti? Ekonomik krizler en başta genç kesimi vuruyor. Hem de onların hayallerini, geleceğe bakışını. İşte Akdeniz kuşağında yer alan İtalya, 2008 küresel krizinin en sert yan etkilerinden biriyle yüz yüze; genç kesimde yüksek işsizlik ve tek başına hayat kuramama, geçinememe olgusu.

Bakın önce o sayılara bakalım. İtalyan Ulusal İstatistik Enstitüsü’nün yayınladığı 2017 raporunda, 35 yaş altındaki 10 İtalyan yurttaşından 7’sinin ailesi yani ana ve babası ile birlikte yaşadığı yer alıyordu.

İstatistikler, İtalya’da 2008 öncesinde her yıl 250 bin evlilik yapılırken, kriz sonrası bunun hızla 200 bini altına düştüğünü gösteriyor. En çok Avrupa’yı, burada da en çok Akdeniz kuşağını etkileyen küresel ekonomik kriz, toplum yaşamını ve refahını etkiliyor. Bunun da geleceğe bakışı değiştirdiği, siyasal sonuçları olduğuna da tanık oluyoruz.
İtalya’daki krizin en belirgin yansıması, anne babası ile yaşayan bireylerin oranında hissediliyor; bu oran 15-29 yaş arasında yüzde 80’de. Türkiye’de ise aynı yaş diliminde bu oranın yüzde 60.4 olduğunu not edelim. 2007’deki yüzde 61.7’ye bakarak, çok az bir düşüş olduğu görülüyor.

15-29 yaş grubunda aileleri ile yaşayanların oranında belli ülkelerdeki artış 2008 krizinin etkilerini gösteriyor; ‘kuşlar yuvada kalıyor, yuvaya geri dönüyor’. En yüksek Fransa’daki gençlerde görülmüş; 2007’de bu yaş dilimindeki gençlerin yüzde 41’i aileleri ile birlikte yaşarken, 2015’te yüzde 53.5’e çıkmış. Macaristan, İtalya ve Yunanistan ‘eve dönüşte’ ilk sıraları paylaşıyor.

Dün 19 Mayıs; Atatürk’ü anma, Gençlik ve Spor Bayramı idi, kimi illerde kutlama yasakları vardı. Gerekçe yine bildik; güvenlik. Ama siyasetçiler gençliğe ve onların geleceğine dair hamasi konuşmalar yaptılar. Mealen gençlere söylenen ise hep “sen dur, senin için neyin doğru olduğunu biz söyleriz” tonunda.

Büyük ülke sayılmak istiyoruz ama ‘atıl gençliğe’ yasaklı bir ülke sunmaktan öte adım atmıyoruz. ‘Atıl gençlik’ çünkü 2015 itibariyle; ne işte ne de okulda olmayan gençlerin (15-29 yaş dilimi) oranında yüzde 29.8 ile OECD şampiyonuyuz. Bu oran 2007-2015 arası dönemde düşüyor olsa da çok yüksek.

Türkiye’yi izleyen OECD ülkeleri; 2008 sonrasında derin bir ekonomik krize giren ve pek de toparladıkları söylenemeyen İtalya, Yunanistan ve İspanya geliyor. Sırasıyla yüzde 26.9, yüzde 24.7 ve yüzde 22.7 ile. Tamamı da işsizlikteki artıştan geliyor. İşini kaybeden ana babası ile yaşamaya başlıyor.

Örneğin 2015 itibariyle Türkiye’de 15-29 yaş dilimindeki gençlerin yüzde 6’sı işsiz iken, yüzde 23.8’i ne işgücünde ne de okul ya da eğitimde. Türkiye’deki yüksek oran, işgücüne katılımın da düşük olduğunu gösteriyor. Oysa yüksek oranda Türkiye’yi izleyen ikinci ülke olan İtalya’da; yüzde 11.4’ü işsiz, yüzde 15.5’i ne işgücünde ne de okulda.
Bu oranlara sadece erkeklere bakılsaydı; Türkiye yüzde 15’lik bir oranla, diğer OECD ülkeleri içindeki sıralamanın içinde ‘normal’ biçimde kaybolup ‘arazi olacaktı’.

Ama öyle çarpıcı bir tablo var ki; OECD’nin grafikleri de tabloları da ‘bağırıyor’. O da Türkiye’de 15-29 yaş grubunda olup da ne işte çalışan, ne de okul ya da eğitimde olmayan kadınların oranında: Yüzde 42.8 ile yüz kızartıcı bir ‘şampiyonluk’ var orada.

Genç bir kuşağın yarısı olan kadınların da neredeyse yarısı ‘boşta’ demek. Kadınlarını evlendirip, eve mahkum eden bir toplumun geleceğe bakışı parlak olabilir mi? Böyle bir toplumun erkekleri özgüvenli olabilir mi?
İtalyanların sorunu derin bir ekonomik kriz. Bu yüzden ana babaları ile aynı eve kapanmışlar. Bizim derdimiz ne? Neden genç kuşak kadınların yarısı; ne işgücünde, ne de okulda ve eğitimde değil?

Genç kuşağın geleceğe bakışı umutla olur; umudunu kaybeden toplum bireylerini umutsuzlukla çevrelemek bizatihi toplumun kendisine, gelecek hayallerine zarar veriyor.