Zeytinliklere mezarlık ve arıtma tesisi ve hastane…

Zeytinliklere mezarlık ve arıtma tesisi ve hastane…
Yalçın Doğan

Komisyon masalarında zeytin dalları. Zeytin üreticileri dağıtıyor.

Zeytin dalı, hem “barış” simgesi olarak, hem de Türkiye’de ne kadar zeytinlik varsa, onları kurtarmak adına.

Meclis Sanayi Komisyonu önceki gün ve dün, iki gün üst üste, zeytinlikler üzerine müthiş tartışmalar, kulisler, söz vermeler, sözünden caymalar yaşıyor.

AKP kim bilir, kaç kez söz vermiş olmasına rağmen, “bir daha asla gelmeyecek” demesine rağmen, hem de Başbakanın ağzından, yine de Meclis’e yeni bir “torba yasa tasarısı” getiriyor.

23 ayrı yasada değişiklik öngören, 73 maddelik yeni bir torba tasarı.

Torbanın başlığı “Üretim Reform Paketi”.

İçinde ne ararsanız var, TRT payı, YÖK yasası, sanayi bölgeleri, serbest bölgeler, damga ve resim harçları, emlak vergisi, hastaneler, kıyı yağması.

73 madde içinde üç madde var ki, zincirleme olarak on milyon insanı ilgilendiriyor.

O nedenle, Sanayi Komisyonu önceki gün ve dün ateşli tartışmalara tanıklık ediyor.

Konu zeytinliklerin imara açılması.

125 milyon ağaç

Nazım’ın şiiri var ya, “Yaşamaya Dair”, orada Nazım şunu yazıyor:

“Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı / Yetmişinde bile mesela zeytin dikeceksin”.

AKP iktidarı tasarıdaki üç maddeyle, bırakın zeytin dikmeyi, zeytin ağaçlarını kesmeyi programlıyor.

-170 milyon zeytin ağacının 125 milyonu kesilecek.

-Zeytinden 750 bin aile geçimini sağlıyor.

-Zeytinlikler neden kesiliyor:

Zeytinliklere ve kıyılara Dubai tipi denize sıfır hastane yapmak, TOKİ için inşaat alanı açmak, kıyıları doldurarak serbest bölgeler oluşturmak.

Bu bilgiler ve rakamlar Sanayi Komisyonu tutanaklarında var. Özellikle CHP milletvekilleri Kazım Arslan, Mustafa Akaydın, Namık Havutça’nın aktardığı bilgiler.

AKP 2023 programı

İşin“birileri bizi aldattı” yanı, yine doğrudan AKP kayıtlarında yer alıyor. AKP’nin her zamanki gibi, büyük gürültülerle yayınladığı 2023 Programında zeytin ve zeytinyağı üretimi de yer alıyor. Halka orada söz veriliyor:

“Şu anda zeytinden 900 milyon, zeytinyağından 600 milyon dolar gelirimiz var. 2023’te hedefimiz zeytinden 3.5 milyar, zeytinyağından üç milyar dolar gelir elde etmektir”.

Hedef iyi de, 125 milyon zeytin ağacını keserek, zeytinlikleri öldürerek, bu hedefe nasıl ulaşılacak, orasına cinler, periler karışıyor.

AKP’liler de karşı

Bu torba Meclis’e gelince, geçen hafta önce Milli Eğitim Komisyonunda ele alınıyor, Tarım Komisyonunda değil.

Komisyona 20 bin imzalı dilekçe ile zeytin ve zeytinyağı üreticileri başvuruyor. Şiddetle itiraz ediyorlar zeytinliklerin imara açılmasına.

İtiraz karşısında komisyondaki bazı AKP milletvekilleri aşka geliyor olmalı ki, tutanaklardan aktarıyorum, bir kaç örnek.

AKP Kocaeli milletvekili Mehmet Akif Yılmaz:

“Zeytin özel bir bitki, ileride ciddi sıkıntı yaratır. Sanayi Reform Paketinde bu maddenin sırıttığını, iktidar partisi milletvekili olarak, tasarıdan çıkartılması gerektiğini arz ederim”.

AKP Kahramanmaraş milletvekili İmran Kılıç:

“Gelir getiren ağaçlar, zeytin, portakal, bağ azami şekilde korunmalı. Kırsal alanlar boş dururken, verimli alanlar sanayi bölgesi olarak belirlenmiş, bu incelenmeli”.

AKP İstanbul milletvekili İsmet Uçma:

“Zeytin, incir kutsaldır. Kutsalları korumak lazım. Her konuda sunum yapan komisyon, zeytinliklerle ilgili tek bir sunum yapmadı”.

Tasarının sahibi Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Faruk Özlü aynı toplantıda eleştirileri önce yanıtlıyor, ancak sonradan o da geri adım atıyor:

“Ben de doğrusu, illa böyle olsun diye, ısrarcı olmayacağım”.

Yanlıştan dönüşün işareti.

Özlü’den akıl almaz gerekçeler

O kadar acele etmeyelim.

“Karakolda doğru söyler, mahkemede şaşar” misali, Bakan Faruk Özlü Milli Eğitim Komisyonu’nda söylediğini Sanayi Komisyonu’nda unutuyor, bir gün içinde ne oluyorsa, 24 saat sonra, yani önceki gün akıl almaz gerekçelerle zeytinlerin kesileceğini tekrarlıyor. Şu laflara bakın:

“Belediyemiz mezarlık yapmak istiyor. Ölülerimizi nereye gömeceğiz, denize mi atalım, deniyor zeytin bahçeleriyle ilgili.

(…) Barajların arıtma tesisleri yapılamıyor, bir de bu yönden bakın”. (Sanayi Komisyonu Tutanağı, 30 Mayıs 2017, s.112, 113).

Ne demek bu?

Mezarlıklar ve arıtma tesisleri için zeytinlikleri kesmek demek. Zeytinlikler mezarlık olacak, zeytinliklere arıtma tesisleri yapılacak demek.

Türkiye’de mezarlık ve arıtma tesisleri için yer kalmıyor, AKP bula bula zeytinliklere göz dikiyor.

Bunu Bakan Faruk Özlü söylüyor, tasarıda ise, sağlık tesisleri kurulacağı, TOKİ için imara açılacağı yazıyor.

Zeytinlikler üzerinde bu kadar durunca, insan ister istemez merak ediyor, acaba bu tasarı nerede, kimler tarafından hazırlanıyor.

Son dakika zikzakları

Zeytin üreticileri boş durmuyor, onlar da hem komisyonda zeytinliklerini savunuyor, hem Bakan Özlü ile özel olarak görüşüyor.

Dün sabah Bakan Özlü üretici temsilcilerine, “bu maddeler geri çekilmeyecek”, diyor, öğleye doğru komisyonda benzer direnişi gösteriyor ama, öğleden sonra yine geri adım atarak, “zeytinlikler imara ve turistik alanlara açılmayacak” diyor, bir anlamda o üç maddeyi geri çekiyor sanki.

İnanmak için henüz erken.

Kaldı ki, üreticiler ısrarla “bu sözler zeytinlikleri kurtarmaz” diyor.

Geçmişte çok gördük, AKP kamu oyunda bir olay çok yankılandığında önce geri adım atıyor gibi yapıyor, sonra gece yarısı bir önergeyle yine bildiğini okuyor.

Yanılmayı isterim ancak, kıyılara hastane yapmak, zeytinlikleri o uğurda kesmek, fikrinden kolay kolay vazgeçeceğini sanmıyorum.

Çünkü, Tayyip Erdoğan’ın planında ‘Dubai usulü hastane yapmak” var, yani kıyılara.

E zaten, mezarlıklar için yer yok, zeytinliklerden başka!.. Ve de arıtma tesisleri için!..

Zeytin ağacı üç bin yıl önce Homeros’a sesleniyor:

“Ben herkese aitim, kimseye ait değilim. Sen gelmeden önce buradaydım, sen gittikten sonra da burada olacağım”.

Boştaki gençlerin de bayramı kutlu olsun…

Boştaki gençlerin de bayramı kutlu olsun…
Uğur Gürses

DÜN Anadolu kurtuluş hareketinin başlangıcını “Gençlik Bayramı” olarak kutladığımız bir günde, yeni yayımlanan İtalyan istatistiklerindeki bir tablo dikkatimi çekti.
Neden mi dikkatimi çekti? Ekonomik krizler en başta genç kesimi vuruyor. Hem de onların hayallerini, geleceğe bakışını. İşte Akdeniz kuşağında yer alan İtalya, 2008 küresel krizinin en sert yan etkilerinden biriyle yüz yüze; genç kesimde yüksek işsizlik ve tek başına hayat kuramama, geçinememe olgusu.

Bakın önce o sayılara bakalım. İtalyan Ulusal İstatistik Enstitüsü’nün yayınladığı 2017 raporunda, 35 yaş altındaki 10 İtalyan yurttaşından 7’sinin ailesi yani ana ve babası ile birlikte yaşadığı yer alıyordu.

İstatistikler, İtalya’da 2008 öncesinde her yıl 250 bin evlilik yapılırken, kriz sonrası bunun hızla 200 bini altına düştüğünü gösteriyor. En çok Avrupa’yı, burada da en çok Akdeniz kuşağını etkileyen küresel ekonomik kriz, toplum yaşamını ve refahını etkiliyor. Bunun da geleceğe bakışı değiştirdiği, siyasal sonuçları olduğuna da tanık oluyoruz.
İtalya’daki krizin en belirgin yansıması, anne babası ile yaşayan bireylerin oranında hissediliyor; bu oran 15-29 yaş arasında yüzde 80’de. Türkiye’de ise aynı yaş diliminde bu oranın yüzde 60.4 olduğunu not edelim. 2007’deki yüzde 61.7’ye bakarak, çok az bir düşüş olduğu görülüyor.

15-29 yaş grubunda aileleri ile yaşayanların oranında belli ülkelerdeki artış 2008 krizinin etkilerini gösteriyor; ‘kuşlar yuvada kalıyor, yuvaya geri dönüyor’. En yüksek Fransa’daki gençlerde görülmüş; 2007’de bu yaş dilimindeki gençlerin yüzde 41’i aileleri ile birlikte yaşarken, 2015’te yüzde 53.5’e çıkmış. Macaristan, İtalya ve Yunanistan ‘eve dönüşte’ ilk sıraları paylaşıyor.

Dün 19 Mayıs; Atatürk’ü anma, Gençlik ve Spor Bayramı idi, kimi illerde kutlama yasakları vardı. Gerekçe yine bildik; güvenlik. Ama siyasetçiler gençliğe ve onların geleceğine dair hamasi konuşmalar yaptılar. Mealen gençlere söylenen ise hep “sen dur, senin için neyin doğru olduğunu biz söyleriz” tonunda.

Büyük ülke sayılmak istiyoruz ama ‘atıl gençliğe’ yasaklı bir ülke sunmaktan öte adım atmıyoruz. ‘Atıl gençlik’ çünkü 2015 itibariyle; ne işte ne de okulda olmayan gençlerin (15-29 yaş dilimi) oranında yüzde 29.8 ile OECD şampiyonuyuz. Bu oran 2007-2015 arası dönemde düşüyor olsa da çok yüksek.

Türkiye’yi izleyen OECD ülkeleri; 2008 sonrasında derin bir ekonomik krize giren ve pek de toparladıkları söylenemeyen İtalya, Yunanistan ve İspanya geliyor. Sırasıyla yüzde 26.9, yüzde 24.7 ve yüzde 22.7 ile. Tamamı da işsizlikteki artıştan geliyor. İşini kaybeden ana babası ile yaşamaya başlıyor.

Örneğin 2015 itibariyle Türkiye’de 15-29 yaş dilimindeki gençlerin yüzde 6’sı işsiz iken, yüzde 23.8’i ne işgücünde ne de okul ya da eğitimde. Türkiye’deki yüksek oran, işgücüne katılımın da düşük olduğunu gösteriyor. Oysa yüksek oranda Türkiye’yi izleyen ikinci ülke olan İtalya’da; yüzde 11.4’ü işsiz, yüzde 15.5’i ne işgücünde ne de okulda.
Bu oranlara sadece erkeklere bakılsaydı; Türkiye yüzde 15’lik bir oranla, diğer OECD ülkeleri içindeki sıralamanın içinde ‘normal’ biçimde kaybolup ‘arazi olacaktı’.

Ama öyle çarpıcı bir tablo var ki; OECD’nin grafikleri de tabloları da ‘bağırıyor’. O da Türkiye’de 15-29 yaş grubunda olup da ne işte çalışan, ne de okul ya da eğitimde olmayan kadınların oranında: Yüzde 42.8 ile yüz kızartıcı bir ‘şampiyonluk’ var orada.

Genç bir kuşağın yarısı olan kadınların da neredeyse yarısı ‘boşta’ demek. Kadınlarını evlendirip, eve mahkum eden bir toplumun geleceğe bakışı parlak olabilir mi? Böyle bir toplumun erkekleri özgüvenli olabilir mi?
İtalyanların sorunu derin bir ekonomik kriz. Bu yüzden ana babaları ile aynı eve kapanmışlar. Bizim derdimiz ne? Neden genç kuşak kadınların yarısı; ne işgücünde, ne de okulda ve eğitimde değil?

Genç kuşağın geleceğe bakışı umutla olur; umudunu kaybeden toplum bireylerini umutsuzlukla çevrelemek bizatihi toplumun kendisine, gelecek hayallerine zarar veriyor.

Belirsiz geleceğe hazırlanma rehberi…

Belirsiz geleceğe hazırlanma rehberi…
Melike Karakartal

Eğitimin amacı, çocukları yüksek anlayış kapasiteli, becerikli ve değer sahibi insanlara dönüştürmekse… Teknolojinin düşünme, yaşama, çalışma biçimlerini hızla değiştirdiği bir dünyada çok kısa bir süre sonrasını dahi hayal edemez haldeyiz. Peki hayal edemediğimiz bir geleceğe nasıl hazırlanacağız?

“Bırakın 13 yılı, bundan 3 yıl sonrasını hayal bile edemezken, çocuklarımızı geleceğe nasıl hazırlayabiliriz?” sorusunu soruyor Zenith Media’da İnovasyon Lideri Tom Goodwin.
Ülkeleri geri kalmaktan kurtaracak, düşman insanları ortak paydada buluşturacak, yeni ve aydınlık bir gelecek yaratmak için gerekli olan tek ihtiyaçtan bahsediyor: Hayal kurabilen, sağduyulu düşünebilen insanlar yaratacak bir eğitim.

“Yalan/manipülatif haberlerin dünyasında, sağduyulu görüş oluşturabilmek, eleştiri yapabilmek ve konunun her iki tarafını da görebilmek, ezberci eğitim sisteminden çıkabilecek beceriler değil” diyor. “Profesörlere işini öğretmeye kalkışan cahil cesareti ve özgüveninin tavan yaptığı bir dünyada kime, ne anlatacaksın?” diyeceksiniz belki, fakat…
Bir de şöyle düşünün: Ya yakın gelecekte hayatta kalabilenler, dünyayı en iyi okuyabilen ve yorumlayabilenler olacaksa? Ya yakın gelecekteki kariyer başarısı, mutluluk, doyurucu bir hayat, ancak ve ancak bunları becermemize olanak tanıyacak bir eğitim sisteminden geçiyorsa?

Bu eğitimin yapı taşları olarak, düşünmemiz gereken beş değerden bahsediyor Goodwin. “Temelde kim olduğumuzu belirleyen bu beş değer üzerinde çalışırsak, modern çağa adapte olabilen mutlu, güçlü, dengeli insanlara dönüşebilir miyiz?” diye soruyor.

Nedir bu beş faktör?
Birincisi, ilişkiler. Goodwin, “Modern çalışma hayatı, değer yaratmak üzerine olacak ve bu değeri kimin yaratabileceğini bilmek önemli bir bilgi olacak” diyor. Bir başka deyişle, liyakatin yeniden gündemimize gireceğini, toplumu “ortalama”ya hapseden anlayışın “güvenilir ilişkiler ağı” ile değişeceğini söylüyor. Gelecekteki eğitimin, kalıcı, güvenilir insan ilişkileri kurmaya odaklanması gerektiğine inanıyor.
Telefonuna hapsolan ve birbiriyle iletişim becerisini kaybeden insanların, bunu yeniden öğrenmesi gerekiyor ya hani… Haklı, belki o zaman gerçek başarıdan, takım çalışmasından bahsedebilir olacağız.

İkinci faktör, merak.
Akıllı telefonlarla ulaşabildiğimiz bilginin sınırı yok, fakat bu cihazlara rağmen bilgi seviyemizde müthiş değişimler yaşandığını söyleyemeyiz. Telefonları sadece sosyal medyada oyalanmak ve oyun oynamak için kullanmanın işaret ettiği bir yer var: Meraksızlık.
Burada insanoğlunu suçlamak yersiz: Goodwin, daha fazla bilme arzumuzun, yaşlandıkça zayıfladığını söylüyor. Eğer bunu kabullenirsek, değiştirebiliriz.

Üçüncü faktör, kıvraklık. 10-20 yıl sonra nasıl bir iş dünyasının içinde olacağımızı hayal edemiyoruz ama en azından hayatın alabildiğine hızlanacağını biliyoruz. Hâl böyleyken değişikliğe hızlı adapte olabilenler, kazanacak.
İnsanoğlunun değişikliğe genellikle ilk tepkisinin direnç olduğunu düşünecek olursak, ileride iş hayatında veya genel olarak her anlamda “hayatta kalacakların” değişikliği en iyi idare edebilenlerden oluşacağını söyleyebiliriz.
Son olarak yaratıcılık ve empatiyi katıyor “üzerinde çalışılması gereken başlıklar” arasına.

Meraklı ve yaratıcı doğuyoruz ancak okul, arkadaş çevresi ve iş hayatı bunu çoğu zaman köreltiyor. “Aslında her şeyi yapabilecek güçteyiz, hayal gücüdür her şeyi yöneten” diyor. Sahi ya, hayal gücü olmasa elinizdeki telefon, yaşadığınız şehir, izlediğiniz televizyon, üzerinde yürüdüğünüz zemin, ayakkabılarınız, otomobiliniz… Uzatmayayım, düşündüğünüz herhangi bir obje/cihaz/mekan var olabilir miydi?

İnsan eliyle yapılmış her şey, ilk önce hayallerde şekillendi. Telefon bir hayaldi, kullandığınız her gereç bir hayaldi, kağıt hayaldi, şehirler hayaldi, bugün içinde boğulduğumuz teknoloji hayaldi… Üstelik çoğu, başkalarının “Bu asla gerçekleşemez!” dediği türden konulardı.

Hâl böyleyken, kafayı akıllı cihazlarımızdan kaldırıp hayal etmeyi tekrar hatırlamamız lazım. Hayatın hayal ederek başladığını, somut, elle tutulan ne varsa hepsinin önce hayal olarak akıllarda şekillendiğini hatırlamamız lazım.
Ve empati… Sadece Türkiye’nin değil, pek çok ülkenin kutuplaştığı bir dönem yaşıyoruz. Gelecek için konuşacak olursak, böyle bir dönemin devamında, birbirinin dilinden anlayabilme becerisine sahip olmak, belki de hayatta kalmanın en temel anahtarlarından biri haline dönüşecek…

“Yaratıcılığı teşvik edersek, merakı beslersek, insanların ilişkiler ve empati üzerinden birbirlerine yaklaşmalarını sağlayabilirsek, işte o zaman çocuklarımızı bağımsız, özgüvenli bireyler haline getirebiliriz” diyor Goodwin. Güzel bir geleceğin anahtarlarını veriyor ama… Bu güzel tavsiyeleri dinleyecek ve uygulayacak bir babayiğit çıkar mı…
İşte onu bilmiyorum!

Bayramlarında çocukları hatırlamak…

Bayramlarında çocukları hatırlamak…
Ahmet Talimciler

Çocuklara bayram hediye etmiş bir ülke olmakla övünmenin ötesine geçemediğimizi belki de en iyi 23 Nisan günleri hatırlamamız gerekiyor! Çünkü görünen tablo her geçen dakika biraz daha kararıyor. Çocuklarımızı bayram günlerinde hatırladığımız dönemlerde artık yavaş yavaş son buluyor bunun yerine çocuklarımızı ve dolayısıyla kendimizi de unutmayı tercih ediyoruz. Oysa insanın en değerli yanının büyüyüp olgunlaşması değil içindeki çocuğu hiç ama hiç öldürmemesi gerekliliği olduğu gerçeğini maalesef hiçbir zaman kendimize şiar edinemedik!

Böylesi bir yaşantı sürmenin hepimizin hayatlarında ne kadar önemli dönüşümler yaratabileceğini ve çocuklara karşı beslediğimiz sevgiyi nasıl çoğaltabileceğini öğrenerek büyütülmedik! Çok küçük yaşlardan itibaren büyük görülmeyi ve ona göre davranılmayı öğrettiler bize hep, böyle olduğu için de çocuklara dair olan bütün eylemler, davranışlar istenmeyen olarak yok sayıldılar.

Oysa çocukların naifliği, içtenliği ve masumiyetleri ile ortaya koydukları dünya üzerindeki yaşadığımız kötülüklerden çok ama çok daha fazla değerliydi. İşte bu yüzden de çocuklara bayram hediye eden bir ülkenin yurttaşı olmanın bir anlamı vardı.

Çocuklar üzerinden kendisini var etmek yerine çocuklarla var etmeyi düşünen bir liderin geleceğe dönük öngörüsünün ne kadar farklı olduğunu hissedebilmek ufuk açıcıydı. Oysa bu bakış açısını gündelik siyasal polemiklerin ucuz ideolojik dehlizlerinde kaybettik. Cumhuriyetle cumhur arasındaki birlikteliğin ne kadar önemli olduğunu ve hayatlarımız açısından ne anlama geldiğini bir türlü kavrayamadık! Burada hiç şüphesiz bizleri yöneten kitlenin son derece elitist ve tepeden inmeci bürokratik tavırlarının da büyük katkısı olmuştur.

Ancak yine de resmi ideolojinin dışında var olan 23 Nisan, 19 Mayıs ve 29 Ekim törenlerimizi bile içselleştirmeyi başaramadık! Resmi törenlerin gölgesinde kalan ve görev icabı yerine getirilen törenimsiler sayesinde ne çocuklarımızı ne gençlerimizi ne de geride kalan bütün milletimizi bir araya getirebilecek bir tutamak oluşturamadık! Eğer bugün ortadan ikiye ayrılmış bir Türkiye tablosundan söz ediyorsak biraz buradaki olup bitenler üzerine de kafa yormak ve biz nerede yanlış yaptığı kendimize sormak durumundayız.

Çocuklarımıza yaşanası bir ülke bırakmadığımızı en çok ortaya koyan alanın son dönemde eğitim olması herhalde tesadüf olmasa gerektir. Daha önce PİSA sonuçları ve üniversite giriş sınavındaki durumla ilgili yazılarla bu tabloyu bir nebze de olsa ortaya koymaya çalışmıştım. Birkaç gün önce OECD ülkeleri içindeki öğrencilerin en mutsuz ülkenin Türkiye olduğu başlığı ile bir rapor yayınlandı. Uluslararası öğrenci değerlendirme programı PISA, 2015 araştırması kapsamındaki 3.raporunu yayınladı. ‘Öğrenci Refahı’ temalı rapor için 72 ülkede 540 bin öğrencinin okul performansları, arkadaşları ve öğretmenleri ile ilişkilerini, okul dışında nasıl zaman geçirdiklerini ve aile ortamları mercek altına alındı. Buna göre, Türkiye; ‘Yaşam Memnuniyeti’ sıralamasında 10 üzerinden 6,12 puanla son sırada yer aldı.

En mutlu öğrencilere sahip ülke ise 8,27 puanla Meksika iken, onu 7,89 ile Finlandiya ve 7,83 puanla Hollanda takip ediyor. PİSA verilerine göre, Türkiye’de 15 yaş düzeyindeki öğrencilerin 28,6’sı hayatından hiç memnun değil. Bu oran yüzde 11,8’lik ortalamanın neredeyse üç katı. Hayatlarından çok memnun olduğunu söyleyen öğrencilerin oranı da yüzde 26,3 ile yüzde 34’lük OECD ortalamasının gerisinde kalıyor. Türkiye’deki öğrencilerin kaygı ortalamaları da bir hayli yüksek düzeyde seyrediyor. ‘Sınava iyi hazırlanmasına rağmen çok kaygı duyduğunu’ söyleyen öğrenci oranı yüzde 58,8 olurken, öğrencilerin yüzde 56’sı ise ders çalışırken stres yaşadıklarını belirtmişler.

Ayrıca Türkiye’de öğrencilerin kendilerini okulla kurdukları aidiyet ilişkisi de yüzde 61,4 düzeyinde ve bu rakam da OECD ülkelerindeki yüzde 73’lük aidiyet rakamının gerisinde yer alıyor. Rakamlar övündüğümüz tablo ile çocuklarımıza yaşanası bir ülke/dünya bırakma aşamasına geldiğimizde taban tabana zıt bir pozisyonda olduğumuzu ortaya koyuyor. Özellikle sınav kaygıları ile çocuklarımızın hayatlarını ilköğretim döneminden başlayarak allak bullak bir hale getirdik.

Buna bir de eğitim sistemi ile sürekli olarak oynayan ve ne yapmak istediğine bir türlü karar veremeyen anlayışımızı eklediğimiz takdirde ortaya çıkan durum maalesef tam anlamıyla bir fecaattir. Ve çocuklarımızı eğitim sistemine kurban ederek, çocukluklarını yaşayamadan stresli bir hayatın içine soktuğumuzu fark edemiyoruz. Bu vesile ile Çarşamba ve Perşembe günleri girecekleri TEOG sınavlarında başta sevgili oğlum Burhan olmak üzere tüm 8.sınıf öğrencilerimize başarılar diliyorum.

TÜİK verilerine göre, 2016 yılı sonu itibariyle toplam nüfusumuz 79 milyon 814 bin 871 ve bu nüfusun yüzde 28,7’sini yani 22 milyon 891 bin 140’ı çocuklardan oluşmakta. Birleşmiş Milletlerin tanımına göre ‘0-17’ yaş grubunu içeren çocuk nüfusumuzun en yüksek olduğu il yüzde 47,1 ile neredeyse nüfusunun yarısının çocukların oluşturduğu Şanlıurfa’dır. yüzde 45 ile Şırnak ve Ağrı illeri Şanlıurfa ilimizi izlemektedirler. Çocuk nüfus oranının en düşük olduğu iller ise yüzde 17,5 ile Tunceli, yüzde 19 ile Edirne ve yüzde 19,5 ile Kırklareli’dir.

Bu yüksek çocuk nüfusunun kayıt dışı ekonomi içerisinde de kendisine yer bulduğunu ve ülkemizde çalışan çocuk sayısının 2 milyona yaklaştığını yine bize raporlar gösteriyor. Buna göre çocuk işçilerin yüzde 78’i kayıt dışı çalışıyor. 2016 yılında 15-17 yaş arası çocuk işçi sayısı 708 bin. Bu çocukların 558 bini kayıt dışı çalıştırılırken 150 bini sigortalı. Yani çalışan her 10 çocuktan 8’i kayıt dışı.

Görüldüğü üzere tablo eğitim, iş, mutluluk ile son yıllarda sıkça telaffuz etmek zorunda kaldığımız ve dünya sıralamasında ilk sıralarda yer aldığımız çocuklara yönelik cinsel istismar alanında çok karanlık. Tüm bu rakamların 23 Nisan ulusal egemenlik ve çocuk bayramı öncesinde yayınlanmış olması, çocuklarımıza yaşattıklarımızın bir tokat gibi yüzümüzde patlamasıdır. Bir günlüğüne koltukları çocuklara devretme tiyatrosuna son verip çocuklarımıza gerçekten barış, sevgi ve huzur içinde yaşayabilecekleri bir ülke inşa edelim. Hamaseti, ucuz politik ayak oyunlarını ve ikiyüzlülüğü bir tarafa bırakmak suretiyle, en değerli varlıklarımız olan çocuklarımıza karşı dürüst olalım.

Çocuklarımız, tıpkı büyük şairimizin dediği gibi ‘rahatça şeker de yiyebilsinler’. Ya da ekmek de alabilsinler, okullarına da gidebilsinler, hepsinin ötesinde rahatça gönül ferahlığıyla oynayabilsinler. Oynayabilsinler ki oynamanın çocuk ruhlarında yarattığı etki ile birlikte hayata karşı bir duruş gerçekleştirebilmeyi öğrensinler. Çocuklar oynayarak öğrenirler ayrıca oynamanın hazzıyla birlikte hayata, dünyaya ve kendilerine dair yeni şeyleri de keşfederler.

Çocuklarına dünyada bir bayram hediye etmiş olan tek ülkenin insanlarının kendi çocuklarını bu kadar sahipsiz ve korumasız bırakması anlaşılır gibi değildir. Çocuklarımız ne seyir malzemesi ne ideolojik propagandalarınızın aleti ne de cinsel arzu nesneleridir. Onlar, bu toplumun gerçekten hak ettikleri hayatı sağlamamız gereken yegane varlıklarıdır. Onlarsız hep bir eksik olacağımızı ve hep biraz daha azalacağımızı unutmamalıyız!

Çocuklarına sahip çıkmayan bir toplum istediği kadar ahlakçı kesilsin, hiç ummadığı yerlerden ummadığı deliklerden fışkıracak seslerin yankısı bütün ahlak öğretilerinden ve vicdanlardan çok daha etkili olacaktır.

Hiçbir seçimde bu kadar popülist karar alınmamıştı…

Hiçbir seçimde bu kadar popülist karar alınmamıştı…
Erdal Sağlam

HÜKÜMETİN geniş halk ve iş kesimlerini rahatlatmak için başlattığı popülist kararları bitmek bilmiyor. Şurası bir gerçek ki; son 15 yıldır, hiçbir seçimde olmadığı kadar, çok sayıda popülist kararı son 3 aydır gördük, görüyoruz.
Aslında geçen yılki büyümenin düşük çıkacağı belli olduktan sonra, 2016’nın ikinci yarısında, hükümet özellikle yeni teşvik kararları almaya başladı. Ancak referandum çalışmaları başlayınca bu kararlar, geniş halk kesimlerini ve zor durumda olan şirketlere, esnaflara dönük olmaya başladı.

Turizm sektöründeki Rusya sıkıntısını gidermek için başlayan kredilerin yeniden yapılandırılma işlemi tüm kredilere genişledi. Bankalar kağıt üzerinde eski kredi kapatılmış, yeni kredi açılmış gibi kârlar yazdılar ve bilançolar gerçek durumu göstermez oldu. Aynı şekilde sermaye yeterlilik rasyosu da yapılan esnetme düzenlemeleri ile artık eski anlamını yitirdi. Kamu bankaları seçim için yüklü borçlanmalar yapar oldular. Bunlar ileriye dönük sistemi olumsuz etkileyecek, yani ekonomik istikrarda dayanılan banka ayağını çürüten kararlar oldu.

İstikrarın kalan diğer ayağı mali istikrar da alınan kararlarla ciddi tehdit altında. Bütçeden yükler artınca, son yeni işçi alımında verilen yüklü devlet desteğinde, işsizlik fonu gibi fonlar, amaç dışı kullanılmaya başladı. Tartışmalı Varlık Fonu’ na Savunma Fonu’ndan geçici aktarılan 3 milyar TL de bu kapsamda sayılabilir.
Nisan sonuna kadar KDV indirimleri yapılması referandum öncesi piyasaları canlandırmaya dönük bir karar ve bütçede ciddi delikler açacak.

Vergi affı yapılıp, ilk kez affın da affı getirildi; af kapsamındaki vergi ve SGK ödemeleri mayıs sonuna kadar ertelendi. Bu da mayıs sonuna kadar bütçede, artacak SGK yükü dahil, ciddi gelir kayıplarına yol açacak bir karar.
KOSGEB, 50 bin liralık faizsiz kredi uygulaması başlattı; başvuru 500 bine ulaştı herkese bu kredinin verileceği söyleniyor. Bunun gibi KGF’den yükü Hazine’yi binmek üzere, yeni sübvansiyonlu krediler oluşturuldu.

FATURA AĞIRLAŞACAK
Son olarak torba yasada çiftçilerin Ziraat Bankası ve kooperatiflere olan kredi borçlarının yeniden ertelenmesi yer alıyor. Yanı sıra 2.2 milyar TL tutan TEDAŞ’a elektrik borçlarının da yeniden yapılandırılması kapsama alındı. Bunlar da yetmedi, daha önce kamu kuruluşlarının döviz alacaklarında yılbaşı kuru uygulanacak denirken, Merkez Bankası son olarak ihracat reeskont kredilerinde de kuru yine yılbaşı kuruna sabitledi.
Yani mali disiplini bozma yanında, kambiyo sistemini bozma, dalgalı kura rağmen farklı kur uygulamasına girmiş olmamız da, ileride büyük sorun olabilir.

2000 yılından önce kurulan hükümetlerin hemen hepsi, seçimler öncesinde popülist kararlar alır, bunu finanse etmek için karşılıksız para basıp enflasyonu zıplatır, ayrıca artan kamu yükleri nedeniyle dengeyi ve faizleri bozarlardı.
2000’de yapılan sınırlayıcı reformların da etkisiyle, daha sonra bu yola pek gidilmedi, AKP hükümetleri “popülist karar almayıp, mali istikrarı sürdürmekle” hep övündüler.

Ancak bu kez ipin ucu iyice kaçtı; bu kararların yılın ikinci yarısından itibaren ekonomik istikrar üzerindeki bozucu sonuçlarını görmeye başlayacağız. Artan enflasyona rağmen büyümenin artmayacağı beklentisi hızla yayılırken, iç borç çevirme oranları artan kamu yüküyle hızla yükseliyor. Bunun ilk sonucunu artan faizlerde göreceğiz. Küresel iklime de bağlı olarak, acil, her açıdan disipline dönüş kararları alınmazsa, ekonomik istikrar ciddi tehlike altında demektir.
Yine; oy için alınan popülist kararlar halka çok büyük fatura çıkaracak…

Paralel bütçe, paralel merkez bankası…

Paralel bütçe, paralel merkez bankası
Uğur Gürses

İÇİNE kamu şirketleri ve bankaları devredilen Varlık Fonu’na, paralel bütçe yanında; hem paralel Hazine, hem de paralel merkez bankası işlevleri biçildiği anlaşılıyor. Hem borçlanma yapması, hem de elindeki fonlarla piyasalara müdahale etmesi.

Bu kurulumla, bu bakış açısıyla beklenen ve anlatılanların tersine bir tablo kaçınılmaz.
Borçlanmadan başlayalım. Mega projelere kaynak sağlamak için borçlanmada iki kanal var; biri yurtdışı, diğeri de yurtiçi. Kuruluşları bir teminat-rehin havuzuna koyup menkul kıymetleştirme yoluna giderek, tahvil ya da sukuk ihracı yaparak fon sağlama düşüncesi ilk yol. Uluslararası sermaye piyasalarında hangi araç olursa olsun, ihraç edeceğiniz bir menkul değerin içinden geçeceği bir kapı var; o da kredi derecesi almak.

Hani o yakın zamana kadar Ankara’da, ‘sizi kim takar’ denilerek küçümsenen kredi dereceleme şirketleri. Şimdi kredi notu alacaksınız ki yatırımcıların görüş alanına girebilesiniz.
Borçlanmaya gidilirse soru şu olacak; Hazine’nin yapamadığı hangi borçlanma vardı ki bunu bir Varlık Fonu içinde yapma çabasına girişildi?

Varlık Fonu’nun çıkaracağı hangi borçlanma aracı olursa olsun, muhtemelen aynı kredi notu sağlanacak olsa bile Hazine’den daha pahalı olacağı bugünden belli. Hem Varlık Fonu’nun içine KHK ile eklenen maddenin verdiği yetki ile devredilen kuruluşların olması, hem de Hazine’nin kurumsallığı ve kurallı yapısının dışında, denetimsiz olması ödeyeceği faizi daha yüksek kılar.

Devlet fonlarının uluslararası kabul görmüş ‘Santiago Kurallarına’ göre ilk ilkesi ‘sağlam hukuki temel’ geliyor. Bizim Varlık Fonu’nun hangi kuruluşları içine alabileceğine dair maddesi KHK ile düzenlendi. En başından sakat. Bu da hem fonun işlemlerini hem de çıkaracağı menkul değerleri bu kurallar setine aykırı yere düşürüyor.

Petrol zengini Ortadoğu ülkelerinin kurduğu varlık fonlarının bile kredi notuna dayanan yatırım kriterleri var. Bu yüzden, ister onların parasına talip olun, ister başkasının; uluslararası piyasalara kredi notu olmadan çıkarak ‘ahbap-çavuş’ işi borçlanmak mümkün değil.

İkinci seçenek ise Varlık Fonu’nun dış piyasalarla aynı anda ya da tek başına iç piyasada borçlanmaya çalışmasıdır. Bu durumda, ayrı bir kanaldan Hazine borçlanmalarına rakip olarak çıkacak demektir. Hazine’nin mevcut borçlanma miktarını kayda değer biçimde artırması neyse sonuç da o olacaktır; faizler aratacaktır.

Bu tablo, sadece Hazine’ye rakip değil, ticari bankalara ve şirketlere de rakip olmak demek. Hali hazırda Türkiye’de mali sistem borç verilebilir fonlarını büyütemezken, yeni ve ‘iştahlı’ bir ‘kamu elbiseli’ borçlanıcı piyasaya girip mevcut ‘pastadan’ pay alacak. Bankaların verdikleri kredilere tek başına mevduat kaynağı yetmezken, şimdi Varlık Fonu bu kaynak alanına alıcı olarak girip faizleri yükseltecektir.

YASADA OLMAYAN GÖREV
Fonun, işlemleri ile piyasalara etki edeceği hatta kimi bakanların sözlerine bakılırsa Merkez Bankası, Hazine ve Özelleştirme İdaresi’nin kimi işlevlerini üstelenebileceği anlaşılıyor. Hem de yasada olmayan bir yetkiyle. Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli diyor ki; “Türkiye Varlık Fonu’nun diğer fonksiyonu da para ve finansal piyasalara yönelik dengeleme ve ekonomik teröre karşı mücadele fonksiyonudur. Piyasaların aşırı dalgalandığı, spekülatif işlemlerin, ekonomik sabotaj ve saldırıların yoğunlaştığı dönemlerde piyasaların sakinleştirilmesine ve saldırıların defedilmesine büyük katkı sağlayacaktır.” Bu sözler keyfi yönetim arzusunun da işareti olmalı.

Kuruluş yasasında bile olmayan böyle bir işlev seçeneğinin dillendiriliyor olması, mali piyasalarda karmaşaya neden olur. Merkez Bankası’nın yapamadığı neyi yapacaktır, müdahale yetkisi olmayan bu Fon?
Tüm bunlar, hukuksal temeli zayıf, hedefi ve kapsamı belirsiz, başka kurum ve kurul ve kuralların alanına taşan Varlık Fonu’nun, piyasada ‘zücaciyecideki fil’ etkisi yaratıp, siyasetçilerin beklediği ve bize anlattığı çerçevede sonuçları değil, tersini getireceğini bugünden görmek gerekiyor.

Daha bugüne kadar hangi köprü için hangi fiyattan kaç adet geçiş taahhüdü verildiğini, ne kadar kamusal yükümlülük oluşturulduğunu açıklamayan, tüm bu yükümlülüklerin toplamının ne olduğunu şeffaf biçimde paylaşmamış siyasetçiler, bize Varlık Fonu’nun şeffaf ve hesap verebilir olacağını anlatıyor.

‘Homo Sapiens’in yazarı Harari: ‘Gereksizler’ diye yeni bir sınıf doğuyor…

‘Homo Sapiens’in yazarı Harari: ‘Gereksizler’ diye yeni bir sınıf doğuyor…
Mehveş Evin

Yuval Norah Harari’nin ilk kitabı ‘Homo Sapiens: Hayvanlardan Tanrılara’yı (Kolektif Kitap) okuduğumda insanlığa dair kafamdaki pek çok soru işaretine cevap bulmuş, daha evvel üzerinde pek düşünmediğim yeni soruların peşine düşmüştüm: “İnsan (Homo sapiens) neden ekolojik bir seri katile dönüştü? Kadınlar üstün sosyal becerilere sahipken, neden çoğu toplum erkek egemen? İnsanı bekleyen gelecek ne?”

Yalnız değilmişim, çünkü kitap dünyada satış rekorları kırarken Türkiye’de de 100 bin bandını aştı. Genç tarihçi Harari, bu defa ‘Homo Deus: Yarının kısa bir tarihi’ (Kolektif Kitap) kitabında gelecekte insanın neye evrileceğini, yine tarihi bilim ve teknolojik gelişmelerle harmanlayarak, akıcı ve anlaşılır bir dille tarif ediyor.

Geçen hafta İstanbul’da INGEV’in düzenlediği ‘Act Human-İnsani Gelişme Zirvesi’ne konuşmacı olarak katılan Harari ile söyleşi yapma şansını buldum. Tanıştığımızda, sunumunda “İnsanın en büyük düşmanı kendisi. Artık savaşlardan ziyade diyabetten ölen insan sayısı çok daha fazla. Kola, El Kaide’den daha öldürücü” dediğini ve bunun üzerine yanımdaki muhtemel Coca Cola çalışanının kalp sektesi geçirdiğini söyleyerek başladım, mahcup oldu.

Son derecede alçakgönüllü ve sıcak bir insan olduğu için tüm sorularıma sabırla yanıt verdi. İnsanlığın yeni buluşlarının başına açabileceği işlerden mutluluğa, yeni eşitsizliklerden mevcut politikalara geniş bir çerçevede konuştuk. Mesleki olarak en çok haz aldığım söyleşilerden biri oldu.

Son kitabınız ‘Homo Deus’da insan türünün (Homo Sapiens) teknolojik gelişmeler ve bilimsel araştırmalarla bir çeşit yarı tanrı, süper insan olacağını söylüyorsunuz. Bu yeni insan türünü tarif eder misiniz?

Mesele insanın yeni ve üstün beceriler kazanması. Homo Sapiens, Homo Deus’a dönüşecek, yani tanrı benzeri bir ilahi bir güce kavuşacak derken geleneksel olarak Tanrılara has düşünülen, yaşamı planlayıp düzenlemek ve yaratmak gibi özellikleri elde etmesini kast ediyorum. Çoğu mitolojide tanrılar, hayvanlardan bitkilere, hayatı yaratan varlıklar olarak betimlenir.

Aynı zamanda bedenlerini yaratabilir veya değiştirebilirler. Günümüzde bu artık bilim kurgu olmaktan çıktı. Mikroorganizmalar yaratmak ve değiştirmek mümkün, bu becerileri kendimiz de kazanıyoruz. Homo Deus’un ana fikri bu: “Yaşamı değiştirme ve yaratma becerisine kavuşmak.”

Yarı tanrı bir insandan bahsedince muhafazakarların, dindarların tepkisini çekmiyor musunuz?
Hayır, çünkü muhafazakarlar da aynı süreçten endişeli. Bunu reddetmek imkansız gibi, şu an oluyor çünkü. Laboratuarlarda, bilimsel makalelerde her yerde rastlıyorsunuz. Daha tam orada değiliz, eski bildik Homo Sapiens’iz. Ancak 20-30 yıl içerisinde kritik aşamayı geçeceğimizi düşünüyorum. Beden ve zihinlerimizi değiştirebilecek, teknik olarak insan mühendisliği yapabileceğiz, organların yerine biyonik uzuvlar yerleştirebilecek, beyni doğrudan bilgisayara bağlayabileceğiz.

Böylelikle insan ve makine birleşip bir tür sayborg ortaya çıkacak. Silikon Vadisi’nde insan zihnini bilgisayara yüklemek veya bilgisayarda zihin yaratmaktan bahsedenler var. İşte o zaman gerçekten tanrı gibi olacağız, bir dünya yaratıp içinde yaşamak anlamında. Silikon Vadisi’nde bunu yapmış bile olabilirler, bildiğimiz dünya Matrix gibi bir simülasyona dönüşmüş olabilir. Şu an yapılmamış olsa bile 50 yıl içinde bu olacak; fiziki dünyadan ayırt edilemeyen koskoca bir dünya yaratılabilir.

Matematik olarak mümkün…
Evet! Ama teknik olarak mümkün mü bilmiyorum. Ama bilim kurgu olmadığı kesin. Eskiden bilim kurgu romanlarında okuduğumuz şeyler, son derecede ciddi bilim insanları ve girişimciler tarafından yapılmaya çalışılıyor.

Hayvanlara zulüm: Ya Homo Deus böyle yaparsa?
Kitabınızda, Homo Deus ile Homo Sapiens arasındaki olası ilişkiyi anlayabilmek, aynı zamanda insanı anlamak için hayvanlarla ilişkimizi de inceliyorsunuz. Neden hayvanlarla ilişkimiz önemli?

Her şeyden evvel etik bir sorun var. Hayvanlar makine değildir, duyguları olan varlıklardır. Bilimsel araştırmalar, kuşların ve tüm memelilerin bir bilinci olduğunu, acı, öfke, sevgi ve keyfi hissedebildiklerini kanıtladı. Ancak günümüzde onlara makine gibi davranıyoruz. Yabani hayvan türlerini birer birer tüketirken çiftlik hayvanlarını kendi arzu ve ihtiyaçlarımıza göre köleleştirdik. Anadolu’da birkaç keçisi olan çiftçiden bahsetmiyorum, büyük süt ürünleri üreticilerini kast ediyorum. Bu şirketlerin derdi daha fazla ürün almak ve kazanç sağlamak olduğu için hayvanlara giderek daha kötü muamele yapıyor.

Misal, bir inek sadece doğurduğunda süt verdiği için mütemadiyen hamile bırakılıyor, yavrusu doğar doğmaz alınıp mezbahaya yollanıyor. Süt bitince tekrar dölleniyor, bu döngü 4-5 yıl içinde inek her anlamda tükenene ve mezbahaya yollanana dek devam ediyor. Hayvanın hayatı bu. Dar bir kafesin içinde, hareket etmeden ve sürekli antibiyotikler verilerek tutuluyor. Devamlı yavrusundan ayrılıyor. İnek açısından dünyadaki en sefil canlı olduğunu söyleyebiliriz.

Bu ilişki bize Homo Sapiens’in geleceği açısından ne anlatıyor?
İnsanlar hayvanlara reva gördükleri muameleyi iki şekilde açıklıyor: Birincisi, hayvanların birer makine olduğu ki bilimsel olarak aksi kanıtlandı. İkincisi, acı hissedebilirler ama ama önemi yok çünkü benim kadar zeki değil, deniyor. Zekaya bu kadar önem veriliyorsa, daha zekiysen senden daha az zeki olana her şeyi yapma özgürlüğün var anlamına geliyor. Bu çok tehlikeli bir durum. Yakın gelecekte Homo Sapiens gezegendeki en akıllı varlık olmaktan çıkacak. Süper insanlar veya yapay zeka daha gelişmiş bir zekaya sahip olacaksa, bugün insanın ineğe yaptığının benzerini uygulayabilir.

İnsan tam gücü elinde bulundurmaya o kadar alışık ki bunu düşünmüyorlar bile. Diğer insan ve hayvanların açısından bakmayı unutmak çok kolay. Güçlü sınıflar her daim güçsüzlerin, daha az imkana sahip olanların, etnik azınlıkların açısından dünyanın nasıl göründüğünü hep unutur.

Gelecekte ekonomik eşitsizlik biyolojik eşitsizliğe evrilebilir
Hastalıklarla mücadele, yaşamı uzatmada önemli adımlar atılıyor. Ancak bugün dahi bu yeniliklere, tedavilere ulaşabilen insan sayısı kısıtlıyken yakın gelecekte aradaki uçurum daha da büyür mü?

Beden, beyin ve zihin mühendisliği becerisini geliştirerek tarihte ilk kez ekonomik eşitsizlik biyolojik eşitsizliğe dönüşecek. Elbette varlıklıların daha iyi beslenmeye ulaşabilmesinden doğan biyolojik farklar vardı; mesela daha sağlıklı, daha uzun boylu oluyorlardı. Ancak insanın temel becerilerine baktığınızda büyük bir fark yoktu. İster Osmanlı hanedanından gelin, ister Anadolu’da yaşayan bir çiftçi olun, bariz fark yoktu. Gelecek onyıllar içindeyse yeni teknolojiler biyolojik eşitsizliğe dönüşebilir, yoksullar sadece daha alt sınıf mensubu olmakla kalmaz, hakikatte alt türe dönüşebilir. Böyle bir mesafede açıldığında bir daha arayı kapamak neredeyse imkansız. Zira sadece varlık olarak değil, becerilerde de fark attığınız zaman, daha az beceriye sahip insanın size yetişmesi giderek zorlaşacak.

İnsan evladı için bir felaket anlamına mı geliyor bu?
Kehanet değil, hala birşeyler yapılabilir. Ancak işi pazar dengelerine bırakırsak gerçekten felaket olacak.
Sizce koyu dindarların da ömürlerini uzatmaya çalışması bir çelişki mi?

Neden çelişki olsun?
Çünkü ölümden sonra yaşama, kadere inanıyorlar, hayatın değerinden ziyade ölümü yüceltmeye meyilliler… Bazı radikal liderler bunu açık açık söylüyor.

Çok doğru, mesela IŞİD’e bakalım. Liderleri her zaman başkalarını intihar bombacısı olmak için gönderiyor. Gerçekten dediklerine inansalar kendileri gönüllü olurdu. Birkaç saniyeliğine acı çekip sonsuza kadar cennette yaşayacaklarına yüreklerinden inansalar neden 16 yaşındaki çocukları göndersinler? İnsan, çelişkili inançlara tutunma becerisine sahiptir, istediklerinde değiştirirler. Yani cennete, ölümden sonra yaşama inanabilirler ancak bu dünyada onlarca yıl daha yaşamak isteyebilirler. Bunun için pek çok bahane bulurlar, mesela ‘Başkalarına yardım edeceğim, cennete gitmek için ikna edeceğim’ gibi.

Yani ‘Şu an ölüme gitmiyorum, sizin için fedakarlık yapıyorum.’ Sanırım hayatı uzatacak teknolojiler geliştikçe dindar insanlar neden bunlara başvurduklarını açıklayacak yollar bulacak. Dinler gündemde kalabilmek için yeni teknolojilere uyum sağlamak durumunda. Yeni koşulları kabul etmiyorsan çekiciliğini kaybedersin. Papa iklim değişikliği ve insan haklarından bahsediyor, bunlar Hıristiyanlık idealleri değil ki. Aslında bu iyi bir gelişme, onu dinleyen insan çok.

İnsan neden mutluluğu ıskalıyor?
Modern insan daha fazla mutluluk için bu kadar uğraşıyorken depresyon ve intihar oranları yükseliyor. Sizce insan, mutluluk arayışında başarısız mı oldu?

Sanırım evet, başarısız olundu. Güç kazanmakta iyiyiz ancak bu güçleri mutluluğa dönüştürmekte değiliz. İnsan mutluluğu, Taş Çağı’ndan bu yana pek fark etmedi. Bunun bir nedeni, mutluluk ve ıstırap çekme konusundaki dar, sığ anlayışımızdan kaynaklanıyor. Mutluluğun haz almak, ıstırap acı çekmekten ibaret olduğunu düşünüyoruz. Tüm gücümüzü bize daha fazla haz verecek, daha az acı çektirecek koşullara harcıyoruz.

Ama sabahtan akşama tarlada çalışmak zorunda olmayan, korunaklı hatta varlıklı insanlar da depresyondan muzdarip. Tek ıstırap, acıdan kaynaklanmaz, başka türleri de vardır. Durduğumuz noktadan bunu benimsemek çok zor. Ama hırs, öfke de bir çeşit ıstıraptır.

Hırs, nasıl bir ıstırap türü olabilir ki?
Bana inanmak zorunda değilsiniz, hadi soru soralım. Herkes acı çekmenin, çok ender özel koşullar haricinde ıstırap olduğunda hemfikir. Ama hırsla yanıp tutuşan bir insan da ıstırap çekiyordur. Acıya kıyasla daha güç algılanabiliyor. Üstelik pek çok insan hırsın iyi bir şey olduğuna inanır, çünkü hırs sayesinde başarır, yükselir, yenilikler icat edilir. Mutluluk konusunda pek ilerleme kaydedilmemiş olmasının birinci nedeni, mutluluğun beklentilere bağlı olması.

Beklentiler koşullara uyum sağlar. Koşullar düzeldikçe daha çok tatmin olmayız, beklentiyi yükseltiriz. Daha derinlerde insan zihninin temel tepkisi daha fazla istemektir.

Mutlulukta daha fazla gelişme kaydedilmemiş olmasının ikinci nedeni, ıstırabı anlamaya yönelik yeterince keşif yapmamış olmak. Tüm çabamız acıdan kurtulmak ve daha fazla hazza ulaşmak. Oysa kızgın bir insan hiç de mutlu değildir. Acıdan kurtulmaya çalışmakla olmuyor ama bunu bir türlü göremiyoruz…

Anlamak zor çünkü hırsın kötü olduğu, kontrol edilebilir olduğunu düşünüyoruz, öyle değil mi? Öte yandan acı, genelde elimizde olmayan şeylerle bağdaştırılır.

Deneysel bir soru bu. Hırslı olmak nasıl hissettirir? Sakin, dengeli ve mutlu bir duygu hali midir? Ayrıca hırs bizi öylesine kontrol ediyor ki nasıl hissettirdiğini gözlemlemek zor. Pek çok medeniyette hırsın negatif anlamları vardır, ancak kapitalist dünyada gayet olumlu bulunuyor.

Başarmak, daha fazla kazanmak için hırslı olmak makuldür gibi mi?
Evet. Reklamlarda olduğu gibi daha fazlasını istemek, daha çok satın almak, daha çok yatırım yapmak zorundasınız. Tüm dünya bizi buna teşvik ediyor. Devamlı daha fazlasını isteme halinde olmak kesinlikle mutlu bir hal değil.

Gücün insandan algoritmalara kayması felaket mi?
2100’de dünya dramatik bir şekilde değişecek ancak kesin öngörülerde bulunamıyoruz. Ama bildiklerimiz de var; mesela ekonomik sistem bu haliyle devam ederse ekolojik yıkım yaşanacağı kesin. Öte yandan ‘Kapitalist sistemi kökünden değiştirecek olursak da toplum çöker’ diyorsunuz. Bu ikilemden nasıl çıkacağız? Sonumuz yakın mı?

Kimse ne olacağını bilmiyor. Tüm dünya giderek daha hızlı değişiyor… İnsan zihni ve beyninin bu dünyayla başa çıkamayacak noktaya ulaşacağız gibi görünüyor. Çok fazla veri var. İnsan artık Afrika çöllerinde yaşamıyor, ama mevcut dünyayı anlamlandırmakta zorlanıyor. Herkes, hatta siyasi liderler dahi dünyanın belirli bir kesimini görebiliyor, kısıtlı vizyona sahipler. Bu kısıtlı vizyona göre değerlendirme ve plan yapıyorlar.

Kimse daha net, geniş açılı bir vizyona sahip değil. Bunun yetersiz eğitim veya yaratıcılık eksiğinden kaynaklandığını düşünmüyorum. Sadece dünya, Homo Sapiens için fazla karmaşık oldu. Tam da bu yüzden otorite insandan algoritmalara kayıyor.

Algoritmalar nasıl hakimiyet kazanabilir?
Çünkü sadece algoritmalar neler olduğundan bir anlam çıkarabiliyor. Biz Silikon Vadisi’ndeki gibi girişimcilerin hiçbir insanın isleyemeyeceği ölçüde veriyi, olağanüstü bilgisayar gücü ve yapay zekayla işlemesini dahi anlamıyoruz. Bu algoritmalarda bir takım modeller (pattern) buluyor ve kararları, seçimleri bizim adımıza yapıyorlar.

Bu epey ürkütücü. Binlerce yılda giderek daha fazla kontrol kazandık. Sadece kendimizi değil ekonomiyi, hatta doğayı, nehirleri, hayvanları hatta iklimi kontrol altına aldık. Elimizdeki bu kontrole odaklanırken birdenbire güç, algoritmalara geçti.

Peki bu neden korkutucu olsun?
Haklı bir nedeni var. Kim algoritmaların doğru karar verdiğini bilebilir? Kim, onu programlayan kişinin önyargılarına sahip olmadığını, hata yapmadığını iddia edebilir? Ben, bunun halihazırda gerçekleştiğini söylüyorum. Dünyayı anlamlandırma becerimizi kaybederken gücü algoritmalara teslim ediyoruz. Amerika’da kredi başvurunuz algoritmalara göre değerlendiriliyor. Sizden alınan veriler, Facebook, Amazon, banka hesaplarınıza göre algoritma kredi verip vermeyeceğine karar veriyor. 20 yıl önce karşınızdaki bankacı bir insandı. Elbette pek çok önyargı vardı..

Misal, Afrika-Amerika kökenlilere karşı önyargısı varsa buna göre kredi vermeyebilirdi. Ancak insan bankacıya ırkçılık yaptığını söyleyip şikayet edebilir, hatta protesto düzenleyebilirsiniz. Algoritmanın olumlu tarafı, ırkı kriter olarak görmemesini programlayabilmek.

Başka sorunlar ortaya çıkabilir mi?
Şu anda aklımızın almayacağı yeni önyargılar gelişebilir. Algoritmalar büyük miktarda veriyi işler ve buna göre insanların düşünemeyeceği modeller çıkarabilir. Mesela kişinin borcu geri ödemesiyle ilgili bir özelliği keşfedebilir. Buna göre başvurunuzu reddedebilir. Banka size ‘Bilmiyoruz neden, algoritma böyle dedi’ deyip işin içinden sıyrılır, ‘Benim neyim var? Neden kredi alamadım?’ diye düşünüp durursunuz. Ve yapabileceğiniz bir şey yoktur, çünkü diğer reddedilen insanların hangi özellikleri taşıdığını da bilemezsiniz.

Eskiden ayrımcılık kolektifti, mesela tüm kadınlara, geylere, siyahilere karşı ayrımcılık gibi. Fakat şimdi bireysel bir ayrımcılık sözkonusu. Algoritma kadın veya gey olduğun için değil, seni beğenmediği için işe alınmanı istemeyebilir! Ne yapacaksın bu durumda?

Yeni bir sınıf doğuyor: Gereksizler…
Algoritmaların, teknolojik ve bilimsel gelişmelerin yeni bir elit ve yeni bir sınıf yaratacağından bahsediyorsunuz. Neden ‘gereksiz sınıf’ terimini kullanıyorsunuz? Bu yeni sınıfın hiçbir değeri olmayacak mı?

‘Gereksiz sınıf’ terimini bilerek kullanıyorum, çok provokatif olduğunu biliyorum. Kişisel olarak hiçbir insanın gereksiz olduğunu düşünmüyorum tabii. Bu terimi, sistemin bakış açısı olduğu için kullanıyorum. 20. yüzyılın sonuna dek insan, özellikle ekonomik ve askeri olarak sistem için gerekliydi. Devletler, savaşa döndürmek ve fabrikalarda çalıştırmak için insana ihtiyaç duyardı. Dünya savaşlarına bakarsanız, kadınların seçme hakkını kazanmasının bir nedeninin, devletlerin kadınlara ihtiyaç duyması olduğunu görürüz.

Birileri savaşırken birilerinin de fabrikalarda çalışması gerekiyordu, üstelik kadınlar çok faydalı olduklarını gösterdi ve ülkeler peş peşe kadınlara seçme hakkını verdi.

Peki insanlar artık sisteme faydalı değilse ne olacak? Askeri anlamda bunu yaşıyoruz bile. Artık savaşlar için milyonlarca insanı askeri almak gerekmiyor. Elit güçler yetiştiriliyor, özel harekat güçleri ya da dron kullanacak insanlar gibi. Ordular giderek sofistike ve otonom teknoloji kullanımına yöneliyor.

Kimi insanlar, askeri değerini yitiriyor. Aynısı sivil hayatta, ekonomide de geçerli: Mesela kendi kendine çalışan arabalar, taksi şoförlerini işinden edebilir. IBM’in Watson’ı doktorların yerini, algoritmalar borsacıların yerini alabilir. Borsacı olacağım diye finans okuyan biri 10 yıl sonra iş bulamayabilir.

Yeni meslekler arayı kapayamaz mı?
Elbette yeni meslekler çıkacak, ama kaybolanların yerini doldurabilecek mi orası meçhul. İnsanların iki ana becerisi var; fiziksel ve bilişsel. Makinelerin fiziksel beceride insanı kat be kat geride bıraktığını deneyimledik. Daha çok insan bilişsel beceri isteyen mesleklere kaydı.

Sanayi ve tarımdan hizmetler sektörüne geçiş oldu, ama makineler bu alanda da rakip oldu. Eğer bizden daha iyi performans çıkarırlarsa şapkadan üçüncü bir beceriyi çıkaramayız. Sanatta bile böyle. Bilgisayarlar müzik besteliyor, filmler için senaryo yazıyor.

Beş yıl önce Google çevirisine gülüyorduk, şimdi öyle gelişti ki çevirmenler işlerinden olmaktan korkuyor. Tabii Murakami romanı çeviremiyorlar, ama bir markanın el kitabını rahatlıkla pek çok dile çevirebilirler. 20 yıl sonra Murakami romanını da çevirebilir. Giderek daha fazla sayıda insanın işsiz kalacak olması gerçek ve açık bir tehlike.

Yeni meslekler çıksa dahi insan uyum sağlamakta güçlük çekecek. 50 yaşında taksi şoförü işsiz kaldıysa gidip nasıl sanal gerçeklik oyunu dizaynı yapacak değil. Çoğu insanın bu geçişi yapabileceğini sanmam.

Gelişmekte olan ülkeler, arayı kapatmakta çok zorlanacak
Hala kimi siyasi liderler daha fazla çocuk yapın, çocuklarınızı askere, işe yollayın diyor. Sizce halen 20.yüzyıl değerleriyle yönetilen ülkelerin durumu ne olacak?

Bu en korkulu senaryo. İsveç gibi bir ülkede, sosyal demokrasi ve sosyal devlet olma geleneği güçlü olduğu için teknoloji devi büyük şirketleri yüksek vergiye tabi tutabilir, işsiz kalanları destekleyebilir. Ancak bu geleceğe sahip olmayan pek çok gelişmekte olan ülkenin eliti, kitlelerin işsiz kalmasının karşısında hem isteksiz, hem de yönetimde yeterli beceriye sahip değil.

Nijerya, Bangladeş, Brezilya, Hindistan gibi ülkeleri düşünecek olursak, ekonomik ve politik olarak arayı ucuz işgücüne dayanarak kapatmaya çalıştıklarını görürüz. Çin ABD’yi böyle yakaladı, en önemli varlığı ucuz işgücüydü.
Peki ucuz işgücü bir değer olmaktan çıkınca ne olacak? Robotlar tişört üretebilirse, tasarımları 3 boyutlu yazıcıdan alınabilirse ne olacak? Petrol gibi doğal kaynaklara sahip ülkeler, kaynaklarını tüketene kadar yaşayabilir.

Öte yandan ABD’nin Google, Microsoft gibi devlerin vergilerini yükseltip Bangladeş’e para desteği yapacağını hiç sanmam. Buna inanırsak Noel Baba’nın yardım dağıtacağına da inanabiliriz.

20. yüzyıl siyasetçilerinin megalomanyak vizyonlara sahip olduğunu, bugünse kimsenin net bir vizyonu olmadığından bahsettiniz. Milliyetçiliğin yükseldiği, kolektif iş yapmak yerine içe kapanmanın konuşulduğu bir dönemdeyiz. Bu ne anlama geliyor?

Küreselleşmeye karşı bir tepki var. Milliyetçiliğin yükselişi ve uluslararası işbirliklerin bozulması son derece tehlikeli. Zira insanlığın 21. yüzyıldaki en büyük sorunları, iklim değişikliği veya yapay zekanın yükselişi gibi küresel problemler. Hiçbir ülke kendi başına bunlarla başa çıkamaz. Ülkeler kendi çıkarlarıyla bu kadar meşgul olur, milliyetçiliği ön plana çıkarır ve insanlığın ortak çıkarına duyarsız olursa karşılaşacağımız sorunları çözebilme şansımız azalıyor.

Bilgi en değerli varlık. İyi güzel, peki niye şimdi gerçek ötesi (post truth) döneme girdik deniyor?
Gerçek ötesinin yeni olduğunu düşünmüyorum. Gerçek ötesi çağda yaşıyoruz diyenlere sorarım: Ne zaman gerçeğin çağını yaşadık? 1980’ler mi, 1930’lar mı, Orta Çağ mı, Karanlık Çağlar mı? Tarih boyunca gerçeği eğip büken, gizleyen güçlü ideolojiler, dinler hep oldu. Tamamen sorgulanabilir gerçekler ve kanıtlar üzerine kurulu bir topluma rastlayamazsınız. Birkaç istisna haricinde insan hikayelerle düşünür, gerçeklerle değil.

İyi bir hikaye gerçekle çelişirse pek azımız gerçeğin bu hikayeyi bozmasına izin verir. Din, iyi bir örnek. Şimdi mesela Trump, elini İncil’e koyup başkanlık yeminini ediyor, tıpkı Obama ve ondan öncekilerin yaptığı gibi. Trump’ın söylediği gerçek ötesi diyoruz da İncil nedir?

Bilimsel açıdan bakınca kurguyla, mit ve hatalarla dolu. Bu yüzden insanların mahkemeye çıktığında elini İncil’e koyması ve yalnızca gerçeği söyleyeceğine yemin etmesi ironik.
Harry Potter kitabının üzerine el basmaktan farkı yok, çünkü kurgu bir kitap. Binlerce yıldır böyle olduğuna göre gerçek ötesi çağda filan yaşamıyoruz.

Türümüz, gerçeğe sıkı sıkıya inandığı için gezegeni fethetmedi. Gezegeni fethettik çünkü kalabalıklar halinde esnek işbirliği yapabiliyoruz. Ve her büyük işbirliği bir kurguya, ideolojiye veya dine dayandı. İnsanlara ‘E eşittir MC2’ diyerek harekete geçiremezsiniz.

Hayır, etrafınızda toplayacak iyi bir hikayeye ihtiyacınız vardır: ‘Tanrı bana şunu dedi, bunu yapmalıyız, beni takip edin’ gibi…

Çağın neresindeyiz?

Çağın neresindeyiz?
Taha Akyol

PISA sınav sonuçları birçok sorunumuzun göstergesidir.
Kamu kurumlarını etkin ve verimli yönetmek mi? Bunun için genel anlamda bilim zihniyeti ve o alanla ilgili uzmanlık bilgileri gerekir.

Terörle mücadele mi? Çağımızda “güvenlik” artık üniversitelerde okutulan bir bilim dalı oldu.

Ekonomik kalkınma, teknoloji, ihracat, dolar kurları falan mı?

Dün haberlerini okuduğumuz “PISA 2015 Sonuçları” adlı raporun önsözünde şu satırlar yer alıyor:

“Çağımızda bilim sadece bilim insanlarının alanı değildir. Kitlesel bilgi akışının ve hızlı değişimin gerçekleştiği çağımızda herkes ‘bilim insanı gibi düşünmek’ ihtiyacındadır: Verileri tartmak ve sonuca varmak için, bilimsel ‘gerçeğin’ zamanla değişebilir olduğunu, yeni buluşların yapıldığını anlamak için…”

Bilgi çağı, bilgi toplumu falan diyoruz ya, işte budur. Ekonomi de buna bağlıdır.

EĞİTİM VE EKONOMİ

21. yüzyılda gelişmiş toplumlarda bile bilim insanları küçük bir azınlıktır ama “bilim adamı gibi düşünmek” yani “bilim zihniyeti” o toplumlarda hayli yaygınlaşmıştır.

Bunu eğitim sağlamaktadır.

Bu açıdan, PISA sınavlarında en yukarılarda yer alan Almanya ve Güney Kore’ye bakalım.

BM “İnsani Gelişme Eğitim İndeksi”nde 15. sırada yer alan Güney Kore’nin eğitim skoru 0.865’tir.

Aynı indekste 6. sırada yer alan Almanya’nın eğitim skoru 0.884’tür…

Ve maalesef 69. sırada yer alan Türkiye’nin eğitim skoru 0.652’dir.

Almanya ve Kore’de kişi başına gelir 30 bin doları aşmıştır! Türkiye’de ise 10 bin doların altına indi.

PISA sınavları, eğitim skoru ve milli gelir arasındaki paralelliği, daha doğrusu etkileşimi görüyorsunuz değil mi?

Dahası “hukuk devleti” olmak da buna bağlı.

HUKUKTA YERİMİZ

PISA sınavlarındaki sıralama ve İnsani Gelişme İndeksi’ndeki sıralamalar gibi bir de dünyada “Hukuk Devleti İndeksi” (Rule of Law Index) var.

2016 indeksinde Türkiye 99. sırada!

Bunda terörle mücadele gibi sorunların etkisi var elbette.

Fakat önceki yıllara bakalım: “Hukuk Devleti İndeksi”nde 2015 yılında 80. sırada, 2014 yılında 72. sıradaydık.

Hele 2011 yılında daha iyiydik, “Temel Haklar” konusunda 58. sıradaydık, 2014 yılında 78. sıraya düştük.

Nispeten iyi olduğumuz 2011-2014 yılları arasında bugünkü PKK terörü, IŞİD, FETÖ gibi sorunlar genel düzeni etkileyecek durumda değildi, darbe hiç söz konusu değildi.

“Yargı bağımsızlığı” kriterini de içeren “iktidarın sınırlanması, denetlenmesi” konusunda 2011 yılında 52. sıradaydık, iyimser olabileceğimiz bir sonuçtu… Fakat her yıl biraz daha gerileyerek 2016 yılında, genel ortalamamızın da altına inerek 105. sıraya düştük.

HAMASET DEĞİL BİLİM

AB İlerleme Raporları dahil bu tür indekslerde kabaca 2010’a kadar hep “yükselen Türkiye” verileri vardı. Son yıllarda ise raporlar ve bulgular olumsuz.

Bunlar “küresel güçlerin oyunu” olabilir mi?! Ama önceki yıllarda niye son derece olumluydu? Türkiye’ye bütün tarihimizden fazla dış yatırım o dönemde olmuştu.

PISA sınavlarına, reyting kuruluşlarına, BM indekslerine “Bize vız gelir, biz millete bakarız” dersek, milletin sorunlarını çözemeyiz, hatta sorunlar büyür.

Üstelik dünya o raporlara bakar.

Hakiki milliyetçilik ya da vatanperverlik hamaset değildir, “bilim zihniyeti” ile sorunlarımıza bakmak ve çözümler geliştirmektir. Hitap ettiğimiz insanlarda, özellikle gençlerde ideoloji yerine bilim, teknoloji, hukuk, sanat ve üretim heyecanı yaratmaktır. Türkiye ancak böyle “gelişmiş ülkeler” düzeyine çıkabilir, ancak bu yolla “büyük devlet” olabilir.

Fuat Köprülü, Sadri Maksudi, Ali Fuat Başgil, Mümtaz Turhan gibi âlim hocalarımdan benim öğrendiğim budur.

Dolar satan kahramansa alan ne oluyor?

Dolar satan kahramansa alan ne oluyor?
Can Ataklı

İRONİ
Ekonomi tarihimizin en büyük kandırmacalarından biri olan “dolarını bozdur” kampanyası bütün hızıyla sürüyor.
AKP’li küçük esnaf bu kampanyaya “Şu kadar dolar bozdurduğunu makbuzuyla ispat et yemek bedava” veya “tıraş bedava” gibi faaliyetlerle katılıyor.
Gazete ve televizyonlarda ellerindeki 50-100 dolarları bozdurmak için döviz büfelerinin önünde sıraya girenler görüntüleri yayınlanıyor.
“Dolarını bozdur” kampanyasının amacı şu; millet yastık altındaki dolarını çıkarıp piyasaya sürecek, böylelikle piyasada dolar bolluğu olacak, dolar bollaşınca da fiyatı düşecek.
Bu kadar basit.
Lafta basit tabii. Uygulamada ise öyle olmuyor işte. Nitekim saray bu kampanyayı desteklemeye başladığından bu yana gariban vatandaş elindeki dövizi bozduruyor bozdurmasına da doların fiyatı da bırakın düşmeyi veya sabit kalmayı yükselmeyi sürdürüyor.
Ekonomi uzmanlarının söylediğine göre şu anda halkın elinde, bankada olan değil, yastık altında saklanan 60 milyar dolar varmış.
İktidarın ekonomiyi düze çıkarmak için gözünü diktiği para bu işte.
Ancak bu 60 milyar dolara yakın para milyonlarca kişinin elinde. Oysa sadece AKP iktidarı döneminde palazlanan ve bir anda zengin olan müteahhitlerin elindeki para bunun çok üzerinde.
Demek ki milyonlarca kişinin üç beş yüz dolar bozdurması yerine milyarlarca doları elinde tutanlar piyasaya dolar sürseler iş çok daha basit hale gelecek.
Gariban vatandaşın bir şekilde elde ettiği ve güvence parası olarak sakladığı üç beş yüz doları elinden almak ve üstelik bunu harcamasına neden olmak ne kadar vicdanidir, bu birinci nokta.
İkinci olarak şunu sormak istiyorum.
Her konuda “heyecanlanan” bir kısım halk elindeki avucundaki üç beş yüz oları bozduranı “kahraman” ilan ediyor.
İyi de madalyonun bir de tersi var.
Birileri dolar bozduruyorsa demek ki birileri de alıyor. Satan “kahraman” oluyorsa alanlar ne oluyor?
Medyadan gözlediğimiz kadarıyla dolar bozduranların büyük bölümü bankada tuttuğu dövizi değil (zaten onların bankada parası yok ki) evindeki dövizi bozduruyor. Bu da doğal olarak döviz büfelerinden gerçekleştiriliyor.
Döviz bürosu ne yapıyor? Elindeki dövize kâr koyarak (komisyon) bir başkasına satıyor.
Doları Amerika’ya gönderip oradaki Türk liralarını getirmiyoruz ki. Aynı dolar Türkiye içinde el değiştiriyor.
Büyük ihtimalle doların daha da artacağını hesaplayan kimi çıkarcılar şu sıralar döviz büfeleri üzerinden dolar-Euro stokluyordur.
Kısa bir süre sonra elindeki güvence paraları da uçmuş gitmiş olan gariban vatandaşlar yaptıkları “kahramanlıktan” pişmanlık duyacaklardır mutlaka ama olan olmuş olacaktır.

ŞAŞIRDIM
SAVCILAR MİT MÜSTEŞARI’NA HER ŞEYİ SORABİLECEK Mİ?
15 Temmuz dinci faşist kalkışmasının ardından FETÖ’ye yönelik operasyonlar bütün hızıyla sürerken o gece ile ilgili zihinlerde kalan kuşkular hâlâ giderilemedi…
Çünkü o gecenin en önemli iki ismi, Genelkurmay Başkanı ve MİT Müsteşarı hâlâ hiç konuşmadı. Darbeyi çok erkenden öğrendikleri bilinen bu iki isim bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından da suçlanmıştı. Erdoğan bu ikilinin görevden alınacağını ima ederek “dere geçilirken at değiştirilmez” demişti.
Bu ne dereymiş ki hâlâ geçilemedi.
Akar ve Fidan konuşmadıkları gibi Meclis Darbeyi Araştırma Komisyonu’na da gidip bilgi vermiyor. Gerçi komisyonun eski cemaatçi Başkanı Reşat Petek henüz bir davet yazısı yazmadı ama sanıyorum böyle bir davet olsa bile bu ikilinin komisyona gelmeme olasılığı daha yüksek.
Petek bu iki kişi için izin alınması gerektiğini söylüyor. Bu bence çok doğru değil. Genelkurmay Başkanı ve MİT Müsteşarı’nı dava etmek veya mahkemeye çağırmak için Başbakanlık izni gerekiyor elbette ama komisyon mahkeme olmadığına göre böyle bir izne de gerek yoktur.
Komisyonun bir türlü yapamadığını Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı yapacak galiba. Dünkü Hürriyet’te başsavcılığın Hakan Fidan’ı “mağdur-tanık” sıfatıyla ifade vermeye çağırmak için Başbakanlık’tan izin istediği haberi manşetteydi. Gerçi Başsavcılık haberi doğrulamadı ancak “henüz böyle bir izin istenmedi” diyerek iznin her an istenebileceğini belirtti ama bakalım Başbakanlık bu izni verecek mi? Verse de Fidan savcılara her şeyi anlatacak mı? Ya da savcılar o gece ile ilgili “can alıcı” sorular sormaya cesaret edebilecekler ki?

BUNU YAZMAK GEREK
İTALYA “TEK ADAM” HEVESİNE GEÇİT VERMEDİ
İtalyan halkı pazar günü sandık başına gitti. Bu kez yöneticilerini seçmek için değil referandum için oy kullandı.
İtalya’daki durum bizim yaşadıklarımıza “biraz”benziyor.
“Başkanlık sistemi” değil ama başbakanı çok güçlendirecek ve adeta “tek adam” haline getirecek bir dizi anayasa değişikliği halkın onayına sunuldu.
Halkın yüzde 60’ı anayasa değişikliklerine “hayır” dedi.
İtalya’da Başbakan Renzi parlamento çalışmalarının çok yavaş ilerlediğini bu nedenle iktidarın etkin ve güçlü çalışmalar yapamadığını ileri sürerek bir dizi anayasa değişikliği yapılmasını istedi.
Çift Meclisli İtalya’da İkinci Meclis’in yani Senato’nun etkisini azaltmak isteyen Renzi bütün gücüyle referandumdan evet çıkması için çabaladı.
Ancak İtalya’da pek çok kişi anayasa değişiklikleri ile başbakanın çok güçleneceğini ülkenin “tek adam” yönetimine gideceğini savunuyordu.
Sonunda halk “Parlamentodaki görüşmeler nedeniyle işler belki daha yavaş yürüyor olabilir ama geç de olsa daha sağlıklı kararlar almak en iyisidir” diye düşünerek “tek adamlığa” giden yola geçit vermedi.

MERAK ETTİĞİM ŞEYLER
FIRAT KALKANI OPERASYONUNU YAVAŞLATAN FAKTÖRLER NEDİR?
Cumhurbaşkanı Erdoğan 15 gün kadar önce Fırat Kalkanı operasyonu kapsamında El Bab’ın alınmak üzere olduğunu sıranın Menbiç’e geldiğini söylemişti.
Erdoğan’ın sözlerine göre El Bab’dan sonra Menbiç’deki PYD unsurlarının da üzerine gidilecek ve bölge IŞİD’den olduğu gibi PYD’den de arındırılacaktı.
Ancak Erdoğan’ın bu konuşmasından hemen sonra bölgedeki Türk askeri varlığına bir hava saldırısı yapıldı, 4 askerimiz şehit olurken 12 askerimiz de yaralandı.
Ardından 2 astsubayımız kaçırıldı. Onlardan hâlâ haber yok.
Erdoğan’ın “müjdesi” gereği El Bab’a ne zaman gireceğimizi merak ederken dün Hürriyet’te Uğur Ergan’ın haberi dikkatimi çekti.
Haberde Fırat Kalkanı operasyonunun yavaşladığı askerimizin hiç hareket etmediği ve hava desteği de bulunmadığı anlatılıyordu. Ergan’ın haberinde IŞİD’in ağır silahlarla direniş gösterdiği, bölgede güçlendiği, Genelkurmay’ın da askerin can güvenliğini korumak için yeni planlamalar yaptığı bilgileri var.
Belli ki Suriye’de işler Erdoğan’ın “müjdelemelerinde” olduğu gibi gitmiyor.
Anladığım şu; Suriye’deki operasyonları öncelikle Rusya’nın verdiği izinler çerçevesinde gerçekleştirebiliyoruz. İzin alırsak askerimiz de yürüyor, uçaklarımız da destek veriyor. İzin olmadığında ne asker hareket edebiliyor ne de bölgede uçaklarımız uçabiliyor.
Cumartesi günü Kremlin danışmanının söylediklerini yazmıştım. Belki bir kere daha okunmasında yarar vardır.

DİKKATİMİ ÇEKEN ŞEYLER
AKP KAYSERİ’DE MORAL TAZELEDİ
Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül adına Kayseri’de yapılan “Abdullah Gül Müzesi” açılış töreni devletin en tepesini bir araya getirdi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Binali Yıldırım, pek çok bakan, AKP’nin ileri gelenleri, Türkiye’nin tanınmış isimleri oradaydı.
Bunun yanı sıra son zamanlarda parti ve iktidarla aralarının soğuk olduğu söylenen AKP’nin bazı eski ağır topları da törende hazır bulundular.
Yandaş medya bu zirveyi AKP içine fitne sokmaya çalışanlara karşı bir gösteri olarak sundular.
Çünkü “parti kurma hazırlığında” olduğu söylenen Abdullah Gül gerek yaptığı son açıklamalarla gerekse bu törendeki hal ve tutumuyla “böyle bir şey olmadığını, olamayacağını” açık bir şekilde ile getirmişti.
Cemaate yakın oldukları söylenen Bülent Arınç, Hüseyin Çelik, Ahmet Davutoğu gibi isimlerin de bu açılışta bir araya gelmeleri de “Kimsenin Erdoğan’a isyan etme gibi bir hazırlığı yok” şeklinde yorumlandı.
Sonuçta, başkanlık sistemi, FETÖ operasyonları, dış politikadaki açmazlar, hukuk ve demokrasinin askıya alınması ve genel şikayetlerin artması nedeniyle “acaba içimizde bir kırılma olur mu?” paniğine kapılan AKP yönetimi bu
müze açılışındaki manzara nedeniyle rahat bir nefes aldı.

HOŞUMA GİDEN ŞEYLER
AVUSTURYA İKİNCİ KEZ DİREKTEN DÖNDÜ
Avusturya halkı pazar günü Cumhurbaşkanını seçmek için sandık başına gitti.
Neyse ki korkulan olmadı ve radikal sağcı aday 45 yaşındaki Norbert Hofer seçimleri kazanamadı.
Yeşiller Partisi’nin adayı 72 yaşındaki Alexander Van der Bellen ipi göğüsleyerek Avusturya’nın yeni Cumhurbaşkanı oldu.
Avusturya halkının kararı, Hofer’in seçilmesinden endişe duyan Avrupa Birliği ülkelerine de rahat bir nefes aldırdı.
Aşırı sağ ve ırkçı söylemleriyle dikkat çeken Hofer Türkiye’ye karşı da çok sert söylemlerde bulunuyor ve Türkiye’nin AB’ye girmesi halinde Avusturya’yı birlikten çıkaracağını söylüyordu. Yani Hofer’in seçilmemesi Türkiye açısından da olumlu bir sonuç yaratmış oldu.
Avusturya benzer bir durumu 2000 yılında da yaşamıştı. O yıl yapılan seçimleri ırkçı Özgürlük Partisi önde bitirmiş ve partinin başkanı Jörg Haider Başbakan olmuştu.
Haider’in başbakan olması Avrupa Birliği ülkelerinde büyük tepkiye neden olmuş ve Avusturya’nın birlikten ihracı bile gündeme gelmişti. Sonunda baskılara dayanamayan Haider istifa etmiş Avusturya direkten dönmüştü.
Haider bu olaydan sonra siyaset sahnesinden silinmişti. Avusturya 16 yıl sonra benzer bir durumla karşılaştı ancak ikinci kez direkten dönmeyi başardı.

Fed’i değil de, başka soruyu sorsaydık…

Fed’i değil de, başka soruyu sorsaydık…
Uğur Gürses

SON 3 yılda çokça dinlediğimiz “Fed ne yapacak?” sorusu kadar sıkça “Türkiye reformlarını ne yapacak?” sorusu sorulmuş olsaydı bugün başka bir ‘hikâyemiz’ olacaktı.
2013 Mayıs’ında o zamanki Fed Başkanı Bernanke artık para politikasının değişeceği sinyalini verdiğinde; ülkemizde de Gezi protestolarına denk düştüğünden, mali piyasalarımıza yansımalarını ülkeye mali komplo sananlar olmuştu.

Oysa o dönemde çokça dile getirilmişti; bol para akışının sonuna yaklaşılıyordu ve Türkiye’nin yeni bir ‘hikâyeye’ ihtiyacı vardı. Yeni hikâye ile kastedilen; ilerideki on yıllarda iniş çıkışları en az olacak sürdürülebilir yüksek bir büyüme oranını sağlayacak reformlar ve çerçevesi net bir ekonomi politikası çizilmesi idi. Bu, ekonomide istikrarın da dışsal çalkantılardan uzak, kendi ayaklarının üzerinde durmasını sağlayacak bir sonuç da getirecekti.

Olmadı; 2013 Mayıs’ından bu yana, Türkiye’de ekonomi ve mali piyasa, politik krizin de etkisiyle inişli çıkışlı çalkantılar içinde seyrediyor.

O tarihten bu yana, ‘yeni hikâye’ yaratmak yerine, reform yapıyormuş gibi politik tablo, reform adıyla sunulanları da hikâyeye çevirme tablosu var. Nedeni de, reform ihtiyacının, uluslararası finans çevrelerinde ve en önemlisi kredi dereceleme kuruluşlarınca artık bir zorunluluk olduğunun çokça dile getirilmesi.

Türkiye’nin çarklarını döndürmek için sermaye çekebilmesi, daha doğrusu bol para döneminde yaptığı yüklü borçlanmaları yenilemek ve geri ödemek için ileriye dönük bir hikâye, bir sürdürülebilirlik şart çünkü.

İşte bu yüzden, kabinede Mehmet Şimşek gibi bunun farkında olan bakanların çabası ile son 2 yılda, en azından sadece ambalajları parlak da olsa bir reform paketleri ortaya çıkabildi.

Çok uzak değil, 2014 Kasım ayında Ahmet Davutoğlu başbakan sıfatı ile dönüşüm programları üzerinden planlanan binden fazla ‘eylem planı’ ilan etmiş, her birinin hayata geçmesi için birer ‘mühlet’ konmuş ‘temennileri’ reform olarak ilan etmişti. Davutoğlu ‘bize hesap sorun’ demişti. Araya seçim girdi, unutuldu. Sonra geçen yıl yeniden, bir ‘reform’ paketi olduğu iddiası ile 3 ay, 6 ay ve yıllık bazı hedefler ilan edildi. İçinde bir takım hayata geçenleri oldu. Ama en kötüsü bu paket de, ‘adı anılmayan reformlar’ rafında tozlandı kaldı. Altı ayı dolanların hesabı bile kamuoyuna verilmedi. Başbakan değişti ama aynı parti yönetiyor; o reform paketi ilan edildiğinde o salonda bulunan 8 bakan şu anda da kabinede hala.

İşin kötü tarafı, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında iyice açığa çıktı ki; kamudaki yönetişim yapısı, kurumlar ve kurallar çökükmüş meğerse. Hukukun üstünlüğünün çökmüş olduğu bir ortamda, liyakat yerine siyasi ve cemaat sadakatine dayanan atama yapılan adalet sisteminde, örneğin ‘ticari konularda uzmanlaşmış yargısal süreçler için reform’ çabasının anlamı tartışılır. 15 Temmuz sonrasında da, tuhaf biçimde ülkeyi yönetenleri bile rahatsız eden, OHAL şemsiyesi altında hukuktan uzak uygulamalar ortaya çıktı.

Türkiye’nin küresel dalgalardan etkilenmeden kendi gemisini yürütmesini sağlayacak olan ‘yeni hikâye’ reformlardı, ne yazık ki altı boşaltıldı.

Türkiye’ye iki yatırım sınıfı kredi derecesi veren kuruluştan biri Moody’s, 2014 Nisan ayında; bu yatırım sınıfı notun ileriye dönük görünümünü de ‘negatife’ almıştı. 2015 içinde yayınladıkları notlarda, bu ambalajı gösterilen ‘reform hikâyesini’ oldukça önemseyen değerlendirmeler vardı. Ciddiye alsaydık, ‘negatif görünümü’ durağana çevirmek için çapa olarak kullanabileceklerdi. Oysa bizim açımızdan gösterilen şuydu; zaman daralıyordu. Zira genelde ‘negatif görünümde’ tutma süresi 24 ay civarında idi. Ya durağana çevrilecek ya da not indirimi yapılacaktı. Şimdi 30. aya girdik.

15 Temmuz sonrasında doğrudan not indirimine gitmek yerine, 18 Temmuz’da ‘not indirimi için değerlendirmeye’ gitme kararı, aslında bizim için bu süreden bir avans anlamına geliyordu. Moody’s işleyişine göre not indirimi değerlendirmesi 30-90 gün arasında tamamlanıyor. Pratikteki ortalama ise yarı süre; yani 45 gün. Biz bu süreyi de heba ettik.

Aradan 3 yıldan fazla zaman geçti; biz “Fed ne yapacak?” sorusuna ve sonucuna Mayıs 2013’den çok daha bağımlıyız artık.