Çağın neresindeyiz?

Çağın neresindeyiz?
Taha Akyol

PISA sınav sonuçları birçok sorunumuzun göstergesidir.
Kamu kurumlarını etkin ve verimli yönetmek mi? Bunun için genel anlamda bilim zihniyeti ve o alanla ilgili uzmanlık bilgileri gerekir.

Terörle mücadele mi? Çağımızda “güvenlik” artık üniversitelerde okutulan bir bilim dalı oldu.

Ekonomik kalkınma, teknoloji, ihracat, dolar kurları falan mı?

Dün haberlerini okuduğumuz “PISA 2015 Sonuçları” adlı raporun önsözünde şu satırlar yer alıyor:

“Çağımızda bilim sadece bilim insanlarının alanı değildir. Kitlesel bilgi akışının ve hızlı değişimin gerçekleştiği çağımızda herkes ‘bilim insanı gibi düşünmek’ ihtiyacındadır: Verileri tartmak ve sonuca varmak için, bilimsel ‘gerçeğin’ zamanla değişebilir olduğunu, yeni buluşların yapıldığını anlamak için…”

Bilgi çağı, bilgi toplumu falan diyoruz ya, işte budur. Ekonomi de buna bağlıdır.

EĞİTİM VE EKONOMİ

21. yüzyılda gelişmiş toplumlarda bile bilim insanları küçük bir azınlıktır ama “bilim adamı gibi düşünmek” yani “bilim zihniyeti” o toplumlarda hayli yaygınlaşmıştır.

Bunu eğitim sağlamaktadır.

Bu açıdan, PISA sınavlarında en yukarılarda yer alan Almanya ve Güney Kore’ye bakalım.

BM “İnsani Gelişme Eğitim İndeksi”nde 15. sırada yer alan Güney Kore’nin eğitim skoru 0.865’tir.

Aynı indekste 6. sırada yer alan Almanya’nın eğitim skoru 0.884’tür…

Ve maalesef 69. sırada yer alan Türkiye’nin eğitim skoru 0.652’dir.

Almanya ve Kore’de kişi başına gelir 30 bin doları aşmıştır! Türkiye’de ise 10 bin doların altına indi.

PISA sınavları, eğitim skoru ve milli gelir arasındaki paralelliği, daha doğrusu etkileşimi görüyorsunuz değil mi?

Dahası “hukuk devleti” olmak da buna bağlı.

HUKUKTA YERİMİZ

PISA sınavlarındaki sıralama ve İnsani Gelişme İndeksi’ndeki sıralamalar gibi bir de dünyada “Hukuk Devleti İndeksi” (Rule of Law Index) var.

2016 indeksinde Türkiye 99. sırada!

Bunda terörle mücadele gibi sorunların etkisi var elbette.

Fakat önceki yıllara bakalım: “Hukuk Devleti İndeksi”nde 2015 yılında 80. sırada, 2014 yılında 72. sıradaydık.

Hele 2011 yılında daha iyiydik, “Temel Haklar” konusunda 58. sıradaydık, 2014 yılında 78. sıraya düştük.

Nispeten iyi olduğumuz 2011-2014 yılları arasında bugünkü PKK terörü, IŞİD, FETÖ gibi sorunlar genel düzeni etkileyecek durumda değildi, darbe hiç söz konusu değildi.

“Yargı bağımsızlığı” kriterini de içeren “iktidarın sınırlanması, denetlenmesi” konusunda 2011 yılında 52. sıradaydık, iyimser olabileceğimiz bir sonuçtu… Fakat her yıl biraz daha gerileyerek 2016 yılında, genel ortalamamızın da altına inerek 105. sıraya düştük.

HAMASET DEĞİL BİLİM

AB İlerleme Raporları dahil bu tür indekslerde kabaca 2010’a kadar hep “yükselen Türkiye” verileri vardı. Son yıllarda ise raporlar ve bulgular olumsuz.

Bunlar “küresel güçlerin oyunu” olabilir mi?! Ama önceki yıllarda niye son derece olumluydu? Türkiye’ye bütün tarihimizden fazla dış yatırım o dönemde olmuştu.

PISA sınavlarına, reyting kuruluşlarına, BM indekslerine “Bize vız gelir, biz millete bakarız” dersek, milletin sorunlarını çözemeyiz, hatta sorunlar büyür.

Üstelik dünya o raporlara bakar.

Hakiki milliyetçilik ya da vatanperverlik hamaset değildir, “bilim zihniyeti” ile sorunlarımıza bakmak ve çözümler geliştirmektir. Hitap ettiğimiz insanlarda, özellikle gençlerde ideoloji yerine bilim, teknoloji, hukuk, sanat ve üretim heyecanı yaratmaktır. Türkiye ancak böyle “gelişmiş ülkeler” düzeyine çıkabilir, ancak bu yolla “büyük devlet” olabilir.

Fuat Köprülü, Sadri Maksudi, Ali Fuat Başgil, Mümtaz Turhan gibi âlim hocalarımdan benim öğrendiğim budur.

Dolar satan kahramansa alan ne oluyor?

Dolar satan kahramansa alan ne oluyor?
Can Ataklı

İRONİ
Ekonomi tarihimizin en büyük kandırmacalarından biri olan “dolarını bozdur” kampanyası bütün hızıyla sürüyor.
AKP’li küçük esnaf bu kampanyaya “Şu kadar dolar bozdurduğunu makbuzuyla ispat et yemek bedava” veya “tıraş bedava” gibi faaliyetlerle katılıyor.
Gazete ve televizyonlarda ellerindeki 50-100 dolarları bozdurmak için döviz büfelerinin önünde sıraya girenler görüntüleri yayınlanıyor.
“Dolarını bozdur” kampanyasının amacı şu; millet yastık altındaki dolarını çıkarıp piyasaya sürecek, böylelikle piyasada dolar bolluğu olacak, dolar bollaşınca da fiyatı düşecek.
Bu kadar basit.
Lafta basit tabii. Uygulamada ise öyle olmuyor işte. Nitekim saray bu kampanyayı desteklemeye başladığından bu yana gariban vatandaş elindeki dövizi bozduruyor bozdurmasına da doların fiyatı da bırakın düşmeyi veya sabit kalmayı yükselmeyi sürdürüyor.
Ekonomi uzmanlarının söylediğine göre şu anda halkın elinde, bankada olan değil, yastık altında saklanan 60 milyar dolar varmış.
İktidarın ekonomiyi düze çıkarmak için gözünü diktiği para bu işte.
Ancak bu 60 milyar dolara yakın para milyonlarca kişinin elinde. Oysa sadece AKP iktidarı döneminde palazlanan ve bir anda zengin olan müteahhitlerin elindeki para bunun çok üzerinde.
Demek ki milyonlarca kişinin üç beş yüz dolar bozdurması yerine milyarlarca doları elinde tutanlar piyasaya dolar sürseler iş çok daha basit hale gelecek.
Gariban vatandaşın bir şekilde elde ettiği ve güvence parası olarak sakladığı üç beş yüz doları elinden almak ve üstelik bunu harcamasına neden olmak ne kadar vicdanidir, bu birinci nokta.
İkinci olarak şunu sormak istiyorum.
Her konuda “heyecanlanan” bir kısım halk elindeki avucundaki üç beş yüz oları bozduranı “kahraman” ilan ediyor.
İyi de madalyonun bir de tersi var.
Birileri dolar bozduruyorsa demek ki birileri de alıyor. Satan “kahraman” oluyorsa alanlar ne oluyor?
Medyadan gözlediğimiz kadarıyla dolar bozduranların büyük bölümü bankada tuttuğu dövizi değil (zaten onların bankada parası yok ki) evindeki dövizi bozduruyor. Bu da doğal olarak döviz büfelerinden gerçekleştiriliyor.
Döviz bürosu ne yapıyor? Elindeki dövize kâr koyarak (komisyon) bir başkasına satıyor.
Doları Amerika’ya gönderip oradaki Türk liralarını getirmiyoruz ki. Aynı dolar Türkiye içinde el değiştiriyor.
Büyük ihtimalle doların daha da artacağını hesaplayan kimi çıkarcılar şu sıralar döviz büfeleri üzerinden dolar-Euro stokluyordur.
Kısa bir süre sonra elindeki güvence paraları da uçmuş gitmiş olan gariban vatandaşlar yaptıkları “kahramanlıktan” pişmanlık duyacaklardır mutlaka ama olan olmuş olacaktır.

ŞAŞIRDIM
SAVCILAR MİT MÜSTEŞARI’NA HER ŞEYİ SORABİLECEK Mİ?
15 Temmuz dinci faşist kalkışmasının ardından FETÖ’ye yönelik operasyonlar bütün hızıyla sürerken o gece ile ilgili zihinlerde kalan kuşkular hâlâ giderilemedi…
Çünkü o gecenin en önemli iki ismi, Genelkurmay Başkanı ve MİT Müsteşarı hâlâ hiç konuşmadı. Darbeyi çok erkenden öğrendikleri bilinen bu iki isim bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından da suçlanmıştı. Erdoğan bu ikilinin görevden alınacağını ima ederek “dere geçilirken at değiştirilmez” demişti.
Bu ne dereymiş ki hâlâ geçilemedi.
Akar ve Fidan konuşmadıkları gibi Meclis Darbeyi Araştırma Komisyonu’na da gidip bilgi vermiyor. Gerçi komisyonun eski cemaatçi Başkanı Reşat Petek henüz bir davet yazısı yazmadı ama sanıyorum böyle bir davet olsa bile bu ikilinin komisyona gelmeme olasılığı daha yüksek.
Petek bu iki kişi için izin alınması gerektiğini söylüyor. Bu bence çok doğru değil. Genelkurmay Başkanı ve MİT Müsteşarı’nı dava etmek veya mahkemeye çağırmak için Başbakanlık izni gerekiyor elbette ama komisyon mahkeme olmadığına göre böyle bir izne de gerek yoktur.
Komisyonun bir türlü yapamadığını Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı yapacak galiba. Dünkü Hürriyet’te başsavcılığın Hakan Fidan’ı “mağdur-tanık” sıfatıyla ifade vermeye çağırmak için Başbakanlık’tan izin istediği haberi manşetteydi. Gerçi Başsavcılık haberi doğrulamadı ancak “henüz böyle bir izin istenmedi” diyerek iznin her an istenebileceğini belirtti ama bakalım Başbakanlık bu izni verecek mi? Verse de Fidan savcılara her şeyi anlatacak mı? Ya da savcılar o gece ile ilgili “can alıcı” sorular sormaya cesaret edebilecekler ki?

BUNU YAZMAK GEREK
İTALYA “TEK ADAM” HEVESİNE GEÇİT VERMEDİ
İtalyan halkı pazar günü sandık başına gitti. Bu kez yöneticilerini seçmek için değil referandum için oy kullandı.
İtalya’daki durum bizim yaşadıklarımıza “biraz”benziyor.
“Başkanlık sistemi” değil ama başbakanı çok güçlendirecek ve adeta “tek adam” haline getirecek bir dizi anayasa değişikliği halkın onayına sunuldu.
Halkın yüzde 60’ı anayasa değişikliklerine “hayır” dedi.
İtalya’da Başbakan Renzi parlamento çalışmalarının çok yavaş ilerlediğini bu nedenle iktidarın etkin ve güçlü çalışmalar yapamadığını ileri sürerek bir dizi anayasa değişikliği yapılmasını istedi.
Çift Meclisli İtalya’da İkinci Meclis’in yani Senato’nun etkisini azaltmak isteyen Renzi bütün gücüyle referandumdan evet çıkması için çabaladı.
Ancak İtalya’da pek çok kişi anayasa değişiklikleri ile başbakanın çok güçleneceğini ülkenin “tek adam” yönetimine gideceğini savunuyordu.
Sonunda halk “Parlamentodaki görüşmeler nedeniyle işler belki daha yavaş yürüyor olabilir ama geç de olsa daha sağlıklı kararlar almak en iyisidir” diye düşünerek “tek adamlığa” giden yola geçit vermedi.

MERAK ETTİĞİM ŞEYLER
FIRAT KALKANI OPERASYONUNU YAVAŞLATAN FAKTÖRLER NEDİR?
Cumhurbaşkanı Erdoğan 15 gün kadar önce Fırat Kalkanı operasyonu kapsamında El Bab’ın alınmak üzere olduğunu sıranın Menbiç’e geldiğini söylemişti.
Erdoğan’ın sözlerine göre El Bab’dan sonra Menbiç’deki PYD unsurlarının da üzerine gidilecek ve bölge IŞİD’den olduğu gibi PYD’den de arındırılacaktı.
Ancak Erdoğan’ın bu konuşmasından hemen sonra bölgedeki Türk askeri varlığına bir hava saldırısı yapıldı, 4 askerimiz şehit olurken 12 askerimiz de yaralandı.
Ardından 2 astsubayımız kaçırıldı. Onlardan hâlâ haber yok.
Erdoğan’ın “müjdesi” gereği El Bab’a ne zaman gireceğimizi merak ederken dün Hürriyet’te Uğur Ergan’ın haberi dikkatimi çekti.
Haberde Fırat Kalkanı operasyonunun yavaşladığı askerimizin hiç hareket etmediği ve hava desteği de bulunmadığı anlatılıyordu. Ergan’ın haberinde IŞİD’in ağır silahlarla direniş gösterdiği, bölgede güçlendiği, Genelkurmay’ın da askerin can güvenliğini korumak için yeni planlamalar yaptığı bilgileri var.
Belli ki Suriye’de işler Erdoğan’ın “müjdelemelerinde” olduğu gibi gitmiyor.
Anladığım şu; Suriye’deki operasyonları öncelikle Rusya’nın verdiği izinler çerçevesinde gerçekleştirebiliyoruz. İzin alırsak askerimiz de yürüyor, uçaklarımız da destek veriyor. İzin olmadığında ne asker hareket edebiliyor ne de bölgede uçaklarımız uçabiliyor.
Cumartesi günü Kremlin danışmanının söylediklerini yazmıştım. Belki bir kere daha okunmasında yarar vardır.

DİKKATİMİ ÇEKEN ŞEYLER
AKP KAYSERİ’DE MORAL TAZELEDİ
Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül adına Kayseri’de yapılan “Abdullah Gül Müzesi” açılış töreni devletin en tepesini bir araya getirdi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Binali Yıldırım, pek çok bakan, AKP’nin ileri gelenleri, Türkiye’nin tanınmış isimleri oradaydı.
Bunun yanı sıra son zamanlarda parti ve iktidarla aralarının soğuk olduğu söylenen AKP’nin bazı eski ağır topları da törende hazır bulundular.
Yandaş medya bu zirveyi AKP içine fitne sokmaya çalışanlara karşı bir gösteri olarak sundular.
Çünkü “parti kurma hazırlığında” olduğu söylenen Abdullah Gül gerek yaptığı son açıklamalarla gerekse bu törendeki hal ve tutumuyla “böyle bir şey olmadığını, olamayacağını” açık bir şekilde ile getirmişti.
Cemaate yakın oldukları söylenen Bülent Arınç, Hüseyin Çelik, Ahmet Davutoğu gibi isimlerin de bu açılışta bir araya gelmeleri de “Kimsenin Erdoğan’a isyan etme gibi bir hazırlığı yok” şeklinde yorumlandı.
Sonuçta, başkanlık sistemi, FETÖ operasyonları, dış politikadaki açmazlar, hukuk ve demokrasinin askıya alınması ve genel şikayetlerin artması nedeniyle “acaba içimizde bir kırılma olur mu?” paniğine kapılan AKP yönetimi bu
müze açılışındaki manzara nedeniyle rahat bir nefes aldı.

HOŞUMA GİDEN ŞEYLER
AVUSTURYA İKİNCİ KEZ DİREKTEN DÖNDÜ
Avusturya halkı pazar günü Cumhurbaşkanını seçmek için sandık başına gitti.
Neyse ki korkulan olmadı ve radikal sağcı aday 45 yaşındaki Norbert Hofer seçimleri kazanamadı.
Yeşiller Partisi’nin adayı 72 yaşındaki Alexander Van der Bellen ipi göğüsleyerek Avusturya’nın yeni Cumhurbaşkanı oldu.
Avusturya halkının kararı, Hofer’in seçilmesinden endişe duyan Avrupa Birliği ülkelerine de rahat bir nefes aldırdı.
Aşırı sağ ve ırkçı söylemleriyle dikkat çeken Hofer Türkiye’ye karşı da çok sert söylemlerde bulunuyor ve Türkiye’nin AB’ye girmesi halinde Avusturya’yı birlikten çıkaracağını söylüyordu. Yani Hofer’in seçilmemesi Türkiye açısından da olumlu bir sonuç yaratmış oldu.
Avusturya benzer bir durumu 2000 yılında da yaşamıştı. O yıl yapılan seçimleri ırkçı Özgürlük Partisi önde bitirmiş ve partinin başkanı Jörg Haider Başbakan olmuştu.
Haider’in başbakan olması Avrupa Birliği ülkelerinde büyük tepkiye neden olmuş ve Avusturya’nın birlikten ihracı bile gündeme gelmişti. Sonunda baskılara dayanamayan Haider istifa etmiş Avusturya direkten dönmüştü.
Haider bu olaydan sonra siyaset sahnesinden silinmişti. Avusturya 16 yıl sonra benzer bir durumla karşılaştı ancak ikinci kez direkten dönmeyi başardı.

Fed’i değil de, başka soruyu sorsaydık…

Fed’i değil de, başka soruyu sorsaydık…
Uğur Gürses

SON 3 yılda çokça dinlediğimiz “Fed ne yapacak?” sorusu kadar sıkça “Türkiye reformlarını ne yapacak?” sorusu sorulmuş olsaydı bugün başka bir ‘hikâyemiz’ olacaktı.
2013 Mayıs’ında o zamanki Fed Başkanı Bernanke artık para politikasının değişeceği sinyalini verdiğinde; ülkemizde de Gezi protestolarına denk düştüğünden, mali piyasalarımıza yansımalarını ülkeye mali komplo sananlar olmuştu.

Oysa o dönemde çokça dile getirilmişti; bol para akışının sonuna yaklaşılıyordu ve Türkiye’nin yeni bir ‘hikâyeye’ ihtiyacı vardı. Yeni hikâye ile kastedilen; ilerideki on yıllarda iniş çıkışları en az olacak sürdürülebilir yüksek bir büyüme oranını sağlayacak reformlar ve çerçevesi net bir ekonomi politikası çizilmesi idi. Bu, ekonomide istikrarın da dışsal çalkantılardan uzak, kendi ayaklarının üzerinde durmasını sağlayacak bir sonuç da getirecekti.

Olmadı; 2013 Mayıs’ından bu yana, Türkiye’de ekonomi ve mali piyasa, politik krizin de etkisiyle inişli çıkışlı çalkantılar içinde seyrediyor.

O tarihten bu yana, ‘yeni hikâye’ yaratmak yerine, reform yapıyormuş gibi politik tablo, reform adıyla sunulanları da hikâyeye çevirme tablosu var. Nedeni de, reform ihtiyacının, uluslararası finans çevrelerinde ve en önemlisi kredi dereceleme kuruluşlarınca artık bir zorunluluk olduğunun çokça dile getirilmesi.

Türkiye’nin çarklarını döndürmek için sermaye çekebilmesi, daha doğrusu bol para döneminde yaptığı yüklü borçlanmaları yenilemek ve geri ödemek için ileriye dönük bir hikâye, bir sürdürülebilirlik şart çünkü.

İşte bu yüzden, kabinede Mehmet Şimşek gibi bunun farkında olan bakanların çabası ile son 2 yılda, en azından sadece ambalajları parlak da olsa bir reform paketleri ortaya çıkabildi.

Çok uzak değil, 2014 Kasım ayında Ahmet Davutoğlu başbakan sıfatı ile dönüşüm programları üzerinden planlanan binden fazla ‘eylem planı’ ilan etmiş, her birinin hayata geçmesi için birer ‘mühlet’ konmuş ‘temennileri’ reform olarak ilan etmişti. Davutoğlu ‘bize hesap sorun’ demişti. Araya seçim girdi, unutuldu. Sonra geçen yıl yeniden, bir ‘reform’ paketi olduğu iddiası ile 3 ay, 6 ay ve yıllık bazı hedefler ilan edildi. İçinde bir takım hayata geçenleri oldu. Ama en kötüsü bu paket de, ‘adı anılmayan reformlar’ rafında tozlandı kaldı. Altı ayı dolanların hesabı bile kamuoyuna verilmedi. Başbakan değişti ama aynı parti yönetiyor; o reform paketi ilan edildiğinde o salonda bulunan 8 bakan şu anda da kabinede hala.

İşin kötü tarafı, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında iyice açığa çıktı ki; kamudaki yönetişim yapısı, kurumlar ve kurallar çökükmüş meğerse. Hukukun üstünlüğünün çökmüş olduğu bir ortamda, liyakat yerine siyasi ve cemaat sadakatine dayanan atama yapılan adalet sisteminde, örneğin ‘ticari konularda uzmanlaşmış yargısal süreçler için reform’ çabasının anlamı tartışılır. 15 Temmuz sonrasında da, tuhaf biçimde ülkeyi yönetenleri bile rahatsız eden, OHAL şemsiyesi altında hukuktan uzak uygulamalar ortaya çıktı.

Türkiye’nin küresel dalgalardan etkilenmeden kendi gemisini yürütmesini sağlayacak olan ‘yeni hikâye’ reformlardı, ne yazık ki altı boşaltıldı.

Türkiye’ye iki yatırım sınıfı kredi derecesi veren kuruluştan biri Moody’s, 2014 Nisan ayında; bu yatırım sınıfı notun ileriye dönük görünümünü de ‘negatife’ almıştı. 2015 içinde yayınladıkları notlarda, bu ambalajı gösterilen ‘reform hikâyesini’ oldukça önemseyen değerlendirmeler vardı. Ciddiye alsaydık, ‘negatif görünümü’ durağana çevirmek için çapa olarak kullanabileceklerdi. Oysa bizim açımızdan gösterilen şuydu; zaman daralıyordu. Zira genelde ‘negatif görünümde’ tutma süresi 24 ay civarında idi. Ya durağana çevrilecek ya da not indirimi yapılacaktı. Şimdi 30. aya girdik.

15 Temmuz sonrasında doğrudan not indirimine gitmek yerine, 18 Temmuz’da ‘not indirimi için değerlendirmeye’ gitme kararı, aslında bizim için bu süreden bir avans anlamına geliyordu. Moody’s işleyişine göre not indirimi değerlendirmesi 30-90 gün arasında tamamlanıyor. Pratikteki ortalama ise yarı süre; yani 45 gün. Biz bu süreyi de heba ettik.

Aradan 3 yıldan fazla zaman geçti; biz “Fed ne yapacak?” sorusuna ve sonucuna Mayıs 2013’den çok daha bağımlıyız artık.

Recep Tayyip, yeni Merkez Bankası Başkanı…

Recep Tayyip, yeni Merkez Bankası Başkanı…
Prof. Dr. Mehmet Altan

Artık arka sayfalara gizlenen yüzlerce göçmenin ölümü, Ali İsmail Korkmaz’ın insanı isyan ettiren mahkeme sonucu, Kilis’e gittikçe artan sayıda ‘düşen’ füzeler, skandal bir şekilde 16 günde üstü örtülüveren Yezidi kadınlara zulmeden IŞİD’lilerin davası, Türkiye’ye doğru genişleyen ABD’deki Zarrab iddianamesi…
Bütün bunların içinde en ‘acil’ yazı konusunun Merkez Bankası’ndaki durum olduğuna karar verdim.
Çünkü dün, Merkez Bankası Başkanlığı’nda devir teslim töreni vardı, bugün de faizde indirim yapması beklenen TCMB Para Politikası Kurulu’nun toplantısı var.
Ve bu yeni durum, Türkiye’yi kısa sürede alt üst etmeye aday.
***
Paraya yön veren bir kurumun başına geçecek kişinin kimliği, itibarı, tüm dünyada olduğu gibi bizde de çok önemliydi. Dünyada hala çok önemli ama bizde artık değil.
Uğur Gürses’in tüm ayrıntılarıyla anlattığı gibi dün resmen Merkez Bankası Başkanlığı’na başlayan kişinin, daha önce bankada başkan yardımcısı olabilmesi için 2012’de yasa değişikliği yapılmış.
Pazartesi günü başkanlığa atama açıklamasından sonra da Merkez Bankası’ndaki özgeçmişi değiştirilmiş… Özgeçmişten yüksek lisans kısmı çıkarılmış…
Sadece şu cümle kalmış; ‘Halen aynı üniversitede doktora çalışmasını sürdürmektedir.’
***
Neden bu özgeçmişteki ani değişiklik?
Uğur Gürses nedenini anlatıyor: “Bu yeni durum, lisans ya da lisansüstü veya doktora seviyesinde tamamlamış olduğu öğrenimi ekonomi ya da bağlantılı alanda olmayan bir başkan atamasını tescilliyor.
Yurt dışında tez aşamasında olan ekonomistleri bulmak için her yıl ABD’de bu amaçla yapılan toplantılara başkan ve yardımcıları düzeyinde katılan ve doktoralarını tamamladıklarında mülakatla 3­5 kişiyi bünyesine katan Merkez Bankası’na başkan seçerken bu çıtanın altında kalınmış oldu.”
***
Merkez Bankası’nın saygınlığını ve ona olan güveni sıfırlayacak böyle bir uygulamaya neden başvurulur?
‘Görünürde’ Merkez Bankası Başkanı olan kişinin artık hiçbir önemi yok da ondan.
Çünkü bundan sonra esas Merkez Bankası Başkanı Recep Tayyip Erdoğan…
Öyle bir ‘teorisyene’ uygun olarak atanan ‘görüntüdeki’ başkan da böyle oluyor haliyle.
***
Boş yere ‘teorisyen’ demiyorum… Bakın iktisatçıların gülümseyerek izlediği yüksek özgüvenle ne diyor:
“Benim teorime göre enflasyonun sebebi faizdir. Zira faiz bir girdi maliyetidir. Görüyorsunuz dünyada negatif faizin uygulandığı bir ortamda MB, faiz lobilerine hizmet ediyor ama üreticinin önünü açmak üzere faizleri inatla düşürmüyor, enflasyon da bu ortamda yüksek kalıyor.”
***
Bu eşsiz ‘teoriyi’ geçen gün Bilgehan Uçak, “Var mı iktisatta bunun karşılığı” diye Prof. Dr. Seyfettin Gürsel’e sormuştu, onun yanıtı şöyle: “Cumhurbaşkanı, Merkez Bankası faizleri düşürsün gerisini merak etmesin, piyasa faizleri de enflasyon da Merkez Bankası’nın düşen faizlerini izler iddiasında…
İktisat teorisi ise bunun tam aksini anlatıyor.
Radikal bir şekilde Merkez’in faizleri düşürmesi, reel faizlerin negatif olması anlamına gelir.
Enflasyon bir miktar düştü ama halen yüzde 7,5.
Radikal faiz düşüşünden ise herhalde yüzde 5’in altını düşünüyor.
Reel faizleri negatif yaparsanız kredi talebi ve tüketim patlar, enflasyon beklentileri değişir, beklenen reel faiz daha da negatif olur ve bu bir ‘kur şokuna’ yol açıp düşmesi beklenen enflasyonun daha da artmasına yol açar.
Sadece ben değil, aklı başındaki bütün iktisatçılar aynı şeyi söylüyor. İktisat bilimi bunu söylüyor çünkü.”
***
Olay, bir yanıyla çok matrak ama diğer yandan da çok ürkütücü… Ekonomide ülkeyi duman edecek bir dönem başlıyor gibi görünüyor.
Eğitimini saklayan ve 39 yaşında doktoraya devam eden bir yeni Merkez Bankası Başkanı… Ekonomi biliminde yeri olmayan ‘teorilerini’ uygulatmak isteyen bir Cumhurbaşkanı… Cumhurbaşkanının anayasal sınırlarını hatırlatamayan bir hükümet…
Siyasal İslam Türkiye’yi mahvetmeye devam ediyor…

Asıl sorun Zarrab’a izin veren fırsatçı anlayışta…

Asıl sorun Zarrab’a izin veren fırsatçı anlayışta…
Erdal Sağlam

Reza Zarrab’ın (Rıza Sarraf) ABD’de tutuklanması tabi ki çok önemli ama Türkiye için önemini dava ilerledikçe göreceğiz. Bu olay her şeyden önce bir şey gösterdi ki; Türkiye’de hukuka inanç o kadar kaybolmuş ki, ABD’deki bir davadan içerideki bir olayın aydınlatılması adına medet umar hale gelmişiz. Bence herkesten önce Türkiye’deki hukuk camiası geldiğimiz bu noktayı çok iyi düşünmek zorunda.

Olaya ekonomik olarak baktığımızda işin bir yolsuzluk boyutu var bir de uluslararası kurallara uyum problemi. Kamuoyunun daha çok ilgilendiği konunun yolsuzluk ve rüşvet olayı olduğunu biliyoruz. Tabi ki bu işlemlerden ötürü devleti zarara uğratan, haksız kazanç elde eden, makamın verdiği yetkiyi kötüye kullanarak kişisel menfaat elde eden birileri varsa bunların ortaya çıkması gerekir. Bu bakan olabilir, bürokrat olabilir ya da işadamı olabilir, kim böyle bir suç işlediyse ortaya çıkmalı ve gerekli cezaları almalı.

Bu olay nedeniyle yolsuzluk ve rüşvetin toplumsal olarak ne kadar zehirleyici bir unsur olduğunu bir kez daha tartışmak gerekecek ve bence bu olumlu olacak. Çünkü son yıllarda “yolsuzluk ve rüşvet suç değil de bu iddiaları gündeme getirmek suç” gibi bir algı var. Halbuki yolsuzluk ve rüşvet ucuz politik malzeme değil, devletlerin sağlıklı yönetimi için mücadele edilmesi gereken bir hastalık.

Hukukçular da adalet duygusunun bu kadar yitirilmesinde, bizde suç işleyene başka ülke mahkemeleri tarafından ceza verilmesinden tatmin olacak noktaya getirilmesinin, toplumsal etkilerini düşünmek zorunda. Toplumsal etkilerini ve çürümeyi düşünmüyorlarsa, en azından mesleklerinin gereği yerine getirmenin sorumluluğunun ne kadar önemli olduğunu görmeliler.

DEVLET KASABA TÜCCARI GİBİ YÖNETİLEMEZ
Diyelim ki; Sarraf da bakanlar da, kişisel menfaat elde etmediler ve davaya konu olan işlemleri iyi niyetle yaptılar. Yani İran’a ambargo uygulanırken, bunu kullanıp ticaret hacmini artırmak istediler ve amaçları sadece buydu. Farzedelim yani…

Bırakın yolsuzluğu ve rüşveti, bu mantıkla hareket etseler bile suçlu konumuna düşecekler. Çünkü söz konusu olan uluslararası kurallara uymamak. Beğenirsiniz beğenmezsiniz; küresel bir dünya var ve küreselleşmeyi daha da derinleştirip yaymak için kurallar konuyor ve sistem içinde kalmak isteyenlerin buna uyması gerekiyor. Tabi ki kuralları koyanlar güçlü ülkeler ve onlara göre kurallar var ve buna kızabiliriz. Ancak doğanın kuralı geçerli; güçlü olan kuralı belirliyor. Eğer sistem içinde kalmak istemiyorsanız bu sizin tercihiniz; çıkarsınız ve tek başınıza kalırsınız.

Ancak küreselleşme içinde yer alacağım, bunun nemasını yiyeceğim diyorsanız külfetine de katlanacaksınız. İşin kuralı bu; başka çaresi yok. Demem o ki; hadi rüşvet almadınız diyelim, buna rağmen uluslararası kuralı bozuyor, arkadan dolanayım diyorsanız bile suçlu olabilirsiniz. Bu çok büyük bir oyun ve akıllı, rasyonel ülke yöneticileri gerek. Sistemi bilip kendi halkları menfaatine kullanacak, kurallara uyarak hata yapmadan ülkesini güçlendirecek yöneticiler lazım. Bunu yapmalı ki; ileride kural koyan ülkeler arasına girme imkanı olsun.

Bunu yapmayıp bilerek uluslararası kuralları çiğnerseniz halkınıza kötülük yapmış olursunuz. Halk hamasetle, “bizim oğlanın dayak attığı vurdulu kırdılı oyun” seyredip sizi alkışlayabilir. Ama bu sistemde hem de böylesine kritik dönemde bu ülkeyi, kasaba tüccarı mantığı ile yani “günlük ne aldım ne verdim ona bakarım” diyerek yönetirseniz, bu işin sonu kaçınılmaz olarak zora girer. Alkışlayan halk hamasetin karnını doyurmadığını gördüğü an sırtını döner.
Çok önemli günlere tanık oluyoruz, sonunda ne çıkacak yakında görmeye başlarız.

Bu gündemle algı düzelmez…

Bu gündemle algı düzelmez…
Erdal Sağlam

BAŞBAKAN Yardımcısı Mehmet Şimşek, önümüzdeki dönem hem yapısal reformları yapacaklarını, hem performanslarını yükselteceklerini, hem de ülkenin algısını iyileştireceklerini söylemiş.
Şimşek, “2002-2007 arasında yaptığımız gibi” diyerek, yine yapabileceklerini söylemeye çalışmış.
Şurası çok açık ki; Türkiye mevcut gündemiyle algısını düzeltemez. Yapısal reformları yapar mı bilmiyorum ama hükümetin performansını yükseltmesi de algıyı düzeltmesi de, bu gidişle çok zor görünüyor. Dolayısıyla bu görüntü sürdüğü müddetçe yapısal reformları yapsa da sonuç alması çok zor görünüyor.

Çünkü Şimşek de biliyor ki; hem içeride hem de dışarıda, mevcut hükümetin gücü, istikrarlı olup olmayacağı konusunda bile ciddi endişeler var.
Bunun yanında ülkede yaşananlar hem demokrasi ve basın özgürlüğü, hem de “Sermayeye yapılan baskılar” konusunda ciddi şüphe uyandırmış durumda. Böyle bir havada hükümetin performansını yükselteceğini, algıyı düzelteceğini bekleyenler özellikle sermaye kanadında pek bulunmuyor.
Başbakan ve Bakanları her ne kadar son olanları “siyasi değil hukuki süreçler” olarak nitelendirip, böyle savunma yapsalar da, bunu söylemekle inandırıcı olamayacaklarını, bence kendileri de biliyorlar.

Başbakanın İran’da, Boydak ve Zaman gazeteleri ile ilgili soruya verdiği yanıtta “tam iyi şeyler olup önemli adımlar atarken birileri kasıtlı olarak gündemi değiştiriyor” diye yakınmasının muhatabı kim acaba? Hükümet olarak kendilerinin bu olaylarla ilgileri bulunmadığını söylese de bu mahkeme kararlarının, aynen Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklanmaları ve serbest bırakılmalarındaki tavır gibi, siyasi bir irade tarafından yönlendirildiğini herkes görüyor. Başbakan bence bu yakınmasını mahkemelere ya da yaşananları aktaran basına değil, açıkça sorumlu odaklara yapmalı.

İşte tam da bu yakınmada görünen tablo nedeniyle hükümetin ülkenin algısını, özellikle dışarıda düzeltebilmesi pek mümkün gözükmüyor. Bu hükümet kurulduğundan beri ortalıkta dolaşan Başbakan ile Cumhurbaşkanı’nın görüş ayrılığı, Başbakanın görevinden ayrılmak zorunda kalabileceği, Başkanlık için referandum hatta erken seçim söylentileri son günlerde doruğa ulaştı.
Konuştuğumuz yabancı ve yerli yatırımcıların ilk sorusu ekonomiyle ilgili değil, “Cumhurbaşkanı ne yapacak?” sorusu oluyor. Kimse Başbakanın, hükümetin ekonomide ne yapacağını sormuyor. Bir başka deyişle hükümete kalsa belki ama herkes Cumhurbaşkanı’nın ne yapacağını kestirmeye çalışıyor.

NEREYE GİDİYOR?
Şimşek’in de dikkat çektiği gibi AKP iktidarları, 2007 yılından buyana Türkiye’nin algısını adım adım bu noktaya getirdiler. AKP’deki aşırı kendine güven ekonomide gerekenlerin yapılmasını savsaklatmaya, dış politikada emperyal hevese kapılarak ciddi hata yapılmasına neden oldu. Gelinen noktada; küresel likiditedeki zorunlu hareketin gecikmesi nedeniyle, ekonomide yine durumu idare eder görünüyoruz ama siyasette durum çok kötü. İçerideki bu giderek sertleşen kavganın yanında hemen hemen hiç bir dost ülke kalmadı. Batı ile ittifak ciddi tehlikede. AB’nin göçmen sorunu nedeniyle zorunlu iyi geçinme hareketleri bence geçici, çünkü artık Batı değerleri ve çıkarları ile ciddi çelişen noktaya geliyoruz, sert bir karşı hareket görmemiz kaçınılmaz.

Peki ne yapılıyor derseniz; tek adamlı yönetim hırsının körüklediği iç ve dış çatışma giderek artıyor. Ekonomide ise Cumhurbaşkanı’nın dediği kritik atamalar da olursa, ciddi bir yol ayrımına girme tehlikesi seziliyor.
Bu anlayış devam ederse, sizce Türkiye algısı düzeltilebilir mi?

Bekir Coşkun’un duası…

Bekir Coşkun’un duası…
Alpaslan Savaş

12 Eylül sabahıydı.
O sabah kimbilir kaç iki küçük el avuçlarının içini cama dayamış, sabahın köründe evden apar topar alınan anne ve babasının götürüldüğü yola bakıyordu.
Ve kaç gece daha, kaç iki küçük el avuçlarının içini aynı cama dayamış, onların geri geleceği günü beklemişti.
Kimisi aylar sonra geldi, bir deri iki kemik. Belki sarılamadılar bile işkence izlerinin acısından birbirlerine. Sustular, oturdular, göz göze gelmekten kaçtılar.
Kimisi aylar sonra yapılan ilk görüş gününde buluştu, babaannesiyle dedesinin elini tutup cezaevine gelen o iki küçük el ile.
Kimisi ise hiç dönemedi bir daha o eve. O gece uyumadan önce yanağa kondurulan kocaman bir öpücük kim bilir kaç küçük iki elin onlarla son anısı oldu.
*
Başkalarının da anısı oldu mutlaka. Mesela Koç ailesinin 20 yaşındaki genç veliahtının yaşadıkları bu hikayeden çok başka olmalı. O zamanlar dedesi şirketlerin başındaydı ve “Bugüne kadar hep işçiler güldü, şimdi sıra bizde” diyen Halit Narin’den çok daha iyisini yapmıştı. Bir elinde Kuran, öbür elinde yağlı urgan memlekette terör estiren cuntanın başına “emrinize amadeyim” diyen mektubunda nelerin yapılması gerektiğini tek tek sıralamıştı.
Yakalanan anarşistlerin cezaları süratle verilmeli, polis teşkilatının imkânları genişletilmeli, DİSK’i kapatmak yetmez, işçilere karşı tedbir elden bırakılmamalı, Turgut Özal sağlam adam, mutlaka desteklenmeli…
Böyle açmıştı torununun önünü memlekette.
“Zatıalilerine ve arkadaşlarınıza muvaffakiyetler temenni ediyorum. Emrinize amadeyim.”
Mektup böyle bitiyordu ve yerine ulaştığında kim bilir kaç iki küçük el artık camda beklemekten vazgeçmişti.
*
2013 yılının Haziran ayında Divan Otel’in camına dayalı iki küçük eli anlatmış Bekir Coşkun köşe yazısında. Ve sonrasında otel yönetimine gelen telefondan “açın kapıları” diyen sesi eklemiş. “Bu kez cennetin kapılarını açsın” istemiş. “Bir ülke bir iş adamının arkasından ağlıyor” diyor Bekir Coşkun.
Sadece son bir yıl içinde Tofaş’ta, Ford’da, Türk Traktör’de, Arçelik’te ve daha nice gruba bağlı işletmede yüzlerce işçinin işine son verildi.
Gezi Parkı direnişinde kendisi için destanlar yazılan Divan Otel’de çalışan işçiler sendikalı oldular diye kapının önüne koyuldu.

Eskiden Seka Fidanlığı, sonradan Ford fabrikası olan arazi beş kuruş para ödenmeden, ülkenin tek rafinerisi TÜPRAŞ ise birkaç yıllık kârına Koç ailesinin oldu.
12 Eylül sonrası ülkeyi Özal’a, ardından AKP’ye teslim edilmesinde en çok onların payı vardı.
Gerçekten ağlıyor bu ülke.
Cuntanın yok ettiği yaşamlar, sürgünler, işkenceler, işten atılan işçiler, el koyulan tüm zenginlikler ve hepsinden fazla avuçları cama dayanmış iki küçük el, ne O’nu ne dedesini hiç unutmayacak.

Bekir Coşkun’un yazısı:
http://www.sozcu.com.tr/2016/yazarlar/bekir-coskun/cennet-kapilarini-acsin-1052287/

Krizin faturası…

Krizin faturası…
Ali Sirmen

Cuma sabahı İstanbul Boğazı’ndan geçen Ceaser Kunikov adlı Rus savaş gemisinin güvertesindeki kıyıya yönelik füze tutan asker görüntüsü, Putin’in krizi daha da tırmandırmaya niyetli olduğunu gösteriyor.
Rusya’nın ciddi bir kışkırtma dönemine girdiği ve son davranışıyla da 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin ruhuna aykırı hareket ettiği söylenebilir.
Montrö Sözleşmesi, tehlikesiz, zararsız geçiş ölçütünü getirmiştir.
Son görüntünün bu kavramla ne kadar bağdaştığının yanıtı ortadadır.
Pazar gecesi bir toplantıda iki emekli büyükelçi ve eski milletvekili; Şükrü Elekdağ ve Onur Öymen ile birlikteydim. Bu iki seçkin diplomat ve politikacımız da Putin’in gerginliği daha da tırmandırma niyetini vurguluyorlardı.
Gerçekten de Türk-Rus gerginliğinin en tehlikeli yanı, iki tarafın egemenlerinin olaya yaklaşım tarzlarıdır.
Hem Putin hem Erdoğan, hamasete dayalı politikalar izlemektedirler. Bu durumda da akıl ve sağduyunun yerine kaba böbürlenme geçiyor ve gerginlik de tırmanıyor.
***
Sayın Elekdağ ve Öymen’in her ikisi de Putin’in uzlaşmaz tavrının yine de bir hesaba dayandığını belirtiyorlar.
Rus uçağını düşürmekte hukuki açıdan haklı olmamıza karşın, davranışın siyasi ve stratejik akıl bakımından yanlış olduğunu söyleyen Elekdağ, Azez-Cerablus hattını kırmızı çizgi ilan etmiş, PYD’ye Fırat’ın batısını yasaklamış olan, ayrıca bölgeyi IŞİD’den temizlemek için Amerika ile ortak operasyon yapılacağını açıklayan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kırmızı çizgilerinin yok olduğunu, Kerry’nin de teyit ettiği ABD-Türk ortak operasyonunun yerine şimdi PYD-Rus operasyonu yapıldığını belirtiyor ve şu anda Suriye hava sahasının Türkiye’ye kapanmış olduğunu söylüyor.
Görülüyor ki Putin gerginliği tırmandırırken, bölgesel politikasının enstrümanı olarak da kullanmaktadır…
Tayyip Erdoğan’ın politikasının Türkiye’ye hangi olumlu getirisi olduğunu kestirmek ise güçtür.
Rusya’nın ve PYD’nin bölgede varlığını güçlendiren, S-300 ve S-400’lerin de yerleştirilmelerini kolaylaştıran bu tutumun stratejik ve politik faturası kadar ekonomik faturası da ağırdır.
Nitekim CHP’li Faik Öztrak yaptığı açklamada, şimdilik krizin Türkiye’ye getireceği ek ekonomik yükün 6.5 milyar dolar olduğunu belirtmektedir.

Döküm şöyle:
2.9 milyar dolar bırakan Rus turistlerin yüzde 75 azalması halinde, bu alandaki kayıp 2.2 milyar dolar olacaktır. TIR’ların geçiş karnesinin iki binle sınırlanması halinde 80 – 90 milyon dolarlık kaybına müteahhitlik sektöründeki 3 milyar dolarlık gelir kaybı eklenip, yaş meyve ve sebze ihracındaki 800 – 900 milyon dolarlık gelirin de katılması halinde faturanın 6.5 milyar dolara tırmandığını görüyoruz.
Enerji ile ilgili sorunlar da ayrı bir yazı konusu.
Bütün bu gelişmeler karşısında, yanlış politikaları sonunda söyleyecek bir şey bulamayanların “Almazlarsa almasınlar!” veya “Bu millet tezekle ısınır, yine taviz vermez” türü tezekten tepkiler, korkunç faturayı doğuran aymazlığı örtmeye yetmiyor.

Kompülsif tüketiciden empati beklemek aptallıktır…

Kompülsif tüketiciden empati beklemek aptallıktır…
Serdar Devrim

Michigan Üniversitesi’nin 14 bin üniversite öğrencisiyle görüşerek yaptığı kapsamlı bir araştırma Association for Psychological Science’ın yıllık toplantısında açıklandı. (-mış, dürüst olmak gerekirse.)

Sonuç kısmında şöyle deniyor:
“2000 yılından sonra empati duygusunda çok büyük bir düşüş gözlemledik. Bugünkü gençlerin, 20 veya 30 yıl önceki üniversite gençliğine nazaran yüzde 40 daha az empati duygusuna sahip oldukları görülüyor.”

Oysa söz konusu ankette yer alan sorular gençleri pozitif cevap vermeye meylettiren türden.

Mesela: “Sizden daha az şanslı olan insanlara karşı genelde şefkat ve empati duyuyor musunuz?”

Yahut: “Acaba arkadaşım bu olaya nasıl bir gözle bakardı?’ diye düşünmeye çalışarak, arkadaşlarınızı anlamaya gayret ettiğiniz oluyor mu?”

Bu çanak sorulara rağmen, Amerikan üniversite gençliğinin yüzde 40’i başkalarına karşı en küçük bir empati duymuyor. (Bu arada gençlerin hakkını teslim edelim, en azından bunu dürüstçe söylüyorlar.)

*

Araştırmacılar bu empati fakirliğinin, sosyal ağlarda yaygın olan aşırı narsisizmin sonucu ve suçu olduğunu düşünüyorlar. Gençlerin sadece kendileri için var olma, sadece kendilerini düşünme eğiliminin de sebebi budur, diyorlar. (Facebook sayfalarına bakın, neredeyse sadece selfie ve otofoto…)

Yani günümüz gençlerinin (aslında çok küçük bir azınlığının) bazı konulardaki duruşlarına ve davranışlarına, sosyal medyadaki kimi yorumlarına bakarak, anti-kapitalist olduklarını, emeğin sömürüsüne, haksızlığa ve adaletsizliğe ‘ideolojik olarak’ karşı çıktıklarını sanmayın.

Özellikle siz, 68’li – 78’li ana-babalara söylüyorum.

Yeri geldiğinde iktidara, polise, zabıtaya, uluslararası şirketlere karşı tavır alıyor olmaları, çocuklarınızı değil devrimci, değil sosyalist; solcu hatta hümanist bile yapmaz.
Empati duygusu yüksek, ‘romantik’ gençler hâlâ var. Ama benmerkezci, kendi küçücük dünyasında küçücük günlük hedonist çıkarları için var olan, olup bitene ilgisiz ve dünyaya kaygısız gençler ezici bir çoğunluk oluşturuyor.

Sakın ola ki, ellerinden düşürmedikleri akıllı telefonların ve (röntgencilik ve teşhircilik dürtüsünü sömüren) sosyal medya bağımlılıklarının bu gençleri ‘sosyabl’ (= toplumcul yani diğer insanlarla iletişim kurmaya yatkın ve bu iletişimden ve toplum içinde var olmaktan zevk alan insanlar) haline getirdiği sanısına kapılmayın.

Son derece egoist, hedonist ve apolitik bir nesil yetiştirmeyi başardınız!

Haaa, ama bir dakika, gençlere de fazla haksızlık etmeyelim: Sizin zamanınınızda (gene 68’li, 78’li ana-babalara söylüyorum) durum farklı mıydı? Değildi…

Oranı yüzde biri, bilemedin ikiyi geçmeyen bir ‘bilinçli gençlik’, ve hayatı derbi maçta kaleyi kimin koruyacağından, çeyiz sandığına kaç tane saten gecelik koyacağından ibaret bir büyük kalabalık…

Tek fark, biz ‘ihbarlı telefonunuz var’ diye postaneye çağrılırdık, şimdiki gençler akıllarını emanet ettikleri cep telefonları için varlar.

Çünkü bizim, istesek de tüketebileceğimiz bir şey yoktu, şimdiki gençler ise düzen(ler) tarafından ‘kompülsif tüketici’ haline getirildi.

Tüketicinin de duyarlısı ve akıllısı makbul değildir…

Dört işlem bilmeyen bir başbakan!

Dört işlem bilmeyen bir başbakan!
Hasan DEMİR

Muhalefet etmek elbette hakaret etmek değil. 13 yıldır ülkeyi yöneten bir partinin başı ve ülkenin başbakanı çıkıp, “Şunu şunu yapacağız” diyor, biz de örnekler vererek “bunlar palavra” diyorsak, bunun adına hakaret değil, “eleştiri” denir. “Palavra”ya hakaret diyenler aynı ağızların ve o ağzın ağabeyinin önüne gelene “hain, şerefsiz, vatan haini” demesi “iltifat” mı oluyor?..

Size bir şey söyleyelim mi? O yazı aslında turpun küçüğü idi.

Bu tür eleştiriler alabileceğimizi düşünerek turpun orta boyunu bugüne saklamıştık… Büyüğünü internetten siz bulun. Nasıl bulacağız diyorsanız, Arslan Bulut’un yazılarında bir hayli ipucu var, o izleri takip edin deriz…

Gelelim “palavra” bahsinden turpun “orta boy” olanına…

“Türkiye Cumhuriyeti’ni yöneten Başbakan Davutoğlu daha dört işlem bilmiyor” desek “Hadi be, o kadar da değil!” dersiniz.

Ama maalesef bu doğru.

Üstelik dört işlem bilmeyen Davutoğlu, bir seçim daha kazanacak, ülkeyi bir dönem daha yönetecek, iddiası bu…

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanının daha ilkokulda öğretilen dört işlemi bilmediğini elbette yazmazdık amma, bunu dünyanın gözünün içine baka baka kendileri söylemiş, biz de yandaş gazetelerden Akşam’da okuduk…

Buyurun birlikte okuyalım:

“Davutoğlu, Uluslararası Finans Enstitüsü’nce The Four Seasons Bosphorus Hotel’de gerçekleştirilen ’Türkiye’nin Dönem Başkanlığında G-20 Gündemi’konferansı kapsamındaki akşam yemeğinde konuklara hitap etti.

Davutoğlu, Türkiye’nin ekonomik performansı ile 2001 yılındaki ekonomisi kıyaslandığında müthiş bir değişim görüleceğini dile getirerek, ’Ama bütün perspektiflerden, tüm bakış açılarından bütçe açığımız sadece yüzde 1,4, borcumuzun gayrisafi yurt içi hâsılaya oranı yüzde 13’lerde. Daha önceleri yüzde 25-30’lardaydı. Bütün istatistikler gösteriyor ki Türkiye bir başarı öyküsü yaratmıştır’diye konuştu.”

Ve daha pek çok şey söyledikten sonra Prof. Dr. unvanlı Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı Sayın Davutoğlu dört işlem bilmediğini bakınız nasıl itiraf etti.

Yine Akşam’dan:

“(…) küresel krizden bu yana 6 milyona yakın yeni istihdam oluşturduklarını vurgulayarak, ’Gayrisafi yurt içi hâsılamız neredeyse 800 milyar doları geçti. Kişi başına düşen milli gelirimize baktığınız zaman bu da 19 bin doları geçti. Türkiye şimdi üst orta gelir grubu ülkelerden birisi haline geldi…”

“Gayrisafi yurtiçi hâsılamız 800 milyarı ’neredeyse’şartıyla geçti” ise nüfusu 78 milyon olan Türkiye’de nasıl oluyor da Başbakan Davutoğlu, “Kişi başına düşen milli gelirimize baktığımızda bu da 19 bin doları geçti” diyebiliyor.

Kişi başına düşen millî gelir, gayrisafi milli hâsılanın ülke nüfusuna bölünmesiyle ortaya çıkmıyor mu?

Paylaştır 800 milyar doları 78 milyonluk Türkiye’ye, kişi başına düşen millî gelirin 10 bin küsur dolar olduğunu gör…

Yani yapılması gereken sadece ilkokulda öğretilen dört işlemden biri olan “bölme” den ibaret…

Zaten IMF, Türkiye 10 bin dolar milli gelir bandında diyor.

Ekonomi ile ilgilenen sivil toplum kuruluşları, “Ülkemiz 10 bin dolarlık ekonomi bandında patinaj yapıyor, Türkiye orta gelir tuzağında” diye ciddi uyarılarda bulunuyor, Başbakan Davutoğlu da tutuyor, uluslararası bir camiaya seslenirken “Milli gelirimiz 800 milyar dolar, kişi başına 19 milyar düşüyor, yüksek gelir sınıfına geçtik” diyor.

Biz bölme işleminde bile hata yapan bir Başbakanın açıkladığı bir hükümet programının pek çok bölümüne “Palavra” dediğimizde, zatı şahanelerine niye “hakaret etmiş” olalım!

Böyle bir hatayı muhalefet liderlerinden biri yapsaydı hem Erdoğan, hem Davutoğlu, hem havuz medyası, “Bunlara dört koyun bile teslim edilmez” diye meydan meydan dolaşmaz, manşet manşet bulaşmazlar mıydı?