Recep Tayyip, yeni Merkez Bankası Başkanı…

Recep Tayyip, yeni Merkez Bankası Başkanı…
Prof. Dr. Mehmet Altan

Artık arka sayfalara gizlenen yüzlerce göçmenin ölümü, Ali İsmail Korkmaz’ın insanı isyan ettiren mahkeme sonucu, Kilis’e gittikçe artan sayıda ‘düşen’ füzeler, skandal bir şekilde 16 günde üstü örtülüveren Yezidi kadınlara zulmeden IŞİD’lilerin davası, Türkiye’ye doğru genişleyen ABD’deki Zarrab iddianamesi…
Bütün bunların içinde en ‘acil’ yazı konusunun Merkez Bankası’ndaki durum olduğuna karar verdim.
Çünkü dün, Merkez Bankası Başkanlığı’nda devir teslim töreni vardı, bugün de faizde indirim yapması beklenen TCMB Para Politikası Kurulu’nun toplantısı var.
Ve bu yeni durum, Türkiye’yi kısa sürede alt üst etmeye aday.
***
Paraya yön veren bir kurumun başına geçecek kişinin kimliği, itibarı, tüm dünyada olduğu gibi bizde de çok önemliydi. Dünyada hala çok önemli ama bizde artık değil.
Uğur Gürses’in tüm ayrıntılarıyla anlattığı gibi dün resmen Merkez Bankası Başkanlığı’na başlayan kişinin, daha önce bankada başkan yardımcısı olabilmesi için 2012’de yasa değişikliği yapılmış.
Pazartesi günü başkanlığa atama açıklamasından sonra da Merkez Bankası’ndaki özgeçmişi değiştirilmiş… Özgeçmişten yüksek lisans kısmı çıkarılmış…
Sadece şu cümle kalmış; ‘Halen aynı üniversitede doktora çalışmasını sürdürmektedir.’
***
Neden bu özgeçmişteki ani değişiklik?
Uğur Gürses nedenini anlatıyor: “Bu yeni durum, lisans ya da lisansüstü veya doktora seviyesinde tamamlamış olduğu öğrenimi ekonomi ya da bağlantılı alanda olmayan bir başkan atamasını tescilliyor.
Yurt dışında tez aşamasında olan ekonomistleri bulmak için her yıl ABD’de bu amaçla yapılan toplantılara başkan ve yardımcıları düzeyinde katılan ve doktoralarını tamamladıklarında mülakatla 3­5 kişiyi bünyesine katan Merkez Bankası’na başkan seçerken bu çıtanın altında kalınmış oldu.”
***
Merkez Bankası’nın saygınlığını ve ona olan güveni sıfırlayacak böyle bir uygulamaya neden başvurulur?
‘Görünürde’ Merkez Bankası Başkanı olan kişinin artık hiçbir önemi yok da ondan.
Çünkü bundan sonra esas Merkez Bankası Başkanı Recep Tayyip Erdoğan…
Öyle bir ‘teorisyene’ uygun olarak atanan ‘görüntüdeki’ başkan da böyle oluyor haliyle.
***
Boş yere ‘teorisyen’ demiyorum… Bakın iktisatçıların gülümseyerek izlediği yüksek özgüvenle ne diyor:
“Benim teorime göre enflasyonun sebebi faizdir. Zira faiz bir girdi maliyetidir. Görüyorsunuz dünyada negatif faizin uygulandığı bir ortamda MB, faiz lobilerine hizmet ediyor ama üreticinin önünü açmak üzere faizleri inatla düşürmüyor, enflasyon da bu ortamda yüksek kalıyor.”
***
Bu eşsiz ‘teoriyi’ geçen gün Bilgehan Uçak, “Var mı iktisatta bunun karşılığı” diye Prof. Dr. Seyfettin Gürsel’e sormuştu, onun yanıtı şöyle: “Cumhurbaşkanı, Merkez Bankası faizleri düşürsün gerisini merak etmesin, piyasa faizleri de enflasyon da Merkez Bankası’nın düşen faizlerini izler iddiasında…
İktisat teorisi ise bunun tam aksini anlatıyor.
Radikal bir şekilde Merkez’in faizleri düşürmesi, reel faizlerin negatif olması anlamına gelir.
Enflasyon bir miktar düştü ama halen yüzde 7,5.
Radikal faiz düşüşünden ise herhalde yüzde 5’in altını düşünüyor.
Reel faizleri negatif yaparsanız kredi talebi ve tüketim patlar, enflasyon beklentileri değişir, beklenen reel faiz daha da negatif olur ve bu bir ‘kur şokuna’ yol açıp düşmesi beklenen enflasyonun daha da artmasına yol açar.
Sadece ben değil, aklı başındaki bütün iktisatçılar aynı şeyi söylüyor. İktisat bilimi bunu söylüyor çünkü.”
***
Olay, bir yanıyla çok matrak ama diğer yandan da çok ürkütücü… Ekonomide ülkeyi duman edecek bir dönem başlıyor gibi görünüyor.
Eğitimini saklayan ve 39 yaşında doktoraya devam eden bir yeni Merkez Bankası Başkanı… Ekonomi biliminde yeri olmayan ‘teorilerini’ uygulatmak isteyen bir Cumhurbaşkanı… Cumhurbaşkanının anayasal sınırlarını hatırlatamayan bir hükümet…
Siyasal İslam Türkiye’yi mahvetmeye devam ediyor…

Asıl sorun Zarrab’a izin veren fırsatçı anlayışta…

Asıl sorun Zarrab’a izin veren fırsatçı anlayışta…
Erdal Sağlam

Reza Zarrab’ın (Rıza Sarraf) ABD’de tutuklanması tabi ki çok önemli ama Türkiye için önemini dava ilerledikçe göreceğiz. Bu olay her şeyden önce bir şey gösterdi ki; Türkiye’de hukuka inanç o kadar kaybolmuş ki, ABD’deki bir davadan içerideki bir olayın aydınlatılması adına medet umar hale gelmişiz. Bence herkesten önce Türkiye’deki hukuk camiası geldiğimiz bu noktayı çok iyi düşünmek zorunda.

Olaya ekonomik olarak baktığımızda işin bir yolsuzluk boyutu var bir de uluslararası kurallara uyum problemi. Kamuoyunun daha çok ilgilendiği konunun yolsuzluk ve rüşvet olayı olduğunu biliyoruz. Tabi ki bu işlemlerden ötürü devleti zarara uğratan, haksız kazanç elde eden, makamın verdiği yetkiyi kötüye kullanarak kişisel menfaat elde eden birileri varsa bunların ortaya çıkması gerekir. Bu bakan olabilir, bürokrat olabilir ya da işadamı olabilir, kim böyle bir suç işlediyse ortaya çıkmalı ve gerekli cezaları almalı.

Bu olay nedeniyle yolsuzluk ve rüşvetin toplumsal olarak ne kadar zehirleyici bir unsur olduğunu bir kez daha tartışmak gerekecek ve bence bu olumlu olacak. Çünkü son yıllarda “yolsuzluk ve rüşvet suç değil de bu iddiaları gündeme getirmek suç” gibi bir algı var. Halbuki yolsuzluk ve rüşvet ucuz politik malzeme değil, devletlerin sağlıklı yönetimi için mücadele edilmesi gereken bir hastalık.

Hukukçular da adalet duygusunun bu kadar yitirilmesinde, bizde suç işleyene başka ülke mahkemeleri tarafından ceza verilmesinden tatmin olacak noktaya getirilmesinin, toplumsal etkilerini düşünmek zorunda. Toplumsal etkilerini ve çürümeyi düşünmüyorlarsa, en azından mesleklerinin gereği yerine getirmenin sorumluluğunun ne kadar önemli olduğunu görmeliler.

DEVLET KASABA TÜCCARI GİBİ YÖNETİLEMEZ
Diyelim ki; Sarraf da bakanlar da, kişisel menfaat elde etmediler ve davaya konu olan işlemleri iyi niyetle yaptılar. Yani İran’a ambargo uygulanırken, bunu kullanıp ticaret hacmini artırmak istediler ve amaçları sadece buydu. Farzedelim yani…

Bırakın yolsuzluğu ve rüşveti, bu mantıkla hareket etseler bile suçlu konumuna düşecekler. Çünkü söz konusu olan uluslararası kurallara uymamak. Beğenirsiniz beğenmezsiniz; küresel bir dünya var ve küreselleşmeyi daha da derinleştirip yaymak için kurallar konuyor ve sistem içinde kalmak isteyenlerin buna uyması gerekiyor. Tabi ki kuralları koyanlar güçlü ülkeler ve onlara göre kurallar var ve buna kızabiliriz. Ancak doğanın kuralı geçerli; güçlü olan kuralı belirliyor. Eğer sistem içinde kalmak istemiyorsanız bu sizin tercihiniz; çıkarsınız ve tek başınıza kalırsınız.

Ancak küreselleşme içinde yer alacağım, bunun nemasını yiyeceğim diyorsanız külfetine de katlanacaksınız. İşin kuralı bu; başka çaresi yok. Demem o ki; hadi rüşvet almadınız diyelim, buna rağmen uluslararası kuralı bozuyor, arkadan dolanayım diyorsanız bile suçlu olabilirsiniz. Bu çok büyük bir oyun ve akıllı, rasyonel ülke yöneticileri gerek. Sistemi bilip kendi halkları menfaatine kullanacak, kurallara uyarak hata yapmadan ülkesini güçlendirecek yöneticiler lazım. Bunu yapmalı ki; ileride kural koyan ülkeler arasına girme imkanı olsun.

Bunu yapmayıp bilerek uluslararası kuralları çiğnerseniz halkınıza kötülük yapmış olursunuz. Halk hamasetle, “bizim oğlanın dayak attığı vurdulu kırdılı oyun” seyredip sizi alkışlayabilir. Ama bu sistemde hem de böylesine kritik dönemde bu ülkeyi, kasaba tüccarı mantığı ile yani “günlük ne aldım ne verdim ona bakarım” diyerek yönetirseniz, bu işin sonu kaçınılmaz olarak zora girer. Alkışlayan halk hamasetin karnını doyurmadığını gördüğü an sırtını döner.
Çok önemli günlere tanık oluyoruz, sonunda ne çıkacak yakında görmeye başlarız.

Bu gündemle algı düzelmez…

Bu gündemle algı düzelmez…
Erdal Sağlam

BAŞBAKAN Yardımcısı Mehmet Şimşek, önümüzdeki dönem hem yapısal reformları yapacaklarını, hem performanslarını yükselteceklerini, hem de ülkenin algısını iyileştireceklerini söylemiş.
Şimşek, “2002-2007 arasında yaptığımız gibi” diyerek, yine yapabileceklerini söylemeye çalışmış.
Şurası çok açık ki; Türkiye mevcut gündemiyle algısını düzeltemez. Yapısal reformları yapar mı bilmiyorum ama hükümetin performansını yükseltmesi de algıyı düzeltmesi de, bu gidişle çok zor görünüyor. Dolayısıyla bu görüntü sürdüğü müddetçe yapısal reformları yapsa da sonuç alması çok zor görünüyor.

Çünkü Şimşek de biliyor ki; hem içeride hem de dışarıda, mevcut hükümetin gücü, istikrarlı olup olmayacağı konusunda bile ciddi endişeler var.
Bunun yanında ülkede yaşananlar hem demokrasi ve basın özgürlüğü, hem de “Sermayeye yapılan baskılar” konusunda ciddi şüphe uyandırmış durumda. Böyle bir havada hükümetin performansını yükselteceğini, algıyı düzelteceğini bekleyenler özellikle sermaye kanadında pek bulunmuyor.
Başbakan ve Bakanları her ne kadar son olanları “siyasi değil hukuki süreçler” olarak nitelendirip, böyle savunma yapsalar da, bunu söylemekle inandırıcı olamayacaklarını, bence kendileri de biliyorlar.

Başbakanın İran’da, Boydak ve Zaman gazeteleri ile ilgili soruya verdiği yanıtta “tam iyi şeyler olup önemli adımlar atarken birileri kasıtlı olarak gündemi değiştiriyor” diye yakınmasının muhatabı kim acaba? Hükümet olarak kendilerinin bu olaylarla ilgileri bulunmadığını söylese de bu mahkeme kararlarının, aynen Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklanmaları ve serbest bırakılmalarındaki tavır gibi, siyasi bir irade tarafından yönlendirildiğini herkes görüyor. Başbakan bence bu yakınmasını mahkemelere ya da yaşananları aktaran basına değil, açıkça sorumlu odaklara yapmalı.

İşte tam da bu yakınmada görünen tablo nedeniyle hükümetin ülkenin algısını, özellikle dışarıda düzeltebilmesi pek mümkün gözükmüyor. Bu hükümet kurulduğundan beri ortalıkta dolaşan Başbakan ile Cumhurbaşkanı’nın görüş ayrılığı, Başbakanın görevinden ayrılmak zorunda kalabileceği, Başkanlık için referandum hatta erken seçim söylentileri son günlerde doruğa ulaştı.
Konuştuğumuz yabancı ve yerli yatırımcıların ilk sorusu ekonomiyle ilgili değil, “Cumhurbaşkanı ne yapacak?” sorusu oluyor. Kimse Başbakanın, hükümetin ekonomide ne yapacağını sormuyor. Bir başka deyişle hükümete kalsa belki ama herkes Cumhurbaşkanı’nın ne yapacağını kestirmeye çalışıyor.

NEREYE GİDİYOR?
Şimşek’in de dikkat çektiği gibi AKP iktidarları, 2007 yılından buyana Türkiye’nin algısını adım adım bu noktaya getirdiler. AKP’deki aşırı kendine güven ekonomide gerekenlerin yapılmasını savsaklatmaya, dış politikada emperyal hevese kapılarak ciddi hata yapılmasına neden oldu. Gelinen noktada; küresel likiditedeki zorunlu hareketin gecikmesi nedeniyle, ekonomide yine durumu idare eder görünüyoruz ama siyasette durum çok kötü. İçerideki bu giderek sertleşen kavganın yanında hemen hemen hiç bir dost ülke kalmadı. Batı ile ittifak ciddi tehlikede. AB’nin göçmen sorunu nedeniyle zorunlu iyi geçinme hareketleri bence geçici, çünkü artık Batı değerleri ve çıkarları ile ciddi çelişen noktaya geliyoruz, sert bir karşı hareket görmemiz kaçınılmaz.

Peki ne yapılıyor derseniz; tek adamlı yönetim hırsının körüklediği iç ve dış çatışma giderek artıyor. Ekonomide ise Cumhurbaşkanı’nın dediği kritik atamalar da olursa, ciddi bir yol ayrımına girme tehlikesi seziliyor.
Bu anlayış devam ederse, sizce Türkiye algısı düzeltilebilir mi?

Bekir Coşkun’un duası…

Bekir Coşkun’un duası…
Alpaslan Savaş

12 Eylül sabahıydı.
O sabah kimbilir kaç iki küçük el avuçlarının içini cama dayamış, sabahın köründe evden apar topar alınan anne ve babasının götürüldüğü yola bakıyordu.
Ve kaç gece daha, kaç iki küçük el avuçlarının içini aynı cama dayamış, onların geri geleceği günü beklemişti.
Kimisi aylar sonra geldi, bir deri iki kemik. Belki sarılamadılar bile işkence izlerinin acısından birbirlerine. Sustular, oturdular, göz göze gelmekten kaçtılar.
Kimisi aylar sonra yapılan ilk görüş gününde buluştu, babaannesiyle dedesinin elini tutup cezaevine gelen o iki küçük el ile.
Kimisi ise hiç dönemedi bir daha o eve. O gece uyumadan önce yanağa kondurulan kocaman bir öpücük kim bilir kaç küçük iki elin onlarla son anısı oldu.
*
Başkalarının da anısı oldu mutlaka. Mesela Koç ailesinin 20 yaşındaki genç veliahtının yaşadıkları bu hikayeden çok başka olmalı. O zamanlar dedesi şirketlerin başındaydı ve “Bugüne kadar hep işçiler güldü, şimdi sıra bizde” diyen Halit Narin’den çok daha iyisini yapmıştı. Bir elinde Kuran, öbür elinde yağlı urgan memlekette terör estiren cuntanın başına “emrinize amadeyim” diyen mektubunda nelerin yapılması gerektiğini tek tek sıralamıştı.
Yakalanan anarşistlerin cezaları süratle verilmeli, polis teşkilatının imkânları genişletilmeli, DİSK’i kapatmak yetmez, işçilere karşı tedbir elden bırakılmamalı, Turgut Özal sağlam adam, mutlaka desteklenmeli…
Böyle açmıştı torununun önünü memlekette.
“Zatıalilerine ve arkadaşlarınıza muvaffakiyetler temenni ediyorum. Emrinize amadeyim.”
Mektup böyle bitiyordu ve yerine ulaştığında kim bilir kaç iki küçük el artık camda beklemekten vazgeçmişti.
*
2013 yılının Haziran ayında Divan Otel’in camına dayalı iki küçük eli anlatmış Bekir Coşkun köşe yazısında. Ve sonrasında otel yönetimine gelen telefondan “açın kapıları” diyen sesi eklemiş. “Bu kez cennetin kapılarını açsın” istemiş. “Bir ülke bir iş adamının arkasından ağlıyor” diyor Bekir Coşkun.
Sadece son bir yıl içinde Tofaş’ta, Ford’da, Türk Traktör’de, Arçelik’te ve daha nice gruba bağlı işletmede yüzlerce işçinin işine son verildi.
Gezi Parkı direnişinde kendisi için destanlar yazılan Divan Otel’de çalışan işçiler sendikalı oldular diye kapının önüne koyuldu.

Eskiden Seka Fidanlığı, sonradan Ford fabrikası olan arazi beş kuruş para ödenmeden, ülkenin tek rafinerisi TÜPRAŞ ise birkaç yıllık kârına Koç ailesinin oldu.
12 Eylül sonrası ülkeyi Özal’a, ardından AKP’ye teslim edilmesinde en çok onların payı vardı.
Gerçekten ağlıyor bu ülke.
Cuntanın yok ettiği yaşamlar, sürgünler, işkenceler, işten atılan işçiler, el koyulan tüm zenginlikler ve hepsinden fazla avuçları cama dayanmış iki küçük el, ne O’nu ne dedesini hiç unutmayacak.

Bekir Coşkun’un yazısı:
http://www.sozcu.com.tr/2016/yazarlar/bekir-coskun/cennet-kapilarini-acsin-1052287/

Krizin faturası…

Krizin faturası…
Ali Sirmen

Cuma sabahı İstanbul Boğazı’ndan geçen Ceaser Kunikov adlı Rus savaş gemisinin güvertesindeki kıyıya yönelik füze tutan asker görüntüsü, Putin’in krizi daha da tırmandırmaya niyetli olduğunu gösteriyor.
Rusya’nın ciddi bir kışkırtma dönemine girdiği ve son davranışıyla da 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin ruhuna aykırı hareket ettiği söylenebilir.
Montrö Sözleşmesi, tehlikesiz, zararsız geçiş ölçütünü getirmiştir.
Son görüntünün bu kavramla ne kadar bağdaştığının yanıtı ortadadır.
Pazar gecesi bir toplantıda iki emekli büyükelçi ve eski milletvekili; Şükrü Elekdağ ve Onur Öymen ile birlikteydim. Bu iki seçkin diplomat ve politikacımız da Putin’in gerginliği daha da tırmandırma niyetini vurguluyorlardı.
Gerçekten de Türk-Rus gerginliğinin en tehlikeli yanı, iki tarafın egemenlerinin olaya yaklaşım tarzlarıdır.
Hem Putin hem Erdoğan, hamasete dayalı politikalar izlemektedirler. Bu durumda da akıl ve sağduyunun yerine kaba böbürlenme geçiyor ve gerginlik de tırmanıyor.
***
Sayın Elekdağ ve Öymen’in her ikisi de Putin’in uzlaşmaz tavrının yine de bir hesaba dayandığını belirtiyorlar.
Rus uçağını düşürmekte hukuki açıdan haklı olmamıza karşın, davranışın siyasi ve stratejik akıl bakımından yanlış olduğunu söyleyen Elekdağ, Azez-Cerablus hattını kırmızı çizgi ilan etmiş, PYD’ye Fırat’ın batısını yasaklamış olan, ayrıca bölgeyi IŞİD’den temizlemek için Amerika ile ortak operasyon yapılacağını açıklayan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kırmızı çizgilerinin yok olduğunu, Kerry’nin de teyit ettiği ABD-Türk ortak operasyonunun yerine şimdi PYD-Rus operasyonu yapıldığını belirtiyor ve şu anda Suriye hava sahasının Türkiye’ye kapanmış olduğunu söylüyor.
Görülüyor ki Putin gerginliği tırmandırırken, bölgesel politikasının enstrümanı olarak da kullanmaktadır…
Tayyip Erdoğan’ın politikasının Türkiye’ye hangi olumlu getirisi olduğunu kestirmek ise güçtür.
Rusya’nın ve PYD’nin bölgede varlığını güçlendiren, S-300 ve S-400’lerin de yerleştirilmelerini kolaylaştıran bu tutumun stratejik ve politik faturası kadar ekonomik faturası da ağırdır.
Nitekim CHP’li Faik Öztrak yaptığı açklamada, şimdilik krizin Türkiye’ye getireceği ek ekonomik yükün 6.5 milyar dolar olduğunu belirtmektedir.

Döküm şöyle:
2.9 milyar dolar bırakan Rus turistlerin yüzde 75 azalması halinde, bu alandaki kayıp 2.2 milyar dolar olacaktır. TIR’ların geçiş karnesinin iki binle sınırlanması halinde 80 – 90 milyon dolarlık kaybına müteahhitlik sektöründeki 3 milyar dolarlık gelir kaybı eklenip, yaş meyve ve sebze ihracındaki 800 – 900 milyon dolarlık gelirin de katılması halinde faturanın 6.5 milyar dolara tırmandığını görüyoruz.
Enerji ile ilgili sorunlar da ayrı bir yazı konusu.
Bütün bu gelişmeler karşısında, yanlış politikaları sonunda söyleyecek bir şey bulamayanların “Almazlarsa almasınlar!” veya “Bu millet tezekle ısınır, yine taviz vermez” türü tezekten tepkiler, korkunç faturayı doğuran aymazlığı örtmeye yetmiyor.

Kompülsif tüketiciden empati beklemek aptallıktır…

Kompülsif tüketiciden empati beklemek aptallıktır…
Serdar Devrim

Michigan Üniversitesi’nin 14 bin üniversite öğrencisiyle görüşerek yaptığı kapsamlı bir araştırma Association for Psychological Science’ın yıllık toplantısında açıklandı. (-mış, dürüst olmak gerekirse.)

Sonuç kısmında şöyle deniyor:
“2000 yılından sonra empati duygusunda çok büyük bir düşüş gözlemledik. Bugünkü gençlerin, 20 veya 30 yıl önceki üniversite gençliğine nazaran yüzde 40 daha az empati duygusuna sahip oldukları görülüyor.”

Oysa söz konusu ankette yer alan sorular gençleri pozitif cevap vermeye meylettiren türden.

Mesela: “Sizden daha az şanslı olan insanlara karşı genelde şefkat ve empati duyuyor musunuz?”

Yahut: “Acaba arkadaşım bu olaya nasıl bir gözle bakardı?’ diye düşünmeye çalışarak, arkadaşlarınızı anlamaya gayret ettiğiniz oluyor mu?”

Bu çanak sorulara rağmen, Amerikan üniversite gençliğinin yüzde 40’i başkalarına karşı en küçük bir empati duymuyor. (Bu arada gençlerin hakkını teslim edelim, en azından bunu dürüstçe söylüyorlar.)

*

Araştırmacılar bu empati fakirliğinin, sosyal ağlarda yaygın olan aşırı narsisizmin sonucu ve suçu olduğunu düşünüyorlar. Gençlerin sadece kendileri için var olma, sadece kendilerini düşünme eğiliminin de sebebi budur, diyorlar. (Facebook sayfalarına bakın, neredeyse sadece selfie ve otofoto…)

Yani günümüz gençlerinin (aslında çok küçük bir azınlığının) bazı konulardaki duruşlarına ve davranışlarına, sosyal medyadaki kimi yorumlarına bakarak, anti-kapitalist olduklarını, emeğin sömürüsüne, haksızlığa ve adaletsizliğe ‘ideolojik olarak’ karşı çıktıklarını sanmayın.

Özellikle siz, 68’li – 78’li ana-babalara söylüyorum.

Yeri geldiğinde iktidara, polise, zabıtaya, uluslararası şirketlere karşı tavır alıyor olmaları, çocuklarınızı değil devrimci, değil sosyalist; solcu hatta hümanist bile yapmaz.
Empati duygusu yüksek, ‘romantik’ gençler hâlâ var. Ama benmerkezci, kendi küçücük dünyasında küçücük günlük hedonist çıkarları için var olan, olup bitene ilgisiz ve dünyaya kaygısız gençler ezici bir çoğunluk oluşturuyor.

Sakın ola ki, ellerinden düşürmedikleri akıllı telefonların ve (röntgencilik ve teşhircilik dürtüsünü sömüren) sosyal medya bağımlılıklarının bu gençleri ‘sosyabl’ (= toplumcul yani diğer insanlarla iletişim kurmaya yatkın ve bu iletişimden ve toplum içinde var olmaktan zevk alan insanlar) haline getirdiği sanısına kapılmayın.

Son derece egoist, hedonist ve apolitik bir nesil yetiştirmeyi başardınız!

Haaa, ama bir dakika, gençlere de fazla haksızlık etmeyelim: Sizin zamanınınızda (gene 68’li, 78’li ana-babalara söylüyorum) durum farklı mıydı? Değildi…

Oranı yüzde biri, bilemedin ikiyi geçmeyen bir ‘bilinçli gençlik’, ve hayatı derbi maçta kaleyi kimin koruyacağından, çeyiz sandığına kaç tane saten gecelik koyacağından ibaret bir büyük kalabalık…

Tek fark, biz ‘ihbarlı telefonunuz var’ diye postaneye çağrılırdık, şimdiki gençler akıllarını emanet ettikleri cep telefonları için varlar.

Çünkü bizim, istesek de tüketebileceğimiz bir şey yoktu, şimdiki gençler ise düzen(ler) tarafından ‘kompülsif tüketici’ haline getirildi.

Tüketicinin de duyarlısı ve akıllısı makbul değildir…

Dört işlem bilmeyen bir başbakan!

Dört işlem bilmeyen bir başbakan!
Hasan DEMİR

Muhalefet etmek elbette hakaret etmek değil. 13 yıldır ülkeyi yöneten bir partinin başı ve ülkenin başbakanı çıkıp, “Şunu şunu yapacağız” diyor, biz de örnekler vererek “bunlar palavra” diyorsak, bunun adına hakaret değil, “eleştiri” denir. “Palavra”ya hakaret diyenler aynı ağızların ve o ağzın ağabeyinin önüne gelene “hain, şerefsiz, vatan haini” demesi “iltifat” mı oluyor?..

Size bir şey söyleyelim mi? O yazı aslında turpun küçüğü idi.

Bu tür eleştiriler alabileceğimizi düşünerek turpun orta boyunu bugüne saklamıştık… Büyüğünü internetten siz bulun. Nasıl bulacağız diyorsanız, Arslan Bulut’un yazılarında bir hayli ipucu var, o izleri takip edin deriz…

Gelelim “palavra” bahsinden turpun “orta boy” olanına…

“Türkiye Cumhuriyeti’ni yöneten Başbakan Davutoğlu daha dört işlem bilmiyor” desek “Hadi be, o kadar da değil!” dersiniz.

Ama maalesef bu doğru.

Üstelik dört işlem bilmeyen Davutoğlu, bir seçim daha kazanacak, ülkeyi bir dönem daha yönetecek, iddiası bu…

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanının daha ilkokulda öğretilen dört işlemi bilmediğini elbette yazmazdık amma, bunu dünyanın gözünün içine baka baka kendileri söylemiş, biz de yandaş gazetelerden Akşam’da okuduk…

Buyurun birlikte okuyalım:

“Davutoğlu, Uluslararası Finans Enstitüsü’nce The Four Seasons Bosphorus Hotel’de gerçekleştirilen ’Türkiye’nin Dönem Başkanlığında G-20 Gündemi’konferansı kapsamındaki akşam yemeğinde konuklara hitap etti.

Davutoğlu, Türkiye’nin ekonomik performansı ile 2001 yılındaki ekonomisi kıyaslandığında müthiş bir değişim görüleceğini dile getirerek, ’Ama bütün perspektiflerden, tüm bakış açılarından bütçe açığımız sadece yüzde 1,4, borcumuzun gayrisafi yurt içi hâsılaya oranı yüzde 13’lerde. Daha önceleri yüzde 25-30’lardaydı. Bütün istatistikler gösteriyor ki Türkiye bir başarı öyküsü yaratmıştır’diye konuştu.”

Ve daha pek çok şey söyledikten sonra Prof. Dr. unvanlı Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı Sayın Davutoğlu dört işlem bilmediğini bakınız nasıl itiraf etti.

Yine Akşam’dan:

“(…) küresel krizden bu yana 6 milyona yakın yeni istihdam oluşturduklarını vurgulayarak, ’Gayrisafi yurt içi hâsılamız neredeyse 800 milyar doları geçti. Kişi başına düşen milli gelirimize baktığınız zaman bu da 19 bin doları geçti. Türkiye şimdi üst orta gelir grubu ülkelerden birisi haline geldi…”

“Gayrisafi yurtiçi hâsılamız 800 milyarı ’neredeyse’şartıyla geçti” ise nüfusu 78 milyon olan Türkiye’de nasıl oluyor da Başbakan Davutoğlu, “Kişi başına düşen milli gelirimize baktığımızda bu da 19 bin doları geçti” diyebiliyor.

Kişi başına düşen millî gelir, gayrisafi milli hâsılanın ülke nüfusuna bölünmesiyle ortaya çıkmıyor mu?

Paylaştır 800 milyar doları 78 milyonluk Türkiye’ye, kişi başına düşen millî gelirin 10 bin küsur dolar olduğunu gör…

Yani yapılması gereken sadece ilkokulda öğretilen dört işlemden biri olan “bölme” den ibaret…

Zaten IMF, Türkiye 10 bin dolar milli gelir bandında diyor.

Ekonomi ile ilgilenen sivil toplum kuruluşları, “Ülkemiz 10 bin dolarlık ekonomi bandında patinaj yapıyor, Türkiye orta gelir tuzağında” diye ciddi uyarılarda bulunuyor, Başbakan Davutoğlu da tutuyor, uluslararası bir camiaya seslenirken “Milli gelirimiz 800 milyar dolar, kişi başına 19 milyar düşüyor, yüksek gelir sınıfına geçtik” diyor.

Biz bölme işleminde bile hata yapan bir Başbakanın açıkladığı bir hükümet programının pek çok bölümüne “Palavra” dediğimizde, zatı şahanelerine niye “hakaret etmiş” olalım!

Böyle bir hatayı muhalefet liderlerinden biri yapsaydı hem Erdoğan, hem Davutoğlu, hem havuz medyası, “Bunlara dört koyun bile teslim edilmez” diye meydan meydan dolaşmaz, manşet manşet bulaşmazlar mıydı?

17 Aralık bize neyi öğretti?

17 Aralık bize neyi öğretti?
Mehmet Y. YILMAZ

17 Aralık tarihi belli ki herkese değişik bir şey ifade ediyor.
Başbakan’a göre bu Mevlânâ’ya vuslatın günü. Eski AB Bakanı Egemen Bağış’a göre AB ile tam üyelik görüşmelerinin başladığı tarih ve kaderin bir cilvesine göre de kendisi ile ilgili rüşvet iddialarının ortaya döküldüğü tarih de aynı zamanda.

Benim için 17 Aralık 2013, Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluğunun belgelerinin ortalığa döküldüğü tarih anlamına geliyor ki bu vesileyle “Büyük Usta” Recep Tayyip Erdoğan’ın “saf” bir insan olduğunu da öğrenmiş olduk. O kadar safmış ki, bir cemaat gözlerinin önünde devletin bütün kurumlarına girmiş, ele geçirmiş.

Yargıdan tutun Emniyet’e, telekomünikasyon idaresinden Hazine’ye, TÜBİTAK’tan saymaya başlayın üniversitelere kadar her şey onlardan sorulur hale gelmiş. Onlar istedikçe istemiş, şimdiki Cumhurbaşkanı da onlar “ne istedilerse” sorup sual etmeden vermiş!
Niye vermiş?

Kendisi söyledi zaten, saf olduğu için! Millet bunlara güvenmiş, “Ülkeyi benim adıma yönetsin” diye oylarını verip iktidara getirmiş ama bunlar gidip her şeyi cemaate teslim etmişler!
Belli ki iki kazı güdebilecek durumda değillermiş, cemaatin kadroları ile iktidar olmaya çalışmışlar.

Şimdi de cemaatin kurduğu “paralel yapı” ile mücadele peşindeler, kanunlar iki ayda bir değişiyor, yargı yeniden dizayn ediliyor, İçişleri Bakanlığı başta olmak üzere bütün devlet kuruluşlarında kitleler halinde insanlar işlerinden oluyor.

Peki, böylesine saf olduğunu kabul eden iktidarın şimdi yaptıklarının doğru olduğundan nasıl emin olabileceğiz?
Bu kez de gidip bir başka cemaatin, mesela “Taşhiyecilerin” kucağına düşmesinler?

Gözlerinin önünde sahte delillerle insanlar hapislerde süründürülmüş, hayali örgütlere üyedir denilerek kitleler halinde insanların telefonları dinlenmiş. O kadar yazıldı, çizildi o zaman fark edemediler, şimdi ani bir zihin açıklığı ile “hesap sormaktan” söz ediyorlar.

O vakitler bunlardan şikâyet ettiğimizde, “İnsan suç işlemediyse telefonunun dinlenmesinden korkar mı” diyorlardı. Devlette bir çetenin örgütlendiğini, bunların yargıyı da kullanarak Türkiye’yi korkuyla teslim alacağını söylediğimizde, “Ben de bu davaların savcısıyım” diye meydanlarda bağıranlar da bunlardı.

Şimdi paralel çetenin cinayetler işlediğini söylüyorlar, o cinayetlerin adam gibi soruşturulması için gerekli izinlerin verilmesini engelleyen hangi hükümetti? İşin aslı şu ki, bugün paralel yapı diye yeri göğü yıkan AKP, o vakit de bütün bunların hepsinin farkındaydı.

Ne zaman ki iktidarı paylaşmak ile ilgili aralarında bir anlaşmazlık çıktı, o vakit her şey değişti. Meğerse ortak iktidarlarına hâkim olan ideoloji pek o kadar da etik sayılabilecek bir şey değilmiş. Bir taraf, diğerinin devleti ele geçirmek ile ilgili planlarını biliyor ama muhalefeti bu “maşa” aracılığıyla susturacağını düşündüğü için buna ses çıkarmıyormuş.

Diğer taraf da bütün rüşvetleri filan biliyor ama devlet içinde örgütlenmelerine izin verildiği hatta teşvik edildiği için buna sesini çıkarmıyormuş! Bir tür “Kaşı sırtımı, kaşıyayım sırtını” ideolojisi yani! Birbirleriyle bir iktidar mücadelesine girişmemiş olsalar, şu anda da her şey eskisi gibi yürüyüp gidiyor olacaktı.

İnsanlar hapiste çürürken biri örgütlenmesine devam edecekti, diğeri cebini doldurmaya! Ve şimdi iki taraf kavga ediyor, bizden de birinden birini tutmamız bekleniyor! Hayır baylar, sizin kavganızın tarafı değiliz. Devlet içinde devlet olmak üzere paralel bir örgütlenme içinde olanları da savunamayız, tek dertleri ceplerini doldurmak olanları da!

Sahte delillerle insanları hapse atıp bir korku imparatorluğu yaratmak isteyenleri de savunamayız, kişisel ikbal hırslarını tatmin için buna göz yumup onlara ne istedilerse verenleri de!
Biz bu ülkenin demokratik bir hukuk devleti olmasını istiyoruz, bizim isteklerimiz ile sizin beklentileriniz ise hiç uyuşmuyor!

Bir parola olarak İslam…

Bir parola olarak İslam…
Ayşenur Arslan

İki yıl kadar önce, CNNTÜRK’te, baba oğul Taha ve Mustafa Akyol’u Medya Mahallesi’nde konuk etmiştim. Ve onlara şu tespitimi aktarmıştım:

“Taha Akyol İslâm’ı daha ziyade ‘geleneksel’ biçimde anlıyor ve yaşıyor. Oysa, genç kuşak Mustafa Akyol için İslâm bir ‘ideoloji’. Katılır mısınız bu tespite?”

İkisi de “Evet” diye yanıtlamıştı.

Evet, genç kuşaklar için İslâm uzun süredir ‘ideolojik bir mesele’. Yani, inançla sınırlanamayan… Toplumsal yaşamı ve devlet denilen aygıtın işleyişini belirleyecek bir kılavuz… Bir paradigma.

Sol / sosyal demokrasi / laik kesim bence bu gelişmeyi görüp analiz edemedi. Edemeyince de, tek bir İslâm anlayışı / bakışı var gibi.. Dahası, bir ‘inanç meselesi’ olarak algıladı ve tutum geliştirdi. O tutum da siyasal / ideolojik İslâm anlayışının değirmenine su taşıdı.

Şimdi şimdi fark ediliyor. Ama bir hayli geç kalındı. Çünkü son 20-30 yılda ‘Siyasal İslamcılar’, TÜRK TİPİ ŞERİAT için açtıkları yolda çok büyük mesafe kat ettiler. Geleneksel olanı da korkular, baskılar ve aldatmalarla -büyük ölçüde- yanlarına çekmeyi başardılar. Onları dönüştürdüler.

Solun / sosyal demokratların / laik kesimin yapamadığını -ironik bir biçimde- Erdoğan mı yapacak acaba?

Yani, ‘Bir İdeoloji Olarak İslâm’ çerçevesini şimdi Erdoğan mı bozacak?

Bir zamandır aklıma takılan sorular, Erdoğan’ın son mitingleri ve ATV ekranındaki şovu ile netleşti.

Erdoğan ve AKP kadroları, muhalefete saldırırken işi kolaydı. Karşısındakini hep “Bunlar cami bilmez, dinden imandan anlamaz” diye suçluyordu çünkü. Muhafazakâr seçmeni, yumuşak noktasından vuruyordu.

Oysa şimdi Gülen’e bu silahlarla vuramıyor. Vurmaya kalkışınca da (kendisi tuhaflığın farkında mı acaba) neredeyse laik jargonla konuşuyor.

Kulaklarıma inanamadım. Başbakan, ATV’deki programda aynen şunları söyledi:

“Kimsenin yaptığı yanına kalmayacak. Ortalığa pislik dökülecek, şimdiden söylüyorum. Kurban kesimden haraç toplamaya, dershaneye kadar çok şaşırtıcı sonuçlar, makbuzsuz toplanan paraların nerelerde olduğu ortaya çıkacak. Failleri de yargı önüne çıkacak”.

Erdoğan, ‘kurban kesimiyle haraç toplamaktan’ söz ediyor. 28 Şubat sürecinde askerlerin tam da bunu söyleyip yaptığını unutmuş gibi… Şimdi onlarla aynı cümleleri kuruyor.

Dahası; Gülen’i yıllar yıllar önce “Başörtüsü füruattır” (ayrıntıdır) dediği için, ŞİMDİ vurmaya kalkıyor. Kavgayı siyaset sahnesine taşıyor. Başka bir yol bilmediği için, o kavganın silah, usul ve ölçülerini İslâm’dan seçiyor. Ancak hasmı da aynı dili konuştuğu için İDEOLOJİSİ ÇÖKÜYOR. En azından çatırdıyor.

YİYEN – YEMEYEN FARKI!

Çatırdamanın en önemli nedenlerinden biri, Erdoğan ile Fethullah Gülen’in kamuya yansıyan ‘fotoğrafları’.

Erdoğan’ın fotoğrafındaki adam, villa üstüne villa yaptıran… Para üstüne para istifleyen… Kendine İstanbul tepelerinde köşkler, Ankara’da kaleler inşa ettiren bir profil çiziyor.

Fethullah Gülen ve kendisini onun müridi sayanlar ise; fotoğrafta (Samanyolu’nun son derece başarılı algı yönetiminin de sayesinde) ‘kendisi için bir şey istemeyen, fedakâr misyonerler’ olarak çiziliyor. Hatta, Gülen’in sağlık sorunları yüzünden mecbur olduğu diyet bile ‘oruç’ kılıfında sunuluyor.

Evet, Gülen Cemaati’nin mal varlığı, bankaları, kadroları ile sahiden bir devletten farkı yok. O ‘paralel’ devletin; başta sol muhalefet olmak üzere, yıllardır hangi kesimleri nasıl ezdiğini, bürokrasinin her kademesinde ‘damarlara sızıp yerleştiğini’ de biliyoruz.

Erdoğan, bütün bunlara yıllardır kendi çıkarları için göz yumdu, hatta yüreklendirdi. O yüzden ‘şimdi farkına varmış’ gibi yaparken zorlanıyor. Dinleme kayıtlarıyla ortaya çıkan paralar, gayrimenkuller, kısacası: AKÇELİ İŞLER de yaldızlarını söküp duruyor.

TAK TAK… KİM O?

SOKAK’taki Medya Mahallesi’ne konuk olan Levent Gültekin de geçenlerde (iki tarafı da yakından bilen biri olarak) şöyle bir saptamada bulundu:

“AKP döneminde DİNDARLIK BİR PAROLA OLDU”.

Tak tak… Kim o? Dindar!.. Buyur o zaman, Türkiye’nin paylaşıldığı sofrada sen de kendine bir yer bul!..

Son 12 yılda toplumu oluşturan parçalar yerlerinden oynadı. Erdoğan İktidarı o parçalarla kendine ‘yeni bir resim’ yapmak istiyor. Yani; hayalindeki Türkiye’yi kurmak…

Ama tam aksi oluyor. İslâm’ı “AKP Zenginleri Kulübü’ne Giriş Parolası” haline getiren de o… Mezhepçilik yaparken ayrımı derinleştiren de… Kendilerini İslâm ile tanımlayanlar da yine bu dönemde parça parça oldu:

·İslâm’ı bir GELENEK olarak yaşayanlar.

·İslâm’a bir İDEOLOJİ olarak yaklaşanlar.

·İslâm’ı bir PAROLA olarak kullananlar.

Evet; tarikatlar, cemaatler geçmişten bugüne hep tartıştı. Geçinemedi. Hatta birbirlerini ‘kâfirlik’le suçladı. Ancak iş ‘iktidara yakın olmaya’ gelince, sular duruldu. Hepsi de iktidara yakın olmak için yarıştı. Laik Cumhuriyet’i savunanlar karşısında da yekpâre bir güç oluşturdu.

Oysa şimdi daha ‘derin’ bir ayrışma var. İslâmcı bir cemaatin iktidardaki İslâmcı partiye savaş açması da zaten bir ‘ilk’.

Sol / sosyal demokratlar / laik kesim… Bu tabloyu görüp iyi analiz etmeli. En az, İslâm’ı bir ideoloji olarak görüp tartışanlar kadar açık ve cesur olabilmeli. Kıvırtmamalı. Tutumunu ve sözünü netleştirerek arkasında durabilmeli. ‘İnanca saygılı olmak’ adına TÜRK TİPİ ŞERİAT’ın değirmenine artık su taşımamalı.

‘KADINLAR GÜNÜ’ KUTLU OLSUN, FÜSUN!

2013 sonbaharı… Hiç tanışmadan tanıdığım ve sevdiğim bir kadının duruşması için Adliye Sarayı’nı gidiyorum. Gazeteci, Özgür Radyo Kurucusu Füsun Erdoğan yargılanıyor.

Duruşma başladıktan sonar, bir ara göz göze geliyoruz. Gülümsüyoruz. Tanışıyoruz.

Sonra bir an: Duruşmaya ara verildiğinde, fidan gibi bir genç izleyiciler kısmından kalkıp, neredeyse koşarak Füsun’un yanına gidiyor. Oğluymuş. Aktaş. Hiç konuşmadan, ikisinin de gözleri sımsıkı kapalı, birbirlerine sarılıyorlar. Hissediyorum. Füsun “Kuzusunu kokluyor”. Anneler, evlatlarını boynundan öpüp koklar. O da öyle yapıyor. Birazdan karar açıklanacak. Ve Füsun muhtemelen müebbet hapse mahkûm olacak. Ama ağlamıyorlar. Kendilerini kedere, öfkeye değil sevgiye bırakıyorlar. Onları ayırıp Füsun’u içeri götürmeye gelen polis bile ne yapacağını şaşırıyor. Ayıramıyor. Hiç değilse, iki dakikalığına ayıramıyor.

Şimdi o oğul, Aktaş, annesi için açlık grevine hazırlanıyor.

Füsun ve Aktaş aynı zamanda Hollanda vatandaşı. Aktaş, 12-13 ve 14 Mart günleri Hollanda’da yaşadığı kentte açlık grevi yapacak. Hollanda Gezi Dayanışması’nın da desteğiyle, Hollanda ve genel olarak Avrupa kamuoyunun dikkati, bir gazetecinin aldığı korkunç cezaya çekilmeye çalışılacak.

Belki biz de buralardan destek verebiliriz. Hiç değilse sosyal medyada mesaj vererek Aktaş’la dayanışabiliriz. Çünkü, Aktaş sadece yetkililere değil, size de sesleniyor:

“ANNEM İÇİN ÖZGÜRLÜK”

“Biliyor musunuz?

Türkiye’de onlarca tutuklu gazeteci var. Annem Füsun ERDOĞAN onlardan biri. Diğer gazeteciler, avukatlar, sendikacılar ve öğrenciler gibi; polis ve savcı komplosuyla tutuklandı. Güvenilmez ilan edilip kapatılan Özel Yetkili Mahkemeler’den birinde yargılandı. Ağırlaştırılmış müebbetin yanı sıra, binlerce yıl ağır hapis cezasına mahküm edildi. Adil bir biçimde yargılanmadı ve hiçbir delile dayanılmaksızın cezası verildi.

Annemin yaşadığı adaletsizliğe ve tutuklu gazeteciler gerçeğine dikkat çekmek, müdahil olmaya çağırmak amacıyla, üç gün sembolik bir açlık grevi yapacağım. İyiden, doğrudan, insan haklarından ve onurundan yana olan, vicdan sahibi herkesi benim yanımda olmaya çağırıyorum.

Adalet çığlığımı duyun.

Annem için özgürlük istiyorum.

Dayanışmaya, sahiplenmeye, müdahil olmaya çağırıyorum.

Yarın sıra size gelebilir.

Aktaş Erdoğan”

BAŞBAKAN SÜRÇMEZ!

Başbakan mitingde konuşurken “Evlatlarıma helal lokma yedirmedim” dedi. Erdoğan yandaşı ya da karşıtı medya bunu, söz birliği edip ‘dil sürçmesi’ diye verdi. Ne münasebet! Eyyy medya! Siz Başbakan’dan daha mı iyi bileceksiniz? Siz kim oluyorsunuz da Başbakan’a ‘sürçtü’ falan diyorsunuz!

Kleptokrasi…

Kleptokrasi…
Zeynep Oral

Çeşit çeşit ülke yönetimi var: Demokrasi, monarşi, oligarşi, vs… Bu terminolojiye bir yenisi eklenmiş: “Kleptokrasi…”
Bizim ülkemizdeki bunlardan hiçbiri değil.
Bizimki, Başbakan’ın açıkladığı ve bildiğiniz gibi “İleri Demokrasi…” Bizim ülkemizdeki yönetim biçimiyle yakından uzaktan hiçbir ilgisi olmayan şu “Kleptokrasi”yi biraz açmak istiyorum.

Hastalık olarak
Malum, “Kleptomani” sözcüğü hırsızlığı anatan bir tür hastalıktır. Ruh doktorları, kleptomaniyi “çalma dürtüsünün denetlenememesi” olarak açıklar.
Kleptomanlar, daha çok gereksinme duyulmayan nesneleri çalmaya yöneliktirler. O nedenle özellikle geri kalmış toplumlarda zengin çalarsa “kleptomani”, yoksul çalarsa “hırsızlık” denir…
Kleptomani, tedavisi olan bir hastalıktır. Ölümcül değildir. Hasta tedavi olduktan sonra normal yaşama dönebilir. Tedaviyi kabul etmezse, yaşamının sonuna dek çalmaya devam eder, çocuklarını da, yakın çevresini de çalmaya teşvik eder…

Yönetim biçimi olarak
Gelelim yönetim biçimi olarak “Kleptokrasi”ye…
Kleptokrasi, halkın kendi hırsızını kendi oylarıyla seçmesidir. Bu yönetim biçimi üzerine biraz araştırma yaptım. İşte bulduklarım
Vikipedi, Özgür Ansiklopedi’ye göre: “Kleptokrasi, bir ülkede iktidarı ele geçiren bir ailenin ya da siyasal grubun, o ülkenin kaynaklarını sistemli olarak soyması demektir ve kısaca Hırsızlar rejimi anlamına gelir. Demokrasinin bütün kurumlarıyla yerleşmediği ülkelerde görülen bu durum, o ülkelerin gelişmesinin önündeki en büyük engellerden biri olmaktadır.”
Bu tür bir yönetimn sonuçları ise şöyle belirleniyor:
“Hırsızlar rejiminin egemen olduğu bir ülkede, yerli sanayi ve tarımsal üretim zayıflar ve iç pazar büyük sermaye gruplarına açılır. Siyasal alanda da insan haklarını çiğneyen, baskıcı bir yönetim kendini gösterir (düşük ücretler, rüşvetsiz iş yapmayan bir bürokrasi vb). Etnik milliyetçiliği, ırkçılığı ya da dini kullanarak geniş kitleleri yönlendirmeleri, bu tür yönetimlerin en karakteristik özellikleri arasındadır.”
Yolsuzluk karşıtı çalışmalarıyla tanınan Almanya merkezli NGO Transparency International örgütü, 2004 başlarında şu bilgileri veren bir rapor yayımladı:

Dünyadan örnekler
Bizim ülkemizde asla olmayacak bu yönetim biçimine yazık ki dünyada sık rastlanıyor. Yolsuzluk karşıtı çalışmalar yapan NGO Tranparency International (STK Uluslararası Saydamlık) Örgütü 2004 raporunda şu örnekleri vermiş:
Eski Endenozya Devlet Başkanı Suharto (15 milyar ile 35 milyar dolar arası).
Eski Filipinler Devlet Başkanı Ferdinand Marcos (5 milyar- 10 milyar dolar arası). Eski Zaire (bugünkü Kongo) Devlet Başkanı Mobutu Sese Seko (5 milyar dolar).
Eski Nijerya Devlet Başkanı Sani Abacha (2 milyar – 5 milyar dolar).
Eski Yugoslavya ve Sırbistan Devlet Başkanı Slobodan Miloševic (1 milyar dolar).
Eski Haiti Devlet Başkanı Jean-Claude Duvalier (300 milyon -800 milyon dolar).
Eski Peru Devlet Başkanı Alberto Fujimori (600 milyon dolar).
Eski Ukrayna Başbakanı Pavlo Lazarenko (114 milyon- 200 milyon dolar).
Eski Nikaragua Devlet Başkanı Arnoldo Alemán (100 milyon dolar).
Eski Filipinler Devlet Başkanı Joseph Estrada (78 milyon-80 milyon dolar).
Ve hepsinin sonları malum…