Tiyatro hayat, sinema sanat, televizyonsa bir mobilyadır…

Tiyatro hayat, sinema sanat, televizyonsa bir mobilyadır…
Çınar Oskay

Haluk Bilginer, Türkiye’nin şansı kabul edebileceğimiz bir oyuncu. Tiyatro, sinema, dizi; yer aldığı her projeyi yukarı taşıyan ender isimlerden. Şimdilerde internet dizisi ‘Şahsiyet’te alışılmadık bir karakteri canlandıran ustayla konuştuk.
Dünya çapında tek yıldızımız…
Ara sıra yurtdışında oynayıp ligimize dönen futbolcular gibi…
‘Masumiyet’teki tiradı sinema tarihimizin en iyi sahnesi seçildi.
Haluk Bilginer beyazperdeye, ekrana hep kalite getirdi.
Haftaya bir Hollywood filmi gösterime giriyor ama onu esas heyecanlandıran yeni yayımlanan ‘Şahsiyet’ dizisi.
Edebiyatımızın esaslı kalemi Hakan Günday’ın yazdığı, Onur Saylak’ın yönettiği dizi tabanca gibi!
Gına getiren dizilere benzemiyor.
Bitmek bilmeyen yakın planlar, bağıran çağıran insanlar yok.
En sıkı yabancı dizileri aratmayan bir öykü, prodüksiyon ve oyunculuk var.
Ay Yapım’ı yöneten Kerem Çatay’a bazen “Neden artık ‘Ezel’ gibi bir dizi çekemiyorsun” diye takılırdım.
Galiba sonunda bir aday belirdi.
Başroldeki Haluk Bilginer’le ‘Şahsiyet’i, hayatını ve Türkiye’yi konuştuk.

Şahsiyet’ değişik bir hikâye. Tür olarak nereye koyarsınız?

– Beni çok heyecanlandıran ve benzerleriyle karşılaşmadığımız bir senaryo. Bildiğimiz seri katil hikâyesi değil. Adam kahraman da değil, tipik psikopat da. Yok olması gereken insanların listesini yapmış. Alzheimer olunca nasıl olsa unutacağım diye başlıyor sırayla… Şahane bir kara komedi/gerilim. Hakan Günday çok iyi yazmış, Onur Saylak da çok iyi çekiyor.

* Sizi ilk kez bu yaşta bir karakter olarak görüyorum.

– Yaş alalım ama ruhumuz genç kalsın.

Sona yaklaşıyoruz

* Bir oyuncu için nasıl bir dönem bu?

– Olgunluk dönemidir herhalde. Bazı şeyleri sorun etmemeye başlıyorsunuz. Hayata başka türlü bakıyorsunuz.

* Nasıl?

– Öleceğini bilerek… Öleceğini bilen tek yaratık insan. Nedense bunu 30’lu değil, 60’lı yaşlarda anlamaya başlıyor. Sona yaklaşıyoruz. Shakespeare’in dediği gibi, “Zaman en büyük düşmanınız. Doğduğunuz andan itibaren ölüme doğru sürükleyen bir şey”.

* Ne oluyor bunu anlayınca?

– Empati, vicdan, insan olma özellikleri artıyor.

* Bir araştırma hatırlıyorum. İnsanın en mutlu yaşı 63 çıkmıştı. Doğru mu?

– Öyle mi? Ben 63 buçuğum! Ve bence doğru.

* Türk dizileri nasıl sizce? Dizi ihracatında ABD’den sonra dünya ikincisiyiz.

– Televizyonda çok iş yapıldığı için insanlar tecrübe kazandı, meleke kesp etti, eskilerin deyimiyle.

* Biraz çığırından çıkmadı mı? Abartılı yakın planlar, bağırış çağırış falan. Sizin kalibrenizde bir oyuncu için işkence olmalı.

– Ağır işkence tabii. Sadece izleyene değil, yapana da. Tüm ekibe işkence. Her hafta 150 dakika! Bunu regüle etmeleri gerekiyor. Standart olmadığı için gecenin 4’ünde trafik kazası oldu, set çalışanları öldü.

* ‘Ezel’ vardı mesela, efsane bir dizi. O kalitede bir dizi görebiliyor muyuz artık?

– Kalite düşüyor, senaryo tavsıyor. Yakın planlar; ben sana baktım, sen bana baktın. Çayı koy, demlensin, hâlâ birbirlerine bakıyorlar! Bence televizyonun geleceği internette. BluTV, Puhu TV… ‘Şahsiyet’te bölümler 60’ar dakika. Dünya standardı dramada maksimum bir saat, genelde 45 dakika. Sitcom’da 25 dakika. Türkiye’deyse 150 dakika!

Mesleksiz ünlülere ‘sanatçı’ diyoruz

* Tiyatroyu görev duygusuyla mı yapıyorsunuz?

– Öyle demeyelim, çok sevdiğim için yapıyorum. Tiyatro hayat, sinema sanat, televizyonsa bir mobilya. Televizyon sanatı diye bir şey olmaz. Sinema yönetmenin, tiyatro oyuncunun sanatı.

* Kutsadığınız bir şey değil ama…�

– Aman, aman, aman! Sakın! Efsaneleştirmeye gerek yok, neyse o!

* Böyle bir tartışma vardı değil mi?

– “‘Rolümdem etkilendim’ demek ya psikolojik rahatsızlıktır ya yalancılıktır” dedim. Saldırdılar. Oyuncu rolünden etkilenmez, nokta! Oyunculuk bir beceridir, marangozluk gibi. “Bu rol için altı ay bilmemkimlerle yaşadım.” Tanrı’yı oynadım ben. Ne yapacaktım? Altı ay Tanrı’yla mı yaşayacaktım! Selama abartılı hareketlerle çıkmalar falan… Mesleği bu çapaklardan arındırmak lazım.

* Dünya Tiyatro Günü’nde Twitter’da şunu yazmışsınız: “Sözün bittiği yerdeyiz ama sanat sözün bittiği yerde başlar.”

– Söz yetmediği için resim, beste yapıyoruz. İngilizce, Çince, Türkçe yetse neden beste yapayım ki? Bin kelime döksem ‘Guernica’yı anlatabilir miyim sözlerimle? Tiyatro da öyle.

Tanrı’yı da oynadım ben. Ne yapacaktım? Altı ay Tanrı’yla mı yaşayacaktım! Selama abartılı hareketlerle çıkmalar falan… Mesleği bu çapaklardan arındırmak lazım.

Mesleksiz ünlülere ‘sanatçı’ diyoruz

* Kadıköy’de polis ‘Sadece Diktatör’ gibi bazı oyunları yasakladığında, “Polis keşke tiyatro izlemeye gelseydi” diye yazdınız.

– Hiçbir sanat faaliyeti yasaklanmamalıdır. İzleyen içindir sanat. Ben sahnede “İnsan hali böyle bir şeydir” derim, siz de kendinizi, insanı anlamak, empati kurmak için seyredersiniz.

* Ülke gerildikçe ilgi arttı galiba tiyatroya…

– Kadıköy’de herkes bir salon açalım diye tatlı bir telaş içinde. Ama çok küçük bir kitleye yaptığımızı unutmayın. Türkiye’nin yüzde 80’ine tiyatro dediğiniz zaman akıllarına hiçbir şey gelmiyor. Yüzde 14’ü “Sinema gibi bir şey ama canlı yapılıyor galiba” diyor. Sadece yüzde 6’sı hayatında bir kere gitmiş. Türkiye İstatistik Kurumu’nun sayıları bunlar. Yani ülkenin yüzde 5’ine, 6’sına tiyatro yapıyoruz.

* Mehmet Aslantuğ “Oyunlar yasaklanıyorsa baskı yok denemez” derken bazı sanatçılar “Bu ülkede kimse baskı altında değil” çizgisindeydi. Nasıl görüyorsunuz?

– Tam sizin gördüğünüz gibi görüyorum.

* Nasıl yani?

– Gazetecisiniz, sizin nasıl gördüğünüz çok önemli. Benimki yaptıklarımla, söylediklerimle ortada.

* Madem merak ediyorsunuz; “Türkiye’de herkes çok özgür” diyen bir sanatçı için ‘Alice Harikalar Diyarı’nda diye düşünüyorum.

– Sanatçı ne idüğü belirsiz bir tanımlama zaten. Mesleksiz ünlülere ‘sanatçı’ diyoruz. Ben oyuncuyum mesela, öbürü heykeltıraştır, diğeri dansçıdır. “Ben sanatçıyım” diyene soracaksın mesleğin nedir abla? Biraz daha sanatla ilgilenmelerini tavsiye ederim.

* Açıktan muhalifsiniz, sizinle uğraşıyorlar mı?

– Uğraşmak isteyen herkes uğraşıyor.

* Hayatınız zorlaştı mı?

– Sizinki kolay mı?

* Hayır, değil.

– Bravo. Ben sizden niye farklı olayım? Ama bir şeyleri ‘rağmen’ yapmak zevklidir. Türkiye’de tiyatro kurmuş olmayı hiçbir şeye değişmem.

* Sizin kulvarınızda akla ilk gelenler Genco Erkal, Müjdat Gezen, Ferhan Şensoy… Bu isimler hep katı Kemalist çizgideydi. Sizse “Bu Atatürk’e tapınma hikâyesini artık geride bırakmak lazım” demiştiniz Hürriyet’ten Cansu Çamlıbel’e.

– Ne güzel, herkes farklı yerde dursun zaten. “Atatürk’ü anlamaya çalışalım” dedim. Atatürk adı kullanılarak onun istemeyeceği çok şey yapıldı bu ülkede. O yüzden onun adını kullanırken çok özenli olmamız gerekir. Dünyanın anladığını bu istismarcılar anlamamış görünüyorlar da o yüzden kurdum bu cümleyi. Atatürk’ü rahat bırakın. İnsanlar önce okuduklarını anlasa…

* “Baba figürü var, 90 yıldır tapınıyoruz” demiştiniz.

– Lidersiz hiçbir şey yapamamak… Bu kendini hiçe saymaktır. Çoban koyunlara lazımdır! Bizim toplum olarak kendi aklımızla hareket etmemiz lazım.

* AK Parti döneminde baba kültü hâlâ Atatürk mü sizce? Yoksa artık iki baba mı var?

Mesela İngiltere’de toplumun babası kimdir? Finlandiya’da kimdir? Belçika’da? Almanya’da? Yoktur. Demek ki olabiliyor. Babasız olabiliriz demek ki!

AMİRLE TİYATRO YAPILMAZ
Kadın oyuncuların Meclis’te sahneye çıkmalarına izin verilmemesine tiyatroculardan tepki yağıyor. Siz ne diyorsunuz?
– “Memur oyuncu olmaz” dediğimde bana söylemediklerini bırakmamışlardı. Gördünüz mü? Benim asıl derdim; o sahnede kalan erkek memurlarla! Memursanız amiriniz vardır, amirle tiyatro yapılmaz.

Bu kadar beyin göçüyor, telaşa düşen yok!

* Kızınız kaç yaşında?

– 11! Kendi torunumu kendim yaptım. Aracıyı kaldırdım!

* Hayatınızın diğer yarısı İngiltere’de. Kızınızın nerede yaşamasını istiyorsunuz? Birçok kişi göç ediyor Türkiye’den…

– Bu kadar insan ülkeyi terk ediyorsa oturup kendimize bakmamız gerekmiyor mu? Bu kadar beyin göçüyor, telaşa düşmemiz gerekmiyor mu toplum olarak? Bu telaşı görmüyorum, görmek istiyorum. Nerede yaşayacağı kızımın kararı.

* Kızınız için endişeli misiniz? Kutuplaşmayı nasıl görüyorsunuz?

– Kutuplaşma çok tehlikeli. İnsanları iç savaşa götürür. Çok tehlikelidir, çok! Evlat olunca yaşantınızda bir şey değişiyor. Sizden daha kıymetli bir şey geliyor dünyaya. Egonuz kayboluyor. Hiç düşünmeden canınızı verirsiniz.

* Çetin Altan son röportajımızda, “Türkiye’de kadın başkaldırısı bekliyorum” demişti. Olabilir mi?

– İran’da olanlara bakın, kadınlar yapıyor. Neden olmasın? Başlamış bile olabilir.

* Dünyada #metoo, #neveragain gibi hareketlerde tacizciler afişe edildi. Neden Türkiye’de kimse çıkıp bir şey söylemedi? Özellikle eğlence endüstrisinde?

– Bizde kol kırılır, yen içinde kalır. Kalmamalı. Kırılan kolu yenin içinden çıkarıp “Benim kolumu kırdılar” diyeceksiniz! Çaresini arayacaksınız bir daha kırılmaması için. Herhalde bir olgunlaşma süreci gerekiyor.

* Siz şimdi pişmanlık duyduğunuz şeyler yaptınız mı geçmişte?

– Benim erkek egemen bakışım hiçbir zaman olmadı. Tersine, nefret ettim. Tabiatımda öyle bir şey var.

Bizde kol kırılır, yen içinde kalır. O kol asla yenin içinde kalmamalı. Kırılan kolu yenin içinden çıkarıp göstereceksiniz. “Benim kolumu kırdılar” diyeceksiniz!

Kendi uydurduğu değerlerle çok vakit kaybediyor insan

* İki evlilik yaptınız. Eşleriniz oyuncu ya da şarkıcıydı. Neden acaba?�

– Yetenek çok cazip bir şeydir. Çok çekicidir. Siz yeteneksiz insan sever misiniz? Hiçbir şey yapmayan, boş boş oturan?

* Çapkın ruhlu bir insan mısınız?

– O ne demek, onu tarif ederseniz hemen söyleyeyim.

Erkek, tohum bırakmayı sever

* Evet, top yine bana geldi!

– Siz olmayan toplar fırlatıyorsunuz, ben de servisi karşılıyorum.

* Sürekli smaç geliyor!

– Biraz da siz oynayın. Çapkınlığın tarifini alacağız şimdi sizden… Herkes dinliyor mu?

* Hımm… Flört etmekten hoşlanan?

– Herkes flört eder. Her ilişki bir flörttür.

* Bunu nüfusun genelinden ya da mevsim normallerinden daha sık yaşayan? Don Juan’lık yani. Var mı sizde?

– Hayır.

* Hiç olmadı mı?

– Hayır. İmkân, fırsat, ortam neyi yarattıysa o. Gidip “Nerede ulan” diye bakınmıyorum. O bir rahatsızlık, tedavi edilmesi gerekir.

* Erkekler arasında epey yaygın…

– Erkek tohum bırakmayı sever. Doğadan bahsediyorum, horoz mesela. Ama düşünen, algılayan insanın işi o değildir.

* Evlilik nasıl bir şey sizce?

– Toplu yaşama geçişte uydurduğumuz bir şey. Bu odadaki herkesi yönetiyor olsam derim ki: “Sen bununla evlen, borca gir, çocuk yap, işime de karışma.” İnsanları kontrol etmek için… Doğada böyle bir şey yok. Kendi uydurduğu değerlerle çok vakit kaybediyor insan. Yazık oluyor güzelim zamana.

* E siz niye evlendiniz? Hem de iki kez?

– Başka ne yapacaksın bu toplumda! “Niye pasaportun var” diye de sorun o zaman. Kimse bırakmıyor ki çıkayım dışarı!

O meşhur tiradın hikâyesi

* Türkiye’de büyük patlamayı ‘Masumiyet’le yaptınız sanırım. Biliyor muydunuz böyle efsanevi bir sahne çıkacağını?

– Hayır ama o tiradı çok sevmiştim. Filmin senaryosu yokken o tirat vardı. Aklında hiçbir şey yokken Zeki bir gece oturmuş, yazmış. Sonra o tirat üzerine senaryoyu oluşturmuş.

* Nasıl çektiniz bu sahneyi?

– “Necessity is the mother of invention” (Gereklilik icadın anasıdır) diye bir İngiliz atasözü vardır. Şaryo kullanacağız, zemin eğimli, engebeli bir arazi, titriyor. Güneş batıyor, gün gidiyor. “Haluk, koyuyorum kamerayı, anlat” dedi Zeki. Kamerayı koydu ve anlattım, o kadar. Tek plan.

* Bir kerede!

– Evet. “Işık gidiyor, hadi abi”. Kuramadık, titriyor, saatlerce uğraştık olmuyor. Yoksa şaryo 360 derece dönecek, Güven’in (Kıraç) yanından geçecek, arkadaki sağır kız gözükecek. Saatlerce planlandı. Ama şartlar izlediğiniz gibi olmasını gerektirdi. Bu sahne öyle oldu işte.

Altın Palmiye hayatımı değiştirmedi

* Gelelim ‘Kış Uykusu’na… Nuri Bilge Ceylan’la Altın Palmiye kazandınız. İnsanın hayatı nasıl değişiyor bu ödülle?

– Benim değişmedi ama eminim Nuri Bilge’nin ya da yapımcının değişmiştir. Ben oynamakla ilgileniyorum, oyuncu olmaya çalışıyorum.

* Altın Palmiye çok önemli değil yani?

– Umurumda değil. Ödül, eyvallah… Çok teşekkür ederim, sağ olun. İzleyenlerin teveccühü, eksik olmasınlar. Ben yoluma devam ediyorum.

* Sinemanın iki dev yönetmeniyle çalıştınız. Nuri Bilge Ceylan ve Zeki Demirkubuz’la…

– Nuri Bilge çok iyi bir yönetmen! Onu hemen söylemeliyim. Oyuncudan çok iyi anlıyor, algıları açık. Neyi, nasıl anlatması gerektiğini biliyor. Bir kelime, bir hareket daha lazım diye saatlerce konuşuyoruz. İpek halı işler gibi ince ince…

* Zeki Demirkubuz’un tarzı nasıl?

– Zeki de çok iyidir. Masumiyet’i çok iyi çekti. Bazı yönetmenler görüntüyle fazla ilgilendiği için, ‘mana’ya vakit bulamayabilir. Ama resmin içinde ne oluyor? Anlattığı masala önem verenler daha başarılı.

Oyuncu olmak için psikoloji, felsefe okuyun

* Övmek için söylemiyorum, dünya çapında tek yıldızımız sizsiniz. Bu Londra’da aldığınız eğitimle mi ilgili? Yoksa şans mı?

– Kafanızdaki hedefleriniz, planlarınız yaratıyor şansı. İstanbul’da oturup Devlet Tiyatrosu’nda memur olsaydım beni İngiltere’den kim arardı ki?

* Okuduğunuz okul ‘London Academy of Music and Dramatic Art’, İngiltere’nin en iyilerinden. Oyunculukta eğitim ne kadar önemli?

– Çok önemli ama oyunculuk eğitimi olması şart değil. Psikoloji, felsefe okuyup tiyatro kollarında başlarsanız daha iyi bir oyuncu olursunuz. Oyunculuk bir beceridir. Yapa yapa kendimize öğretiriz.

* Felsefe, psikoloji derinlik mi katıyor?

– Sınırlar genişliyor, yelpaze açılıyor. Diğer tecrübeler size değer katar.

* Ya yetenek?

– Yetenek, merak dürtüsüyle sevdiğin bir şeyin ısrarla üzerine gitmek, yapmaya çalışmak, sürekli yeniden denemek, başarırız olup tekrar denemektir. Her resim yapan ressam değildir.

* Yetenek mi tutku mu bu?

– Yetenek yoksa tutku da olmaz. “Ben oyuncu olmak istiyorum” diye gelen genç arkadaşlara ilk sorduğum soru şu: “Bu gece yatağına yat ve düşün: Oyunculuk dışında bir şey yaparak eşit derecede mutlu olabilir misin? Cevabın evetse sakın oyuncu olma.” Bu kadar basit.

Hollywood’un potansiyel seyircisi 7 milyar

* Arada yurtdışına gidip sonra Türkiye’ye dönen futbolcular gibisiniz.

-Geçen ay Hollywood’da bir film çektim ama Şahsiyet’teki Agah beni daha çok heyecanlandırdı. Dönüp çekimlere başlamayı dört gözle bekledim.

* Hollywood filmlerinde biraz oryantalizm kurbanı olmuşsunuz. Ortadoğulu gerilla, mafya gibi stereotipler… Bu rahatsız ediyor mu sizi?

– Hayır, hepsi benim için birer deneyim. Bağımsız Hollywood sineması farklı olabilirdi. Ama çok büyük bir endüstri. Potansiyel seyircisi
7 milyar. Bir filme 200 milyon dolar harcayabiliyorlar çünkü
1 milyar dolar kazanabileceklerini düşünüyorlar.

* Dev Hollywood yapımı ‘Ben-Hur’da rol aldınız. Uçurum var mı arada?

– Onlar da aynı kamerayı, ışığı kullanıyor. Fark; insana ayrılan zaman ve tanınan şans. Para… Küçük bütçeli denilen bir filmde bile TIR’lar, karavanlar, koşuşturanlar… Standart çok önemli.

* Haftanın sekiz güne çıkması için dilekçe vermeyi düşünüyorum. Dört gün setteyim, üç gün tiyatrodayım. Ama çalışmazsam sıkılırım zaten.
* Erken saatleri hiç sevmem, gece adamıyım. Beni sabaha kadar çalıştır ama sabah dokunma. Adımı bile hatırlamam.

Şöhret, mesleğin yan etkisi

* Hayatınız nasıl geçiyor?
– Haftanın sekiz güne çıkması için dilekçe vermeyi düşünüyorum. Dört gün setteyim, üç gün tiyatrodayım. Ama çalışmazsam sıkılırım zaten.

* Sabah erken mi kalkarsınız?
– Hayır. Erken saatleri hiç sevmem, gece adamıyım. Beni sabaha kadar çalıştır ama sabah dokunma. Adımı bile hatırlamam.

* Kafa dinlemek için ne yaparsınız? Ne bileyim, eve gidince bir kadeh şarap içer, Netflix’i açar mısınız?
– Çay demlerim. Şarabı arkadaşlarla içerim, tek başıma içmeyi sevmem. Çiftliğe giderim, ormana bakarım, tavukları beslerim.

* Çiftliğiniz mi var?
– Evet, şehre bir saat mesafede. Ördeklerim, tavuklarım, ineğim ve bir yavrusu var. Kuşlarım, güvercinlerim, kumrularım var. Doğayı seviyorum, muhteşem bir mucize.

* Tatile nereye gidersiniz? Londra’yı özlüyor musunuz?
– Londra tatil değil ki, ikinci evim. Orada da yaşıyorum. Yazın kızım denizini sevdiği için Bodrum’a gidiyoruz.

* En sevdiğiniz filmler?
– ‘Paramparça Aşklar Köpekler’, ‘Gözleri Tamamen Kapalı’, ‘Baba’ filmlerini ve Charlie Chaplin’in dehasını severim. Türkiye’den sorarsanız Onur Ünlü’nün ‘Sen Aydınlatırsın Geceyi’ filmini… Görmediyseniz mutlaka izleyin.

* Sokakta rahat yürüyebiliyor musunuz?
– Hayır. Gözlük, şapka, kadın kıyafetine bile girsen tanırlar! Şöhret vesaire hep yolculukta başınıza gelen şeyler, hedeflenecek şeyler değil. Mesleğin yan etkileri.

Ülke olarak çok ilerledik ama toplum olarak çocukluk devrine geriledik…

Ülke olarak çok ilerledik ama toplum olarak çocukluk devrine geriledik…
Yenal Bilgici

‘Hayat’… ‘İnsan Olmak’… ‘Zamane’… ‘Seyyar’… Geçen hafta kaybettiğimiz psikiyatri profesörü ve yazar Engin Geçtan’ın kitaplarının isimleri bunlar. Bilgece yazılmış, hem bizlerin hem de Türkiye’nin (ve dünyanın) haleti ruhiyesini bir çırpıda gözler önüne seren kitaplar… Kelimenin her anlamıyla bir bilgeydi Geçtan. Anlattıklarını okuduğunuzda -sizi kendinizle, acılarınızla yüzleştiren sözleri dahil- kana kana bir bardak su içmiş gibi ferahlardınız. Bir kitabını bitirdikten sonra hemen diğerine başlardınız. Yine bir solukta okunan ve bizleri sarsıcı bir psikoterapi seansına çağırdığı son kitabı ‘Orada Bir Arada’ vesilesiyle Geçtan’la kısa süre önce bir röportaj yapmıştık. Rahatsızlığına rağmen, büyük bir incelik göstererek sorularımızı cevaplamıştı. Bu röportajı onun sağlığında yayımlayamamanın üzüntüsü ve aziz hatırasına saygıyla sunuyoruz.

Kitabınız ‘Orada Bir Arada’daki psikoterapi grubunun üyesi olan Mahidevran, yurtdışında yaşadıktan sonra Türkiye’ye dönmüş. Kendi ifadesiyle “Burada büyümüş olduğu halde ‘bu kafayı yemiş’ ülkede zorlanıyor”. O kadar ‘kafayı yedik’ mi hakikaten?
– Bir psikiyatr olarak kamuya açık bir teşhis koymam etik olmaz. Mahidevran, hiçbir şeyin değişmediği bir ülkeden (İsviçre’den) geldiği için, bizimki gibi alışıldık sağduyudan uzak bir toplumun onun kafasını karıştırması doğal.

Sağduyudan çok mu uzağa düştük?
– İnsanların biraz olsun saçmalığa da ihtiyacı vardır. Ama bu, bizim yaşadığımız gibi, kısaca sağduyu dediğimiz ortak değerlerimizden fazla uzaklaşırsa, hiç uğruna adam öldürmeler bile yaşanabiliyor.

Yine Mahidevran, yıllar sonra karşılaştığı toplumu şöyle anlatıyor: “Hırçın, çocuksu, küstah, benmerkezli, çok yalnız insanlar ve bu yalnızlıklarının farkında değiller. Fark edilmek için çırpınıyorlar.” Bu hasta bir toplum mudur?
– Vaktiyle ‘normal’ sözcüğü tedavülden kalkmıştı, sanırım sıra şimdi ‘hasta’ sözcüğünde.

‘Çılgın’ sözcüğüne geçelim o halde. Yaklaşık 10 yıl evvel Milliyet’ten Filiz Aygündüz’e verdiğiniz bir röportajda “Türkiye harika bir çılgın” demiştiniz. Harikalığı aşındı mı arttı mı Türkiye’nin? Ve çılgınlığı? Ne dersiniz?
– Dozunu kaçırıp arızaya dönüştü sanırım. Tehdit altında güdülenen bir toplumuz biz. Dibe vurmaya beş kala sıçrar, toparlanırız. Yoksa Merkezi Asya’dan bu topraklara yaptığımız çok devletli seyahat mümkün olmazdı. Buraya geldiğimizde kurduğumuz imparatorluk dağılmışken küllerimizden doğmamız da mümkün olmazdı. Eski Fransız devlet başkanlarından Jacques Chirac’ın bir sözü vardır: “Türkiye’nin büyük devlet olmaktan başka seçeneği yoktur.”

KAOSUN KENARINDAYIZ AMA İÇİNE DÜŞMEDİK
Yıllar önce, toplumsal kutuplaşmanın, dinamizmin de bir ifadesi olduğunu yazmıştınız. Ama bu dinamiklerin bizi ileriye mi taşıdığını yoksa bir kısırdöngüye mi yol açtığını görmek gerektiğinin de altını çizmiştiniz. Şimdi ne dersiniz; ileri mi gittik yoksa geriledik mi?
– Ülke olarak çok ilerledik ama toplum olarak çocukluk dönemine geriledik; hatta bazılarımız neredeyse taş devrine geriledi.

Peki özel olarak ‘regresyon’u (gerileme) sorsam… 2016’da Ayşe Arman’a verdiğiniz röportajda “Bu yaşadıklarımız kolektif regresyon” demiştiniz. Aşabildik mi?
– Hayır; aşacaksak da bu birkaç kuşak gerektirebilir. Üstelik dünyanın genel halinden de etkilenen bir olgu bu.

İnsanlar soruşturmalarda birçok kuruma güven duygusunun azaldığını söylüyor. Buna hukuk sistemi de dahil, eğitim kurumları da basın da. Neye yol açar bu güvensizlik hali?
– Üst sistem zaafı, insanların sorunlarını kendi yöntemleriyle halletmelerine neden olabilir. Bu şekilde iş gören çete tarzı oluşumlar ortaya çıkabilir. Eğitim kurumları zaten gerileme halinde. Cehaletin yarattığı boşluğu dolduracak bilimdışı akımlar, daha fazla sahne almak için hazır bekliyorlar.

Bugünlerde en çok konuşulan kavramlar ‘vicdan’ ve ‘adalet’. Bunların yokluğundan dolayı mı konuşuluyor yoksa kavramların kendisi mi değişti dersiniz?
– Vicdan, adalet, izan, sağduyu ve daha niceleri son yıllarda giderek iptal edildiler. ‘Kimler tarafından’ sorusuna girmeyeceğim. Çünkü bu kimlerin işi olursa olsun asıl sorumluluk bizim. Ucu kendimize dokunana dek kılımızı kıpırdatmadık.

Toplumsal yaşantı açısından en tehlikeli olan nedir? Depresyonun artması mı, şiddetin yükselmesi mi, kutuplaşmanın derinleşmesi mi yoksa bambaşka bir şey mi? Ve biz bu açıdan nerede duruyoruz?
– Şöyle cevap vereyim: Kaosun kenarında duruyoruz ama içine düşmedik.

ATATÜRK’TEN SONRA GELEN YÖNETİCİLER TOPLUMU İLERİYE GÖTÜRECEK DONANIMA SAHİP DEĞİLDİ
Toplumsal yaşantımızda sizde hayret uyandıran bir gelişme var mı?
– Var. Bu kadar çok sayıda insanın tarikat benzeri oluşumlara ve bazı habis güçler tarafından imgeleştirilmiş figürlere, bunların ne olduğunu anlayıp ardında nasıl güçler olduğunu soruşturmadan kendilerini teslim etmiş olmalarına hayret ediyorum. Bu, ciddi boyutta bir kimlik boşluğunun göstergesi. Atatürk’ten sonra gelen yöneticilerin toplumu ileriye taşıyacak donanıma sahip olmamasının, hazırdan yararlanmakla yetinip toplumun gelişmesine katkıda bulunamamalarının bunda payı olabilir.

“Ben bu ülkeyi, bu toplumu hiç anlayamıyorum artık” dediğiniz oluyor mu?
– İlerlemiş yaşıma rağmen günümüz toplumunun dinamiklerini hâlâ anlayabildiğimi sanıyorum. Gördüğümüz, her zamanki potansiyelin farklı ifade biçimlerinden ibaret. Anlayamadığım şeyler, üst sistemde olup bitenler.

SOSYAL MEDYADA TİRYAKİLEŞTİKÇE YALNIZLAŞIYORUZ
Yeni kitabınız ‘Orada, Bir Arada’ daha önceki kitaplarınızın içine tek tek bizleri de katmış gibi… Dr. Q’nun (yani sizin) gözetiminizde bir psikoterapi seansına katılan, toplumun farklı kesimlerinden insanları izliyoruz. Bu defa siz bize anlatmıyorsunuz da, sizinle doğrudan konuşuyor gibiyiz. Neden böyle bir kitap yazdınız?
– İlk iki mesleki kitabımın dışında yazdıklarımın nedenleri yok. Yani nedenleri varsa da ben bilmiyorum. İlk iki kitap o konularda Türkçe’de boşluk olduğu için yazılmıştı. Diğerleri kendimin de beklemediği zamanlarda içimden geldiği gibi yazılıverdiler. Zaten proje insanı değilim. Modern fizikle tanıştıktan sonra neden-sonuç düşünce tarzından daha da uzaklaştım.

Kitaptaki grup psikoterapi seansında birbiriyle ilk defa karşılaşan, geçmiş ortak yaşantıları olmayan kişilerin ilk başta birbirlerine epey kızgın davrandıklarını görüyoruz. Beraber hiçbir şey yaşamamış olmalarına rağmen birbirlerine neden bu kadar kızgınlar?
– Bunun sebebi korku. Korkuyorlar.

Korkudan konuşalım o halde. Psikoterapi grubunun bir üyesi “Kendimizi düşman bir dünyada hissetmekten söz edildi. Biz düşman gördüğümüz o alanda saldırıya uğramaktan mı korkuyoruz, saldırmaktan mı” diye soruyor. Sizce hangisi? Neden bu kadar korkuyoruz?
– Kitapta da yazdığım gibi saldırı senaryosunu kim yazmışsa saldırı potansiyeli de ona aittir.

Ne demek bu?
– Yani kendi kızgınlığımız bize dışarıdan gelecekmiş gibi yaşanır. Aile dinamikleri ve toplumsal yapı değiştikçe, teknoloji hayatlarımızı işgal ettikçe yalnızlaştık ve birbirimize giderek daha muhtaç hale geldik. Birbirimizden beklentilerimiz arttıkça da kızgınlığımız arttı. Hepimiz, derinlerde tutmaya çalıştığımız bu öfkenin bir vesile ile denetimden çıkmasından korkarız. Çünkü böyle bir durum, çevremizden dışlanma, iyice yalnız ve çaresiz kalma tehlikesini de beraberinde getirir.

Yalnızlığımızı telafi etmenin bir yolu artık çok daha fazla zaman geçirdiğimiz sosyal medya mı?
– Bu konuda konuşacak yeterli birikimim yok ama sanki ortada bir kısır döngü var gibi. Sosyal medyada tiryakileştikçe yalnızlaşıyoruz, yalnızlaştıkça teknolojik iletişim araçlarına yöneliyoruz.

BEDELİNİ ÖDESEK DE HAYATI UCUZA ÇIKARMAK İSTİYORUZ
“Giderek daha çok sayıda insan, ancak karşısındaki insanda kendi sorunlu yanlarını gördüğünde onu hissedebiliyor. Sadece kendilerininkine benzer sorunları olan kişilerle dayanışıp bunu ilişki zannediyorlar” diyorsunuz kitapta. Eksik bir ilişki mi bu? Neye yol açıyor?
– Ancak kendi yansımalarını bulduğu insanlarla ilişki, bana göre, insanın kendisini, kendiyle ilişki içine hapsetmektir. Bu nedenle çok yalnız olduğu halde bunu hissetmeyen insanların sayısının az olmadığını sanıyorum. Yoksa aslında sözünü ettiğiniz durum ilişkisizlik demektir. Dayanışmayı ilişki sananlar var; oysa dayanışma, ilişkinin sadece bir boyutudur.

Bir de şunu yazmışsınız: “Toplumumuzda karşılıklı ya da tek taraflı dert anlatmayı ilişki zanneden çok insan var.” Hakikaten bu, neredeyse tek ilişki kurma biçimi haline geldi. Niye böyleyiz biz?
– Yardımlaşmaya yatkınızdır ama birbirimizi kullanmayı da iyi biliriz. İç dünyalarımızı içtenlikle paylaşmayı ise bildiğimizi sanmıyorum. Bu konu ikiyüzlülüğe kadar gidebilir.

Önceki kitabınız ‘Zamane’de, çocukluğunuzun geçtiği İkinci Dünya Savaşı yıllarında bile büyüklerin bu kadar kaygılı olmadığını yazmıştınız. Şimdiyse çocukların bile kaygı duyduğunu söylüyorsunuz. Neden? Ne değişti?
– O zamanlar, bugün sıcaklıkla hatırladığım bir birliktelik duygusu vardı. Bugün ise giderek artan sayıda insan erken yaşlardan itibaren soyutlanmışlık duygusu yaşıyor.

“Eskiden insanlar birbirlerinin evine akşam oturmalarına gidermiş, sadece birlikte olmak için. Şimdi araya ‘Birlikte yemeğe çıkalım’ diye tamponlar koymadıkça insanlar birbirleriyle ne yapacaklarını bilmez halde” diyor psikoterapi grubunun bir üyesi. Birbirimizle ne yapacağımızı bu denli unuttuk mu sahiden?
– Kendi kuşağım ve benden öncekiyle kıyaslandığında ciddi bir tarz değişikliği mevcut. Şimdilerde insanlar yaptıkları işi seviyor olabilirler. Eskidense o işin kendisinden çok, işi birlikte yapmaktan zevk alınırdı.

Türkiye’de de şikâyet kültürünün çok yaygın olduğunu söylüyorsunuz. Hatta “Şikâyet, etkili bir uyuşturucu” diyorsunuz. Biz neden bu kadar şikâyetçiyiz olan bitenden ve neden şikâyet etmekten başka bir şey yapmıyoruz?
– Kendimize ve dünyamıza olan sorumluluklarımızdan kaçınmak için. Yani bedelini ödesek de hayatı ucuza çıkarmak için. Kolayı seçme eğilimini geçmişten getirdiğimiz için sosyokültürel nedenleri hakkında fikrim yok.

HİÇBİR KULÜBE AİT OLMAYAN BİR MİLLETİZ
Bugün özellikle beyaz yakalılar arasında sık konuşulan mevzulardan biri ‘gitmek’. Gidip bir başka ülkede yeni bir yaşam kurmak… İnsanlar neden bu kadar radikal ve zor kararları konuşur oldu sizce?
– Yaşamım boyu zaman zaman duyduğum bir söz vardır: Dirençli doğalarından ötürü Türklerin yabancı toplumlara zor uyum sağladıkları söylenir. Hiçbir kulübe ait olmayan bir millet olduğumuz için doğru olabilir. Göçmen Türklerin yaşlılıklarında zorlandıklarına ABD’deki yıllarımda doğrudan tanık oldum. Tıp fakültesini bitirdiğimizde, aynı zamanda ABD’ye gittiğimiz bir arkadaşım var. Tasarladığım beş yıllık eğitimi tamamladıktan sonra ben buraya döndüm, o orada kaldı. Yıllarca haberleşmedik ama son zamanlarda buraya arada bir gelir gider oldu. Geldiğinde beni telefonla arıyor ama zaman zaman gerginlik yaşanıyor.

Neden?
– Benim burada kalmayı seçmiş olmama kızdığı çok belli ve konu sık sık oraya geliyor. Neler yaptığımı sormuyor bile. Ben ise onun orada kalmış olmasını kendi seçimi olarak gördüm ve üzerinde düşünmedim.

Bu genel bir eğilim mi?
– Yurtdışında yaşamayı seçen birkaç arkadaşım daha, yıllarca aramadıktan sonra e-postamı her nasılsa bulup bana yazdılar. Kendilerini yalnız hissettikleri, dertli oldukları çok belli. “Yaşlandıkça toprak çeker” diye bir söz duymuştum. Ne kadar doğruymuş. Kendi isteğimle yıllardır İstanbul’da yaşadığım halde, son dönemlerde yoğun bir Ege özlemi yaşıyorum ben de.

Peki yeni kuşaklar? Şimdi gitmek isteyenler hakkında ne düşünürsünüz?
– Tabii ben kendi kuşağımın yaşantılarından örnekler aktarıyorum. Yeni kuşakların dünyaları farklı. Dünya bir göçmenler gezegenine dönüşmekte zaten. Ülkenin geleceğinden kaygı duyan ya da çocuklarının eğitim kalitesini düşünerek gitmeyi seçenleri anladığımı sanıyorum. Umarım buradan tam kopmazlar; çünkü anlattığım gibi bu, ileri yaşlarda insanları zorlayabiliyor. Etrafındaki herkes Noel’i kutlarken senin kendini bunun dışında hissetmen bile bir sıkıntı.

YIKILAN YAPILAR BENİM ACILARIMDAN BİRİ
Şehir ve şehircilik üzerine tartışmalar artıyor. Büyükşehirler müthiş bir dönüşüm içinde; eski binalar yıkılıyor, semtler ‘dönüşüyor’. Aidiyet duygumuzu azaltır mı bu? Neye yol açar?
– Tarih duyusundan yoksun bir toplumuz. Köklerimizi hiç tanımıyoruz, melez bir toplum olmamızın zenginliğinin farkında değiliz. Kendi tarihimizi merak bile etmiyoruz. Buna eğitimli denilen kesim de dahil. Ortaklaşa kabul edilen bir tarihe sahip çıkmayan toplumlar sakat kalırlar. Orta yaşlarımda bunu fark edip kitaplar okuyarak telafi etmeye çalıştığım halde bu konuda kendim de hâlâ fakirim. Yıkılan yapılar ise benim acılarımdan biri. Kişisel tarihimi yok eden o cahillerin tümünü lanetliyorum.

KENTLERDE YAŞAYAN İNSANLARIN COĞRAFYASI YOKTUR
Sık kullandığınız, bu kitapta da başvurduğunuz bir ifadeniz var: “Her figürün bir fonu vardır ve fon olmaksızın da figür olmaz.” Peki toplumsal olarak nasıl bir fonumuz var bugün?
– Bulanık. Dolayısıyla figür olarak pek net algılanamıyoruz. Bu da ait olduğumuz toplumu zaman zaman anlaşılamaz hale getiriyor.

Ama siz anlıyorsunuz. Toplumu anlama çalışması sırasında, zaman ve mekân sıkışmasının etkileri üzerinde çok duruyorsunuz. Önce mekânı sorayım. “Kentlerde yaşayan insanların coğrafyaları yok gibi” diyorsunuz. Ne anlama geliyor coğrafyası olmamak?
– Kentlerde yaşayan insan, çevresini iç mekân olarak algılar. İç mekânların da coğrafyası yoktur.

Neden?
– Kentler, doğadan kopuk modellere göre planlanmış olduklarından. Benim kuşağımda coğrafya diye dünya şehirlerini öğretmişlerdi. Doğayla ilgili bilgilerim hâlâ sığdır.

Bir yandan kitapta “Doğadan kopmak insanı, gezegenin en yalnız ve kırılgan varlığı haline getirdi” diyorsunuz. Neden?
– Çünkü evrimle edinilen kibir sonucu bütünden kopup bir başımıza kaldık. Bence inandığımızın aksine, akıllı olan doğa, aptal olan biziz. Bedelini de ödemekteyiz. Biz gittikten sonra, birbirini tamamlayan uyumlu ve dengeli bir bütün olan doğa varlığını yine sürdürecek.

“Gezegenden kovulmamız sandığımızdan da yakın bir zamanda olabilir. Ve biz bunu hak etmiş varlıklarız, tarihimiz boyunca gelecek kuşakları hiç düşünmeden yaşadık” diyorsunuz kitapta. Stephen Hawking de bu sene yüz yıllık bir süre biçmişti insanlığın bu gezegendeki ömrüne. Bu ‘son’ duygusu iyi yönde bir atılım yapmamıza sebep olur mu yoksa beraberinde boş vermişliği mi getirir?
– Ülkelerarası iklim ya da enerji konferanslarındaki direnişler ve teknolojiye paçayı kaptırmış olmamız herhalde sorunuza cevap olur. Gelecek kuşakları düşünmeden yaşamayı sürdürmemiz çok yazık.

Önem verdiğiniz bir diğer mesele de büyükşehirlerde yaşayanların zaman kavramıyla baş edememesi. Hatta ‘Bazılarının kumandası kendinde değil’ diyorsunuz. Kimde peki kumanda?
– Üst-sistemlerde. Ölçülebilir doğrusal zamana göre yaşamak onun bir ürünüdür. Bugünkü dünya da bu modele göre yaşar. Bir kitabımda da yazmıştım. Benim çocukluğum kadar yakın dönemlerde bile saate sadece vapura yetişileceği zaman bakılırdı.

SADECE ÇOCUKLUK VE ÖLÜM VARDIR, ARALARINDAYSA BİR ŞEY YOKTUR
Televizyon seyrediyor musunuz? Bunca bağır-çağır tartışma programlarının popülerliğini neye bağlarsınız? Bir insan neden yorgun argın evine geldikten sonra sonu gelmez bir gürültü gibi görünen tartışmaların içine sürüklenir?
– Kavga seyretmeyi sevmem. Çünkü olayın keyfini onlar çıkarır ve ben sadece bakarım. Üstelik televizyon programların çoğu benim yaşımda birine içeriksiz ve yüzeysel geliyor. Dolayısıyla seyretmiyorum; iyi oyunculukların da sergilendiği bir dizi hariç. [Vatanım Sensin] Tabii biraz da İzmir’de doğup büyümüş olmamın etkisi var. Çünkü konu şimdilik Yunan işgalindeki İzmir ve direniş hareketleri. Yunanlılar şehrimi terk edene dek bu diziyi izlemeyi bırakmam herhalde.

Siz nasıl çalışırsınız? Çalışma rutininiz nedir?
– Bu soru nedense bana şu sözü çağrıştırdı: “Sadece çocukluk ve ölüm vardır. Aralarındaysa hiçbir şey yoktur”

Ne okuyorsunuz? Bugünkü dünyayı, insanları daha iyi anlamak için ne okumamızı önerirsiniz?
– Bu ara pek okumuyorum. Son dönemlerde daha çok modern fizik ve tarih okurdum. Şu anda yanı başımda Rumi kavramıyla ilgili bir kitap var; kitap ilgimi çektiği halde okuma tempom ‘Slow boat to China’ [tadını çıkararak, yavaş yavaş]. Öneride bulunabilecek kadar kitap kurdu değilim.

Şimdi ne üzerinde çalışıyorsunuz?
– Tembellik…

Çocuk cinsel istismar ve erkek meselesi…

Çocuk cinsel istismar ve erkek meselesi…
Yonca Tokbaş

2008 yılında da, 18 aylık bir bebeğe yapılan cinsel istismar üzerine herkes ayaklanmıştı. Kampanyalar başlatılmış, isyan edilmişti.

O zaman da, erkek meselesine hiç girilmemişti.
Çocukken ayrı, genç kızken ayrı, genç bir kadınken ayrı, evli ve çocuklu bir kadınken ayrı uğradığım muhtelif cinsel tacizleri dile getirdim, yazdım, paylaştım.
En sonuncusunda dava açtım, avukatım Hasan Ayaz sağ olsun, sayesinde davayı kazandım.
Bütün süreç sırasında çok kere davadan vazgeçebilecek noktaya geldim. Oysa benim yaşadığım, hayli “şanslı” ve kısa bir süreçti.

Arkamda bir destek ordusuyla BEN bile vazgeçebilme hissine kapıldıysam, dar gelirli, az eğitimli bir kesimde bunu bir çocuk ve bir kadının yapmasını beklemek, zaten cinsel istismardan perişan bir kadın ve çocuktan beklenecek en üst ek eziyet!
Kadın ve çocuk susmaz, susturulur bakın! O susar sen konuş demek, yetemez.
En acı, karanlık ve çirkin sorun da budur.

Sen ve ben, şehirli eğitimli, paralı pullu bu şahane sırça köşklü yaşamlarımızdayken, tacize uğramamış olanımız var mı?
YOK!
Peki sen ben o biz, kaç kişi açtı ağzını konuştu?
AZ.
Kaç konuşan, o çok nefis modern, medeni, eğitimli anası-babası ailesi arkadaşı tarafından bu konuda destek gördü?
AZ.

Destek verenlerden kaçı “Bana da oldu, dava yıllar sürer, ben senin yanındayım, yalnız değilsin” gibi “moral” verirken seni aslında susmaya, durmaya bir şekilde vardırdı?
ÇOK.
Ha destek gördü, davaya gitti, dava açtı; hakimi-savcısı-polisi-jandarması, hatta bazen avukatı, -dikkat çoğu da illa erkek- bu saydıklarımdan da psikolojik veya hatta cinsel taciz görmeden kaçı davanın sonuna kadar dayanabildi?
AZ.

Kaç kişi davasını kazandı ve rezil hissettirilmedi?
Bu kadar ifşa edildikten sonra, hangisi sokakta HAKLI olmanın hakkıyla yaşamına devam edebildi?
Cevap olarak az mı desem, yok mu desem bilemedim.
Kendimizi kandırmakla oyalanmayalım.

Cinsel taciz konusunda atılacak gerçek adımlar, KÖKTEN DEVRİM niteliğinde uzun soluklu bir süreçtir.
Bu sosyal ve saptanması en güç hastalığın kökünü, nedenlerini sorgulamadan, tartışmadan “susma susturma” deniyor.
İçimdeki öfkede, ortalarda naralar atanlardan bazılarının da bu konuda aile ve arkadaş ortamında, konunun büyütülmemesi konusunda salık vermiş olmalarının payı vardır.

En özünde usandığım, bu ikiyüzlülük ve algı yönetimi ustalığıdır!
Susulmayacak, konuşulacak bir konu varsa o da ERKEK meselesidir!
Bu konuda bütün cinsiyetler acilen hep birlikte eyleme geçerek devrim yapmalıdır!

Bu ülkede bir suç için idam istem ve söylemi, uzun vadede sadece kadınları idama götürebilecek bir başka risktir. Suçsuz anaları da yakarlar, mağdur kadınları da “rızası vardı” söylemi altında sallandırırlar, dikkat edelim derim.
Bu ülkede çoğunlukla suçlunun erkek olduğu durumda, hâlâ daha çözümün de, nedeninin de, nasılının da gidip gelip kadına ve çocuğa, yani mağdurun kendini koruması ve kurtarması esası konusuna bağlanması kronik bir hastalıktır.

Kadını çocuğu korumak, konuşturmak ikinci adım. Birinci adım suçu işleyen ve çoğunlukla erkek olan kişinin nasıl bu hale geldiğini, erkek meselesine nasıl çözüm bulacağımızı, neler yapmamız gerektiğini tartışmaktır.
Erkek TABU olmaktan çıkmalıdır.
İşte o gün, hiçbir kuvvet kadın ve çocuğu susturamayacaktır.
Yonca
“devrim istiyorum”

Ötekine nefretin bedeli cebimizden çıkıyor!

Ötekine nefretin bedeli cebimizden çıkıyor!
Selçuk Şirin

ÜLKEDE ne zaman kavga gürültü olsa yüreğim ağzıma geliyor.

Ali Koç’un dediği gibi karpuz gibi ortadan ayrılmış bir ülke beni endişelendiriyor. Ancak endişemin kaynağı sadece toplumsal değil. Biz görmezlikten gelsek de bu meselenin bir de ekonomik faturası var. Bu faturayı çıkarmadan önce gelin Türkiye’deki toplumsal kamplaşmanın boyutlarını tespit edelim.

KİŞİLER ARASI GÜVENİN EN ZAYIF OLDUĞU ÜLKE!

Bahçeşehir Üniversitesi’nden Prof. Yılmaz Esmer Hoca’nın yürüttüğü Dünya Değerler Araştırması’na göre Türkiye, kişiler arası güvenin en zayıf olduğu ülkelerden biri. Halkın sadece yüzde 12’si başkalarına güveniyor. Bu oran İsveç, Norveç ve Danimarka gibi ülkelerde yüzde 70’in üzerinde.

Çocuklarımızı bile ayırıyoruz!
Toplumsal kamplaşmanın vardığı boyutu anlamak için geçtiğimiz yıl Marshall Fund tarafından yapılan kapsamlı araştırmaya bakalım. Bu araştırma bize, maalesef meselenin politik ayrışmanın çok ötesine geçtiğini gösteriyor.

Yetişkinler arasında,

– Kızının karşı görüşte biriyle evlenmesini istemeyenlerin oranı % 83

– Karşı görüşten biriyle ortak iş yapmak istemeyenlerin oranı % 78

– Karşı görüşten biriyle komşu olmak istemeyenlerin oranı % 76

– Çocuklarının karşı görüşten birinin çocuklarıyla arkadaş olmasını istemeyenlerin oranı % 74

GENÇLERDE DURUM DAHA DA VAHİM!

Nüfusun yarısı genç olan bir ülkede herhangi bir konuda fikir yürütmeden önce gençlerde durum tespiti yapmak gerekiyor. Bilgi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Pınar Uyan Semerci ve Emre Erdoğan liderliğinde TÜBİTAK tarafından desteklenen kapsamlı bir araştırma, gençlerde ayrışmanın boyutlarını ortaya koymuş. Bu hafta açıklanan veriler iç karartıcı.

Gençler arasında,

– Kızlarının ‘öteki’ gruptan birisiyle evlenmesini kabul etmeyen gençlerin oranı % 90

– ‘Ötekilerle’ iş yapmak istemeyen gençlerin oranı % 84

– ‘Ötekilerle’ komşu olmak istemeyen gençlerin oranı % 80

– Çocuklarının ‘ötekilerin’ çocuklarıyla arkadaşlık etmesini istemeyen gençlerin oranı ise % 84.

KAMPLAŞMANIN EKONOMİK MALİYETİ

Toplumsal güven artık ekonomik bir kavram. Öyle olduğu için de başta Dünya Bankası olmak üzere kalkınma iktisatçıları toplumsal güveni detaylıca ölçer oldu. Çünkü ancak farklı fikirden insanlar birbirine güvendiği zaman ekonomik ve toplumsal ilerleme mümkün oluyor. Özellikle toplumların göçler ve politik çatışmalarla bu kadar karmaşıklaştığı bir çağda, insanları farklılıklarıyla huzur içinde bir arada tutabilmenin yolu toplumsal güveni inşa etmekten geçiyor.

FORMÜL BASİT!

Kalkınma ekonomistleri için ortada çok basit bir hesap var. Bir ülkeyi ekonomik olarak şaha kaldırmanın yolu o ülkede toplumsal güveni inşa etmekten geçiyor. Çünkü bu varsayımları test eden epey bir veri var elimizde. Örneğin Horvath (2013), ülkeler arası karşılaştırmalı analizinde toplumsal güvendeki artışın doğrudan ekonomik kalkınmaya etkisinin doğrusal ve pozitif olduğunu ortaya koyuyor (r= 0.43). Aynı şekilde Bjornskov (2012) ve Dearmon & Grier (2009) gibi pek çok ekonomist, bir ülkede toplumsal güvendeki her 1 standart sapma artışın o ülkenin milli gelirini yüzde 1 ila 2.4 oranında arttırdığını gösteriyor. Bu artışı elde etmek için eğitimde ya da sanayide ne denli büyük yatırımlar yapmamız gerektiğini hesaba katınca Türkiye’nin en masrafsız kalkınma formülünün ne olduğu ortaya çıkıyor.

TÜRKİYE’Yİ KALKINDIRMANIN EN MASRAFSIZ YOLU!

Kişi başı milli geliri 10 yıldır yerinde sayan bir ülke olarak ekonomimizi geliştirmek istiyorsak yapmamız gereken en ucuz yatırım toplumsal güveni arttırmak olabilir. Yol, köprü yapmanın, okul, üniversite açmanın maliyeti çok yüksek. Ama toplumsal huzur dediğimiz, insanların birbirine itimadı dediğimiz kavram sonuçta bir eko-sistem meselesi.

KARPUZ GİBİ YARILMIŞ BİR ÜLKEDEN GİRİŞİM ÇIKMAZ!

Türkiye’nin dünya ile rekabet edebilmesi için katma değeri yüksek üretime geçmesi şart. Bu konuda nihayet ülkede bir uzlaşma sağlanmış durumda. Kalkınmak için katma değeri yüksek üretim yapmak, bunun için de her alanda yeni girişimleri hayata geçirmek gerekiyor. Yani Türkiye’nin bu noktadan ileriye gidebilmesi için yol, köprü artık yeterli değil. Bundan öteye gitmenin yolu fındığı, üzümü, elmayı, İstanbul’u, Konya’yı, Kapadokya’yı daha akıllı bir şekilde işleyip piyasaya çıkarmaktan geçiyor. Peki bu nasıl olacak?

GİRİŞİMCİLİK GÖKTEN ZEMBİLLE İNMİYOR!

Bizde inovasyona büyük bir hayranlık var. Girişimcilik, startup kavramları herkesin dilinde. Sosyal medyada görüyorum, en son teknolojik oyuncaklara acayip düşkünüz. İyi de bu ürünleri ortaya çıkaran bir eko-sistem var. Toplumsal güven o eko-sistemin olmazsa olmazı. Eğer ülkedeki ekonomiyi harekete geçirmek istiyorsak yol, köprü inşasına ayırdığımız kaynağın onda birini toplumsal güven tesis etmek için ayırmalıyız.

Ötekine nefretin bedeli cebimizden çıkıyorOKULÖNCESİNDE ISRAR EDİYORUM!
İKİ haftadır bu köşede okulöncesi eğitimin önemini anlatıyorum. Yıllardır hep aynı şeyi söylüyorum: Her ile üniversite açmaktansa her mahalleye iyi bir okulöncesi kurumu açalım! Bunun niçin böyle olması gerektiğini, bir de Nobel Ekonomi Ödülü almış Jim Heckman’in aşağıdaki grafiği ile anlatmak istiyorum: Eğitimde geri dönüşü en verimli yatırım okulöncesine yapılan yatırımdır.

MİLLİ EĞİTİM’İN ÖNCELİĞİ

Eğitimde sınırlı kaynağı yatıracak yer belli. Peki biz eğitimde yatırımı hangi seviyeye yapıyoruz hiç merak ettiniz mi? Malum bu hafta Meclis’te 2018 bütçesi görüşülüyor. Acaba sınırlı bütçemizi eğitimde doğru yere mi harcıyoruz? Eğitim Reform Girişimi tam da bu soruya yanıt veren bir analiz paylaştı bu hafta. Okul türlerine göre, öğrenci başına düşen 2018 bütçe ödeneği yandaki tabloda mevcut. Gördüğünüz gibi öncelik olması gereken okul öncesine en az kaynağı harcıyoruz. Eğitimde yapmamız gereken tek bir reform var ise o da bu tabloyu tersine çevirmektir. Daha ne diyeyim…

Vicdan bizim altıncı duyumuz…

AÇ KALAN KENDİ VİCDANINDAN YEMEYE BAŞLADI
İpek Özbey

Yavru kediye işkence yapan er, hayat arkadaşının canına kıyan koca, ortağını öldürüp selfie çeken adam, pompalıyla müdür katleden öğrenciler; intiharlar, cinayetler, tecavüzler, linçler, tacizler, saldırılar… Hayat hep vahşet, hep kötülük mü? Peki o naif dünyamıza ne oldu? Ya vicdanımıza? Sanatçı Ahmet Mümtaz Taylan’a göre, ‘aç kalanlar vicdandan yemeye başladı’ ve olan oldu.

– Ne dersiniz; bizi biz yapan erdemleri yitiriyor muyuz? Siz de hayatınızda bunu hissediyor musunuz?

Uzun zamandır hem de.. Giderek artan bir ayrışma var. Bizi biz yapan şey neydi tam hatırlamıyorum, fakat hatırladığım şu: Biz birlikte yaşayabiliyorduk. Böyle bir kültürümüz vardı. Bu, süratle erozyona uğruyor. Bundan ben de mustaribim.

– Neyi özlüyorsunuz?

52 yaşındayım, hatırladığım kadarıyla Türkiye’de hiçbir zaman tam bir ifade özgürlüğü olmadı. Fikir çeşitliliğini ve bunların nispeten özgürce ifade edildiği zamanları özlüyorum.

– Hayatımız adeta gerilim filmine dönüştü. Vurmalar, kırmalar, kavga-dövüşler, saldırılar… Ne oluyor, nereye gidiyoruz?

Belki eskiden de şiddet vardı ama bizim haberimiz olmuyordu. Teknoloji iletişimi hızlandırdı ve bir anlamda bilgiler daha ulaşılabilir hale geldi. Ayrışma, tribünleşme, tribün dışı kalanların bertaraf olmasıyla yapay bir saflaşma da oldu. Herkes bir anda inandığı, inanmadığı yerde kümeleşmeye başladı. Bu tribünleşme şiddeti biraz daha meşru kılan bir iklim yaratıyor. Şiddet, tepeden tırnağa herkesin itiştiği yerde bir tür görünmez kural gibi oldu. Unutmamak lazım; ayıplanmadığı yerde şiddet azgınlaşır. Bir hayvanın ölümüyle sonuçlanan vakada, kedi mal olarak görülüyor, sahipsiz de olduğu için bu adam sahipsiz mala zarar vermiş oluyor. Sabah içeri girip, öğlen çıkıyor. Nişanlısı varmış da canı sıkılmış falan. “Neyse nişanlının başına gelmedi” diye sevinecek hale geliyoruz. Bu, işin en acıklı kısmı.

– ‘Kaybolan naiflik’ diyoruz ya, nasıl kaybettik bunu?

Bence kitlesel bir kabalaşmanın, duyarsızlaşmanın, fazlasıyla tribünleşmenin ve bireysel ahlak ve faziletlerden uzaklaşmanın sonucu kaybettik. İncelikleri ve güzellikleri yaşatmaktan ziyade, memleket Survivor platosuna dönüştü. Türkiye, benim bütün 10 yaşlık periyodlarımda sorunlu bir ülkeydi. Biçimi, özü değişebilir ama esasen hep sorunluydu. Sürekli savrulmalar üzerine geçti ömrümüz. Ama bu insan ömründe uzun bir süre, bir ülkenin yaşında değil. Başka zamanlar da olacak. Türkiye gene dönüşecek. Bu kötü gidişten dünyanın halini kötüye yormak da umutlu bir şey değil.

– Dik durmak, yıkılmamak mı diyorsunuz?

Soru soran, itiraz eden, hâlâ baş eğmeyen, daha güzelini isteyen insanlar var. Yeni meslekler var. Üstelik teknoloji bizi kendimize uzaklaştırdıysa da birbirimize yaklaştırdı.

– Gerçekten yakınlaştırdı mı? Samimi bir yakınlaşmadan bahsedebiliyor muyuz?

Hemhal olmak anlamında somut bir şey. Başkasının derdiyle de ilgilenir, dertlenir olduk. Sorunları çok geç öğrenir, çoğu zaman sadece seyircisi olurduk. Şimdi doğru anlamıyla ‘hepimizin aynı gemide’ bulunduğunu, başkalarının felaketine sevinmenin eninde sonunda kendi felaketinle cilveleşmek olduğunu anlayacak durumdayız. Belki önüne geçemiyoruz, belki çabuk bir araya gelemiyoruz ama haberdarız.

– Belki de her şeyden haberdar olmak mutsuz ediyordur bizi…

Bunun payı vardır muhakkak ama duymamamın kimseye faydası yoktu, duymanın olacak. Toplumsal olaylarda, sığ günlük siyasetin çağırdığı her alana koştura koştura gidip taraf olduk. İki taraftan birini seçme kolaylığına eyvallah ettik. Bu bizi sorunu bilmekten öte çok daha uzaklaştırıyor. Yani mesafelerimizi kaybettik. Çok fazla haber izliyoruz. “Artık haber duymak istemiyorum” diyen bir kişiyi anlayabilirim. Çok fazla içinde olmak, bütün dünyayı sığ meselelerden ibaret görmek gibi bir yanılgıya da düşürebilir insanı. Bence bir yurttaşın makul bir düzeyde ülkesinde olup bitenle ilgili bilgisinin olması lazım. Ama biz ilgili görünmek adına her şeyi tartışıyoruz. Bir ülkede hayvan hakları neden bu kadar feveranla tartışılıyor, anlaşılır bir şey değil.

– Bizi iyi yaşamaktan alıkoyanlara karşı nasıl direneceğiz?

Sığ siyasetle daha az ilgilendiğimizde bunu başarabiliriz. Mesela bugün Kudüs tartışılıyor. Bu, insanlık tarihi kadar eski bir sorun. Günlük hayatta bu kadar konuşulması istendiğinde bunu bizim koşarak kabullenmemizde bir tuhaflık var. Önemli bir konudur ama Türk kamuoyunun yaşadığı bu kadar ağır mesele varken birinci meselesi değildir. Türkiye’de olup biten şeyler için de geçerli. Kadın, çocuk, hayvan hakları gibi üzerinde çok daha iyi anlaşacağımız problemli alanlarda ilerlemek dururken bizim çözemeyeceğimiz konularda haftalarca tartışmamız, konuşmamız tuhaf. Bu da çağrıldığımız her alanda kavgaya koşturmamızın bir örneği. Bunun bir faydası olduğunu düşünmüyorum. Kudüs’ün ne olacağına Türk halkı karar vermeyecek ama hayvan haklarını, kadın ve çocuk haklarını, ifade özgürlüğünü meselesini çözebiliriz.

– Çözebiliriz ama çözemiyoruz… Bize engel olan şey ne?

Yapamadığımızda da ortaya birbirinden uzak, davalı, katmanlı bir zümre çıkıyor. Bir ülkede sabahtan akşama kadar siyaset konuşulması, ekranda siyasetçilerden başka kimsenin görülmemesinde bir anomali yok mu? Bu garip enerjinin kaynağı da birebir bu ülkenin insanları. Çağrıldığımız her yere koşup taraf olmaya çalışmamız… Bazı şeylerde taraf olamazsın! Hayvan haklarının tarafı mı olur mesela? Çocuk istismarının, kadın cinayetlerinin tarafı mı olur? Biz bunlarda bile tribünler yarattık.

– Ortak Değerler Araştırması’nda katılımcılara soruluyor. Herkes adalet ve güven istiyor. Peki hepimiz istiyoruz da neden başaramıyoruz?

Çünkü emek gerektiren işler bunlar. Dört senede bir oy vererek, meselelerin çözümünü bir siyasetçi topluluğuna devredemezsiniz. Toplum olarak sorumluluk alma konusunda zayıfız. Dört yılda bir oyunu kullanan herkes kendini yurttaşlık görevini yapmış sayıyor. STK’larda çalışmalıyız, siyasetin denetlenmesi yurttaş tarafından üstlenilmeli. Çok eksiğimiz var. Sizce şu cümlede bir sıkıntı yok mu? “Tayyip Erdoğan gitsin ama bu memlekete ne olursa olsun!”… Bu cümlenin, “Tayyip Erdoğan kalsın da ne olursa olsun” cümlesinden hiçbir farkı yok. 80 milyonluk bir ülke bu kadar dar bir tartışmanın içine hapsedilebilir mi? Bu kadar damarı şişmiş, öfkeli insanın çözüm üretme ihtimali yok. Ülke bilerek muhalefeti ve iktidarıyla bu tansiyonda tutuluyor. Burada farklı toplumsal travmalar yaşayabiliriz ve işte tam o noktada aynı gemideyiz. Kendimize benzemeyenle, bizimle aynı olmayanla yan yana olup konuşmayı tartışmayı öğreneceğiz; başka çaresi yok. Her iki taraf da birbirini kendi referanslarına göre aşağılamak, ötelemek için elinden geleni yapıyor.

– Birlikte yaşama kültürünü tekrar savunmak zorundayız…

Kesinlikle… Bize benzemeyenle, bizim gibi düşünmeyenle daha yakın olmak zorundayız. Anlaşmak değil birbirimizi anlamak zorundayız. Anlaşmadan da yaşanır, anlamadan olmaz. Türkiye’de karşındaki senin doğrunu kabul ederse uzlaşmış oluyorsun. Hayır efendim, öyle bir şey değil. O dönmüş oluyor. Ben iki adım atacağım, sen iki adım atacaksın. Ortada bir yerde buluşacağız. Bunu söylediğimde ‘orta yolcu’ diye sataşanlar oluyor tabii…

– Evet Twitter’da bir takipçiniz sizin için ‘Ayağı yere değmeyen Pollyanna’ yazmış…

Çok güzel teşbih fakat n’apıcaz, ne işe yarayacak bu benzetmeler? Bu kuru, kaba eğlencenin yarın sana bize bir faydası olacak mı? Sorun şu: Biri bizi dinlesin istiyoruz ya, işe başkasını dinlemeyle başlayabiliriz.

– Geçenlerde düzenlenen Ortak Değerler Hareketi’nin konferansında ‘Şaban nasıl İvedikleşti’ diye bir başlık vardı. Bu değişime nasıl bakarsınız?

Değişim değil, dönüşümün bir işareti olarak algılayabiliriz. Sosyal, toplumsal dönüşümlerle birlikte roman, film karakterli de dönüştü. Şaban gibi naif, yerel ve evrensel değerlerle meselesi olan bir karakter, tamamen kaba komediye dönüştü. Buradan kesinlikle filmi yapanları eleştirmiyorum. Recep İvedik üzerinden o anlayışın temsil edildiği yüzlek yaşam biçimini görüyoruz. Mizah bunları kaçırmaz. Mizahın işi bunları doğru, yanlış diye ayırmaktan ziyade göstermektir. O gösterir, biz seçimimizi yaparız. Şaban çekildiği günün değerlerini gösteriyordu bize, İvedik ise bu günü.

– Bir de vicdan meselesi var. Yaşadığımız tüm kötülüklerin altından o çıkıyor. Siz bu meseleyi nereye koyuyorsunuz?

Vicdanın altıncı duyu olduğunu düşünüyorum. Ondan yoksun insanlar var. İnsan bir hiçtir. Vicdanlı insan hiç yoktan iyidir. Şimdi ‘hiç yoktan iyidir’in peşindeyiz. Aradığımız budur. Aradığımız büyük bir lüks, refah, inanılmaz yaşam koşulları, “Kuzey Avrupalı gibi olalım, her sabah herkes birbirine selam versin” falan değil. Şimdilik isteğimiz ‘kaybettiğimiz vicdan’a kavuşmak… Vicdan yoksa hiçbir iş yolunda gitmez. Oksijen gibidir, su gibidir. Aç kalanlar kendi vicdanından yemeye başladı. Vicdansız insan sadece bir canlıdır.

– Sizce sonradan edinilen bir şey mi vicdan, yoksa ya vicdanlı ya vicdansız mı doğuyoruz?

Bence bir vicdan ihtimaliyle doğuyoruz. Ailevi, çevresel, ülkesel katkılar veya sekterlikle o filiz ya kavrulup gidiyor ya da büyüyor, ağaç oluyor. Ancak o ağaçlardan oluşan bir ormanın içinde huzurla yaşayabiliriz.

İYİLİK İÇİN SAVAŞMAK GEREKİYOR

İyilik de kötülük de bulaşıcıdır, iyilik için savaşmak gerekiyor ama kötülük için savaşıyoruz. Düşünün, “Yaşasın kötülük” diye bir şey, şakanın bile konusu olmamalı ama dilimize girdi artık. Hayatımıza sızmış çirkinlikler var, dilimize de bulaştı bu. Fakirlikle alay etmek, eşcinsellikle alay etmek, hayvanları itip kakmak, kadın meselesinde bilerek isteyerek küçümsemek… Kötülüğe bu kadar eyvallah etmemek lâzım.

NEDEN AHMET MÜMTAZ TAYLAN?

Toplumdaki her türlü kutuplaşma eğilimini gidermeye yönelik başlatılan Ortak Değerler Hareketi’nin ilk konferansına katıldım. Burada yapılan sunum, hayatımız hakkında çok dikkat çekici tespitlerle doluydu. Konda Genel Müdürü Bekir Ağırdır’ın konuşmasında; “Türkiye’de yaşayanlar kişisel hayatlarında kaderine razı olmuyor ve problemi aşmaya çalışıyor. Ancak ortak hayatta umutsuz, kaygılı ve korkulu. İkili bir hayat yürütüyoruz” gibi altı çizilecek tespitler vardı. Nasıl ayrıştığımızı, ortak hayatımızdaki özlemlerimizi ortaya koyan, izleyende farkındalık yaratan önemli bir konferanstı. Bir gündem zehirlenmesi yaşadığımız malum. Hayatımız oradan oraya savrulurken bizi biz yapan değerleri unutur olduk. Bu hafta 360 Derece’de biraz gündem dışına çıkıp hasletlerimizi konuşmak istedim. Canlandırdığı, içimizi ısıtan naif karakterler, yönettiği oyunlar, yazdığı yazılarda ortak değerlerimize, vicdanımıza seslenen ve her zaman kavgayı değil diyaloğu seçen biri olduğu için Ahmet Mümtaz Taylan ile konuştum.

Laikliği, Türkiye’nin sigortası olarak görüyorum…

Laikliği, Türkiye’nin sigortası olarak görüyorum…
Ayşe Arman

Bence çok samimi bir kitap.
Sıkı bir kitap.
Hadi biraz daha da ileri gideyim, bomba bir kitap.
Basbayağı açmış kalbini Levent Gültekin.
Soyunmuş bizim önümüzde.
Helal olsun!
İslamcılık dönemine ait hayatı üzerinden, dindar, muhafazakâr bir insanın yaşamını, duygusunu, önceliklerini, neyi, niçin istediğini, neye niçin karşı olduğunu anlatmış…
İslamcılara dair bir sürü şeyi bu kitapla öğrendim.
Duygulandım, şaşırdım, pek çok duyguyu aynı anda yaşadım.
Bize tuttuğu aynayı sevdim.
Kitabın sesini sevdim, sahici geldi.
Ben zaten Levent Gültekin’i samimi ve sahici buluyorum.
Kendini korumuyor. Filtresi yok. Düz bir adam.
Diken.com.tr’de yazıyor ve cesur yazılarıyla dikkat çekiyor.
Bir de tabii attığı tweet’lerle…
Türkiye’nin her yerine konferansa, seminere gidiyor, sürekli yapıcı şeylerden söz ediyor aslında, bu kitapta da yine ‘biz’ olabilmenin formüllerini vermiş…
Herkese iyi gelebilecek bir kitap; okuyun, okutun…
Laikliği, Türkiye’nin sigortası olarak görüyorumTebrik ediyorum! “İdeolojik mahalleden Türkiye’ye Onurlu çıkış” çok etkileyici bir kitap. İçinde bulunduğumuz hale ayna tutmuşsun, insan elinden bırakamıyor…

Teşekkür ederim.

Niye yazdın bu kitabı?
Kutuplaşma yüzünden, yıllardır herkes, kendi mahallesinde yaşıyor. Kendimize benzeyen insanlarla yaşıyoruz. Bu da bizi ister istemez birbirimize karşı yabancılaştırdı. Birbirimizin derdine, acısına sağır hale geldik. Bu yabancılaşma yüzünden AK Parti de, muhalif kesim de kendi tabanını tanımıyor. Tanımadığı insanlara bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Ama tanımadığı için bir duygu birliği kuramıyor. Kendi İslamcılık dönemine ait yaşantım üzerinden, dindar, muhafazakâr bir insanın yaşamını, duygusunu, önceliklerini, neyi niçin istediğini, neye niçin karşı olduğunu anlatmaya çalıştım. İstedim ki seküler kesim, o mahallede yaşayan insanları tanısın ve ona göre bir dil, tavır ve politika belirlesin.
Bu kitabı yazmanın tek sebebi bu mu peki?
Hayır! Bir diğer amacım da, İslamcılık ideolojisinin, AK Parti iktidarıyla iflas ettiğini anlatmak.

Pek iddialıymış…
Ama gerçek bu. İnancın bütün meseleleri çözeceğini, ülkeye huzur getireceğini düşünen insanlar, bunun böyle olmadığını gördüler. Ve yakından biliyorum, mutsuzlar. Büyük bir hayal kırıklığı yaşıyorlar. “İnanç, huzur getirecek!” derken, siyasetin elinde huzursuzluğun kaynağı oldu. Fakat yaşadıkları bu hayal kırıklıklarından sonra ne yapacaklarını, düşünsel olarak nereye gideceklerini bilmiyorlar. Bu iflasın üzerine kafa yorup yeni bir yol, düşünce oluşturamıyorlar. Dindarlar arasında üzüntü verici bir şaşkınlık ve bunun neticesinde de büyük bir tıkanıklık var. Ben kendi zihnimdeki düşünsel değişimi, sonuçlarını, o değişimle nereye gittiğimi, neyi niçin savunduğumu ve tüm bunların neticesinde, nasıl bir hayatla karşılaştığımı anlatarak, benim gibi hayal kırıklığı yaşayan insanlara kendimce bir yol arkadaşlığı yapmaya çalıştım.

“Değişimden korkmayın!” diyorsun…
Evet, insanın değişebileceğini, hem inancımızı koruyup hem de evrensel değerler etrafında yeni bir görüş oluşturabileceğimizi de anlatıyorum.

Kitapta bir de, “Bugün şikayet ettiğimiz sorunların oluşmasında toplum olarak hepimizin katkısı var!” fikrinin de altını çiziyorsun…
Aynen öyle! Mesela bir MHP’linin beni nasıl Kürt yaptığını anlattım. Milliyetçilik duygusuyla hareket eden, kimlik vurgusu yapan insanların, Kürt meselesini nasıl daha büyüttüklerini göstermeye çalıştım. Bu söylediğime de bütün kalbimle inanıyorum. Benim İslamcı olmamda, bazı Kemalistlerin söz ve davranışlarının da etkisi var. Farklı mahallelerde birbirimizle mücadele ederken, mücadele ettiğimiz kesimi esasında nasıl büyüttüğümüzü, söz ve davranışlarımızın sorunları nasıl daha da içinden çıkılmaz hale getirdiğini göstermeye uğraştım. Bilmem becerebildim mi?

Bu kitabı en çok kimlerin okumasını istersin?
Herkes okusun! Ama ille de sosyolojik tanım yapacaksak, Atatürkçüler okusun isterim. Ben niçin Atatürk karşıtıydım? Neydi buna zemin hazırlayan faktörler? Neden Cumhuriyet felsefesini anlamadım ve bu felsefenin ülkeye kattığı değeri göremedim? Bu körlüğüme ne kaynaklık ediyordu? Tüm bunları anlatarak, Atatürkçü kesime bir ayna tutmaya çalıştım. Sonra solcular okusun isterim. Çünkü gençliğimde, solcuları düşman olarak görüyordum. Solcuların hangi söz ve davranışlarına bakarak bu düşünceye kapılmıştım? Bunları anlatarak solcu kesime ayna tutmaya çalıştım. Milliyetçi ya da ülkücü kesimin okumasını isterim. Çünkü 23 yaşına kadar kendimi Kürt olarak tanımlamamış, kimlik vurgusu yapmamış, hayatım boyunca etnik kimliğe değer vermemiş biriyken bir MHP’li çıktı ve beni Kürt yaptı! Bunu anlatarak, ırk anlayışına dayalı Türk kimliği vurgusunun toplumu nasıl böldüğünü göstermeye çalıştım. Ama en çok da dindar kesimin okumasını istiyorum!

Neden?
Çünkü onların içinde büyüdüm, onlar gibi yaşadım! Onların kıymet verdiği değerlere göre hayatımı şekillendirdim. Onların karşı olduğu şeylere ben de karşıydım. Onların koruyup kollamak istediği değerleri ben de koruyup kolluyordum. İnancın bütün sorunları çözeceğini düşünüyordum. Fakat yaşadığımız hayat, tecrübeler, bize bu düşüncelerimizin sağlam bir temele dayalı olmadığını gösterdi. Neden böyle düşündüğümü anlattım. Peki bundan sonra ne yapacağız? İnancımızdan vaz mı geçeceğiz? Ya da yanlış olduğu ortaya çıkan düşüncelerimizi kör bir inatla sürdürecek miyiz? Hayatla inancımızın bağını nasıl kuracağız? Kendimce bunları da anlatmaya çalıştım…

Çok kıymetli bir şey yapıyorsun. İnsanlara, “Hem inancımızı koruyup hem de özgür, demokrat, bireyler olabilirsiniz!” diyorsun. Bunu da kendi yaşamın üzerinden göstermeye çalışıyorsun…
Ne güzel böyle düşünmen. Evet, nereye evrildiğimi, yaşadığım derin hayal kırkılığını nasıl aştığımı, yerine neyi ikame ettiğimi, kelimelerim yettiğince anlatmaya çalıştım.
İnsanların en zor yapabildikleri şey hatalı olduğunu kabul etmek. Bu ülkede hiçbir kesim kabul etmiyor. Sana ne oldu da bir aydınlanma yaşadın? Kafana saksı mı düştü? Nasıl oldu da, hatalı olduğunu düşünmeye başladın?
Hepimiz bu ülkenin evladıyız. Sorunlar uzaydan gelmedi! Ülke sorunlarını, bu ülkenin insanları olarak bizler ürettik. Bunları gördükten sonra yanlışta ısrar etmek, akılla bağdaşır bir şey değil. Ben kitapta anlattığım onca olay yaşadım. Ülkenin geldiği duruma baktım. Ve nihayetinde, bir yanlışın parçası olduğumu fark ettim. Eğer bir şey yapacaksam, önce kendimden başlamam gerektiğini düşündüm. Ben değişmezsem, ben düzelmezsem, kimseye “Değiş, yanlıştan vazgeç!” deme hakkım olmadığını kavradım. Başkaları için değil, kendi iç huzurumu yakalamak için yanlıştan döndüm. Ama tabii ki kafama saksı düşmedi! Yaşadığım bu düşünsel değişim, bir günde de olmadı! Akla hayale sığmayacak şeyler gördüm. Hepsinin sonunda, “Ben n’apıyorum ya?” diyerek, 20 yıl süresince yaptığım büyük, şatafatlı, saray gibi evi, gözümü kırpmadan yıktım ve yerine, şimdi tek odalı bir ev yapmaya çalışıyorum!

İNANÇ, İDEOLOJİYE DÖNÜŞTÜĞÜNDE İNANCI DA ÇÜRÜTÜYOR
İdeoloji ile inanç sence aynı şey mi?
Elbette değil! İnanç başka, ideoloji başka. İnanç, ideolojiye dönüştüğünde inancı da çürütüyor! Çünkü inanç, kalpte başlayan kişisel bir mesele. Yani neye, nasıl inanacağımız bizim kişiliğimizle, ahlâk anlayışımızla, karakterimizle, neyi nasıl anladığımızla çok ilgili. Aynı ayeti okuduğumuzda, hepimiz farklı bir yorum çıkarırız. Onun için tek bir İslam var ama milyonlarca Müslümanlık anlayışı var! Çünkü herkes, kendi kültürüne, kişiliğine, karakterine göre bir yaklaşım benimsiyor. Okuduğundan ona göre bir yorum çıkarıyor. Bir kişinin yorumunu, anlayışını bir fikir olarak kabul edip onu bütün topluma dayatmak demek, bir kişinin kendi gömleğini bütün topluma giydirmeye çalışması gibi anlamsız bir şey!

YENİ BİR ‘BİZ’ LAZIM!
Sence bugünün Türkiye’sinde, herkesin kendi ideolojik mahallesinden ‘onurlu çıkış yapması’ mümkün mü?
Niye olmasın? Elbette mümkün! “İdeolojik mahalleden çıkalım” derken, “İnancımızı, mezhebimizi, kimliğimizi terk edelim” demiyorum ki… Onlarca yıldır toplum olarak manasız bir kavga veriyoruz. “Ben haklıyım”, “En doğru benimkisi” kavgası. Bu kavgalar yüzünden ülke bu halde. Enerjimizi, bu kavgalarla harcadığımız için bilimde, sanatta, teknolojide, eğitimde, ekonomide, mimaride vs. dünyanın gerisinde kalmışız. “Kimsenin inancına mezhebine karışmayalım, hatta bakmayalım, merak etmeyelim ve işimize bakalım” diyorum. Budur. ‘Onurlu çıkış’tan kastım da değerlerimizden vazgeçmek değil. İdeoloji haline dönüştürmekten vazgeçmek. Bir başkasına dayatmaktan vazgeçmek. Başkalarının da bizim gibi düşünmesini, giyinmesini, inanmasını, yaşamasını istemekten vazgeçmek. Türkiye ağır yara alırken, bizler artık mahallelerimizi düşünemeyiz. Bir ev düşün, odalarında yaşıyoruz fakat ev çöküyor. Salona inip oturup, konuşup hep birlikte ele ele verip, bu evi yeniden yapmayacak mıyız yani! Kaldı ki, başka seçeneğimiz mi var? Ülkemiz olmadıktan sonra inancımız, mezhebimiz, kimliğimiz, ideolojimiz neye yarar ki?

Laikliği, Türkiye’nin sigortası olarak görüyorum. Yeni bir ‘biz’ yaratmalıyız diyorsun.
Evet. Çünkü herkesin ‘biz’i farklı. Mesela Atatürkçü biri, ‘biz’ dediğinde toplumun bütününü değil Atatürkçüleri kast ediyor. Ya da AK Partili biri, ‘biz’ dediğinde AK partilileri kast ediyor. Aleviler ve Kürtler için de geçerli bu. Halbuki hepimiz, ‘bu ülkenin evladı ortak paydası’nda buluşuyoruz. Hepimiz iyi eğitim istiyoruz. Hepimiz çocuklarımıza yaşanabilir bir ülke bırakmak istiyoruz. Hepimiz dünyada başı dik gezmek istiyoruz. Hepimiz adalet istiyoruz. Bütün bunlar bizi ‘biz’ yapmaya yetmiyor mu ki inanca, mezhebe, kimliğe bakarak ‘biz’ tanımı yapıyoruz? Her kesimde iyi insanlar var. Aynı zamanda her kesimde kötü insanlar da var. Ben diyorum ki, her kesimdeki iyi, işini iyi yapan, çalışkan, yetkin, dürüst insanların bir araya geldiği yeni bir ‘biz’ tanımı yapabiliriz. Kaldı ki bazı anlarda o ‘biz’i yaratıyoruz zaten. Mesela Neşet Ertaş, Âşık Mahzuni, Emel Sayın dinlerken, aynı ‘biz’ oluyoruz. Cem Yılmaz’a, Kemal Sunal’a gülerken ‘biz’ oluyoruz. Turist Ömer’i izlerken de ‘biz’ oluyoruz. Ya da kebapla, lahmacunla, kokoreçle… Çünkü bir anda farklılıklarımızı bir tarafa atıp hepimiz aynı damak tadına uygun yemeklerden lezzet alıyoruz. Yani bu ülkenin kültürü, değerleriyle yoğrulan insanlar, zaten o ‘biz’ denilen topluluğu oluşturuyorlar. Tek sorun siyasi anlayışımızda. Siyaset söz konusu olduğunda, ‘biz’ kavramının anlamı değişiyor. İnanç, mezhep ideoloji temelli bir ‘biz’ çıkıyor ortaya. Bunun değişmesi gerekiyor. Ülkemiz için iyi şeyler yapmaya çalışırken ‘biz’ olalım!

Bu söylediklerin harika da… Acaba çok mu iyimsersin?
Yoo, alakası yok! Biz farklı mahallelerde yaşasak da, kader ortaklarıyız. Hepimizin kaderi, bu ülkede yaşayan diğerinin elinde. Milyar dolarlık bir işadamının kaderi, Bağcılar’da asgari ücretle çalışan bir yoksulun elinde. Diyarbakır’dakinin tercihi, Edirne’dekinin yaşamını etkiliyor. Ülkede bir grup iyi eğitim alıyor ama büyük bir grup kötü eğitim alıyor. Böyle bir durumda iyi eğitim alan o grubun mutlu olabileceği bir ülke olur mu burası? Mesela Robert Kolej mezunları şu yaşadığımız koşullarda mutlu mu? Yoksulluğun yüksek olduğu bir ülkede, zenginler mutlu olabilir mi? Şu anda olabiliyorlar mı? Bütün zenginler, o yoksul insanların ağzının içine bakıyor. “Aman tercihini değiştirsin de, bir gece ansızın malımıza, mülkümüze el koyabilecek bu siyaset anlayışı bitsin!” diye. Ülkemizi, onun iyi olmasını, huzurlu olmasını esas almalıyız. Aynı ülkenin evlatlarıyız, yapacağımız tek şey bunun farkına varıp öyle hareket etmek. Etmezsek, hep birlikte çürüyeceğiz.

Münir Özkul ile Adile Naşit’in oynadığı filmlerdeki gibi mahalleler mi hayal ediyorsun sen?
Yeşilçam filmleri bize saygıyı, komşuluğu, dert ortaklığını, el ele verip bir sorunun üstesinden gelmeyi anlattı. Tatlı, saygılı, sıcak bir birlikteliği gösterdi. Söylediğim, bunun gerçek hayatta da mümkün olduğu. Ve buna mecbur olduğumuz! İşini iyi yapan, çalışan, başkasının hakkını yemeyen, saygılı, neşeli insanlar olarak yaşanabilir bir ülke haline gelmemiz. İdeolojik mahallelerden çıkıp, gerçek komşuluğun olduğu, yardımlaşmanın olduğu, ayrımın olmadığı kimsenin kimsenin inancına, mezhebine karışmadığı hatta merak dahi etmediği bir anlayış. Bu, çok zor değil. Yeter ki bu ülkenin sadece ‘bizim’ değil, ‘hepimizin’ olduğu fikrini benimseyelim. Türkiye, farklı kesimlerin bir araya gelmesiyle oluşan ülkenin adıdır. O farklılıklar zenginliktir. O farklılıklarımızın kavgasını yapmayalım, tadını çıkaralım…

EN BÜYÜK KIRGINLIĞIM KENDİME… HARCADIĞIM HAYATIMA! HEBA ETTİĞİM GENÇLİĞİME…
“Levent Gültekin, intikam almak için yazmış bu kitabı!” diyenler de olacaktır. Cevabın n’olacak?
Ben aslında niçin İslamcı olduysam, aynı gerekçelerle de İslamcılıktan uzaklaştım! Ben değerlerim, ilkelerim olsun, barış olsun, dostluk olsun diye İslamcı oldum. Teoride böyleydi. Pratikte böyle olmadığı için de uzaklaştım. Evet, ne yaşadım, ne gördüm her şeyi anlattım. Ama bir intikam, bir hesaplaşma, bir yerme, bir kınama duygusuyla yapmadım. İslamcılardan tek bir şey istemedim. Ne bir makam, ne bir ihale, ne bir başka bir şey… Sorunun, insanlarda değil, inancın ideolojiye dönüşmesinde olduğunu anlattım. Kimseye ne bir kinim, ne kırgınlığım ne de öfkem var. En büyük kırgınlığım kendime. Harcadığım hayatıma! Heba ettiğim gençliğime! 25 yaşındayken Erdoğan’a hesap sorar gibi yakasına yapıştığımı anlattım. O yaşlarda gezdiğim, gördüğüm cemaatlerdeki sakatlıklara itiraz ettim. Bütün güç, devlet imkanları, para, her şey onların, yani benim arkadaşlarımın elindeyken, ben arkamı dönüp çıktım. Tek bir Allah’ın kulu, “Levent, bizden şunu istedi, vermedik!” desin, ben bütün iddialarımdan vazgeçerim. Diyemezler çünkü çok şükür kimseden hiçbir şey istemedim!

HEPİMİZİN ONURLU ÇIKIŞA İHTİYACI VAR
Diyorsun ki, “Laiklik, bu ülke için olmazsa olmaz değerlerden biri!” Bu düşünceye ulaşmanda ne etkili oldu?
Eskiden uygulamalara bakarak, laiklik hakkında bir kanaat edinmiştim. Şimdi meseleye akılla bakıyorum. Yaşadıklarımız, gördüklerimiz, geçmişte yaşananlar bize gösterdi ki, laiklik bir kişinin, kendi inanç anlayışını hepimize dayatmasının önündeki en büyük engel! Yani adamın biri, dinden bir şey anlıyor, sonra da ele geçirdiği güçle, o anlayışı bize dayatıyor. Ülkeyi, o anlayışla yönetiyor. Oysa inanç, bireysel bir eylem. Laiklik olmazsa, o bireyin eylemi, hepimize tek doğru inanç olarak dayatılıyor. Kimileri de, kendilerini Allah adına yetkili görüp, kendilerinde bize bir din anlayışı dayatma hakkı buluyor. O kişinin anladığı din, hepimizin hayatına şekil vermeye başlıyor! Osmanlı dönemi, hatta Ortaçağ’da Batı’da yaşananlar, bize bunun çıkmaz bir sokak olduğunu gösteriyor. Yani inanç, toplumsal meselelerde belirleyici norm olduğunda, hiçbir sorunu çözemiyorsun. Mesela kitapta bir anekdot anlattım, dini cemaatlerden biri, vaazlarda mikrofon kullanmıyordu. Çünkü onlara göre, teknolojik gelişme dine aykırı! Şimdi o cemaatin, ülke yönetiminde söz sahibi olduğunu düşünün… Halimiz nice olur! Ben bu yüzden laikliği, Türkiye’nin sigortası olarak görüyorum. Tamam geçmişte, pek öyle uygulanmadı ama uygulamasına değil, anlamına bakmalı ve gerçek anlamıyla uygulamanın yolunu açmalıyız…

Ne yani, sen şimdi Atatürkçü mü oldun?
İstesem de olamam ki! Atatürk’e minnet, saygı duyuyorum. Onu, felsefesini, yapmaya çalıştığı her şeyi anlıyorum ve benimsiyorum. Onun aklındaki Türkiye’nin yaşanabilir bir Türkiye olacağını düşünüyorum. Ama tüm bunlar, beni, Atatürkçü yapmaya yetmez. Çünkü Atatürkçülük bir görüş değil, bir inanç. O mahallenin yerlileri var. Benim gibi sonradan gelenleri fazlalık gören yerliler! Atatürk’ü ne kadar anlarsam anlayayım, onun felsefesini ne kadar benimsersem benimseyeyim, aileden doğma büyüme bir Atatürkçü gibi olamam…

Bu yaklaşım sadece Atatürkçüler için mi geçerli?
Hayır, her mahallenin, her ideolojinin, bir yerlileri, yani gerçek sakinleri, bir de o mahallede kiracı gözüyle bakılanlar var! Mesela sen, istesen de, dindar olamazsın. Çünkü dindar mahallenin de yerlileri var.Ya da HDP’li olmazsan, Kürt kabul etmezler seni. Mesela Mehmet Şimşek Kürt ama ideolojik olarak orada olmadığı için, Kürt kabul edilmiyor. İşte bu “mahalle sahiplik duygusu”, başkalarını da mahallelerine hapsediyor. Çıkamıyoruz oralardan. “Onurlu çıkış” demek, bu gelene, gidene yol açmak, bu mahalle kültürünü terk etmek. Kendini o inancın, ideolojinin sahibi görmekten vazgeçmek…

GERÇEK İSLAM DİYE BİR ŞEY YOK!
Sen okuyanlara soruyorsun, ben de sana sorayım: “Gerçek İslam hangisi? Milyonlarca farklı yorumdan, tarzdan, inanıştan hangisi?”
Ne yazık ki gerçek İslam diye bir şey yok! Bu anlamsız bir arayış. Bu anlamsızlığın iki nedeni var. Birincisi, İslam Müslümanların elinde çürüdü. Yani hayatla bağı koptu. Müslümanlar İslam’ı kendilerine benzettiler. Yüzlerce yıldır her gelen din adamı bir yorumla, dine bir ekleme yaptı. Mesela “Zina, haramdır. Öyleyse zinaya giden yollar da haramdır. O nedenle kadınla tokalaşmak da haramdır” dedi biri. Bir başkası, “İçki haram. Öyleyse içkili restoranlarda yemek yemek de haram” dedi.� Böyle milyonlarca kişisel yorum, dinin kuralı gibi gösterildi ve benimsetildi. Neticesinde fındık kadar öz şeklinde olan bir din, ulemanın, Müslümanları kontrol altına almak için eklediği yorumlarla, bir bina büyüklüğünde kartopuna dönüştü! Şimdi o kartopu içinde o fındığı arıyorlar! O fındığı bulmaya kimsenin gücü yetmez… Nafile bir çaba!

AK PARTİ’NİN İSLAMCILIK ANLAYIŞI ORTAOKUL DÜZEYİ BİR İSLAMCILIK
Kitaptan anlıyoruz ki, sen 14-15 yaşlarında bayağı militan Müslümansın ve dünyanın geri kalan milyonlarca insanının işe yaramaz gereksiz kişiler olduğunu düşünüyorsun?

İslam’ın en temel vaazlarından biri: “İnanıyorsanız en üstün sizsiniz!”dir. Biz de inandığımız için, kendimizi üstün görüyorduk. İnanmak da yetmiyordu. Bir de onu ideoloji olarak, yani inançtan anladığımızı yaymayı, Müslümanlığı, ülkede en temel değer olarak benimsetmeyi bir amaç olarak benimsemiştik. Allah’ın, insanı yaratma amacı da buydu. Böyle bakıyorduk. “Biz, o amaca göre yaşadığımıza göre gerçek Müslümanlar bizleriz”” deyip, bu bilinci taşımayan insanları gaflet ve delalet içinde, işe yaramaz insanlar olarak görüyorduk. Bir insana değer verirken, inancına bakıyorduk. Yaptığı iş, verdiği eser, bir konuda gösterdiği başarı bunlara pek kıymet vermiyorduk. “İnanmıyorsa, ne yaparsa yapsın kıymeti yok!” diye bakıyorduk. Ama hayat bana, iyi insan olmanın, inançla bir alakasının olmadığını; üstünlüğün, iyi insan olmakta olduğunu, iyi işler yapmakta, ülkesine toplumuna bir değer katmakta olduğunu gösterdi. Biz İslamcılar olarak, kendimizi en üstün insanlar görürken, birden fark ettim ki, İslamcılar arasındaki başka cemaatler, kendi cemaatinden olmayanları Müslüman bile kabul etmiyorlar! Üzülerek görüyorum ki, AK Parti iktidarı, benim 15 yaşındaki İslamcılık anlayışımla ülke yönetiyor. Meselelere benim o yaşlardaki aklımla bakıyor. O yüzden neyi, niçin söylediklerini, nereye varmak istediklerini kolayca anlayabiliyorum. AK Parti’nin İslamcılık anlayışı gerçekten söylüyorum, ortaokul düzeyi bir İslamcılık…

ÖĞRETMENİM, SOLCU OLSAYDI BELKİ BEN DE SOLCU OLACAKTIM
Lisedeki sevdiğin öğretmen İslamcı değil de, solcu olsaydı, sen solcu mu olurdun?
14-15 yaşındaki çocuklar olarak, esasında hiç birimiz seçtiğimiz ideolojileri okuyarak tartarak, kıyaslayarak seçmedik. O yaşlarda ya okuduğumuz bir kitaptan, yazardan ya bir öğretmenden, sevdiğimiz saydığımız birinden etkilenerek bir ideolojiye dahil oluyoruz. Bu şekilde, kimimiz solcu olduk, kimimiz İslamcı. Benim şansıma da İslamcılık düştü. Ahmet Kaya, Ümit Kıvanç’ın belgeselinde, solcu oluşunu şöyle anlatıyor: “Bir tamircide çalışıyordum. Herkes bana, “Lan git şuradan bir sigara al, oğlum koş şunu getir!” şeklinde davranıyordu. Bir gün dükkana abiler, ablalar geldiler ve bana “Siz” diye hitap ettiler. Hayatımda ilk defa biri bana “Siz” diyordu. “Kim bunlar?” diye sordum. “Solcu gençler” dediler. O gün solcu olmaya karar verdim!” Allah rahmet eylesin, benimki de Ahmet Kaya’nın duygusunda farklı değildi. Bizimkisi, esasında var olma, birey sayılma, hayata tutunma savaşıydı. Bunun için de bir ideolojiye tutunma, bir çevrenin, bir topluluğun içine girme ihtiyacı duyuyorduk. Hepimiz bir bahaneyle bir yere dahil olduk. Evet, hocam solcu olsaydı, belki ben de solcu olacaktım…

NASIL MI GEÇİNİYORUM?
Sürekli bir yerlerden para aldığın, destek gördüğün söyleniyor, gerçek mi?
Toplumun bir kesiminde tuhaf bir hastalık var. Tek başına bir kişinin varlık gösteremeyeceği, başarılı olmayacağına dair bir düşünce var. Kendilerine olan güvensizliği herkese yansıtıyorlar! Toplumun bana olan iltifatını, birilerinin parlatma çabası sonucunda oluşan bir duygu olduğunu sanıyorlar. Ben, iktidara muhalefet ediyorum. Ama hesaplarım, telefonlarım, kiminle görüşüp, kiminle görüşmediğimi devlet bilecek durumda. Ne bir partim var, ne cemaatim, ne görüştüğüm bir grup ne de mahallem. Birilerinden tek kuruş maddi ya da hesaplı bir parlatma desteği alıyorsam, ortaya çıkarsınlar! Özgürlüğümü, bağımsızlığımı kimseye satacak kadar köle ruhlu değilim. Böyle biri olsaydım, iktidarda yandaş olan herkesi paraya, makama boğan arkadaşlarımı terk etmezdim…

Peki bir yerden maaş almıyorsun nasıl geçiniyorsun? Geçmişte kazandığın paralar hala seni geçindirebiliyor mu?
Bu soru en çok karşılaştığım sorulardan biri. Kısaca şöyle cevap vereyim: 20 yıllık yöneticilik hayatımda edindiğim birikimlerim vardı, hepsini sattım, topladım ve kira geliri olan bir gayrimenkule yatırdım. O kira geliri hem evimin kirasını ödüyor hem de yaşamımı sağlıyor. Çok şükür daha fazlası için bir arzum da yok, hırsım da…

POLİTİKADA KARİYER HESABIM YOK
Günün birinde seni de politika sahnesinde görecek miyiz?
Politikada bir kariyer hesabım yok. Ama hayatın, bizi ne zaman neye mecbur edeceğini de bilemeyiz. Mesele ilke olduğunda da, “Ben istediğimi yapmak istiyorum!” lüksü içinde olamayız. Ülke olmadıktan sonra yazsak, konuşsak, düşünce üretsek neye yarar ki…

BU DA BENİM AYIBIM
İslamcı düşüncelerin babanla aranda sorun yaratmış. Baban, ta en başından beri, “Gittiğin yol, yol değil” demiş. Onun bu bilgeliği beni çok etkiledi. İlkokul mezunu olmasına rağmen, nasıl bu kadar ileri görüşlüydü?�
Evlatlar, kabul etmese de, babaların hayat tecrübesi var! Ben de bunu anlamayan evlatlardandım. İslamcı olduğumda, ilkokul mezunu bir baba, benim bugün büyük aydınlanma sonunda söylediğim cümleleri bana o zaman söylemişti! Güya okumuş biri olarak, onun o zaman söylediklerini ancak 40 yaşında anlayabildim. Bu da benim ayıbım…

Rezillik kimseyi vezir etmez, kesin bilgi!

Rezillik kimseyi vezir etmez, kesin bilgi!
Gülse Birsel

BU ara filmin çekimleri yüzünden sabahtan akşama kadar sokaklardayız. Beyoğlu’ndan Üsküdar’a gezip duruyoruz. Yakalayan “Ne olacak bu ülkenin hali?” diyor büyük bir karamsarlıkla. “Siz ne düşünüyorsunuz, ne yapmalı bu ruh halinde?” filan diye soruyor.

“Valla” diyorum, “Biz harika bir film çekmek için elimizden gelen her şeyi yapıyoruz. Dünyanın her yerinde seyredilebilecek, gurur duyacağımız bir komedi filmi. Yani kendi bildiğimiz değerlerle, ahlak, çalışkanlık, azim, vs ile işimizi iyi yapmaya uğraşıyoruz ve gelecek hayalleri kuruyoruz. Siz de öyle yapın.”
Zira pompalanan, şiddet yanlısı, daha çok bağıranın kazanıyor gibi göründüğü, hakaret ve palavranın diz boyu olduğu, gerçek erdemlerin prim yapmıyor gibi göründüğü bir ortamda, biz ve çocuklarımız nasıl hayatta kalacağız endişesi içinde insanlar.

Çünkü artık burun buruna geldiğiniz aracın şoförü yol verdiyse bütün gün eşe dosta bunu anlattığınız bir ülke oldu burası.
Bir fikir tartışmasında iki taraf birbirine nezaket gösteriyorsa şaşkınlıktan dilimizi yuttuğumuz bir ülke oldu burası.
Esnafın biri, paranız çıkışmayınca “Sonra getirip ödersin abla, aşkolsun” dediyse gözlerimizin dolduğu bir atmosfer oldu burası.

İşini yaptırmak için tanıdık-torpil aramayanın, kapı önüne su kabı koyanın, yoksul komşusuna yemek götürenin, cinsiyet ayırımcılığı yapmayanın, iş ortağına güvenenin, gerçek sınavlarla kalifiye eleman seçenin, kanunlara uyanın, emeğiyle, yeteneğiyle bir yerlere gelenin bizi hayrete düşürdüğü bir memleket oldu.
Kadınların akşam sokakta rahatça yürüdüğü sokakların, çocuklara bedava tiyatro kursu veren ilçelerin, tarikatsız-şeyhsiz-şıhsız, sadece komşuluğun egemenliğindeki mahallelerin, terör estirip kabadayılık taslamayan dayıların, vatanseverliğin önce birbirimizi sevmek olduğunu bilen gençlerin mumla arandığı bir yer oldu.

Hödüklüğün güç sanıldığı…
Riyakârlığın zekâ zannedildiği…
Yalancılığın yetenek gibi sunulduğu…
Cahilliğin içtenlik muamelesi gördüğü…
Başarılı, azimli, yenilikçi herkesin kafasına vurmanın halk olmak diye yutturulmaya çalışıldığı…
Gözünü kırpmadan iftira ve çamur atmanın iğrençliğinin unutulduğu, ateşli taraftarlıkla karıştırıldığı bir yer haline geldi burası.

Bu üstte saydıklarım vasıf değil, bildiğiniz rezilliktir!
Böyle insanlara bu topraklarda aslında tepeden bakılır, müstehzi ifadeyle gülünür, eş dost arasında dalga geçilir. Bu reziller asla vezir olmaz, herkes de yüzyıllardır bunu bilir. Zira en sağlam gerçekler aslında anaokulunda öğrendiklerinizdir: İyi beslen, erken uyu filan dışında ahlaklı ol, arkadaşlarına kibar davran, yalan söyleme, senin olan şeyleri etrafınla paylaş, çalışkan ol!

Bu topraklarda insanların çoğu, aynı anaokulunda öğrettikleri gibi, ahlaklı, akıllı, fikirli, gelişim, ilerleme yanlısıdır. Geleneklerimiz eşitlik, adalet, zarafet, saygı temellidir. Yüzyıllardır alkışı bilimin, sanatın, icatın aldığı bir yerdir burası. Aileler çocuklarının zengin, başarılı, evli, mutlu, çocuklu filan ama en çok da “okumuş, bilgili” olmasını ister!

Son yıllarda sosyal medyada ve basın başlığı altında geçen kâğıtlarda bağıranlara, çamur atma modasına, yaratılan sahte atmosfere bakmayın. Ki kimsenin bakmadığı satışlardan da belli de… Karamsarlığa kapılıp “Biz nasıl insanlar olduk, nereye gidiyoruz, ülke ne hale geliyor, bu nasıl yozlaşma” filan demeyin. Hâlâ iyiler iyi, kötüler açıkça kötü ve herkes de her şeyin farkında!

Bu topraklar çok sağlam topraklardır.
Burada insanların en yüzeyseli, bırakın iç huzurunu, duygusallığı, en basitinden, en pragmatik bakış açısıyla, aslında hayatta nezaketin en büyük güç, bilginin en önemli ihtiyaç, liyakatın vazgeçilmez, çalışkanlığın ise para ve başarı demek olduğunu gayet iyi bilir.

O yüzden…
O müessesenin fabrika ayarları, bunun mizacı, şunun mayası…
Boş verin. Çürük elmaların aşırı görünürlüğü ve yaygaracılığını koy bir yana, bu milletin fabrika ayarları sapasağlamdır!
Rahat ol. Gülümsemeye ve gelecek planı yapmaya devam et!

– Gençlik ne ister? – Gerçeği, önce gerçeği!

– Gençlik ne ister? – Gerçeği, önce gerçeği!
Ayşe Arman

Evrim Kuran bir araştırmacı, kuşak araştırmacısı. Daha çok gençlerle ilgili çalışıyor. Bu konuda Türkiye’deki en yetkin kişilerden biri. Ulusal ve çokuluslu şirketlere danışmanlık yapıyor. Konferanslar veriyor. Üniversitelere gidiyor. Konuşuyor, anlatıyor. Kanada’da ve Türkiye’de yaşıyor. Bir orada, bir burada ve dünyanın geri kalanında…
Dünyanın 60 ülkesinde araştırmalar yapan bir organizasyonun parçası. Milyonlarca gence ulaşan çok kapsamlı bir araştırma modelleri var. 54 bin gençle, 2017 Türkiye’si gençliği için yapılan araştırma yeni sonuçlandı.
Ben de teybimi kaptım, karşısına geçtim.

Sonuçlar bence vahim.
Tahmin ediyordum ama bu kadarını beklemiyordum.
Çok açık ki, gençlerini sevmeyen ve onlara sahip çıkmayan bir ülkeyiz. Türk gençleri 2017 Türkiye’sinde sıkışıp kalmış durumdalar. Umutsuzlar, mutsuzlar ve geleceğe son derece endişeyle bakıyorlar.
E işte, ne ekersek onu biçiyoruz. Buyrun
buradan okuyun…

2017 Türkiyesi’nde gençlerimiz genel olarak mutlu mu, mutsuz mu?
– Mutsuzlar! Her ne kadar resmi istatistik kurumumuz TÜİK’e göre, mutlu olduğunu beyan edenlerin oranı yüzde 56.6 olsa da ben, gençlerin işsizlik, değersizlik, belirsizlik gibi unsurlardan kaynaklı olarak endişelerinin ve güven ihtiyaçlarının geçen yıla göre arttığını düşünüyorum. Bu yıl Türkiye araştırmamızda, 44 bin 260 öğrenci ve 10 binin üzerinde çalışma hayatına girmiş gençle çalıştık. Fark ettik ki; iş güvencesinden endişe duydukları için kamuda çalışma talebi hem önceki yıllara göre hem de diğer ülkelere kıyasla artmış! Kapağı devlete atarak, kendini güvence altına almak istiyorlar.

VASATA RAZI GELİYORUZ!
Peki gençlerin mutsuzluk sebeplerinden en, en, en üst sırada ne yer alıyor?
– Gençlik ne ister -Gerçeği, önce gerçeği
– Valla, en temeldeki fizyolojik ihtiyaçlardan başlayarak; güvenlik, sosyal, değer görme ve en nihayetinde kendilerini gerçekleştirme ihtiyaçlarının karşılanamadığını gözlemliyorum. Resmi rakamlara göre genç işsizliği geçtiğimiz yıla göre arttı.

Şu an hangi seviyede?
– Yüzde 21.4 seviyesine geldi. Türkiye’de 15-29 yaş arası gençlerin yüzde 30’u ne eğitim alıyor ne de bir işte çalışıyor! Ne yazık ki, bu sıralamada OECD şampiyonuyuz!

Çok fena…
– Evet, bir gencin, sabah onu uyandıran bir amaca ihtiyacı var. Bu amaca erişmek için vereceği mücadelede, ülkenin tüm kurumları ve yasalarıyla güvence altına alındığını bilmeye, emeğin gücüne ve değerine inanmaya ihtiyacı var. Bunun sağlanmaması halinde, olabilecek en iyi şey vasata razı gelmek. Şu anda da durum bu: Vasata razı geliyoruz!

Bu, çözülebilir bir sorun mu?
– Elbette! Ama karar vericilerin, yasa koyucuların bu meseleyi ne kadar ciddiye alacaklarına bağlı. Ben onlara muhalefet edenlerin bile durumun vahametinin farkında olduklarını sanmıyorum. Yetenek kıtlığında dünya beşincisi olan bir ülkenin; ticaretinden siyasetine, akademisyeninden sivil toplumcusuna varana dek tüm kurumlarının kolektif bir çabayla, nitelikli bir eğitim sistemi inşa etmek, gençleri 21’nci yüzyıl yetkinlikleriyle donatmak için çaba sarf etmesi gerekiyor. Yapılması gereken; eğitim politikaları oluştururken siyasal fayda gözetmekten vazgeçmek. Eğitimin üniversitede değil, okul öncesinden başladığını hatırlamak, eğitimde, deneme-yanılma yöntemine son vermek, niceliğe değil, niteliğe odaklanmak, okul sayısıyla değil, çağa hizmet eden yetkinlikler geliştirmekle övünmek! Bizim, eğitimde reforma; hava gibi, su gibi ihtiyacımız var!

Biz hangi uluslararası araştırmalarda nal topluyoruz?
– Meşhur PISA var biliyorsun. OECD tarafından yapılan ve üç yılda bir, 15 yaş grubundaki öğrencilerin bilgi ve becerilerini değerlendiren bir araştırma. En son PISA’da Türkiye’deki öğrencilerin matematik başarı ortalaması OECD ülkeleri ortalamasının altında kaldı. Bu alanda; Birleşik Arap Krallığı, Uruguay, Trinidad ve Tobago gibi ülkelerle benzerlik gösteriyoruz. Felaket yani! PISA sonuçlarına göre Türkiye’deki en önemli eksik: “Okuduğunu anlama becerisi”. Bu da çok vahim! Aslında kitap okuma eylemine ülkece günde ortalama bir dakika ayırdığımızı düşünürsek buna şaşırmamamız gerekiyor! Ben 2018 PISA’da sonuçların daha da geriye gidebileceğini düşünüyorum! Çünkü çok yanlış bir uygulama olduğuna inandığım 4+4+4’ün sonuçlarını esas 2018 skorlarında göreceğiz. Eğitimin deneme yanılması olmaz. Bu işin şakası yok…

ÜLKEMİZ SON SIRADA…
Ama dur! PISA performansımızın düşüklüğüne karşı şöyle bir savunma geliştirildi: “Eğer sınava sadece Fen Lisesi öğrencileri katılmış olsaydı, Türkiye, dünya sıralamasında ilk üçte olacaktı!”
– Valla ne diyeyim, buna, “Özrü kabahatinden büyük” denir! Bu arada, çocuğunun önce mutlu, sonra başarılı olmasını önemseyen bir anne ve bir kuşak araştırmacısı olarak söylemeden geçemeyeceğim: PISA’nın en ilgilendiğim tarafı; öğrencilerin hayatlarından memnuniyetini ölçen boyutu. Ülkemiz bu alanda da son sırada yer alıyor!

PARAYA DAHA ÇOK ÖNEM VERİYORLAR
Gençler için para kazanmak ne kadar önemli?
– Dünyanın pek çok gelişmiş ekonomisine kıyasla daha önemli. Bu da son derece anlaşılabilir. Türk gencinin kendini geliştirebilmek, yaşamdan keyif alabilmek, spor yapabilmek, sanatsal etkinliklere katılabilmek, kısaca yaşamda aktif olabilmek için diğer pek çok ülke gencine göre daha fazla para kazanması gerek. Gençlerin, kariyer davranışlarını yedi başlıkta inceleriz. Türkiye’de özellikle iki yıldır artış görünen, ‘avcı profil’. Yani iş seçiminde parasal niteliklere daha fazla odaklananlar…

PERFORMANSIMI ADİL DEĞERLENDİR!
Sen, bu gençlik araştırmalarını aynı zamanda Kanada’da da yürütüyorsun. Türkiye’yle kıyaslandığında sonuçlar nasıl?
– Kanada’daki gençliğin en büyük hedefi, iş ve özel yaşam dengesini koruyabilmek. Onlarda gençler için, topluma faydalı bir işe hizmet etmek önemli. Türkiye’de bu konu, en önemli hedefler içinde yer almıyor. Sonra Kanada’da gençler, “Yaptığım iş rekabetçi olsun, beni düşünsel olarak geliştirsin!” diyor. Türkiye’deki gençlerse, işin zorlayıcı olmasını pek de istemiyor. Kanada’da gençler için çalışacakları şirketin ilham veren bir amacının olması çok önemli, Türkiye’de ise prestijli olması daha önemli. Gördüğün gibi, gençlerin beklentilerini yaşadıkları coğrafya belirliyor. Örneğin Türkiye araştırmasında, “Performansımı adil değerlendir” diyen gençlerin oranı çok yüksek, Kanada’da düşük. Bunun sebebi ortada.

BU ÜLKE ARKADAN GELECEK…
Bu ülkeden gitmek isteyen gençlere ne diyorsun?
– Dünyanın neresinde olursanız olun; akla, bilime, sanata ve çok çalışmanın gücüne inanın! Ve yaptığınız çalışmalarda Türkiye’yi unutmayın! Ülkenizin aydınlık nesilleri için çalışmaya devam edin. Bir de, arada sırada Kavafis’in ‘Şehir’ şiirini okuyun…

GENÇLERE GÖRE BAŞARININ ŞARTI: ADAMCILIK
Gençlerin güvendiği herhangi bir kurum var mı?
– Ben Türkiye’de, sadece gençlerin değil, tüm nesillerin kurumlara olan güvenlerinin azaldığını düşünüyorum. Ülkede bazı televizyonculara, futbolculara, şarkıcılara kurumlardan daha fazla güveniliyor!
Sırtı sağlam değilse, kilit yerlerde tanıdıkları yoksa, ailesi zengin değilse, bileğinin hakkıyla bir şeyleri elde edemeyeceğini mi düşünüyor gençler bu ülkede? Bu mudur?
– Budur. Her yıl, binlerce çalışanla gerçekleştirdiğimiz bir başka araştırmamız var. Çalışanlara, kurumlarındaki başarı kriterlerini soruyoruz. Son yıllarda özellikle genç çalışanlarda, başarının şartı olarak tariflenen maddelerin ilk sırasında ‘adamcılık’ gelmeye başladı. “Adamın varsa, sırtın yere gelmez” diye düşünüyorlar! Tamam, hep bir miktar böyleydi ama artık tavan yapmış durumda. Bu da, korkutucu! Çünkü emeğin gücüne inancını yitiren bir gençlik hızla vasatlaşır! Potansiyelini, performansa çevirmez. Böyle ülkelerde ‘inovasyon’ ancak konferanslarda kullanılan, kulağa hoş gelen bir sözcük olarak kalır.

FARKLILIKLARIMIZLA BULUŞTUĞUMUZ BİR TÜRKİYE HAYAL EDİYORUM
– Gençlik ne ister -Gerçeği, önce gerçeği
Sen aynı zamanda Bavul Dergisi’nde yazıyorsun? Oradaki gençlere yönelik ne tür tespitlerin var?
– Bavul, çok önemli bir platform. Çünkü Bavul ve benzeri dergiler, gençliğin bu kadar ayrıştığı bir dönemde nadir ortak paydalardan biri oldu. Okur profili çoğunlukla gençlerden oluşuyor. Muhafazakârı da, solcusu da, politikadan uzak duranı da var. Ümraniye’de bir kahvede de, Bebek’te bir kafede de rastlayabilirsin. Yetişkinlerin süslü cümlelerine inanmaktan ve eli boş dönmekten usanmış, dizilerde gösterilen, hiçbir zaman ulaşamayacakları hayatlardan sıkılmış, iş, aşk ve gelecek umudu beklemekten yorulmuş bir grup gence yalnız olmadıklarına hissettiren bir dergi.

Birbirine pek de benzemeyen bu gençlerin etrafında buluştuğu şey sıradan insan hikâyeleri. Bir hurdacının hayalini, bir işportacının tedirginliğini anlamaya çalışan, kalbi sokakta atan, gerçeğin peşine düşmüş bir dergi Bavul. Yıllarca bana sorulan, “Gençlik ne ister” sorusuna “Gerçeği, önce gerçeği” diye cevap verdim. Şimdi, gerçeğin peşine düşmüş, hem yazarları hem de okurları anlamında müthiş çeşitliliğiyle gençlere gerçekçi bir alan sunan Bavul’un ve benzer tüm dergilerin çok yaşamasını, daha çok gence ulaşmasını bütün kalbimle diliyorum. Bavul gibi bizleri farklılıklarımızla buluşturan bir Türkiye hayal ediyorum.

İSTİFA EDEN ÖSYM BAŞKANI’NI KUTLUYORUM
Geçen günlerde, yaşanan vahim bir yanlışlık sonrası ÖSYM başkanı istifa etti. Çok şaşırdık. Sence neden? Şaşkınlığımızın sebebi neydi?
– En sevdiğim eserlerinden biri olan “Şaşıp Kalmak Üstüne” şiirinde Nazım Hikmet şöyle der: “…gel gör ki çoktan unuttum şaşıp kalmayı. Şaşkınlık, alabildiğine yuvarlak açık ve alabildiğine genç gözleriyle bırakıp gitti beni. Yazık.” İşte ben epey bir süredir bu ülkede kendimi bu şiirdeki gibi hissediyordum. Ama bu kez, ben de şaşırdım! Aslında, dört binden fazla gencin yerleşmesini doğrudan etkileyen, iki milyondan fazla gencin başarı sıralamasını değiştiren bir hatanın yapılabilmiş olmasına şaşmalıydık ama ona şaşmadık. “Büyük idari kusur olduğunu kabul ediyoruz” diyen ÖSYM Başkanı Sayın Demir’i kutluyorum. Aynı sorumlu davranışı siyasetten, ticarete her seviyedeki liderlikte umuyorum.

Peki bu neredeyse her yıl yaşanan ÖSYM saçmalıkları sence gençlerimizi nasıl etkiliyor?
– Tartışmalı KPSS’lere, TUS’lara, YGS’lere fena halde alıştık. Ne acı ki hemen tüm kurumlarda, performansa dair güvenin sorgulandığı bir dönemdeyiz. Ve bu çok tehlikeli. Liyakatın değil, sadakatin esas olduğu bir sistem yeni ‘normalimiz’ haline gelirse ve hatta geldiyse; bu, toplumda kuşaklar boyu tamir edilemez arızalar bırakır! Fukuyama, güven duygusunu ‘kilit’e benzetiyor: “Bir toplumda, insanların birbirine veya kurumlara duydukları güven sarsılmaya başladığında kilit açılır” diyor. Bence doğru tespit.

SINAVA GİREN HER BEŞ İMAM HATİPLİDEN SADECE BİRİ ÜNİVERSİTEYE YERLEŞTİ
– Anadolu lisesi mezunu 396 bin adaydan 138 bini, fen lisesi mezunu 22 bin adaydan 12 bini üniversiteye yerleşirken, 222 bin 925 imam hatip lisesi mezunundan sadece 40 bini girebildi. Yani sınava giren her beş imam hatipliden sadece biri üniversitelerin lisans programına dahil oldu.

– Üniversiteye yerleşenlerin oranının düşük kaldığı bir diğer okul türü de meslek liseleri. Dünyanın gelişmiş ekonomilerinde meslek okulları çok önemsenir çünkü bu okullar mesleğin ‘artizan’larını yetiştirir. Bizde meslek liselerine, “Bir an evvel eve ekmek getirsin” beklentisi olan düşük gelir grubundaki ailelerin çocukları yönlendiriliyor.

– Fen Liseleri ve yabancı dilde eğitim veren özel liselerin üniversite yerleşme oranlarında da düşüş var. Bunu gençlerin yurtdışı eğitim fırsatlarını değerlendirmeleriyle açıklayabiliriz. Yani beyin göçü!

EVRİM TEORİSİ OLMADAN OLMAZ
Evrim Teorisi’nin müfredattan çıkarılmasının sonuçları ne olacak?
– Bilimsel bir teoriyi, ideolojik iddialarla tümden yok saymak bilimin çalışma prensibine aykırı. Evrim Teorisi’nin çıkarılması, ilintili biyoloji müfredatının anlaşılmasını zorlaştırmanın ya da bundan sonra PISA sınavlarında Türkiye’nin üç soru daha yapamamasına sebep olmanın (en son sınavda teoriyle ilgili üç soru vardı) yanı sıra bilimsel düşünme nosyonuna da zarar verecek. İzin versinler öğrenciler, bu teorinin temellerini öğrensin ve teoriye karşı duracak olanlar da neden karşı olduklarıyla ilgili bilimsel argüman geliştirebilsin.

HEM DİPLOMALI İŞSİZLİK VAR HEM DE YETENEK KITLIĞI!
‘Diplomalı işsizlik’ diye bir kavram yerleşti dilimize. Ülkemizdeki diplomalı işsizlerin oranı nedir?
– Şu anda bir milyona yakın üniversite mezunu, genç, işsiz var Türkiye’de. 2017 araştırmasında dikkat çekici olan şu: Hem önceki yıla göre artan oranda diplomalı işsizlik var hem de yetenek kıtlığı! Yani şirketlerde aranan yetkinlikte insan kaynağına erişimde sorun var. Fotoğraf net: Çok sayıda üniversitemiz var ama bu üniversitelerin tamamının kurumların ihtiyacı olan yetkinlikte mezun verebildiğini söylemek mümkün değil.
Geçen günlerde Prof. Oya Başak’ın sözünü ettiği şey….

– Çok da doğru söylüyordu Oya Hoca. Onun deyimiyle pıtrak gibi üniversite açılıyor, herkes doçent, profesör yapılıyor ama aradığımız yetkinlikte gençlere ne yazık ki şu anda ulaşılamıyor.

Peki hayal kuruyor mu bizim gençlerimiz?
– Geçen sonbaharda yaptığımız bir araştırmada Türkiye’nin gençlerine hayal kurup kurmadıklarını sorduk ve tamamına yakınından “Evet” yanıtını aldık. Ancak burada da çarpıcı olan şuydu: Gençlerin yarısı hayallerini gerçekleştirebileceğine inanmadığını ifade etti!

İbrahim Betil söyleşimizde, Türkiye’nin, 55 yaş üstü erkek hakimiyetinde bir ülke olduğundan söz etmişti. “Kadınların ve gençlerin esamisi okunmuyor!” demişti…
– Yüzde 1500 katılıyorum! Minicik bir örnek vereyim: Meclis’te 550 milletvekilinden sadece dokuzu, 25-35 yaş aralığında. Kabinenin yaş ortalaması 51. Böyle bir yapının gençlerle empati kurması çok zor.

Sosyal medya ve “meme çatalı” …

Sosyal medya ve “meme çatalı” …
Melike Karakartal

Niye iletişim kuruyoruz? Birbirimizi anlamak için.
Peki birbirimizi anlamamız için ne gerekli? Tutarlılık. Sağduyu.
Söylediğimiz sözün, karşımızdaki insanda söylediğimiz şekliyle ve söylediğimiz anlamıyla anlaşılması…
Haliyle, kendimizi olduğumuz gibi anlatabilmek, ifade edebilmek için gayret gösteririz.
Peki nasıl iletişim kuruyoruz? Yazarak, konuşarak, jest ve mimiklerimizle.
Buraya kadar olan kısmı bir kenara koyalım, zira analog yaşadığımız yıllarda da vardı.
İnternet öncesi, bugün uzak bir galaksi gibi görünen zamanlarda…

Sosyal medya ile değişen iletişim şekillerini gözlemlemek, özellikle “kodları” internet öncesi dünyada girilmiş nesiller için bazen eğlenceli, bazen de “Bu ne yav” dedirtiyor.
Yeni dünyanın diline adapte olanlar da çok ama şöyle bir uzağa çekilip durum değerlendirmesi yapacak olduğumuzda, “eski dünya”nın asla anlayamayacağı konular ve kabul görmeyen durumların sıradanlaşması belki de bu çağın en büyük acayipliği.

Malum, iletişim, her zaman “olduğun insanı” göstermek değil artık.
Sosyal medyada “olmak istediğiniz” insanı yaratabilir ve bunun üzerinden aslında sahte ama size hayli gerçek görünen bir tatmin yaşayabilirsiniz.
Veya beğenilme ihtiyacını buradan bol bol giderebilirsiniz.
Bir de “görsel ile metnin birbirini tutmaması” hadisesi var.
Sosyal medya özel hayat ve iş hayatının sınırlarını ortadan kaldırdığı için yadırgadığımız durumlarla karşılaşmak gayet mümkün.

İşiniz aracılığıyla biriyle tanışıyorsunuz diyelim.
Sizli bizli konuşuyorsunuz, aranızda resmi sayılabilecek bir iletişim kurmuşsunuz.
Kısa sürede takipleşmeler başlıyor.
Ve… Hayatınıza bir meme çatalı giriyor!
Evet efendim, meme çatalı.

Sadece iş konuştuğunuz bir insanın Instagram’ı aracılığıyla her gün düzenli olarak meme çatalına maruz kalıyorsunuz.
Takip etmemek de bir seçenek ama o da ayıp sayılıyor tabii.
Önce “follow”, sonra “unfollow” olmaz.
“Follow”un arkasında durmak lazım, zira takibi bırakmak da bir ara bozulması sebebi.
Ofiste insan içi ilişkileri sağduyuyla çözmüş ve insanlarla mesafesini koruyan bir kadının, Instagram’da bir erotik film yıldızı profili çizmesi gayet normal karşılanıyor.
Sınırlar bulanıklaştı

Sosyal medya özel hayat, öbürü iş” diyemiyoruz artık, sınırları çizmek kolay değil yeni çağda.
Kimse “ilk defa” karşılaşmıyor artık sosyal medya sayesinde.
Toplantı veya ortak iş yapacakları insanın paylaşımlarına illa bakıyorlar artık. Bakıyoruz.
Sosyal medya hesapları da iyi kötü fikir edinmek için gayet ideal zira.
Bir araya gelinecek kişiyi paylaşımlarından, takip ettiği profillerden bir “profil” çıkararak o kişiyle iletişim stratejisini belirlemek gayet mümkün.

İşte burada özel hayat ile iş hayatının sınırları kalkıyor.
Mesela bir kadın, toplantı yapacağı adamın profilini karıştırıyor, bakıyor sırf kelle.
Sırf selfie, sırf kendisi, sırf burma bıyıkları. Diyor ki, hah bu egosu yüksek bir adamcağız.
“Konuşurken ona göre muamele etmeli” diyor, temkinli davranıyor.

Veya kadın, adamın takip ettiği insanlara bakıyor, tamamı kadın, tamamının menşei Rusya, Ukrayna, tamamı meme çatalından oluşuyor, tamamı kum saati vücut vurgusu, tamamı öpücük vererek kameraya bakan kadın.
Güzel kadınlar tarafından kolay ikna edilebilecek bir profille karşı karşıya olduğunu anlıyor.
Adamımızın belli ki kontrol merkezi beyninde değil.
Kadınlarda da var benzer durumlar.

Mesela bir pazarlama uzmanı profil fotoğrafı olarak yatakta iç çamaşırlı halini tercih ettiğinde, başka (ve muhtemelen arzu etmeyeceği türde) bir mesaj göndermiş oluyor. Sırf “like”, sırf beğenilmek uğruna üstelik.
Çağa ayak uyduran, bugünün ruhunu anlayan firmalar da işe eleman ararken kurcalıyor sosyal medyayı.
Kişinin beyanları, profili, paylaşımları pek çok şey söylüyor.

Bu durum kendi kendine sansür koymayı elbette gerektirmiyor.
Sansür ayrı, sosyal kodları göz önüne alarak ve sağduyuyu esas alarak paylaşımda bulunmak ayrı.
Çoğu zaman “like alma arzusu” ağır basıyor elbette…
Sosyal medya, hem “tanışmadan tanışmaya”, hem de en büyük tatmin aracına dönüşüyor…

Felsefe yasaklandı, Osmanlı çöktü…

Felsefe yasaklandı, Osmanlı çöktü
İpek Özbey

Namık Kemal Zeybek, yeni kitabı ‘Türk’ün İnancı’nda bilimin önemine dikkat çekiyor, Türk ve Arap Müslümanlığı arasındaki farkları ortaya koyuyor. Osmanlı’nın çöküşünü Türk inancından çıkıp, Arap Müslümanlığına geçmekle açıklıyor. Felsefe yasaklanıyor ve Osmanlı çöküyor. Zeybek ile buluştuk, iki inanç arasındaki zihniyet farkları ve ‘evrimin müfredattan kaldırılması’nın sonuçları üzerine konuştuk.

– Bir kitap yazdınız, adını ‘Türk’ün İnancı’ koydunuz. ‘Türk inancı’yla ‘Arap Müslümanlığı’nın farklı olduğunu söylüyorsunuz. Ne demek istiyorsunuz?
Müslümanlık İslam dininin halka ulaşmış şeklidir. Türk’e ulaştığı zaman başka, Arap’a ulaştığı zaman başka olur. Bu da tabii bir şeydir.

– Neden?
Çünkü kültürler dinleri etkiler. Dinler de ortaya çıkarken ister istemez geldikleri halkın kültürünü şekillendirirler. Mesela Müslümanlık dini geldiği zaman Arapların bütün âdetlerini yok etmedi. Zaten ayetlerde diyor ki, “Size anlayasınız diye Arapça bir kitap indiriyoruz.” Haccı, namazı kabul ediyor. Namaz zaten var Araplarda. Daha önce, putların önünde eğiliyor. Putları kaldırıyor ama namaz devam ediyor. Araplarda mesela küçük çocuklarla evlenmek, kölelik, cariyelik var. Bunlar kaldırılmıyor. Ama ne oluyor? Dinin özü olan adalet, şefkat, merhamet, eşitlik gibi kavramlar bu Arap âdetlerinin içine gömülüyor. “Tamam, cariye var diyor ama cariyenize iyi davranın, dövmeyin, zulüm yapmayın” diyor. Yani Arap toplumunun âdetleri dinin içine giriyor. Başka bir millet bunu alırken bunu kendi kültürüne göre alıyor. Bir süre sonra Araplar bile bazı şeyleri bırakıyor. Mesela Kuran’da bir buçuk sayfa haram aylar var. IŞİD bile dinlemiyor, kesiyor, biçiyor. Bu da zamanla olan bir dönüşüm. Dolayısıyla Türk İslam’ı, Arap Müslümanlığı doğru kavramlardır.

– Türk İslamı nedir peki?
Türklerin bir inancı var. Türklerde din yok, inanç var diye tespitler vardır.
– Din yok ne demek?
Yani teşkilatlanmış din kurumu yok. Halife, ayetullah, papa ya da patrik gibi şeyler yok Türklerde. Hatta din adamı kurumu yok.
– Peki Türkler inançlarını kimden öğreniyorlar?
Ailenin en yaşlısından. Bu böyle sürüp gidiyor. Türklerde mabet yani tanrıya ibadet edilen özel bir mekân yok.
– Cami?…
Camii, mescit, cemevi yok. Kilise yok.

– Ne zaman yok?
Dinlere girmeden önce… Türkler mevcut dinlerin hepsine girip çıkmışlardır. Hıristiyan olmuşlardır, Budistler var, Musevi Türkler var.
– Şunu anlamak istiyorum. Biz şu anda ‘Türk İslamı’nı mı yaşıyoruz, Arap Müslümanlığı’nı mı?
Türk inancında Tanrı, dinlerin söylediği tanrı değildir. Yani ne Hıristiyanların ne Musevilerin ne de Arap Müslümanlığının kavrayış olarak anlattığı Allah değildir. Arap Müslümanlığına göre düşünmeye alışmış olan bizlerin kafasında ne var? Varlığın, evrenin dışında bir Allah olduğu. O Allah yoktan var ediyor. “Ol” diyor oluyor. Einstein’ın bir tanımı var, varlığı yaratan Allah ve insanların yarattığı Allah diye.

– Türklerin Allah inancı nasıl?
Varlığın dışında bir Tanrı falan yok. O yüzden Türk inancında ‘Tanrı var mıdır, yok mudur’ tartışması da yok. Çünkü Tanrı gök. Gök dediğimiz uzay, kozmos. Bayat ve mengü. Başlangıcı ve sonu olmayan, sınırsız, ne varsa içine alan ama her var olanın da içinde olan. Varlığın kendisi Tanrı yani. Onun için Türk Tengri dendiği zaman gök kastedilir. Allah varlığı kendisinden yaratmıştır. Varlığın kendisi Tanrı’dır. Türk Müslümanlığıyla Arap Müslümanlığını ayıran birinci mesele budur: Tanrı inancı.

– Bugün hangisini yaşıyoruz?
Bugün Türk Müslümanlığına inanıp yaşayanlar da var ama Türkler 16. yüzyıldan başlayarak Arap Müslümanlığına girmişlerdir. Ve ocakları batmıştır. Türklerin gerilemesinin nedeni Arap Müslümanlığına girmeleridir.
– Ne değişti o zamandan sonra?
Türkler’in eski inancında varlığın kendisi Tanrı olunca, Allah’ı bilmenin yolu da bilimdi. Jeolojiyi, gökbilimini, insanların arasındaki tabiat yasalarını bilirsen Allah’ı bilmiş oluyorsun. Bilimle uğraşan Allah yolunda yürüyor. Düşünmek tapınmanın kendisi. Tapınmak Tanrı’yı bulmak, ona ulaşmak demektir. Türk’ün erdem anlayışı var bir kere.

– Nedir o?
Bir insana kötülük yapıyorsan, Tanrı’ya kötülük yapıyorsun. Hayvana, doğaya kıyıyorsan, suyu kirletiyorsan Allah’a kötülük yapıyorsun. Türkler, Türk inancını İslam içinde yoğurarak sürdürdükleri için bilime, felsefeye önem verdiler. Mesela Kâtip Çelebi diyor ki; ulu Osmanlı devletinde başından başlayarak Sultan Süleyman Han Hazretleri’ne kadar felsefe, akıl bilimleri, nakli bilimleri, birlikte ve bağdaştırarak okutulur. Fatih, bunu yasa haline getirdi. Kurduğu medreselerde felsefeyi ve din bilimlerinin birlikte okutulmasını yasa haline getirdi. Fatih’in kendisi büyük bir âlimidir. O bir dâhidir. Türk tarihinde zaten iki adam vardır o boyutta. Biri Fatih diğeri Atatürk. Ama sadece bilim teknikte değil erdemde de öyle. İstanbul’u alıyor, herkesin dini kendine, bir tek Ayasofya’yı cami haline getiriyor. Aleviler için bir tekke yaptırıyor. Onun dışında isteyen istediğine inansın, hiç karışmıyor. Yeter ki devlete zarar gelmesin.

– Sonra ne oluyor?
Sultan Süleyman Hazretleri zamanında bazı müftülerin de etkisiyle günah diye felsefe yasaklandı. İşte buyurun Arap Müslümanlığı… Kâtip Çelebi diyor ki, bundan sonra Osmanlı’da ilim hayatına kesat girdi. Böylece Osmanlı çökmeye başladı. Çünkü bilimsiz bir toplumun yaşaması mümkün değildir.
– Eğer o gün bu yanlış yapılmamış olsaydı ne olurdu?
Dünyayı Türkler yönetir ve Einstein Türk olurdu. Celal Şengör Hoca’nın ‘Newton Neden Türk Değildi’ diye bir kitabı var. Olmaz ki. Burada yaşasa Newton olmasına izin vermezdik. Darwin neden Türk değil? O zaman Darwin’in yaşamasına müsaade etmezdi bu toplum. Ama Fatih döneminde gelseydi, Fatih onu başına taç yapardı. Kanuni ve sonrasında gelseydi asardık, keserdik.

– Bilime bu kadar uzak olmamızın nedeni, dini yanlış okumamız mı?
Tabii ki. Kuran’dan adalet de çıkarırsınız zulüm de… Nasıl okuduğunuza bağlı.
– Neden insanoğlu adalet yerine zulüm çıkarmayı tercih etsin ki?
Öyle işine geldiği için. Mesela Kuran’da “O müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün” diyor. IŞİD bunu alıyor, terör yapmak istediği için burada kullanıyor. Onu kabul etmeyenler diyor ki, “Altında üstünde başka ayetler var, onu niye okumuyorsunuz”… İnsanlar aslında bakış açılarına göre dinleri de yeniden oluşturuyorlar.

– Size göre, Türkler aslında çok güçlü ama sırf bu yüzden Sanayi Devrimi’ni de kaçırıyor…
Çünkü bilimden kopuyor. Kitapta ne yazıyorsa o, araştırma falan bitti. Bilimden koptuktan sonra ancak Kâtip Çelebi gibi adamlar çıktı, o da kendi söyledi kendi dinledi. Rasathane yapıldığı zaman da “Bunlar meleklerin bacaklarını inceliyorlar” dediler. Hiç başka neden aramaya gerek yoktur, Osmanlı’nın, Babürlü’nün Karakoyunlu İran devletinin de çökmesinin nedeni bilimden uzaklaşmak nakliciliğe saplanmaktır.

– Müfredattan evrim teorisinin kaldırılması bizi endişelendirmeli mi?
Tabii ki, çünkü aynı sonu getirir. Bakın, Atatürk, Osmanlı’nın son döneminde doğan aydınlanmacıların en bilinçlisi olarak, bir istisna olarak geldi. Mesela biz Ahmet Mithat Efendi’yi romancı olarak biliriz. Aslında Darwin’in ‘Türlerin Kökeni’ kitabını çevirip yayımladı. Bu tartışma yarattı ve yasak geldi. Yasak şöyleydi: Bundan sonra Ahmet Mithat Efendi’nin maymunlarından bahsetmek yasak. Zihniyete bak. Bugün müfredattan evrimin çıkarılması doğru değildir. Bu zehirli yemişten bir süre sonra IŞİD kafasıyla nesiller yetişir.

– Atatürk’ü bambaşka bir yere koyuyorsunuz…
Atatürk dönemi Türkiye’de aydınlanmanın bir 15 yıllık süresidir. Onun şu sözünü bütün duvarlara yazmak lazım: “Bir gün benim görüşlerimle bilimin gerçekleri çatışırsa, beni bırakın bilimin yolundan gidin. Hayatta en hakiki mürşit ilimdir. Bilimden başka mürşit aramak da cehalettir, ahmaklıktır.” Ama neden söyledi bunu?
– Neden?
Ona “Efendim, sizin görüşlerinizi doktrin haline getirelim, gençlere öğretelim” dediler. “Asla” dedi, “Donar kalırız. Ben hiçbir dogma bırakmıyorum. Benim yolum akıl ve bilim yoludur.”

– Peki biz böyle mi yaptık?
Hayır, biz tuttuk Atatürk’ün hiç istemediğini yaptık, Atatürk ilke ve inkılapları diye başka bir din icat ettik. Atatürk’ten sonra Türkiye akıl ve bilim yolundan çıkmıştır. Yarım yamalak bir laikliğimiz vardı, o da gitti. Şu anda Türkiye bir din devletidir. Bu iktidar değil, daha önce başladı. Kenan Evren, anayasaya din dersi zorunluluğu koydu. Amerika’da yasak bu. Darwin okutulur. Sen bunu nasıl yok sayarsın.

SEN İYİLİK YAPARSAN, DÜNYA DA SANA İYİLİK YAPAR
– Kitapta çok sık altını çizdiğiniz bir cümle var: İyilik yap, dünya daha iyi bir yer olsun!
Sen iyilik yaparsan, dünya da sana iyilik yapar. Ağaç dikiyor musun, tabiatı güzelleştiriyor musun, hayvanlara yiyecek veriyor musun, yaralı bir hayvanı tedavi ettiriyor musun, insanlara yardımcı oluyor musun, insanların okuması için bir şey yapabiliyor musun? Bütün inançlar bunu söyler. Namaz insanı kötülüklerden men eder, namaz kötülüklerden men etmiyorsa bir şey ifade etmez. Boşuna yatıp kalkma. Dinlerin koyduğu kuralların hepsinin insanı iyileştirme amacı vardır.

– Bu kitabı okuyup ikna olan birinin hayatında ne değişir?
Birincisi, lüzumsuz kitapları bırakıp bilim kitapları okuyacak. Çocuklarına da bunları okutacak. Yıllarca ben de kof kitaplar okudum. Kenara koydum şimdi. Gençlere “Bunları okumayın” diyorum şimdi. Boş boş laflar. Bu Türk inancı, her dinin içinde yaşanabilir. Hatta deist ise bile yaşayabilir. Çünkü hedef iyi insan olmaktır. İyilik yapmaktır. Ağacı da çiçeği de sevecek. Hepsinin içinde Tanrı var.

– Atatürk’ün Yalova’daki evinin temeline zarar veriyor diye yandaki ağacı kesmek isteyenlere engel olduğunu anlattığınız bir bölüm var.
Evet tabii. Ağacı kesmektense evinin altına ray döşettirip evi kaydırtmıştır. Çünkü Atatürk, Varlık Birliği bilincindeydi ve ağaçların da bilinçli varlıklar olduğunu biliyordu. Bir kayısının tadında, bir aşk şarkısının inceliklerinde ‘Yaratıcı’yı hatırlayan biriydi Atatürk. Bu yüzden ağaç kesilmesine hep karşı çıkmış ve ağaç diktirmiştir. Ben Atatürk’e evliya dedim, kızdılar. Atatürk evliya değilse, kim evliya yahu?
– Hâlâ Türk inancı ile yaşıyor olsaydık, bu kadar çevre katliamı olmaz mıydı yani?
Olmazdı tabii.

KİMDİR?
1944’te Bayburt’ta doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. 21 yaşında MHP’den siyasete girdi, Gençlik Kolları Başkanı oldu. 1987’de ANAP’tan milletvekili, 1989’da Kültür Bakanı oldu. Süleyman Demirel’e başdanışmanlık yaptı. 1995’te DYP’den milletvekili seçilip, 1997’ye kadar devlet bakanlığı yaptı. 2011’de Demokrat Parti’nin başına geçti. Bir yıl sonra ayrıldı. Genel başkanlığı bıraktığından bu yana 9 kitap yazdı. Son kitabı ‘Türk’ün İnancı’nda bilimin öneminin altını çizdi.