Felsefe yasaklandı, Osmanlı çöktü…

Felsefe yasaklandı, Osmanlı çöktü
İpek Özbey

Namık Kemal Zeybek, yeni kitabı ‘Türk’ün İnancı’nda bilimin önemine dikkat çekiyor, Türk ve Arap Müslümanlığı arasındaki farkları ortaya koyuyor. Osmanlı’nın çöküşünü Türk inancından çıkıp, Arap Müslümanlığına geçmekle açıklıyor. Felsefe yasaklanıyor ve Osmanlı çöküyor. Zeybek ile buluştuk, iki inanç arasındaki zihniyet farkları ve ‘evrimin müfredattan kaldırılması’nın sonuçları üzerine konuştuk.

– Bir kitap yazdınız, adını ‘Türk’ün İnancı’ koydunuz. ‘Türk inancı’yla ‘Arap Müslümanlığı’nın farklı olduğunu söylüyorsunuz. Ne demek istiyorsunuz?
Müslümanlık İslam dininin halka ulaşmış şeklidir. Türk’e ulaştığı zaman başka, Arap’a ulaştığı zaman başka olur. Bu da tabii bir şeydir.

– Neden?
Çünkü kültürler dinleri etkiler. Dinler de ortaya çıkarken ister istemez geldikleri halkın kültürünü şekillendirirler. Mesela Müslümanlık dini geldiği zaman Arapların bütün âdetlerini yok etmedi. Zaten ayetlerde diyor ki, “Size anlayasınız diye Arapça bir kitap indiriyoruz.” Haccı, namazı kabul ediyor. Namaz zaten var Araplarda. Daha önce, putların önünde eğiliyor. Putları kaldırıyor ama namaz devam ediyor. Araplarda mesela küçük çocuklarla evlenmek, kölelik, cariyelik var. Bunlar kaldırılmıyor. Ama ne oluyor? Dinin özü olan adalet, şefkat, merhamet, eşitlik gibi kavramlar bu Arap âdetlerinin içine gömülüyor. “Tamam, cariye var diyor ama cariyenize iyi davranın, dövmeyin, zulüm yapmayın” diyor. Yani Arap toplumunun âdetleri dinin içine giriyor. Başka bir millet bunu alırken bunu kendi kültürüne göre alıyor. Bir süre sonra Araplar bile bazı şeyleri bırakıyor. Mesela Kuran’da bir buçuk sayfa haram aylar var. IŞİD bile dinlemiyor, kesiyor, biçiyor. Bu da zamanla olan bir dönüşüm. Dolayısıyla Türk İslam’ı, Arap Müslümanlığı doğru kavramlardır.

– Türk İslamı nedir peki?
Türklerin bir inancı var. Türklerde din yok, inanç var diye tespitler vardır.
– Din yok ne demek?
Yani teşkilatlanmış din kurumu yok. Halife, ayetullah, papa ya da patrik gibi şeyler yok Türklerde. Hatta din adamı kurumu yok.
– Peki Türkler inançlarını kimden öğreniyorlar?
Ailenin en yaşlısından. Bu böyle sürüp gidiyor. Türklerde mabet yani tanrıya ibadet edilen özel bir mekân yok.
– Cami?…
Camii, mescit, cemevi yok. Kilise yok.

– Ne zaman yok?
Dinlere girmeden önce… Türkler mevcut dinlerin hepsine girip çıkmışlardır. Hıristiyan olmuşlardır, Budistler var, Musevi Türkler var.
– Şunu anlamak istiyorum. Biz şu anda ‘Türk İslamı’nı mı yaşıyoruz, Arap Müslümanlığı’nı mı?
Türk inancında Tanrı, dinlerin söylediği tanrı değildir. Yani ne Hıristiyanların ne Musevilerin ne de Arap Müslümanlığının kavrayış olarak anlattığı Allah değildir. Arap Müslümanlığına göre düşünmeye alışmış olan bizlerin kafasında ne var? Varlığın, evrenin dışında bir Allah olduğu. O Allah yoktan var ediyor. “Ol” diyor oluyor. Einstein’ın bir tanımı var, varlığı yaratan Allah ve insanların yarattığı Allah diye.

– Türklerin Allah inancı nasıl?
Varlığın dışında bir Tanrı falan yok. O yüzden Türk inancında ‘Tanrı var mıdır, yok mudur’ tartışması da yok. Çünkü Tanrı gök. Gök dediğimiz uzay, kozmos. Bayat ve mengü. Başlangıcı ve sonu olmayan, sınırsız, ne varsa içine alan ama her var olanın da içinde olan. Varlığın kendisi Tanrı yani. Onun için Türk Tengri dendiği zaman gök kastedilir. Allah varlığı kendisinden yaratmıştır. Varlığın kendisi Tanrı’dır. Türk Müslümanlığıyla Arap Müslümanlığını ayıran birinci mesele budur: Tanrı inancı.

– Bugün hangisini yaşıyoruz?
Bugün Türk Müslümanlığına inanıp yaşayanlar da var ama Türkler 16. yüzyıldan başlayarak Arap Müslümanlığına girmişlerdir. Ve ocakları batmıştır. Türklerin gerilemesinin nedeni Arap Müslümanlığına girmeleridir.
– Ne değişti o zamandan sonra?
Türkler’in eski inancında varlığın kendisi Tanrı olunca, Allah’ı bilmenin yolu da bilimdi. Jeolojiyi, gökbilimini, insanların arasındaki tabiat yasalarını bilirsen Allah’ı bilmiş oluyorsun. Bilimle uğraşan Allah yolunda yürüyor. Düşünmek tapınmanın kendisi. Tapınmak Tanrı’yı bulmak, ona ulaşmak demektir. Türk’ün erdem anlayışı var bir kere.

– Nedir o?
Bir insana kötülük yapıyorsan, Tanrı’ya kötülük yapıyorsun. Hayvana, doğaya kıyıyorsan, suyu kirletiyorsan Allah’a kötülük yapıyorsun. Türkler, Türk inancını İslam içinde yoğurarak sürdürdükleri için bilime, felsefeye önem verdiler. Mesela Kâtip Çelebi diyor ki; ulu Osmanlı devletinde başından başlayarak Sultan Süleyman Han Hazretleri’ne kadar felsefe, akıl bilimleri, nakli bilimleri, birlikte ve bağdaştırarak okutulur. Fatih, bunu yasa haline getirdi. Kurduğu medreselerde felsefeyi ve din bilimlerinin birlikte okutulmasını yasa haline getirdi. Fatih’in kendisi büyük bir âlimidir. O bir dâhidir. Türk tarihinde zaten iki adam vardır o boyutta. Biri Fatih diğeri Atatürk. Ama sadece bilim teknikte değil erdemde de öyle. İstanbul’u alıyor, herkesin dini kendine, bir tek Ayasofya’yı cami haline getiriyor. Aleviler için bir tekke yaptırıyor. Onun dışında isteyen istediğine inansın, hiç karışmıyor. Yeter ki devlete zarar gelmesin.

– Sonra ne oluyor?
Sultan Süleyman Hazretleri zamanında bazı müftülerin de etkisiyle günah diye felsefe yasaklandı. İşte buyurun Arap Müslümanlığı… Kâtip Çelebi diyor ki, bundan sonra Osmanlı’da ilim hayatına kesat girdi. Böylece Osmanlı çökmeye başladı. Çünkü bilimsiz bir toplumun yaşaması mümkün değildir.
– Eğer o gün bu yanlış yapılmamış olsaydı ne olurdu?
Dünyayı Türkler yönetir ve Einstein Türk olurdu. Celal Şengör Hoca’nın ‘Newton Neden Türk Değildi’ diye bir kitabı var. Olmaz ki. Burada yaşasa Newton olmasına izin vermezdik. Darwin neden Türk değil? O zaman Darwin’in yaşamasına müsaade etmezdi bu toplum. Ama Fatih döneminde gelseydi, Fatih onu başına taç yapardı. Kanuni ve sonrasında gelseydi asardık, keserdik.

– Bilime bu kadar uzak olmamızın nedeni, dini yanlış okumamız mı?
Tabii ki. Kuran’dan adalet de çıkarırsınız zulüm de… Nasıl okuduğunuza bağlı.
– Neden insanoğlu adalet yerine zulüm çıkarmayı tercih etsin ki?
Öyle işine geldiği için. Mesela Kuran’da “O müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün” diyor. IŞİD bunu alıyor, terör yapmak istediği için burada kullanıyor. Onu kabul etmeyenler diyor ki, “Altında üstünde başka ayetler var, onu niye okumuyorsunuz”… İnsanlar aslında bakış açılarına göre dinleri de yeniden oluşturuyorlar.

– Size göre, Türkler aslında çok güçlü ama sırf bu yüzden Sanayi Devrimi’ni de kaçırıyor…
Çünkü bilimden kopuyor. Kitapta ne yazıyorsa o, araştırma falan bitti. Bilimden koptuktan sonra ancak Kâtip Çelebi gibi adamlar çıktı, o da kendi söyledi kendi dinledi. Rasathane yapıldığı zaman da “Bunlar meleklerin bacaklarını inceliyorlar” dediler. Hiç başka neden aramaya gerek yoktur, Osmanlı’nın, Babürlü’nün Karakoyunlu İran devletinin de çökmesinin nedeni bilimden uzaklaşmak nakliciliğe saplanmaktır.

– Müfredattan evrim teorisinin kaldırılması bizi endişelendirmeli mi?
Tabii ki, çünkü aynı sonu getirir. Bakın, Atatürk, Osmanlı’nın son döneminde doğan aydınlanmacıların en bilinçlisi olarak, bir istisna olarak geldi. Mesela biz Ahmet Mithat Efendi’yi romancı olarak biliriz. Aslında Darwin’in ‘Türlerin Kökeni’ kitabını çevirip yayımladı. Bu tartışma yarattı ve yasak geldi. Yasak şöyleydi: Bundan sonra Ahmet Mithat Efendi’nin maymunlarından bahsetmek yasak. Zihniyete bak. Bugün müfredattan evrimin çıkarılması doğru değildir. Bu zehirli yemişten bir süre sonra IŞİD kafasıyla nesiller yetişir.

– Atatürk’ü bambaşka bir yere koyuyorsunuz…
Atatürk dönemi Türkiye’de aydınlanmanın bir 15 yıllık süresidir. Onun şu sözünü bütün duvarlara yazmak lazım: “Bir gün benim görüşlerimle bilimin gerçekleri çatışırsa, beni bırakın bilimin yolundan gidin. Hayatta en hakiki mürşit ilimdir. Bilimden başka mürşit aramak da cehalettir, ahmaklıktır.” Ama neden söyledi bunu?
– Neden?
Ona “Efendim, sizin görüşlerinizi doktrin haline getirelim, gençlere öğretelim” dediler. “Asla” dedi, “Donar kalırız. Ben hiçbir dogma bırakmıyorum. Benim yolum akıl ve bilim yoludur.”

– Peki biz böyle mi yaptık?
Hayır, biz tuttuk Atatürk’ün hiç istemediğini yaptık, Atatürk ilke ve inkılapları diye başka bir din icat ettik. Atatürk’ten sonra Türkiye akıl ve bilim yolundan çıkmıştır. Yarım yamalak bir laikliğimiz vardı, o da gitti. Şu anda Türkiye bir din devletidir. Bu iktidar değil, daha önce başladı. Kenan Evren, anayasaya din dersi zorunluluğu koydu. Amerika’da yasak bu. Darwin okutulur. Sen bunu nasıl yok sayarsın.

SEN İYİLİK YAPARSAN, DÜNYA DA SANA İYİLİK YAPAR
– Kitapta çok sık altını çizdiğiniz bir cümle var: İyilik yap, dünya daha iyi bir yer olsun!
Sen iyilik yaparsan, dünya da sana iyilik yapar. Ağaç dikiyor musun, tabiatı güzelleştiriyor musun, hayvanlara yiyecek veriyor musun, yaralı bir hayvanı tedavi ettiriyor musun, insanlara yardımcı oluyor musun, insanların okuması için bir şey yapabiliyor musun? Bütün inançlar bunu söyler. Namaz insanı kötülüklerden men eder, namaz kötülüklerden men etmiyorsa bir şey ifade etmez. Boşuna yatıp kalkma. Dinlerin koyduğu kuralların hepsinin insanı iyileştirme amacı vardır.

– Bu kitabı okuyup ikna olan birinin hayatında ne değişir?
Birincisi, lüzumsuz kitapları bırakıp bilim kitapları okuyacak. Çocuklarına da bunları okutacak. Yıllarca ben de kof kitaplar okudum. Kenara koydum şimdi. Gençlere “Bunları okumayın” diyorum şimdi. Boş boş laflar. Bu Türk inancı, her dinin içinde yaşanabilir. Hatta deist ise bile yaşayabilir. Çünkü hedef iyi insan olmaktır. İyilik yapmaktır. Ağacı da çiçeği de sevecek. Hepsinin içinde Tanrı var.

– Atatürk’ün Yalova’daki evinin temeline zarar veriyor diye yandaki ağacı kesmek isteyenlere engel olduğunu anlattığınız bir bölüm var.
Evet tabii. Ağacı kesmektense evinin altına ray döşettirip evi kaydırtmıştır. Çünkü Atatürk, Varlık Birliği bilincindeydi ve ağaçların da bilinçli varlıklar olduğunu biliyordu. Bir kayısının tadında, bir aşk şarkısının inceliklerinde ‘Yaratıcı’yı hatırlayan biriydi Atatürk. Bu yüzden ağaç kesilmesine hep karşı çıkmış ve ağaç diktirmiştir. Ben Atatürk’e evliya dedim, kızdılar. Atatürk evliya değilse, kim evliya yahu?
– Hâlâ Türk inancı ile yaşıyor olsaydık, bu kadar çevre katliamı olmaz mıydı yani?
Olmazdı tabii.

KİMDİR?
1944’te Bayburt’ta doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. 21 yaşında MHP’den siyasete girdi, Gençlik Kolları Başkanı oldu. 1987’de ANAP’tan milletvekili, 1989’da Kültür Bakanı oldu. Süleyman Demirel’e başdanışmanlık yaptı. 1995’te DYP’den milletvekili seçilip, 1997’ye kadar devlet bakanlığı yaptı. 2011’de Demokrat Parti’nin başına geçti. Bir yıl sonra ayrıldı. Genel başkanlığı bıraktığından bu yana 9 kitap yazdı. Son kitabı ‘Türk’ün İnancı’nda bilimin öneminin altını çizdi.

Gazetecilik, hamam böceği gibidir her koşulda yaşar!

Gazetecilik, hamam böceği gibidir her koşulda yaşar!
Ayşe Arman

Mirgün Cabas… Yıllardır basının içinde. Güvenilir, saygın bir gazeteci. Ve televizyon habercisi. Çeşitli haber programları yaptı; Banu Güven’le, Ruşen Çakır’la, Hakkı Devrim’le, Can Kozanoğlu’yla…
Şimdi işsiz. Fakat öyle bir kitap yazdı ki, kayıtsız kalmak imkânsız. Çok sıkı bir araştırma. 2001 yılının ıcığını cıcığını çıkarttı. O yıl yaşanan 30 farklı olayı yorumladı. Neden mi yaptı? Bugüne nereden geldiğimizi anlamak ve anlatmak için. Geride bıraktığımız ve unuttuğumuz olayları okuyup yeniden hatırlayınca dehşete düşmemek elde değil! Mirgün Cabas’ın ‘2001-Eski Türkiye’nin Son Yılı’ kesinlikte okunması gereken bir kitap bence…

Mirgün, gönülden tebrik ediyorum. Manyak titiz bir çalışma bu! Tarihe kalacağı ve araştırmacıların bu kitaba başvuracağı kesin. Hadi başlayalım… Niye kafayı 2001 yılına taktın?
– Çünkü çok acayip bir yıl! Bugün yaşadığımız Türkiye’nin, başımıza gelen iyi ya da kötü her şeyin sebebini, temelini görüyorsun o yılda…

En önemli yanı ne?
– Görünürdeki en önemli yanı, AKP’nin kurulduğu yıl olması. Ama asıl önemli özelliği, AKP’yi işbaşına getiren zemini olgunlaştırmış olması. 30 ayrı olay anlatıyorum kitapta. Bunların arasında ekonomik kriz, siyasal istikrarsızlık, askerlerin siyasete müdahalesi, yolsuzluklar, 11 Eylül gibi olaylar da var. Ama siyasetle doğrudan ilgisi olmayan daha renkli konular da… O yılın medya, magazin gündemini, televizyon âlemini filan da anlatıyorum. Amacım, yaşadığımız dönüşümü de göstermek…

Sence ‘eski Türkiye’nin son yılı, ‘yeni Türkiye’nin başlangıcı mı 2001?
– Önce şu ‘yeni Türkiye’ tanımını bir konuşalım. Çünkü biliyorum, bu söze sinir olan çok. ‘Yeni Türkiye’ sözü benim için bir yargı ya da olumlama taşımıyor. Yani bunu, iktidarın kullandığı anlamda, bugünkü Türkiye’yi parlatmak için kullanmıyorum. Ama 15 yıl öncesine göre, yeni bir durum yaşadığımız da ortada. Yeni Türkiye de bir günde ortaya çıkmadı. Ama bir yere çizgi çekeceksek, her şeyin başladığı, AKP’nin kurulduğu yere çizgiyi çekmek bana yerinde geliyor…

“Buraya nereden geldik” diye soruyorsun… Buraya oradan mı geldik?
– Valla, tam da oradan gelmişiz Ayşe! Ben bu kitap için çalışmaya başladığımda, doğrusu bu kadar renkli malzemeyle karşılaşacağımı düşünmüyordum. Her gün, “Vay canına! Yuh! Bu da mı olmuştu ya! Bu da mı 2001’deydi” diye diye çalıştım. Düşün ki, 2001’de ben televizyonda haber yapıyordum, haber merkezinin müdürüydüm üstelik! Bunların hepsi, bölük pörçük elimin altından geçmişti. Ama nasıl da unutmuşuz her şeyi… Ve bugünden bakınca her şey nasıl da acayip görünüyor! Bir de tabii bugünleri yaşamayan, hiç bilmeyen bir nesil var. Bugün 20 yaş civarında olup da AKP’den başka iktidar görmemiş bir kuşak. Bir önceki Başbakan Ecevit’i bile şöyle böyle biliyorlar. Sanırım en çok onlar şaşıracak o Türkiye’yle karşılaşınca…

O 2001 yılı, sence ne kadar felaket bir yıldı? Ve sonucu ne oldu?
– Felaket olması şuradan kaynaklanıyor: İki yıl önceki korkunç depremin ardından 2000’de bir ekonomik kriz yaşanmış, bununla boğuşulurken 2001’in başında MGK’da, Cumhurbaşkanı’yla Başbakan çocuk gibi kapışıyorlar ve olaylar gelişiyor. Büyük bir kriz, sonra Kemal Derviş’in gelişi… Sıkı bir ekonomik dönüşüm, koalisyonda her dakika kapışma… Bahçeli’nin bugünkü gibi çıkışları… Asker, hükümetin ensesinde boza pişiriyor… AKP, adım adım kuruluyor… Bu arada sırf Melih Gökçek’in AKP kurulurkenki dansını izlemek için bile o bölümü okumaya değer! Zevkle yazdım o bölümü. Gülen Cemaati palazlanıyor ve milletin başına bela olmaya başlıyor. Her gün bir başka banka batıyor, anlı şanlı işadamları, yaka paça yurtdışından getiriliyor. Yolsuzluk operasyonlarıyla yüzlerce kişi içeri alınıyor. Mafya bir yandan cezaevinde katliam yapıyor, öbür yandan gazetelerde mafya magazini diye bir şey başlamış. Çeçen eylemcisi, Hizbullah’ı, UFO’ya taş atan köylüsü, Reha Muhtar haberciliğinin en parlak zamanları… Bir ülkede yaşanan her şeyin siyasal ya da toplumsal sonuçları oluyor. İşte o sonuç, bu sonuç…

Bize neyi göstermek için yazdın bunları?
– Birçoğumuz, “Niye böyle oldu memleket? Şimdi ne olacak” diye kendi kendimize soruyoruz. Bu sorunun doğru cevabını bulmak için, “Eski Türkiye neye benziyordu? Biz buraya nereden geldik” sorusunun cevabını bulmak gerekiyor. Ben doğru cevabı buldum sanırım. Kitabı okurken şunun cevabı da kendiliğinden ortaya çıkıyor: İnsanlar, nereden kaçtı da AKP’ye sığındı? Merkez sağın, yerle bir olup siyasetten silinişi, iki partili Meclis… Abuk sabuk fanteziler peşindeki bir CHP… Bir önceki seçimde iktidar olup sonraki seçimde yüzde 2.5 oy alan DSP… Anlatmakla bitmez ki!

Peki bu kitap, nasıl delilik örneği? Ne kadar uğraştın?
– Fikrin ortaya çıkmasıyla bitmesi arasında iki yıl var. En büyük şansım, malzememin çoğunun internette olmasıydı. O kısmı aylar sürdü. Her gün oturup 2001’in herhangi bir gününü yeniden yaşıyordum. Sonra bir gün daha… Sonra bir gün daha… Sonra başka bir gazetenin arşivine girip yeniden… Sonra döneme ve olaylara dair kitaplar, anılar… Bir de röportajlar var tabii. 15 kişiyle konuştum. Anlattığım olayların aktörü ya da tanığı olan, Mesut Yılmaz’dan Dinç Bilgin’e kadar…

Kitap bitince ne hissettin?
– Boşluğa düştüm. Televizyondaki programım bitince düzenli işim bu olmuştu. Biraz tadını çıkarayım, yeni bir şeye girişeceğim. Yazmak ayrı, yayınlandığını görmek ayrı mutluluk…

KİTAP NASIL GİDİYOR BABA?
Kitabı kızın Leyla’ya adamışsın. Çok hoşuma gitti. Onun, “Kitap nasıl gidiyor baba?” diye sorması seni nasıl etkiledi?
– Leyla, beni bir televizyoncu olarak tanıdı. Sonra bir anda işsiz kalınca, bunun etrafımda yarattığı dalgalanmadan o da etkilendi. Sokakta insanlarla ya da çevresindeki konuşmalara tanık oluyordu. Bir anda “Nasıl yani! Babam kovuldu mu? Niye?” diye bir şaşkınlık, bir güven sorunu yaşadı. Hafif de ürkekleşti galiba. Ona kitap yazdığımı söylediğimde bu fikre çok sarıldı: “Babamın bir işi var!” Herkese, “Benim babam kitap yazıyor” diye anlatıyordu. Hemen her gün de bana o soruyu soruyordu: “Baba, kitap nasıl gidiyor?” Ben de ona, “Bugün 10 sayfa yazdım”, “Bugün bir bölüm bitti” diye rapor veriyordum. Sonra bana gelen ilk kopyayı ona götürdüm. İthaf sayfasında adını görünce yüzündeki güzelliği anlatamam!

BİR ÇUKURDAN BİR BAŞKA ÇUKURA
Kitapta sorduğun soruların cevabını sen nasıl veriyorsun: AKP öncesi Türkiye neye benziyordu? Türkiye nasıl değişti? Bazı şeyler nasıl değişmedi? Başka türlü olabilir miydi?
– Özetle şöyle söylüyorum. Bir çukurdaymışız, bizi çıkarıp başka bir çukura atmışlar! Bu çukur, biraz daha derin olabilir hatta. Başka türlü olabilir miydi? Olurdu elbet. En azından bu kadar kötü olmayabilirdi…

Sence Türkiye’de gazetecilik bitti mi?
– Bitmedi. Türkiye’deki başka pek çok şey gibi ciddi bir krize girdi. Ama kitabın sonunda NTV’deki mesaimizden yola çıkıp Can Kozanoğlu’yla uzun uzun konuştuğumuz gibi, “Gazetecilik nedir, nasıl yapılır”ı görmeden işe başlayan ve bugünün koşullarında, çalışırken de öğrenemeyecek bir genç gazeteci kuşağı, mesleğe girdi. Nasıl yapılacağını bilenlere ne olduğunu da biliyorsun işte…

ESKİ TÜRKİYE Mİ? YENİ TÜRKİYE Mİ?
“Eski Türkiye de matah bir şey değildi!” diyorsun bu kitapta…
– Eski Türkiye’ye bakıp ne gördüğüne göre değişir. Ekonomik olarak iyi değildi. Sağlıksız bir Başbakan ve sıkıntılı bir koalisyon vardı. Peki bugün ekonomi daha mı iyi? Başkanımız sağlıklı ve tek parti iktidarı var. Herkes daha mı mutlu? O zaman, ülkenin daha az muhafazakâr olmasını, bugünkü muhafazakâr görünme numarasını saymıyorum bile. Bak, en azından şu var: O günün gazetelerini okuduğunda, Türkiye’nin gerçekte ne durumda olduğunu anlayabiliyordun. Bugün gazeteyi okuyunca, aslında bilmen gereken bir sürü şeyin satır aralarına gömüldüğünü, yutulduğunu görüyorsun. Kitabın girişine de yazdım. Benim bu kitapla yaptığımı, 15 yıl sonra biri 2017 için yapmak istese işi zor.

Kitapta, Unakıtan’la, orman arazisine yasa dışı ev yapma tartışmasını nasıl yaşadığınızı anlatıyor… Bugün benzeri bir şey yaşanabilir mi?
– Al işte… Beğenmediğimiz eski Türkiye’nin sınırlarından bir manzara! Haber bültenine bakanı bağlayıp, “Sizin yasadışı araziniz varmış!” diye sorabiliyordun. Birincisi yayına çağırabiliyordun, ikincisi başına bir şey gelmiyordu. İktidarın hala bir hesap verme derdi vardı, hala hesap verebilir durumdaydı. Eski Türkiye mi iyiydi, yeni Türkiye mi sorusunun tek cevabı yok. Ama karşılaştırabilmek her zaman iyidir…

KRİZ Mİ? NE KRİZİ!!!
“2001 ekonomik krizinde, hükümet, duvardan duvara vuruldu, 2017’de kriz lafı dahi edilemiyor” diyorsun… Bu durumu nasıl açıklıyorsun?
– Sindirilmişlikle! Silah ve güvenlik sektörü dışında işleri geçen yıla göre daha iyi olan hiç kimse yok Türkiye’de. Tek bir sektör gösteremeyiz. Yine de kimse ağzını açıp “İşler kötü gidiyor, ben batıyorum!” diyemiyor.

BUGÜN TÜRKİYE’NİN MİMARI: ASKER
Bugünkü Türkiye’nin mimarı sence kim?
– Asker. Askerlerle, işgüzar savcılar, elbirliğiyle bizi bugünkü çukurun ağzına getirdiler! Sen çukurun ağzına gelince, seni arkadan itecek birileri de çıkıyor tabii. Bugünden bakınca, o askerlerin kalın kafalılığı daha da can yakıyor.

Günün birinde tekrar dört başı mamur gazetecilik yapılabilecek mi sence?
– Bunun için hem ekonomik olarak güçlü hem de bağımsız bir medyaya ihtiyacımız var. Gücü olanların tepesinde baskı var, baskıyı göğüslemeye hazır olan bağımsızların da gücü yok. İkisi nasıl bir araya gelecek, bilmiyorum. Ama gazetecilik hamamböceği gibi. Her koşulda hayatta kalmayı başarır…

HABERDE HER ŞEY VAR AKIL YOK!
“Bu haberde her şey var. Akıl yok! Ne münasebetle etmiştin o lafı?
– Taraf Gazetesi’nin manşeti yüzünden. Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopterinin NTV santralinden yapılan aramalar yüzünden düştüğünü iddia eden haber! Saçma sapan bir şey. Bir de uzman görüşü almışlardı. Helikopterin içinde çip yerleştirilmiş olabilirmiş filan. Klasik bir Mehmet Baransu haberiydi. Haberi yapış biçimleri savunmaları, o sonsuz kibir. Tam bir gazetecilik faciasıydı. Aramaları ben yaptığım için suç duyurusu yapıldı hakkımda, beş yıl filan soruşturması sürdü. İşte Taraf’ın, iyice gemi azıya aldığı zamanlar… Yeni Türkiye’nin önceki versiyonlarından biri…

DÜNYANIN EN ROMANTİK YERLERİNE ERDİL’LE GİDİYORUZ!
Motorsiklet manyaklığı ne münasebet?
– Manyaklığım hem motora hem de arkadaşlara aslında. Motosiklet arkadaşlarımla yaptığımız seyahatlere. Durup dururken gitmeyeceğiniz yerlere toplanıp motora binmeye gidiyorsun. Namibya’nın çölü, Mozambik’in gölü, Karadağ’ın ormanı… Ne işin var normalde? Bir de iki sezon motosikletle program yaptım televizyona. 2011’de bir gecede NTV’nin yayın formatı değişti. Bütün siyasi programları ekrandan kaldırdılar. Seçim öncesindeki siyasi baskıyla başa çıkamadıkları için. Benim program da bir gecede bitiverdi. Sonra “Ben bir seyahat programı yapayım bari” dedim. Tabii seyahat programıydı ama Hatay’daki kamplardaki İslamcı Suriyeli savaşçıları da çektim, yıkılan heykelleri de konu ettim, düşürülen uçak enkazlarına da gittim, HES’leri de, bilumum çevre hoyratlığını da… Yani motosikletin arkasına sığınıp tatlı tatlı işimi yaptım, en sevdiğim en çok izlenen işlerimden biri o oldu…

Erdil Yaşaroğlu’yla birlikte ne tür çılgınlıklar yapıyorsunuz?
– Pek çılgınlık yapmıyoruz! Birbirimizin en hızlı zamanlarını ıskaladık çünkü, biraz geç tanıştık. Bizi en çok yakınlaştıran, motosiklet seyahatleri. “Ulan, dünyanın en romantik yerlerine seninle gidiyoruz. Yetmezmiş gibi bir de aynı odada kalıyoruz!” diye dalga geçiyor…

UÇAK DÜŞERSE ÇOCUKLAR N’OLACAK?
“Artık iki çocuğum var, daha dikkatli olmak zorundayım!” diyor musun?
– Bak, bu delice bir şey. Sen de bilirsin. Şöyle bir şey olmaya başladı. Şimdi bizim üç çocuğumuz var ya, son zamanlarda Tuba’yla (Ünsal, eşi) baş başa seyahat için her uçağa bindiğimizde şunu düşünüyorum, “Uçak düşerse çocuklar n’lacak? Leyla’nın annesi var, o tamam… Sare’nin babası var, o da tamam… Peki ya Civan? Acaba Leyla’nın annesi mi alsa, teyzesi mi büyütür, büyükannelere mi gitse?” İşte o zaman biraz nefesim daralıyor…

TAM ZAMANLI BABA �
İşsiz kalınca, “Tam zamanlı babayım” dedin. Tuba da, senin sıkı bir baba olduğu anlatmıştı. Öyle misin gerçekten?
– Tutulması gereken her köşeyi tutmaya çalışıyorum, öyle diyeyim. Beslenmeden okul hayatlarına, uyku düzenlerinden sosyal yaşama kadar. Bir de bizde trafik karışık. Biri annesinden geliyor, diğeri babasına gidiyor. Gittiler, geldiler, okul, gösteri, resim, müzik, eve gelen ablalar derken, birinin trafik polisliği yapması gerekiyor. Tuba’yla el ele götürüyoruz.

Ne kadar düşkünsün çocuklarına?
– Çoook. Sevgi, sorumluluk, vicdan azabı… Bu paket standart geliyor herkese sanırım. Her ana baba ne yapıyorsa, onu yapıyorum herhalde…

EN BÜYÜK MESELE TRAFİĞİ DÜZENLEMEK
Siz Tuba’yla yepyeni bir aile modeli oluşturdunuz… İkinizin de başkalarından çocukları var, bir de ortak çocuğunuz var. Çok da mutlu görünüyorsunuz. Peki ne tür sorular yaşanıyor?
– En büyük mesele, trafiği düzenlemek. Gidiş gelişler… Sonrasında da birbirleriyle geçinmeleri. Ama o kısmı atlattık. Kızlar çok iyi arkadaş oldular, her faaliyette önce biri, diğerini soruyor. Şu ara Civan’la başımız dertte. Dünyanın en sevimli haydutu oldu!

Kızlar, oğlanı en şanslı mı buluyor?
– Bir keresinde öyle dediler, evet. “Civan, ne şanslı hep aynı evde kalıyor…” Bunu dediler ama gidip gelmekten de hiç şikayet etmiyorlar. Sare’nin babasında, Leyla’nın da bize geldiği zaman müthiş karakteri değişiyor, fark ediyoruz. Acayip munis ve uysal oluyorlar. Annelerine çıkardıkları zorlukların hiçbirini babalardayken çıkarmıyorlar!

BU HAYAT, BU ÇOCUKLAR, BU EŞ BENİM!
Ekşi Sözlük’e göre, siz Beckham ailesi gibiymişsiniz. Güzelsiniz, medyatiksiniz, insanlar hayatınızı merak ediyor, karın çok güzel, önde ve gözde… Bunlar seni rahatsız ediyor mu?
– “Roma’ya gidince Romalı gibi yaşanır!” diye bir söz var. Bu hayat, bu çocuklar, bu eş benim… Hayatta bir tercih yapınca, o başka tercihleri de yanında getiriyor. Şikâyet etiğim hiçbir şey yok hayatımla ilgili…

Nasıl bir hayat istiyorsun gelecekte?
– Mesleğime yeniden kavuşmak istiyorum. Bu koşullar beni işsiz değil, mesleksiz bıraktı çünkü. İşsiz olmak; teorik olarak bildiğin işi başka bir yerde yapabilme ihtimalinin olması demek. Bugün bu ihtimal yok. Gerçi bu koşullarda yapmak istiyor muyum? Sanmam. Aslında aynı anda siyasetten de uzak kalmak istiyorum. İkisi birden nasıl olacak, bilmiyorum…

Ceza profesörü buram buram terler…

Ceza profesörü buram buram terler…
Mehmet Tezkan

Ceza Hukuku Profesörü kürsüde..
Dersin konusu tutukluluk..
Hoca başlar anlatmaya; ‘Tutuklama, delillerin korunması, şüpheli veya sanığın kaçmasını önleme vb. gibi nedenlerle geçici olarak başvurulan bir koruma tedbiridir..’
Sıralardan uğultular yükselir..
***
Hoca uğultulara aldırmaz, anlatmaya devam eder..
‘Tutuklamanın iki amacı vardır; delillerin korunmasını sağlamak, karartma, yok etme, vasfının değiştirilmesini önlemek, şüphelinin veya sanığın kaçmasını önlemek..’
Hoca bir an susar; sınıf kendi âlemindedir.. Sinirlenir ama belli etmez anlatmayı sürdürür;
‘Bakın çocuklar, burası çok önemli, kaçma şüphesi somut olgulara dayanmalıdır..’
***
Arka sıralardan bir ses yükselir; hocam bize gerçekleri anlat..
Hoca öfkelenir.. Sert bir ifadeyle; ‘Ben size hukuk anlatıyorum, ben size yasaları anlatıyorum, ister dinleyin ister dinlemeyin’ der..
Devam eder; ‘Tutukluluk geçici olmalıdır, tutukluluk cezaya dönüştürülmemelidir..’
***
Arka sıradaki genç bu kez ayağa kalkar, nazik bir tonla; ‘Hocam bu anlattıklarınıza somut örnek verebilir misiniz’ der..
Sözü bir başkası alır; ‘Mesela Hocam, gazeteciler, yazarlar, çizerler aylardır tutuklu. Delil dedikleri yazıları, onları karartamazlar, kaçacaklarına dair somut olgu da yok..’
***
Hoca, ‘Bakın şimdi durum biraz farklı, olağanüstü bi..’ diyecekti ki..
Hoca’nın sözü havada asılı kalır..
Başka bir öğrenci araya girer; ‘Hocam suçlanıyorlar ama suçlamanın belgesi de yok..’
Ön sıralardan bir başka; Hocam son iki olaya bakalım.. Sözcü’deki gazetecilerle, açlık grevi yapan iki eğitimci neden tutuklandı, açıklar mısınız?’
Bir başkası seslenir; ‘Anlattıklarınızla bağdaşıyor mu?’
***
Hoca terlemeye başlar; izah edecek kelime arar..
Genç bir kız ayağa kalkar; ‘Zorlanmayın hocam, ben söyleyeyim; İkisi niyet okunarak tutuklandı, öteki ikisi tahmin üzerine tutuklandı. Hocam hukukta yeri var mı?’
***
Hoca ders bitti diye bağırır; sinirle kapıyı vurup çıkar..
Aslında ders değil hukuk bitmişti!.

‘Din melankoli ve gözyaşı değil’
Eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Ali Bardakoğlu Müslümanların İslam’a bakışından televizyonlardaki din programlarına kadar öyle tespitler yapmış ki; müthiş..
Alıntılar yapamadan edemedim..
İşte Hürriyet’ten İpek Özbek’e söyledikleri.
***
İslamiyet’te ibadet sadece kıldığımız namaz değildir. İnsanlığa, dünyanın imarına, sulha, barışa hizmet eden her davranış ibadettir.
***
Çalışma, üretme, hak, hukuk, adalet, bir toplumun kalkınması, özgürlüğün korunması için bir şeyler yaparsanız gelişirsiniz. İslam dini dünyada yaşansın diye gönderildi, ahirette değil.
***
Müslümanlar dünya-ahiret dengesini yitirdiler.
***
Reytingi en yüksek programlar en çok menkıbenin anlatıldığı, en çok gözyaşının döküldüğü programlar. Din artık melankoli ve gözyaşı olarak sunuluyor ve algılanıyor.
***
Hazreti Muhammed’in hayatını öyle bir anlatıyorlar ki, öyle bir hayatın örnek alınması ve yaşanması mümkün değil.
***
Dinini gizemli, esrarengiz bir din olarak sunanlar, asılsız kutsallıklar üretenler aslında kendi din ticaretleri için müşteri artırımı peşindeler.
***
Geniş halk kitlesi istiyor diye menkıbe ve hurafe dolu bir din anlatanlar farkında olmadan dinin toplumları uyuşturduğu tezini de desteklemiş oluyor.
***
Böyle bir dini anlayışın çocuklarımız, torunlarımız tarafından nasıl karşılanacağından emin değilim. Artık yavaş yavaş yol ayrımına geliyoruz. Çocuklarımız, torunlarımız sorguluyor, görüyor, biliyor. Bireyin olmadığı, kadın hakkı, insan hakkı, çevre bilinci, bilgi üretimi, sosyal adalet, hukuk, özgürlük, düşünce gibi temel değerlerin yeterince gelişmediği, sadece melankoli, sadece menkıbe, gözyaşı, ötekileştirme ve öfkenin yer aldığı bir din anlatımı İslamofobi’yi mahallemize indirecektir. Bizim çocuklarımız, torunlarımız da büyük sorular soracaktır.
***
Biz Müslümanlığı sadece inanma ve namaz, oruç, hac gibi belli ritüelleri yerine getirme olarak algıladığımız sürece bu mahcup edici durum devam edecektir. Allah, ‘Dünyaya inanan ve yararlı iş işleyenler egemen olacaktır’ diyor
***
Bizim din anlayışımız sığlaştı. Dindarlığı dar bir alana hapsettik. Müslümanlar şeklen dindarlaştıkça, dünyevileşmesi de artıyor. İslam, seccadeni ser, ibadetle ömrünü geçir demiyor.

Evrenin merkezinde kim var?

Evrenin merkezinde kim var?
Melike Karakartal

400 yıl önce İtalyan astronom ve matematikçi Galileo, insanın evrendeki yerini yeniden düşünmesine, kendini koyduğu yeri yeniden gözden geçirmesine neden olan olaylar silsilesini başlatacak bir keşif yaptı. Jüpiter’in uydularını keşfetti. Yani dışarılarda bir yerlerde, başka bir gezegeni merkez almış bir sistem vardı, dolayısıyla dünya, evrenin merkezi değil, benzer sistemlerden sadece bir tanesi olabilirdi!

1610 yılına kadar dünya, evrenin merkezi olarak ele alınıyordu. Bu keşiften sonra Galileo bir kitap yazdı fakat sonrasında Kilise Engizisyonu baskısı ile “iddialarından” vazgeçmek zorunda kaldı.

Bugün yaşadıklarımız belki konu olarak farklı ama matematiği ne kadar benziyor aslında değil mi? İnsan ve dünya odaklı hayat yaşayan insanoğlu, evrenin merkezinin dünya olmadığını duyduğunda, algı dünyası şaşar… Kabullenemez. Bu büyük değişikliklerle mücadele etmek yerine reddetmeyi tercih eder. O “dünya merkezdir” deyince dünya merkeze dönüşüverecektir çünkü!

Sahi ya, nasıl “Her şey dünyanın etrafında” olmaz? Dünya nasıl evrenin merkezi olmaz?
Bilmez ki, insan da, dünya da evrenin bir parçası, bir detayı aslında. Koca bir bütünde, canlı-cansız kendi gibi sayısız varlıkla, evreni oluşturan bir detay sadece.

David Eagleman, Incognito isimli kitabında Galileo’nun keşfinden sonra son 400 yılda geldiğimiz noktayı gayet güzel özetler: “Keşfi izleyen 400 yıl, bizi merkezden daha da uzağa atarak, sonunda 500 milyon gökada grubu, 10 milyar büyük gökada, 100 milyar cüce gökada ve 2000 milyar kere milyar güneş içeren görünür evrende küçük bir nokta olarak yerimizi sağlam biçimde belirledi.”

Gelişen teknoloji yerimizi belirlemiş olabilir ancak geçen 400 yılda insanın değişime olan direnci değişmedi… Bildiğini sandığı ne varsa hepsini bırakmayı öğrenemedi…

Galileo’nun verdiği ders
Galileo’ya Kilise Engizisyonu baskısıyla yazılmış ve “Tamam, sözlerimden vazgeçiyorum, Dünya evrenin merkezidir” demek zorunda bırakıldığı metnin üzerine zorla imza attıran zihniyet başka formlarda yine var…
Neden var?

Evrenle ilgili bizi şaşırtan bazı gerçekleri, insanoğlu küçük ölçekte kendi hayatında uygulayamadığı için var.
Galileo’nun keşfi, insanı ve dünyayı merkez olmaktan çıkarıyordu. Merkez olmaktan çıkmak demek, yaşayan bir bütünün bir parçası, etkileşim içinde hareket eden bir sistemin bir kolu olmak demek.

Toplumlar da uzay sistemleri gibi. Bireylerin birbiriyle etkileşim içinde yaşayarak geliştirdiği veya geliştiremediği sistemler. “Hayır efendim, dünya sadece benim etrafımda dönüyor” dediği anda bozulmanın, çirkinleşmenin, adaletsizliklerin görüldüğü yerler.

Kendi içinde Galileo’nun keşfini yapmayanları, “dünyanın evrenin merkezi olmadığını”, yani kendisinin ve kendi algılayabildiği ölçüdeki çevresinin “dünyanın merkezi olmadığı” gerçeğine vakıf olamamışları tanıyorsunuz…
Her yerde çıkıyor karşınıza: Sokakta yürürken, bir toplu taşıma aracında, işte, okulda, alışveriş merkezinde, banka sırasında…

Trafikte, yürüyüş yaparken, markette alışveriş yaparken, kafede otururken… Havalı otomobilinin camından çöp atarken, tuvaletleri ondan sonra kimse girmeyecek gibi kullanırken, düzenli yaşam adına koyulmuş kaç tane kural varsa hepsini teker teker çiğnerken…

Kamerayı biraz daha uzaklaştırırsak onları haberleri izlerken, illeri, ilçeleri, ülkeleri yönetirken, “kendi gibi” olmayana veya hayvanlara zulmederken, çirkin şehirler yaratırken, ülkesinin kaynaklarını hunharca harcarken, kısaca milyonlarca insanı mutsuzluğa sürüklerken görüyoruz.

İnsanları tanımaya çalışırken, toplumlar politikacılara önemli görevler verirken, kendi hayatımıza yeni insanlar sokarken belki de bir tane soru sormalıyız: Galileo’nun yaptığı keşfi kendi dünyasında yapmış mı?

“Benim etrafımda dönen dünya”da yaşar gibi mi davranıyor yoksa kendisinin de anlamlı/anlamsız bir parçası olduğuna inandığı bir evren içinde yer aldığını bilerek mi? Başkalarının da yaşadığının farkında mı? Herhangi bir nedenden dolayı ayrımcılık yapıyor, insan ayırıyor/kayırıyor veya aşağılıyor mu?

İhtiyaç duymadığı ne varsa onları paylaşacak kadar yüce gönüllü mü?
Sırf kendine uymuyor diye başkalarına zulmetmeyi kendinde bir hak görüyor mu?
Yalan söyleyebiliyor mu?

Boştaki gençlerin de bayramı kutlu olsun…

Boştaki gençlerin de bayramı kutlu olsun…
Uğur Gürses

DÜN Anadolu kurtuluş hareketinin başlangıcını “Gençlik Bayramı” olarak kutladığımız bir günde, yeni yayımlanan İtalyan istatistiklerindeki bir tablo dikkatimi çekti.
Neden mi dikkatimi çekti? Ekonomik krizler en başta genç kesimi vuruyor. Hem de onların hayallerini, geleceğe bakışını. İşte Akdeniz kuşağında yer alan İtalya, 2008 küresel krizinin en sert yan etkilerinden biriyle yüz yüze; genç kesimde yüksek işsizlik ve tek başına hayat kuramama, geçinememe olgusu.

Bakın önce o sayılara bakalım. İtalyan Ulusal İstatistik Enstitüsü’nün yayınladığı 2017 raporunda, 35 yaş altındaki 10 İtalyan yurttaşından 7’sinin ailesi yani ana ve babası ile birlikte yaşadığı yer alıyordu.

İstatistikler, İtalya’da 2008 öncesinde her yıl 250 bin evlilik yapılırken, kriz sonrası bunun hızla 200 bini altına düştüğünü gösteriyor. En çok Avrupa’yı, burada da en çok Akdeniz kuşağını etkileyen küresel ekonomik kriz, toplum yaşamını ve refahını etkiliyor. Bunun da geleceğe bakışı değiştirdiği, siyasal sonuçları olduğuna da tanık oluyoruz.
İtalya’daki krizin en belirgin yansıması, anne babası ile yaşayan bireylerin oranında hissediliyor; bu oran 15-29 yaş arasında yüzde 80’de. Türkiye’de ise aynı yaş diliminde bu oranın yüzde 60.4 olduğunu not edelim. 2007’deki yüzde 61.7’ye bakarak, çok az bir düşüş olduğu görülüyor.

15-29 yaş grubunda aileleri ile yaşayanların oranında belli ülkelerdeki artış 2008 krizinin etkilerini gösteriyor; ‘kuşlar yuvada kalıyor, yuvaya geri dönüyor’. En yüksek Fransa’daki gençlerde görülmüş; 2007’de bu yaş dilimindeki gençlerin yüzde 41’i aileleri ile birlikte yaşarken, 2015’te yüzde 53.5’e çıkmış. Macaristan, İtalya ve Yunanistan ‘eve dönüşte’ ilk sıraları paylaşıyor.

Dün 19 Mayıs; Atatürk’ü anma, Gençlik ve Spor Bayramı idi, kimi illerde kutlama yasakları vardı. Gerekçe yine bildik; güvenlik. Ama siyasetçiler gençliğe ve onların geleceğine dair hamasi konuşmalar yaptılar. Mealen gençlere söylenen ise hep “sen dur, senin için neyin doğru olduğunu biz söyleriz” tonunda.

Büyük ülke sayılmak istiyoruz ama ‘atıl gençliğe’ yasaklı bir ülke sunmaktan öte adım atmıyoruz. ‘Atıl gençlik’ çünkü 2015 itibariyle; ne işte ne de okulda olmayan gençlerin (15-29 yaş dilimi) oranında yüzde 29.8 ile OECD şampiyonuyuz. Bu oran 2007-2015 arası dönemde düşüyor olsa da çok yüksek.

Türkiye’yi izleyen OECD ülkeleri; 2008 sonrasında derin bir ekonomik krize giren ve pek de toparladıkları söylenemeyen İtalya, Yunanistan ve İspanya geliyor. Sırasıyla yüzde 26.9, yüzde 24.7 ve yüzde 22.7 ile. Tamamı da işsizlikteki artıştan geliyor. İşini kaybeden ana babası ile yaşamaya başlıyor.

Örneğin 2015 itibariyle Türkiye’de 15-29 yaş dilimindeki gençlerin yüzde 6’sı işsiz iken, yüzde 23.8’i ne işgücünde ne de okul ya da eğitimde. Türkiye’deki yüksek oran, işgücüne katılımın da düşük olduğunu gösteriyor. Oysa yüksek oranda Türkiye’yi izleyen ikinci ülke olan İtalya’da; yüzde 11.4’ü işsiz, yüzde 15.5’i ne işgücünde ne de okulda.
Bu oranlara sadece erkeklere bakılsaydı; Türkiye yüzde 15’lik bir oranla, diğer OECD ülkeleri içindeki sıralamanın içinde ‘normal’ biçimde kaybolup ‘arazi olacaktı’.

Ama öyle çarpıcı bir tablo var ki; OECD’nin grafikleri de tabloları da ‘bağırıyor’. O da Türkiye’de 15-29 yaş grubunda olup da ne işte çalışan, ne de okul ya da eğitimde olmayan kadınların oranında: Yüzde 42.8 ile yüz kızartıcı bir ‘şampiyonluk’ var orada.

Genç bir kuşağın yarısı olan kadınların da neredeyse yarısı ‘boşta’ demek. Kadınlarını evlendirip, eve mahkum eden bir toplumun geleceğe bakışı parlak olabilir mi? Böyle bir toplumun erkekleri özgüvenli olabilir mi?
İtalyanların sorunu derin bir ekonomik kriz. Bu yüzden ana babaları ile aynı eve kapanmışlar. Bizim derdimiz ne? Neden genç kuşak kadınların yarısı; ne işgücünde, ne de okulda ve eğitimde değil?

Genç kuşağın geleceğe bakışı umutla olur; umudunu kaybeden toplum bireylerini umutsuzlukla çevrelemek bizatihi toplumun kendisine, gelecek hayallerine zarar veriyor.

Ya o uzaya gidilecek ya o uzaya gidilecek…

Ya o uzaya gidilecek ya o uzaya gidilecek…
Kanat Atkaya

İNGİLİZ fizikçi Stephen Hawking, BBC tarafından çekilen ve bu yıl içinde yayınlanacak yeni bir belgesel (Stephen Hawking: Expedition New World) için yapılan söyleşide “Toparlanın, hafiften bu Dünya’dan gitmemiz lazım” dedi.
Daha önce de “Bu Dünya’nın sonu geliyor” demişliği vardı büyük fizikçinin. Önceleri 10 bin yıl içinde gelecekti Dünya’nın sonu; kısa bir süre önce 1000 yıla çekmişti.
Şimdi “100 yıl içinde insanın Dünya’daki işi bitmiş olacak” diyor…
İnsanoğlunun neslini devam ettirebilmek için önlem alınması gerektiğini, başka gezegenlerde koloniler oluşturulması gerektiğini söylüyor.
Niye gelecek, nasıl gelecek Dünya’nın sonu?

UZAYLI, BAKTERİ DEĞİLİZ
Hawking sıralıyor: Aşırı nüfus artışı, iklim değişiklikleri, bulaşıcı hastalıklar veya asteroid çarpması…
Uzaylı veya “dünya dışı yaratık” istilası?
İhtimal dışı değil! Hawking böyle bir karşılaşmada istilacıların insanoğlunu kurtulmak gereken bir bakteri olarak göreceğini söylüyor.
Bizim parti içi dalgalanmalar, sporda şiddet, yandaş medya polemikleri gibi çok daha mühim başlıklarla dolu gündemimizde Hawking’in haberi elbette fazla büyümedi.
Kaldı ki “CHP’de ne oluyor?” tartışmasına kafa uzatıp “Evren genişliyor, boş verin ya!” desen ne yazar?

EYY HOVKİNK!
Eğer “Eyy Dünya dışı yaratıklar! Eyy intergalaktik şer odakları! Eyy Hovkink!” tarzı şahsi bir çıkış gelmezse, bu konunun gündemde yer bulmasını beklemek saflık olur zaten.
100 yıl sonra yok olmaktan kurtulmak için bir koloniye gidilecekse herhalde Türkiye de bir uzay aracına ve bunu kullanacak bir astronota, kozmonota, taykonota, spasologa veya ne bileyim Türkonot, Fezanot tarzı birilerine ihtiyaç duyacak.

Bildiğim bir astronotumuz yok. Bir ara genç bir arkadaş çıkmıştı ‘İlk Türk astronot’ diye.
Sonra anlaşıldı ki NASA ile alakası yokmuş, bir tür kursa katılmış, bir firmanın reklam yüzüymüş ve “eğer her şey yolunda giderse”, bu firmanın sponsorluğu ile “uzay turisti” olarak paralı bir tura katılacakmış.
Neyse, İstiklal Caddesi savaştan çıkmış gibi dururken Taksim Meydanı’na 24 saat korunan laleler yerleştiren idareci yapımızla, bu büyük vizyonla kısa sürede Mars’a da, Jüpiter’e de gideriz.
100 yıla kadar hayatın sona erme ihtimali bulunan bir gezegende yaşamak fikri 100 yıl sonra buralarda olmayacak benim gibiler için bile tuhaf, çok yakın…
Ama daha önce de bahsetmişimdir, Woody Allen sayesinde bu konuyu zaten yıllar önce halletmiştim.

ÇOCUK HAKLI MİLLET
“Annie Hall” filminde Allen’ın alter ego’su olan Alvy Singer’ı 9 yaşındaki haliyle Doktor Flicker’ın karşısında görürüz.
Alvy’yi doktora getiren annesi şikâyetçidir. Okuduğu bir yazının ardından depresyona girmiştir oğlu, ders filan da çalışmamaktadır.
Doktor Flicker ve annesinin sıkıştırması üzerine 9 yaşındaki depresif çocuğumuz “Çünkü evren genişliyor…” der ve devam eder: “Yani evren genişliyor ve böyle genişlemeye devam ederse, bir gün parçalanacak ve bu her şeyin sonu demek olacak…”

Annesi “Sana ne çocuğum evrenden, biz Brooklyn’deyiz” der, Doktor Flicker “Daha milyarlarca yıl var, dert etme. Buralardayken keyfini sür dünyanın” noktasından çalışır, konu o sahne için kapanır.
Ben o çocuğun tarafındayım.
İnsanoğlunun bu akılla/akılsızlıkla, bu vahşi sistemle, bu kadar vahşetle, bu kadar sevgisizlikle, bu kadar bencillikle, bu kafayla gideceği uzun bir yol olmadığı aşikâr zaten.
Hem zaten evren de genişliyor…
Bu dünyanın malına, gücüne tapanlar düşünsün gerisini.
Koloni mi kurarlar, o koloniyi nasıl yönetirler baksınlar işte…

(Not: Başlıktaki sözler Gaye Su Akyol’un güzide bir eseri olan ‘Develerle Yaşıyorum’dan alınmıştır.)

Belirsiz geleceğe hazırlanma rehberi…

Belirsiz geleceğe hazırlanma rehberi…
Melike Karakartal

Eğitimin amacı, çocukları yüksek anlayış kapasiteli, becerikli ve değer sahibi insanlara dönüştürmekse… Teknolojinin düşünme, yaşama, çalışma biçimlerini hızla değiştirdiği bir dünyada çok kısa bir süre sonrasını dahi hayal edemez haldeyiz. Peki hayal edemediğimiz bir geleceğe nasıl hazırlanacağız?

“Bırakın 13 yılı, bundan 3 yıl sonrasını hayal bile edemezken, çocuklarımızı geleceğe nasıl hazırlayabiliriz?” sorusunu soruyor Zenith Media’da İnovasyon Lideri Tom Goodwin.
Ülkeleri geri kalmaktan kurtaracak, düşman insanları ortak paydada buluşturacak, yeni ve aydınlık bir gelecek yaratmak için gerekli olan tek ihtiyaçtan bahsediyor: Hayal kurabilen, sağduyulu düşünebilen insanlar yaratacak bir eğitim.

“Yalan/manipülatif haberlerin dünyasında, sağduyulu görüş oluşturabilmek, eleştiri yapabilmek ve konunun her iki tarafını da görebilmek, ezberci eğitim sisteminden çıkabilecek beceriler değil” diyor. “Profesörlere işini öğretmeye kalkışan cahil cesareti ve özgüveninin tavan yaptığı bir dünyada kime, ne anlatacaksın?” diyeceksiniz belki, fakat…
Bir de şöyle düşünün: Ya yakın gelecekte hayatta kalabilenler, dünyayı en iyi okuyabilen ve yorumlayabilenler olacaksa? Ya yakın gelecekteki kariyer başarısı, mutluluk, doyurucu bir hayat, ancak ve ancak bunları becermemize olanak tanıyacak bir eğitim sisteminden geçiyorsa?

Bu eğitimin yapı taşları olarak, düşünmemiz gereken beş değerden bahsediyor Goodwin. “Temelde kim olduğumuzu belirleyen bu beş değer üzerinde çalışırsak, modern çağa adapte olabilen mutlu, güçlü, dengeli insanlara dönüşebilir miyiz?” diye soruyor.

Nedir bu beş faktör?
Birincisi, ilişkiler. Goodwin, “Modern çalışma hayatı, değer yaratmak üzerine olacak ve bu değeri kimin yaratabileceğini bilmek önemli bir bilgi olacak” diyor. Bir başka deyişle, liyakatin yeniden gündemimize gireceğini, toplumu “ortalama”ya hapseden anlayışın “güvenilir ilişkiler ağı” ile değişeceğini söylüyor. Gelecekteki eğitimin, kalıcı, güvenilir insan ilişkileri kurmaya odaklanması gerektiğine inanıyor.
Telefonuna hapsolan ve birbiriyle iletişim becerisini kaybeden insanların, bunu yeniden öğrenmesi gerekiyor ya hani… Haklı, belki o zaman gerçek başarıdan, takım çalışmasından bahsedebilir olacağız.

İkinci faktör, merak.
Akıllı telefonlarla ulaşabildiğimiz bilginin sınırı yok, fakat bu cihazlara rağmen bilgi seviyemizde müthiş değişimler yaşandığını söyleyemeyiz. Telefonları sadece sosyal medyada oyalanmak ve oyun oynamak için kullanmanın işaret ettiği bir yer var: Meraksızlık.
Burada insanoğlunu suçlamak yersiz: Goodwin, daha fazla bilme arzumuzun, yaşlandıkça zayıfladığını söylüyor. Eğer bunu kabullenirsek, değiştirebiliriz.

Üçüncü faktör, kıvraklık. 10-20 yıl sonra nasıl bir iş dünyasının içinde olacağımızı hayal edemiyoruz ama en azından hayatın alabildiğine hızlanacağını biliyoruz. Hâl böyleyken değişikliğe hızlı adapte olabilenler, kazanacak.
İnsanoğlunun değişikliğe genellikle ilk tepkisinin direnç olduğunu düşünecek olursak, ileride iş hayatında veya genel olarak her anlamda “hayatta kalacakların” değişikliği en iyi idare edebilenlerden oluşacağını söyleyebiliriz.
Son olarak yaratıcılık ve empatiyi katıyor “üzerinde çalışılması gereken başlıklar” arasına.

Meraklı ve yaratıcı doğuyoruz ancak okul, arkadaş çevresi ve iş hayatı bunu çoğu zaman köreltiyor. “Aslında her şeyi yapabilecek güçteyiz, hayal gücüdür her şeyi yöneten” diyor. Sahi ya, hayal gücü olmasa elinizdeki telefon, yaşadığınız şehir, izlediğiniz televizyon, üzerinde yürüdüğünüz zemin, ayakkabılarınız, otomobiliniz… Uzatmayayım, düşündüğünüz herhangi bir obje/cihaz/mekan var olabilir miydi?

İnsan eliyle yapılmış her şey, ilk önce hayallerde şekillendi. Telefon bir hayaldi, kullandığınız her gereç bir hayaldi, kağıt hayaldi, şehirler hayaldi, bugün içinde boğulduğumuz teknoloji hayaldi… Üstelik çoğu, başkalarının “Bu asla gerçekleşemez!” dediği türden konulardı.

Hâl böyleyken, kafayı akıllı cihazlarımızdan kaldırıp hayal etmeyi tekrar hatırlamamız lazım. Hayatın hayal ederek başladığını, somut, elle tutulan ne varsa hepsinin önce hayal olarak akıllarda şekillendiğini hatırlamamız lazım.
Ve empati… Sadece Türkiye’nin değil, pek çok ülkenin kutuplaştığı bir dönem yaşıyoruz. Gelecek için konuşacak olursak, böyle bir dönemin devamında, birbirinin dilinden anlayabilme becerisine sahip olmak, belki de hayatta kalmanın en temel anahtarlarından biri haline dönüşecek…

“Yaratıcılığı teşvik edersek, merakı beslersek, insanların ilişkiler ve empati üzerinden birbirlerine yaklaşmalarını sağlayabilirsek, işte o zaman çocuklarımızı bağımsız, özgüvenli bireyler haline getirebiliriz” diyor Goodwin. Güzel bir geleceğin anahtarlarını veriyor ama… Bu güzel tavsiyeleri dinleyecek ve uygulayacak bir babayiğit çıkar mı…
İşte onu bilmiyorum!

Bayramlarında çocukları hatırlamak…

Bayramlarında çocukları hatırlamak…
Ahmet Talimciler

Çocuklara bayram hediye etmiş bir ülke olmakla övünmenin ötesine geçemediğimizi belki de en iyi 23 Nisan günleri hatırlamamız gerekiyor! Çünkü görünen tablo her geçen dakika biraz daha kararıyor. Çocuklarımızı bayram günlerinde hatırladığımız dönemlerde artık yavaş yavaş son buluyor bunun yerine çocuklarımızı ve dolayısıyla kendimizi de unutmayı tercih ediyoruz. Oysa insanın en değerli yanının büyüyüp olgunlaşması değil içindeki çocuğu hiç ama hiç öldürmemesi gerekliliği olduğu gerçeğini maalesef hiçbir zaman kendimize şiar edinemedik!

Böylesi bir yaşantı sürmenin hepimizin hayatlarında ne kadar önemli dönüşümler yaratabileceğini ve çocuklara karşı beslediğimiz sevgiyi nasıl çoğaltabileceğini öğrenerek büyütülmedik! Çok küçük yaşlardan itibaren büyük görülmeyi ve ona göre davranılmayı öğrettiler bize hep, böyle olduğu için de çocuklara dair olan bütün eylemler, davranışlar istenmeyen olarak yok sayıldılar.

Oysa çocukların naifliği, içtenliği ve masumiyetleri ile ortaya koydukları dünya üzerindeki yaşadığımız kötülüklerden çok ama çok daha fazla değerliydi. İşte bu yüzden de çocuklara bayram hediye eden bir ülkenin yurttaşı olmanın bir anlamı vardı.

Çocuklar üzerinden kendisini var etmek yerine çocuklarla var etmeyi düşünen bir liderin geleceğe dönük öngörüsünün ne kadar farklı olduğunu hissedebilmek ufuk açıcıydı. Oysa bu bakış açısını gündelik siyasal polemiklerin ucuz ideolojik dehlizlerinde kaybettik. Cumhuriyetle cumhur arasındaki birlikteliğin ne kadar önemli olduğunu ve hayatlarımız açısından ne anlama geldiğini bir türlü kavrayamadık! Burada hiç şüphesiz bizleri yöneten kitlenin son derece elitist ve tepeden inmeci bürokratik tavırlarının da büyük katkısı olmuştur.

Ancak yine de resmi ideolojinin dışında var olan 23 Nisan, 19 Mayıs ve 29 Ekim törenlerimizi bile içselleştirmeyi başaramadık! Resmi törenlerin gölgesinde kalan ve görev icabı yerine getirilen törenimsiler sayesinde ne çocuklarımızı ne gençlerimizi ne de geride kalan bütün milletimizi bir araya getirebilecek bir tutamak oluşturamadık! Eğer bugün ortadan ikiye ayrılmış bir Türkiye tablosundan söz ediyorsak biraz buradaki olup bitenler üzerine de kafa yormak ve biz nerede yanlış yaptığı kendimize sormak durumundayız.

Çocuklarımıza yaşanası bir ülke bırakmadığımızı en çok ortaya koyan alanın son dönemde eğitim olması herhalde tesadüf olmasa gerektir. Daha önce PİSA sonuçları ve üniversite giriş sınavındaki durumla ilgili yazılarla bu tabloyu bir nebze de olsa ortaya koymaya çalışmıştım. Birkaç gün önce OECD ülkeleri içindeki öğrencilerin en mutsuz ülkenin Türkiye olduğu başlığı ile bir rapor yayınlandı. Uluslararası öğrenci değerlendirme programı PISA, 2015 araştırması kapsamındaki 3.raporunu yayınladı. ‘Öğrenci Refahı’ temalı rapor için 72 ülkede 540 bin öğrencinin okul performansları, arkadaşları ve öğretmenleri ile ilişkilerini, okul dışında nasıl zaman geçirdiklerini ve aile ortamları mercek altına alındı. Buna göre, Türkiye; ‘Yaşam Memnuniyeti’ sıralamasında 10 üzerinden 6,12 puanla son sırada yer aldı.

En mutlu öğrencilere sahip ülke ise 8,27 puanla Meksika iken, onu 7,89 ile Finlandiya ve 7,83 puanla Hollanda takip ediyor. PİSA verilerine göre, Türkiye’de 15 yaş düzeyindeki öğrencilerin 28,6’sı hayatından hiç memnun değil. Bu oran yüzde 11,8’lik ortalamanın neredeyse üç katı. Hayatlarından çok memnun olduğunu söyleyen öğrencilerin oranı da yüzde 26,3 ile yüzde 34’lük OECD ortalamasının gerisinde kalıyor. Türkiye’deki öğrencilerin kaygı ortalamaları da bir hayli yüksek düzeyde seyrediyor. ‘Sınava iyi hazırlanmasına rağmen çok kaygı duyduğunu’ söyleyen öğrenci oranı yüzde 58,8 olurken, öğrencilerin yüzde 56’sı ise ders çalışırken stres yaşadıklarını belirtmişler.

Ayrıca Türkiye’de öğrencilerin kendilerini okulla kurdukları aidiyet ilişkisi de yüzde 61,4 düzeyinde ve bu rakam da OECD ülkelerindeki yüzde 73’lük aidiyet rakamının gerisinde yer alıyor. Rakamlar övündüğümüz tablo ile çocuklarımıza yaşanası bir ülke/dünya bırakma aşamasına geldiğimizde taban tabana zıt bir pozisyonda olduğumuzu ortaya koyuyor. Özellikle sınav kaygıları ile çocuklarımızın hayatlarını ilköğretim döneminden başlayarak allak bullak bir hale getirdik.

Buna bir de eğitim sistemi ile sürekli olarak oynayan ve ne yapmak istediğine bir türlü karar veremeyen anlayışımızı eklediğimiz takdirde ortaya çıkan durum maalesef tam anlamıyla bir fecaattir. Ve çocuklarımızı eğitim sistemine kurban ederek, çocukluklarını yaşayamadan stresli bir hayatın içine soktuğumuzu fark edemiyoruz. Bu vesile ile Çarşamba ve Perşembe günleri girecekleri TEOG sınavlarında başta sevgili oğlum Burhan olmak üzere tüm 8.sınıf öğrencilerimize başarılar diliyorum.

TÜİK verilerine göre, 2016 yılı sonu itibariyle toplam nüfusumuz 79 milyon 814 bin 871 ve bu nüfusun yüzde 28,7’sini yani 22 milyon 891 bin 140’ı çocuklardan oluşmakta. Birleşmiş Milletlerin tanımına göre ‘0-17’ yaş grubunu içeren çocuk nüfusumuzun en yüksek olduğu il yüzde 47,1 ile neredeyse nüfusunun yarısının çocukların oluşturduğu Şanlıurfa’dır. yüzde 45 ile Şırnak ve Ağrı illeri Şanlıurfa ilimizi izlemektedirler. Çocuk nüfus oranının en düşük olduğu iller ise yüzde 17,5 ile Tunceli, yüzde 19 ile Edirne ve yüzde 19,5 ile Kırklareli’dir.

Bu yüksek çocuk nüfusunun kayıt dışı ekonomi içerisinde de kendisine yer bulduğunu ve ülkemizde çalışan çocuk sayısının 2 milyona yaklaştığını yine bize raporlar gösteriyor. Buna göre çocuk işçilerin yüzde 78’i kayıt dışı çalışıyor. 2016 yılında 15-17 yaş arası çocuk işçi sayısı 708 bin. Bu çocukların 558 bini kayıt dışı çalıştırılırken 150 bini sigortalı. Yani çalışan her 10 çocuktan 8’i kayıt dışı.

Görüldüğü üzere tablo eğitim, iş, mutluluk ile son yıllarda sıkça telaffuz etmek zorunda kaldığımız ve dünya sıralamasında ilk sıralarda yer aldığımız çocuklara yönelik cinsel istismar alanında çok karanlık. Tüm bu rakamların 23 Nisan ulusal egemenlik ve çocuk bayramı öncesinde yayınlanmış olması, çocuklarımıza yaşattıklarımızın bir tokat gibi yüzümüzde patlamasıdır. Bir günlüğüne koltukları çocuklara devretme tiyatrosuna son verip çocuklarımıza gerçekten barış, sevgi ve huzur içinde yaşayabilecekleri bir ülke inşa edelim. Hamaseti, ucuz politik ayak oyunlarını ve ikiyüzlülüğü bir tarafa bırakmak suretiyle, en değerli varlıklarımız olan çocuklarımıza karşı dürüst olalım.

Çocuklarımız, tıpkı büyük şairimizin dediği gibi ‘rahatça şeker de yiyebilsinler’. Ya da ekmek de alabilsinler, okullarına da gidebilsinler, hepsinin ötesinde rahatça gönül ferahlığıyla oynayabilsinler. Oynayabilsinler ki oynamanın çocuk ruhlarında yarattığı etki ile birlikte hayata karşı bir duruş gerçekleştirebilmeyi öğrensinler. Çocuklar oynayarak öğrenirler ayrıca oynamanın hazzıyla birlikte hayata, dünyaya ve kendilerine dair yeni şeyleri de keşfederler.

Çocuklarına dünyada bir bayram hediye etmiş olan tek ülkenin insanlarının kendi çocuklarını bu kadar sahipsiz ve korumasız bırakması anlaşılır gibi değildir. Çocuklarımız ne seyir malzemesi ne ideolojik propagandalarınızın aleti ne de cinsel arzu nesneleridir. Onlar, bu toplumun gerçekten hak ettikleri hayatı sağlamamız gereken yegane varlıklarıdır. Onlarsız hep bir eksik olacağımızı ve hep biraz daha azalacağımızı unutmamalıyız!

Çocuklarına sahip çıkmayan bir toplum istediği kadar ahlakçı kesilsin, hiç ummadığı yerlerden ummadığı deliklerden fışkıracak seslerin yankısı bütün ahlak öğretilerinden ve vicdanlardan çok daha etkili olacaktır.

Bunlar benim binbir gece masallarım…

Murathan Mungan: Bunlar benim binbir gece masallarım…
Çağlayan Çevik

Çağdaş edebiyatımızın en üretken ve dersine en sıkı çalışan yazarlarından biri Murathan Mungan. Kaleme aldığı her türü, o türün meseleleri içinde değerlendiren, türün imkânlarını sonuna kadar zorlayan bir yazar. Bundan tam 30 yıl önce ilk kitabını yayımladığı ‘Kırk Oda’ serisinin dördüncü öykü kitabı ‘Dokuz Anahtarlı Kırk Oda’ bu hafta Metis etiketiyle raflarda. Hayata, yaşama, varoluşumuza dair kadim anlatılardan çağdaş biçimlere genişleyen öykü kitabı için Murathan Mungan’la konuştuk.

Tam olarak 30 yıl öncesine denk geliyor. Birbirine eklemlenen ‘Kırk Oda’ dizisinin ilk kitabının çıkması. Bu kitap serinin dördüncü kitabı ancak kapağında beşinci kitabın müjdesini veriyorsunuz. ‘Dokuz Anahtarlı Kırk Oda’ ilk ne zaman doğdu?

‘Dokuz Anahtarlı Kırk Oda’nın ilk fikri, neredeyse on yıl önce, ‘Yedi Kapılı Kırk Oda’ yayımlandığında ortaya çıkmıştı. Kitap kendi içinde ilerlerken, bir noktada Dante’nin ‘Cehennem’inin dokuzuncu katta olduğu düştü aklıma. Kitaptan bununla çıkacağımın kararını verdim. Daha önceleri de dillendirdiğim gibi, hikâye kitaplarımın da bir tür roman bütünlüğü göstermesini amaçlarım. Dokuzuncu öykünün cehennem katı olması fikrini bir kenarda tutup yola öyle devam ettim. Öykünün adı ve fikri belli, ama ne anlatmam gerektiğinin bilgisi yok henüz. Arıyorum.

Kitabın sekiz öyküsü de fantastik sıçramalarla saçaklanırken son öyküde hiçbir fantastik unsura yer vermeden kaskatı bir gerçekliğe düşelim istedim. Gündelik ilişkilerde hayatı birbirimize nasıl cehennem ettiğimizden daha iyi cehennem mi olur? Otur bunu yaz, dedim kendime. Sıradanlığın çıkışsızlığını, yolları kesişse de birbirine açılmayan hayatları. Birbirinden bağımsız öyküleri, dükkânın anahtarı, kasanın anahtarı, garsoniyerin anahtarı gibi anahtarlarla birbirine bağlamak, son öyküyü de, kitabı da gene bir kara alayla bitirmek istedim. Ne de olsa ironi cehennemi yumuşatır. Her seferinde uzun süre kitabı dinlerim. Ne yazdığını bilmekten farklı bir şeydir bu. Kitabı dinlemeyi bileceksin. Bana ne söylüyor, nereye gidiyoruz? Ne yapsam fazla, ne yapsam eksik? Diğer kitaplarımla buluştuğu köprüler hangisi? Ya da ayrıldığı yol ağızları? Elbette bu kitaba çalışırken başka şeyler de yazdım ama bir noktada tamamen buna kapandım.

Bu kitapta daha önceki kitaplarınızdan tanıdığımız ‘bilge’ karakterler yine karşımıza çıkıyor. Bu kez ‘Öykü Temizleyicisi’ eklenmiş hatta onlara, bilge, yol gösteren…

Oyunlarımda, öykülerimde, romanlarımda bir tür bilge kişiler olur hep. ‘Geyikler Lanetler’de, ‘Şairin Romanı’nda, ‘Üç Aynalı Kırk Oda’da… Bu kişilerin ortak özelliği hayata çok dokunmuş olmalarıdır. Hayatın nice süzgecinden geçmiş, nice tecrübeyle demlenmiş berrak akıllardır. Bu karakterler bana felsefe yapma imkânı sunar. Kitapta bana, hayatta okura yol aldırırlar. Bir tür ‘yol göstericilerdir’. ‘Üç Aynalı Kırk Oda’da yer alan ‘Aynalı Pastane’ öyküsündeki Muştik bu kitapta da çıkıyor karşımıza. Ama bir gereklilik olarak. Öykü Temizleyicisi’nin Muştik’e söylediği “Artık bizim gibi insanlara sadece öykülerde rastlanıyor” sözü, okura bir göz kırpma olduğu kadar, biraz da hayatın özsuyunun kurumasıyla ilgili. ‘Yedek Anahtarlar’ öyküsünde karşımıza çıkan ‘Öykü Temizleyicisi’nin bildiğimiz anlamda öyküyle bir ilgisinin olmadığını belirtmeliyim.

Onun işi kendisine getirilen yaşam öykülerini temizlemek. Herkes yaşamdan öğrendiklerini ifade etme becerisine sahip değil elbette, bu çeşit karakterler biraz da onlara tercüman oluyor. ‘Kırk Oda’daki öykü-masalların kendi yazdıklarımla, benden önce yazılan, yapılanlara yaptığım göndermelerle zenginleştirilmiş kişisel ‘binbir gece masallarım’ olduğu söylenebilir. Hiçbir kitap sırlarını bir kerede ele vermez. Kendi uzayı içinde ortaklıkları, kesişmeleri var ama, ‘Kırk Oda’ dizisi sırayla okunması gereken bir toplam değil. Önceki kitaplardaki bir karakteri yeni bir sahneye çağırıyorsam, Muştik, Alice ya da Rapunzel örneklerinde olduğu gibi, yeni bir metnin inşasında yeni bir rolleri var demektir. Öyküler arasında amaçlanmış simetrik ya da asimetrik dengeler olmalıdır. Ben bu edebiyat içi oyunları seviyorum, sanıyorum okurlar da seviyor.

Aslında başka öykü ve romanlarınızda da karşımıza çıkan bir durum olsa da ‘Kırk Oda’ dizisi özeline baktığımızda dört kitapta da kadim anlatı geleneğinden çağdaş öykülemeye kadar türün bütün imkânlarından yararlanma dikkatimizi çekiyor…

Daha önceleri de dillendirmiştim. Kaba bir ayrımla, öykü Batı’da kurulan, Doğu’da anlatılan bir sanattır. Kendi öykücülüğümde, öykü sanatının dünya ölçeğindeki evriminden, arayışlarından yararlanmak, bunları sentezlemek istemişimdir. Öykü sanatının çeperlerini zorlayan, kabuğunu çatlatan yeni yönelimler peşindeyim.
Maupassant, Çehov, Amerikan kısa hikâye geleneğinden, bizim tahkiye sanatımız, meseller, rivayet dili, masal kiplerine varasıya kendi öykücülüğümde farklı enstrümanları kullanma merakımı bu kitapta belki bir adım daha ileri götürdüm. Örneğin, ‘Bel Kuşağının Anahtarları’ öyküsündeki falcının sesini ne zaman yazara bıraktığı, öykünün ne zaman bir meddah ağzıyla anlatıldığı, olayların akışında birdenbire beliriveren ‘kafa sesi’, metin ayak değiştirirken kullandığım ara anlatıcılarla sağlanan geçişler hep okura yeni haz alanları açmaya çalışan arayışların sonucu. Bir edebiyat eserinde yazılı olan cümleler kadar yazılı olmayan cümleler de kıymetlidir. Açık cümlelerle olaylar izlenir ama diğerleri arka planı güçlendirir. Okurdan keşfedilmeyi bekler. Nasıl dilin lezzeti varsa, kurgunun da lezzeti vardır. İyi okurun birikimiyle, edebiyat görgüsüyle, bilgi deposuyla elektrik çakımları yoluyla iletişim kurmayı önemserim.

Öykü sanatının öyküsünden bahsediyorsunuz adeta…

Kitap, daha ilk öyküsüyle okura nasıl bir kitapla karşı karşıya olduğunu söylüyor aslında. “Bazıları için dünya bir anlatma yeridir” diyerek temel bir anlatıcıya, yani yazara işaret ediyor. Bilimkurgu öykülerinin, fantastik edebiyatın, bilgisayar oyunlarının bile aslında binlerce yıllık hikâyelerin temel kalıpları üzerinde yükseldiğini söylüyor. Dekor, kostüm değişse de Pandora’nın kutusu, Odisseus’un yolculuğu, Nuh’un gemisi var hepsinde. Kuklanın iplerinin eskisinden çok daha iyi göründüğü bir çağda, kuklanın ipleri yokmuş gibi yapmadan, ama kuklanın iplerini mümkün olduğu kadar saklayabilme sanatına dönüştü bütün sanatlar. Yazmak da öyle. Eskiden devraldıklarına kendi dünyanı, yazarlığının temalarını, dilini, hünerini, kendi lezzetini katarak, geçmişin üstüne yeni bir tuğla koyabildiğin zaman imzan ortaya çıkar. Ben çağımızda yazanın da okuyanın da geçmişe ilişkin paylaştığı bu farkındalığı öyküleştirmeye çalışmıştım. Bu kitap biraz da öykü sanatının öyküsü olsun istedim… Bu yüzden ‘Eşyanın Anahtar Olması’ öyküsüyle başlıyor.

Ölümlü olduğunu bilmenin zalim bilinciyle yaşıyoruz
Anahtar ve eşya üzerinden bakınca kitaptaki zaman meselesine bakışınız da önemli aslında. Zamana takıntılı bir haliniz var sanki.

Sanki değil, çok takıntılı olduğumu söylemeliyim. Bence zamanla meselesi olmayan yazar olamaz zaten. Zaman, varoluş meselemizin anahtarı çünkü. Koca evrende şu küçücük varlığımızla, sınırlı aklımızla, hayal gücümüzle; varoluş, evren, zaman, kâinat üzerine düşünerek; bulunduğumuz el kadar toprak parçasında hayatı anlamlandırmaya, ömrümüze kıymet biçmeye çalışıyoruz. Ölümlü olduğunu bilmenin zalim bilinciyle yaşıyoruz. İnsan tabiattaki en trajik canlıdır, çünkü geçiciliğin ne olduğunu biliyor, öleceğini bildiği halde yaşamakta ısrar ediyor. Ölüm bilgisiyle yaşama içgüdüsü arasında bir dengede tutmaya çalışıyor kendini. Uğraşıyor, didiniyor, yazıyor, okuyor, söylüyor. Haliyle sanatçıların, felsefecilerin bu konuya daha fazla takıntılı olmaları olağan. Ahmet Hamdi Tanpınar’dan Marcel Proust’a daha nicesi sayılabilir bu konuda. Ama yazar olmak için zamana takmak gerekliymiş diyerek yazar olunmaz, zaman senin nabzında atıyorsa, ruhun saatin tik taklarını herkesten daha fazla duyuyorsa takıntın anlam kazanır. Ben zamana ve ölüme ilişkin kaygılarımı edebiyat içinde dindirmeyi seviyorum. Çünkü bunlar o zaman hayatlaşıyor.

‘Hayat’ kavramının altını çizdiniz şimdi. Kitaptaki öykülerde de hayata dair tanımlamalar, sorgulamalar, çıkarsamalar var…

Belki de okura zaman kazandırmak istiyorumdur. Nedir zaman kazandırmak? Tecrübe edilmiş hayatları aktarmaktır belki edebiyat. Kendin deneyimlemedikçe, yani başından geçmedikçe öğrenemezsin bazı şeyleri, gereken sonuçları çıkaramazsın. Diğerini ise, kaba bir örnekle açıklayayım: Yanından geçen bir arabaya, “Sağdaki yoldan gitme, ileride inşaat çalışması var yolu kapatmışlar. Sen soldan git” diyorsun. Bunlar aktarılabilir deneyimlerdir. Edebiyat okura, zamanı kaliteli kullanmasını sağlar… Benim de kendi yazarlığımda yapmaya çalıştığım şey biraz da bu. Edebiyattan da en az hayattan öğrendiğimiz kadar çok şey öğreniriz. Okudukça hem kendimiz oluruz, hem başkaları. Edebiyat insana hayat ve zaman kazandırır. Yazdığım kitaba, kitabın sayfasına gözü değmiş okurlar kıymetlimdir. Bana uğramış, kendi ömründen bana zaman ayırmış insanlardır onlar. O zamanı kıymetli bulur, hakkını vermek isterim. Hayat çok kısa, doğru kitapları okumak gerek. Dünyada okuyacak çok güzel kitaplar var, size iyi vakit geçirttiğini sandığınız kötü kitaplar ömrünüzden yer aslında. Kendi payıma bana ömründen zaman veren okuruma zaman borcum olduğunu düşünür, yazdıklarımla ödemeye çalışırım. Zamanın bir de bu yönü var.

Kitabın ismindeki ‘anahtar’a gelelim. Pandora’nın kutusundan Hz. İsa ve Aziz Petrus hikâyesine, masallardan en sıradan anlatıya kadar çok şey barındırıyor içinde. Sizin kitabınızda da bütün yönleriyle ‘varoluşsal’ bir kavram olarak çıkıyor karşımıza.

Çünkü tüm hayatımız cevap anahtarları aramakla geçiyor. Var olmak nedir, nasıl var oluyoruz? Niye varız? Aslında insanlık tarihi varoluş tarihi. Belki ortada bir anahtar bile yoktur. Biz varsayıyoruz. Yazarlığım boyunca insanlığın öyküsüyle, varoluş sorunlarıyla ilgilendim. Duygular, düşünceler, ilkeler, değerler, kimlikler, ilişki kanavaları, toplumsal roller, uğruna vazgeçtiğimiz veya canımızı verdiğimiz şeyler ve bizi biz yapan hikâyeler, sadece bu kitapta değil yazarlık yaşamımda anlatma ihtiyacımı tetikleyen şeyler oldu hep. Ama bu kitapta en çok öne çıkan şey, karanlık gibi gelebilir ama galiba şu oldu: Bu dünyada biz ne yapsak olmuyor. Ömür diye biçilen zaman dilimi, doğup büyüdüğümüz yer, içinde yetiştiğimiz koşullar, seçimlerimiz ya da zorunluluklarımız öyle de olsa böyle de olsa olmuyor. Ne yapsak olmuyoruz. Olmuyor. Tüm bu arayışlar, çırpınışlar sürerken arkasında bir sürü öykü bırakıyor. İnsanın kendini oldurması, bulması, kendi gözündeki kendi, başkalarının gözündeki kendi… hepsi başlı başına bir sorun, bir varlık problemi. Kitaba böyle baktığımızda anahtar sözcüğü hem sözlük anlamıyla, hem metafor bağlamında yeni anlamlar kazanıyor. Anahtar aslında bir paradoks içerir: Açtığı gibi kilitler de… Küre kitabımda “Şiir tereddütleri olanların sanatıdır” demiştim. Anahtar da bu anlamda tereddüdün, şüphenin eşyasıdır. Dünya şüphe edilmesi gereken bir yerdir.

Elimde kalem varsa umutsuz değilimdir
Ben yapılması gerekenin, okurun içgücünün güçlendirilmesi olduğuna inanırım. İnsanın içini daha dayanıklı kılmamız gerekir. Yalancı ışıklarla geçici umut vermek değildir doğru olan. Hayatla mücadele azmi, dayanma gücü, karanlığa bakma gücü kazandırmak daha kıymetlidir. Aydınlığı, en iyi karanlığa bakmayı bilenler görür çünkü. Gözü karanlığa alışmamış insan aydınlığın kıymetini bilmez. O gelip geçici çiğ ışığı aydınlık zanneder. Benim önemsediğim şey, her durumda hayatta ve ayakta kalabilen insana içgücü, dayanıklılık kazandırmaktır. Aslında bazılarının ümitsiz, umutsuz, karamsar sandığı insanlardır asıl gelecek vaat eden insanlar. Eğer yazmayı sürdürüyorsam, hâlâ elimde kâğıt kalem varsa, dünyayı mesele ediyorsam umutsuz değilimdir. Hepimiz en iyi yaptığımız şeyi en iyi biçimde yapmayı sürdürerek muhalefet edebiliriz. Bizi biz yapan şey ‘evet’lerimizden çok ‘hayır’larımızdır. Hayır demek bilinç ve güç gerektirir. Evetlerin çoğu itaat yatkınlığıdır.

Okurluk hakkımı yazarlığıma kaptırmam
Hayat karşısında öğrenciliğimi, meraklarımı koruyan biriyim ben. Çok okurum. Özellikle işimin kuramsal yanı konusunda takipçiyimdir. Okur hakkımı asla yazar Murathan Mungan’a kaptırmam. Biri güzel bir şey yazmışsa, ben onun okuruyumdur. Takdir etmeyi de hayran olmayı da bilirim. Güzel bir kitap yazan herkesin başımın üstünde yeri vardır. Çünkü edebiyat bir güzellik yarışması değildir. Podyuma çıkıp sağa sola gülücük dağıtmanın anlamı yok. Herkesin kendi dünyası, sözü, imzası biriciktir. Dünyanın sofrasında herkese yer var. Ama tek bir koşulla: İyi edebiyat, sağlam edebiyat.

Poligamik bir yazarım
Sanırım verimli, üretken olmamdaki nedenlerin başında zaman kullanma becerim gelir. Zamanı iyi yöneten biriyim. Çalışkanlık yetmez, organize olmak gerekir. Yazar olarak poligamik bir yazarım. Aynı anda birkaç kitabı birden idare ederim. İster tek kitap üzerinde, ister dağınık düzen çalışayım gelen zarfları kutularına dağıtan postacı titizliğiyle yeni fikirleri, aldığım notları kendi raflarında istiflemeyi bilirim. Bütün o demlenme ve birikme süreci malzemeyi keşfetme sürecidir. Bir nokta gelir, içlerinden biri öne çıkar, o zaman bir tek ona kapanır, kitap bitene kadar yalnız onunla uğraşırım. Önceden biriktirdiklerime yenilerini eklerim. Bu da işimin monogami evresidir.

Üniversitenin özgürlüğü neden hepimizi ilgilendiriyor?

Üniversitenin özgürlüğü neden hepimizi ilgilendiriyor?
Cemal Tunçdemir

Antik Yunan kralı Theseus, 50 yaşında boşandıktan sonra Helen adlı 12 yaşında bir kızı kaçırıp alıkoyar. Sonraki yaşamında Menelaus ile evliyken Paris ile kaçıp Truva Savaşına da neden olacak Helen’dir bu. Helen’in kardeşleri Castor ve Pollux, kız kardeşlerini kurtarmak için şehri kuşatır ve Atina’yı yakıp yıkacakları tehdidinde bulunur. Kimse kralın korkusundan konuşamaz. Akademos adlı şehir sakini, kralın kendi keyfi için bütün şehri tehlikeye attığını görüp bu sırrı açıkça ifşa eder ve kızın saklı tutulduğu yeri kardeşlerine söyleyerek Helen’in ve Atina’nın kurtulmasını sağlar. Akademos, Atina’yı kurtardığı için ‘şehrin kurtarıcısı’ diye anılarak büyük saygı görmeye başlar. Bu asil ve cesur davranışından dolayı Sparta kralı da Akademos’a büyük saygı duyar. Bundan dolayı da Atina’yı kuşattıklarında, Akademos’un Atina’nın hemen dışında bulunan arazisine dokunmazlar.

Belki de ‘Akademus’un sözcük anlamı ile aynı zamanda ‘sessiz bölge’ anlamına gelmesi de bundandı. Çünkü bu arazi, şehrin kuzeybatısında, hükümet duvarlarının dışında yani şehrin ve toplumun müdahale sınırları dışında bir yerdi. Sonradan zeytin ağaçlarıyla donatılan bu arazi orijinal sahibinden dolayı Akademia diye adlandırıldı.

Sokrates’in öğrencisi Plato (Eflatun), MÖ 5. yüzyılda öğrencilerine, şehir yönetiminin ve toplumunun müdahalesinden uzak özgürce ders verebileceği ideal bir yer aradığında Akademos koruluğunda karar kılacaktı. Plato’nun buradaki dersleri, ‘Akademi’nin, felsefenin ve Batı uygarlığının doğuşu olarak kabul ediliyor. Alfred Whitehead’ın, ‘bütün Batı düşüncesi, Platon’a düşülmüş dipnotlardan ibarettir’ demesi boşuna değildir. Bugün bile bazı kaynaklarda ‘üniversite’ sözcüğü yerine “the groves of Academe (Akademi Koruluğu)” deyiminin kullanılması o ağaçlık yüzündendir.

Antik Akademi, sonradan Julius Caesar’ın da diktatör olmasında ilham kaynağı olan ve böylece Roma imparatorluğunun tarihe karışmasının sebeplerinden biri olan Romalı general Sulla tarafından, MÖ 84 yılında yerle bir edilinceye kadar bir bilim ve düşünce üretim merkezi oldu. Yeni Platocular, MS beşinci yüzyılın başında akademiyi yeniden canlandırdılar. Ancak o da 529 yılında Bizans kralı 1. Justinian tarafından, Hristiyanlık propagandası yaptığı ve imparatorluğa karşı faaliyetlerin odağı olduğu gerekçesiyle kapatılarak dağıtıldı. Akademi’yi yok eden bu saldırı, antik çağın bitişi olarak kabul ediliyor.

Antik akademinin üyeleri, canlarını ve bilimsel özgürlüklerini Justinian’ın zulmünden korumak için doğuya kaçtılar. Sasani Kralı birinci Hüsrev bir kısmını kendi şehrine kabul ederek onlara garanti verdi. Bazı akademi üyeleri ise Harran’a yerleşti. Bunların başında, Akademi’nin efsane isimlerinden Şam kökenli Damaskius’un öğrencisi ve aynı zamanda Atina akademisinin son lideri Simplicius da vardı. Bazı tarihçilere göre ‘akademi’ tamamen pes etmedi ve Harran’da 9’ncu yüzyıla kadar varlığını sürdürdü. Bağdat’ta 9’ncu yüzyılda Dar’ül Hikme’nin açılması ve burada Antik Yunan eserlerinin Arapçaya çevirisiyle başlayan büyük uyanışta akademinin Harran merkezli varlığının da rolü olduğuna inanıyorlar. Nitekim, Avrupa’nın Orta Çağı yaşadığı dönemde akademinin özgür ruhu, Bağdat’ta, Semerkant’ta, Endülüs’te büyük bir bilimsel ve kültürel üretime güç veriyordu. Selçuklular, Nizamülmülk adına en büyüğü Bağdat’ta olmak üzere İsfahan, Nişabur, Belh, Herat, Basra, Musul, Amul’da kampüsleri bulunan ve Çin’den Mağrib’e kadar geniş bir coğrafyadan, farklı inanç, dil ve kavimlerden öğrencileri bilginleri kendine çeken Nizamiye Medreselerini kurduğunda, Oxford Üniversitesinin ilk Anglo Saxon olmayan öğrencisi Frizyalı Emo’yu (Emo of Friesland) okula kaydetmesine daha 125 yıl vardı.

Bu dinamizm Müslüman yoğunluklu coğrafyada özgür düşünceye ve felsefeye karşı bağnaz reaksiyonun yeniden yükselmesine kadar sürdü. Rönesans ile birlikte Avrupa’da yeniden özgürlük iklimini bulan akademi, 16’ncı yüzyılda adeta büyük bir patlama yaşadı. Art arda bilimsel ve sanatsal akademiler açıldı. Saniyeyi gösteren mekanik saati ilk kez icat eden kişi olan astronom ve optikçi Takiyüddin Efendinin Tophane sırtlarındaki rasathanesinin, fetvayla veba afetinin sebebi ilan edilmesi üzerine 1580 yılında Kaptan-ı Derya Kılıç Ali tarafından gemiden attırılan toplarla yıkıldığı dönemde Galileo, bilimsel ve kültürel bir devrimin kıvılcımını yakıyordu.

18’nci yüzyıl, Yeni Dünyanın üniversite ile tanıştığı yüzyıl oldu. John Harvard adlı bir İngiliz vaizin öncülüğünde Yeni Dünyanın ilk üniversitesi olan Harvard kurulduğunda takvimler 1636’yı gösteriyordu. Bugün dünyanın en etkili, en prestijli üniversitesi konumunda olan Harvard’ı, Princeton, Yale, MIT, Columbia, CalTech, Stanford ve daha onlarca dünya çapında eğitim kurumu izleyecekti.

ABD’nin başarı sırrı: Üniversitenin devlet ve toplumdan bağımsızlığı

Bana ‘Amerika’nın görece başarısının sence sırrı ne?’ diye her sorulduğunda yanıtım değişmez. ‘İki kurumun ‘devlet’ten ve ‘toplum’dan görece bağımsızlığı’ derim; Üniversite ve yargı.

Avrupa kampüslerinde akademik özgürlük bir ayrıcalıktır. Hükümet gücüne karşı kampüslere imtiyaz tanınmıştır. Birçok ülkenin kampüsüne, polisin, üniversitenin akademik yetkililerinin izni olmadan asla girememesi bundandır. Akademisyenlerin, devlet ve toplum baskısı olmadan düşündüklerini, araştırmalarıyla bulduklarını, önerilerini özgürce ifade edebilmeleri içindir bu. Örneğin Risk Altındaki Akademisyenler ağının bir raporuna göre bu korumanın olmadığı bir Kuzey Afrika ülkesinde, bebek ölüm oranının hükümetin açıkladığından çok daha fazla olduğunu tespit edip yayınlayan akademisyen, ülkeyi dünya karşısında karalamak suçlamasıyla hapsedildi. Hükümet, toplumun geniş kesiminin, ‘ülkenin dünyanın gözünde karalanmasının’, bebek ölüm oranından daha fazla rencide olacağı ve akademisyeni kınayacağını biliyordu. Ancak gerçekte ise bu hapsediş, ülkeyi dünya karşısında aklamayacağı gibi, bebeklerin de ölmesine neden olacağı için halkın ve ülkenin aleyhineydi.

Avrupa’daki sistemin aksine, ABD’de ise, ‘düşünce ve ifade özgürlüğü’ bir ayrıcalık değildir, herkes için geçerli anayasal haktır. Bu nedenle de ABD’de polisin kampüse girmesini engelleyecek özel bir yasa yapma gereği duyulmamıştır. Kampüsteki bir basın açıklamasına, bir toplantıya, barışçıl bir protestoya polisin müdahalesi düşünülemez bile. ABD’de ‘akademik özgürlük’ kavramı, daha çok akademisyenleri, mütevelli heyetlerine, meslektaşlarına, öğrencilerine, üniversitelerin idari yönetimlerine ve halka karşı korumak için vardır. En önemli varlık nedeni ise profesörün, yazdıklarından, konuştuklarından, araştırmalarından dolayı işsiz kalmasını engellemektir. Böylece akademisyen, işini veya akademik statüsünü kaybetme korkusu olmadan araştırabilir, yazabilir, konuşabilir. ‘Tenure (kadro)’ almış bir akademisyeni üniversiteden kovmak mümkün değildir.

Kadro almanın, yeteneksiz bir akademisyen ile yetenekli bir akademisyene aynı derecede iş güvenliği sağladığı söylenebilir. Ancak bu akademinin özgürlüğü için ödenmesi göze alınış bir bedeldir. Çünkü, yeterliliği ölçecek somut bir ölçü yok. Bir kere yetersiz akademisyeni işten çıkarma kolaylaştırıldığında, gayet yetkin bir akademisyen olduğu halde mütevelli heyetinin çalışmalarını çıkarlarına aykırı bulduğu akademisyenin de işten çıkarılmasının yolu açılır. Yine, akademik özgürlükten, ‘gerçeği’, ‘doğruyu’, ‘haklıyı’ öğreten profesör ile ‘yanlışı’, ‘gerçek olmayanı’, ‘kötüyü’ öğreten profesör aynı derecede yararlanır. Eğer, neyin gerçek, neyin doğru, neyin haklı olduğuna idare, mütevelli heyeti, toplum veya devlet baştan karar verebiliyorsa akademiye zaten gerek yoktur. Yani bu özgürlük kapsamında saçmalayan akademisyenler de olabilir topluma yeni ufuklar açan akademisyenler de… Devletin ve toplumun müdahalesine kapalı bir alandır.

Üçüncüsü, akademik özgürlük bir akademisyenin, kendi branşının dışında, dini, kültürel, sosyal, politik bir konuda yaptığı açıklamaları ve eylemlere katılmasını da kapsar. Oryantalizm adlı klasik eserin yazarı ve Columbia Üniversitesi edebiyat profesörü Edward Said’in, 3 Temmuz 2000 günü Lübnan’ın güneyinde İsrail sınır gümrüğüne taş atarken çekilmiş fotoğrafı, ‘akademik ifade özgürlüğünün ihlali’ olduğu iddiasıyla Amerikan sağcı grupların büyük tepkisine neden olmuş ve Said, “The Professor of Terror (Terörün Profesörü)” olmakla yaftalanmıştı. Ancak Columbia Üniversitesi, Said’in işine son verilmesi çağrılarına kulak vermemiş ve yapılan açıklamada, taş atma ”doğrudan bir başka insana yapılmadığı ve her hangi bir yasa da ihlal edilmediği için politik bir ifade eylemi olarak’’ kabul edilmişti. Yine, ABD ve İngiltere koalisyonu 2003 yılında ‘Terörle Savaş’ politikası gereğince Irak Savaşına başladıklarında her iki ülkede de en güçlü tepkiler üniversitelerden yükseldi.

Oxford Üniversitesinin akademisyenleri 2100 imzalı savaş karşıtı ve ‘Irak’ta değil Washington’da rejim değişikliği’ talep eden bir dilekçeyi, Downing Street 10 numaraya götürüp elden, savaşın en önemli destekçisi olan İngiltere Başbakanına verdiler. Benzeri bir savaş politikası karşıtı dilekçeyi onlardan 1 ay önce yine Başbakana elden veren Cambridge Üniversitesi bununla da yetinmeyerek, ‘Savaşa Karşı Üniversiteler Koalisyonu’ kurup bir de web sitesi açmışlardı. Aralarında Eric Hobsbawm, Will Alsop, Wendy Savage, Anne Power, Richard Sennett gibi kendi alanında dünyaca saygın isimlerin de olduğu onlarca akademisyen ise Guardian gazetesine ilan vererek ülkelerinin savaş politikasını eleştirmişlerdi. New York’taki savaş karşıtı protesto gösterilerinde, dünyanın her yerinden gelmiş akademisyenler bile yürümüştü. Ne İngiltere’de ne de Amerika’da, ‘Bir savaştayız. Böylesi davranışlar açıklamalar ihanettir’ diyen hiçbir devlet yetkilisi olmamıştı.

Akademisyenlerin her söyleyeceği doğru olduğundan değil, ama alternatif bakışların herkes için daha doğru düşünme imkanı yaratmasından dolayı, akademinin, toplumun ve devletin en güçlü görüşlerine bile karşı çıkabilmesi, bir toplum ve ülke için hayati derecede önemlidir. İsrail’in Gazze’de 2014 Ağustos ayındaki operasyonuna ortak açıklamayla karşı çıkan akademisyenlere yönelik tepkiler üzerine kendilerini savunmak için düzenledikleri konferansta konuşan Tel Aviv Üniversitesi İbrani Kültürü Fakültesi profesörü Ishay Rosen-Zvi, ‘’Kamuoyunu, güvenlik merkezli ve hamasi konuşmalardan artık arındırmalıyız. Bundan bıkıp usandığımız için değil. Bunların düşünmeyi ve sorgulamayı engellemesi nedeniyle… Bir savaş sırasında bir toplumun en öncelikli ihtiyacı düşünmekken, bugün en yoksun olduğumuz şey budur. Birçok kurum özellikle bunu engellemek için uğraş veriyor. En başta da medya…’’ şeklinde yakınırken bu gerçeğe dikkat çekmişti.

Anglo-Sakson dünyanın üniversiteleri, öğrenciye ve akademisyene sağladıkları özgürlükler nedeniyle dünyanın yeteneğini ve zekasını kendine çekmeye devam ediyor ve ülkelerinin gelişmesinin, refahının ana motorlarından biri olmaya devam ediyorlar. Dünyanın her yerinden yetenekli gençler, askeri güçlerine, Amerikan bayrağına, Trump’a, Blair’e, Kraliçe’ye, hamasete imrendikleri için bu ülkelere gidiyor değiller. Oxford, Harvard, MIT, UCLA, Columbia ve diğerlerinin sunduğu özgürlük ve kuşatıcı bakış onları çekiyor.

İstanbul Üniversitesi’nin kökeni olan Sahn-ı Seman Medreselerinin kuruluşundan 174 yıl sonra 1636 yılında kurulan Harvard Üniversitesinde 130 ülkeden binlerce akademisyen ve öğrenci var. İstanbul Teknik Üniversitesi’nin kökeni Mühendishane-i Bahrî-i Hümâyûn’dan 88 yıl sonra kurulan Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde (MIT) bugün 91 ülkeden 2060 yabancı bilimadamı akademik ve bilimsel araştırma çalışmaları yapıyor. Türkiye’nin ilk modern üniversitesi olan Darulfünun’dan 48 yıl sonra 1895 yılında kurulan ve küresel politik elitin oluşmasında rol oynayan London School of Economics’in bugün lisans öğrencilerinin yarısı ve yüksek lisans öğrencilerinin yüzde 80’i İngiltere dışından geliyor.

Üniversite bina değil, fikirdir

Latinceden gelen bir sözcük olan ‘üniversite’ bire bir çevrildiğinde, ‘bir bütünün (âlem) parçalarının veya bir topluğunun üyelerinin birliği’ demek. Evren sözcüğünün Batı dillerindeki karşılığı olan ‘univers’ ile aynı kaynaktan gelirler. Akademik anlamda ‘üniversite’ sözcüğü ise, Latince, ‘universitas magistrorum et scholarium’ yani, ‘öğretmenlerin ve akademisyenlerin heyeti’ demek. İlk olarak İtalya’da prenslere ve muktedirlere karşı ortak haklarını savunmak için bir araya gelen akademisyen ve öğretmenlerce kullanıldı ve bir tür akademisyen loncasını ifade ediyordu.

Yani, ‘üniversite’ bina değildir. Üniversite açılışı diye bina kapısına kurdela bağlanıp açılması cehalettir. Üniversiteler bir ders ile açılır. Üniversite, akademisyendir, bilgidir, sorgulamadır, düşünmektir. Bir üniversitenin kalitesini, binası değil, hocaları ve akademik özgürlüğü belirler.

Latince ‘profiteri’ sözcüğü, ‘açıkça ilan etmek, gönüllü beyan etmek, gerçeği kabul etmek, gerçeği itiraf etmek, kamuoyuna açıklamak’ gibi anlamlara gelir. Sözcüğün kökenindeki ‘fateri’ de ‘konuşmak, söylemek’ anlamlarındaki ‘fari’den gelir. İşte bu ‘profiteri’ sözcüğü, yine Latinceden dünyaya yayılmış ‘profesör’ sözcüğünün kökenidir. Profesör, ilk olarak 14’ncü yüzyılda, her hangi bir bilimsel veya sanatsal konuda yetkin kişi anlamında kullanılmaya başlandı. 18’nci yüzyıl başında ise akademik bir ünvana dönüştü.

Herakleitos, ‘’aynı nehirde iki kez yıkanamazsın’’ diyerek varlığın sürekli bir yeniden oluş halinde olduğuna dikkat çekmeye çalışır. Akademik özgürlük ve dokunulmazlık bir ülkeye, durağan toplumsal, politik, bilimsel kabullere karşı bu akışın ritmini yakalama olanağı yaratır. ‘Hayatta en hakiki mürşit ilimdir’ sözü de bu gerçeğe dikkat çeker. Akademiyi, devletin ve toplumun ortalamasına çekmek, devlet ve toplumla uyumlu hale getirmek, sadece akademiye değil, o ülkeye de yapılacak en büyük kötülüklerden biridir. Bu, iktidarın cari sahiplerini ihya eder ama o toplumu ve ülkeyi, küresel uygarlığının akışından koparıp, koyu bir karanlığa iter. Akademinin 2500 yıllık tarihi bunun tanığıdır.