Nasıl iyi olunur, olmalı mı, neden?

Nasıl iyi olunur, olmalı mı, neden?
Metin Münir

“Artık hiçbir kitabı, hataları gözüme çarpmadan okuyamıyorum. Öyle çok yazım hatası var ki dikkatimi dağıtıyor. Sanırım bir şikayet maili de bunlara göndereceğim.”
Bir arkadaşım yazdığı mailde böyle diyordu.
Bulduğu hatalar, okumakta olduğu bir hukuk kitabındaydı. Hem tekil hem çoğul olan ‘evrak’a ‘evraklar’ denmesi özellikle tepesini attırıyordu.

“Nedeni mükemmellik geleneği olmaması,” diye cevap yazdım ona.
“Bir işi, o iş ne kadar gösterişsiz ve iddiasız olursa olsun, kusursuz yapmak ve bundan gurur duymak. Mükemmellik geleneği budur.
Bu hem kendine, hem işine, hem de başkalarına duyduğun saygı ile ilgilidir.
O yazım hataları en büyük yayınevlerinin bastığı en büyük yazarların kitaplarında da var.
İnsan bir işi iyi yapmayacaksa hiç yapmasın daha iyi.”
*
Mükemmellik bir uygarlık işidir.
Uygarlık da bir olgunlaşma işi.
İnsanlar olgunlaşırsa, mükemmel olur.
Uluslar olgunlaşırsa, uygar olur.
Ama galiba hem insanlar hem de uluslar için varılması olanaksız bir durumdur bu.
*
Küçük Prens adlı klasiğin yazarı Antoine de Saint Exupèry (1900-1944) “Sanırım, mükemmellik ekleyecek değil de çıkaracak bir şey kalmadığında meydana gelir,” der.
ABD’nin ilk maliye bakanı olan Alexander Hamilton’a göre (1757-1804) mükemmellik, mükemmel olan insanların işidir. “Hiçbir zaman, mükemmel olmayan birinden mükemmel bir iş beklemem,” der o da.
Mükemmelliğin ilk tarifini yapan Eski Yunan feylesoflarından Aristo’dur (MÖ 385-323).
Aristo’ya göre; “ O ki tamdır, kendinde var olması gereken bütün parçalara sahiptir, mükemmeldir. Bu tamlık o kadar eksiksizdir ki daha tam olamaz.”

Bu düzeye ulaşılabilineceğini sanmıyorum.
İsa’nın doğumundan 500 yıl önce yaşamış ve İsa gibi içinde yaşadığı toplum tarafından ölüme mahkûm edilmiş olan Sokrat şöyle der bu konuda: “Bilgi (yani mükemmellik) ya hiç elde edilemez ya da ölümden sonra elde edilir. Çünkü sadece ve sadece ölümden sonradır ki ruh gövdeden kurtularak yalnız başına kalır, kendi olur.”
*
İnsan doğduğunda mükemmeldir.
Yaşamı ise bu durumdan uzaklaşmakla geçer.
Hayatta insanı düzelten değil bozan bir şeyler var.
Vücut sürekli bakım ister, isteklerle, arzularla, ihtiraslarla doludur, talepleri insanı şaşırtır, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, önemliyi önemsizden ayırmasını zorlaştırır.
Bedeninin isteklerinin güdümündeki insan para, ün ve güç peşine takılır, iyi ve bilge olmayı arka plana iter veya tamamen unutur.

Buna karşı koyanlar da var ama başarı mümkün mü, emin değilim.
İsa’ya göre bir insanın mükemmel olup olmadığını belirleyen sahip olduğu veya yaptığı şeyler değil, ne olduğudur.
Ama bu ne nedir?
Eski Yunan felsefesi insanın mükemmelden çok iyi olması üzerinde duruyordu. Nasıl iyi olunur? Olmalı mı? Neden? Bu soruların cevabını araştıran birçok feylesof var.

Kendimi oldukça yakın hissettiğim Stoacılara göre mükemmellik, kişinin doğa, akıl ve hatta kendisiyle uyum içinde olmasıdır. Ve herkes böyle bir uyum durumuna varabilir.
Amerikan feylesof Eric Hoffer (1898 –1983) bu düşünceye katılmıyor. “Doğa mükemmelliğe ulaşır ama insan asla,” ona göre. “Mükemmel bir karınca, mükemmel bir arı vardır ama insan daima natamamdır Ne hayvan ne insan olarak tamamdır. İnsanı diğer canlılardan ayıran, tedavisi olmayan bu natamamlıktır.”

Öyle midir acaba?
Arıların, karıncaların veya diğer canlı varlıkların mükemmel olup olmadıklarını bilmek mümkün değil. Onlar da canlı kalmak ve bir sonraki kuşağı yaratmak için sürekli bir çaba içindedirler ve belki bu çabanın bir diğer adı mükemmelliğe ulaşma mücadelesidir.
*
Mükemmellik; güzellik, cesaret, adalet, iyilik, gerçek ve bunlara benzer birçok sıfat gibi tanımlanamaz.
Ama karşılaşıldığında tanınır.

Yapay zekâ bizi kölesi yapmaz çünkü işine yaramayız…

Yapay zekâ bizi kölesi yapmaz çünkü işine yaramayız…

Barack Obama da onu okuyor, Mark Zuckerberg de. Türkiye’den lise öğrencisi için de süperstar, Çinli bir muhasebeci için de… İsrailli yazar Yuval Noah Harari kendi halinde bir askeri tarih uzmanı iken ‘Sapiens’ isimli kitabıyla dünyayı sarstı. O kitapta insanın o destansı bazen de kirli macerasını anlatıyordu. İkinci kitabı Homo Deus’ta bilmediğimiz sularda. Bize geleceğimizden pencereler açıyor Harari. Yazarla, İnsani Gelişme Vakfı’nın (İNGEV) davetlisi olarak geldiği İstanbul’da konuştuk.

Röportaj: Yenal BİLGİCİ
Fotoğraf: Muhsin AKGÜN

Dünyayı sarsan bir önceki kitabınız ‘Sapiens’te, ‘Doğu Afrika’dan çıkan ‘önemsiz bir maymun’un binlerce yıllık hikâyesini anlattığınızı söylemiştiniz. Yeni kitabınızda bambaşka bir kahraman var: Homo Deus. Kim bu Homo Deus?

– Homo Deus biraz fantezi biraz gerçek. O bizim, ilahi güçlere sahip olabilme fantezimiz. Sadece fiziki dünyayı şekillendirme değil, yaşamın kendisine yön verebilme fantezimiz… Hayvanlara, kendimize, vücudumuza, beynimize söz geçirebilme fantezimiz…

Peki gerçek olan ne Homo Deus’ta?

– Gelişen kabiliyetlerimiz… Binlerce yıl boyunca dışımızdaki dünyayı kontrol etmeye çalıştık. 21’inci yüzyıl içimize döndüğümüz dönem olacak. Hayatı yeniden tasarlayacak biyolojik bilgiye ve teknik donanıma sahip olacağız. Bu anlamda ilahlaşacağız. Artık bilimkurgunun konusu değil bunlar. Ama ortada bir sorun var. Bu gücümüzün ne tür sonuçlar üreteceği konusunda en ufak bir fikrimiz yok.

Önümüzü görmüyor muyuz yani?

– Şu an sadece naif ideallerimiz var; bir çeşit cennet yaratacağımızı, orada mutlu mesut yaşayıp gideceğimizi düşlüyoruz… Mümkün olsa bile bu çok çok küçük bir gruba hitap edecek. İnsanlığın tamamına değil.

Yani elitlere ütopya, kalanına distopya mı var gelecekte?

– Evet, çok küçük bir elit grup için ütopya… Geriye kalan insanların tümü, hayvanlar ve ekosistem ise sıkıntıya düşecek.

Bu sıkıntıların ne olduğuna gireceğiz ama önce sitayişle bahsettiğiniz bir başarıyı sorayım size; insanlığın üç büyük belayı, savaşları, kıtlıkları ve salgınları başarıyla defettiğini yazıyorsunuz. Bugünkü dünyaya baktığımda pek inanasım gelmiyor doğrusu.

– Bu bir perspektif meselesi, nereden baktığınıza bağlı. Sonuçta ben de Ortadoğu’da, İsrail’de yaşıyorum ve önemli oranlarda şiddetin ve savaşların dünyaya hâlâ hüküm sürdüğünün farkındayım. Suriye’de insanlar açlıktan ölüyor; Batı Afrika’da Ebola salgını, Sahraaltı’nda AIDS var.

Tam da bunu söylüyordum ben de.

– Evet, tamamen bitiremedik bu problemleri. Ama kontrol edilebilir bir hale soktuk. Başarı orada. İnsanlık artık bir mucize beklemeden kendi kendine yetebilir. İşte bakın, tarihimizde ilk defa çok yemekten ölen insanların oranı az yemekten ölenlerin oranını geçti. Şeker hastalığı, terörizmden daha çok can alıyor. İnsanlar artık veba, kolera salgınlarından ziyade yaşlanarak ölüyor. İntihar ederek hayatını kaybedenlerin sayısı, savaşlarda ve şiddete maruz kalarak ölenlerden fazla. Kıtlık belli bölgelerde yine var ama doğal sebepler yüzünden değil.

Nedir peki doğal olmayan sebepler?

– Siyasi kıtlık var artık… Tanım belli: Yeterli suyunuz ve buğdayınız yoksa, başka yerden de getiremiyorsanız, bu ‘doğal’ kıtlıktır. Ama bugün Anadolu’da bir kıtlık yaşansa, gerekli yiyecekleri Avustralya’dan bile getirebiliriz. Çünkü hem yeterli yiyecek üretiliyor hem de nakliye ucuzladı. Ama Suriye’de, Kuzey Kore’de, Sudan’da insanların açlıktan veya kötü beslenmeden ölmesi, siyasetçilerin böyle istemesi yüzünden. Kuzey Kore’deki 1990’larda yaşanan kuraklık ve kıtlık sırasında Güney Kore’den ve Çin’den pirinç getirmenin önünde hiçbir engel yoktu; getirilmedi. Yüz binlerce insan bu yüzden öldü.

Peki, bu üç belayı önemli ölçüde yendiğimizi düşünelim; gelecekte düşmanlarımız var mı?

– Kısa vadede mi, uzun vadede mi?

İkisini de duymak isterim.

– Şu an yaşadığımız sıkıntılar, Soğuk Savaş sonrasında, hem barışın sigortası olan hem de ekonomik ve teknolojik gelişmeleri sağlayan düzenin yavaş yavaş çözülmesi yüzünden. ABD’de Trump’ın çıkışı, İngiltere’de Avrupa Birliği karşıtlarının kazanması, Rusya’nın yükselişi… Kısa vadede, geçen on yıllarda kazanılanlar kaybedilecek. Şiddet artacak. Uzun vadede iklim değişikliği ve teknolojik karmaşayla uğraşacağız.

Bu cevapla yeniden Homo Deus’un sularına girdik sanırım.

– Evet. Yapay zekânın yükselişi uzun vadede dev bir eşitsizlik yaratacak. Milyonlarca hatta milyarlarca insanın işsiz kalmasına neden olacak. Yeni teknolojileri kontrol eden elit bir grubu öne çıkararak insanlığın geri kalanını güçsüz kılacak. Bu birinci tehlike. İkincisi, biz biyoteknoloji ve biyomühendislik yardımıyla bedenlerimizi ve beyinlerimizi değiştirirken ortaya çıkacak. Dışımızdaki dünyayı değiştirirken ekosistemi mahvettik. Kendimizi değiştirirken de zihinsel sistemimize büyük zarar verebiliriz. Çünkü elimizdeki teknolojinin ne gibi sonuçlar üretebileceğini bilmiyoruz.

Kötü sonuçlanmak zorunda değil ama…

– Sosyal medya ve bilgisayarlarla yaşadıklarımızı düşünün. Şu anda bunların yeni neslin zihinsel yapısını nasıl etkileyeceğini kimse bilmiyor. Facebook’a doğan çocuklar nasıl iletişim kuracak, sosyal becerileri nasıl gelişecek? Bugün milyarlarca insanın katıldığı dev bir deney yaşanıyor. İzliyoruz.

Bir önceki kitabınızda, ‘Homo Sapiens’in işbirliğini öğrenerek, rakiplerini elediğini yazmıştınız. Belki bu deney de bir başka tür işbirliğidir?

– Olabilir. Bu deney kötü sonuçlanmak zorunda değil. Ama şunu da unutmamalı. 10 bin yıl önceki Tarım Devrimi de iyi bir fikir gibi görünüyordu. Stokta daha fazla yemek, şehirler kurma fırsatı, ticaret imkânları…

Ama bir tür kölelik getirdi, değil mi?

– Evet, ortalama bir köylü; bir avcı toplayıcıya göre daha çok çalıştı; önüne daha az tür yemek geldi ve gitti elindeki tüm gücü seçkin gruplara devretti. Kolektif bir perspektiften bakarsak, Tarım Devrimi insanlığı güçlendirdi. Ama bireyi de köleleştirdi. Günümüz dünyasında bile 20 bin yıl önceki avcı toplayıcılardan daha zor durumda yaşayanlar var. Dikkatli olmazsak, yeni devrimler, yeni teknolojiler de bize aynısını yapabilir.

SÜPER-İNSAN OLACAĞIZ TAMAM AMA NASIL SÜPER?

“Siyasi otoritenin de giderek artan bir şekilde insanlardan algoritmalara kaydığını göreceğiz” diyorsunuz kitapta. Bunun sebebi nedir?

– Çünkü çok fazla bilgi var ortada. Çok fazla olay aynı anda gerçekleşiyor ve değişim hızının da artmasıyla insanlar neyi nasıl yorumlayacaklarını bilemiyor.

Ama bir yandan da ciddi anlamda veri toplanıyor; hatta insanlar kendilerine ait verileri sisteme sunmaya gönüllü oluyor. Yetmiyor mu?

– Bu artık bilgi toplama meselesi değil; bilgiyi yorumlama meselesi. ABD’nin Ortadoğu’daki son 20 yıllık macerasını düşünün. Elinde her türlü teknoloji var. Irak’tan yapılan bir telefon konuşmasını bile takip edip harekete geçebiliyorlar. Dünyada hiçbir imparatorluğun bu denli bilgi toplama gücü olmamıştı. Ortadoğu’ya ilişkin her veri ellerinde. Ama sonuçlar da ortada. Rakibin elindeki kartları bilmeye rağmen pokerde kaybetmek gibi. Yani bilmek yetmiyor. Analiz edemiyorsan önemi yok.

Eh, o zaman diğer siyasi aktörlerin de pek farkı yoktur.

– İnsan beyninin kapasitesinin ötesine geçtik. Bugün dünyada beş on sene sonrasını bile görebilecek kimse yok. Bu yüzden siyasi kararlar vermek çok zor. Dünyadaki siyasetçilerin uzun dönem planları da yok; anlamlı bir gelecek vizyonları da..

Bir yandan da yeni nesil teknolojiler konusunda çok iddialıyız, geleceğe hükmedeceğimizi söylüyoruz. Çelişki değil mi bu?

– Giderek daha da iyi algoritmalar geliştiriyoruz. Yapay zekâ toplanan verileri bizden daha iyi analiz ediyor. Bu alandaki en büyük vaat de bu zaten. Algoritmalara her şeyi öğretmiyorsunuz artık. Ona sadece verileri sunuyorsunuz; algoritma kendi kendine öğreniyor. Verilerin içinde sizin fark etmediğiniz izleklerin o farkına varabiliyor. Örneğin geçen yıl AlphaGo isimli program, Go oyununun dünya şampiyonuyla yaptığı karşılaşmayı kazandı. Herkes bunun Deep Blue isimli bilgisayarın zamanının satranç şampiyonu Garry Kasparov’u mağlup etmesine benzetti. Ama benzemiyor.

Neden benzemiyor?

– Çok temel bir fark var çünkü. Deep Blue serisine satranç oynamayı, onu tasarlayanlar öğretmişti. AlphaGo’ya kimse Go öğretmedi. Programcılarının bile anlayamadığı bir tarzda kendi kendine öğrendi.

Peki hiç yaklaşma şansımız yok mu bu algoritmalara?

– İnsan biyolojisi, algoritmaların işlem gücüyle birleştirilebilirse, insan bedenini ve beynini yeniden tasarlama ya da bir beyni doğrudan bilgisayara bağlama imkânı doğacak. Bu güç, bizim şu an sahip olmadığımız yeteneklere sahip süper-insanlar ya da organik ve inorganik parçalardan oluşan siborglar yaratmakta kullanılabilir.

Nasıl insanlar olacak bu süper-insanlar?

– Bu süper-insanların ne tür insanlar olacağı hakkında bir fikrimiz yok. Hatta tarihte ilk defa 10-15 yıl sonra ne olacağını bilmiyoruz.

Siz biliyor gibisiniz ama. Kristal küreniz mi var?

– Ben de bilmiyorum. Ben geçmişe ve mevcut gelişmelere bakıp yorumluyorum.

BİZ KİTAP OKUYORUZ AMA ARTIK KİTAP DA BİZİ OKUYOR

Peki insanın, günün birinde kendi yarattığı bu algoritmaların ya da yapay zekânın kölesi olma ihtimali var mı? Tarım devriminin kölelik getirmesi gibi bir durum kastetmiyorum; insan ikinci sınıf bir yaratık haline gelebilir mi?

– Hayır, köle olacağımızı zannetmiyorum.

Eh, bu da bir rahatlama en azından!

– Köle olmayız çünkü bizden daha zeki olan yapay zekânın işine çok yarayacağımızı sanmam. Bugün bile örneğini gördüğümüz esas mesele, otoritenin ellerimizden kayıp gitmesi ve algoritmalara geçmesi. Algoritmaların bizim adımıza karar verecek olması.

Bir örnek verebilir misiniz?

– Şöyle soralım: Eskiden okuyacağımız kitabı nasıl seçiyorduk? Bir kitapçıya gidiyor, raflar arasında dolaşıyor, birkaç seçenek belirliyor, sonra içimizdeki sesi dinliyorduk. Ama şimdi çoğumuz için Amazon var. Daha siteyi açar açmaz, “Geçmişte şunları okudun, bunları okuyan şunları da okudu” diye tavsiyeler çıkıyor. Bu sadece başlangıç. Kindle gibi okuma cihazları kullanıcılar hakkında sürekli veri topluyor. Hangi bölümleri daha hızlı okudun; hangi sayfada mola verdin; hangi sayfada o kitabı bir daha açmamak üzere kapattın… Hepsini biliyor. Biz kitap okurken, kitap da bizi okuyor artık. Üstelik daha da ileri götürülebilir bu.

Nasıl?

– İleride hangi cümlede kalp atışınızın hızlandığını, neyin sizi kızdırıp neyin mutlu ettiğinin verisine de sahip olacak bu cihazlar. Siz belki bunları unutacaksınız ama onlar unutmayacak. Bu tür bilgiler üzerinden de seçimlerinize yön verecekler

HI-TECH ŞİRKETLERİ ARTIK FİLOZOF İSTİHDAM EDECEK

Sadece tarih, yapay zekâ, küresel ısınma vs. değil; neredeyse bütün büyük soruların muhatabısınız. ‘Hayatın anlamı nedir’e dek size soruluyor artık. Hoşunuza gidiyor mu bu?

– Gidiyor. Bu tür konulara çalışabiliyor olmak bir ayrıcalık. Alışılmadık bir iş alanı sonuçta. Bir de yeni bir durum var ortada: Felsefi sorular tarihte ilk defa bu kadar pratik hale geldi.

Neden pratik?

– Bu sorular binlerce yıl boyunca entelektüel oyunlar gibiydi ama şu an mühendisler bile onlara cevap vermek zorunda. Örneğin şoförsüz arabalar… Bu arabaları imal ederken, tasarımına etik kodlar da eklemek zorundasınız.

Neden?

– O meşhur örnek yüzünden. Diyelim ki trafikteki bir şoförsüz aracın karşısına birdenbire beş yaya çıktı; araç, arka koltukta uyuyan sahibini kurtarmak için onlara çarpıp durmayı mı tercih eder, yoksa yoldan çıkarak sahibini tehlikeye atmayı mı?

İnsanlar açısından ilk şık geçerli sanırım…

– Evet, yalan veya gerçek, öyle diyor insanlar. Sonuçta bu kararlar eskiden insani tercihlere ve hislere dayanıyordu. Ama şimdi bir otomobil imalatçısı, bu kararları bir de aracın algoritmasına eklemek zorunda. Yani bu artık felsefi bir soru değil; bir mühendislik sorusu. Kimsenin de bir cevabı yok.

Yani mühendislik artık daha felsefi bir alan.

– Evet. Felsefeyle doğrudan ilgili. Hi-tech şirketleri ileride filozof istihdam edecek. Başka test alanları da var tabii. Örneğin sanal gerçeklik. Gerçeğin kendisinden neredeyse ayrılamaz düzeyde bir sanal gerçeklik yarattık diyelim. Yaşantısının tamamını orada geçirmek isteyenler hangi kurallara tabii olacaklar? Yirmi yıl sonra filozoflar bu sorulara da cevap vermek zorunda kalacak.

Şu anda cevap veren var mı?

– Nick Bostrom var, Oxford’dan. ‘Superintelligence’ isimli bir kitap yazdı. Hem potansiyeli hem tehlikeleri tartışıyor ve bunu felsefi bir perspektiften yapıyor. Yeni dünyada etik nedir, özgür irade nedir, cevap arıyor. Bu sorular çok önemli çünkü artık bilimkurgu alanına ait değiller; bilimin parçası haline geldiler.

Tıpkı ölümsüzlük arayışı gibi… Bunu da kitabınızda tartışıyorsunuz. Homo Deus’un bir meselesi de bu.

– Evet, giderek çok daha fazla şirket, yatırımcı ve bilim insanı bu konuda çalışıyor. İnsanlar, tabii paraları varsa, gençleştirme tedavisi alıp hayatlarını uzatacak, sonra o zaman diliminde bulunan yeni tedavilere başvuracak, bu böyle sürüp gidecek.

Bu konuların en bilinen ismi Aubrey de Grey’in yaklaşımı da bu zaten.

– Evet. Ama artık başkaları da var. Google’ın alt birimi Calico’nun amacı yaşlanmayı durdurmak. Bunun için tıpkı Aubrey de Grey gibi ölümsüzlüğe inanan ünlü araştırmacı Ray Kurzweil’i önemli bir göreve atadı. Ama kanaatimce, esas önemli olan bu meselenin sonuçları. İnsan yaşamını uzatırsak, bu bize neye mal olacak? Kimler ölümsüz olacak?

O meşhur yüzde 1 herhalde?

– Evet. Zenginler.

Fikir sahipleri girmez mi bu elit sınıfa? Belki siz de ölümsüz olursunuz?

– Ancak fikirlerini paraya çevirebilirlerse girerler.

SİLİKON VADİSİ CENNET Mİ VADEDİYOR?

Gelecekte dinler Silikon Vadisi’nden çıkacak diyorsunuz.

– Evet, yeni dinler Ortadoğu’dan çıkmayacak. Silikon Vadisi tekno-dinler, inanışlar üretecek.

Nasıl dinler bunlar?

– Bir ilaha dayanmayan dinler… Ama eskilere de benzeyecekler. Onlar da mutluluk, barış, cennet hatta ölümsüzlük vadedecek. Ama bu dünyada. Öldükten sonra değil. Silikon Vadisi’ndeki vizyonerlerin konuşmalarını dinlerseniz, anlattıklarında bu dini söylemlerden izler yakalarsınız.

TRUMP KÜRESEL ISINMAYA KARŞI DA MI DUVAR ÖRECEK?

Şu anda dünyada iki ayrı siyasi akım çarpışıyor gibi görünüyor. Daha liberal, özgürlükçü, demokrat bir akımla; daha milliyetçi, yabancı düşmanı, kendi içine dönük, baskıcı bir siyasi akım… ‘Güçlü olanın hayatta kalması’ ilkesi gereğince, birinin diğerini bitireceğini söyleyebilir miyiz?

– Bence temel ayrım liberallerle anti-liberaller arasında değil. Küresel bir vizyonu olanlarla, yabancı düşmanlığı güden aşırı milliyetçiler arasında. Bugün milliyetçi kanat yükseliyor. Brexit, Trump ve diğerleri… Ama bu milliyetçi gündem uzun vadede tükenmeye mahkûm.

Neden?

– Çünkü milliyetçilik insanlığın bu yüzyılda karşılaşacağı üç tehlikeyi, nükleer savaşı, iklim değişikliğini, yapay zekâ ve biyo-mühendislik gibi yıkıcı teknolojileri bertaraf etmek için yeterli değil.

Ama sonuçta on yıllardır geçer akçe…

– Önce şunu saptamalı: Milletler ve milliyetçilik doğal veya ebedi kavramlar değil. Yüzbinlerce yıl boyunca Homo Sapiens ve insansı ataları, sınırlı sayıda mensubu olan küçük topluluklar halinde yaşadılar. Bugün bile, kaç Facebook arkadaşımız olursa olsun, 150 bireyden fazlasını gerçekten tanımamız zor. Yani insanlar küçük gruplara bağlılık gösterir. Böylesi milyonlarca üyeli kalabalık cemaatlere bağlılık nispeten yeni yeni ortaya çıktı. Sebebi de büyük ticari ağlar ve yönetim yapılarıyla küçük grupların baş edememesiydi. Ama 21’inci yüzyılda milletler, kabile toplumlarının kaderini paylaşacak.

Nasıl?

– Yetersiz kalarak ve gözden düşerek. Dünyanın en önemli sorunlarıyla baş etmede doğru adres değiller çünkü. Hangi millet küresel ısınmayı tek başına durdurabilir? Donald Trump, ABD’de sıcaklığın yükselmesini yasaklayabilir mi ya da buna karşı bir duvar örebilir mi?

Ne olacak peki?

– Bir milletin biricikliğinin altını çizip onu korumaya çalışan bir tür bağlılığa her zaman yer var ama insanoğlu ayakta kalmak ve gelişmek istiyorsa, bu yerel bağlarını başka sorumluluklarla birleştirmeli. Küresel bir toplum kurmak zorunda.

ŞU AN POLONYA TARİHİ ÜZERİNE OKUYORUM

İlk kitabınız ‘Sapiens – Hayvanlardan Tanrılara’, tüm dünyayı salladı. Ben bugüne dek bu kadar güçlü bir şekilde tekrar tekrar gündeme gelen bir kitap görmemiştim. Obama önerdi, Zuckerberg önerdi, Gates önerdi… Fısıltı gazetesi gibi herkes birbirine önerdi. Neydi sırrı?

– Çağın en yakıcı sorularına cevap veriyor olmasıydı sanırım. Bir de kolay okunuyor olması.

Homo Deus da bu tür sorular soruyor mu?

– Bir lise öğrencisi olsanız elinizdeki bilgilerle ne yapacağınızı düşünürsünüz. Gelecekte nasıl yeteneklere ihtiyacınız olacağını sorarsınız. Dünyadaki yerinizi ararsınız. 30-40 yaşına geldikleri zaman, bugünkü gençlerin çoğu belli ki taca çıkacak. Şimdi neye odaklanmaları gerektiğini düşünüyorlar. Homo Deus işte hem siyasetçilere hem de sokaktaki insana gelecekten anlık manzaralar sunuyor; üzerine düşünebilecekleri imkânlardan bahsediyor.

Kendi halinde bir tarihçiyken bestseller yazarı oldunuz. Hayatınız nasıl değişti?

– Yollarda geçmeye başladı. Bir de sürekli konuşarak.

Memnun musunuz?

– İyi tarafları da var; kötü tarafları da. Gerçekten önemli konularda konuşuyor olmak hoşuma gidiyor; sonuçta entelektüel bir eğlence değil bu; iklim değişikliğinden, hayvan haklarından, yapay zekâdan doğan tehlikelerden bahsedip duruyorum. Yani, sonuçta memnunum ama zamanım artık çok az ve birçok insana “Hayır” demek hoşuma gitmiyor.

Neden “hayır” diyorsunuz?

– Zaman yetmiyor çünkü; kitaplar okumak, arkadaşlarımla beraber olmak, köpeğimi ormanda gezdirmek istiyorum. O yüzden benden istenen şeylere yüzde 95 “Hayır” diyorum.

Herkes sizi okuyor, siz kimi okuyorsunuz?

– Ben şu ara Polonya tarihi üzerine okuyorum.

Neden?

– Çünkü 16-17’nci yüzyıllarda Polonya, zamanının en ileri demokratik sistemini kurmuştu. Parlamentosu, kral seçimleri… Sonra birden her şey dağılıp gitti. İlgimi çekiyor.

Bu yeni bir kitabın işareti mi?

– Hayır, şu an bir projem yok. Eğlence için okuyorum. Elimin altındaki bir başka kitap da Tim Wu’nun ‘Attention Merchants (İlgi Tüccarları)’ isimli eseri. İnsanların dikkatine oynayan kurumların tarihleri ve teknolojileri üzerine bir iş. İnternete, radyoya, televizyona, gazetelere bakıyor Wu. Ben de çok beğendim. Böyle geniş bir perspektifle okuyorum yani.

Hep böyle mi çalışırsınız?

– Evet, örneğin sürekli yapay zekâ üzerine okusam yapay zekâ uzmanı olurum. İstemem. Çünkü o zaman perspektifim kaybolur. Toplumsal, ekonomik, siyasi perspektifleri de bilmek gerekir. Aslında belki buradan bir kitap çıkar.

Kadın meselesi…

Kadın meselesi…
Yonca Tokbaş

Kadın, hele de bu coğrafyada kadın olmak demek, daha doğmadan hakkında verilmiş kararlar, konulmuş kalıplar, kapanmış kapılar, belirlenmiş sınırlar var demek.
Ama böylesine vahim dünyaya doğdun mu, öylesine de güçlüsündür aslında.
Bin kere yıkılır bir kadın, bin kere de ayağa kalkar.
Bin kere ölür kadın, bin kere de dirilir.

Kadın can verendir, can. Anadır.
İcabında kendinden olmayan cana bile ana olacak kadar cabbardır.
Kolay kolay yılmaz, pes etmez, çalışmaktan kaçmaz, yorulmaz. Ekmeğini taştan çıkarır. Basmayın damarına, öleceğini bilse dönüp arkasına bakmaz.
Aklına koyduğunu yapar.
Canı, kaldıramadığı kadar yandı mı, kendi kıyar canına. Ölüm hakkını bile alır eline, bırakmaz başkasına.
Başka türlü cesurdur.

Kadın suskun görünse de, hiç susmaz. Ağzını kapatırsın, gözleri konuşur; gözlerini kapatırsın, ruhu konuşur.
Âşık olmuşsa kadın mesela, gözü karadır; hiçbir şeyden korkmaz, kendini aşktan alıkoymaz, peşinden gider. Haz almayı öğrendiği gün, haz vermekten kaçmaz. Sevildiği ve kendini de sevmeyi öğrendiği gün, gücünün farkına varır, sınır tanımaz.
Kadın inandığı için, en başta kendi gözünün yaşına bakmaz.
Bazılarını da -kadın/erkek fark etmez- rahatsız eden budur; kadının ezber bozan altüst etme kabiliyeti ve özgüveni!
Kadının ele geçirilemez özgür ruhudur kaşındıran!
Kadının en çok cesareti korkutucudur.

Korkusuzluğudur yani korkutan.
Her konuda konuşmak, fikir yürütmek, tartışmak teşvik edilirken; bir dinini, bir de cinselliğini asla sorgulatmazlar kadına, hakkında konuşturmazlar.
Her ikisini de ha babam dayatırlar!
Bunu da korkutarak, sindirerek yaparlar buralarda.
Sevapları değil, günahları; hazları değil, acıları anlatırlar.

Cinsellikteki aşktan bahsetmezler, çekeceğin cehennem azaplarından dem vururlar. Dindeki sevgiyi değil, korkuyu ezberletirler ki, kadınla oynayabilsinler rahatça. Bütün günahları kadından bildikleri yetmez, kadını zorla günaha da sokarlar.
Bir kadına hükmetmek, bin erkeğe hükmetmektir aslında.
O yüzden “kadın politikaları” her şeyden önemlidir bu coğrafyada.
“Erkeklik gücü” bir imanda, bir yatakta söker kadına!
Vuracak mısın kadını?
Kolay.

Başlarsın namusundan, imanından; çıkarsın iffetinden ahlakından, analığından.
Çocuklarıyla sınarsın Allahsızsan.
Kışkırtıcılık, taciz, teşhircilik, günahkarlık, asilik, sorgulama, isyan erkeksen mübah, kadınsan haramdır sana!
Bu çifte standart “düzene” yaradığı sürece de günah sayılmaz, sevaptır.
Esas ciddi mesele nedir biliyor musunuz?

Bu çifte standarda dahil olup “düzeni” besleyen kadınlar.
Bir de kadını kadına düşman etmek…
Yani kadının kadına yaptığı çifte standart en fenasıdır aslında.
Kadına yapılan fiziksel ve psikolojik şiddeti “kaşındı, kışkırttı, hak etti” diyerek sırttan vuran hemcinslerdir fena olan. Veya, kendine yapılanın aynısını başkasına yapan kadınlardır en fenası…
O yüzden; Biz kadınlar ne zaman ki birbirimize karşı kucaklayıcı, hoşgörülü, anlayışlı, dürüst olur; birbirimizi koşulsuz kollarız…

Ne zaman birimiz düştüğünde, ayağa kaldırmak için hepimiz yerimizden fırlarız…
İşte o gün çözülemeyecek derdimiz kalmaz.
Özgürlüğün, bağımsızlığın, demokrasinin, adaletin, kardeşliğin, eşitliğin, saygı ve güvenin tanımlarını sil baştan yazar ve yaşarız.

Genel kategorisine gönderildi

Ağzınızla kuş tutsanız, ülkeyi düzlüğe çıkartamazsınız…

Ağzınızla kuş tutsanız, ülkeyi düzlüğe çıkartamazsınız…
Orhan Bursalı

Yok hayır, bu başlıktan kastım genel siyaset değil özel siyaset; eğitim meselesi. Ama ülkenin geleceği açısından da bir no’lu konu!
Size, 3 yılda bir yapılan PISA sınavlarında ülke öğrencilerinin neden geriye doğru ilerlediğini de yazmayacağım. Öyle ki Milli Eğitim Bakanlığı’ndan yetkililer “Sonuçlar devletin aleyhine kullanılmaya başlanıyor” diye kızmaya başladılar. Yani eğitimin kötüye gittiğini yazmak, vatan hainliği suçlamasından önceki basamak haline dönüşüyor!
Derdim, bakanlığın açıkladığı yeni eğitim müfredatı taslağı ve burada yapılan değişiklikler.
Bir sürü şey, ama en dikkat çekici nokta derslerden evrim ünitesinin çıkarılmış olması.

Trene bakan öküzler gibi
O da sadece lise son biyoloji dersinde okutulan “hayatın başlangıcı ve evrim” ünitesi tekmelenmiş; nereye, dışarıya!
Düşünün: Liseyi bitirecek öğrenciler evrim ve hayatın oluşumu ile gelişimi konusunda sıfır bilgi sahibi olacaklar. Aptal aptal bize ve dünyaya bakacaklar: “Darwin mi, evrim mi, hayatın başlangıcı mı, onlar da ne Allah aşkına!”
Bu liseliler üniversitelere girecekler, yabancı akranlarıyla karşılaşacaklar, ve ayıptır söylemesi ama öküz trene bakar gibi kalacaklar.
O halde: Üniversitelerden de biyoloji derslerini kaldırmalılar. O da yetmez, genetik, moleküler biyoloji, tıbbi biyoloji, hepsini kaldırmalılar. Evrim konusunu kaldırırsanız, üniversitedeki bu dersler niye kalsın ki?

Biyoloji = evrim
Biyoloji demek evrim demek. Genetik, moleküler ve tıbbi biyoloji (hatta tıp!)… Bütün bunlar evrim demek.
Evrim olgusu (düşüncesi değil, olgu!) tüm bu bilimlerin temelidir ve evrim olgusuyla birlikte var olabilirler, anlaşılabilirler, anlatılabilirler! Bu dersler ancak evrim boyutuyla var olabilirler.
Dünyada tüm bu alanlarda araştırmalar evrim gözlüğü ile yürütülür.
Bana tek bir ülke gösteremezsiniz ki (belki bazı İslam ülkeleri ve en geri kalmış bazı ülkeler dışında) okullarında, dahası ilkokuldan itibaren evrim ünite olarak yer almasın!
Evrim üzerine dünyada her ay yüzlerce araştırma yapılır ve bilim dergileri bu araştırma sonuçlarıyla dolar taşar…
30 yılı aşkındır dünya bilimini izleyen, bilim gazetecisi, yazarı ve yayıncısıyım.
Bilim dünyasının mesleki dergilerinde, evrim olgusunu reddeden, yokluğunu tartışan tek bir makale göremezsiniz.. Gülerler insana…

Jeolojiyi, kimyayı, fiziği de kaldırın
Bir şey daha diyeyim: Jeoloji-jeofizik derslerini de kaldırın. Çünkü bunlar da evrimsel düşünce olmadan anlaşılmaz. Eski varlık bilimleri, dünyanın evrimi, hangi çağlardan nasıl bugüne geldi, canlılar nasıl adım adım başkalaştı, bunlar hangi katman ve tabakalarda görülüyor, hayatın denizden başlayıp karaya nasıl yayıldığı vb.. tüm bunlar evrimsel gelişmenin temel konuları.
Kimya bile evrimle temelden ilişkili.
Kozmoloji, astrofizik, hatta fizik…

Bilimleri, evrenin nasıl oluşup geliştiği, nasıl evrim geçirdiği gibi sözcük ve kavramlarla anlatabilirsiniz.
Siz evrimi değil, evrim sözcüğünü, kavramını ve konseptini de ortadan kaldırıyorsunuz.
Yarınki adımınız da evrim sözcüğünü yasaklamak olabilir. Size yol gösteriyorum yapacaklarınız hakkında!
İslamın Altın Çağı’nda İslam felsefecileribilimcileri bile evrim konusunda Avrupa’yı geçen anlatımlarda bulunuyorlardı. Bugünkü kafa İslam ortaçağının bile gerisinde.

IŞİD’ci kafalar yetiştirirsiniz
Ülkenin önünü karartıyorsunuz. Bilimsel bilgiyi, olguyu reddederek ancak IŞİD’ci kafalar yetiştirirsiniz.
Bilimi dışlayarak dünyayla hiçbir ilişki kuramazsınız.
Bilim olmadan, ne teknoloji üretebilirsiniz (ki ne kadar çok istiyorsunuz, ekonomide katma değer üretmek ve para kazanmak istiyorsunuz, biliyorum) ne de çağdaş dünyanın bir parçası olabilirisiniz.
Zaten olmak istediğinize ilişkin de bir işaret görmüyorum.

Ortalıktaki sendikanız ile birlikte bilimsel bilgiyi ortadan kaldırarak, bugünkü dünya gerçekleriyle zerre kadar ilişkisi olmayan dini hurafelerle kafaları doldurmak istiyorsunuz.
Şu kadarını belirteyim: Bu tam bir geleceğe ihanettir. Bu sizin çok kullandığınız ve sevdiğiniz bir sözcük olduğu için kullanıyorum.

Kara cahil, dünyadan-uygarlıktan-çağdaşlıktan kopuk nesillerle dolu bir ülkenin harcını karıyorsunuz.
Ağzınızla kuş tutsanız, bu ülkeyi düzlüğe çıkartamazsınız bu kafayla.
Evrim olgusu derslerden kaldırılamaz. Hemen konmalıdır.
Eğer bu ülkede, adına üniversite denen, bilimle uğraştığı iddiasında olan kurumlar ve insanlar varsa, ayağa kalkmalılar.
Geleceğimize sahip çıkmalıyız!

ABD’ye karşı mısınız, o halde bilimi, evrimi savunun… Yoksa oyuncak olursunuz
Ülkenin bugünkü halinden daha aşağılara yuvarlanması için, din bezirgânları resmen her tarafı sarmış durumda! Çünkü bir ayakları iktidarda ve oradan büyük destek alıyorlar.
Mesela milli eğitimi kuşatmış durumdalar. Okullarımızdan bilimsel eğitimin içini boşaltma yolundalar. Müfredattan bilimi, bilimsel bilgiyi üstelik “sadeleştirme” adı altında eliyorlar… Mesela Atatürk’ü de.. yerine ise mesela “cihatçılık” gibi, bugün sapkın terörist İslamcıların baş tacı zırvalıkları sokuşturmaya çalışıyorlar.

Tam Amerikalıların, Batılıların istedikleri şey… Cehalet tüm beyinlere yayılsın ki, bu ülke geçmiş yüzyılların batağında çırpınsın dursun. Geleceğin, bilimin yol açıcılığı üzerinde hızla ilerlediğinin farkında olmasın!
Ne işin var senin bilim, kültür, bilimsel düşünce, evrim-biyoloji-genetikle! Onları yok et ki, ben de seninle istediğim gibi oynayayım! Sonunda parçalayıp süründüreyim…

Evet, ülkemizde de, bilim ve bilimsel düşünce düşmanı örgütler ve kurumlar devlette kök salmışlar. Tam Amerikan ve Batılı emperyalistlerin değirmenine su taşıyan uygulamalarla, ülkemizin ve İslam ülkelerinin ebedi köleliğine çanak tutuyorlar.
Sözde “üst akıl”a karşılar, ama aslında tam üst aklın derin oyuncakları olduklarının farkında değiller…

İslam dünyası neden perişan?
Ve Batı’nın çelik çomağı olmuş durumda? Yoksulluk neden diz boyu? 1.5 milyar Müslüman neden Batı’nın oyuncağı? Neden insan hak ve özgürlükleri, ifade özgürlüğü, demokrasi, bilim kültürü ve düşüncesi bu ülkelerde kök salamamış?
Neden İslam ülkelerinde bir ulus bütünlüğü yok da, yüzyıllar öncesinin ümmetçilik oyunu oynanıyor? Üstelik dünyada karşılğı olmayan!?

Neden İslam ülkelerinde cemaatçilik, mezhepçilik siyasette başrolde, bunlar üzerinden siyaset yapılarak para oyunları tezgâhlanıyor? Böylece milletin üretkenliği köreltiliyor, bu binlerce yılın mezara gömülmüş hayaletleri canlandırılıyor?
Neden İngilizler, Amerikalılar, Batılılar, İslam ülkelerinde mezhep, etnisite konusunda dünyanın en iyi uzmanları?.. Ve bu mezhepler üzerinden ülke insanlarını ve ülkeleri birbirine kırdırma politikalarını uyguluyor… Irak’ı ve Suriye’yi üçe beşe bölmek için, bu ülkelere silah yığıyor, kiralık yerli işbirlikçiler kullanıyor?

Neden Müslüman bir ülkede “Müslümanlık elden gidiyor” diye yalandan feryat figan var? Müslümanlığın (veya Hıristiyanllığın) elden gittiği hangi ülkede görülmüş? Sakın, bu yalanla, hayatta başka bir üretkenliği olmayanlar milletin sırtından din ticareti ile milyonları götürüyor olmasın?
Minik bir aklı olan bu soruları sorar ve yanıt arar…

Onları kendi silahlarıyla vurmak
ABD ve Batı’nın İslam ülkelerindeki tüm parçalayıcı politikalarına karşı en büyük savaş aracı, onları kendi silahlarıyla vurmaktan geçer.
Onları dünya egemeni yapan silahlar nedir? Başta bilimin tüm dalları ve bilime dayalı teknoloji üretkenlikleridir. Buralardan çıkardıkları fikri mülkiyet hakları, ürünlerdir.

Bilgi üretirler, teknoloji üretirler… Bize satarlar. Biz onların pazarıyız. Satın alır kullanırız ve onların kulu olmaktan kurtulamayız. Her yıl milyarlarca doları dışarıya akıtırız.
Bilimin hemen her dalında… Ne evrim dışlanır ne kozmoloji ne astrofizik. Bilimler bir bütündür. Onların içinden birini çekip alırsanız, sistem bozulur, yaratıcı düşünce topal kalır. Üretemezsiniz.
Batı’ya meydan okumak ve makus talihinizi, İslam dünyasının perişanlığını yenmek mi istiyorsunuz?
O halde, onları ancak bilimsel düşünce ve üretkenlikle vurabilirsiniz. Böylece pazar alanlarını da daraltırsınız.

Düşünce özgürlüğü en büyük silah
Onları düşünce özgürlüğü silahıyla vurmazsanız da sürünürsünüz.
Çünkü her türlü büyük insan etkinliği ve dünyayı yaratıcılıkla değiştiren ne varsa, özgür düşünce ortamında doğar. Düşünce özgürlüğünü ortadan kaldırırsanız, yine emperyalistlerin ekmeğine yağ sürerseniz.
1.5 milyarlık İslam dünyası, Batılıların en büyük pazarıdır. Bunu hiç kaybetmek istemezler. Bunun için de İslam dünyası birbirini yemelidir.
Eğer yemezlerse, hiç kuşkunuz olmasın, onlar sizleri birbirine kırdırmak için bin bir türlü yol yordam sahibidir.

Büyük cehalet ülkeyi yönetiyor!
Ama geçmişten devraldığımız büyük kültürel cehalet.. kültürde, bilimde, teknoloji ve düşünce üretiminde büyük kara boşluk, bizim gibi ülkelerde egemen olur, genellikle iktidara gelebilmek ve orada kalabilmek için, bu cehaleti kullanır.
Böylece ülkelerine, milletlerine en büyük kötülüğü yaparken.. Sözde karşı oldukları Batılıların da işbirlikçileri durumuna düşerler. İster bilinçsiz, isterse bilinçli.

Hâlâ mı?..

Hâlâ mı?..
Soner Yalçın

15 yıldır iktidardasınız…
FETÖ’de yanıldınız…
Ergenekon-Balyoz vd. yanıldınız…
Dış politikada yanıldınız…
Irak politikasında yanıldınız…
Suriye politikasında yanıldınız…
Libya politikasında yanıldınız…
Rusya politikasında yanıldınız…
İsrail politikasında yanıldınız…
Ermenistan politikalarında yanıldınız…
AB’de yanıldınız…
ABD’de yanıldınız…
BM’de yanıldınız…
NATO’da yanıldınız…
Patriot getirterek yanıldınız…
Çin’le füze anlaşmasını bozarak yanıldınız…
Mavi Marmara’da yanıldınız…
Kıbrıs politikasında yanıldınız…
Kuzey Irak politikalarında yanıldınız…
Açılım politikasında yanıldınız…
Oslo’da yanıldınız.
Habur’da yanıldınız.
Dolmabahçe’de yanıldınız…
ÖSO ve IŞİD politikasında yanıldınız…
Halep konsolosluğunu boşalttırmayarak yanıldınız…
Lozan’ı diline dolayarak yanıldınız…
Kurucu Babalara “iki ayyaş” diyerek yanıldınız…
“Her 10 Kasım’da yaygara koparılıyor” diyerek yanıldınız…
“Cemevine cümbüş evi” diyerek yanıldınız…
Hikmetyar’ın dizinin dibine oturarak yanıldınız…
Erbakan’ı terk ederek yanıldınız…
Sandığı demokrasinin tek kriteri haline getirerek yanıldınız…
Çoğulculukla çoğunluğu birbirine karıştırarak yanıldınız…
“Demokrasi amaç değil araçtır” diyerek yanıldınız…
Ekonomi politikalarında yanıldınız…
Reza Zarrab’da yanıldınız…
Özelleştirme politikalarında yanıldınız…
Tarım politikalarında yanıldınız…
Eğitim politikalarında yanıldınız…
Üretmeyen…
İstihdam yaratmayan…
Faize dayalı ekonomi yarattınız…
Kişi başına düşen borç miktarını artırdınız…
Dış borcu artırdınız…
Dolar-Euro artırdınız…
Vatandaşların bankalara borcunu artırdınız…
İcra dosyası sayısını artırdınız…
Tasarrufu değil tüketimi artırdınız…
Ekmek fiyatlarını artırdınız…
Benzin-mazot fiyatlarını artırdınız…
Tüp fiyatlarını artırdınız…
Doğalgaz fiyatlarını artırdınız…
Cezaevindeki tutuklu-hükümlü sayısını artırdınız…
İnsan hakları ihlallerini artırdınız…
Terörü artırdınız…
Sendikalı işçi sayısını azaltıp, taşeron işçi sayısını artırdınız…
İşçi ölümlerini artırdınız…
Maden kazalarını artırdınız…
Trafik kazalarını artırdınız…
Hırsızlığı, yoksulluğu, rüşveti artırdınız…
Betonlaşmayı artırdınız…
Kadına şiddeti artırdınız…
Fuhuşu artırdınız…
Kumar oyunlarını artırdınız…
Medyada “Alo Fatih” sayısını artırdınız…
Zengini daha zengin yaptınız…
Yoksulu daha yoksul yaptınız…
Gezi Parkı’na AVM sevdasıyla ülkeyi birbirine kattınız.
Dizilere, futbol maçlarına bile karıştınız…
Okuduğunuz şiirlerdeki şairleri birbirine karıştırdınız…
Heykel yıktırdınız…
Gazetecileri-yazarları hapse attınız…
Uzatmayayım…
Toparlarsam; 15 yıllık “karneniz” pek kötü.
Sizler…
Sorumluluğu…
Suçu başkasına atmayınız…
Sorunu kendinizde arayınız…
Ve fakat:
Sanki…
Bu hataları siz yapmamış gibi, Anayasa’yı değiştirip “padişahlık sistemine” geçmek istiyorsunuz!
İnatla… Hata’da ısrar ediyorsunuz…
Bizler sizi yine uyarıyoruz.
Ve sizler bizi yine dinlemiyorsunuz.
Olan ülkemize olacak…
Demedi demeyin.

Her Şeye Rağmen…

Her Şeye Rağmen
Tanıl Bora

Direnç ve direniş makamından, inat ve ümit makamından bir ‘Her şeye rağmen’…

Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın söyleyişiyle: “Ayağımıza pranga takarlarsa, duruşumuz, oturuşumuz, hatta giyinişimizle; öldürülürsek gebermemizle, gömülsek mezarımızla; yakılarak dumanımız havaya savrulsa heyûlamızla, hatıramızla…” her şeye rağmen yine söylemek sözünü…

Avrupa’daki mağlûp 1848 devrimlerinin şairi, Marx’ın ahbabı Ferdinand Freiligrath’ın ünlü şiirinin adı, nakaratı: “Her şeye rağmen”…

“Yüzlerce kişiye de hükmetse,

o da deryada bir damladır her şeye rağmen!

Her şeye, her şeye rağmen!

Bütün o sırmalara, yaldızlara rağmen,

bağımsız kafalı adam

bakar da güler bunlara, her şeye rağmen.

(…)

İnsanın içindeki değer duygusunun gururu

makam mevki tanımaz, her şeye rağmen.

(…)

Her şeye, her şeye rağmen,

eninde sonunda, her şeye rağmen,

insan insana kardeş elini

uzatacaktır yine her şeye rağmen.”

***

Tevekkül makamından bir ‘Her şeye rağmen’…

Gamsız bir “yaşıyoruz…” avuntusuyla değil, safdil bir “hayat yine de güzel” tesellisiyle değil de; “her şey insan için” metanetiyle… ufak da olsa, mütevazı da olsa “şimdi ben ne yapabilirim?” sorumluluğuyla…

Çünkü o zaman, şu hayat yine de biraz daha güzel olabilir sahiden.

***
Demek bir de, şifa makamından ‘Her şeye rağmen’…

Toparlanmak, sağalmak için. Direnç ve ümidi sadece inada ve hamasete emanet etmeyip, hayatın gücüyle doldurmak için.

***

Sebat makamından bir ‘Her şeye rağmen’…

1992-1995 arasında, o güzel şehir kuşatma altındayken, elektriksizken, her şeye, her şeye rağmen, Saraybosna Uluslararası Tiyatro Festivali’ni sürdürenlerin yaptığı gibi…

Boşnak edebiyatçı Cevad Karahasan, o zaman tiyatronun “korkudan koruyan bir ana kucağına dönüştüğünü” söylüyor. Ama nasıl? O sebat kahramanlarından biri, Nihad Kreşevlyakoviç, oyunu sahneleyenlerin de, izleyen seyircilerin de, her patlamada, aynı anda hem bombanın menzilini kestirmeye çalışıp hem de oyun akışına konsantre olmaya çalıştıklarını hatırlıyor. İkisini de hayatın icabı olarak önemseyerek başarmışlar bunu… Hem hayatta kalmaya ama hem de hayatta kalmanın bir rüknü olarak, tiyatroyla uğraşmaktan geri durmamaya bakarak… Kuşatma altında, bombardıman altında tiyatroyu da yeniden düşünerek, yeniden anlamlandırarak… Her neyle meşgulseler, onu yeniden düşünüp yeniden anlamlandırarak. Onu bir dirence, bir şifaya dönüştürerek. Dünyaya boş vererek değil aksine dünyanın çok iyi farkında olarak, her şeye, her şeye rağmen yine ‘işini yaparak’…

Cesareti sadece en cesurlara emanet etmemenin çaresi de bu değil mi? Sebat kahramanlığı. Sebat makamından ‘Her şeye rağmen’…

***
Karamsarlıkla girilen şu yeni yıl için dileğim bu: Her şeye, her şeye rağmen; her meşrebe göre, her makamdan bir Her şeye rağmen ruhu…

Reina katliamı…

Reina katliamı…
Taha Akyol

YENİ yıla Reina’da yapılan korkunç katliamla girdik. Vahşet, alçaklık, barbarlık, hunharlık… Sözün bittiği yerdeyiz.
39 masum insan sırf yılbaşı eğlencesi yaptıkları için hunharca katledildi.
Hepsine Allah’tan rahmet diliyorum, yakınlarının acısını paylaşıyorum.
Bütün terör eylemleri elbette kınanır, elbette protesto edilir, Reina’da sergilenen terörün özelliği “hayat tarzı katliamı” olmasıdır!

Eğlenen masum insanlar yaşam biçimlerinden dolayı katledildiler.
Terör eylemleri için sürekli söylenen genel protesto ifadeleri, birlik ve beraberlik çağrıları “hayat tarzı” faktörünü gözden kaçırmamalıdır.
Çünkü hayat tarzları ya da yaşam biçimleri üzerinden öfke devam ettirilirse böyle barbarların çıkması sırf polisiye tedbirlerle maalesef önlenemez.

DİN VE ÖFKE
Zihin açıcı bir tesadüf, Cumartesi günü Karar gazetesinde ilahiyatçı Prof. Mustafa Öztürk’ün bir yazısını okumuştum. Prof. Öztürk “İslam dünyasında, özel olarak Türkiye sathında din neredeyse bir öfke ideolojisine dönüşmüş durumdadır” diyordu.

Bu ibareyi üç defa tekrarlayarak vurguluyordu.
Öztürk Hocamız “Mevzubahis olan din ve itikatsa, ahlak teferruat mıdır?” başlıklı yazısında çeşitli dini grupların birbirine karşı “çirkin ve acımasız” dille saldırdıklarını anlatıyordu: “Gıybet, nemime (koğuculuk), iftira, sû-i zan, yaftalama, karalama, itibar suikastı yapma ve eleştiri adına bel altı vurma gibi tüm rezillikler” çok yaygınlaşmıştı, üstelik din adına!

Yaygınlaşan “yaftalama, karalama, itibar suikastı yapma ve eleştiri adına bel altı vurma gibi tüm rezillikler”in medyadaki uygulaması tetikçiliktir.
Prof. Öztürk “FETÖ, DAEŞ, El Nusra, Haşdi Şa’bî gibi sözde İslam referanslı terör örgütlerince üretilen şiddet sarmalının” da öfkeden kaynaklandığını belirtiyor.

‘YAŞAM TARZI’
Dün iktidar sözcüleri elbette en kuvvetli ifadelerle Reina terörünü kınadı, teröre karşı mücadelenin süreceğini vurguladı. Fakat “hayat tarzı” faktörüne değinmediler.
Diyanet İşleri Başkanı Prof. Mehmet Görmez’in şu sözleri onca acı ortasında teselli hissi verdi bana:
“Bu insanlık dışı katliamın bir pazarda ve bir mabette yapılmasıyla eğlence yerinde yapılmasının herhangi bir farkı yoktur. Bu terörü diğer olaylardan ayıran tek fark toplumda fitne oluşturarak yaşam biçimlerine göre toplumu bölmek ve karşı karşıya getirmektir.”
Prof. Görmez haklı olarak bu katliamı “hiçbir Müslüman vicdanın asla kabul etmeyeceğini” de söyledi.

TEMELDEKİ SORUN
Düşünün, bir yanda aynı din adına böyle doğru, ahlaki, vicdani sesler duyuyoruz, öbür yanda bomba, otomatik silah, katliam ve feryatlar!
Dün baktım, DEAŞ’ın bu tür ilk eylemi, 25 Aralık 2013’te Bağdat’ta Christmas kutlayan 38 Hıristiyan’ı öldürmek olmuş.
Tatil köyleri, kulüpler, müzikholler, düğünler, restoranlar, barlar…
Son olarak 19 Aralık 2016’da Berlin’de Christmas katliamı, 2017’nin ilk gecesinde İstanbul’da yılbaşı katliamı! Ben böyle 15 eylem saydım, belki daha fazladır.

Mutlaka “Neden?” diye sormalıyız. Dahası, her dinden, her ırktan teröristler çıkıyor ama yaşam tarzı ve din referanslı teröristler niye Müslüman toplumlardan çıkıyor?! Taliban’lar, El Kaide’ler, DAEŞ’ler, Boko Haram’lar, El Nusra’lar neden çoklar?

Dinin siyasallaştırılması, siyasi güç mücadelelerinde araçsallaştırılması, bu yüzden dinin ahlaki ve vicdani özünün boşalması, “herkes tercih ettiği gibi düşünür, konuşur, herkes tercih ettiği gibi yaşar” şeklindeki özgürlük fikrinin bu kültürde yokluğu…
Çok derin bir problem yani…
O kadar derin bir problem ki, Hz. Ali’yi bile “kâfir” diyerek bu kafa şehit etmişti!

TERÖR ve İSLAM
REİNA katliamı DAİŞ’in bu tür eğlence yerlerine, kulüp ve barlara, müzikhollere, turistik tesislere yaptığı saldırılardan biriydi.
DAİŞ Şii camileriyle çeşitli evliya türbelerini de bombalıyor.
Aklınca çeşitli eğlence merkezlerinde ortaya çıkan hayat tarzlarını, farklı mezhepleri ve evliya inanışlarını “küfür” sayıyor, “cihat” yaptığını sanıyor.
Bu konuları aydınlığa kavuşturmak herkesten önce samimi dindarların görevidir.

DİYANET NE DİYOR?
Diyanet’in “DAİŞ’in Temel Felsefesi ve Dini Referansları” adlı 40 sayfalık raporunu muhakkak okumak lazım.
Bu raporda belirtilen perspektife ve bilgilere sahip olmayan bir kimse, terörden din olarak İslam’ın sorumlu olduğunu sanabilir; İslamofobi böyle gelişmektedir.

Veya madalyonun öbür yüzünde, DAİŞ’in Reina katliamını tasvip etmese bile hayatını kaybedenlerin yaşantısına bakarak “oh olsun” anlamında tweet’ler atabilir. Böyle çok tweet atıldığı için Başbakan Binali Yıldırım, “örgütlerin amacına katkı sağlayacak paylaşımlardan” kaçınılmasını istedi.
Dün de Başbakanlık bildirisinde aynı vurgu yapıldı. Numan Kurtulmuş, DAİŞ’in “hayat tarzları, mezhepler, meşrepler arasında ayrım yapmaya” çalıştığına dikkat çekti.

DİNİ ANLAMAK
Çok doğru çünkü hayat tarzları ve değerler üzerinden kutuplaşmış toplumlarda farklı hayat tarzlarını “özgürlük” değil, “küfür” veya “irtica” diye damgalayıp gerilimi körüklemek şiddet potansiyeli yaratır.
Temel mesele buradadır. Müslümanlar “küfür” ve “cihat” gibi kavramlarda erdemli ve hikmetli bir anlayışa ulaşmadıkça maalesef dünyanın en sorunlu toplumları olmaya devam edecekler.
Diyanet’in raporunda DAİŞ türü terör örgütlerinin din anlayışındaki temel hatanın, ayet ve hadislere “lafzi (sözel) yorum” ve “tarihsel bağlamından kopararak” anlam vermeleri olduğu anlatılıyor.

HZ. ALİ ve TERÖRİSTLER
Tipik örnek, bir ayetin “Hüküm Allah’ındır” şeklinde sloganlaştırılmasıdır. Hz. Ali, Müslüman kanı akmasın diye hakeme başvurulmasını kabul ettiğinde “Hariciler” denilen cahil ve öfkeli bir grup “Sen hakemin hükmünü kabul ettin, Allah’ın hükmüne uymadın” diyerek isyan ettiler ve Hz. Ali’yi sabah namazına giderken şehit ettiler!
Halbuki ilgili ayet “kainatın hüküm ve tasarrufu Allah’ındır” anlamında olduğu gibi Kuran’da ihtilafların çatışmaya dönmeden hakemle çözülmesi tavsiye edilir.

Haricilerin kafasında bağlamından koparıp eylem sloganı haline getirmenin sonuçlarını görüyor musunuz?
1988’de yayınlanan “Haricilik ve Şia” adlı kitabımda “İslam Devrimi” kavramını eleştirerek, çatışma psikolojisi gelişirse ortaya din referanslı terör örgütlerinin çıkabileceğini yazmıştım. Pakistanlı âlim merhum Fazlur Rahman’ın “İslam” adlı eserinden esinlenerek…

KÜFÜR VE CİHAT KAVRAMLARI
Zamanımızda Sovyetler’in Afganistan’ı, Amerika’nın Irak’ı işgali çatışma ve şiddet psikolojisini besledi.
“Merhamet” unutuldu, “küfür” ve “cihat” kavramları şiddeti motive etmek için kullanıldı; Taliban’ları DAİŞ’ler takip etti…
Reina saldırısında El Bab’ın intikamını alma hissinin rolü elbette vardır.
Fakat DAİŞ Sultanahmet ve Gaziantep katliamlarını yaparken kahraman askerlerimizin Fırat Kalkanı harekâtı yoktu. Dahası DAİŞ belli bir hayat tarzına göre insanların eğlendiği Reina’ya saldırdı.

Dün Demokrasi Platformu adına Reina’yı ziyaret eden Av. Kezban Hatemi “oh olsun” anlamındaki tweet’leri “ahlaksızca paylaşımlar” olarak niteledi ve “İslam hiç kimsenin yaşam biçimini, inancını, etnik kimliğini sorgulamadan birlikte yaşamanın kurallarını vurgulayan bir dindir” diye konuştu.

HUKUK VE MEDENİYET
Diyanet’in raporunda bugün DAİŞ’lere kaynaklık eden yanlış din anlayışının tarihte Moğol istilası dönemindeki anarşi ve kargaşa ortamında geliştiği anlatılıyor.
Yani hukuksuzluk, düzensizlik, güvensizlik ortamları…
İslam dünyası bugün de böyle.

Rapor’da bugün “İslam’a en büyük zararı IŞİD’in verdiği” belirtiliyor.
Müslümanlar sadece terör eylemlerine değil, bu eylemleri tetikleyen tekfirci ve cihadist anlayışlara karşı çıkmalıdır.
Kişisel özgürlük alanı olan hayat tarzları kutuplaşma konusu olmamalıdır.
Hukuk, üstün bir değer olarak savunulmalı, toplumsal bilinçte yer etmelidir.
İslam’ın tarihte başardığı medeniyet işlevi zihinlere yerleşmelidir.

10 Aralık 2016 Tarihli Anayasa Değişikliği Teklifi Hakkında Bir Eleştiri…

ELVEDA KUVVETLER AYRILIĞI, ELVEDA ANAYASA…
10 Aralık 2016 Tarihli Anayasa Değişikliği Teklifi Hakkında Bir Eleştiri…
Kemal Gözler

10 Aralık 2016 tarihinde Adalet ve Kalkınma Partisi üyesi 316 milletvekili imzasıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına, “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Bir Kanun Teklifi” başlıklı bir kanun teklifi sunuldu[1].

Ben burada bu Anayasa Değişikliği Teklifi hakkındaki görüşlerimi kısaca açıklamak istiyorum. Bununla amacım, Değişiklik Teklifini görüşecek Anayasa Komisyonu üyelerine yol göstermek veya Değişiklik Teklifini oylayacak milletvekillerini uyarmak değildir. Uyarılarımın işe yaramadığını bilecek kadar tecrübe sahibiyim[2]. Amacım Türk anayasa hukuku doktrininin bir üyesi olarak, tarih karşısında sorumluluğumu yerine getirmekten ibarettir. İstedim ki, bu Değişiklik Teklifine zamanında karşı çıktığım kayda geçsin. İstedim ki, gelecekte, bir gün birileri çıkıp da bu değişikliği eleştirirlerse, adımı, bu değişikliğin kabul edilmesi safhasında susan anayasa hukukçularının arasında anmasınlar.

10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifi 21 maddeden oluşuyor. Değişiklik Teklifini burada madde madde inceleyecek değilim. Teklifteki idare hukukumuzu alt üst eden hükümlerden de bahsetmeyeceğim. Değişiklik Teklifindeki teknik kusurlara da değinmeyeceğim. Ben sadece bir iki maddeden hareketle teklif edilen hükûmet sistemini eleştireceğim.

1. Teklif Edilen Sistem Başkanlık Sistemi mi?
Bilindiği gibi bu Anayasa Değişikliği Teklifini hazırlayanlar, Türkiye’de bir “başkanlık sistemi” veya “Türk tipi bir başkanlık sistemi” kurmak arzusuyla yola çıktılar. Peki önerdikleri sistem bir “başkanlık sistemi” midir?
Bu soruya cevap verebilmek için önce başkanlık sistemi ile parlâmenter sistem arasında ayrımın nasıl yapıldığı hakkında genel bir bilgi verelim: Anayasa hukukunun genel teorisinde başkanlık sistemi ile parlâmenter sistem birbirinden üç aslî farkla ayrılır[3]. Bu farklardan biri şudur: Başkanlık sisteminde, yasama ve yürütme organları birbirinden bağımsızdır; yasama organı, yürütme organını görevden alamaz; buna karşılık yürütme organı da yasama organının görevine son veremez; yani onun seçimlerini yenileyemez. Parlâmenter sistemde ise, yasama organı güvensizlik oyuyla istediği zaman yürütme organının sorumlu kanadı olan hükûmeti düşürebilir. Buna karşılık yürütme organı da yasama organını feshedebilir; yani onun seçimlerini yenileyebilir. Özetle başkanlık sistemi, yasama ve yürütme organlarının birbirlerinin görevlerine son veremedikleri, parlâmenter sistem ise bu organların birbirlerinin görevlerine karşılıklı olarak son verebildikleri sistemlerdir.

Bu fark açısından 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifine bakılırsa, önerilen sistemin başkanlık sistemiyle uzaktan yakından bir ilgisinin olmadığı görülür. Hatta önerilen sistem, başkanlık sisteminin tam tersi bir sistemdir. Açıkçası önerilen sistem, bu özellik bakımından, başkanlık sitemine değil, parlâmenter hükûmet sistemine benzemektedir. Şöyle: Bir kere, Değişiklik Teklifine göre, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri aynı gün yapılacaktır (m.4). İkinci olarak, Değişiklik Teklifi, hem Cumhurbaşkanına ve hem de TBMM’ye seçimlerin yenilenmesine karar verme yetkisi vermektedir (m.12). Değişiklik Teklifine göre, “seçimlerin yenilenmesi” demek, hem TBMM seçimlerinin, hem de Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yenilenmesi demektir. Yani Cumhurbaşkanı isterse kendi seçimlerini de yenilemek kaydıyla, TBMM’nin seçimlerini yenileyebilmekte, yani onun görevine son verebilmektedir. TBMM de, isterse, kendi seçimlerini de yenilemek kaydıyla, Cumhurbaşkanının seçimlerini yenileyebilmekte, yani onun görevine son verebilmektedir.

Yasama ve yürütme organlarının birbirinin görevlerine son verebildiği bir sistemin “başkanlık sistemi” olduğu iddiası komik bir iddiadır. Başkanlık sistemi, sert bir kuvvetler ayrılığı sistemidir. Bu sistemde yasama ve yürütme organları birbirinden kesin çizgilerle ayrıdır. Bunlar birbirilerinin görevlerine son veremezler.
Görüldüğü üzere, 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifinde önerilen sistem, yasama-yürütme ilişkileri bakımından başkanlık sistemine değil, parlâmenter hükûmet sistemine benzemektedir. Şu farkla ki, parlâmenter sistemde cumhurbaşkanından başka bir de başbakan vardır. Teklif edilen sistemde ise başbakan yoktur. Fark yürütme organının kendi iç yapısı bakımındandır. Yasama ile yürütme organları arasındaki ilişki bakımından ortada parlâmenter sistem vardır. Belki önerilen sisteme isim koymak gerekirse buna “başbakansız parlâmenter sistem” ismi konabilir.

2. Asıl Hedef Ne?
Yukarıda açıklandığı üzere, başkanlık sistemi diye yola çıkanların vardıkları yerin başkanlık sistemiyle uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Tersine vardıkları yer, dünyada eşi benzeri görülmemiş bir parlâmenter hükûmet sisteminden başka bir şey değildir.
Ne var ki, Anayasa Değişikliği Teklifinde önerilen hükûmet sisteminin ne olduğu sorununun, aslında anayasa hukuku doktrinini oyalayacak bir “çerez” olmaktan daha fazla bir değeri yoktur. Zira 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifinin asıl hedefi, “başkanlık sistemi” veya “Türk tipi başkanlık sistemi” kurmak değil, Türkiye’de bir “kuvvetler birliği sistemi” kurmaktır.

Yukarıda açıklandığı gibi Değişiklik Teklifiyle, Türkiye’de yasama ve yürütme organları arasında tam bir birlik sağlanması amaçlanmaktadır. TBMM ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin aynı gün yapılmasının nedeni budur. Cumhurbaşkanına veya TBMM’ye kendisinin ve diğerinin seçimlerini yenileme yetkisinin verilmesinin sebebi de yine budur. Amaç Cumhurbaşkanı ile TBMM’nin çoğunluğunun aynı siyasî partiden olmasının sağlanmasıdır. Eğer kazara Cumhurbaşkanının partisi, TBMM’de çoğunluk sağlayamazsa, Cumhurbaşkanı, kendi seçimini ve TBMM seçimlerini yenileyerek yasama ve yürütme arasında birliği sağlayacaktır. Hâliyle TBMM’nin de kendi seçimlerini ve Cumhurbaşkanlığı seçimini yenileyerek bu birliği sağlama imkânı vardır. Bu birlik sağlandığında ise, Türkiye’de TBMM’nin Cumhurbaşkanı karşısında bir bağımsızlığı kalmayacak; TBMM onun kontrolü altına girecektir.

Belki bu eleştiriye karşı bir savunma olarak denebilir ki, Değişiklik Teklifinin öngördüğü sistemde, Cumhurbaşkanı ve TBMM, seçimleri yenilemek bakımından eşit konumdadır; Cumhurbaşkanı, TBMM karşısında kayırılmamıştır. Cumhurbaşkanı, kendisinin seçimini yenilemek kaydıyla, TBMM’nin seçimini yenileyebileceği gibi; TBMM de kendisinin seçimini yenilemek kaydıyla, Cumhurbaşkanının seçimini yenileyebilir. Silahlar eşittir. Dolayısıyla TBMM Cumhurbaşkanının kontrolü altına gireceğine, pekâlâ bunun tersi olabilir ve Cumhurbaşkanı TBMM’nin kontrolü altına girebilir.
Bu savunmaya karşı üç cevap verilebilir: Bir kere, bu savunma, teklif edilen sistemde yasama ve yürütme kuvvetleri arasında ayrılığın kalmayacağı yolundaki eleştirinin teyidinden başka bir şey değildir. Biz, kuvvetler kimin elinde birleşirse birleşsin, kuvvetler birliğine karşıyız. Kuvvetlerin sadece Cumhurbaşkanının elinde birleşmesi değil, TBMM’nin elinde birleşmesi de kötü bir şeydir.

İkinci olarak, birden fazla partiden oluşan TBMM’nin birlikte hareket edip, tek başına bir organ olan Cumhurbaşkanını başarısızlığa uğratabileceği iddiası, Türkiye’nin siyasal gerçekliği açısından tutarlı bir iddia değildir. Eğer böyle bir çatışma ihtimali olursa, bu çatışmadan Cumhurbaşkanı galip çıkar. Nitekim Türkiye’de 7 Haziran 2015 genel seçimleri ile 1 Kasım 2015 genel seçimleri arasında yaşanan benzer bir çatışmadan bilindiği gibi Cumhurbaşkanı galip çıkmıştır. Zira TBMM’de çoğunluğu oluşturan partiler, Cumhurbaşkanı karşısında birlikte hareket edememişlerdir.
Nihayet Anayasa Değişikliği Teklifinin öngördüğü sistemde, Cumhurbaşkanının ve TBMM’nin seçimleri yenilemek bakımından eşit konumda olduğu, Cumhurbaşkanının kayırılmadığı iddiası, hukuken de doğru değildir. Çünkü Değişiklik Teklifine göre, TBMM, kendisinin ve Cumhurbaşkanının seçiminin yenilenmesine ancak üye tamsayısının beşte üç çoğunluğuyla karar verebilir. Yani bunun için şimdi 550 üzerinden 330 milletvekilinin (Değişiklik Teklifi göre 600 üzerinden 360 milletvekilinin) kabul oyu gerekecektir. Açıkçası önerilen sistemde, TBMM’nin Cumhurbaşkanlığı seçimlerini yenilemesi, Anayasa değişikliği yapması kadar zor bir şeydir. Bu nedenle TBMM’nin seçimlerin yenilenmesine karar verme ihtimali fevkalade düşüktür. Buna karşılık, Cumhurbaşkanı, beğenmediği TBMM çoğunluğunu değiştirmek için, herhangi bir koşula tâbi olmaksızın[4], istediği her zaman TBMM’nin ve kendisinin seçimlerini yenileyebilir.

Görüldüğü gibi seçimleri yenileme yetkisi bakımından TBMM’nin ve Cumhurbaşkanının sahip olduğu silahlar sanıldığı gibi eşit değildir. Anayasa Değişikliği Teklifi kabul edilirse, Türkiye’de yasama ve yürütme organları arasında ayrılığın ortadan kalkacağı ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin Cumhurbaşkanının kontrolü altına gireceği tahmin edilebilir.
Bir kuvvetler ayrılığı sistemi olan başkanlık sistemini kurmak için yola çıkanların, yasama ve yürütme kuvvetlerinin Cumhurbaşkanında birleşmesi esasına dayalı bir kuvvetler birliği hükûmet sistemine ulaşmış olmaları şaşırtıcıdır. Kurulması teklif edilen sisteme asla ve kat’a “başkanlık sistemi” ismi verilemez; zira başkanlık sistemi sert bir kuvvetler ayrılığı sistemidir. Teklif edilen sistem, “kuvvetlerin Cumhurbaşkanında birleşmesi esasına dayalı bir kuvvetler birliği hükûmet sistemi”nden başka bir şey değildir.

3. Yargı da Cumhurbaşkanına Bağımlı Hâle Getirilmektedir
Anayasa hukuku teorisinde, kuvvetler ayrılığına veya birliğine göre hükûmet sistemleri, yasama ve yürütme organları arasındaki ilişkilere göre tasnif edilir. Yargı organı işe karıştırılmaz. Çünkü onun her hâlükârda bağımsız olduğu var sayılır.

Ne var ki, 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifi, yasama organının Cumhurbaşkanı karşısında bağımsızlığını ortadan kaldırdığı gibi, yargı organının da Cumhurbaşkanı karşısında bağımsızlığını ortadan kaldırmaktadır. Diğer bir ifadeyle, Değişiklik Teklifi, sadece yasama organını değil, aynı zamanda yargı organını da Cumhurbaşkanının kontrolü altına sokmaktadır.

Değişiklik Teklifine göre (m.17), “Hakimler ve Savcılar Kurulu” 12 üyeden oluşmaktadır. Kurulun Başkanı Adalet Bakanıdır. Teklif edilen sistemde, Adalet Bakanı ve Kurulun beş üyesi doğrudan doğruya Cumhurbaşkanı tarafından atanmaktadır. Geriye kalan altı üye ise TBMM tarafından seçilmektedir. Bu düzenlemenin, anılan Kurulun bağımsızlığını sağlayabileceği çok şüphelidir.

Bu eleştiriye karşı, benzer düzenlemelerin başka demokratik ülkelerde de bulunduğu cevabı verilebilir. Doğrudur; oranlar farklı olmakla birlikte, yasama organlarına ve devlet başkanlarına hâkimler yüksek kurullarına üye seçme yetkisi veren yabancı ülke anayasaları vardır. Ancak bunun böyle olması, Anayasa Değişikliği Teklifindeki düzenlemenin Türkiye’de yargı bağımsızlığını sağlamaya yeterli bir düzenleme olduğu anlamına gelmez[5].

Değişiklik Teklifine göre (m.17), TBMM’ye Hâkimler ve Savcılar Kuruluna altı üye seçme yetkisi tanınması ve özellikle de üye seçiminde birinci turda üçte iki, ikinci turda beşte üç çoğunluk aranması, bu turda da çoğunluk sağlanamazsa en çok oy alan iki aday arasından ad çekme usûlüyle seçim yapılması, bağımsızlık açısından önemlidir. Ancak yeterli değildir. Çünkü bir kere, bu Kurulun üyelerinin zaten yarısı Cumhurbaşkanı tarafından atanmaktadır. İkinci olarak, yukarıda açıklandığı gibi, teklif edilen sistem, zaten TBMM ile Cumhurbaşkanı arasında birlik sağlanması üzerine kuruludur. TBMM ile Cumhurbaşkanı arasında birliğin sağlanması amacı gerçekleşirse, “Hakimler ve Savcılar Kurulu”nun üyelerinin yarısını seçme yetkisinin TBMM’ye verilmesinin pek bir anlamı kalmaz.

Yukarıda açıklandığı gibi, öngörülen sistemde, yasama organı nasıl Cumhurbaşkanının kontrolü altına girecekse, aynı sebepten dolayı, yargı organı da Cumhurbaşkanının kontrolü altına girecektir. Zira Hakimler ve Savcılar Kurulunun altı üyesi zaten doğrudan doğruya Cumhurbaşkanı tarafından atanacaktır; geri kalan altı üyesi de Cumhurbaşkanının kontrolü altındaki TBMM tarafından seçilecektir.
* * *
Ayrıca belirtmek isterim ki, Anayasa Değişikliği Teklifiyle getirilmek istenen sistemde, gerek Cumhurbaşkanı ile yasama arasındaki ilişkilerde, gerek Cumhurbaşkanı ile yargı arasındaki ilişkilerde, gerekse Cumhurbaşkanı ile idare arasındaki ilişkilerde denge ve denetleme mekanizmaları yoktur. Seçimleri yenileme, Cumhurbaşkanı yardımcılarını ve bakanları atama, üst düzey kamu yöneticilerini atama, Hâkimler ve Savcılar Kuruluna üye atama gibi Cumhurbaşkanına verilen yetkiler şartsız ve sınırsız bir şekilde, herhangi bir denetime tâbi olmaksızın verilmektedir. Bu şekilde bir yetki verme örneği çağdaş demokrasilerde yoktur. Sık sık örnek olarak zikredilen Amerika Birleşik Devletlerinde dahi Başkanın yüksek kamu görevlilerini ve yüksek hakimleri atama yetkisi Senatonun onayına tâbidir.

Görüldüğü gibi 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifi, kuvvetler ayrılığı teorisinden uzaklaşmakta ve bir kuvvetler birliği sistemi kurmaya çalışmaktadır. Teklif edilen sistemde sadece yasama organı değil, yargı organı da Cumhurbaşkanının kontrolü altına sokulmaktadır.

4. Kuvvetler Ayrılığı Yoksa Hürriyet de Yoktur
Bundan 268 sene önce Montesquieu’nün söylediği gibi, yasama, yürütme ve yargı kuvvetlerinin tek elde toplandığı bir sistemde hiçbir şekilde hürriyet olmaz. Bu konuda Montesquieu’nün yazdıklarını özetlemeden olduğu gibi verelim. 1748 yılında yayınlanan “Kanunların Ruhu (De l’esprit des lois)” isimli eserinde Montesquieu şöyle diyor:
“Eğer aynı idarenin kişilik veya yapısında, yasama erki yürütme erkiyle birleşmişse, hiçbir şekilde hürriyet yoktur. Çünkü aynı monarkın veya aynı senatonun, zalimce yürütmek için zalimce kanunlar yapmasından korkulur.

Yargı erki de, yasama ve yürütme erklerinden ayrılmış değilse gene hürriyet yoktur. Eğer bu erk, yasama erkiyle birleşirse, vatandaşların hayat ve hürriyetleri üzerindeki idare, keyfe kalmış bir idare olur. Çünkü yargıç kanun koyucunun durumuna düşer. Şayet yargı erki, yürütme erkiyle birleşirse, yargıç korkunç bir zalim kesilir”
Bu üç erki de aynı kişi veya… kurullar kullanırsa her şey mahvolur. ….

Avrupa’nın çoğu krallıklarında hükûmet hafifletilmiştir. … Bu üç erkin padişahın kişiliğinde birleştiği Türk ülkesinde ise korkunç bir istibdat hüküm sürer[6]. …
Bu cumhuriyetlerde bir vatandaş ne durumda bulunur, artık siz düşünün. Aynı idareciler kitlesi, kanunu yürütme yolunda, zaten yine kanun koyucu sıfatıyla kendi kendine verdiği tam bir yetkiye sahiptir; genel emirleriyle devleti silip süpürebilir; ve yargı erki de kendisinde bulunduğu için, özel emirleriyle de herhangi bir vatandaşı mahvedebilir.

Orada bütün iktidar, bir bütün halini almıştır; zalim bir hükümdarın varlığını belli eden bir dış emare olmasa dahi, bu olay her an hissedilir.
Müstebit olmak isteyen hükümdarlar da, bütün idare otoritesini kendi kişiliklerinde birleştirmekle işe başlarlar”[7].
Korkulan odur ki, Montesquieu’nün 1748’de “Türk ülkesi” için yazdığı şeyler, 2016’da Türkiye Cumhuriyetinde gerçekleşmek üzeredir.

Önemle belirtmek isterim ki, yasama, yürütme ve yargı kuvvetlerinin elinde toplandığı kişinin kim olduğunun bir önemi yoktur. Bu kişi, bir “bilge kral” veya halk tarafından yüksek bir oy oranıyla seçilmiş bir başkan olsa bile değişen bir şey olmaz. Halk tarafından seçilmiş olması bu kişinin yetkilerini kötüye kullanmayacağı anlamına gelmez. Her kuvvetin doğasında kötüye kullanılma eğilimi vardır. Bundan 129 sene önce Lord Acton’un söylediği gibi “iktidar yozlaştırır, mutlak iktidar mutlak yozlaştırır”[8]. İktidar iktidarla sınırlanır. İktidardakilerin insafıyla değil!
Kuvvetlerin aynı elde toplandığı bir sistemde kimse güvende değildir. Böyle bir sistemde medenî yaşam tehdit altındadır.

5. Kuvvetler Ayrılığı Yoksa Anayasa da Yoktur
Kuvvetler ayrılığı teorisi, anayasacılığın en temel ve en eski teorisidir. Kuvvetler ayrılığının olmadığı yerde “anayasa” da olmaz. Kuvvetler ayrılığının olmadığı bir devlet, “anayasal devlet” değildir. Bu husus, en güzel, en çarpıcı bir şekilde 16 Ağustos 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesinin 16’ncı maddesinde şu şekilde ifade edilmiştir: “Hakların güvence altına alınmadığı ve kuvvetler ayrılığının olmadığı bir toplumda anayasa yoktur”[9].

Bundan 227 yıl önce ilân edilmiş bu madde şunu söylüyor: Bir devlette bir anayasanın olduğunu söyleyebilmek için, o devlette, bir yandan vatandaşların hak ve hürriyetlerinin güvence altına alınması, diğer yandan da o devlette kuvvetler ayrılığının olması gerekir. Bu iki şart gerçekleşmedikçe, bir devlette “anayasa” isimli bir belgenin olması, o devlette gerçek anlamda bir anayasanın bulunduğunu göstermez.

Türkiye’de son yıllarda, vatandaşların hak ve hürriyetlerinin güvence altında olup olmadığı çok tartışmalıdır. Kuvvetler ayrılığı ise, uygulamada varlığı ve etkililiği tartışmalı olsa bile, hiç olmazsa Anayasamıza göre şeklen vardı. 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifiyle artık kuvvetler ayrılığı, sadece fiilen değil, resmen de kaldırılmaktadır. Söz konusu Anayasa Değişikliği Teklifinin gerçek anlamı budur: Fiilen kalkmış olan kuvvetler ayrılığını resmen de kaldırmak!

Sonuç
10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifi, kabul edilirse, Türkiye’de sadece hükûmet sisteminde bir değişiklik olmayacak; kuvvetler ayrılığı ilkesi de ortadan kalkacaktır. Bu ilkenin ortadan kalkmasıyla, bir yandan Montesquieu’nün söylediği gibi Türkiye’de “hürriyet” de ortadan kalkacaktır. Diğer yandan da, bu ilkenin ortadan kalkmasıyla, 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesinin beyan ettiği gibi, “anayasa” da ortadan kalkacaktır. Zira yukarıda açıklandığı gibi kuvvetler ayrılığının olmadığı yerde hürriyet de, anayasa da olmaz.

Anayasa Değişikliği Teklifi kabul edilirse, şüphesiz içinde pek çok temel hak ve hürriyetin sayıldığı ve başlığı “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası” olan “2709 sayılı Kanun” Türkiye’de yürürlükte kalmaya devam edecektir. Ancak bu “Kanun”, gerçek anlamda bir “anayasa” değil; iktidarı sınırlandırmayan, vatandaşların temel hak ve hürriyetlerini devlet karşısında korumayan bir kağıt parçasından başka bir şey olmayacaktır. Böyle bir kağıt parçasına, anayasa hukuku literatüründe “görünüşte anayasa (façade constitution)” veya “sahte anayasa (fake constitution)” ve hatta “tuzak anayasa (trap-constitution)” denmektedir[10].
* * *
Anayasacılığın 200 küsur yıllık zengin bir geçmişi vardır. Anayasacılığın kuvvetler ayrılığı ilkesi gibi tecrübeyle teyit edilmiş temel ilke ve teorileri vardır. Bu ilke ve teorileri görmezden gelerek, dünyada eşi benzeri görülmemiş hükûmet sistemleri tasarlamak, bir art niyetin mahsulü değil ise, gayriciddi bir çabadan başka bir şey değildir.
* * *
Yıllarca üniversitede anayasa hukuku dersi vermiş, anayasa hukuku alanında pek çok kitap ve makale yazmış, hayatını anayasa hukukuna adamış bir akademisyen olarak, 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifini okumuş olmaktan dolayı derin bir üzüntü içindeyim.
23 Aralık 2016, K.G.

KAYNAKÇA
10 Aralık 2016 Tarihli “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Bir Kanun Teklifi”, Dönemi ve Yasama Yılı: 26/2, Esas Numarası: 2/1504 http://www2.tbmm.gov.tr/d26/2/2-1504.pdf) (Erişim Tarihi: 21 Aralık 2016).
ACTON, Lord Acton, “Letter to Bishop Mandell Creighton, April 5, 1887”, in Historical Essays and Studies, (Ed.: J. N. Figgis ve R. V. Laurence, London, Macmillan, 1907 (http://history.hanover.edu/courses/excerpts/165acton.html) (Erişim Tarihi: 21 Aralık 2016).
DÉCLARATİON des Droits de l’Homme et du Citoyen, (https://www.legifrance.gouv.fr/Droit-francais/Constitution/Declaration-des-Droits-de-l-Homme-et-du-Citoyen-de-1789) (Erişim Tarihi: 21 Aralık 2016).
GÖZLER (Kemal), Anayasa Değişikliği Gerekli mi? 1982 Anayasası İçin Bir Savunma, Bursa, Ekin Yayınevi, Temmuz 2001 (http://www.anayasa.gen.tr/adgm.htm) (Erişim Tarihi: 21 Aralık 2016)
GÖZLER (Kemal), Anayasa Hukukunun Genel Esasları, Bursa, Ekin, 8. Baskı, 2016.
LANDAU (David), “Abusive Constitutionalism”, University of California Davis Law Review, Cilt 47, Sayı 1, 2013, s.189-260.
LIJPHART (Arend), Çağdaş Demokrasiler, (Çev.: Ergun Özbudun ve Ersin Onulduran), Ankara, Yetkin Yayınları, Tarihsiz (1997? [Orijinali 1984]), s.62-64.
MONTESQUIEU, De l’esprit des lois, 1748, Deuxième Partie, Livre XI, Chapitre VI. Türkçe Çevirisi: Montesquieu, “İngiltere’nin Esas Teşkilatı”, (Çev. Mükbil Özyörük), Siyasal Bilgiler Okulu Dergisi, Cilt II, 1947, Sayı 1-2, s.75-83.
SARTORI (Giovanni), “Constitutionalism: A Preliminary Discussion”, American Political Science Review, 1962, Cilt 56, s.853-862.
ULUŞAHİN (Nur), Anayasal Bir Tercih Olarak Başkanlık Sistemi, Ankara, Yetkin Yayınları, 1999.

[1]. Dönemi ve Yasama Yılı: 26/2, Esas Numarası: 2/1504 (http://www2.tbmm.gov.tr/d26/2/2-1504.pdf) (Erişim Tarihi: 21 Aralık 2016).

[2]. Geçmişte, bu tecrübeye sahip olmadığım için, 21 Kasım 2001 tarih ve 4720 sayılı Anayasa Değişikliği Kanunu daha teklif safhasındayken, oturup, bu değişikliğin bütün maddelerini tek tek inceleyip eleştiren bir “kitap” yazmıştım: Kemal Gözler, Anayasa Değişikliği Gerekli mi? 1982 Anayasası İçin Bir Savunma, Bursa, Ekin Yayınevi, Temmuz 2001 (http://www.anayasa.gen.tr/adgm.htm). 10 Aralık 2016 Anayasa Değişikliği Teklifi hakkında ise bir “kitap” değil, bir “makale” dahi yazacak istek ve enerjim kalmadı.

[3]. Bu farklar için bkz.: Kemal Gözler, Anayasa Hukukunun Genel Esasları, Bursa, Ekin, 8. Baskı, 2016, s.231-233, 243-245; Nur Uluşahin, Anayasal Bir Tercih Olarak Başkanlık Sistemi, Ankara, Yetkin Yayınları, 1999, s.27-51; Arend Lijphart, Çağdaş Demokrasiler, (Çev.: Ergun Özbudun ve Ersin Onulduran), Ankara, Yetkin Yayınları, Tarihsiz (1997?, [Orijinali 1984]), s.62-64.

[4]. Anayasa Değişikliği Teklifinin önerdiği sistemde, mevcut 116’ncı maddenin aksine, Cumhurbaşkanının seçimleri yenilemesi için öngörülmüş bir şart yoktur.

[5]. Demokratik ülkelerde görülen bazı düzenlemeler, Türkiye’ye ithal edilirken, özünden koparılıp kötüye kullanılabiliyor. Bu açıdan David Landau tarafından ortaya atılan “istismarcı anayasacılık” veya “suistimalci anayasacılık (abusive constitutionalism)” kavramına dikkat çekmek isterim. David Landau’ya göre bazı ülkelerde demokratik rejimler, anayasa değişikliği yoluyla adım adım ortadan kaldırılıyor. İktidardaki güçlü başkanlar, ustaca ve kurnazca plânlanmış anayasa değişiklikleri yoluyla kendilerinin görevde kalmasını sağlayacak bir anayasal sistem kuruyorlar. Özellikle anayasa değişikliği yoluyla kendilerini denetleyecek organları etkisiz hâle getiriyorlar. Bu şekilde yeniden biçimlendirilen anayasanın tam anlamıyla otoriter olduğu söylenemez; çünkü seçimler yapılmaya devam edilir. Uzaktan bakıldığında anayasa hâlâ demokratikmiş gibi görünür. Ama yakından bakıldığında, anayasanın, gerçekte demokratik düzeni yok etmek için anayasa değişiklikleri yoluyla sinsice yeniden tasarlandığı görülür. Landau bu olguya “suistimalci anayasacılık (abusive constitutionalism)” ismini vermektedir. Bkz.: David Landau, “Abusive Constitutionalism”, University of California Davis Law Review, Cilt 47, Sayı 1, 2013, s.189-260, özellikle s.191. Kanımızca, Türkiye’de son Anayasa Değişikliği Teklifi, suistimalci anayasacılığın güzel bir örneğidir.

[6]. Orijinali: “Chez les Turcs, où ces trois pouvoirs sont réunis sur la tête du sultan, il règne un affreux despotisme”.

[7]. Montesquieu, De l’esprit des lois, 1748, Deuxième Partie, Livre XI, Chapitre VI. Yukarıdaki alıntı Mükbil Özyörük’ün Türkçe çevirisinden yapılmıştır. Bkz.: Montesquieu, “İngiltere’nin Esas Teşkilatı”, Çev. Mükbil Özyörük, Siyasal Bilgiler Okulu Dergisi, Cilt II, 1947, Sayı 1-2, s.75-76.

[8]. “Power tends to corrupt, and absolute power corrupts absolutely” (Lord Acton, “Letter to Bishop Mandell Creighton, April 5, 1887”, in Historical Essays and Studies, (Ed.: J. N. Figgis ve R. V. Laurence, London, Macmillan, 1907 (http://history.hanover.edu/courses/excerpts/165acton.html) (Erişim Tarihi: 21 Aralık 2016).

[9]. “Toute société dans laquelle la garantie des droits n’est pas assurée, ni la séparation des pouvoirs déterminée, n’a point de constitution” (https://www.legifrance.gouv.fr/Droit-francais/Constitution/ Declaration-des-Droits-de-l-Homme-et-du-Citoyen-de-1789) (Erişim Tarihi: 21 Aralık 2016).

[10]. Giovanni Sartori, “Constitutionalism: A Preliminary Discussion”, American Political Science Review, 1962, Cilt 56, s.853-862, 861.

10 Aralık şehitleri anısına…

10 Aralık şehitleri anısına…
A. M. Celâl ŞENGÖR

TV’lerde haberler veya diziler fark etmez.
Her ikisi de her gün evinize şiddet pompalamaktadır.
Birincisi gerçek hayattaki şiddetleri, ikincisi ise şiddete doymayan iştahımızı tatmin etmek için hayali şiddetleri…

National Geographic ve Discovery gibi kanallar olmasa televizyonu hiç açmayacağım.
Şiddetle savaşmak istiyorsak önce her gece oturma odamıza servis edilen şiddetten kurtulmamız gerekir.
Polisiye dizileri, savaş dizileri, bilim-kurgu adı altında servis edilen şiddet dizileri, aşk hikâyeleri adı altında gösterilen hırs ve intikam dizileri, spor adı altında gösterilen toplumsal isteri gösterileri…

Bunlar ve benzerleri ekranlarımızdan tard edilmedikçe çocuklarımızı şiddetten korumamız mümkün olmayacaktır. Unutmayın reklamın kötüsü olmaz.
Her gün sürekli şiddetin reklamını yapan televizyonlara izin vermek bir çılgınlık hâlinin ifadesi olmalı.

Gelmiş geçmiş en büyük bilim filozofu addedilen liberal görüşlü, özgürlük âşığı Sir Karl Popper, meşhur İtalyan gazeteci ve felsefeci Giancarlo Bossetti’ye 1996’da verdiği bir röportajda bu nedenle hatta televizyonun yasaklanmasını öneriyor!
Benim teklifim ise televizyonu şiddetin reklamını yapan şeylerle değil, bilim ve sanat programlarıyla doldurmaktır.

Hangi çocuk uzay seyahatlerini seyretmeyi istemez, hangi çocuk bilimin keşiflerinden, icatlarından heyecan duymaz, büyük sanatçıların yaşamlarından ilham almaz! 10 Aralık’ta şiddetin şuursuz mahlukları tarafından şehit edilen vatandaşlarım, işte burada bahsettiğim şiddet reklamlarının kurbanlarıdır.

20. yy. sadece bazı çevrelerin bitmeyen hırsının yarattığı şiddetin de yüzyılı olmuştur.
Çocuklarımıza, gençlerimize şiddetin değil, bilim ve sanatın reklamını yapalım.
Onlara çirkinlikleri değil, güzellikleri gösterelim.
Onlara insan müsveddelerini değil, büyük insanları kahraman olarak sunalım.

James Bond değil, Cyrus Smith yüceltilsin; Che Guevara değil, Einstein methedilsin; uyuşturucudan ölen patırtı makinesi Elvis’in değil, Mozart’ın, Beethoven’in, Strauss’ların müzikleri dinletilsin.
Şiddetin fenalığını resimle mi anlatmak istiyoruz?
Picasso’yu değil de John Martin’i veya Goya’yı tercih edelim öncelikle.
Bilgi, anlayış ve güzelliği yaşamımızda egemen kılalım.
İşte o zaman şiddetin önüne geçebiliriz.

Çağın neresindeyiz?

Çağın neresindeyiz?
Taha Akyol

PISA sınav sonuçları birçok sorunumuzun göstergesidir.
Kamu kurumlarını etkin ve verimli yönetmek mi? Bunun için genel anlamda bilim zihniyeti ve o alanla ilgili uzmanlık bilgileri gerekir.

Terörle mücadele mi? Çağımızda “güvenlik” artık üniversitelerde okutulan bir bilim dalı oldu.

Ekonomik kalkınma, teknoloji, ihracat, dolar kurları falan mı?

Dün haberlerini okuduğumuz “PISA 2015 Sonuçları” adlı raporun önsözünde şu satırlar yer alıyor:

“Çağımızda bilim sadece bilim insanlarının alanı değildir. Kitlesel bilgi akışının ve hızlı değişimin gerçekleştiği çağımızda herkes ‘bilim insanı gibi düşünmek’ ihtiyacındadır: Verileri tartmak ve sonuca varmak için, bilimsel ‘gerçeğin’ zamanla değişebilir olduğunu, yeni buluşların yapıldığını anlamak için…”

Bilgi çağı, bilgi toplumu falan diyoruz ya, işte budur. Ekonomi de buna bağlıdır.

EĞİTİM VE EKONOMİ

21. yüzyılda gelişmiş toplumlarda bile bilim insanları küçük bir azınlıktır ama “bilim adamı gibi düşünmek” yani “bilim zihniyeti” o toplumlarda hayli yaygınlaşmıştır.

Bunu eğitim sağlamaktadır.

Bu açıdan, PISA sınavlarında en yukarılarda yer alan Almanya ve Güney Kore’ye bakalım.

BM “İnsani Gelişme Eğitim İndeksi”nde 15. sırada yer alan Güney Kore’nin eğitim skoru 0.865’tir.

Aynı indekste 6. sırada yer alan Almanya’nın eğitim skoru 0.884’tür…

Ve maalesef 69. sırada yer alan Türkiye’nin eğitim skoru 0.652’dir.

Almanya ve Kore’de kişi başına gelir 30 bin doları aşmıştır! Türkiye’de ise 10 bin doların altına indi.

PISA sınavları, eğitim skoru ve milli gelir arasındaki paralelliği, daha doğrusu etkileşimi görüyorsunuz değil mi?

Dahası “hukuk devleti” olmak da buna bağlı.

HUKUKTA YERİMİZ

PISA sınavlarındaki sıralama ve İnsani Gelişme İndeksi’ndeki sıralamalar gibi bir de dünyada “Hukuk Devleti İndeksi” (Rule of Law Index) var.

2016 indeksinde Türkiye 99. sırada!

Bunda terörle mücadele gibi sorunların etkisi var elbette.

Fakat önceki yıllara bakalım: “Hukuk Devleti İndeksi”nde 2015 yılında 80. sırada, 2014 yılında 72. sıradaydık.

Hele 2011 yılında daha iyiydik, “Temel Haklar” konusunda 58. sıradaydık, 2014 yılında 78. sıraya düştük.

Nispeten iyi olduğumuz 2011-2014 yılları arasında bugünkü PKK terörü, IŞİD, FETÖ gibi sorunlar genel düzeni etkileyecek durumda değildi, darbe hiç söz konusu değildi.

“Yargı bağımsızlığı” kriterini de içeren “iktidarın sınırlanması, denetlenmesi” konusunda 2011 yılında 52. sıradaydık, iyimser olabileceğimiz bir sonuçtu… Fakat her yıl biraz daha gerileyerek 2016 yılında, genel ortalamamızın da altına inerek 105. sıraya düştük.

HAMASET DEĞİL BİLİM

AB İlerleme Raporları dahil bu tür indekslerde kabaca 2010’a kadar hep “yükselen Türkiye” verileri vardı. Son yıllarda ise raporlar ve bulgular olumsuz.

Bunlar “küresel güçlerin oyunu” olabilir mi?! Ama önceki yıllarda niye son derece olumluydu? Türkiye’ye bütün tarihimizden fazla dış yatırım o dönemde olmuştu.

PISA sınavlarına, reyting kuruluşlarına, BM indekslerine “Bize vız gelir, biz millete bakarız” dersek, milletin sorunlarını çözemeyiz, hatta sorunlar büyür.

Üstelik dünya o raporlara bakar.

Hakiki milliyetçilik ya da vatanperverlik hamaset değildir, “bilim zihniyeti” ile sorunlarımıza bakmak ve çözümler geliştirmektir. Hitap ettiğimiz insanlarda, özellikle gençlerde ideoloji yerine bilim, teknoloji, hukuk, sanat ve üretim heyecanı yaratmaktır. Türkiye ancak böyle “gelişmiş ülkeler” düzeyine çıkabilir, ancak bu yolla “büyük devlet” olabilir.

Fuat Köprülü, Sadri Maksudi, Ali Fuat Başgil, Mümtaz Turhan gibi âlim hocalarımdan benim öğrendiğim budur.