Üniversitenin özgürlüğü neden hepimizi ilgilendiriyor?

Üniversitenin özgürlüğü neden hepimizi ilgilendiriyor?
Cemal Tunçdemir

Antik Yunan kralı Theseus, 50 yaşında boşandıktan sonra Helen adlı 12 yaşında bir kızı kaçırıp alıkoyar. Sonraki yaşamında Menelaus ile evliyken Paris ile kaçıp Truva Savaşına da neden olacak Helen’dir bu. Helen’in kardeşleri Castor ve Pollux, kız kardeşlerini kurtarmak için şehri kuşatır ve Atina’yı yakıp yıkacakları tehdidinde bulunur. Kimse kralın korkusundan konuşamaz. Akademos adlı şehir sakini, kralın kendi keyfi için bütün şehri tehlikeye attığını görüp bu sırrı açıkça ifşa eder ve kızın saklı tutulduğu yeri kardeşlerine söyleyerek Helen’in ve Atina’nın kurtulmasını sağlar. Akademos, Atina’yı kurtardığı için ‘şehrin kurtarıcısı’ diye anılarak büyük saygı görmeye başlar. Bu asil ve cesur davranışından dolayı Sparta kralı da Akademos’a büyük saygı duyar. Bundan dolayı da Atina’yı kuşattıklarında, Akademos’un Atina’nın hemen dışında bulunan arazisine dokunmazlar.

Belki de ‘Akademus’un sözcük anlamı ile aynı zamanda ‘sessiz bölge’ anlamına gelmesi de bundandı. Çünkü bu arazi, şehrin kuzeybatısında, hükümet duvarlarının dışında yani şehrin ve toplumun müdahale sınırları dışında bir yerdi. Sonradan zeytin ağaçlarıyla donatılan bu arazi orijinal sahibinden dolayı Akademia diye adlandırıldı.

Sokrates’in öğrencisi Plato (Eflatun), MÖ 5. yüzyılda öğrencilerine, şehir yönetiminin ve toplumunun müdahalesinden uzak özgürce ders verebileceği ideal bir yer aradığında Akademos koruluğunda karar kılacaktı. Plato’nun buradaki dersleri, ‘Akademi’nin, felsefenin ve Batı uygarlığının doğuşu olarak kabul ediliyor. Alfred Whitehead’ın, ‘bütün Batı düşüncesi, Platon’a düşülmüş dipnotlardan ibarettir’ demesi boşuna değildir. Bugün bile bazı kaynaklarda ‘üniversite’ sözcüğü yerine “the groves of Academe (Akademi Koruluğu)” deyiminin kullanılması o ağaçlık yüzündendir.

Antik Akademi, sonradan Julius Caesar’ın da diktatör olmasında ilham kaynağı olan ve böylece Roma imparatorluğunun tarihe karışmasının sebeplerinden biri olan Romalı general Sulla tarafından, MÖ 84 yılında yerle bir edilinceye kadar bir bilim ve düşünce üretim merkezi oldu. Yeni Platocular, MS beşinci yüzyılın başında akademiyi yeniden canlandırdılar. Ancak o da 529 yılında Bizans kralı 1. Justinian tarafından, Hristiyanlık propagandası yaptığı ve imparatorluğa karşı faaliyetlerin odağı olduğu gerekçesiyle kapatılarak dağıtıldı. Akademi’yi yok eden bu saldırı, antik çağın bitişi olarak kabul ediliyor.

Antik akademinin üyeleri, canlarını ve bilimsel özgürlüklerini Justinian’ın zulmünden korumak için doğuya kaçtılar. Sasani Kralı birinci Hüsrev bir kısmını kendi şehrine kabul ederek onlara garanti verdi. Bazı akademi üyeleri ise Harran’a yerleşti. Bunların başında, Akademi’nin efsane isimlerinden Şam kökenli Damaskius’un öğrencisi ve aynı zamanda Atina akademisinin son lideri Simplicius da vardı. Bazı tarihçilere göre ‘akademi’ tamamen pes etmedi ve Harran’da 9’ncu yüzyıla kadar varlığını sürdürdü. Bağdat’ta 9’ncu yüzyılda Dar’ül Hikme’nin açılması ve burada Antik Yunan eserlerinin Arapçaya çevirisiyle başlayan büyük uyanışta akademinin Harran merkezli varlığının da rolü olduğuna inanıyorlar. Nitekim, Avrupa’nın Orta Çağı yaşadığı dönemde akademinin özgür ruhu, Bağdat’ta, Semerkant’ta, Endülüs’te büyük bir bilimsel ve kültürel üretime güç veriyordu. Selçuklular, Nizamülmülk adına en büyüğü Bağdat’ta olmak üzere İsfahan, Nişabur, Belh, Herat, Basra, Musul, Amul’da kampüsleri bulunan ve Çin’den Mağrib’e kadar geniş bir coğrafyadan, farklı inanç, dil ve kavimlerden öğrencileri bilginleri kendine çeken Nizamiye Medreselerini kurduğunda, Oxford Üniversitesinin ilk Anglo Saxon olmayan öğrencisi Frizyalı Emo’yu (Emo of Friesland) okula kaydetmesine daha 125 yıl vardı.

Bu dinamizm Müslüman yoğunluklu coğrafyada özgür düşünceye ve felsefeye karşı bağnaz reaksiyonun yeniden yükselmesine kadar sürdü. Rönesans ile birlikte Avrupa’da yeniden özgürlük iklimini bulan akademi, 16’ncı yüzyılda adeta büyük bir patlama yaşadı. Art arda bilimsel ve sanatsal akademiler açıldı. Saniyeyi gösteren mekanik saati ilk kez icat eden kişi olan astronom ve optikçi Takiyüddin Efendinin Tophane sırtlarındaki rasathanesinin, fetvayla veba afetinin sebebi ilan edilmesi üzerine 1580 yılında Kaptan-ı Derya Kılıç Ali tarafından gemiden attırılan toplarla yıkıldığı dönemde Galileo, bilimsel ve kültürel bir devrimin kıvılcımını yakıyordu.

18’nci yüzyıl, Yeni Dünyanın üniversite ile tanıştığı yüzyıl oldu. John Harvard adlı bir İngiliz vaizin öncülüğünde Yeni Dünyanın ilk üniversitesi olan Harvard kurulduğunda takvimler 1636’yı gösteriyordu. Bugün dünyanın en etkili, en prestijli üniversitesi konumunda olan Harvard’ı, Princeton, Yale, MIT, Columbia, CalTech, Stanford ve daha onlarca dünya çapında eğitim kurumu izleyecekti.

ABD’nin başarı sırrı: Üniversitenin devlet ve toplumdan bağımsızlığı

Bana ‘Amerika’nın görece başarısının sence sırrı ne?’ diye her sorulduğunda yanıtım değişmez. ‘İki kurumun ‘devlet’ten ve ‘toplum’dan görece bağımsızlığı’ derim; Üniversite ve yargı.

Avrupa kampüslerinde akademik özgürlük bir ayrıcalıktır. Hükümet gücüne karşı kampüslere imtiyaz tanınmıştır. Birçok ülkenin kampüsüne, polisin, üniversitenin akademik yetkililerinin izni olmadan asla girememesi bundandır. Akademisyenlerin, devlet ve toplum baskısı olmadan düşündüklerini, araştırmalarıyla bulduklarını, önerilerini özgürce ifade edebilmeleri içindir bu. Örneğin Risk Altındaki Akademisyenler ağının bir raporuna göre bu korumanın olmadığı bir Kuzey Afrika ülkesinde, bebek ölüm oranının hükümetin açıkladığından çok daha fazla olduğunu tespit edip yayınlayan akademisyen, ülkeyi dünya karşısında karalamak suçlamasıyla hapsedildi. Hükümet, toplumun geniş kesiminin, ‘ülkenin dünyanın gözünde karalanmasının’, bebek ölüm oranından daha fazla rencide olacağı ve akademisyeni kınayacağını biliyordu. Ancak gerçekte ise bu hapsediş, ülkeyi dünya karşısında aklamayacağı gibi, bebeklerin de ölmesine neden olacağı için halkın ve ülkenin aleyhineydi.

Avrupa’daki sistemin aksine, ABD’de ise, ‘düşünce ve ifade özgürlüğü’ bir ayrıcalık değildir, herkes için geçerli anayasal haktır. Bu nedenle de ABD’de polisin kampüse girmesini engelleyecek özel bir yasa yapma gereği duyulmamıştır. Kampüsteki bir basın açıklamasına, bir toplantıya, barışçıl bir protestoya polisin müdahalesi düşünülemez bile. ABD’de ‘akademik özgürlük’ kavramı, daha çok akademisyenleri, mütevelli heyetlerine, meslektaşlarına, öğrencilerine, üniversitelerin idari yönetimlerine ve halka karşı korumak için vardır. En önemli varlık nedeni ise profesörün, yazdıklarından, konuştuklarından, araştırmalarından dolayı işsiz kalmasını engellemektir. Böylece akademisyen, işini veya akademik statüsünü kaybetme korkusu olmadan araştırabilir, yazabilir, konuşabilir. ‘Tenure (kadro)’ almış bir akademisyeni üniversiteden kovmak mümkün değildir.

Kadro almanın, yeteneksiz bir akademisyen ile yetenekli bir akademisyene aynı derecede iş güvenliği sağladığı söylenebilir. Ancak bu akademinin özgürlüğü için ödenmesi göze alınış bir bedeldir. Çünkü, yeterliliği ölçecek somut bir ölçü yok. Bir kere yetersiz akademisyeni işten çıkarma kolaylaştırıldığında, gayet yetkin bir akademisyen olduğu halde mütevelli heyetinin çalışmalarını çıkarlarına aykırı bulduğu akademisyenin de işten çıkarılmasının yolu açılır. Yine, akademik özgürlükten, ‘gerçeği’, ‘doğruyu’, ‘haklıyı’ öğreten profesör ile ‘yanlışı’, ‘gerçek olmayanı’, ‘kötüyü’ öğreten profesör aynı derecede yararlanır. Eğer, neyin gerçek, neyin doğru, neyin haklı olduğuna idare, mütevelli heyeti, toplum veya devlet baştan karar verebiliyorsa akademiye zaten gerek yoktur. Yani bu özgürlük kapsamında saçmalayan akademisyenler de olabilir topluma yeni ufuklar açan akademisyenler de… Devletin ve toplumun müdahalesine kapalı bir alandır.

Üçüncüsü, akademik özgürlük bir akademisyenin, kendi branşının dışında, dini, kültürel, sosyal, politik bir konuda yaptığı açıklamaları ve eylemlere katılmasını da kapsar. Oryantalizm adlı klasik eserin yazarı ve Columbia Üniversitesi edebiyat profesörü Edward Said’in, 3 Temmuz 2000 günü Lübnan’ın güneyinde İsrail sınır gümrüğüne taş atarken çekilmiş fotoğrafı, ‘akademik ifade özgürlüğünün ihlali’ olduğu iddiasıyla Amerikan sağcı grupların büyük tepkisine neden olmuş ve Said, “The Professor of Terror (Terörün Profesörü)” olmakla yaftalanmıştı. Ancak Columbia Üniversitesi, Said’in işine son verilmesi çağrılarına kulak vermemiş ve yapılan açıklamada, taş atma ”doğrudan bir başka insana yapılmadığı ve her hangi bir yasa da ihlal edilmediği için politik bir ifade eylemi olarak’’ kabul edilmişti. Yine, ABD ve İngiltere koalisyonu 2003 yılında ‘Terörle Savaş’ politikası gereğince Irak Savaşına başladıklarında her iki ülkede de en güçlü tepkiler üniversitelerden yükseldi.

Oxford Üniversitesinin akademisyenleri 2100 imzalı savaş karşıtı ve ‘Irak’ta değil Washington’da rejim değişikliği’ talep eden bir dilekçeyi, Downing Street 10 numaraya götürüp elden, savaşın en önemli destekçisi olan İngiltere Başbakanına verdiler. Benzeri bir savaş politikası karşıtı dilekçeyi onlardan 1 ay önce yine Başbakana elden veren Cambridge Üniversitesi bununla da yetinmeyerek, ‘Savaşa Karşı Üniversiteler Koalisyonu’ kurup bir de web sitesi açmışlardı. Aralarında Eric Hobsbawm, Will Alsop, Wendy Savage, Anne Power, Richard Sennett gibi kendi alanında dünyaca saygın isimlerin de olduğu onlarca akademisyen ise Guardian gazetesine ilan vererek ülkelerinin savaş politikasını eleştirmişlerdi. New York’taki savaş karşıtı protesto gösterilerinde, dünyanın her yerinden gelmiş akademisyenler bile yürümüştü. Ne İngiltere’de ne de Amerika’da, ‘Bir savaştayız. Böylesi davranışlar açıklamalar ihanettir’ diyen hiçbir devlet yetkilisi olmamıştı.

Akademisyenlerin her söyleyeceği doğru olduğundan değil, ama alternatif bakışların herkes için daha doğru düşünme imkanı yaratmasından dolayı, akademinin, toplumun ve devletin en güçlü görüşlerine bile karşı çıkabilmesi, bir toplum ve ülke için hayati derecede önemlidir. İsrail’in Gazze’de 2014 Ağustos ayındaki operasyonuna ortak açıklamayla karşı çıkan akademisyenlere yönelik tepkiler üzerine kendilerini savunmak için düzenledikleri konferansta konuşan Tel Aviv Üniversitesi İbrani Kültürü Fakültesi profesörü Ishay Rosen-Zvi, ‘’Kamuoyunu, güvenlik merkezli ve hamasi konuşmalardan artık arındırmalıyız. Bundan bıkıp usandığımız için değil. Bunların düşünmeyi ve sorgulamayı engellemesi nedeniyle… Bir savaş sırasında bir toplumun en öncelikli ihtiyacı düşünmekken, bugün en yoksun olduğumuz şey budur. Birçok kurum özellikle bunu engellemek için uğraş veriyor. En başta da medya…’’ şeklinde yakınırken bu gerçeğe dikkat çekmişti.

Anglo-Sakson dünyanın üniversiteleri, öğrenciye ve akademisyene sağladıkları özgürlükler nedeniyle dünyanın yeteneğini ve zekasını kendine çekmeye devam ediyor ve ülkelerinin gelişmesinin, refahının ana motorlarından biri olmaya devam ediyorlar. Dünyanın her yerinden yetenekli gençler, askeri güçlerine, Amerikan bayrağına, Trump’a, Blair’e, Kraliçe’ye, hamasete imrendikleri için bu ülkelere gidiyor değiller. Oxford, Harvard, MIT, UCLA, Columbia ve diğerlerinin sunduğu özgürlük ve kuşatıcı bakış onları çekiyor.

İstanbul Üniversitesi’nin kökeni olan Sahn-ı Seman Medreselerinin kuruluşundan 174 yıl sonra 1636 yılında kurulan Harvard Üniversitesinde 130 ülkeden binlerce akademisyen ve öğrenci var. İstanbul Teknik Üniversitesi’nin kökeni Mühendishane-i Bahrî-i Hümâyûn’dan 88 yıl sonra kurulan Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde (MIT) bugün 91 ülkeden 2060 yabancı bilimadamı akademik ve bilimsel araştırma çalışmaları yapıyor. Türkiye’nin ilk modern üniversitesi olan Darulfünun’dan 48 yıl sonra 1895 yılında kurulan ve küresel politik elitin oluşmasında rol oynayan London School of Economics’in bugün lisans öğrencilerinin yarısı ve yüksek lisans öğrencilerinin yüzde 80’i İngiltere dışından geliyor.

Üniversite bina değil, fikirdir

Latinceden gelen bir sözcük olan ‘üniversite’ bire bir çevrildiğinde, ‘bir bütünün (âlem) parçalarının veya bir topluğunun üyelerinin birliği’ demek. Evren sözcüğünün Batı dillerindeki karşılığı olan ‘univers’ ile aynı kaynaktan gelirler. Akademik anlamda ‘üniversite’ sözcüğü ise, Latince, ‘universitas magistrorum et scholarium’ yani, ‘öğretmenlerin ve akademisyenlerin heyeti’ demek. İlk olarak İtalya’da prenslere ve muktedirlere karşı ortak haklarını savunmak için bir araya gelen akademisyen ve öğretmenlerce kullanıldı ve bir tür akademisyen loncasını ifade ediyordu.

Yani, ‘üniversite’ bina değildir. Üniversite açılışı diye bina kapısına kurdela bağlanıp açılması cehalettir. Üniversiteler bir ders ile açılır. Üniversite, akademisyendir, bilgidir, sorgulamadır, düşünmektir. Bir üniversitenin kalitesini, binası değil, hocaları ve akademik özgürlüğü belirler.

Latince ‘profiteri’ sözcüğü, ‘açıkça ilan etmek, gönüllü beyan etmek, gerçeği kabul etmek, gerçeği itiraf etmek, kamuoyuna açıklamak’ gibi anlamlara gelir. Sözcüğün kökenindeki ‘fateri’ de ‘konuşmak, söylemek’ anlamlarındaki ‘fari’den gelir. İşte bu ‘profiteri’ sözcüğü, yine Latinceden dünyaya yayılmış ‘profesör’ sözcüğünün kökenidir. Profesör, ilk olarak 14’ncü yüzyılda, her hangi bir bilimsel veya sanatsal konuda yetkin kişi anlamında kullanılmaya başlandı. 18’nci yüzyıl başında ise akademik bir ünvana dönüştü.

Herakleitos, ‘’aynı nehirde iki kez yıkanamazsın’’ diyerek varlığın sürekli bir yeniden oluş halinde olduğuna dikkat çekmeye çalışır. Akademik özgürlük ve dokunulmazlık bir ülkeye, durağan toplumsal, politik, bilimsel kabullere karşı bu akışın ritmini yakalama olanağı yaratır. ‘Hayatta en hakiki mürşit ilimdir’ sözü de bu gerçeğe dikkat çeker. Akademiyi, devletin ve toplumun ortalamasına çekmek, devlet ve toplumla uyumlu hale getirmek, sadece akademiye değil, o ülkeye de yapılacak en büyük kötülüklerden biridir. Bu, iktidarın cari sahiplerini ihya eder ama o toplumu ve ülkeyi, küresel uygarlığının akışından koparıp, koyu bir karanlığa iter. Akademinin 2500 yıllık tarihi bunun tanığıdır.

‘Homo Sapiens’in yazarı Harari: ‘Gereksizler’ diye yeni bir sınıf doğuyor…

‘Homo Sapiens’in yazarı Harari: ‘Gereksizler’ diye yeni bir sınıf doğuyor…
Mehveş Evin

Yuval Norah Harari’nin ilk kitabı ‘Homo Sapiens: Hayvanlardan Tanrılara’yı (Kolektif Kitap) okuduğumda insanlığa dair kafamdaki pek çok soru işaretine cevap bulmuş, daha evvel üzerinde pek düşünmediğim yeni soruların peşine düşmüştüm: “İnsan (Homo sapiens) neden ekolojik bir seri katile dönüştü? Kadınlar üstün sosyal becerilere sahipken, neden çoğu toplum erkek egemen? İnsanı bekleyen gelecek ne?”

Yalnız değilmişim, çünkü kitap dünyada satış rekorları kırarken Türkiye’de de 100 bin bandını aştı. Genç tarihçi Harari, bu defa ‘Homo Deus: Yarının kısa bir tarihi’ (Kolektif Kitap) kitabında gelecekte insanın neye evrileceğini, yine tarihi bilim ve teknolojik gelişmelerle harmanlayarak, akıcı ve anlaşılır bir dille tarif ediyor.

Geçen hafta İstanbul’da INGEV’in düzenlediği ‘Act Human-İnsani Gelişme Zirvesi’ne konuşmacı olarak katılan Harari ile söyleşi yapma şansını buldum. Tanıştığımızda, sunumunda “İnsanın en büyük düşmanı kendisi. Artık savaşlardan ziyade diyabetten ölen insan sayısı çok daha fazla. Kola, El Kaide’den daha öldürücü” dediğini ve bunun üzerine yanımdaki muhtemel Coca Cola çalışanının kalp sektesi geçirdiğini söyleyerek başladım, mahcup oldu.

Son derecede alçakgönüllü ve sıcak bir insan olduğu için tüm sorularıma sabırla yanıt verdi. İnsanlığın yeni buluşlarının başına açabileceği işlerden mutluluğa, yeni eşitsizliklerden mevcut politikalara geniş bir çerçevede konuştuk. Mesleki olarak en çok haz aldığım söyleşilerden biri oldu.

Son kitabınız ‘Homo Deus’da insan türünün (Homo Sapiens) teknolojik gelişmeler ve bilimsel araştırmalarla bir çeşit yarı tanrı, süper insan olacağını söylüyorsunuz. Bu yeni insan türünü tarif eder misiniz?

Mesele insanın yeni ve üstün beceriler kazanması. Homo Sapiens, Homo Deus’a dönüşecek, yani tanrı benzeri bir ilahi bir güce kavuşacak derken geleneksel olarak Tanrılara has düşünülen, yaşamı planlayıp düzenlemek ve yaratmak gibi özellikleri elde etmesini kast ediyorum. Çoğu mitolojide tanrılar, hayvanlardan bitkilere, hayatı yaratan varlıklar olarak betimlenir.

Aynı zamanda bedenlerini yaratabilir veya değiştirebilirler. Günümüzde bu artık bilim kurgu olmaktan çıktı. Mikroorganizmalar yaratmak ve değiştirmek mümkün, bu becerileri kendimiz de kazanıyoruz. Homo Deus’un ana fikri bu: “Yaşamı değiştirme ve yaratma becerisine kavuşmak.”

Yarı tanrı bir insandan bahsedince muhafazakarların, dindarların tepkisini çekmiyor musunuz?
Hayır, çünkü muhafazakarlar da aynı süreçten endişeli. Bunu reddetmek imkansız gibi, şu an oluyor çünkü. Laboratuarlarda, bilimsel makalelerde her yerde rastlıyorsunuz. Daha tam orada değiliz, eski bildik Homo Sapiens’iz. Ancak 20-30 yıl içerisinde kritik aşamayı geçeceğimizi düşünüyorum. Beden ve zihinlerimizi değiştirebilecek, teknik olarak insan mühendisliği yapabileceğiz, organların yerine biyonik uzuvlar yerleştirebilecek, beyni doğrudan bilgisayara bağlayabileceğiz.

Böylelikle insan ve makine birleşip bir tür sayborg ortaya çıkacak. Silikon Vadisi’nde insan zihnini bilgisayara yüklemek veya bilgisayarda zihin yaratmaktan bahsedenler var. İşte o zaman gerçekten tanrı gibi olacağız, bir dünya yaratıp içinde yaşamak anlamında. Silikon Vadisi’nde bunu yapmış bile olabilirler, bildiğimiz dünya Matrix gibi bir simülasyona dönüşmüş olabilir. Şu an yapılmamış olsa bile 50 yıl içinde bu olacak; fiziki dünyadan ayırt edilemeyen koskoca bir dünya yaratılabilir.

Matematik olarak mümkün…
Evet! Ama teknik olarak mümkün mü bilmiyorum. Ama bilim kurgu olmadığı kesin. Eskiden bilim kurgu romanlarında okuduğumuz şeyler, son derecede ciddi bilim insanları ve girişimciler tarafından yapılmaya çalışılıyor.

Hayvanlara zulüm: Ya Homo Deus böyle yaparsa?
Kitabınızda, Homo Deus ile Homo Sapiens arasındaki olası ilişkiyi anlayabilmek, aynı zamanda insanı anlamak için hayvanlarla ilişkimizi de inceliyorsunuz. Neden hayvanlarla ilişkimiz önemli?

Her şeyden evvel etik bir sorun var. Hayvanlar makine değildir, duyguları olan varlıklardır. Bilimsel araştırmalar, kuşların ve tüm memelilerin bir bilinci olduğunu, acı, öfke, sevgi ve keyfi hissedebildiklerini kanıtladı. Ancak günümüzde onlara makine gibi davranıyoruz. Yabani hayvan türlerini birer birer tüketirken çiftlik hayvanlarını kendi arzu ve ihtiyaçlarımıza göre köleleştirdik. Anadolu’da birkaç keçisi olan çiftçiden bahsetmiyorum, büyük süt ürünleri üreticilerini kast ediyorum. Bu şirketlerin derdi daha fazla ürün almak ve kazanç sağlamak olduğu için hayvanlara giderek daha kötü muamele yapıyor.

Misal, bir inek sadece doğurduğunda süt verdiği için mütemadiyen hamile bırakılıyor, yavrusu doğar doğmaz alınıp mezbahaya yollanıyor. Süt bitince tekrar dölleniyor, bu döngü 4-5 yıl içinde inek her anlamda tükenene ve mezbahaya yollanana dek devam ediyor. Hayvanın hayatı bu. Dar bir kafesin içinde, hareket etmeden ve sürekli antibiyotikler verilerek tutuluyor. Devamlı yavrusundan ayrılıyor. İnek açısından dünyadaki en sefil canlı olduğunu söyleyebiliriz.

Bu ilişki bize Homo Sapiens’in geleceği açısından ne anlatıyor?
İnsanlar hayvanlara reva gördükleri muameleyi iki şekilde açıklıyor: Birincisi, hayvanların birer makine olduğu ki bilimsel olarak aksi kanıtlandı. İkincisi, acı hissedebilirler ama ama önemi yok çünkü benim kadar zeki değil, deniyor. Zekaya bu kadar önem veriliyorsa, daha zekiysen senden daha az zeki olana her şeyi yapma özgürlüğün var anlamına geliyor. Bu çok tehlikeli bir durum. Yakın gelecekte Homo Sapiens gezegendeki en akıllı varlık olmaktan çıkacak. Süper insanlar veya yapay zeka daha gelişmiş bir zekaya sahip olacaksa, bugün insanın ineğe yaptığının benzerini uygulayabilir.

İnsan tam gücü elinde bulundurmaya o kadar alışık ki bunu düşünmüyorlar bile. Diğer insan ve hayvanların açısından bakmayı unutmak çok kolay. Güçlü sınıflar her daim güçsüzlerin, daha az imkana sahip olanların, etnik azınlıkların açısından dünyanın nasıl göründüğünü hep unutur.

Gelecekte ekonomik eşitsizlik biyolojik eşitsizliğe evrilebilir
Hastalıklarla mücadele, yaşamı uzatmada önemli adımlar atılıyor. Ancak bugün dahi bu yeniliklere, tedavilere ulaşabilen insan sayısı kısıtlıyken yakın gelecekte aradaki uçurum daha da büyür mü?

Beden, beyin ve zihin mühendisliği becerisini geliştirerek tarihte ilk kez ekonomik eşitsizlik biyolojik eşitsizliğe dönüşecek. Elbette varlıklıların daha iyi beslenmeye ulaşabilmesinden doğan biyolojik farklar vardı; mesela daha sağlıklı, daha uzun boylu oluyorlardı. Ancak insanın temel becerilerine baktığınızda büyük bir fark yoktu. İster Osmanlı hanedanından gelin, ister Anadolu’da yaşayan bir çiftçi olun, bariz fark yoktu. Gelecek onyıllar içindeyse yeni teknolojiler biyolojik eşitsizliğe dönüşebilir, yoksullar sadece daha alt sınıf mensubu olmakla kalmaz, hakikatte alt türe dönüşebilir. Böyle bir mesafede açıldığında bir daha arayı kapamak neredeyse imkansız. Zira sadece varlık olarak değil, becerilerde de fark attığınız zaman, daha az beceriye sahip insanın size yetişmesi giderek zorlaşacak.

İnsan evladı için bir felaket anlamına mı geliyor bu?
Kehanet değil, hala birşeyler yapılabilir. Ancak işi pazar dengelerine bırakırsak gerçekten felaket olacak.
Sizce koyu dindarların da ömürlerini uzatmaya çalışması bir çelişki mi?

Neden çelişki olsun?
Çünkü ölümden sonra yaşama, kadere inanıyorlar, hayatın değerinden ziyade ölümü yüceltmeye meyilliler… Bazı radikal liderler bunu açık açık söylüyor.

Çok doğru, mesela IŞİD’e bakalım. Liderleri her zaman başkalarını intihar bombacısı olmak için gönderiyor. Gerçekten dediklerine inansalar kendileri gönüllü olurdu. Birkaç saniyeliğine acı çekip sonsuza kadar cennette yaşayacaklarına yüreklerinden inansalar neden 16 yaşındaki çocukları göndersinler? İnsan, çelişkili inançlara tutunma becerisine sahiptir, istediklerinde değiştirirler. Yani cennete, ölümden sonra yaşama inanabilirler ancak bu dünyada onlarca yıl daha yaşamak isteyebilirler. Bunun için pek çok bahane bulurlar, mesela ‘Başkalarına yardım edeceğim, cennete gitmek için ikna edeceğim’ gibi.

Yani ‘Şu an ölüme gitmiyorum, sizin için fedakarlık yapıyorum.’ Sanırım hayatı uzatacak teknolojiler geliştikçe dindar insanlar neden bunlara başvurduklarını açıklayacak yollar bulacak. Dinler gündemde kalabilmek için yeni teknolojilere uyum sağlamak durumunda. Yeni koşulları kabul etmiyorsan çekiciliğini kaybedersin. Papa iklim değişikliği ve insan haklarından bahsediyor, bunlar Hıristiyanlık idealleri değil ki. Aslında bu iyi bir gelişme, onu dinleyen insan çok.

İnsan neden mutluluğu ıskalıyor?
Modern insan daha fazla mutluluk için bu kadar uğraşıyorken depresyon ve intihar oranları yükseliyor. Sizce insan, mutluluk arayışında başarısız mı oldu?

Sanırım evet, başarısız olundu. Güç kazanmakta iyiyiz ancak bu güçleri mutluluğa dönüştürmekte değiliz. İnsan mutluluğu, Taş Çağı’ndan bu yana pek fark etmedi. Bunun bir nedeni, mutluluk ve ıstırap çekme konusundaki dar, sığ anlayışımızdan kaynaklanıyor. Mutluluğun haz almak, ıstırap acı çekmekten ibaret olduğunu düşünüyoruz. Tüm gücümüzü bize daha fazla haz verecek, daha az acı çektirecek koşullara harcıyoruz.

Ama sabahtan akşama tarlada çalışmak zorunda olmayan, korunaklı hatta varlıklı insanlar da depresyondan muzdarip. Tek ıstırap, acıdan kaynaklanmaz, başka türleri de vardır. Durduğumuz noktadan bunu benimsemek çok zor. Ama hırs, öfke de bir çeşit ıstıraptır.

Hırs, nasıl bir ıstırap türü olabilir ki?
Bana inanmak zorunda değilsiniz, hadi soru soralım. Herkes acı çekmenin, çok ender özel koşullar haricinde ıstırap olduğunda hemfikir. Ama hırsla yanıp tutuşan bir insan da ıstırap çekiyordur. Acıya kıyasla daha güç algılanabiliyor. Üstelik pek çok insan hırsın iyi bir şey olduğuna inanır, çünkü hırs sayesinde başarır, yükselir, yenilikler icat edilir. Mutluluk konusunda pek ilerleme kaydedilmemiş olmasının birinci nedeni, mutluluğun beklentilere bağlı olması.

Beklentiler koşullara uyum sağlar. Koşullar düzeldikçe daha çok tatmin olmayız, beklentiyi yükseltiriz. Daha derinlerde insan zihninin temel tepkisi daha fazla istemektir.

Mutlulukta daha fazla gelişme kaydedilmemiş olmasının ikinci nedeni, ıstırabı anlamaya yönelik yeterince keşif yapmamış olmak. Tüm çabamız acıdan kurtulmak ve daha fazla hazza ulaşmak. Oysa kızgın bir insan hiç de mutlu değildir. Acıdan kurtulmaya çalışmakla olmuyor ama bunu bir türlü göremiyoruz…

Anlamak zor çünkü hırsın kötü olduğu, kontrol edilebilir olduğunu düşünüyoruz, öyle değil mi? Öte yandan acı, genelde elimizde olmayan şeylerle bağdaştırılır.

Deneysel bir soru bu. Hırslı olmak nasıl hissettirir? Sakin, dengeli ve mutlu bir duygu hali midir? Ayrıca hırs bizi öylesine kontrol ediyor ki nasıl hissettirdiğini gözlemlemek zor. Pek çok medeniyette hırsın negatif anlamları vardır, ancak kapitalist dünyada gayet olumlu bulunuyor.

Başarmak, daha fazla kazanmak için hırslı olmak makuldür gibi mi?
Evet. Reklamlarda olduğu gibi daha fazlasını istemek, daha çok satın almak, daha çok yatırım yapmak zorundasınız. Tüm dünya bizi buna teşvik ediyor. Devamlı daha fazlasını isteme halinde olmak kesinlikle mutlu bir hal değil.

Gücün insandan algoritmalara kayması felaket mi?
2100’de dünya dramatik bir şekilde değişecek ancak kesin öngörülerde bulunamıyoruz. Ama bildiklerimiz de var; mesela ekonomik sistem bu haliyle devam ederse ekolojik yıkım yaşanacağı kesin. Öte yandan ‘Kapitalist sistemi kökünden değiştirecek olursak da toplum çöker’ diyorsunuz. Bu ikilemden nasıl çıkacağız? Sonumuz yakın mı?

Kimse ne olacağını bilmiyor. Tüm dünya giderek daha hızlı değişiyor… İnsan zihni ve beyninin bu dünyayla başa çıkamayacak noktaya ulaşacağız gibi görünüyor. Çok fazla veri var. İnsan artık Afrika çöllerinde yaşamıyor, ama mevcut dünyayı anlamlandırmakta zorlanıyor. Herkes, hatta siyasi liderler dahi dünyanın belirli bir kesimini görebiliyor, kısıtlı vizyona sahipler. Bu kısıtlı vizyona göre değerlendirme ve plan yapıyorlar.

Kimse daha net, geniş açılı bir vizyona sahip değil. Bunun yetersiz eğitim veya yaratıcılık eksiğinden kaynaklandığını düşünmüyorum. Sadece dünya, Homo Sapiens için fazla karmaşık oldu. Tam da bu yüzden otorite insandan algoritmalara kayıyor.

Algoritmalar nasıl hakimiyet kazanabilir?
Çünkü sadece algoritmalar neler olduğundan bir anlam çıkarabiliyor. Biz Silikon Vadisi’ndeki gibi girişimcilerin hiçbir insanın isleyemeyeceği ölçüde veriyi, olağanüstü bilgisayar gücü ve yapay zekayla işlemesini dahi anlamıyoruz. Bu algoritmalarda bir takım modeller (pattern) buluyor ve kararları, seçimleri bizim adımıza yapıyorlar.

Bu epey ürkütücü. Binlerce yılda giderek daha fazla kontrol kazandık. Sadece kendimizi değil ekonomiyi, hatta doğayı, nehirleri, hayvanları hatta iklimi kontrol altına aldık. Elimizdeki bu kontrole odaklanırken birdenbire güç, algoritmalara geçti.

Peki bu neden korkutucu olsun?
Haklı bir nedeni var. Kim algoritmaların doğru karar verdiğini bilebilir? Kim, onu programlayan kişinin önyargılarına sahip olmadığını, hata yapmadığını iddia edebilir? Ben, bunun halihazırda gerçekleştiğini söylüyorum. Dünyayı anlamlandırma becerimizi kaybederken gücü algoritmalara teslim ediyoruz. Amerika’da kredi başvurunuz algoritmalara göre değerlendiriliyor. Sizden alınan veriler, Facebook, Amazon, banka hesaplarınıza göre algoritma kredi verip vermeyeceğine karar veriyor. 20 yıl önce karşınızdaki bankacı bir insandı. Elbette pek çok önyargı vardı..

Misal, Afrika-Amerika kökenlilere karşı önyargısı varsa buna göre kredi vermeyebilirdi. Ancak insan bankacıya ırkçılık yaptığını söyleyip şikayet edebilir, hatta protesto düzenleyebilirsiniz. Algoritmanın olumlu tarafı, ırkı kriter olarak görmemesini programlayabilmek.

Başka sorunlar ortaya çıkabilir mi?
Şu anda aklımızın almayacağı yeni önyargılar gelişebilir. Algoritmalar büyük miktarda veriyi işler ve buna göre insanların düşünemeyeceği modeller çıkarabilir. Mesela kişinin borcu geri ödemesiyle ilgili bir özelliği keşfedebilir. Buna göre başvurunuzu reddedebilir. Banka size ‘Bilmiyoruz neden, algoritma böyle dedi’ deyip işin içinden sıyrılır, ‘Benim neyim var? Neden kredi alamadım?’ diye düşünüp durursunuz. Ve yapabileceğiniz bir şey yoktur, çünkü diğer reddedilen insanların hangi özellikleri taşıdığını da bilemezsiniz.

Eskiden ayrımcılık kolektifti, mesela tüm kadınlara, geylere, siyahilere karşı ayrımcılık gibi. Fakat şimdi bireysel bir ayrımcılık sözkonusu. Algoritma kadın veya gey olduğun için değil, seni beğenmediği için işe alınmanı istemeyebilir! Ne yapacaksın bu durumda?

Yeni bir sınıf doğuyor: Gereksizler…
Algoritmaların, teknolojik ve bilimsel gelişmelerin yeni bir elit ve yeni bir sınıf yaratacağından bahsediyorsunuz. Neden ‘gereksiz sınıf’ terimini kullanıyorsunuz? Bu yeni sınıfın hiçbir değeri olmayacak mı?

‘Gereksiz sınıf’ terimini bilerek kullanıyorum, çok provokatif olduğunu biliyorum. Kişisel olarak hiçbir insanın gereksiz olduğunu düşünmüyorum tabii. Bu terimi, sistemin bakış açısı olduğu için kullanıyorum. 20. yüzyılın sonuna dek insan, özellikle ekonomik ve askeri olarak sistem için gerekliydi. Devletler, savaşa döndürmek ve fabrikalarda çalıştırmak için insana ihtiyaç duyardı. Dünya savaşlarına bakarsanız, kadınların seçme hakkını kazanmasının bir nedeninin, devletlerin kadınlara ihtiyaç duyması olduğunu görürüz.

Birileri savaşırken birilerinin de fabrikalarda çalışması gerekiyordu, üstelik kadınlar çok faydalı olduklarını gösterdi ve ülkeler peş peşe kadınlara seçme hakkını verdi.

Peki insanlar artık sisteme faydalı değilse ne olacak? Askeri anlamda bunu yaşıyoruz bile. Artık savaşlar için milyonlarca insanı askeri almak gerekmiyor. Elit güçler yetiştiriliyor, özel harekat güçleri ya da dron kullanacak insanlar gibi. Ordular giderek sofistike ve otonom teknoloji kullanımına yöneliyor.

Kimi insanlar, askeri değerini yitiriyor. Aynısı sivil hayatta, ekonomide de geçerli: Mesela kendi kendine çalışan arabalar, taksi şoförlerini işinden edebilir. IBM’in Watson’ı doktorların yerini, algoritmalar borsacıların yerini alabilir. Borsacı olacağım diye finans okuyan biri 10 yıl sonra iş bulamayabilir.

Yeni meslekler arayı kapayamaz mı?
Elbette yeni meslekler çıkacak, ama kaybolanların yerini doldurabilecek mi orası meçhul. İnsanların iki ana becerisi var; fiziksel ve bilişsel. Makinelerin fiziksel beceride insanı kat be kat geride bıraktığını deneyimledik. Daha çok insan bilişsel beceri isteyen mesleklere kaydı.

Sanayi ve tarımdan hizmetler sektörüne geçiş oldu, ama makineler bu alanda da rakip oldu. Eğer bizden daha iyi performans çıkarırlarsa şapkadan üçüncü bir beceriyi çıkaramayız. Sanatta bile böyle. Bilgisayarlar müzik besteliyor, filmler için senaryo yazıyor.

Beş yıl önce Google çevirisine gülüyorduk, şimdi öyle gelişti ki çevirmenler işlerinden olmaktan korkuyor. Tabii Murakami romanı çeviremiyorlar, ama bir markanın el kitabını rahatlıkla pek çok dile çevirebilirler. 20 yıl sonra Murakami romanını da çevirebilir. Giderek daha fazla sayıda insanın işsiz kalacak olması gerçek ve açık bir tehlike.

Yeni meslekler çıksa dahi insan uyum sağlamakta güçlük çekecek. 50 yaşında taksi şoförü işsiz kaldıysa gidip nasıl sanal gerçeklik oyunu dizaynı yapacak değil. Çoğu insanın bu geçişi yapabileceğini sanmam.

Gelişmekte olan ülkeler, arayı kapatmakta çok zorlanacak
Hala kimi siyasi liderler daha fazla çocuk yapın, çocuklarınızı askere, işe yollayın diyor. Sizce halen 20.yüzyıl değerleriyle yönetilen ülkelerin durumu ne olacak?

Bu en korkulu senaryo. İsveç gibi bir ülkede, sosyal demokrasi ve sosyal devlet olma geleneği güçlü olduğu için teknoloji devi büyük şirketleri yüksek vergiye tabi tutabilir, işsiz kalanları destekleyebilir. Ancak bu geleceğe sahip olmayan pek çok gelişmekte olan ülkenin eliti, kitlelerin işsiz kalmasının karşısında hem isteksiz, hem de yönetimde yeterli beceriye sahip değil.

Nijerya, Bangladeş, Brezilya, Hindistan gibi ülkeleri düşünecek olursak, ekonomik ve politik olarak arayı ucuz işgücüne dayanarak kapatmaya çalıştıklarını görürüz. Çin ABD’yi böyle yakaladı, en önemli varlığı ucuz işgücüydü.
Peki ucuz işgücü bir değer olmaktan çıkınca ne olacak? Robotlar tişört üretebilirse, tasarımları 3 boyutlu yazıcıdan alınabilirse ne olacak? Petrol gibi doğal kaynaklara sahip ülkeler, kaynaklarını tüketene kadar yaşayabilir.

Öte yandan ABD’nin Google, Microsoft gibi devlerin vergilerini yükseltip Bangladeş’e para desteği yapacağını hiç sanmam. Buna inanırsak Noel Baba’nın yardım dağıtacağına da inanabiliriz.

20. yüzyıl siyasetçilerinin megalomanyak vizyonlara sahip olduğunu, bugünse kimsenin net bir vizyonu olmadığından bahsettiniz. Milliyetçiliğin yükseldiği, kolektif iş yapmak yerine içe kapanmanın konuşulduğu bir dönemdeyiz. Bu ne anlama geliyor?

Küreselleşmeye karşı bir tepki var. Milliyetçiliğin yükselişi ve uluslararası işbirliklerin bozulması son derece tehlikeli. Zira insanlığın 21. yüzyıldaki en büyük sorunları, iklim değişikliği veya yapay zekanın yükselişi gibi küresel problemler. Hiçbir ülke kendi başına bunlarla başa çıkamaz. Ülkeler kendi çıkarlarıyla bu kadar meşgul olur, milliyetçiliği ön plana çıkarır ve insanlığın ortak çıkarına duyarsız olursa karşılaşacağımız sorunları çözebilme şansımız azalıyor.

Bilgi en değerli varlık. İyi güzel, peki niye şimdi gerçek ötesi (post truth) döneme girdik deniyor?
Gerçek ötesinin yeni olduğunu düşünmüyorum. Gerçek ötesi çağda yaşıyoruz diyenlere sorarım: Ne zaman gerçeğin çağını yaşadık? 1980’ler mi, 1930’lar mı, Orta Çağ mı, Karanlık Çağlar mı? Tarih boyunca gerçeği eğip büken, gizleyen güçlü ideolojiler, dinler hep oldu. Tamamen sorgulanabilir gerçekler ve kanıtlar üzerine kurulu bir topluma rastlayamazsınız. Birkaç istisna haricinde insan hikayelerle düşünür, gerçeklerle değil.

İyi bir hikaye gerçekle çelişirse pek azımız gerçeğin bu hikayeyi bozmasına izin verir. Din, iyi bir örnek. Şimdi mesela Trump, elini İncil’e koyup başkanlık yeminini ediyor, tıpkı Obama ve ondan öncekilerin yaptığı gibi. Trump’ın söylediği gerçek ötesi diyoruz da İncil nedir?

Bilimsel açıdan bakınca kurguyla, mit ve hatalarla dolu. Bu yüzden insanların mahkemeye çıktığında elini İncil’e koyması ve yalnızca gerçeği söyleyeceğine yemin etmesi ironik.
Harry Potter kitabının üzerine el basmaktan farkı yok, çünkü kurgu bir kitap. Binlerce yıldır böyle olduğuna göre gerçek ötesi çağda filan yaşamıyoruz.

Türümüz, gerçeğe sıkı sıkıya inandığı için gezegeni fethetmedi. Gezegeni fethettik çünkü kalabalıklar halinde esnek işbirliği yapabiliyoruz. Ve her büyük işbirliği bir kurguya, ideolojiye veya dine dayandı. İnsanlara ‘E eşittir MC2’ diyerek harekete geçiremezsiniz.

Hayır, etrafınızda toplayacak iyi bir hikayeye ihtiyacınız vardır: ‘Tanrı bana şunu dedi, bunu yapmalıyız, beni takip edin’ gibi…

Nasıl iyi olunur, olmalı mı, neden?

Nasıl iyi olunur, olmalı mı, neden?
Metin Münir

“Artık hiçbir kitabı, hataları gözüme çarpmadan okuyamıyorum. Öyle çok yazım hatası var ki dikkatimi dağıtıyor. Sanırım bir şikayet maili de bunlara göndereceğim.”
Bir arkadaşım yazdığı mailde böyle diyordu.
Bulduğu hatalar, okumakta olduğu bir hukuk kitabındaydı. Hem tekil hem çoğul olan ‘evrak’a ‘evraklar’ denmesi özellikle tepesini attırıyordu.

“Nedeni mükemmellik geleneği olmaması,” diye cevap yazdım ona.
“Bir işi, o iş ne kadar gösterişsiz ve iddiasız olursa olsun, kusursuz yapmak ve bundan gurur duymak. Mükemmellik geleneği budur.
Bu hem kendine, hem işine, hem de başkalarına duyduğun saygı ile ilgilidir.
O yazım hataları en büyük yayınevlerinin bastığı en büyük yazarların kitaplarında da var.
İnsan bir işi iyi yapmayacaksa hiç yapmasın daha iyi.”
*
Mükemmellik bir uygarlık işidir.
Uygarlık da bir olgunlaşma işi.
İnsanlar olgunlaşırsa, mükemmel olur.
Uluslar olgunlaşırsa, uygar olur.
Ama galiba hem insanlar hem de uluslar için varılması olanaksız bir durumdur bu.
*
Küçük Prens adlı klasiğin yazarı Antoine de Saint Exupèry (1900-1944) “Sanırım, mükemmellik ekleyecek değil de çıkaracak bir şey kalmadığında meydana gelir,” der.
ABD’nin ilk maliye bakanı olan Alexander Hamilton’a göre (1757-1804) mükemmellik, mükemmel olan insanların işidir. “Hiçbir zaman, mükemmel olmayan birinden mükemmel bir iş beklemem,” der o da.
Mükemmelliğin ilk tarifini yapan Eski Yunan feylesoflarından Aristo’dur (MÖ 385-323).
Aristo’ya göre; “ O ki tamdır, kendinde var olması gereken bütün parçalara sahiptir, mükemmeldir. Bu tamlık o kadar eksiksizdir ki daha tam olamaz.”

Bu düzeye ulaşılabilineceğini sanmıyorum.
İsa’nın doğumundan 500 yıl önce yaşamış ve İsa gibi içinde yaşadığı toplum tarafından ölüme mahkûm edilmiş olan Sokrat şöyle der bu konuda: “Bilgi (yani mükemmellik) ya hiç elde edilemez ya da ölümden sonra elde edilir. Çünkü sadece ve sadece ölümden sonradır ki ruh gövdeden kurtularak yalnız başına kalır, kendi olur.”
*
İnsan doğduğunda mükemmeldir.
Yaşamı ise bu durumdan uzaklaşmakla geçer.
Hayatta insanı düzelten değil bozan bir şeyler var.
Vücut sürekli bakım ister, isteklerle, arzularla, ihtiraslarla doludur, talepleri insanı şaşırtır, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, önemliyi önemsizden ayırmasını zorlaştırır.
Bedeninin isteklerinin güdümündeki insan para, ün ve güç peşine takılır, iyi ve bilge olmayı arka plana iter veya tamamen unutur.

Buna karşı koyanlar da var ama başarı mümkün mü, emin değilim.
İsa’ya göre bir insanın mükemmel olup olmadığını belirleyen sahip olduğu veya yaptığı şeyler değil, ne olduğudur.
Ama bu ne nedir?
Eski Yunan felsefesi insanın mükemmelden çok iyi olması üzerinde duruyordu. Nasıl iyi olunur? Olmalı mı? Neden? Bu soruların cevabını araştıran birçok feylesof var.

Kendimi oldukça yakın hissettiğim Stoacılara göre mükemmellik, kişinin doğa, akıl ve hatta kendisiyle uyum içinde olmasıdır. Ve herkes böyle bir uyum durumuna varabilir.
Amerikan feylesof Eric Hoffer (1898 –1983) bu düşünceye katılmıyor. “Doğa mükemmelliğe ulaşır ama insan asla,” ona göre. “Mükemmel bir karınca, mükemmel bir arı vardır ama insan daima natamamdır Ne hayvan ne insan olarak tamamdır. İnsanı diğer canlılardan ayıran, tedavisi olmayan bu natamamlıktır.”

Öyle midir acaba?
Arıların, karıncaların veya diğer canlı varlıkların mükemmel olup olmadıklarını bilmek mümkün değil. Onlar da canlı kalmak ve bir sonraki kuşağı yaratmak için sürekli bir çaba içindedirler ve belki bu çabanın bir diğer adı mükemmelliğe ulaşma mücadelesidir.
*
Mükemmellik; güzellik, cesaret, adalet, iyilik, gerçek ve bunlara benzer birçok sıfat gibi tanımlanamaz.
Ama karşılaşıldığında tanınır.

Yapay zekâ bizi kölesi yapmaz çünkü işine yaramayız…

Yapay zekâ bizi kölesi yapmaz çünkü işine yaramayız…

Barack Obama da onu okuyor, Mark Zuckerberg de. Türkiye’den lise öğrencisi için de süperstar, Çinli bir muhasebeci için de… İsrailli yazar Yuval Noah Harari kendi halinde bir askeri tarih uzmanı iken ‘Sapiens’ isimli kitabıyla dünyayı sarstı. O kitapta insanın o destansı bazen de kirli macerasını anlatıyordu. İkinci kitabı Homo Deus’ta bilmediğimiz sularda. Bize geleceğimizden pencereler açıyor Harari. Yazarla, İnsani Gelişme Vakfı’nın (İNGEV) davetlisi olarak geldiği İstanbul’da konuştuk.

Röportaj: Yenal BİLGİCİ
Fotoğraf: Muhsin AKGÜN

Dünyayı sarsan bir önceki kitabınız ‘Sapiens’te, ‘Doğu Afrika’dan çıkan ‘önemsiz bir maymun’un binlerce yıllık hikâyesini anlattığınızı söylemiştiniz. Yeni kitabınızda bambaşka bir kahraman var: Homo Deus. Kim bu Homo Deus?

– Homo Deus biraz fantezi biraz gerçek. O bizim, ilahi güçlere sahip olabilme fantezimiz. Sadece fiziki dünyayı şekillendirme değil, yaşamın kendisine yön verebilme fantezimiz… Hayvanlara, kendimize, vücudumuza, beynimize söz geçirebilme fantezimiz…

Peki gerçek olan ne Homo Deus’ta?

– Gelişen kabiliyetlerimiz… Binlerce yıl boyunca dışımızdaki dünyayı kontrol etmeye çalıştık. 21’inci yüzyıl içimize döndüğümüz dönem olacak. Hayatı yeniden tasarlayacak biyolojik bilgiye ve teknik donanıma sahip olacağız. Bu anlamda ilahlaşacağız. Artık bilimkurgunun konusu değil bunlar. Ama ortada bir sorun var. Bu gücümüzün ne tür sonuçlar üreteceği konusunda en ufak bir fikrimiz yok.

Önümüzü görmüyor muyuz yani?

– Şu an sadece naif ideallerimiz var; bir çeşit cennet yaratacağımızı, orada mutlu mesut yaşayıp gideceğimizi düşlüyoruz… Mümkün olsa bile bu çok çok küçük bir gruba hitap edecek. İnsanlığın tamamına değil.

Yani elitlere ütopya, kalanına distopya mı var gelecekte?

– Evet, çok küçük bir elit grup için ütopya… Geriye kalan insanların tümü, hayvanlar ve ekosistem ise sıkıntıya düşecek.

Bu sıkıntıların ne olduğuna gireceğiz ama önce sitayişle bahsettiğiniz bir başarıyı sorayım size; insanlığın üç büyük belayı, savaşları, kıtlıkları ve salgınları başarıyla defettiğini yazıyorsunuz. Bugünkü dünyaya baktığımda pek inanasım gelmiyor doğrusu.

– Bu bir perspektif meselesi, nereden baktığınıza bağlı. Sonuçta ben de Ortadoğu’da, İsrail’de yaşıyorum ve önemli oranlarda şiddetin ve savaşların dünyaya hâlâ hüküm sürdüğünün farkındayım. Suriye’de insanlar açlıktan ölüyor; Batı Afrika’da Ebola salgını, Sahraaltı’nda AIDS var.

Tam da bunu söylüyordum ben de.

– Evet, tamamen bitiremedik bu problemleri. Ama kontrol edilebilir bir hale soktuk. Başarı orada. İnsanlık artık bir mucize beklemeden kendi kendine yetebilir. İşte bakın, tarihimizde ilk defa çok yemekten ölen insanların oranı az yemekten ölenlerin oranını geçti. Şeker hastalığı, terörizmden daha çok can alıyor. İnsanlar artık veba, kolera salgınlarından ziyade yaşlanarak ölüyor. İntihar ederek hayatını kaybedenlerin sayısı, savaşlarda ve şiddete maruz kalarak ölenlerden fazla. Kıtlık belli bölgelerde yine var ama doğal sebepler yüzünden değil.

Nedir peki doğal olmayan sebepler?

– Siyasi kıtlık var artık… Tanım belli: Yeterli suyunuz ve buğdayınız yoksa, başka yerden de getiremiyorsanız, bu ‘doğal’ kıtlıktır. Ama bugün Anadolu’da bir kıtlık yaşansa, gerekli yiyecekleri Avustralya’dan bile getirebiliriz. Çünkü hem yeterli yiyecek üretiliyor hem de nakliye ucuzladı. Ama Suriye’de, Kuzey Kore’de, Sudan’da insanların açlıktan veya kötü beslenmeden ölmesi, siyasetçilerin böyle istemesi yüzünden. Kuzey Kore’deki 1990’larda yaşanan kuraklık ve kıtlık sırasında Güney Kore’den ve Çin’den pirinç getirmenin önünde hiçbir engel yoktu; getirilmedi. Yüz binlerce insan bu yüzden öldü.

Peki, bu üç belayı önemli ölçüde yendiğimizi düşünelim; gelecekte düşmanlarımız var mı?

– Kısa vadede mi, uzun vadede mi?

İkisini de duymak isterim.

– Şu an yaşadığımız sıkıntılar, Soğuk Savaş sonrasında, hem barışın sigortası olan hem de ekonomik ve teknolojik gelişmeleri sağlayan düzenin yavaş yavaş çözülmesi yüzünden. ABD’de Trump’ın çıkışı, İngiltere’de Avrupa Birliği karşıtlarının kazanması, Rusya’nın yükselişi… Kısa vadede, geçen on yıllarda kazanılanlar kaybedilecek. Şiddet artacak. Uzun vadede iklim değişikliği ve teknolojik karmaşayla uğraşacağız.

Bu cevapla yeniden Homo Deus’un sularına girdik sanırım.

– Evet. Yapay zekânın yükselişi uzun vadede dev bir eşitsizlik yaratacak. Milyonlarca hatta milyarlarca insanın işsiz kalmasına neden olacak. Yeni teknolojileri kontrol eden elit bir grubu öne çıkararak insanlığın geri kalanını güçsüz kılacak. Bu birinci tehlike. İkincisi, biz biyoteknoloji ve biyomühendislik yardımıyla bedenlerimizi ve beyinlerimizi değiştirirken ortaya çıkacak. Dışımızdaki dünyayı değiştirirken ekosistemi mahvettik. Kendimizi değiştirirken de zihinsel sistemimize büyük zarar verebiliriz. Çünkü elimizdeki teknolojinin ne gibi sonuçlar üretebileceğini bilmiyoruz.

Kötü sonuçlanmak zorunda değil ama…

– Sosyal medya ve bilgisayarlarla yaşadıklarımızı düşünün. Şu anda bunların yeni neslin zihinsel yapısını nasıl etkileyeceğini kimse bilmiyor. Facebook’a doğan çocuklar nasıl iletişim kuracak, sosyal becerileri nasıl gelişecek? Bugün milyarlarca insanın katıldığı dev bir deney yaşanıyor. İzliyoruz.

Bir önceki kitabınızda, ‘Homo Sapiens’in işbirliğini öğrenerek, rakiplerini elediğini yazmıştınız. Belki bu deney de bir başka tür işbirliğidir?

– Olabilir. Bu deney kötü sonuçlanmak zorunda değil. Ama şunu da unutmamalı. 10 bin yıl önceki Tarım Devrimi de iyi bir fikir gibi görünüyordu. Stokta daha fazla yemek, şehirler kurma fırsatı, ticaret imkânları…

Ama bir tür kölelik getirdi, değil mi?

– Evet, ortalama bir köylü; bir avcı toplayıcıya göre daha çok çalıştı; önüne daha az tür yemek geldi ve gitti elindeki tüm gücü seçkin gruplara devretti. Kolektif bir perspektiften bakarsak, Tarım Devrimi insanlığı güçlendirdi. Ama bireyi de köleleştirdi. Günümüz dünyasında bile 20 bin yıl önceki avcı toplayıcılardan daha zor durumda yaşayanlar var. Dikkatli olmazsak, yeni devrimler, yeni teknolojiler de bize aynısını yapabilir.

SÜPER-İNSAN OLACAĞIZ TAMAM AMA NASIL SÜPER?

“Siyasi otoritenin de giderek artan bir şekilde insanlardan algoritmalara kaydığını göreceğiz” diyorsunuz kitapta. Bunun sebebi nedir?

– Çünkü çok fazla bilgi var ortada. Çok fazla olay aynı anda gerçekleşiyor ve değişim hızının da artmasıyla insanlar neyi nasıl yorumlayacaklarını bilemiyor.

Ama bir yandan da ciddi anlamda veri toplanıyor; hatta insanlar kendilerine ait verileri sisteme sunmaya gönüllü oluyor. Yetmiyor mu?

– Bu artık bilgi toplama meselesi değil; bilgiyi yorumlama meselesi. ABD’nin Ortadoğu’daki son 20 yıllık macerasını düşünün. Elinde her türlü teknoloji var. Irak’tan yapılan bir telefon konuşmasını bile takip edip harekete geçebiliyorlar. Dünyada hiçbir imparatorluğun bu denli bilgi toplama gücü olmamıştı. Ortadoğu’ya ilişkin her veri ellerinde. Ama sonuçlar da ortada. Rakibin elindeki kartları bilmeye rağmen pokerde kaybetmek gibi. Yani bilmek yetmiyor. Analiz edemiyorsan önemi yok.

Eh, o zaman diğer siyasi aktörlerin de pek farkı yoktur.

– İnsan beyninin kapasitesinin ötesine geçtik. Bugün dünyada beş on sene sonrasını bile görebilecek kimse yok. Bu yüzden siyasi kararlar vermek çok zor. Dünyadaki siyasetçilerin uzun dönem planları da yok; anlamlı bir gelecek vizyonları da..

Bir yandan da yeni nesil teknolojiler konusunda çok iddialıyız, geleceğe hükmedeceğimizi söylüyoruz. Çelişki değil mi bu?

– Giderek daha da iyi algoritmalar geliştiriyoruz. Yapay zekâ toplanan verileri bizden daha iyi analiz ediyor. Bu alandaki en büyük vaat de bu zaten. Algoritmalara her şeyi öğretmiyorsunuz artık. Ona sadece verileri sunuyorsunuz; algoritma kendi kendine öğreniyor. Verilerin içinde sizin fark etmediğiniz izleklerin o farkına varabiliyor. Örneğin geçen yıl AlphaGo isimli program, Go oyununun dünya şampiyonuyla yaptığı karşılaşmayı kazandı. Herkes bunun Deep Blue isimli bilgisayarın zamanının satranç şampiyonu Garry Kasparov’u mağlup etmesine benzetti. Ama benzemiyor.

Neden benzemiyor?

– Çok temel bir fark var çünkü. Deep Blue serisine satranç oynamayı, onu tasarlayanlar öğretmişti. AlphaGo’ya kimse Go öğretmedi. Programcılarının bile anlayamadığı bir tarzda kendi kendine öğrendi.

Peki hiç yaklaşma şansımız yok mu bu algoritmalara?

– İnsan biyolojisi, algoritmaların işlem gücüyle birleştirilebilirse, insan bedenini ve beynini yeniden tasarlama ya da bir beyni doğrudan bilgisayara bağlama imkânı doğacak. Bu güç, bizim şu an sahip olmadığımız yeteneklere sahip süper-insanlar ya da organik ve inorganik parçalardan oluşan siborglar yaratmakta kullanılabilir.

Nasıl insanlar olacak bu süper-insanlar?

– Bu süper-insanların ne tür insanlar olacağı hakkında bir fikrimiz yok. Hatta tarihte ilk defa 10-15 yıl sonra ne olacağını bilmiyoruz.

Siz biliyor gibisiniz ama. Kristal küreniz mi var?

– Ben de bilmiyorum. Ben geçmişe ve mevcut gelişmelere bakıp yorumluyorum.

BİZ KİTAP OKUYORUZ AMA ARTIK KİTAP DA BİZİ OKUYOR

Peki insanın, günün birinde kendi yarattığı bu algoritmaların ya da yapay zekânın kölesi olma ihtimali var mı? Tarım devriminin kölelik getirmesi gibi bir durum kastetmiyorum; insan ikinci sınıf bir yaratık haline gelebilir mi?

– Hayır, köle olacağımızı zannetmiyorum.

Eh, bu da bir rahatlama en azından!

– Köle olmayız çünkü bizden daha zeki olan yapay zekânın işine çok yarayacağımızı sanmam. Bugün bile örneğini gördüğümüz esas mesele, otoritenin ellerimizden kayıp gitmesi ve algoritmalara geçmesi. Algoritmaların bizim adımıza karar verecek olması.

Bir örnek verebilir misiniz?

– Şöyle soralım: Eskiden okuyacağımız kitabı nasıl seçiyorduk? Bir kitapçıya gidiyor, raflar arasında dolaşıyor, birkaç seçenek belirliyor, sonra içimizdeki sesi dinliyorduk. Ama şimdi çoğumuz için Amazon var. Daha siteyi açar açmaz, “Geçmişte şunları okudun, bunları okuyan şunları da okudu” diye tavsiyeler çıkıyor. Bu sadece başlangıç. Kindle gibi okuma cihazları kullanıcılar hakkında sürekli veri topluyor. Hangi bölümleri daha hızlı okudun; hangi sayfada mola verdin; hangi sayfada o kitabı bir daha açmamak üzere kapattın… Hepsini biliyor. Biz kitap okurken, kitap da bizi okuyor artık. Üstelik daha da ileri götürülebilir bu.

Nasıl?

– İleride hangi cümlede kalp atışınızın hızlandığını, neyin sizi kızdırıp neyin mutlu ettiğinin verisine de sahip olacak bu cihazlar. Siz belki bunları unutacaksınız ama onlar unutmayacak. Bu tür bilgiler üzerinden de seçimlerinize yön verecekler

HI-TECH ŞİRKETLERİ ARTIK FİLOZOF İSTİHDAM EDECEK

Sadece tarih, yapay zekâ, küresel ısınma vs. değil; neredeyse bütün büyük soruların muhatabısınız. ‘Hayatın anlamı nedir’e dek size soruluyor artık. Hoşunuza gidiyor mu bu?

– Gidiyor. Bu tür konulara çalışabiliyor olmak bir ayrıcalık. Alışılmadık bir iş alanı sonuçta. Bir de yeni bir durum var ortada: Felsefi sorular tarihte ilk defa bu kadar pratik hale geldi.

Neden pratik?

– Bu sorular binlerce yıl boyunca entelektüel oyunlar gibiydi ama şu an mühendisler bile onlara cevap vermek zorunda. Örneğin şoförsüz arabalar… Bu arabaları imal ederken, tasarımına etik kodlar da eklemek zorundasınız.

Neden?

– O meşhur örnek yüzünden. Diyelim ki trafikteki bir şoförsüz aracın karşısına birdenbire beş yaya çıktı; araç, arka koltukta uyuyan sahibini kurtarmak için onlara çarpıp durmayı mı tercih eder, yoksa yoldan çıkarak sahibini tehlikeye atmayı mı?

İnsanlar açısından ilk şık geçerli sanırım…

– Evet, yalan veya gerçek, öyle diyor insanlar. Sonuçta bu kararlar eskiden insani tercihlere ve hislere dayanıyordu. Ama şimdi bir otomobil imalatçısı, bu kararları bir de aracın algoritmasına eklemek zorunda. Yani bu artık felsefi bir soru değil; bir mühendislik sorusu. Kimsenin de bir cevabı yok.

Yani mühendislik artık daha felsefi bir alan.

– Evet. Felsefeyle doğrudan ilgili. Hi-tech şirketleri ileride filozof istihdam edecek. Başka test alanları da var tabii. Örneğin sanal gerçeklik. Gerçeğin kendisinden neredeyse ayrılamaz düzeyde bir sanal gerçeklik yarattık diyelim. Yaşantısının tamamını orada geçirmek isteyenler hangi kurallara tabii olacaklar? Yirmi yıl sonra filozoflar bu sorulara da cevap vermek zorunda kalacak.

Şu anda cevap veren var mı?

– Nick Bostrom var, Oxford’dan. ‘Superintelligence’ isimli bir kitap yazdı. Hem potansiyeli hem tehlikeleri tartışıyor ve bunu felsefi bir perspektiften yapıyor. Yeni dünyada etik nedir, özgür irade nedir, cevap arıyor. Bu sorular çok önemli çünkü artık bilimkurgu alanına ait değiller; bilimin parçası haline geldiler.

Tıpkı ölümsüzlük arayışı gibi… Bunu da kitabınızda tartışıyorsunuz. Homo Deus’un bir meselesi de bu.

– Evet, giderek çok daha fazla şirket, yatırımcı ve bilim insanı bu konuda çalışıyor. İnsanlar, tabii paraları varsa, gençleştirme tedavisi alıp hayatlarını uzatacak, sonra o zaman diliminde bulunan yeni tedavilere başvuracak, bu böyle sürüp gidecek.

Bu konuların en bilinen ismi Aubrey de Grey’in yaklaşımı da bu zaten.

– Evet. Ama artık başkaları da var. Google’ın alt birimi Calico’nun amacı yaşlanmayı durdurmak. Bunun için tıpkı Aubrey de Grey gibi ölümsüzlüğe inanan ünlü araştırmacı Ray Kurzweil’i önemli bir göreve atadı. Ama kanaatimce, esas önemli olan bu meselenin sonuçları. İnsan yaşamını uzatırsak, bu bize neye mal olacak? Kimler ölümsüz olacak?

O meşhur yüzde 1 herhalde?

– Evet. Zenginler.

Fikir sahipleri girmez mi bu elit sınıfa? Belki siz de ölümsüz olursunuz?

– Ancak fikirlerini paraya çevirebilirlerse girerler.

SİLİKON VADİSİ CENNET Mİ VADEDİYOR?

Gelecekte dinler Silikon Vadisi’nden çıkacak diyorsunuz.

– Evet, yeni dinler Ortadoğu’dan çıkmayacak. Silikon Vadisi tekno-dinler, inanışlar üretecek.

Nasıl dinler bunlar?

– Bir ilaha dayanmayan dinler… Ama eskilere de benzeyecekler. Onlar da mutluluk, barış, cennet hatta ölümsüzlük vadedecek. Ama bu dünyada. Öldükten sonra değil. Silikon Vadisi’ndeki vizyonerlerin konuşmalarını dinlerseniz, anlattıklarında bu dini söylemlerden izler yakalarsınız.

TRUMP KÜRESEL ISINMAYA KARŞI DA MI DUVAR ÖRECEK?

Şu anda dünyada iki ayrı siyasi akım çarpışıyor gibi görünüyor. Daha liberal, özgürlükçü, demokrat bir akımla; daha milliyetçi, yabancı düşmanı, kendi içine dönük, baskıcı bir siyasi akım… ‘Güçlü olanın hayatta kalması’ ilkesi gereğince, birinin diğerini bitireceğini söyleyebilir miyiz?

– Bence temel ayrım liberallerle anti-liberaller arasında değil. Küresel bir vizyonu olanlarla, yabancı düşmanlığı güden aşırı milliyetçiler arasında. Bugün milliyetçi kanat yükseliyor. Brexit, Trump ve diğerleri… Ama bu milliyetçi gündem uzun vadede tükenmeye mahkûm.

Neden?

– Çünkü milliyetçilik insanlığın bu yüzyılda karşılaşacağı üç tehlikeyi, nükleer savaşı, iklim değişikliğini, yapay zekâ ve biyo-mühendislik gibi yıkıcı teknolojileri bertaraf etmek için yeterli değil.

Ama sonuçta on yıllardır geçer akçe…

– Önce şunu saptamalı: Milletler ve milliyetçilik doğal veya ebedi kavramlar değil. Yüzbinlerce yıl boyunca Homo Sapiens ve insansı ataları, sınırlı sayıda mensubu olan küçük topluluklar halinde yaşadılar. Bugün bile, kaç Facebook arkadaşımız olursa olsun, 150 bireyden fazlasını gerçekten tanımamız zor. Yani insanlar küçük gruplara bağlılık gösterir. Böylesi milyonlarca üyeli kalabalık cemaatlere bağlılık nispeten yeni yeni ortaya çıktı. Sebebi de büyük ticari ağlar ve yönetim yapılarıyla küçük grupların baş edememesiydi. Ama 21’inci yüzyılda milletler, kabile toplumlarının kaderini paylaşacak.

Nasıl?

– Yetersiz kalarak ve gözden düşerek. Dünyanın en önemli sorunlarıyla baş etmede doğru adres değiller çünkü. Hangi millet küresel ısınmayı tek başına durdurabilir? Donald Trump, ABD’de sıcaklığın yükselmesini yasaklayabilir mi ya da buna karşı bir duvar örebilir mi?

Ne olacak peki?

– Bir milletin biricikliğinin altını çizip onu korumaya çalışan bir tür bağlılığa her zaman yer var ama insanoğlu ayakta kalmak ve gelişmek istiyorsa, bu yerel bağlarını başka sorumluluklarla birleştirmeli. Küresel bir toplum kurmak zorunda.

ŞU AN POLONYA TARİHİ ÜZERİNE OKUYORUM

İlk kitabınız ‘Sapiens – Hayvanlardan Tanrılara’, tüm dünyayı salladı. Ben bugüne dek bu kadar güçlü bir şekilde tekrar tekrar gündeme gelen bir kitap görmemiştim. Obama önerdi, Zuckerberg önerdi, Gates önerdi… Fısıltı gazetesi gibi herkes birbirine önerdi. Neydi sırrı?

– Çağın en yakıcı sorularına cevap veriyor olmasıydı sanırım. Bir de kolay okunuyor olması.

Homo Deus da bu tür sorular soruyor mu?

– Bir lise öğrencisi olsanız elinizdeki bilgilerle ne yapacağınızı düşünürsünüz. Gelecekte nasıl yeteneklere ihtiyacınız olacağını sorarsınız. Dünyadaki yerinizi ararsınız. 30-40 yaşına geldikleri zaman, bugünkü gençlerin çoğu belli ki taca çıkacak. Şimdi neye odaklanmaları gerektiğini düşünüyorlar. Homo Deus işte hem siyasetçilere hem de sokaktaki insana gelecekten anlık manzaralar sunuyor; üzerine düşünebilecekleri imkânlardan bahsediyor.

Kendi halinde bir tarihçiyken bestseller yazarı oldunuz. Hayatınız nasıl değişti?

– Yollarda geçmeye başladı. Bir de sürekli konuşarak.

Memnun musunuz?

– İyi tarafları da var; kötü tarafları da. Gerçekten önemli konularda konuşuyor olmak hoşuma gidiyor; sonuçta entelektüel bir eğlence değil bu; iklim değişikliğinden, hayvan haklarından, yapay zekâdan doğan tehlikelerden bahsedip duruyorum. Yani, sonuçta memnunum ama zamanım artık çok az ve birçok insana “Hayır” demek hoşuma gitmiyor.

Neden “hayır” diyorsunuz?

– Zaman yetmiyor çünkü; kitaplar okumak, arkadaşlarımla beraber olmak, köpeğimi ormanda gezdirmek istiyorum. O yüzden benden istenen şeylere yüzde 95 “Hayır” diyorum.

Herkes sizi okuyor, siz kimi okuyorsunuz?

– Ben şu ara Polonya tarihi üzerine okuyorum.

Neden?

– Çünkü 16-17’nci yüzyıllarda Polonya, zamanının en ileri demokratik sistemini kurmuştu. Parlamentosu, kral seçimleri… Sonra birden her şey dağılıp gitti. İlgimi çekiyor.

Bu yeni bir kitabın işareti mi?

– Hayır, şu an bir projem yok. Eğlence için okuyorum. Elimin altındaki bir başka kitap da Tim Wu’nun ‘Attention Merchants (İlgi Tüccarları)’ isimli eseri. İnsanların dikkatine oynayan kurumların tarihleri ve teknolojileri üzerine bir iş. İnternete, radyoya, televizyona, gazetelere bakıyor Wu. Ben de çok beğendim. Böyle geniş bir perspektifle okuyorum yani.

Hep böyle mi çalışırsınız?

– Evet, örneğin sürekli yapay zekâ üzerine okusam yapay zekâ uzmanı olurum. İstemem. Çünkü o zaman perspektifim kaybolur. Toplumsal, ekonomik, siyasi perspektifleri de bilmek gerekir. Aslında belki buradan bir kitap çıkar.

Kadın meselesi…

Kadın meselesi…
Yonca Tokbaş

Kadın, hele de bu coğrafyada kadın olmak demek, daha doğmadan hakkında verilmiş kararlar, konulmuş kalıplar, kapanmış kapılar, belirlenmiş sınırlar var demek.
Ama böylesine vahim dünyaya doğdun mu, öylesine de güçlüsündür aslında.
Bin kere yıkılır bir kadın, bin kere de ayağa kalkar.
Bin kere ölür kadın, bin kere de dirilir.

Kadın can verendir, can. Anadır.
İcabında kendinden olmayan cana bile ana olacak kadar cabbardır.
Kolay kolay yılmaz, pes etmez, çalışmaktan kaçmaz, yorulmaz. Ekmeğini taştan çıkarır. Basmayın damarına, öleceğini bilse dönüp arkasına bakmaz.
Aklına koyduğunu yapar.
Canı, kaldıramadığı kadar yandı mı, kendi kıyar canına. Ölüm hakkını bile alır eline, bırakmaz başkasına.
Başka türlü cesurdur.

Kadın suskun görünse de, hiç susmaz. Ağzını kapatırsın, gözleri konuşur; gözlerini kapatırsın, ruhu konuşur.
Âşık olmuşsa kadın mesela, gözü karadır; hiçbir şeyden korkmaz, kendini aşktan alıkoymaz, peşinden gider. Haz almayı öğrendiği gün, haz vermekten kaçmaz. Sevildiği ve kendini de sevmeyi öğrendiği gün, gücünün farkına varır, sınır tanımaz.
Kadın inandığı için, en başta kendi gözünün yaşına bakmaz.
Bazılarını da -kadın/erkek fark etmez- rahatsız eden budur; kadının ezber bozan altüst etme kabiliyeti ve özgüveni!
Kadının ele geçirilemez özgür ruhudur kaşındıran!
Kadının en çok cesareti korkutucudur.

Korkusuzluğudur yani korkutan.
Her konuda konuşmak, fikir yürütmek, tartışmak teşvik edilirken; bir dinini, bir de cinselliğini asla sorgulatmazlar kadına, hakkında konuşturmazlar.
Her ikisini de ha babam dayatırlar!
Bunu da korkutarak, sindirerek yaparlar buralarda.
Sevapları değil, günahları; hazları değil, acıları anlatırlar.

Cinsellikteki aşktan bahsetmezler, çekeceğin cehennem azaplarından dem vururlar. Dindeki sevgiyi değil, korkuyu ezberletirler ki, kadınla oynayabilsinler rahatça. Bütün günahları kadından bildikleri yetmez, kadını zorla günaha da sokarlar.
Bir kadına hükmetmek, bin erkeğe hükmetmektir aslında.
O yüzden “kadın politikaları” her şeyden önemlidir bu coğrafyada.
“Erkeklik gücü” bir imanda, bir yatakta söker kadına!
Vuracak mısın kadını?
Kolay.

Başlarsın namusundan, imanından; çıkarsın iffetinden ahlakından, analığından.
Çocuklarıyla sınarsın Allahsızsan.
Kışkırtıcılık, taciz, teşhircilik, günahkarlık, asilik, sorgulama, isyan erkeksen mübah, kadınsan haramdır sana!
Bu çifte standart “düzene” yaradığı sürece de günah sayılmaz, sevaptır.
Esas ciddi mesele nedir biliyor musunuz?

Bu çifte standarda dahil olup “düzeni” besleyen kadınlar.
Bir de kadını kadına düşman etmek…
Yani kadının kadına yaptığı çifte standart en fenasıdır aslında.
Kadına yapılan fiziksel ve psikolojik şiddeti “kaşındı, kışkırttı, hak etti” diyerek sırttan vuran hemcinslerdir fena olan. Veya, kendine yapılanın aynısını başkasına yapan kadınlardır en fenası…
O yüzden; Biz kadınlar ne zaman ki birbirimize karşı kucaklayıcı, hoşgörülü, anlayışlı, dürüst olur; birbirimizi koşulsuz kollarız…

Ne zaman birimiz düştüğünde, ayağa kaldırmak için hepimiz yerimizden fırlarız…
İşte o gün çözülemeyecek derdimiz kalmaz.
Özgürlüğün, bağımsızlığın, demokrasinin, adaletin, kardeşliğin, eşitliğin, saygı ve güvenin tanımlarını sil baştan yazar ve yaşarız.

Genel kategorisine gönderildi

Ağzınızla kuş tutsanız, ülkeyi düzlüğe çıkartamazsınız…

Ağzınızla kuş tutsanız, ülkeyi düzlüğe çıkartamazsınız…
Orhan Bursalı

Yok hayır, bu başlıktan kastım genel siyaset değil özel siyaset; eğitim meselesi. Ama ülkenin geleceği açısından da bir no’lu konu!
Size, 3 yılda bir yapılan PISA sınavlarında ülke öğrencilerinin neden geriye doğru ilerlediğini de yazmayacağım. Öyle ki Milli Eğitim Bakanlığı’ndan yetkililer “Sonuçlar devletin aleyhine kullanılmaya başlanıyor” diye kızmaya başladılar. Yani eğitimin kötüye gittiğini yazmak, vatan hainliği suçlamasından önceki basamak haline dönüşüyor!
Derdim, bakanlığın açıkladığı yeni eğitim müfredatı taslağı ve burada yapılan değişiklikler.
Bir sürü şey, ama en dikkat çekici nokta derslerden evrim ünitesinin çıkarılmış olması.

Trene bakan öküzler gibi
O da sadece lise son biyoloji dersinde okutulan “hayatın başlangıcı ve evrim” ünitesi tekmelenmiş; nereye, dışarıya!
Düşünün: Liseyi bitirecek öğrenciler evrim ve hayatın oluşumu ile gelişimi konusunda sıfır bilgi sahibi olacaklar. Aptal aptal bize ve dünyaya bakacaklar: “Darwin mi, evrim mi, hayatın başlangıcı mı, onlar da ne Allah aşkına!”
Bu liseliler üniversitelere girecekler, yabancı akranlarıyla karşılaşacaklar, ve ayıptır söylemesi ama öküz trene bakar gibi kalacaklar.
O halde: Üniversitelerden de biyoloji derslerini kaldırmalılar. O da yetmez, genetik, moleküler biyoloji, tıbbi biyoloji, hepsini kaldırmalılar. Evrim konusunu kaldırırsanız, üniversitedeki bu dersler niye kalsın ki?

Biyoloji = evrim
Biyoloji demek evrim demek. Genetik, moleküler ve tıbbi biyoloji (hatta tıp!)… Bütün bunlar evrim demek.
Evrim olgusu (düşüncesi değil, olgu!) tüm bu bilimlerin temelidir ve evrim olgusuyla birlikte var olabilirler, anlaşılabilirler, anlatılabilirler! Bu dersler ancak evrim boyutuyla var olabilirler.
Dünyada tüm bu alanlarda araştırmalar evrim gözlüğü ile yürütülür.
Bana tek bir ülke gösteremezsiniz ki (belki bazı İslam ülkeleri ve en geri kalmış bazı ülkeler dışında) okullarında, dahası ilkokuldan itibaren evrim ünite olarak yer almasın!
Evrim üzerine dünyada her ay yüzlerce araştırma yapılır ve bilim dergileri bu araştırma sonuçlarıyla dolar taşar…
30 yılı aşkındır dünya bilimini izleyen, bilim gazetecisi, yazarı ve yayıncısıyım.
Bilim dünyasının mesleki dergilerinde, evrim olgusunu reddeden, yokluğunu tartışan tek bir makale göremezsiniz.. Gülerler insana…

Jeolojiyi, kimyayı, fiziği de kaldırın
Bir şey daha diyeyim: Jeoloji-jeofizik derslerini de kaldırın. Çünkü bunlar da evrimsel düşünce olmadan anlaşılmaz. Eski varlık bilimleri, dünyanın evrimi, hangi çağlardan nasıl bugüne geldi, canlılar nasıl adım adım başkalaştı, bunlar hangi katman ve tabakalarda görülüyor, hayatın denizden başlayıp karaya nasıl yayıldığı vb.. tüm bunlar evrimsel gelişmenin temel konuları.
Kimya bile evrimle temelden ilişkili.
Kozmoloji, astrofizik, hatta fizik…

Bilimleri, evrenin nasıl oluşup geliştiği, nasıl evrim geçirdiği gibi sözcük ve kavramlarla anlatabilirsiniz.
Siz evrimi değil, evrim sözcüğünü, kavramını ve konseptini de ortadan kaldırıyorsunuz.
Yarınki adımınız da evrim sözcüğünü yasaklamak olabilir. Size yol gösteriyorum yapacaklarınız hakkında!
İslamın Altın Çağı’nda İslam felsefecileribilimcileri bile evrim konusunda Avrupa’yı geçen anlatımlarda bulunuyorlardı. Bugünkü kafa İslam ortaçağının bile gerisinde.

IŞİD’ci kafalar yetiştirirsiniz
Ülkenin önünü karartıyorsunuz. Bilimsel bilgiyi, olguyu reddederek ancak IŞİD’ci kafalar yetiştirirsiniz.
Bilimi dışlayarak dünyayla hiçbir ilişki kuramazsınız.
Bilim olmadan, ne teknoloji üretebilirsiniz (ki ne kadar çok istiyorsunuz, ekonomide katma değer üretmek ve para kazanmak istiyorsunuz, biliyorum) ne de çağdaş dünyanın bir parçası olabilirisiniz.
Zaten olmak istediğinize ilişkin de bir işaret görmüyorum.

Ortalıktaki sendikanız ile birlikte bilimsel bilgiyi ortadan kaldırarak, bugünkü dünya gerçekleriyle zerre kadar ilişkisi olmayan dini hurafelerle kafaları doldurmak istiyorsunuz.
Şu kadarını belirteyim: Bu tam bir geleceğe ihanettir. Bu sizin çok kullandığınız ve sevdiğiniz bir sözcük olduğu için kullanıyorum.

Kara cahil, dünyadan-uygarlıktan-çağdaşlıktan kopuk nesillerle dolu bir ülkenin harcını karıyorsunuz.
Ağzınızla kuş tutsanız, bu ülkeyi düzlüğe çıkartamazsınız bu kafayla.
Evrim olgusu derslerden kaldırılamaz. Hemen konmalıdır.
Eğer bu ülkede, adına üniversite denen, bilimle uğraştığı iddiasında olan kurumlar ve insanlar varsa, ayağa kalkmalılar.
Geleceğimize sahip çıkmalıyız!

ABD’ye karşı mısınız, o halde bilimi, evrimi savunun… Yoksa oyuncak olursunuz
Ülkenin bugünkü halinden daha aşağılara yuvarlanması için, din bezirgânları resmen her tarafı sarmış durumda! Çünkü bir ayakları iktidarda ve oradan büyük destek alıyorlar.
Mesela milli eğitimi kuşatmış durumdalar. Okullarımızdan bilimsel eğitimin içini boşaltma yolundalar. Müfredattan bilimi, bilimsel bilgiyi üstelik “sadeleştirme” adı altında eliyorlar… Mesela Atatürk’ü de.. yerine ise mesela “cihatçılık” gibi, bugün sapkın terörist İslamcıların baş tacı zırvalıkları sokuşturmaya çalışıyorlar.

Tam Amerikalıların, Batılıların istedikleri şey… Cehalet tüm beyinlere yayılsın ki, bu ülke geçmiş yüzyılların batağında çırpınsın dursun. Geleceğin, bilimin yol açıcılığı üzerinde hızla ilerlediğinin farkında olmasın!
Ne işin var senin bilim, kültür, bilimsel düşünce, evrim-biyoloji-genetikle! Onları yok et ki, ben de seninle istediğim gibi oynayayım! Sonunda parçalayıp süründüreyim…

Evet, ülkemizde de, bilim ve bilimsel düşünce düşmanı örgütler ve kurumlar devlette kök salmışlar. Tam Amerikan ve Batılı emperyalistlerin değirmenine su taşıyan uygulamalarla, ülkemizin ve İslam ülkelerinin ebedi köleliğine çanak tutuyorlar.
Sözde “üst akıl”a karşılar, ama aslında tam üst aklın derin oyuncakları olduklarının farkında değiller…

İslam dünyası neden perişan?
Ve Batı’nın çelik çomağı olmuş durumda? Yoksulluk neden diz boyu? 1.5 milyar Müslüman neden Batı’nın oyuncağı? Neden insan hak ve özgürlükleri, ifade özgürlüğü, demokrasi, bilim kültürü ve düşüncesi bu ülkelerde kök salamamış?
Neden İslam ülkelerinde bir ulus bütünlüğü yok da, yüzyıllar öncesinin ümmetçilik oyunu oynanıyor? Üstelik dünyada karşılğı olmayan!?

Neden İslam ülkelerinde cemaatçilik, mezhepçilik siyasette başrolde, bunlar üzerinden siyaset yapılarak para oyunları tezgâhlanıyor? Böylece milletin üretkenliği köreltiliyor, bu binlerce yılın mezara gömülmüş hayaletleri canlandırılıyor?
Neden İngilizler, Amerikalılar, Batılılar, İslam ülkelerinde mezhep, etnisite konusunda dünyanın en iyi uzmanları?.. Ve bu mezhepler üzerinden ülke insanlarını ve ülkeleri birbirine kırdırma politikalarını uyguluyor… Irak’ı ve Suriye’yi üçe beşe bölmek için, bu ülkelere silah yığıyor, kiralık yerli işbirlikçiler kullanıyor?

Neden Müslüman bir ülkede “Müslümanlık elden gidiyor” diye yalandan feryat figan var? Müslümanlığın (veya Hıristiyanllığın) elden gittiği hangi ülkede görülmüş? Sakın, bu yalanla, hayatta başka bir üretkenliği olmayanlar milletin sırtından din ticareti ile milyonları götürüyor olmasın?
Minik bir aklı olan bu soruları sorar ve yanıt arar…

Onları kendi silahlarıyla vurmak
ABD ve Batı’nın İslam ülkelerindeki tüm parçalayıcı politikalarına karşı en büyük savaş aracı, onları kendi silahlarıyla vurmaktan geçer.
Onları dünya egemeni yapan silahlar nedir? Başta bilimin tüm dalları ve bilime dayalı teknoloji üretkenlikleridir. Buralardan çıkardıkları fikri mülkiyet hakları, ürünlerdir.

Bilgi üretirler, teknoloji üretirler… Bize satarlar. Biz onların pazarıyız. Satın alır kullanırız ve onların kulu olmaktan kurtulamayız. Her yıl milyarlarca doları dışarıya akıtırız.
Bilimin hemen her dalında… Ne evrim dışlanır ne kozmoloji ne astrofizik. Bilimler bir bütündür. Onların içinden birini çekip alırsanız, sistem bozulur, yaratıcı düşünce topal kalır. Üretemezsiniz.
Batı’ya meydan okumak ve makus talihinizi, İslam dünyasının perişanlığını yenmek mi istiyorsunuz?
O halde, onları ancak bilimsel düşünce ve üretkenlikle vurabilirsiniz. Böylece pazar alanlarını da daraltırsınız.

Düşünce özgürlüğü en büyük silah
Onları düşünce özgürlüğü silahıyla vurmazsanız da sürünürsünüz.
Çünkü her türlü büyük insan etkinliği ve dünyayı yaratıcılıkla değiştiren ne varsa, özgür düşünce ortamında doğar. Düşünce özgürlüğünü ortadan kaldırırsanız, yine emperyalistlerin ekmeğine yağ sürerseniz.
1.5 milyarlık İslam dünyası, Batılıların en büyük pazarıdır. Bunu hiç kaybetmek istemezler. Bunun için de İslam dünyası birbirini yemelidir.
Eğer yemezlerse, hiç kuşkunuz olmasın, onlar sizleri birbirine kırdırmak için bin bir türlü yol yordam sahibidir.

Büyük cehalet ülkeyi yönetiyor!
Ama geçmişten devraldığımız büyük kültürel cehalet.. kültürde, bilimde, teknoloji ve düşünce üretiminde büyük kara boşluk, bizim gibi ülkelerde egemen olur, genellikle iktidara gelebilmek ve orada kalabilmek için, bu cehaleti kullanır.
Böylece ülkelerine, milletlerine en büyük kötülüğü yaparken.. Sözde karşı oldukları Batılıların da işbirlikçileri durumuna düşerler. İster bilinçsiz, isterse bilinçli.

Hâlâ mı?..

Hâlâ mı?..
Soner Yalçın

15 yıldır iktidardasınız…
FETÖ’de yanıldınız…
Ergenekon-Balyoz vd. yanıldınız…
Dış politikada yanıldınız…
Irak politikasında yanıldınız…
Suriye politikasında yanıldınız…
Libya politikasında yanıldınız…
Rusya politikasında yanıldınız…
İsrail politikasında yanıldınız…
Ermenistan politikalarında yanıldınız…
AB’de yanıldınız…
ABD’de yanıldınız…
BM’de yanıldınız…
NATO’da yanıldınız…
Patriot getirterek yanıldınız…
Çin’le füze anlaşmasını bozarak yanıldınız…
Mavi Marmara’da yanıldınız…
Kıbrıs politikasında yanıldınız…
Kuzey Irak politikalarında yanıldınız…
Açılım politikasında yanıldınız…
Oslo’da yanıldınız.
Habur’da yanıldınız.
Dolmabahçe’de yanıldınız…
ÖSO ve IŞİD politikasında yanıldınız…
Halep konsolosluğunu boşalttırmayarak yanıldınız…
Lozan’ı diline dolayarak yanıldınız…
Kurucu Babalara “iki ayyaş” diyerek yanıldınız…
“Her 10 Kasım’da yaygara koparılıyor” diyerek yanıldınız…
“Cemevine cümbüş evi” diyerek yanıldınız…
Hikmetyar’ın dizinin dibine oturarak yanıldınız…
Erbakan’ı terk ederek yanıldınız…
Sandığı demokrasinin tek kriteri haline getirerek yanıldınız…
Çoğulculukla çoğunluğu birbirine karıştırarak yanıldınız…
“Demokrasi amaç değil araçtır” diyerek yanıldınız…
Ekonomi politikalarında yanıldınız…
Reza Zarrab’da yanıldınız…
Özelleştirme politikalarında yanıldınız…
Tarım politikalarında yanıldınız…
Eğitim politikalarında yanıldınız…
Üretmeyen…
İstihdam yaratmayan…
Faize dayalı ekonomi yarattınız…
Kişi başına düşen borç miktarını artırdınız…
Dış borcu artırdınız…
Dolar-Euro artırdınız…
Vatandaşların bankalara borcunu artırdınız…
İcra dosyası sayısını artırdınız…
Tasarrufu değil tüketimi artırdınız…
Ekmek fiyatlarını artırdınız…
Benzin-mazot fiyatlarını artırdınız…
Tüp fiyatlarını artırdınız…
Doğalgaz fiyatlarını artırdınız…
Cezaevindeki tutuklu-hükümlü sayısını artırdınız…
İnsan hakları ihlallerini artırdınız…
Terörü artırdınız…
Sendikalı işçi sayısını azaltıp, taşeron işçi sayısını artırdınız…
İşçi ölümlerini artırdınız…
Maden kazalarını artırdınız…
Trafik kazalarını artırdınız…
Hırsızlığı, yoksulluğu, rüşveti artırdınız…
Betonlaşmayı artırdınız…
Kadına şiddeti artırdınız…
Fuhuşu artırdınız…
Kumar oyunlarını artırdınız…
Medyada “Alo Fatih” sayısını artırdınız…
Zengini daha zengin yaptınız…
Yoksulu daha yoksul yaptınız…
Gezi Parkı’na AVM sevdasıyla ülkeyi birbirine kattınız.
Dizilere, futbol maçlarına bile karıştınız…
Okuduğunuz şiirlerdeki şairleri birbirine karıştırdınız…
Heykel yıktırdınız…
Gazetecileri-yazarları hapse attınız…
Uzatmayayım…
Toparlarsam; 15 yıllık “karneniz” pek kötü.
Sizler…
Sorumluluğu…
Suçu başkasına atmayınız…
Sorunu kendinizde arayınız…
Ve fakat:
Sanki…
Bu hataları siz yapmamış gibi, Anayasa’yı değiştirip “padişahlık sistemine” geçmek istiyorsunuz!
İnatla… Hata’da ısrar ediyorsunuz…
Bizler sizi yine uyarıyoruz.
Ve sizler bizi yine dinlemiyorsunuz.
Olan ülkemize olacak…
Demedi demeyin.

Her Şeye Rağmen…

Her Şeye Rağmen
Tanıl Bora

Direnç ve direniş makamından, inat ve ümit makamından bir ‘Her şeye rağmen’…

Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın söyleyişiyle: “Ayağımıza pranga takarlarsa, duruşumuz, oturuşumuz, hatta giyinişimizle; öldürülürsek gebermemizle, gömülsek mezarımızla; yakılarak dumanımız havaya savrulsa heyûlamızla, hatıramızla…” her şeye rağmen yine söylemek sözünü…

Avrupa’daki mağlûp 1848 devrimlerinin şairi, Marx’ın ahbabı Ferdinand Freiligrath’ın ünlü şiirinin adı, nakaratı: “Her şeye rağmen”…

“Yüzlerce kişiye de hükmetse,

o da deryada bir damladır her şeye rağmen!

Her şeye, her şeye rağmen!

Bütün o sırmalara, yaldızlara rağmen,

bağımsız kafalı adam

bakar da güler bunlara, her şeye rağmen.

(…)

İnsanın içindeki değer duygusunun gururu

makam mevki tanımaz, her şeye rağmen.

(…)

Her şeye, her şeye rağmen,

eninde sonunda, her şeye rağmen,

insan insana kardeş elini

uzatacaktır yine her şeye rağmen.”

***

Tevekkül makamından bir ‘Her şeye rağmen’…

Gamsız bir “yaşıyoruz…” avuntusuyla değil, safdil bir “hayat yine de güzel” tesellisiyle değil de; “her şey insan için” metanetiyle… ufak da olsa, mütevazı da olsa “şimdi ben ne yapabilirim?” sorumluluğuyla…

Çünkü o zaman, şu hayat yine de biraz daha güzel olabilir sahiden.

***
Demek bir de, şifa makamından ‘Her şeye rağmen’…

Toparlanmak, sağalmak için. Direnç ve ümidi sadece inada ve hamasete emanet etmeyip, hayatın gücüyle doldurmak için.

***

Sebat makamından bir ‘Her şeye rağmen’…

1992-1995 arasında, o güzel şehir kuşatma altındayken, elektriksizken, her şeye, her şeye rağmen, Saraybosna Uluslararası Tiyatro Festivali’ni sürdürenlerin yaptığı gibi…

Boşnak edebiyatçı Cevad Karahasan, o zaman tiyatronun “korkudan koruyan bir ana kucağına dönüştüğünü” söylüyor. Ama nasıl? O sebat kahramanlarından biri, Nihad Kreşevlyakoviç, oyunu sahneleyenlerin de, izleyen seyircilerin de, her patlamada, aynı anda hem bombanın menzilini kestirmeye çalışıp hem de oyun akışına konsantre olmaya çalıştıklarını hatırlıyor. İkisini de hayatın icabı olarak önemseyerek başarmışlar bunu… Hem hayatta kalmaya ama hem de hayatta kalmanın bir rüknü olarak, tiyatroyla uğraşmaktan geri durmamaya bakarak… Kuşatma altında, bombardıman altında tiyatroyu da yeniden düşünerek, yeniden anlamlandırarak… Her neyle meşgulseler, onu yeniden düşünüp yeniden anlamlandırarak. Onu bir dirence, bir şifaya dönüştürerek. Dünyaya boş vererek değil aksine dünyanın çok iyi farkında olarak, her şeye, her şeye rağmen yine ‘işini yaparak’…

Cesareti sadece en cesurlara emanet etmemenin çaresi de bu değil mi? Sebat kahramanlığı. Sebat makamından ‘Her şeye rağmen’…

***
Karamsarlıkla girilen şu yeni yıl için dileğim bu: Her şeye, her şeye rağmen; her meşrebe göre, her makamdan bir Her şeye rağmen ruhu…

Reina katliamı…

Reina katliamı…
Taha Akyol

YENİ yıla Reina’da yapılan korkunç katliamla girdik. Vahşet, alçaklık, barbarlık, hunharlık… Sözün bittiği yerdeyiz.
39 masum insan sırf yılbaşı eğlencesi yaptıkları için hunharca katledildi.
Hepsine Allah’tan rahmet diliyorum, yakınlarının acısını paylaşıyorum.
Bütün terör eylemleri elbette kınanır, elbette protesto edilir, Reina’da sergilenen terörün özelliği “hayat tarzı katliamı” olmasıdır!

Eğlenen masum insanlar yaşam biçimlerinden dolayı katledildiler.
Terör eylemleri için sürekli söylenen genel protesto ifadeleri, birlik ve beraberlik çağrıları “hayat tarzı” faktörünü gözden kaçırmamalıdır.
Çünkü hayat tarzları ya da yaşam biçimleri üzerinden öfke devam ettirilirse böyle barbarların çıkması sırf polisiye tedbirlerle maalesef önlenemez.

DİN VE ÖFKE
Zihin açıcı bir tesadüf, Cumartesi günü Karar gazetesinde ilahiyatçı Prof. Mustafa Öztürk’ün bir yazısını okumuştum. Prof. Öztürk “İslam dünyasında, özel olarak Türkiye sathında din neredeyse bir öfke ideolojisine dönüşmüş durumdadır” diyordu.

Bu ibareyi üç defa tekrarlayarak vurguluyordu.
Öztürk Hocamız “Mevzubahis olan din ve itikatsa, ahlak teferruat mıdır?” başlıklı yazısında çeşitli dini grupların birbirine karşı “çirkin ve acımasız” dille saldırdıklarını anlatıyordu: “Gıybet, nemime (koğuculuk), iftira, sû-i zan, yaftalama, karalama, itibar suikastı yapma ve eleştiri adına bel altı vurma gibi tüm rezillikler” çok yaygınlaşmıştı, üstelik din adına!

Yaygınlaşan “yaftalama, karalama, itibar suikastı yapma ve eleştiri adına bel altı vurma gibi tüm rezillikler”in medyadaki uygulaması tetikçiliktir.
Prof. Öztürk “FETÖ, DAEŞ, El Nusra, Haşdi Şa’bî gibi sözde İslam referanslı terör örgütlerince üretilen şiddet sarmalının” da öfkeden kaynaklandığını belirtiyor.

‘YAŞAM TARZI’
Dün iktidar sözcüleri elbette en kuvvetli ifadelerle Reina terörünü kınadı, teröre karşı mücadelenin süreceğini vurguladı. Fakat “hayat tarzı” faktörüne değinmediler.
Diyanet İşleri Başkanı Prof. Mehmet Görmez’in şu sözleri onca acı ortasında teselli hissi verdi bana:
“Bu insanlık dışı katliamın bir pazarda ve bir mabette yapılmasıyla eğlence yerinde yapılmasının herhangi bir farkı yoktur. Bu terörü diğer olaylardan ayıran tek fark toplumda fitne oluşturarak yaşam biçimlerine göre toplumu bölmek ve karşı karşıya getirmektir.”
Prof. Görmez haklı olarak bu katliamı “hiçbir Müslüman vicdanın asla kabul etmeyeceğini” de söyledi.

TEMELDEKİ SORUN
Düşünün, bir yanda aynı din adına böyle doğru, ahlaki, vicdani sesler duyuyoruz, öbür yanda bomba, otomatik silah, katliam ve feryatlar!
Dün baktım, DEAŞ’ın bu tür ilk eylemi, 25 Aralık 2013’te Bağdat’ta Christmas kutlayan 38 Hıristiyan’ı öldürmek olmuş.
Tatil köyleri, kulüpler, müzikholler, düğünler, restoranlar, barlar…
Son olarak 19 Aralık 2016’da Berlin’de Christmas katliamı, 2017’nin ilk gecesinde İstanbul’da yılbaşı katliamı! Ben böyle 15 eylem saydım, belki daha fazladır.

Mutlaka “Neden?” diye sormalıyız. Dahası, her dinden, her ırktan teröristler çıkıyor ama yaşam tarzı ve din referanslı teröristler niye Müslüman toplumlardan çıkıyor?! Taliban’lar, El Kaide’ler, DAEŞ’ler, Boko Haram’lar, El Nusra’lar neden çoklar?

Dinin siyasallaştırılması, siyasi güç mücadelelerinde araçsallaştırılması, bu yüzden dinin ahlaki ve vicdani özünün boşalması, “herkes tercih ettiği gibi düşünür, konuşur, herkes tercih ettiği gibi yaşar” şeklindeki özgürlük fikrinin bu kültürde yokluğu…
Çok derin bir problem yani…
O kadar derin bir problem ki, Hz. Ali’yi bile “kâfir” diyerek bu kafa şehit etmişti!

TERÖR ve İSLAM
REİNA katliamı DAİŞ’in bu tür eğlence yerlerine, kulüp ve barlara, müzikhollere, turistik tesislere yaptığı saldırılardan biriydi.
DAİŞ Şii camileriyle çeşitli evliya türbelerini de bombalıyor.
Aklınca çeşitli eğlence merkezlerinde ortaya çıkan hayat tarzlarını, farklı mezhepleri ve evliya inanışlarını “küfür” sayıyor, “cihat” yaptığını sanıyor.
Bu konuları aydınlığa kavuşturmak herkesten önce samimi dindarların görevidir.

DİYANET NE DİYOR?
Diyanet’in “DAİŞ’in Temel Felsefesi ve Dini Referansları” adlı 40 sayfalık raporunu muhakkak okumak lazım.
Bu raporda belirtilen perspektife ve bilgilere sahip olmayan bir kimse, terörden din olarak İslam’ın sorumlu olduğunu sanabilir; İslamofobi böyle gelişmektedir.

Veya madalyonun öbür yüzünde, DAİŞ’in Reina katliamını tasvip etmese bile hayatını kaybedenlerin yaşantısına bakarak “oh olsun” anlamında tweet’ler atabilir. Böyle çok tweet atıldığı için Başbakan Binali Yıldırım, “örgütlerin amacına katkı sağlayacak paylaşımlardan” kaçınılmasını istedi.
Dün de Başbakanlık bildirisinde aynı vurgu yapıldı. Numan Kurtulmuş, DAİŞ’in “hayat tarzları, mezhepler, meşrepler arasında ayrım yapmaya” çalıştığına dikkat çekti.

DİNİ ANLAMAK
Çok doğru çünkü hayat tarzları ve değerler üzerinden kutuplaşmış toplumlarda farklı hayat tarzlarını “özgürlük” değil, “küfür” veya “irtica” diye damgalayıp gerilimi körüklemek şiddet potansiyeli yaratır.
Temel mesele buradadır. Müslümanlar “küfür” ve “cihat” gibi kavramlarda erdemli ve hikmetli bir anlayışa ulaşmadıkça maalesef dünyanın en sorunlu toplumları olmaya devam edecekler.
Diyanet’in raporunda DAİŞ türü terör örgütlerinin din anlayışındaki temel hatanın, ayet ve hadislere “lafzi (sözel) yorum” ve “tarihsel bağlamından kopararak” anlam vermeleri olduğu anlatılıyor.

HZ. ALİ ve TERÖRİSTLER
Tipik örnek, bir ayetin “Hüküm Allah’ındır” şeklinde sloganlaştırılmasıdır. Hz. Ali, Müslüman kanı akmasın diye hakeme başvurulmasını kabul ettiğinde “Hariciler” denilen cahil ve öfkeli bir grup “Sen hakemin hükmünü kabul ettin, Allah’ın hükmüne uymadın” diyerek isyan ettiler ve Hz. Ali’yi sabah namazına giderken şehit ettiler!
Halbuki ilgili ayet “kainatın hüküm ve tasarrufu Allah’ındır” anlamında olduğu gibi Kuran’da ihtilafların çatışmaya dönmeden hakemle çözülmesi tavsiye edilir.

Haricilerin kafasında bağlamından koparıp eylem sloganı haline getirmenin sonuçlarını görüyor musunuz?
1988’de yayınlanan “Haricilik ve Şia” adlı kitabımda “İslam Devrimi” kavramını eleştirerek, çatışma psikolojisi gelişirse ortaya din referanslı terör örgütlerinin çıkabileceğini yazmıştım. Pakistanlı âlim merhum Fazlur Rahman’ın “İslam” adlı eserinden esinlenerek…

KÜFÜR VE CİHAT KAVRAMLARI
Zamanımızda Sovyetler’in Afganistan’ı, Amerika’nın Irak’ı işgali çatışma ve şiddet psikolojisini besledi.
“Merhamet” unutuldu, “küfür” ve “cihat” kavramları şiddeti motive etmek için kullanıldı; Taliban’ları DAİŞ’ler takip etti…
Reina saldırısında El Bab’ın intikamını alma hissinin rolü elbette vardır.
Fakat DAİŞ Sultanahmet ve Gaziantep katliamlarını yaparken kahraman askerlerimizin Fırat Kalkanı harekâtı yoktu. Dahası DAİŞ belli bir hayat tarzına göre insanların eğlendiği Reina’ya saldırdı.

Dün Demokrasi Platformu adına Reina’yı ziyaret eden Av. Kezban Hatemi “oh olsun” anlamındaki tweet’leri “ahlaksızca paylaşımlar” olarak niteledi ve “İslam hiç kimsenin yaşam biçimini, inancını, etnik kimliğini sorgulamadan birlikte yaşamanın kurallarını vurgulayan bir dindir” diye konuştu.

HUKUK VE MEDENİYET
Diyanet’in raporunda bugün DAİŞ’lere kaynaklık eden yanlış din anlayışının tarihte Moğol istilası dönemindeki anarşi ve kargaşa ortamında geliştiği anlatılıyor.
Yani hukuksuzluk, düzensizlik, güvensizlik ortamları…
İslam dünyası bugün de böyle.

Rapor’da bugün “İslam’a en büyük zararı IŞİD’in verdiği” belirtiliyor.
Müslümanlar sadece terör eylemlerine değil, bu eylemleri tetikleyen tekfirci ve cihadist anlayışlara karşı çıkmalıdır.
Kişisel özgürlük alanı olan hayat tarzları kutuplaşma konusu olmamalıdır.
Hukuk, üstün bir değer olarak savunulmalı, toplumsal bilinçte yer etmelidir.
İslam’ın tarihte başardığı medeniyet işlevi zihinlere yerleşmelidir.

10 Aralık 2016 Tarihli Anayasa Değişikliği Teklifi Hakkında Bir Eleştiri…

ELVEDA KUVVETLER AYRILIĞI, ELVEDA ANAYASA…
10 Aralık 2016 Tarihli Anayasa Değişikliği Teklifi Hakkında Bir Eleştiri…
Kemal Gözler

10 Aralık 2016 tarihinde Adalet ve Kalkınma Partisi üyesi 316 milletvekili imzasıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına, “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Bir Kanun Teklifi” başlıklı bir kanun teklifi sunuldu[1].

Ben burada bu Anayasa Değişikliği Teklifi hakkındaki görüşlerimi kısaca açıklamak istiyorum. Bununla amacım, Değişiklik Teklifini görüşecek Anayasa Komisyonu üyelerine yol göstermek veya Değişiklik Teklifini oylayacak milletvekillerini uyarmak değildir. Uyarılarımın işe yaramadığını bilecek kadar tecrübe sahibiyim[2]. Amacım Türk anayasa hukuku doktrininin bir üyesi olarak, tarih karşısında sorumluluğumu yerine getirmekten ibarettir. İstedim ki, bu Değişiklik Teklifine zamanında karşı çıktığım kayda geçsin. İstedim ki, gelecekte, bir gün birileri çıkıp da bu değişikliği eleştirirlerse, adımı, bu değişikliğin kabul edilmesi safhasında susan anayasa hukukçularının arasında anmasınlar.

10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifi 21 maddeden oluşuyor. Değişiklik Teklifini burada madde madde inceleyecek değilim. Teklifteki idare hukukumuzu alt üst eden hükümlerden de bahsetmeyeceğim. Değişiklik Teklifindeki teknik kusurlara da değinmeyeceğim. Ben sadece bir iki maddeden hareketle teklif edilen hükûmet sistemini eleştireceğim.

1. Teklif Edilen Sistem Başkanlık Sistemi mi?
Bilindiği gibi bu Anayasa Değişikliği Teklifini hazırlayanlar, Türkiye’de bir “başkanlık sistemi” veya “Türk tipi bir başkanlık sistemi” kurmak arzusuyla yola çıktılar. Peki önerdikleri sistem bir “başkanlık sistemi” midir?
Bu soruya cevap verebilmek için önce başkanlık sistemi ile parlâmenter sistem arasında ayrımın nasıl yapıldığı hakkında genel bir bilgi verelim: Anayasa hukukunun genel teorisinde başkanlık sistemi ile parlâmenter sistem birbirinden üç aslî farkla ayrılır[3]. Bu farklardan biri şudur: Başkanlık sisteminde, yasama ve yürütme organları birbirinden bağımsızdır; yasama organı, yürütme organını görevden alamaz; buna karşılık yürütme organı da yasama organının görevine son veremez; yani onun seçimlerini yenileyemez. Parlâmenter sistemde ise, yasama organı güvensizlik oyuyla istediği zaman yürütme organının sorumlu kanadı olan hükûmeti düşürebilir. Buna karşılık yürütme organı da yasama organını feshedebilir; yani onun seçimlerini yenileyebilir. Özetle başkanlık sistemi, yasama ve yürütme organlarının birbirlerinin görevlerine son veremedikleri, parlâmenter sistem ise bu organların birbirlerinin görevlerine karşılıklı olarak son verebildikleri sistemlerdir.

Bu fark açısından 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifine bakılırsa, önerilen sistemin başkanlık sistemiyle uzaktan yakından bir ilgisinin olmadığı görülür. Hatta önerilen sistem, başkanlık sisteminin tam tersi bir sistemdir. Açıkçası önerilen sistem, bu özellik bakımından, başkanlık sitemine değil, parlâmenter hükûmet sistemine benzemektedir. Şöyle: Bir kere, Değişiklik Teklifine göre, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri aynı gün yapılacaktır (m.4). İkinci olarak, Değişiklik Teklifi, hem Cumhurbaşkanına ve hem de TBMM’ye seçimlerin yenilenmesine karar verme yetkisi vermektedir (m.12). Değişiklik Teklifine göre, “seçimlerin yenilenmesi” demek, hem TBMM seçimlerinin, hem de Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yenilenmesi demektir. Yani Cumhurbaşkanı isterse kendi seçimlerini de yenilemek kaydıyla, TBMM’nin seçimlerini yenileyebilmekte, yani onun görevine son verebilmektedir. TBMM de, isterse, kendi seçimlerini de yenilemek kaydıyla, Cumhurbaşkanının seçimlerini yenileyebilmekte, yani onun görevine son verebilmektedir.

Yasama ve yürütme organlarının birbirinin görevlerine son verebildiği bir sistemin “başkanlık sistemi” olduğu iddiası komik bir iddiadır. Başkanlık sistemi, sert bir kuvvetler ayrılığı sistemidir. Bu sistemde yasama ve yürütme organları birbirinden kesin çizgilerle ayrıdır. Bunlar birbirilerinin görevlerine son veremezler.
Görüldüğü üzere, 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifinde önerilen sistem, yasama-yürütme ilişkileri bakımından başkanlık sistemine değil, parlâmenter hükûmet sistemine benzemektedir. Şu farkla ki, parlâmenter sistemde cumhurbaşkanından başka bir de başbakan vardır. Teklif edilen sistemde ise başbakan yoktur. Fark yürütme organının kendi iç yapısı bakımındandır. Yasama ile yürütme organları arasındaki ilişki bakımından ortada parlâmenter sistem vardır. Belki önerilen sisteme isim koymak gerekirse buna “başbakansız parlâmenter sistem” ismi konabilir.

2. Asıl Hedef Ne?
Yukarıda açıklandığı üzere, başkanlık sistemi diye yola çıkanların vardıkları yerin başkanlık sistemiyle uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Tersine vardıkları yer, dünyada eşi benzeri görülmemiş bir parlâmenter hükûmet sisteminden başka bir şey değildir.
Ne var ki, Anayasa Değişikliği Teklifinde önerilen hükûmet sisteminin ne olduğu sorununun, aslında anayasa hukuku doktrinini oyalayacak bir “çerez” olmaktan daha fazla bir değeri yoktur. Zira 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifinin asıl hedefi, “başkanlık sistemi” veya “Türk tipi başkanlık sistemi” kurmak değil, Türkiye’de bir “kuvvetler birliği sistemi” kurmaktır.

Yukarıda açıklandığı gibi Değişiklik Teklifiyle, Türkiye’de yasama ve yürütme organları arasında tam bir birlik sağlanması amaçlanmaktadır. TBMM ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin aynı gün yapılmasının nedeni budur. Cumhurbaşkanına veya TBMM’ye kendisinin ve diğerinin seçimlerini yenileme yetkisinin verilmesinin sebebi de yine budur. Amaç Cumhurbaşkanı ile TBMM’nin çoğunluğunun aynı siyasî partiden olmasının sağlanmasıdır. Eğer kazara Cumhurbaşkanının partisi, TBMM’de çoğunluk sağlayamazsa, Cumhurbaşkanı, kendi seçimini ve TBMM seçimlerini yenileyerek yasama ve yürütme arasında birliği sağlayacaktır. Hâliyle TBMM’nin de kendi seçimlerini ve Cumhurbaşkanlığı seçimini yenileyerek bu birliği sağlama imkânı vardır. Bu birlik sağlandığında ise, Türkiye’de TBMM’nin Cumhurbaşkanı karşısında bir bağımsızlığı kalmayacak; TBMM onun kontrolü altına girecektir.

Belki bu eleştiriye karşı bir savunma olarak denebilir ki, Değişiklik Teklifinin öngördüğü sistemde, Cumhurbaşkanı ve TBMM, seçimleri yenilemek bakımından eşit konumdadır; Cumhurbaşkanı, TBMM karşısında kayırılmamıştır. Cumhurbaşkanı, kendisinin seçimini yenilemek kaydıyla, TBMM’nin seçimini yenileyebileceği gibi; TBMM de kendisinin seçimini yenilemek kaydıyla, Cumhurbaşkanının seçimini yenileyebilir. Silahlar eşittir. Dolayısıyla TBMM Cumhurbaşkanının kontrolü altına gireceğine, pekâlâ bunun tersi olabilir ve Cumhurbaşkanı TBMM’nin kontrolü altına girebilir.
Bu savunmaya karşı üç cevap verilebilir: Bir kere, bu savunma, teklif edilen sistemde yasama ve yürütme kuvvetleri arasında ayrılığın kalmayacağı yolundaki eleştirinin teyidinden başka bir şey değildir. Biz, kuvvetler kimin elinde birleşirse birleşsin, kuvvetler birliğine karşıyız. Kuvvetlerin sadece Cumhurbaşkanının elinde birleşmesi değil, TBMM’nin elinde birleşmesi de kötü bir şeydir.

İkinci olarak, birden fazla partiden oluşan TBMM’nin birlikte hareket edip, tek başına bir organ olan Cumhurbaşkanını başarısızlığa uğratabileceği iddiası, Türkiye’nin siyasal gerçekliği açısından tutarlı bir iddia değildir. Eğer böyle bir çatışma ihtimali olursa, bu çatışmadan Cumhurbaşkanı galip çıkar. Nitekim Türkiye’de 7 Haziran 2015 genel seçimleri ile 1 Kasım 2015 genel seçimleri arasında yaşanan benzer bir çatışmadan bilindiği gibi Cumhurbaşkanı galip çıkmıştır. Zira TBMM’de çoğunluğu oluşturan partiler, Cumhurbaşkanı karşısında birlikte hareket edememişlerdir.
Nihayet Anayasa Değişikliği Teklifinin öngördüğü sistemde, Cumhurbaşkanının ve TBMM’nin seçimleri yenilemek bakımından eşit konumda olduğu, Cumhurbaşkanının kayırılmadığı iddiası, hukuken de doğru değildir. Çünkü Değişiklik Teklifine göre, TBMM, kendisinin ve Cumhurbaşkanının seçiminin yenilenmesine ancak üye tamsayısının beşte üç çoğunluğuyla karar verebilir. Yani bunun için şimdi 550 üzerinden 330 milletvekilinin (Değişiklik Teklifi göre 600 üzerinden 360 milletvekilinin) kabul oyu gerekecektir. Açıkçası önerilen sistemde, TBMM’nin Cumhurbaşkanlığı seçimlerini yenilemesi, Anayasa değişikliği yapması kadar zor bir şeydir. Bu nedenle TBMM’nin seçimlerin yenilenmesine karar verme ihtimali fevkalade düşüktür. Buna karşılık, Cumhurbaşkanı, beğenmediği TBMM çoğunluğunu değiştirmek için, herhangi bir koşula tâbi olmaksızın[4], istediği her zaman TBMM’nin ve kendisinin seçimlerini yenileyebilir.

Görüldüğü gibi seçimleri yenileme yetkisi bakımından TBMM’nin ve Cumhurbaşkanının sahip olduğu silahlar sanıldığı gibi eşit değildir. Anayasa Değişikliği Teklifi kabul edilirse, Türkiye’de yasama ve yürütme organları arasında ayrılığın ortadan kalkacağı ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin Cumhurbaşkanının kontrolü altına gireceği tahmin edilebilir.
Bir kuvvetler ayrılığı sistemi olan başkanlık sistemini kurmak için yola çıkanların, yasama ve yürütme kuvvetlerinin Cumhurbaşkanında birleşmesi esasına dayalı bir kuvvetler birliği hükûmet sistemine ulaşmış olmaları şaşırtıcıdır. Kurulması teklif edilen sisteme asla ve kat’a “başkanlık sistemi” ismi verilemez; zira başkanlık sistemi sert bir kuvvetler ayrılığı sistemidir. Teklif edilen sistem, “kuvvetlerin Cumhurbaşkanında birleşmesi esasına dayalı bir kuvvetler birliği hükûmet sistemi”nden başka bir şey değildir.

3. Yargı da Cumhurbaşkanına Bağımlı Hâle Getirilmektedir
Anayasa hukuku teorisinde, kuvvetler ayrılığına veya birliğine göre hükûmet sistemleri, yasama ve yürütme organları arasındaki ilişkilere göre tasnif edilir. Yargı organı işe karıştırılmaz. Çünkü onun her hâlükârda bağımsız olduğu var sayılır.

Ne var ki, 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifi, yasama organının Cumhurbaşkanı karşısında bağımsızlığını ortadan kaldırdığı gibi, yargı organının da Cumhurbaşkanı karşısında bağımsızlığını ortadan kaldırmaktadır. Diğer bir ifadeyle, Değişiklik Teklifi, sadece yasama organını değil, aynı zamanda yargı organını da Cumhurbaşkanının kontrolü altına sokmaktadır.

Değişiklik Teklifine göre (m.17), “Hakimler ve Savcılar Kurulu” 12 üyeden oluşmaktadır. Kurulun Başkanı Adalet Bakanıdır. Teklif edilen sistemde, Adalet Bakanı ve Kurulun beş üyesi doğrudan doğruya Cumhurbaşkanı tarafından atanmaktadır. Geriye kalan altı üye ise TBMM tarafından seçilmektedir. Bu düzenlemenin, anılan Kurulun bağımsızlığını sağlayabileceği çok şüphelidir.

Bu eleştiriye karşı, benzer düzenlemelerin başka demokratik ülkelerde de bulunduğu cevabı verilebilir. Doğrudur; oranlar farklı olmakla birlikte, yasama organlarına ve devlet başkanlarına hâkimler yüksek kurullarına üye seçme yetkisi veren yabancı ülke anayasaları vardır. Ancak bunun böyle olması, Anayasa Değişikliği Teklifindeki düzenlemenin Türkiye’de yargı bağımsızlığını sağlamaya yeterli bir düzenleme olduğu anlamına gelmez[5].

Değişiklik Teklifine göre (m.17), TBMM’ye Hâkimler ve Savcılar Kuruluna altı üye seçme yetkisi tanınması ve özellikle de üye seçiminde birinci turda üçte iki, ikinci turda beşte üç çoğunluk aranması, bu turda da çoğunluk sağlanamazsa en çok oy alan iki aday arasından ad çekme usûlüyle seçim yapılması, bağımsızlık açısından önemlidir. Ancak yeterli değildir. Çünkü bir kere, bu Kurulun üyelerinin zaten yarısı Cumhurbaşkanı tarafından atanmaktadır. İkinci olarak, yukarıda açıklandığı gibi, teklif edilen sistem, zaten TBMM ile Cumhurbaşkanı arasında birlik sağlanması üzerine kuruludur. TBMM ile Cumhurbaşkanı arasında birliğin sağlanması amacı gerçekleşirse, “Hakimler ve Savcılar Kurulu”nun üyelerinin yarısını seçme yetkisinin TBMM’ye verilmesinin pek bir anlamı kalmaz.

Yukarıda açıklandığı gibi, öngörülen sistemde, yasama organı nasıl Cumhurbaşkanının kontrolü altına girecekse, aynı sebepten dolayı, yargı organı da Cumhurbaşkanının kontrolü altına girecektir. Zira Hakimler ve Savcılar Kurulunun altı üyesi zaten doğrudan doğruya Cumhurbaşkanı tarafından atanacaktır; geri kalan altı üyesi de Cumhurbaşkanının kontrolü altındaki TBMM tarafından seçilecektir.
* * *
Ayrıca belirtmek isterim ki, Anayasa Değişikliği Teklifiyle getirilmek istenen sistemde, gerek Cumhurbaşkanı ile yasama arasındaki ilişkilerde, gerek Cumhurbaşkanı ile yargı arasındaki ilişkilerde, gerekse Cumhurbaşkanı ile idare arasındaki ilişkilerde denge ve denetleme mekanizmaları yoktur. Seçimleri yenileme, Cumhurbaşkanı yardımcılarını ve bakanları atama, üst düzey kamu yöneticilerini atama, Hâkimler ve Savcılar Kuruluna üye atama gibi Cumhurbaşkanına verilen yetkiler şartsız ve sınırsız bir şekilde, herhangi bir denetime tâbi olmaksızın verilmektedir. Bu şekilde bir yetki verme örneği çağdaş demokrasilerde yoktur. Sık sık örnek olarak zikredilen Amerika Birleşik Devletlerinde dahi Başkanın yüksek kamu görevlilerini ve yüksek hakimleri atama yetkisi Senatonun onayına tâbidir.

Görüldüğü gibi 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifi, kuvvetler ayrılığı teorisinden uzaklaşmakta ve bir kuvvetler birliği sistemi kurmaya çalışmaktadır. Teklif edilen sistemde sadece yasama organı değil, yargı organı da Cumhurbaşkanının kontrolü altına sokulmaktadır.

4. Kuvvetler Ayrılığı Yoksa Hürriyet de Yoktur
Bundan 268 sene önce Montesquieu’nün söylediği gibi, yasama, yürütme ve yargı kuvvetlerinin tek elde toplandığı bir sistemde hiçbir şekilde hürriyet olmaz. Bu konuda Montesquieu’nün yazdıklarını özetlemeden olduğu gibi verelim. 1748 yılında yayınlanan “Kanunların Ruhu (De l’esprit des lois)” isimli eserinde Montesquieu şöyle diyor:
“Eğer aynı idarenin kişilik veya yapısında, yasama erki yürütme erkiyle birleşmişse, hiçbir şekilde hürriyet yoktur. Çünkü aynı monarkın veya aynı senatonun, zalimce yürütmek için zalimce kanunlar yapmasından korkulur.

Yargı erki de, yasama ve yürütme erklerinden ayrılmış değilse gene hürriyet yoktur. Eğer bu erk, yasama erkiyle birleşirse, vatandaşların hayat ve hürriyetleri üzerindeki idare, keyfe kalmış bir idare olur. Çünkü yargıç kanun koyucunun durumuna düşer. Şayet yargı erki, yürütme erkiyle birleşirse, yargıç korkunç bir zalim kesilir”
Bu üç erki de aynı kişi veya… kurullar kullanırsa her şey mahvolur. ….

Avrupa’nın çoğu krallıklarında hükûmet hafifletilmiştir. … Bu üç erkin padişahın kişiliğinde birleştiği Türk ülkesinde ise korkunç bir istibdat hüküm sürer[6]. …
Bu cumhuriyetlerde bir vatandaş ne durumda bulunur, artık siz düşünün. Aynı idareciler kitlesi, kanunu yürütme yolunda, zaten yine kanun koyucu sıfatıyla kendi kendine verdiği tam bir yetkiye sahiptir; genel emirleriyle devleti silip süpürebilir; ve yargı erki de kendisinde bulunduğu için, özel emirleriyle de herhangi bir vatandaşı mahvedebilir.

Orada bütün iktidar, bir bütün halini almıştır; zalim bir hükümdarın varlığını belli eden bir dış emare olmasa dahi, bu olay her an hissedilir.
Müstebit olmak isteyen hükümdarlar da, bütün idare otoritesini kendi kişiliklerinde birleştirmekle işe başlarlar”[7].
Korkulan odur ki, Montesquieu’nün 1748’de “Türk ülkesi” için yazdığı şeyler, 2016’da Türkiye Cumhuriyetinde gerçekleşmek üzeredir.

Önemle belirtmek isterim ki, yasama, yürütme ve yargı kuvvetlerinin elinde toplandığı kişinin kim olduğunun bir önemi yoktur. Bu kişi, bir “bilge kral” veya halk tarafından yüksek bir oy oranıyla seçilmiş bir başkan olsa bile değişen bir şey olmaz. Halk tarafından seçilmiş olması bu kişinin yetkilerini kötüye kullanmayacağı anlamına gelmez. Her kuvvetin doğasında kötüye kullanılma eğilimi vardır. Bundan 129 sene önce Lord Acton’un söylediği gibi “iktidar yozlaştırır, mutlak iktidar mutlak yozlaştırır”[8]. İktidar iktidarla sınırlanır. İktidardakilerin insafıyla değil!
Kuvvetlerin aynı elde toplandığı bir sistemde kimse güvende değildir. Böyle bir sistemde medenî yaşam tehdit altındadır.

5. Kuvvetler Ayrılığı Yoksa Anayasa da Yoktur
Kuvvetler ayrılığı teorisi, anayasacılığın en temel ve en eski teorisidir. Kuvvetler ayrılığının olmadığı yerde “anayasa” da olmaz. Kuvvetler ayrılığının olmadığı bir devlet, “anayasal devlet” değildir. Bu husus, en güzel, en çarpıcı bir şekilde 16 Ağustos 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesinin 16’ncı maddesinde şu şekilde ifade edilmiştir: “Hakların güvence altına alınmadığı ve kuvvetler ayrılığının olmadığı bir toplumda anayasa yoktur”[9].

Bundan 227 yıl önce ilân edilmiş bu madde şunu söylüyor: Bir devlette bir anayasanın olduğunu söyleyebilmek için, o devlette, bir yandan vatandaşların hak ve hürriyetlerinin güvence altına alınması, diğer yandan da o devlette kuvvetler ayrılığının olması gerekir. Bu iki şart gerçekleşmedikçe, bir devlette “anayasa” isimli bir belgenin olması, o devlette gerçek anlamda bir anayasanın bulunduğunu göstermez.

Türkiye’de son yıllarda, vatandaşların hak ve hürriyetlerinin güvence altında olup olmadığı çok tartışmalıdır. Kuvvetler ayrılığı ise, uygulamada varlığı ve etkililiği tartışmalı olsa bile, hiç olmazsa Anayasamıza göre şeklen vardı. 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifiyle artık kuvvetler ayrılığı, sadece fiilen değil, resmen de kaldırılmaktadır. Söz konusu Anayasa Değişikliği Teklifinin gerçek anlamı budur: Fiilen kalkmış olan kuvvetler ayrılığını resmen de kaldırmak!

Sonuç
10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifi, kabul edilirse, Türkiye’de sadece hükûmet sisteminde bir değişiklik olmayacak; kuvvetler ayrılığı ilkesi de ortadan kalkacaktır. Bu ilkenin ortadan kalkmasıyla, bir yandan Montesquieu’nün söylediği gibi Türkiye’de “hürriyet” de ortadan kalkacaktır. Diğer yandan da, bu ilkenin ortadan kalkmasıyla, 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesinin beyan ettiği gibi, “anayasa” da ortadan kalkacaktır. Zira yukarıda açıklandığı gibi kuvvetler ayrılığının olmadığı yerde hürriyet de, anayasa da olmaz.

Anayasa Değişikliği Teklifi kabul edilirse, şüphesiz içinde pek çok temel hak ve hürriyetin sayıldığı ve başlığı “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası” olan “2709 sayılı Kanun” Türkiye’de yürürlükte kalmaya devam edecektir. Ancak bu “Kanun”, gerçek anlamda bir “anayasa” değil; iktidarı sınırlandırmayan, vatandaşların temel hak ve hürriyetlerini devlet karşısında korumayan bir kağıt parçasından başka bir şey olmayacaktır. Böyle bir kağıt parçasına, anayasa hukuku literatüründe “görünüşte anayasa (façade constitution)” veya “sahte anayasa (fake constitution)” ve hatta “tuzak anayasa (trap-constitution)” denmektedir[10].
* * *
Anayasacılığın 200 küsur yıllık zengin bir geçmişi vardır. Anayasacılığın kuvvetler ayrılığı ilkesi gibi tecrübeyle teyit edilmiş temel ilke ve teorileri vardır. Bu ilke ve teorileri görmezden gelerek, dünyada eşi benzeri görülmemiş hükûmet sistemleri tasarlamak, bir art niyetin mahsulü değil ise, gayriciddi bir çabadan başka bir şey değildir.
* * *
Yıllarca üniversitede anayasa hukuku dersi vermiş, anayasa hukuku alanında pek çok kitap ve makale yazmış, hayatını anayasa hukukuna adamış bir akademisyen olarak, 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifini okumuş olmaktan dolayı derin bir üzüntü içindeyim.
23 Aralık 2016, K.G.

KAYNAKÇA
10 Aralık 2016 Tarihli “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Bir Kanun Teklifi”, Dönemi ve Yasama Yılı: 26/2, Esas Numarası: 2/1504 http://www2.tbmm.gov.tr/d26/2/2-1504.pdf) (Erişim Tarihi: 21 Aralık 2016).
ACTON, Lord Acton, “Letter to Bishop Mandell Creighton, April 5, 1887”, in Historical Essays and Studies, (Ed.: J. N. Figgis ve R. V. Laurence, London, Macmillan, 1907 (http://history.hanover.edu/courses/excerpts/165acton.html) (Erişim Tarihi: 21 Aralık 2016).
DÉCLARATİON des Droits de l’Homme et du Citoyen, (https://www.legifrance.gouv.fr/Droit-francais/Constitution/Declaration-des-Droits-de-l-Homme-et-du-Citoyen-de-1789) (Erişim Tarihi: 21 Aralık 2016).
GÖZLER (Kemal), Anayasa Değişikliği Gerekli mi? 1982 Anayasası İçin Bir Savunma, Bursa, Ekin Yayınevi, Temmuz 2001 (http://www.anayasa.gen.tr/adgm.htm) (Erişim Tarihi: 21 Aralık 2016)
GÖZLER (Kemal), Anayasa Hukukunun Genel Esasları, Bursa, Ekin, 8. Baskı, 2016.
LANDAU (David), “Abusive Constitutionalism”, University of California Davis Law Review, Cilt 47, Sayı 1, 2013, s.189-260.
LIJPHART (Arend), Çağdaş Demokrasiler, (Çev.: Ergun Özbudun ve Ersin Onulduran), Ankara, Yetkin Yayınları, Tarihsiz (1997? [Orijinali 1984]), s.62-64.
MONTESQUIEU, De l’esprit des lois, 1748, Deuxième Partie, Livre XI, Chapitre VI. Türkçe Çevirisi: Montesquieu, “İngiltere’nin Esas Teşkilatı”, (Çev. Mükbil Özyörük), Siyasal Bilgiler Okulu Dergisi, Cilt II, 1947, Sayı 1-2, s.75-83.
SARTORI (Giovanni), “Constitutionalism: A Preliminary Discussion”, American Political Science Review, 1962, Cilt 56, s.853-862.
ULUŞAHİN (Nur), Anayasal Bir Tercih Olarak Başkanlık Sistemi, Ankara, Yetkin Yayınları, 1999.

[1]. Dönemi ve Yasama Yılı: 26/2, Esas Numarası: 2/1504 (http://www2.tbmm.gov.tr/d26/2/2-1504.pdf) (Erişim Tarihi: 21 Aralık 2016).

[2]. Geçmişte, bu tecrübeye sahip olmadığım için, 21 Kasım 2001 tarih ve 4720 sayılı Anayasa Değişikliği Kanunu daha teklif safhasındayken, oturup, bu değişikliğin bütün maddelerini tek tek inceleyip eleştiren bir “kitap” yazmıştım: Kemal Gözler, Anayasa Değişikliği Gerekli mi? 1982 Anayasası İçin Bir Savunma, Bursa, Ekin Yayınevi, Temmuz 2001 (http://www.anayasa.gen.tr/adgm.htm). 10 Aralık 2016 Anayasa Değişikliği Teklifi hakkında ise bir “kitap” değil, bir “makale” dahi yazacak istek ve enerjim kalmadı.

[3]. Bu farklar için bkz.: Kemal Gözler, Anayasa Hukukunun Genel Esasları, Bursa, Ekin, 8. Baskı, 2016, s.231-233, 243-245; Nur Uluşahin, Anayasal Bir Tercih Olarak Başkanlık Sistemi, Ankara, Yetkin Yayınları, 1999, s.27-51; Arend Lijphart, Çağdaş Demokrasiler, (Çev.: Ergun Özbudun ve Ersin Onulduran), Ankara, Yetkin Yayınları, Tarihsiz (1997?, [Orijinali 1984]), s.62-64.

[4]. Anayasa Değişikliği Teklifinin önerdiği sistemde, mevcut 116’ncı maddenin aksine, Cumhurbaşkanının seçimleri yenilemesi için öngörülmüş bir şart yoktur.

[5]. Demokratik ülkelerde görülen bazı düzenlemeler, Türkiye’ye ithal edilirken, özünden koparılıp kötüye kullanılabiliyor. Bu açıdan David Landau tarafından ortaya atılan “istismarcı anayasacılık” veya “suistimalci anayasacılık (abusive constitutionalism)” kavramına dikkat çekmek isterim. David Landau’ya göre bazı ülkelerde demokratik rejimler, anayasa değişikliği yoluyla adım adım ortadan kaldırılıyor. İktidardaki güçlü başkanlar, ustaca ve kurnazca plânlanmış anayasa değişiklikleri yoluyla kendilerinin görevde kalmasını sağlayacak bir anayasal sistem kuruyorlar. Özellikle anayasa değişikliği yoluyla kendilerini denetleyecek organları etkisiz hâle getiriyorlar. Bu şekilde yeniden biçimlendirilen anayasanın tam anlamıyla otoriter olduğu söylenemez; çünkü seçimler yapılmaya devam edilir. Uzaktan bakıldığında anayasa hâlâ demokratikmiş gibi görünür. Ama yakından bakıldığında, anayasanın, gerçekte demokratik düzeni yok etmek için anayasa değişiklikleri yoluyla sinsice yeniden tasarlandığı görülür. Landau bu olguya “suistimalci anayasacılık (abusive constitutionalism)” ismini vermektedir. Bkz.: David Landau, “Abusive Constitutionalism”, University of California Davis Law Review, Cilt 47, Sayı 1, 2013, s.189-260, özellikle s.191. Kanımızca, Türkiye’de son Anayasa Değişikliği Teklifi, suistimalci anayasacılığın güzel bir örneğidir.

[6]. Orijinali: “Chez les Turcs, où ces trois pouvoirs sont réunis sur la tête du sultan, il règne un affreux despotisme”.

[7]. Montesquieu, De l’esprit des lois, 1748, Deuxième Partie, Livre XI, Chapitre VI. Yukarıdaki alıntı Mükbil Özyörük’ün Türkçe çevirisinden yapılmıştır. Bkz.: Montesquieu, “İngiltere’nin Esas Teşkilatı”, Çev. Mükbil Özyörük, Siyasal Bilgiler Okulu Dergisi, Cilt II, 1947, Sayı 1-2, s.75-76.

[8]. “Power tends to corrupt, and absolute power corrupts absolutely” (Lord Acton, “Letter to Bishop Mandell Creighton, April 5, 1887”, in Historical Essays and Studies, (Ed.: J. N. Figgis ve R. V. Laurence, London, Macmillan, 1907 (http://history.hanover.edu/courses/excerpts/165acton.html) (Erişim Tarihi: 21 Aralık 2016).

[9]. “Toute société dans laquelle la garantie des droits n’est pas assurée, ni la séparation des pouvoirs déterminée, n’a point de constitution” (https://www.legifrance.gouv.fr/Droit-francais/Constitution/ Declaration-des-Droits-de-l-Homme-et-du-Citoyen-de-1789) (Erişim Tarihi: 21 Aralık 2016).

[10]. Giovanni Sartori, “Constitutionalism: A Preliminary Discussion”, American Political Science Review, 1962, Cilt 56, s.853-862, 861.