‘Yeni Türkiye’nin alternatifi ‘Eski Türkiye’ mi?

‘Yeni Türkiye’nin alternatifi ‘Eski Türkiye’ mi?
Yıldıray Oğur

Geçen hafta 29 Ekim kutlamaları vesilesiyle ilginç bir tartışma başladı, muhtemelen 10 Kasım vesilesiyle bir kere daha canlanacak.
Gecikmeli Atatürkçülüğünü ilan edenler, yeni başlayanlar için Atatürkçülüğe giriş dersleri verenler, “bırakın artık Atatürk’le uğraşmayı”, “Kemalist vesayet zaten bir NATO-FETÖ oyunuydu” diye tarihi yeniden yazmaya çalışanlar oldu.

Bu duygusal atmosferde, Latife Hanım’ın 21 Şubat 1926 tarihli Boston Sunday Advertiser gazetesinde çıkan mektubunun çevirisini Derin Tarih dergisinde yayınlayan tarihçi Mustafa Armağan’a ve yazar Süleyman Yeşilyurt’a 5816 sayılı Atatürk’ün hatırasını koruma kanunundan açılan davalarda hapis cezaları verilmesi karambole gitti.
Yeni kurulan ittifaklar sarsılmasın diye sesini çıkarmayanlar da oldu, yargının bir sağdan bir soldan kararlarında adalet bulup, mutlu olanlar da.

Bu kararla artık Atatürk’le ilgili Selanik’te doğdu, Dolmabahçe’de hayatını kaybetti sınırları dışında gerçek bir biyografi yazmak da uzun bir süre daha mümkün olmayacak.
İçinde Atatürk’ün özel hayatıyla ilgili de bolca anektodlar olan Andrew Mango’nun biyografisi ya da Cemal Granda’nın anıları hakkında bir aklı evvel savcı isterse toplatma kararı çıkartabilir.

Ama bu karara verilen tepkiler en az haberin kendisi kadar üzerine konuşulmayı hak ediyor.
Aslında birbirine zıt görünse de birbirinin tıpatıp aynısı iki tepki çıktı karşımıza.
Dört çalışanı, yaptıkları haberler, yazdıkları yazılar, attıkları tweetlerden oluşan iddianamelerle aylardır haksız bir şekilde tutuklu yargılanan Cumhuriyet Gazetesi, Mustafa Armağan’a yayınladığı bir tarihi mektup yüzünden hapis cezası verilmesini

“Atatürk düşmanı Mustafa Armağan’a hapis cezası… Ceza ertelenmedi” başlığıyla sevinçle okurlarına duyurmakta bir çelişki görmedi örneğin.

Yine haberler, manşetler ve tweetler nedeniyle hakkında dava açılan, açılan bu dava yüzünden sahibinin yurtdışından dönemediği, bir muhabirinin tutuklu, diğer çalışanlarının da ağır cezalarla yargılandığı Sözcü Gazetesi de bir yazara fikirleri ve dergisindeki bir yayını nedeniyle hapis cezası verilmesi karşısında sevincini gizleyeme gereği duymadı: “Atatürk düşmanı sözde tarihçi Mustafa Armağana’a verilen cezanın ardından bir Atatürk düşmanı daha hapis cezası aldı. “

Hükümete yakın gazetelerde ise tam tersi yaşandı.
Mustafa Armağan’a 5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu nedeniyle hapis cezası verilmesini haklı olarak eleştiren yazılarda tabulaştırmalardan şikayet edildi, düşünce özgürlüğünün önemi hatırlatıldı. Yazılardan biri şöyle bitiyordu örneğin:

“Ülkede düşünce özgürlüğü isteyenler düşüncenin tepesinde Demokles’in kılıcı gibi sallanan bu yasaya “Hayır!” demeyecek mi?”
Halbuki bu gazeteler bir kaç gün öncesine kadar Osman Kavala’nın, Büyükada’daki sivil toplumcuların fikirleri, siyasi duruşları nedeniyle tutuklanmasından sevinçle bahseden haberlerle doluydu. Cumhurbaşkanı’na ve devlet büyüklerine hakaretten açılan davalar, verilen tutuklama kararlarından ise hiç bahis yoktu.

Adalet Bakanlığı’nın 2016 yılı Adli Sicil istatistiklerine göre
Sadece 2016 yılında 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Kanunu kapsamında 927 adli işlem yapıldı. Yine aynı Adalet Bakanlığı resmi verilerine göre 2016 yılında Türk Ceza Kanunu’nun 299-301. maddelerinde düzenlenen “devletin egemenliğine ve organların saygınlığına karşı işlenen suçlar kapsamında yapılan işlem sayısı ise 46 bin 193. Bu işlemlerden TCK 299 “Cumhurbaşkanına hakaret suçu kapsamına giren dosya sayısı 2 bin 776.

2017 yılında bu sayıların artacağına kuşku yok.
Bu iki durum karşısında tutarlı insanların önünde aslında iki yol var; Ya hem 5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu hem de TCK’daki 299-301 kapsamına giren suçlarda hapis cezaları verilmesine karşı çıkılacak ya da her ikisinde de tutuklamalarla sağlanan eşitlikle mutlu olunacak.

Ama galiba tutarlılık endişesini işin içinden çıkarınca geriye cevap olarak üçüncü seçenek kalıyor; Hoşumuza giden tutuklamalara oley çekip, hoşumuza gitmeyen de “Nerede düşünce özgürlüğü” diye bağıracağız.

Ve bu çelişkili de olmayacak. Çünkü sadece kendi mahallerimize konuşuyoruz ve sadece ‘bizimkilere’ karşı ahlaken sorumluyuz.
Ötekiler, bizden olmayanlar, mahalle, cemaat sınırları dışındakiler, hasımlar neredeyse insan öncesi neandertal yaratıklar hükmünde. Onların başlarına gelecek felaketler ancak bizim hanelerimize gol olarak yazılabilir.

Türkiye’de bütün kesimler kendilerini ülkenin gerçek sahipleri, millet-i hakime olarak görüyor. Gerisini ise meşrebine göre “bozulmuş”, “buraya ait olmayan”, “dejenere olmuş”, “cahil kalmış”, “soysuz”, “köksüz”, “yabancı” ya da “eğitimsiz çomar”.

Bu yüzden onlarla empati kurmak, onlar için de adaleti ve temel ilkeleri savunmak zorunda değiliz. Ortak bir gelecek tahayyülü de kurulamayacağı için herhangi bir konuda geçmişten ders çıkarmak, özeleştiri yapmak, değişmek, eski gömleğini çıkartmak, uzlaşma yolları aramak itibarlı işler değil.
Halbuki tarihin bu aşamasında birbirimize karşı bu kadar hoyratça davranma lüksümüz ve yüzümüz kalmamış olması gerekirdi.

Belki FETÖ ve darbe her kesim için oturup özeleştiri yapmak için bir fırsat olabilirdi ama 1.5 yıl sonra geride “biz haklı çıktıktan” başka bir ses duyulmuyor yine.

Halbuki kimse haklı çıkmadı.
Evet darbeyle, devlet işlerinde laikliğin kıymeti anlaşıldı ama FETÖ laiklikten taviz verildiği için değil katı laiklik uygulamalarına tepki olarak ortaya çıktı, taraftar topladı ve devlette örgütlendi.

Evet, 2010 referandumunun ardından sonra HSYK’da FETÖ çoğunluğu ele geçirdi doğru, bu dönemin iktidarının suçu. Ama 2010 referandumuna Türkiye, 2007’de Cumhurbaşkanı adayının eşi başörtülü diye meydanlara dökülen milyonlarla, Anayasa Mahkemesi’nin 367 kararıyla, e-muhtırayla, başörtüsü yasağını kaldırmak istedi diye iktidardaki AK Parti’ye kapatma davasıyla geldi. Referandumda evet veya yetmez ama evet diyenler, başörtülü kızların üniversiteye dahi girememesini sağlayan yargı, üniversite, ordu denklemini kırmak için yaptılar bunu. Eğer, bütün yargıyı kontrol etmeye devam etmek motivasyonuyla YARSAV’ın itirazını CHP Anayasa Mahkemesi’ne taşımasa ve HSYK seçimlerinde blok oyu imkansız hale getiren madde düşmeseydi belki referandumdan sonraki seçimleri de FETÖ kazanamayacaktı.

Bu tarihsel ve siyasal öfkeyle açılan davalarda, darbecilerle ve derin devletle hesaplaşma motivasyonu, FETÖ’nün kendi planını uyguladığının, yapılan zulümlerin, adaletsizliklerin de üzerini örttü.
Bugün de başka motivasyonlar başka adaletsizliklerin üzerini örtüyor. Hatalar tekrarlanıyor. Çünkü kimse

kendi hatasıyla yüzleşmeye cesaret edemiyor.
Kimse karşısındakinin ahlakına da güvenemeyince, herkes kendini en güvende hissettiği cemaatine çekiliyor, sınıfsal hınçlar siyasete, davaya dönüşüyor, rövanş kaygıları kendi cephesindeki açık hataların üzerini örtüyor.
Böylece bütün pozisyonlar sabitleşiyor, fikirler katılaşıyor. Herkes kendi asli evine, baba ocağına dönüyor.

O yüzden yeniliğinden geriye pek az şey kalan ‘Yeni Türkiye’nin karşısına çıkan tek alternatif, nostaljik bir tarih okumasıyla bütün günahlarından arındırılmış ‘Eski Türkiye’ oluyor.
Bu muğlaklıkta kendisine tutunacak bir dal arayanlar geçmişin dezenfekte edilmiş hatıralarına sığınıyor.

Halbuki bütün yaşadıklarımızdan sonra çok açık ki Türkiye’de günün sonunda herkes yüzde 50 haklı, yüzde 50 de haksız çıktı. Ama her kesim yüzde 100 haklı olduğu ve haklı çıktığı konusunda ısrarlı.
Her kesim mağdur da oldu zalim de. Eşitlendik. Bu dipte eşitlenme yeni bir başlangıç yapmak için büyük bir fırsat. Tabii kibirden, sınıfsal hınçtan, geçmişin kötü hatıralarından başımızı kaldırıp görebilirsek.
Önümüzde fazla seçenek de yok; eski hal muhal, yeni hal de muhal. Ya yepyeni hal ya da izmihlal.

Laikliği, Türkiye’nin sigortası olarak görüyorum…

Laikliği, Türkiye’nin sigortası olarak görüyorum…
Ayşe Arman

Bence çok samimi bir kitap.
Sıkı bir kitap.
Hadi biraz daha da ileri gideyim, bomba bir kitap.
Basbayağı açmış kalbini Levent Gültekin.
Soyunmuş bizim önümüzde.
Helal olsun!
İslamcılık dönemine ait hayatı üzerinden, dindar, muhafazakâr bir insanın yaşamını, duygusunu, önceliklerini, neyi, niçin istediğini, neye niçin karşı olduğunu anlatmış…
İslamcılara dair bir sürü şeyi bu kitapla öğrendim.
Duygulandım, şaşırdım, pek çok duyguyu aynı anda yaşadım.
Bize tuttuğu aynayı sevdim.
Kitabın sesini sevdim, sahici geldi.
Ben zaten Levent Gültekin’i samimi ve sahici buluyorum.
Kendini korumuyor. Filtresi yok. Düz bir adam.
Diken.com.tr’de yazıyor ve cesur yazılarıyla dikkat çekiyor.
Bir de tabii attığı tweet’lerle…
Türkiye’nin her yerine konferansa, seminere gidiyor, sürekli yapıcı şeylerden söz ediyor aslında, bu kitapta da yine ‘biz’ olabilmenin formüllerini vermiş…
Herkese iyi gelebilecek bir kitap; okuyun, okutun…
Laikliği, Türkiye’nin sigortası olarak görüyorumTebrik ediyorum! “İdeolojik mahalleden Türkiye’ye Onurlu çıkış” çok etkileyici bir kitap. İçinde bulunduğumuz hale ayna tutmuşsun, insan elinden bırakamıyor…

Teşekkür ederim.

Niye yazdın bu kitabı?
Kutuplaşma yüzünden, yıllardır herkes, kendi mahallesinde yaşıyor. Kendimize benzeyen insanlarla yaşıyoruz. Bu da bizi ister istemez birbirimize karşı yabancılaştırdı. Birbirimizin derdine, acısına sağır hale geldik. Bu yabancılaşma yüzünden AK Parti de, muhalif kesim de kendi tabanını tanımıyor. Tanımadığı insanlara bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Ama tanımadığı için bir duygu birliği kuramıyor. Kendi İslamcılık dönemine ait yaşantım üzerinden, dindar, muhafazakâr bir insanın yaşamını, duygusunu, önceliklerini, neyi niçin istediğini, neye niçin karşı olduğunu anlatmaya çalıştım. İstedim ki seküler kesim, o mahallede yaşayan insanları tanısın ve ona göre bir dil, tavır ve politika belirlesin.
Bu kitabı yazmanın tek sebebi bu mu peki?
Hayır! Bir diğer amacım da, İslamcılık ideolojisinin, AK Parti iktidarıyla iflas ettiğini anlatmak.

Pek iddialıymış…
Ama gerçek bu. İnancın bütün meseleleri çözeceğini, ülkeye huzur getireceğini düşünen insanlar, bunun böyle olmadığını gördüler. Ve yakından biliyorum, mutsuzlar. Büyük bir hayal kırıklığı yaşıyorlar. “İnanç, huzur getirecek!” derken, siyasetin elinde huzursuzluğun kaynağı oldu. Fakat yaşadıkları bu hayal kırıklıklarından sonra ne yapacaklarını, düşünsel olarak nereye gideceklerini bilmiyorlar. Bu iflasın üzerine kafa yorup yeni bir yol, düşünce oluşturamıyorlar. Dindarlar arasında üzüntü verici bir şaşkınlık ve bunun neticesinde de büyük bir tıkanıklık var. Ben kendi zihnimdeki düşünsel değişimi, sonuçlarını, o değişimle nereye gittiğimi, neyi niçin savunduğumu ve tüm bunların neticesinde, nasıl bir hayatla karşılaştığımı anlatarak, benim gibi hayal kırıklığı yaşayan insanlara kendimce bir yol arkadaşlığı yapmaya çalıştım.

“Değişimden korkmayın!” diyorsun…
Evet, insanın değişebileceğini, hem inancımızı koruyup hem de evrensel değerler etrafında yeni bir görüş oluşturabileceğimizi de anlatıyorum.

Kitapta bir de, “Bugün şikayet ettiğimiz sorunların oluşmasında toplum olarak hepimizin katkısı var!” fikrinin de altını çiziyorsun…
Aynen öyle! Mesela bir MHP’linin beni nasıl Kürt yaptığını anlattım. Milliyetçilik duygusuyla hareket eden, kimlik vurgusu yapan insanların, Kürt meselesini nasıl daha büyüttüklerini göstermeye çalıştım. Bu söylediğime de bütün kalbimle inanıyorum. Benim İslamcı olmamda, bazı Kemalistlerin söz ve davranışlarının da etkisi var. Farklı mahallelerde birbirimizle mücadele ederken, mücadele ettiğimiz kesimi esasında nasıl büyüttüğümüzü, söz ve davranışlarımızın sorunları nasıl daha da içinden çıkılmaz hale getirdiğini göstermeye uğraştım. Bilmem becerebildim mi?

Bu kitabı en çok kimlerin okumasını istersin?
Herkes okusun! Ama ille de sosyolojik tanım yapacaksak, Atatürkçüler okusun isterim. Ben niçin Atatürk karşıtıydım? Neydi buna zemin hazırlayan faktörler? Neden Cumhuriyet felsefesini anlamadım ve bu felsefenin ülkeye kattığı değeri göremedim? Bu körlüğüme ne kaynaklık ediyordu? Tüm bunları anlatarak, Atatürkçü kesime bir ayna tutmaya çalıştım. Sonra solcular okusun isterim. Çünkü gençliğimde, solcuları düşman olarak görüyordum. Solcuların hangi söz ve davranışlarına bakarak bu düşünceye kapılmıştım? Bunları anlatarak solcu kesime ayna tutmaya çalıştım. Milliyetçi ya da ülkücü kesimin okumasını isterim. Çünkü 23 yaşına kadar kendimi Kürt olarak tanımlamamış, kimlik vurgusu yapmamış, hayatım boyunca etnik kimliğe değer vermemiş biriyken bir MHP’li çıktı ve beni Kürt yaptı! Bunu anlatarak, ırk anlayışına dayalı Türk kimliği vurgusunun toplumu nasıl böldüğünü göstermeye çalıştım. Ama en çok da dindar kesimin okumasını istiyorum!

Neden?
Çünkü onların içinde büyüdüm, onlar gibi yaşadım! Onların kıymet verdiği değerlere göre hayatımı şekillendirdim. Onların karşı olduğu şeylere ben de karşıydım. Onların koruyup kollamak istediği değerleri ben de koruyup kolluyordum. İnancın bütün sorunları çözeceğini düşünüyordum. Fakat yaşadığımız hayat, tecrübeler, bize bu düşüncelerimizin sağlam bir temele dayalı olmadığını gösterdi. Neden böyle düşündüğümü anlattım. Peki bundan sonra ne yapacağız? İnancımızdan vaz mı geçeceğiz? Ya da yanlış olduğu ortaya çıkan düşüncelerimizi kör bir inatla sürdürecek miyiz? Hayatla inancımızın bağını nasıl kuracağız? Kendimce bunları da anlatmaya çalıştım…

Çok kıymetli bir şey yapıyorsun. İnsanlara, “Hem inancımızı koruyup hem de özgür, demokrat, bireyler olabilirsiniz!” diyorsun. Bunu da kendi yaşamın üzerinden göstermeye çalışıyorsun…
Ne güzel böyle düşünmen. Evet, nereye evrildiğimi, yaşadığım derin hayal kırkılığını nasıl aştığımı, yerine neyi ikame ettiğimi, kelimelerim yettiğince anlatmaya çalıştım.
İnsanların en zor yapabildikleri şey hatalı olduğunu kabul etmek. Bu ülkede hiçbir kesim kabul etmiyor. Sana ne oldu da bir aydınlanma yaşadın? Kafana saksı mı düştü? Nasıl oldu da, hatalı olduğunu düşünmeye başladın?
Hepimiz bu ülkenin evladıyız. Sorunlar uzaydan gelmedi! Ülke sorunlarını, bu ülkenin insanları olarak bizler ürettik. Bunları gördükten sonra yanlışta ısrar etmek, akılla bağdaşır bir şey değil. Ben kitapta anlattığım onca olay yaşadım. Ülkenin geldiği duruma baktım. Ve nihayetinde, bir yanlışın parçası olduğumu fark ettim. Eğer bir şey yapacaksam, önce kendimden başlamam gerektiğini düşündüm. Ben değişmezsem, ben düzelmezsem, kimseye “Değiş, yanlıştan vazgeç!” deme hakkım olmadığını kavradım. Başkaları için değil, kendi iç huzurumu yakalamak için yanlıştan döndüm. Ama tabii ki kafama saksı düşmedi! Yaşadığım bu düşünsel değişim, bir günde de olmadı! Akla hayale sığmayacak şeyler gördüm. Hepsinin sonunda, “Ben n’apıyorum ya?” diyerek, 20 yıl süresince yaptığım büyük, şatafatlı, saray gibi evi, gözümü kırpmadan yıktım ve yerine, şimdi tek odalı bir ev yapmaya çalışıyorum!

İNANÇ, İDEOLOJİYE DÖNÜŞTÜĞÜNDE İNANCI DA ÇÜRÜTÜYOR
İdeoloji ile inanç sence aynı şey mi?
Elbette değil! İnanç başka, ideoloji başka. İnanç, ideolojiye dönüştüğünde inancı da çürütüyor! Çünkü inanç, kalpte başlayan kişisel bir mesele. Yani neye, nasıl inanacağımız bizim kişiliğimizle, ahlâk anlayışımızla, karakterimizle, neyi nasıl anladığımızla çok ilgili. Aynı ayeti okuduğumuzda, hepimiz farklı bir yorum çıkarırız. Onun için tek bir İslam var ama milyonlarca Müslümanlık anlayışı var! Çünkü herkes, kendi kültürüne, kişiliğine, karakterine göre bir yaklaşım benimsiyor. Okuduğundan ona göre bir yorum çıkarıyor. Bir kişinin yorumunu, anlayışını bir fikir olarak kabul edip onu bütün topluma dayatmak demek, bir kişinin kendi gömleğini bütün topluma giydirmeye çalışması gibi anlamsız bir şey!

YENİ BİR ‘BİZ’ LAZIM!
Sence bugünün Türkiye’sinde, herkesin kendi ideolojik mahallesinden ‘onurlu çıkış yapması’ mümkün mü?
Niye olmasın? Elbette mümkün! “İdeolojik mahalleden çıkalım” derken, “İnancımızı, mezhebimizi, kimliğimizi terk edelim” demiyorum ki… Onlarca yıldır toplum olarak manasız bir kavga veriyoruz. “Ben haklıyım”, “En doğru benimkisi” kavgası. Bu kavgalar yüzünden ülke bu halde. Enerjimizi, bu kavgalarla harcadığımız için bilimde, sanatta, teknolojide, eğitimde, ekonomide, mimaride vs. dünyanın gerisinde kalmışız. “Kimsenin inancına mezhebine karışmayalım, hatta bakmayalım, merak etmeyelim ve işimize bakalım” diyorum. Budur. ‘Onurlu çıkış’tan kastım da değerlerimizden vazgeçmek değil. İdeoloji haline dönüştürmekten vazgeçmek. Bir başkasına dayatmaktan vazgeçmek. Başkalarının da bizim gibi düşünmesini, giyinmesini, inanmasını, yaşamasını istemekten vazgeçmek. Türkiye ağır yara alırken, bizler artık mahallelerimizi düşünemeyiz. Bir ev düşün, odalarında yaşıyoruz fakat ev çöküyor. Salona inip oturup, konuşup hep birlikte ele ele verip, bu evi yeniden yapmayacak mıyız yani! Kaldı ki, başka seçeneğimiz mi var? Ülkemiz olmadıktan sonra inancımız, mezhebimiz, kimliğimiz, ideolojimiz neye yarar ki?

Laikliği, Türkiye’nin sigortası olarak görüyorum. Yeni bir ‘biz’ yaratmalıyız diyorsun.
Evet. Çünkü herkesin ‘biz’i farklı. Mesela Atatürkçü biri, ‘biz’ dediğinde toplumun bütününü değil Atatürkçüleri kast ediyor. Ya da AK Partili biri, ‘biz’ dediğinde AK partilileri kast ediyor. Aleviler ve Kürtler için de geçerli bu. Halbuki hepimiz, ‘bu ülkenin evladı ortak paydası’nda buluşuyoruz. Hepimiz iyi eğitim istiyoruz. Hepimiz çocuklarımıza yaşanabilir bir ülke bırakmak istiyoruz. Hepimiz dünyada başı dik gezmek istiyoruz. Hepimiz adalet istiyoruz. Bütün bunlar bizi ‘biz’ yapmaya yetmiyor mu ki inanca, mezhebe, kimliğe bakarak ‘biz’ tanımı yapıyoruz? Her kesimde iyi insanlar var. Aynı zamanda her kesimde kötü insanlar da var. Ben diyorum ki, her kesimdeki iyi, işini iyi yapan, çalışkan, yetkin, dürüst insanların bir araya geldiği yeni bir ‘biz’ tanımı yapabiliriz. Kaldı ki bazı anlarda o ‘biz’i yaratıyoruz zaten. Mesela Neşet Ertaş, Âşık Mahzuni, Emel Sayın dinlerken, aynı ‘biz’ oluyoruz. Cem Yılmaz’a, Kemal Sunal’a gülerken ‘biz’ oluyoruz. Turist Ömer’i izlerken de ‘biz’ oluyoruz. Ya da kebapla, lahmacunla, kokoreçle… Çünkü bir anda farklılıklarımızı bir tarafa atıp hepimiz aynı damak tadına uygun yemeklerden lezzet alıyoruz. Yani bu ülkenin kültürü, değerleriyle yoğrulan insanlar, zaten o ‘biz’ denilen topluluğu oluşturuyorlar. Tek sorun siyasi anlayışımızda. Siyaset söz konusu olduğunda, ‘biz’ kavramının anlamı değişiyor. İnanç, mezhep ideoloji temelli bir ‘biz’ çıkıyor ortaya. Bunun değişmesi gerekiyor. Ülkemiz için iyi şeyler yapmaya çalışırken ‘biz’ olalım!

Bu söylediklerin harika da… Acaba çok mu iyimsersin?
Yoo, alakası yok! Biz farklı mahallelerde yaşasak da, kader ortaklarıyız. Hepimizin kaderi, bu ülkede yaşayan diğerinin elinde. Milyar dolarlık bir işadamının kaderi, Bağcılar’da asgari ücretle çalışan bir yoksulun elinde. Diyarbakır’dakinin tercihi, Edirne’dekinin yaşamını etkiliyor. Ülkede bir grup iyi eğitim alıyor ama büyük bir grup kötü eğitim alıyor. Böyle bir durumda iyi eğitim alan o grubun mutlu olabileceği bir ülke olur mu burası? Mesela Robert Kolej mezunları şu yaşadığımız koşullarda mutlu mu? Yoksulluğun yüksek olduğu bir ülkede, zenginler mutlu olabilir mi? Şu anda olabiliyorlar mı? Bütün zenginler, o yoksul insanların ağzının içine bakıyor. “Aman tercihini değiştirsin de, bir gece ansızın malımıza, mülkümüze el koyabilecek bu siyaset anlayışı bitsin!” diye. Ülkemizi, onun iyi olmasını, huzurlu olmasını esas almalıyız. Aynı ülkenin evlatlarıyız, yapacağımız tek şey bunun farkına varıp öyle hareket etmek. Etmezsek, hep birlikte çürüyeceğiz.

Münir Özkul ile Adile Naşit’in oynadığı filmlerdeki gibi mahalleler mi hayal ediyorsun sen?
Yeşilçam filmleri bize saygıyı, komşuluğu, dert ortaklığını, el ele verip bir sorunun üstesinden gelmeyi anlattı. Tatlı, saygılı, sıcak bir birlikteliği gösterdi. Söylediğim, bunun gerçek hayatta da mümkün olduğu. Ve buna mecbur olduğumuz! İşini iyi yapan, çalışan, başkasının hakkını yemeyen, saygılı, neşeli insanlar olarak yaşanabilir bir ülke haline gelmemiz. İdeolojik mahallelerden çıkıp, gerçek komşuluğun olduğu, yardımlaşmanın olduğu, ayrımın olmadığı kimsenin kimsenin inancına, mezhebine karışmadığı hatta merak dahi etmediği bir anlayış. Bu, çok zor değil. Yeter ki bu ülkenin sadece ‘bizim’ değil, ‘hepimizin’ olduğu fikrini benimseyelim. Türkiye, farklı kesimlerin bir araya gelmesiyle oluşan ülkenin adıdır. O farklılıklar zenginliktir. O farklılıklarımızın kavgasını yapmayalım, tadını çıkaralım…

EN BÜYÜK KIRGINLIĞIM KENDİME… HARCADIĞIM HAYATIMA! HEBA ETTİĞİM GENÇLİĞİME…
“Levent Gültekin, intikam almak için yazmış bu kitabı!” diyenler de olacaktır. Cevabın n’olacak?
Ben aslında niçin İslamcı olduysam, aynı gerekçelerle de İslamcılıktan uzaklaştım! Ben değerlerim, ilkelerim olsun, barış olsun, dostluk olsun diye İslamcı oldum. Teoride böyleydi. Pratikte böyle olmadığı için de uzaklaştım. Evet, ne yaşadım, ne gördüm her şeyi anlattım. Ama bir intikam, bir hesaplaşma, bir yerme, bir kınama duygusuyla yapmadım. İslamcılardan tek bir şey istemedim. Ne bir makam, ne bir ihale, ne bir başka bir şey… Sorunun, insanlarda değil, inancın ideolojiye dönüşmesinde olduğunu anlattım. Kimseye ne bir kinim, ne kırgınlığım ne de öfkem var. En büyük kırgınlığım kendime. Harcadığım hayatıma! Heba ettiğim gençliğime! 25 yaşındayken Erdoğan’a hesap sorar gibi yakasına yapıştığımı anlattım. O yaşlarda gezdiğim, gördüğüm cemaatlerdeki sakatlıklara itiraz ettim. Bütün güç, devlet imkanları, para, her şey onların, yani benim arkadaşlarımın elindeyken, ben arkamı dönüp çıktım. Tek bir Allah’ın kulu, “Levent, bizden şunu istedi, vermedik!” desin, ben bütün iddialarımdan vazgeçerim. Diyemezler çünkü çok şükür kimseden hiçbir şey istemedim!

HEPİMİZİN ONURLU ÇIKIŞA İHTİYACI VAR
Diyorsun ki, “Laiklik, bu ülke için olmazsa olmaz değerlerden biri!” Bu düşünceye ulaşmanda ne etkili oldu?
Eskiden uygulamalara bakarak, laiklik hakkında bir kanaat edinmiştim. Şimdi meseleye akılla bakıyorum. Yaşadıklarımız, gördüklerimiz, geçmişte yaşananlar bize gösterdi ki, laiklik bir kişinin, kendi inanç anlayışını hepimize dayatmasının önündeki en büyük engel! Yani adamın biri, dinden bir şey anlıyor, sonra da ele geçirdiği güçle, o anlayışı bize dayatıyor. Ülkeyi, o anlayışla yönetiyor. Oysa inanç, bireysel bir eylem. Laiklik olmazsa, o bireyin eylemi, hepimize tek doğru inanç olarak dayatılıyor. Kimileri de, kendilerini Allah adına yetkili görüp, kendilerinde bize bir din anlayışı dayatma hakkı buluyor. O kişinin anladığı din, hepimizin hayatına şekil vermeye başlıyor! Osmanlı dönemi, hatta Ortaçağ’da Batı’da yaşananlar, bize bunun çıkmaz bir sokak olduğunu gösteriyor. Yani inanç, toplumsal meselelerde belirleyici norm olduğunda, hiçbir sorunu çözemiyorsun. Mesela kitapta bir anekdot anlattım, dini cemaatlerden biri, vaazlarda mikrofon kullanmıyordu. Çünkü onlara göre, teknolojik gelişme dine aykırı! Şimdi o cemaatin, ülke yönetiminde söz sahibi olduğunu düşünün… Halimiz nice olur! Ben bu yüzden laikliği, Türkiye’nin sigortası olarak görüyorum. Tamam geçmişte, pek öyle uygulanmadı ama uygulamasına değil, anlamına bakmalı ve gerçek anlamıyla uygulamanın yolunu açmalıyız…

Ne yani, sen şimdi Atatürkçü mü oldun?
İstesem de olamam ki! Atatürk’e minnet, saygı duyuyorum. Onu, felsefesini, yapmaya çalıştığı her şeyi anlıyorum ve benimsiyorum. Onun aklındaki Türkiye’nin yaşanabilir bir Türkiye olacağını düşünüyorum. Ama tüm bunlar, beni, Atatürkçü yapmaya yetmez. Çünkü Atatürkçülük bir görüş değil, bir inanç. O mahallenin yerlileri var. Benim gibi sonradan gelenleri fazlalık gören yerliler! Atatürk’ü ne kadar anlarsam anlayayım, onun felsefesini ne kadar benimsersem benimseyeyim, aileden doğma büyüme bir Atatürkçü gibi olamam…

Bu yaklaşım sadece Atatürkçüler için mi geçerli?
Hayır, her mahallenin, her ideolojinin, bir yerlileri, yani gerçek sakinleri, bir de o mahallede kiracı gözüyle bakılanlar var! Mesela sen, istesen de, dindar olamazsın. Çünkü dindar mahallenin de yerlileri var.Ya da HDP’li olmazsan, Kürt kabul etmezler seni. Mesela Mehmet Şimşek Kürt ama ideolojik olarak orada olmadığı için, Kürt kabul edilmiyor. İşte bu “mahalle sahiplik duygusu”, başkalarını da mahallelerine hapsediyor. Çıkamıyoruz oralardan. “Onurlu çıkış” demek, bu gelene, gidene yol açmak, bu mahalle kültürünü terk etmek. Kendini o inancın, ideolojinin sahibi görmekten vazgeçmek…

GERÇEK İSLAM DİYE BİR ŞEY YOK!
Sen okuyanlara soruyorsun, ben de sana sorayım: “Gerçek İslam hangisi? Milyonlarca farklı yorumdan, tarzdan, inanıştan hangisi?”
Ne yazık ki gerçek İslam diye bir şey yok! Bu anlamsız bir arayış. Bu anlamsızlığın iki nedeni var. Birincisi, İslam Müslümanların elinde çürüdü. Yani hayatla bağı koptu. Müslümanlar İslam’ı kendilerine benzettiler. Yüzlerce yıldır her gelen din adamı bir yorumla, dine bir ekleme yaptı. Mesela “Zina, haramdır. Öyleyse zinaya giden yollar da haramdır. O nedenle kadınla tokalaşmak da haramdır” dedi biri. Bir başkası, “İçki haram. Öyleyse içkili restoranlarda yemek yemek de haram” dedi.� Böyle milyonlarca kişisel yorum, dinin kuralı gibi gösterildi ve benimsetildi. Neticesinde fındık kadar öz şeklinde olan bir din, ulemanın, Müslümanları kontrol altına almak için eklediği yorumlarla, bir bina büyüklüğünde kartopuna dönüştü! Şimdi o kartopu içinde o fındığı arıyorlar! O fındığı bulmaya kimsenin gücü yetmez… Nafile bir çaba!

AK PARTİ’NİN İSLAMCILIK ANLAYIŞI ORTAOKUL DÜZEYİ BİR İSLAMCILIK
Kitaptan anlıyoruz ki, sen 14-15 yaşlarında bayağı militan Müslümansın ve dünyanın geri kalan milyonlarca insanının işe yaramaz gereksiz kişiler olduğunu düşünüyorsun?

İslam’ın en temel vaazlarından biri: “İnanıyorsanız en üstün sizsiniz!”dir. Biz de inandığımız için, kendimizi üstün görüyorduk. İnanmak da yetmiyordu. Bir de onu ideoloji olarak, yani inançtan anladığımızı yaymayı, Müslümanlığı, ülkede en temel değer olarak benimsetmeyi bir amaç olarak benimsemiştik. Allah’ın, insanı yaratma amacı da buydu. Böyle bakıyorduk. “Biz, o amaca göre yaşadığımıza göre gerçek Müslümanlar bizleriz”” deyip, bu bilinci taşımayan insanları gaflet ve delalet içinde, işe yaramaz insanlar olarak görüyorduk. Bir insana değer verirken, inancına bakıyorduk. Yaptığı iş, verdiği eser, bir konuda gösterdiği başarı bunlara pek kıymet vermiyorduk. “İnanmıyorsa, ne yaparsa yapsın kıymeti yok!” diye bakıyorduk. Ama hayat bana, iyi insan olmanın, inançla bir alakasının olmadığını; üstünlüğün, iyi insan olmakta olduğunu, iyi işler yapmakta, ülkesine toplumuna bir değer katmakta olduğunu gösterdi. Biz İslamcılar olarak, kendimizi en üstün insanlar görürken, birden fark ettim ki, İslamcılar arasındaki başka cemaatler, kendi cemaatinden olmayanları Müslüman bile kabul etmiyorlar! Üzülerek görüyorum ki, AK Parti iktidarı, benim 15 yaşındaki İslamcılık anlayışımla ülke yönetiyor. Meselelere benim o yaşlardaki aklımla bakıyor. O yüzden neyi, niçin söylediklerini, nereye varmak istediklerini kolayca anlayabiliyorum. AK Parti’nin İslamcılık anlayışı gerçekten söylüyorum, ortaokul düzeyi bir İslamcılık…

ÖĞRETMENİM, SOLCU OLSAYDI BELKİ BEN DE SOLCU OLACAKTIM
Lisedeki sevdiğin öğretmen İslamcı değil de, solcu olsaydı, sen solcu mu olurdun?
14-15 yaşındaki çocuklar olarak, esasında hiç birimiz seçtiğimiz ideolojileri okuyarak tartarak, kıyaslayarak seçmedik. O yaşlarda ya okuduğumuz bir kitaptan, yazardan ya bir öğretmenden, sevdiğimiz saydığımız birinden etkilenerek bir ideolojiye dahil oluyoruz. Bu şekilde, kimimiz solcu olduk, kimimiz İslamcı. Benim şansıma da İslamcılık düştü. Ahmet Kaya, Ümit Kıvanç’ın belgeselinde, solcu oluşunu şöyle anlatıyor: “Bir tamircide çalışıyordum. Herkes bana, “Lan git şuradan bir sigara al, oğlum koş şunu getir!” şeklinde davranıyordu. Bir gün dükkana abiler, ablalar geldiler ve bana “Siz” diye hitap ettiler. Hayatımda ilk defa biri bana “Siz” diyordu. “Kim bunlar?” diye sordum. “Solcu gençler” dediler. O gün solcu olmaya karar verdim!” Allah rahmet eylesin, benimki de Ahmet Kaya’nın duygusunda farklı değildi. Bizimkisi, esasında var olma, birey sayılma, hayata tutunma savaşıydı. Bunun için de bir ideolojiye tutunma, bir çevrenin, bir topluluğun içine girme ihtiyacı duyuyorduk. Hepimiz bir bahaneyle bir yere dahil olduk. Evet, hocam solcu olsaydı, belki ben de solcu olacaktım…

NASIL MI GEÇİNİYORUM?
Sürekli bir yerlerden para aldığın, destek gördüğün söyleniyor, gerçek mi?
Toplumun bir kesiminde tuhaf bir hastalık var. Tek başına bir kişinin varlık gösteremeyeceği, başarılı olmayacağına dair bir düşünce var. Kendilerine olan güvensizliği herkese yansıtıyorlar! Toplumun bana olan iltifatını, birilerinin parlatma çabası sonucunda oluşan bir duygu olduğunu sanıyorlar. Ben, iktidara muhalefet ediyorum. Ama hesaplarım, telefonlarım, kiminle görüşüp, kiminle görüşmediğimi devlet bilecek durumda. Ne bir partim var, ne cemaatim, ne görüştüğüm bir grup ne de mahallem. Birilerinden tek kuruş maddi ya da hesaplı bir parlatma desteği alıyorsam, ortaya çıkarsınlar! Özgürlüğümü, bağımsızlığımı kimseye satacak kadar köle ruhlu değilim. Böyle biri olsaydım, iktidarda yandaş olan herkesi paraya, makama boğan arkadaşlarımı terk etmezdim…

Peki bir yerden maaş almıyorsun nasıl geçiniyorsun? Geçmişte kazandığın paralar hala seni geçindirebiliyor mu?
Bu soru en çok karşılaştığım sorulardan biri. Kısaca şöyle cevap vereyim: 20 yıllık yöneticilik hayatımda edindiğim birikimlerim vardı, hepsini sattım, topladım ve kira geliri olan bir gayrimenkule yatırdım. O kira geliri hem evimin kirasını ödüyor hem de yaşamımı sağlıyor. Çok şükür daha fazlası için bir arzum da yok, hırsım da…

POLİTİKADA KARİYER HESABIM YOK
Günün birinde seni de politika sahnesinde görecek miyiz?
Politikada bir kariyer hesabım yok. Ama hayatın, bizi ne zaman neye mecbur edeceğini de bilemeyiz. Mesele ilke olduğunda da, “Ben istediğimi yapmak istiyorum!” lüksü içinde olamayız. Ülke olmadıktan sonra yazsak, konuşsak, düşünce üretsek neye yarar ki…

BU DA BENİM AYIBIM
İslamcı düşüncelerin babanla aranda sorun yaratmış. Baban, ta en başından beri, “Gittiğin yol, yol değil” demiş. Onun bu bilgeliği beni çok etkiledi. İlkokul mezunu olmasına rağmen, nasıl bu kadar ileri görüşlüydü?�
Evlatlar, kabul etmese de, babaların hayat tecrübesi var! Ben de bunu anlamayan evlatlardandım. İslamcı olduğumda, ilkokul mezunu bir baba, benim bugün büyük aydınlanma sonunda söylediğim cümleleri bana o zaman söylemişti! Güya okumuş biri olarak, onun o zaman söylediklerini ancak 40 yaşında anlayabildim. Bu da benim ayıbım…

Türkiye’de yolsuzluk nasıl yapısallaştı?

Türkiye’de yolsuzluk nasıl yapısallaştı?
Sencer Ayata

AKP iktidarı tüm olanakları kullanarak kendi hükümetleriyle ilgili yolsuzluk konularını siyasi gündemin dışında tutmaya çalışmaktadır. Geçmişte yolsuzluk iddiaları ile hükümetleri deviren medya sindirilmiş ve susturulmuştur. Devlet harcamalarını denetlemekle yükümlü olan parlamento güçsüzleştirilmiştir. Yolsuzlukları cezalandırmakla görevli olan yargı, siyasetin denetimi altına alınmıştır. Doğru bilgi azaldıkça, yolsuzlukları olağan karşılayan bir anlayış ve değer sistemi yaygın bir kitleye kabul ettirilmiştir. Bugün gelinen noktada yolsuzluktan söz etmek mevcut siyasi iktidar tarafından “darbecilik” olarak nitelendirilmektedir.

Tüm kısıtlamalara rağmen iki önemli gelişme, yolsuzluk konusunu siyasetin ve kamuoyunun gündemine taşımaya başlamıştır. Birincisi, “Zarrab” davasıdır. Davanın görüşülmesine yakında başlanacak olması, davanın kapsamının genişletilmesi ve bizzat AKP yöneticilerinin davaya ilişkin olarak ABD ile yaşanan anlaşmazlıkları açıkça dile getirmeleri… İkinci neden, belediye başkanlarının istifa sürecinde ortaya atılan yolsuzluk haberleri ve çeşitli dosya iddialarıdır.

Yolsuzluk sistem sorunu haline geliyor
Türkiye, Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün yayımladığı 2016 Dünya Yolsuzluk Algısı Endeksi’nde 100 üzerinden ancak 41 puan alabilmiş ve 75’inci sıraya düşmüştür. 2013 yılında 53. sırada olan Türkiye yalnızca 3 senede tam 22 sıra gerilemiştir. AKP iktidarının tüm örtbas etme çabalarına rağmen Türkiye yolsuzlukla ilgili olarak böylesine vahim bir tablo ile karşı karşıya kalmıştır. Türkiye’nin de içinde yer aldığı alt sıralarda bulunan ülkelerde yolsuzluk bir sistem sorunu olarak görülmektedir. Diğer bir deyişle bu ülkelerde yolsuzluk yapısallaşarak siyasi, ekonomik, toplumsal sistemin bir parçası haline gelmiştir. Yani yolsuzluk kişilerin ve kuruluşların yaptıkları uygunsuz işler, küçük ya da büyük çaplı münferit olaylar olmaktan çıkmıştır. Karşımızda yapısal bir sorun olarak durmaktadır.

Yolsuzluk olgusunu tüm boyutlarıyla kavrama ve yolsuzluklara karşı etkin bir mücadele yürütme, yolsuzluğun nasıl bir “iklim” içinde kök saldığını iyi anlamayı gerektirmektedir. Yolsuzluk elbet AKP iktidarı öncesinde de vardı. Ama AKP iktidarının özellikle son yıllarında yoğunlaşan üç eğilim Türkiye’de yolsuzluğun yapısallaşmasına yol açmıştır: Rejimin otoriterleşmesi, rant ekonomisi ve denetimsizlik… Türkiye artık bir yolsuzluk sarmalının içine girmiştir.

Bu yazının esas konusu üçüncüsü, yani denetimsizliktir.

Rejimin otoriterleşmesi
2016 Dünya Yolsuzluk Algısı Endeksi’nin üst sıralarında Danimarka, Yeni Zelanda, Finlandiya, İsveç, İsviçre ve Norveç yer almaktadır. Yolsuzlukların en az görüldüğü ülkeler, demokratik hukuk devleti ilkelerini en üst düzeyde gözeten ülkelerdir. Buna karşılık Somali, Sudan, Kuzey Kore, Suriye, Yemen, Afganistan, Libya gibi ülkeler son sıraları paylaşmaktadır. Yolsuzlukların en yoğun yaşandığı ülkeler ise otoriter rejimlerle yönetilen diktatörlüklerdir. Diğer bir deyişle otoriterleşme ve yolsuzlukların artması paralel süreçlerdir. Nitekim, AKP iktidarında yoğunlaşan otoriterleşme sürecinde yolsuzluğun denetlenmesini sağlayan siyasi, hukuki, idari ve cezai altyapı büyük ölçüde tahrip edilmiştir.

Rant ekonomisi
Yolsuzluğun artmasının ikinci önemli nedeni rant merkezli ekonomik büyüme politikalarıdır. Bu süreçte kaynak dağıtım yöntemleri ve mekanizmaları merkezileşmiş, kişiselleşmiş ve keyfileşmiştir. Devlet yönetiminde liyakat ilkesi çökmüş, bu ilkenin yerini partizan ve yakınları kollamaya dayalı patronaj sistemi almıştır. AKP yönetiminde siyasi ve ekonomik güç, siyasi ve ekonomik elitler, kamusal ve özel çıkarlar iç içe geçmiştir. Doğal ve kamusal kaynaklar öncelikle iktidar elitlerini zenginleştirmek için tahsis edilmektedir.

Denetimden kaçan “sorumsuz” iktidar
Türkiye’de yolsuzluğun önlenmesinin en temel ön koşulu siyasi, idari, adli ve toplumsal denetimdir. Sorumluluktan kaçan AKP iktidarı denetim kurumlarını ve mekanizmalarını büyük ölçüde etkisiz hale getirmiştir.

Siyasi denetimin zayıflatılması
“Saydamlık”, devletin ve onu yöneten siyasi iktidarın milletten topladığı kaynakları nasıl ve nerede kullandığını en ince ayrıntısına kadar ortaya koyması demektir. Yönetimin yurttaşlara devlet harcamalarının kuruşuna kadar hesabını vermesi demektir.

Oysa mevcut siyasi iktidar devletin bu temel sorumluluğunu yerine getirmekten kaçınmaktadır. Hükümetin ve bürokrasinin icraatını denetlemekle yükümlü kurumlar birbiri ardına tasfiye edilmektedir. “Hesap verebilirlik” ilkesi aşındıkça, denetlenme mekanizmaları zayıfladıkça ve toplum üzerindeki siyasi baskılar yoğunlaştıkça yolsuzluk dizginlenemez boyutlara ulaşmaktadır.

Yolsuzluğun önlenebilmesi için, demokratik sistemin temeli olan kuvvetler ayrılığı ve hukukun üstünlüğü ilkeleri geçerli ve yürürlükte olmalıdır. Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün Türkiye Şeffaflık Sistemi Analizi, Türkiye’de siyasi ahlak sorununun temel nedenini yürütmenin aşırı güçlenmesi ve tüm kurumlar üzerinde baskı yaratması olarak belirlemektedir. AKP iktidarında, siyasi gücün tekelleşmesi muhalefetin ve sorumlu kuruluşların mücadele kapasitesini ve olanaklarını kısıtlamaktadır.

Yasama denetiminin başlıca unsurları arasında yer alan Meclis araştırması, soruşturması, Yüce Divan’a sevk, gensoru, sözlü veya yazılı soru gibi siyasi mekanizmaların etkinliği büyük ölçüde kırılmıştır. Yasal düzenlemeler yapılırken Meclis komisyonları devre dışı bırakılmaktadır. OHAL sonrasında pek çok yasal düzenleme TBMM devre dışı bırakılarak gerçekleştirilmiştir.

İdari ve mali denetim kurumların işlevsizleştirilmesi
Hükümetin harcamalarını denetlemekle görevli teftiş kurulları işlemez hale getirilmiştir. TMSF, BDDK, Merkez Bankası gibi özerk olması gereken kurumların özerklikleri kaldırılmış ve bu kurumlar yürütmeye tabi kılınmıştır. Sayıştay denetimini ve TBMM’nin bütçe yapma hakkını ortadan kaldırmaya yönelik düzenlemeler yapılmıştır. Böylece devlet harcamaları ve ekonomiye ilişkin uygulamalar denetimden kaçırılmış, kamu kaynakları kuralsız ve keyfi şekilde dağıtılır hale gelmiştir.

Cezasızlık
AKP iktidarı başta Kamu İhale Yasası olmak üzere yapılan yasal değişikliklerle yolsuzlukla mücadeleyi büsbütün zayıflatmıştır. İktidar konuya ilişkin olarak AB tarafından öngörülen yasal düzenlemelerden ısrarla kaçınmıştır. Daha ötesi mevcut yasalarla uygulama arasında tam bir uçurum oluşmuştur. Yasalara uyulmamakta ancak muhalefetle ilişkili olduklarında idari ve cezai işlemlere tabi tutulmaktadır.

Yargı, yürütme organının denetim ve baskısı altına alınmıştır. Başta Anayasa Mahkemesi olmak üzere yüksek yargının yapısı ve işleyişi değiştirilmiş, özel yetkili mahkemeler kurulmuştur. Tahkikat, yargılama ve cezalandırma engellenmektedir. Yolsuzluğun açığa çıkarılması için bilgi verenler cezalandırılmaktadır. Dosyaların ve delillerin cesaretle ortaya çıkarılabileceği güvenli bir yasal ortam kalmamıştır. Yolsuzluklar örtbas edilmekte, suçlular cezasız kalmaktadır.

Türkiye’de yolsuzlukla ilgili mevzuat dağınıktır. Sayıştay raporları düzgün olarak TBMM’ye gelmemektedir. Örtülü ödenek ve devlet sırrı gibi kavramlar, yönetimin şeffaflığını ve hesap verebilirliğini hiçe sayacak biçimde kullanılmaktadır. Adli Kolluk Yönetmeliği’nde yapılan değişikliklerle, yolsuzluğa karışmış devlet görevlileri hakkında soruşturma izni verilmemesi sağlanmıştır. Yolsuzlukları ve yolsuzluğa bulaşmış kişileri yargı denetiminden kaçırmak amacıyla birçok yasal düzenleme yapılmıştır. Yolsuzlukların üzerine gitmek isteyen birçok hâkim ve savcının görev yeri keyfi biçimde değiştirilmiştir.

Medyanın susturulması
Yolsuzluk, bilgiye erişimin güçleştiği ortamlarda daha kolay yapılır ve yaygınlaşır. Eleştiriye tahammülsüzlüğü giderek artan mevcut siyasi iktidar düşünce, ifade ve toplantı özgürlüğünü baskı altına alarak yolsuzluklarla ilgili bilgilerin gün ışığına çıkartılmasını engellemektedir. Kamuoyunun siyasi iktidardan hesap sorması neredeyse olanaksızlaştırılmıştır. Karanlıkta bırakma, yolsuzlukların geniş bir alana yayılmasına neden olmuştur.

Siyasi iktidar medyayı tam baskı altına almış durumdadır. Çok sayıda basın-yayın kuruluşu önce TMSF’ye devredilmiş, ardından da AKP hükümetleri tarafından yandaş gruplara teslim edilmiştir. İktidar kontrolünde olmayan medyanın sesi birkaç kuruluş dışında büyük ölçüde kesilmiştir. Siyasi iktidar RTÜK’ü medya üzerinde baskı kurma aracına dönüştürmüştür. Düşündüklerini ifade ettikleri için işine son verilen, tutuklanan ve cezalandırılan medya mensuplarının sayısı daha önce hiçbir dönemde görülmeyen devasa boyutlara ulaşmıştır. Sonuçta az sayıdaki muhalif basın kuruluşu ve televizyon kanalı dahi yolsuzluklarla ilgili konuları dile getirmekten korkar hale gelmiştir. Yolsuzluk haberleri, izleyicilere ve okurlara yurt dışında görülen davaları aktarmanın ötesine gidememektedir.

Yolsuzlukla ilgili sosyal medya paylaşımları da, siyasi iktidar tarafından sıkı takibe alınmakta, hatta eleştirel paylaşımlar yapanlar cezalandırılmaktadır. Vatandaşların internet üzerindeki tüm faaliyetleri devlet tarafından kontrol edilmektedir.

Toplumun tepkisizleştirilmesi
Yolsuzluğa karşı mücadelenin başlıca unsuru toplumda yolsuzluk konusunda güçlü bir farkındalık ve duyarlılık yaratılmasıdır. Oysa AKP iktidarı toplumsal farkındalık oluşmasını üç koldan engellemektedir. Birincisi, iktidarı eleştiren sivil toplum örgütlerinin faaliyetleri kısıtlanmaktadır. Söz konusu kuruluşlar iktidar yetkilileri tarafından doğrudan hedef haline getirilerek yıpratılmaktadır. Türkiye’de yolsuzlukların karşısına dikilebilecek güçte bir sivil toplum örgütlenmesinden söz etmek artık mümkün değildir.

İkincisi, siyasi iktidar yolsuzlukların üzerini örtmek için milli ve dini değerleri sömürmektedir. Yolsuzluk iddiaları ne zaman gündeme gelse, “darbeciler”, “dış mihraklar”, “faiz lobisi”, “din düşmanları” gibi hayali “şeytanlar” yaratılmakta ve kamuoyunun ilgisi yolsuzluklardan başka alanlara kaydırılmaktadır.

Üçüncüsü, siyasi iktidar, toplumda yolsuzluğun “anlayışla” karşılanmasını sağlayacak söylemlerin arkasına sığınmaktadır. “Çalıyor ama çalışıyor”, “hangisi yemiyor ki!”, “başkası yiyeceğine onlar yesin”, “o paralarla cami yapılıyor” gibi söylemler geniş toplum kesimlerini yolsuzluklarla ilgilenmeme, hatta yolsuzluğu meşru görme noktasına getirmiştir. Yolsuzluk olağanlaştırılmıştır.

Yolsuzluğun ağır maliyeti
AKP iktidarının kolladığı kimselere, kuruluşlara ve gruplara özel avantajlar sağlaması, yurttaşların kamu olanaklarından eşit şekilde yararlanmalarını engellemektedir. Yolsuzluğun artmasıyla ekonomide israf, savurganlık ve verimsizlik artmaktadır. Yaşamın her alanında kurallar ve kanunlar çiğnenmektedir. Kuralsızlık ve hukuksuzluk ülkeyi hızla ekonomik durgunluğa, siyasi istikrarsızlığa, ahlaki ve toplumsal bunalıma sürüklemektedir.

Yolsuzluk bir yandan siyasi iktidarı ayakta tutmakta, diğer yandan yozlaştırmakta ve içten içe çürütmektedir. Türkiye’yi yolsuzluk sarmalına sokan mevcut sistem ve bu sistemi ayakta tutan iklim değişmeden yolsuzluğun ve onun yol açtığı büyük tahribatın önüne geçilmesi mümkün değildir.

Beklendiği gibi…

Beklendiği gibi…
Deniz Kavukçuoğlu

AKP’liler bir süredir nefeslerini tutmuşlar, Ankara, Bursa ve Balıkesir belediye başkanlarının istifa edip etmeyeceklerini bekliyorlardı. Haklılardı çünkü başkanlar istifa etmezlerse bu, Reis’e karşı başkaldırı anlamına gelecekti. AKP’de ise böyle bir durum kuruluşundan bu yana görülmemişti. Reis ne istemişse, ne demişse, ne buyurmuşsa itirazsız uyulmuş, bir dediği iki edilmemişti.

Reis’in buyruğu bu sefer hepsinden daha önemliydi çünkü ortada kendisini doğrudan ilgilendiren bir durum söz konusuydu. Ne olursa olsun bir kez daha Cumhurbaşkanı olmak istiyor, kendisinin dümeninin başında olmadığı bir Türkiye’yi düşünmüyor, düşünemiyordu. Cumhurbaşkanlığı referandumunda 14 büyük kentte “hayır” oylarının ağır basmasından tedirgin olmuş, 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde ibreyi kendi lehine çevirmek, 4 Ağustos 2019 günü yapılacak Cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerine buradan alacağı rüzgârla gitmek istiyordu.
***
Durum Cumhuriyet okurları için açıktı; haber servisimiz konunun üzerinde yeterince durduğu gibi köşe yazarlarımız da açıklayıcı yorumlar yapıyorlardı.
Fakat Cumhurbaşkanı’nın örtülü örtüsüz tehditlerine, Başbakan’ın “yol gösterici” söylemlerine karşın üç başkan direniyordu. Her üçünün de belediyecilik konusunda sınıfta kalmış olmalarına karşın direnişleri boyunca muhalif kanatlardan kendilerine destek veriliyordu. Bu doğaldı. Demokrasiye bağlılık insanı, kim olursa olsun haksız yere mağduriyete düşürülme tehdidi altında olanlara temsili demokrasinin temeli olan “seçimle gelen seçimle gider” ilkesi adına destek vermeye zorluyordu.

Bu desteğin son çözümlemede bir yararı olacağı düşüncesinde değildim. Sonunda Cumhurbaşkanı’nın fendi demokrasiyi yenecekti. Yenecekti çünkü başından beri AKP ile demokrasinin yıldızı hiç barışmamıştı.
AKP’nin lideri Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın demokrasiyi koşullara bağlı dar bir çerçevede değerlendirdiğini 14 Temmuz 1996 günü o zamanlar Milliyet’te çalışan yazarımız Nilgün Cerrahoğlu’ya verdiği röportajdan bu yana biliyorduk. Sayın Erdoğan, “Demokrasi bir tramvaydır, gittiğimiz yere kadar gider, orada ineriz” demiş, ardından da “Demokrasi amaç değil araçtır” diye eklemişti.
Nitekim 2008 yılında varılan durakta yolculuk son bulmuş, tramvay da bir depoda çürümeye bırakılmıştı.
***
Öte yandan AKP’lilerin çoğunluğu gibi her üç başkan da demokrasiyi içselleştirmemiş yerel siyasetçilerdi. Demokrasiyi içselleştirmeyenler demokratik hakları için birbirleriyle dayanışamadıkları gibi kendi adlarına da direnemezler. Direnmek kişinin bilinç düzeyine bağlı bir davranıştır. Kişide demokratik bilinç oluşmayınca demokrasi adına direnmesi de mümkün olmuyor.

Siyaseti, Erbakan, Erdoğan geleneğinin rahle-i tedrisinde öğrenmiş, geldikleri makamlara Reis’e biat ederek gelmiş insanlar onun iradesi dışına çıkamazlar, aynen dinsel tarikat ve cemaatlerde olduğu gibi. O üç başkan da Sayın Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı’nın iradesi dışına çıkamayacaklar, eninde sonunda onun isteğini/buyruğunu yerine getireceklerdi.
***
İki gün önce Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe görevinden istifa ettiğini duyurdu. Aynı günün akşamı da Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek Twitter hesabından önümüzdeki cumartesi günü istifa edeceğini açıkladı.
Sıra şimdi Balıkesir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Edip Uğur’da. Bugün yarın o da istifa edecektir.
Beklendiği gibi…

Vatan cennet, muhabbet cinnet…

Vatan cennet, muhabbet cinnet…
Kanat Atkaya

GÜN, 3.80 TL’den dönüp 3.70’e yerleşen dolara, 4.50’yi gören Euro’ya, genel manada yabancı para birimleri karşısında yüzde 2-3 oranında değer kaybetmiş TL’yi selamlayarak başladı…
Haber merkezlerinin doları roketleyen “ABD ile karşılıklı olarak vizelerin durdurulması” mevzuu için görüş alınacak uzman ararken, ordunun da sınırı geçerek İdlib’e doğru ilerlemeye başladığı duyuruldu…
“Daha ‘Melih Gökçek şimdi gittigidiyorkom mu?’ sorusunun tadını çıkaracaktık” diyemeden bu vaziyete uyanıverdik işte…

Cennet vatanın cinnet gündemine hoş geldiniz…
ABD’deki seçimlerde neredeyse “tiksindiği” Obama yönetiminin devamı olarak görülen Clinton yerine Trump olsun tavrı hâkimdi Türkiye’de.
En azından iktidara yakın kalemlerin sızdırdıkları, yaydıkları hava böyleydi diyelim…

BİRAZ GERGİN MİYİZ?
Irak’tan Suriye’ye, İran’dan Zarrab’a, FETÖ’den YPG’ye yardıma ve elbette S-400’e kadar anlaşmazlıklarla örülü ilişkiler ağı hiç olmadığı kadar gergindi.

Erdoğan ve Trump ilk olarak telefonda görüştü. Yemin töreninden sonra Erdoğan, Trump’ı kutlarken ikilinin 45 dakika süren görüşmesinin “son derece olumlu ve samimi” bir atmosferde geçtiğini duyurdu Cumhurbaşkanlığı kaynakları.
Geçen mayıs ayında ABD’de görüştüler ama “Görüşmeseler daha mı iyiydi?” denilecek şekilde gelişti hadiseler.
Trump tarafından kapıda karşılandı Erdoğan, 20 dakika süren görüşmede samimi pozlar verildi, iki ülkenin ilişkilerine klasik övgüler geldi vesaire…

Var olan problemlerden hangileri çözüldü tam anlaşılamadı ama bir de listeye bir de “koruma krizi” davası eklenmiş oldu…
Son olarak yüz yüze yaklaşık iki hafta önce görüştüler.

ÇOK SAMİMİ SAMİMİYET
Görüşmenin nasıl geçtiğini iktidara yakın Takvim gazetesine bakarak aktaralım mesela…
Yan yana dalgalanan Türkiye ve ABD bayrakları ve iki liderin yine samimi bir pozunun üstünde “Hiç olmadığı kadar yakınız” manşetiyle çıkan gazete, spotta da şu ifadeleri kullanıyordu:
“İki lider samimi bir görüntü sergiledi. Cumhurbaşkanı, Trump’a ‘Dostum’ diye hitap etti.

Trump ise şunları söyledi: ‘Erdoğan dünyanın çok zor bir bölümünü yönetiyor. Güçlü inisiyatif kullanıyor. İki ülke hiç olmadığı kadar yakın. Bunun kişisel ilişkimizle de ilgisi var…”
Suriye, YPG’ye yardım, Kuzey Irak’taki referandum, korumalara silah satışının yasaklanması ve Fetullah Gülen’in iadesini de 5 kritik başlık olarak duyuruyordu gazete.
Biriken ve artan problemleri samimi pozları çözemiyormuş işte…

PAPAZ KİMDE?
“Al papazı, ver papazı” filan derken gelinen noktada ABD’nin eşi görülmemiş, Türkiye’yi Kamboçya ve Eritre gibi 4-5 ülkeyle aynı kefeye koyan utanç verici vize kararı ve yaptığımız misilleme var karşımızda…
Bir de 3.70’i de aşıp giden dolar…

Dün sabah, Beşiktaş’ta fırından ekmek alırken normalde mısır ekmeğinin incelikleri üzerine lafladığımız fırıncıya “Pazartesi sabahı çarşı pazar bomboş mu, bana mı öyle geldi? Ne oldu?” diye sordum.
“3.70 oldu, daha ne olsun?” dedi.
Vatan cennet, muhabbet cinnet; Turist Ömer selamıyla çekileyim huzurlarınızdan…

FETÖ iktidara kumpas kurdu ama…

FETÖ iktidara kumpas kurdu ama…
Türker Ertürk

Gülen Cemaatinin attığı kumpaslar ve yaptığı operasyonlar arkasını dolduracak verilerin toplanması açısından iki kategoriye ayrılıyor. Birinci kategoride hedef kişi ve kurum uzun dönemde gözetim altına alınıyor, elektronik takip yapılıyor, hedef yakınındaki ve içindeki köstebekleri vasıtası ile en mahrem bilgiler toplanıyor ve zamanı gelince düğmeye basılıyor.

Bu yöntem menzil birlikteliği içinde bulunulan kişi ve kurumlara karşı da yapılıyor, hatta daha da kolay oluyordu. Yollar ayrıldığında veya ayrılması gerektiğinde; bu toplanan bilgiler kullanılıyor ve ipi çekiliyordu. İşte 17-25 Aralık, cemaatin böyle bir operasyonuydu!

ERGENEKON-BALYOZ
İkincisi kategoride ise cemaat eğer kumpas atacağı ve operasyon yapacağı hedef kişi ve kurumlarda suçlayıcı ve itibarsızlaştıran yeterli bilgi bulamazsa; uyduruk belgeler, imal edilmiş deliller, dijital terör unsuru sahte kanıtlar, ayarlanmış mahkemeler, hâkimler ve savcılarla medya desteğinde saldırıya geçerdi. İşte, Ergenekon-Balyoz tipi gayri hukuki davalar da böyle bir operasyondu.

17-25 Aralık’ta yaşadıklarımız, dünya gözü ile gördüklerimiz ve kulaklarımızla işittiklerimiz yenilir, yutulur cinsten değildi ve korkunç şeylerdi. 17-25 Aralık 2013’te şahit olduğumuz; belki de dünya tarihinin görüp görebileceği en büyük yolsuzluk ve rüşvet olayıydı.

HALVETKEN BELGELERİ TOPLAMIŞLAR
Cemaatle halvet olduklarından ve iç çamaşırı gibi birbirlerine yakınlıklarından dolayı her şeyleri ama her şeyleri kayıt altına alınmıştı. Cemaat, sayelerinde devletin tüm mahrem yerlerine nüfuz ettiğinden, devlete ait çok gizli bilgilerin teati edildiği kriptolu telefon devrelerini bile dinlemişti. Bu devrelerden yolsuzluğun ve rüşvetin inkâr edilemez belgelerini toplamışlar ve yol ayrımı geldiğinde kullanmak için saklamışlardı.

İktidar; “Cemaat bize kumpas attı ve tapeler montaj” diyerek ve devletin baskıcı gücünü kullanarak yargıyı, medyayı ve halkı sindirerek olayı hasıraltı etmeye çalıştı. Ama bu hasıraltı ediş ilanihaye olmaz, olamaz. Esasında söyledikleri doğruydu; “Cemaat iktidara kumpas kurdu” ama bu, kumpasın içini dolduran bilgilerin yanlış olduğunu göstermezdi. Buna karara verecek olan yargıydı ama konu yargıdan kaçırıldı. Çünkü; en yandaş yargıda bile bu konu asla ve kat’a aklanamazdı.

O ZAMAN KİM ALDI
Bakan Erdoğan Bayraktar; “Her şey Başbakan’ın bilgisi dâhilinde yapıldı. Bize ne emir verdiyse, onu yaptık” dedi. Yani “Bizi yargıya teslim edersen, senin ipliğini pazara çıkarırız” demek istedi. Mesaj alındı ve gereği de yapıldı.

Cemaatin Ergenekon-Balyoz gibi ikinci kategori sınıflandırmasına giren kumpası çökmüştü ama birinci kategori sınıflandırmasına giren 17-25 Aralık kumpası çökmemişti. Kaçmak nereye kadar? Eninde sonunda hesap verilecek. İranlı Zencani, “Türkiye’de 8,5 milyar dolar rüşvet dağıttım” diyor! Sanırım bu rüşveti CHP almadı! Ben de almadım. Kıyısından köşesinden bir TL bile aldın diyorlarsa, yargı önünde hesap vermeye hazırız. Bilmiyorum, siz aldınız mı? O zaman kim aldı?

DEVLETİ SOYMAK HEM ZOR, HEM KOLAY
Devleti soymak; hem çok zordur, hem de çok kolaydır. Halk için, sıradan insan için devleti soymak zordur. Adamı 10 TL için hapse bile atarlar. Ama iktidarsan, üst düzey devlet memuru isen, belediye başkanıysan; çalmak ve soygun kolaylaşır.

Ayrıca; soygun devletin hazinesinden ve bütçesinden cebine para koyarak olmaz. Her şeyin bir yöntemi, adabı ve usulü vardır. Ülkenin öncelikli ihtiyacı olup olmamasına bakılmadan, ayağını yorganına göre uzatmadan ve “kamu zarar etmesin” endişesi duyulmadan yapılacak büyük projeler (köprü, baraj, otoyol gibi) en büyük yolsuzluk ve soygun girişimleridir. Tabii ki; köprünün müteahhidi verilecek komisyonun fazlasını proje bedeline ilave eder. Bu yüzden bu projelerde hazine yani kamu, yani siz fahiş oranda zarara uğratılırsınız.

“MİLLETİN A… KOYACAĞIZ”
Malum müteahhidin “Bu milletin a… koyacağız” sözleri, bu kapsamda söylenmişti. Anlamı; “Benden aldığınız komisyonu, ben de ihale bedeline ilave ederek halktan çıkaracağım” demekti, anlaşılamadı. Yoksa, durup dururken niçin milletin a… koysun!

İmar durumu değişiklikleri, büyük metropollerde kupon araziler üzerinde siyasi tasarruflar, hazine arazileri ve kamu mallarının süratle devri ve peşkeşi, abartılı örtülü ödenek kullanımı, ihalelerin ve harcamaların Sayıştay ve yargı denetiminden kaçırma girişimleri; soygunun ve yolsuzluğun çok açık belirtileridir.

TARİH BÖYLESİNE TANIKLIK YAPMADI
Ülkemizde geçmiş siyasi dönemlerde de yolsuzluk yapıldı, rüşvet dağıtıldı ve hazine zarara uğratıldı. Ama hiçbir dönem 2002’de başlayan, halen devam eden siyasi dönemle karşılaştırılamaz ve kıyaslanamaz. Hatta; bu toraklarda yaşayan Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde bile bu çapta örgütlü, yaygın, üst düzeyde korunan ve kollanan yolsuzluk ve rüşvet düzenine tarih tanıklık yapmadı.

Bu dönemde iktidar eliyle, görünürde arttırılan ama arkası boş din ve dindarlık ile halkı kandırmaya ve yapılanların üstünü örtmeye çalışıyorlar! Sanırım; Amerikalı mafya lideri Al Capone’un yöntemini uyguluyorlar.
“Çocukken, her akşam yatmadan önce Allah’a bana bir bisiklet vermesi için dua ederdim. Bir gün Allah’ın çalışma tarzının bu olmadığını anladım. Ertesi gün gittim kendime yeni bir bisiklet çaldım ve her aksam yatmadan önce Allah’a günahlarımı affetmesi için dua ettim” demiş Al Capone!

Türkiye’nin akademiyle savaşı ve direniş üzerine…

Türkiye’nin akademiyle savaşı ve direniş üzerine…
Umut Özkırımlı / Pınar Dinç*

“Büyük fikirler dünyaya bir güvercin gibi nazik ve yumuşak bir şekilde gelir derler.
Eğer öyleyse, dikkatlice kulak verirsek, imparatorlukların ve milletlerin kükremeleri arasında hayatın ve umudun ürkek bir kanat çırpışına benzeyen nazik ve yumuşak kıpırdanışlarını duyabiliriz belki de. Kimileri bu umudun kaynağını bir millette, kimileri bir liderde arar. Bana göre ise bu umudu uyandıran, yeşerten ve besleyen, eylemleri ve ürettikleriyle tarihin en acımasız sonuçlarını reddeden, sınırları zorlayan tek tek bireylerdir, sayıları milyonları bulan.” – Albert Camus

Rakamlar dudak uçuklatıcı. 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminden bu yana, Türkiye’de 117 üniversiteden 5717 akademisyen çeşitli gerekçelerle işlerinden atıldı; 15 üniversite tamamen kapatıldı. 2016 yılı sonu itibariyle cezaevinde olan öğrenci sayısı 69 bin 301 – ki Adalet Bakanlığı verilerine göre bu sayı cezaevindeki toplam mahkûm sayısının üçte biri.

Artan baskı ortamında halihazırda yurt dışında olan akademisyen ve öğrencilerin Türkiye’ye dönmemesine, bir şekilde işlerine devam edebilen akademisyenlerin büyük çoğunluğunun otosansür uygulamasına, henüz yurtdışına çıkmaları yasaklanmayanların da kariyerlerini ve eğitimlerini başka ülkelerde devam edebilmek için her fırsatı kollamasına şaşırmamak gerek. Nilüfer Göle’nin Türkiye’de akademik özgürlükler konusunu tartıştığı yakın tarihli bir söyleşisinde sarf ettiği şu cümle durumun bir özeti gibi: ​​ “Konuşma özgürlüğümüz saldırı altında, kişisel seslerimiz susturuldu, sözlerimiz cezalandırıldı.”

Türkiye’nin akademiyle savaşı

Zia Weise’nin 15 Temmuz 2016 sonrasında yaşanan akademik kıyım ve sonuçlarını anlattığı makalesinde kullandığı ‘Türkiye beynini kaybediyor’ (Turkey loses its brains) başlığı aslında oldukça manidar! Zaten Türkiye’nin akademiyle savaşı ve bu savaşın sonuçları da sadece sayılarla anlatılacak kadar basit değil. Yaşanan bir ‘akademik kıyım’ ve bu kıyımın gerçek kurbanları var. İş bulamadıkları için umutsuzluğa kapılıp intihar eden ya da geçimlerini sağlamak için geçici işlerde çalışırken kaza sonucu hayatlarını kaybeden akademisyenler; seyahat yasakları yüzünden ayrı düşürülen aileler; kamu sektöründe çalışmaları yasaklanan, KHK’larla işten çıkarıldıkları için ‘sakıncalı piyade’ gözüyle bakılan, dolayısıyla özel sektörde de iş bulamayan ve açlıkla test edilen eğitmenler, bilim insanları… Bir hücrede değilse bile bir boşlukta, geleceği olmayan karanlık bir şimdiki zamanda kapana kısılmış on binler…

Ve direniş

Bu boğucu baskı ortamında bile Camus’nün sözünü ettiği ‘hayatın ve umudun ürkek bir kanat çırpışına benzeyen nazik ve yumuşak kıpırdanışları’nı duymak mümkün. Direniş kimi zaman Erdoğan’ın Türkiye’sinin dayattığı yeni normları kamusal alanda açıkça reddeden eylem ve ‘performanslar’ biçiminde; kimi zamansa kendini ünlü antropolog James C. Scott’un klasikleşmiş eseri ‘Güçsüzlerin Silahları’nda (Weapons of the Weak) anlattığı daha örtülü, ‘sembolik bir konformizm’ maskesinin ardına gizlenmiş gündelik karşı koyuşlarla kendini gösteriyor.

Nisan 2016’da 1260 meslektaşıyla birlikte işinden edilen Doç. Dr. Latife Akyüz’ün Ankara Üniversitesi bahçesinde öğrencileriyle buluşması ya da Şubat 2017’de KHK’yla ihraç edilen 330 akademisyen arasında bulunan Prof. Dr. Yüksel Taşkın’ın Abbasağa Parkı’nda verdiği ‘alternatif’ ders bu direnişin ilk akla gelen örnekleri. O gün Taşkın, aralarında meslektaşları ve milletvekillerinin de bulunduğu bir dinleyici kitlesine kar yağışı altında verdiği derste ‘sabırla direneceğini’ söylemişti. Ocak 2017’de ihraç edilen 631 akademisyen arasında bulunan Prof. Dr. Nilgün Toker de “Benim akademik niteliğim o binalarla sınırlı değil” diyerek derslerini anlatmaya ve yazılarını yazmaya devam edeceğinin altını çizmişti.

İşlerinden edilen kimi akademisyenler ise teknolojik imkanlardan yararlanarak akademik faaliyetlerini sürdürüyor. Örneğin ihracının ardından Boğaziçi Üniversitesi’nde verdiği son derse Skype üzerinden bağlanan Doç. Dr. Murat Sevinç sözlerine “Hiç bu kadar teknolojik bir şey yapmadım bugüne kadar, hayatımda ilk kez Skype’ı dün bu alete indirdim” diyerek başladı. Öyle ki, Türkiyeli muhalif akademisyenlerle dayanışma içinde hareket eden uluslararası akademik camia konferans çağrılarında ‘seyahat hakkı elinden alınan akademisyenlerin Skype ile konferansa katılabileceğini’ belirtir oldu. İşi bir adım daha ileri taşıyan Doç. Dr. Ertuğrul Uzun “Dünyanın en büyük üniversitesinde ders vermeye başladım: YouTube!” şeklinde bir Twitter duyurusuyla YouTube üzerinden hukuka giriş dersleri yayınlamaya başladı. Uzun’un bir hafta içinde yüklediği üç ders binlerce kez izlendi.

Akademisyenlerin seslerini duyurması bazı derneklerce de destekleniyor. Yeşil Düşünce Derneği Mart 2017’de akademisyenlerle ‘Akademi susmuyor, dersler devam ediyor!’ sloganıyla gerçekleştirilen bir konuşma dizisi düzenledi. 2017 yazında KHK’larla işlerinden atılan akademisyenler İstanbul Dayanışma Akademisi’ni kurdular ve ilk etkinliklerini bir kampüste değil, İstanbul Beşiktaş’taki Dünya Barış Parkı’nda gerçekleştirdiler.

Bu direniş eylemlerinin en son örneği ise KHK’yla işten atılan üç Barış İmzacısı Prof. Dr. Ayşegül Yılgör, Doç. Dr. Ulaş Bayraktar ve Deniz Galip Altınay ile feminist aktivist Nalan Turgutlu Bilgin tarafından Mersin’de kurulan Kültürhane. Kurucuları tarafından bir ‘bilim [ve] akademi bostanı’ olarak tanımlanan Kültürhane, görevlerinden atılan diğer akademisyenler tarafından bağışlanan kitaplardan oluşan bir kütüphane ile isteyenlerin okumak, çalıştay düzenlemek, kitap tanıtmak ve tasfiye edilen akademisyenlerle dayanışma dersleri gerçekleştirebilmelerini sağlayacak şekilde tasarlanmış bir kafeden oluşuyor.

24 Eylül’de yüzlerce kişinin katılımıyla açılan Kültürhane şimdiden direnişin sembolleri arasına girmiş görünüyor. Ülkeyi yöneten siyasi irade ise direnişe gözlerini ve kulaklarını kapamaya devam ediyor. Bu bağlamda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın temmuz ayının sonunda İslam Dünyası Yükseköğretim Alanının Oluşturulması Toplantısı’nda yaptığı konuşmasında sarf ettiği “Allah aşkına şu yardımcı doçentlik olayı nedir? Şunu bir gözden geçirin” sözlerini sadece görevlerinden atılan on binlerce akademisyenin yerini doldurmaya yönelik bir arayışın göstergesi olarak değil, bir tür umursamazlık olarak da okumak mümkün. Ancak Kültürhane’nin kurucularının başlattıkları yardım kampanyasında belirttiği gibi, “[Hedefimize] ulaşabilirsek, bizi kamu görevlerinden ihraç edenleri, işimizi yapmak için ve kamuyla ilişkimizi korumak için unvanlara ve makamlara ihtiyacımız olmadığını göstermiş olacağız”.

Başladığımız gibi Albert Camus ile bitirelim. Bu tür direniş eylemleri, bu ‘umutsuz umut’ zor zamanlarda bizi ayakta tutan tek şey. İhtiyacımız olansa ‘infaz memurlarından daha sabırlı ve onların mermilerden çok daha fazla’ olmak.

* Lund Üniversitesi, Ortadoğu Araştırmaları Merkezi

Bu “OVP” ile birinci sınıfta çakar bunlar…

Bu “OVP” ile birinci sınıfta çakar bunlar…
Yalçın Doğan

“Tulumbada su bitti”.

Bu cümle bir kaç ay önce söyleniyor. Söyleyen Recep Tayyip Erdoğan.

Ne demek bu cümle? Para bitti, demek. Madem tulumbada su bitiyor, o zaman tulumbayı doldurmak üzere, pamuk eller cebe. Şimdi o tulumbaya “su” doldurmak üzere, hepimiz yeni ve ağır vergilerle karşı karşıyayız.

Adına “2018-2020 Orta Vadeli Program” diyorlar, kısaca “OVP”, aziz milletimizin büyük çoğunluğu bu teknik deyimden bir şey anlamasın diye.

Türkçesi, “orta vadeli kazık”.

Bol bol, yeni vergiler, maksat “tulumba dolsun”.

Peki, tulumbayı aziz halkımız mı boşaltıyor? Yooo.. Ama, AKP kendi boşalttığı tulumbayı doldurmak görevini halka yüklüyor.

Yine torba yasa

Adı üstünde, “orta vadeli program”. Yani, önümüzdeki iki yılı kapsayan halkın refahını arttıran ya da öyle olmasını gerektiren bir program. Sanayileşme, daha yüksek bir büyüme hızı, işsizliği azaltan, yatırımlara hız veren, ihracatı arttırmayı öngören bir program. Yani, öyle olması gerek.

Oysa, ağır bir fatura ile karşılaşıyoruz. “Tulumbayı doldurmak” üzere.

CHP milletvekili Faik Öztrak’ın dün bir toplantıda yaptığı değerlendirmeyle, “su biten tulumba vatandaşın cebine bağlanan hortumla doldurulacak”.

Nasıl doldurulacak?

“Motorlu taşıt vergisinden gelir vergisine kadar uzanan geniş bir yelpazede”.

AKP bunu nasıl yapıyor?

Kim bilir kaç kez, “bir daha yapmayacağım” dediği, torba yasayla. Torba, içinde ne ararsan var.

Halkın geliri artıyor mu? Hayır. Ama, geliri artmadan, vergisi artıyor. Maksat tulumba dolsun, AKP de istediği gibi harcasın.

Vergi furyası

– Ağır vergiler arasında motorlu taşıtlar vergisi önde geliyor. Yüzde 40 artıyor. Yeni satın alınacak binek otomobillerde aracın değeri arttıkça, vergi miktarı yüzde 10-20 oranında artıyor.

– Şans oyunlarında kazanılan ikramiyelerde halen yüzde 10 vergi alınıyor. Bu oran yüzde 20’ye çıkartılıyor. Haftanın her günü boşuna şans oyunları ve at yarışları yok ya… Hatta, bazen aynı günde iki at yarışı bile var. Aziz halkımız nasıl olsa, kaderini şansa bağlamış, oynuyor da oynuyor, şans topu, süper loto, sayısal loto, piyango, v.s

– Şu anda kolalı gazozlardan alınan yüzde 25 oranındaki ÖTV bütün meyveli gazozları da kapsayacak ölçüde genişletiyor. Hani, “çocuğuma çilekli gazoz alayım” derseniz, bundan sonra biraz daha fazla düşünmeniz gerekecek.

– Gelir vergisi tarifesinin “üçüncü diliminde” bulunanların vergi oranı yüzde 27’den yüzde 30’a yükseliyor. Üçüncü dilimde olanlar kim? Ücretleri 30 bin lira ile 70 bin lira arasında olan kamu personeli, sözleşmeli personel, üretim teşvik primi alan kamu personeli ve bazı KİT çalışanları. Tulumbayı doldurmakla görevlendirenler arasında üçüncü dilime giren ücretli kamu personeli de var.

– Şirketler de vergi yükü artışından nasibi alıyor. Bankalar ve finans sektöründeki diğer şirketlerin Kurumlar Vergisi yüzde 20’den yüzde 22’ye çıkıyor.

Dolar kuru

Programın en tutarsız yanlarından biri dolar kuru tahmini.

Dolar Türk Lirası karşısında sadece bu yıl içinde yüzde 18.5 değer kazanıyor. Buna karşılık, programda:

Üç yılda dolar kurunda artış yüzde 12.3 olarak hesaplanıyor. Böyle bir hesap programın çökmesi için yeter de, artar bile.

2017 için tahmin edilen milli gelirde ortalama dolar kuru 3.56 TL olarak alınıyor. Oysa, programın açıklandığı 27 Eylül günü dolar 3.57’lerde geziyor.

1 Ocak-27 Eylül 2017 arasında ise, ortalama dolar kuru 3.60 lira.

2017’de programdaki ortalamayı tutturmak için yılın geri kalan Ekim, Kasım ve Aralık ayları ortalamasının 3.50 lira olması gerekiyor.

Bu hesap nasıl tutacak, bunu ancak programı hazırlayanlar biliyor olmalı.

Kişi başına gelir

Program 2018-2020 arasında, üç yılda her yıl yüzde 5.5 oranında büyüme öngörüyor. Buna göre, kişi başına gelir bu yıl 10.579 dolardan 2020’de 13 bin dolar aşmayı hedefliyor. Tam olarak, 13.024 dolar.

Devamı var:

Daha önce atılan nutuklarda 2023’te kişi başına gelir 25 bin dolar olarak ilan ediliyor.

2020’de 13 bin dolar, 2023’de 25 bin dolar!..

Üç yıl içinde 10.579 dolardan ancak 13 bin dolara yükselecek olan kişi başına düşen gelir, sonraki üç yılda dört nala kalkacak ve 13 bin dolardan 25 bin dolara katlanacak, yani iki misli artacak!..

Bu programı hazırlayanları ekonomi fakültelerinde birinci sınıfta çaktırırlar.

Para bitmiş, şimdi bunu nereden çıkartacağız telaşıyla, çek bir Orta Vadeli Program, hesaplar tutuyor tutmuyor, fark etmiyor.

Aziz halkımız nasıl olsa, on beş yıldır kazık yemeye alışmış bulunuyor.

Rezillik kimseyi vezir etmez, kesin bilgi!

Rezillik kimseyi vezir etmez, kesin bilgi!
Gülse Birsel

BU ara filmin çekimleri yüzünden sabahtan akşama kadar sokaklardayız. Beyoğlu’ndan Üsküdar’a gezip duruyoruz. Yakalayan “Ne olacak bu ülkenin hali?” diyor büyük bir karamsarlıkla. “Siz ne düşünüyorsunuz, ne yapmalı bu ruh halinde?” filan diye soruyor.

“Valla” diyorum, “Biz harika bir film çekmek için elimizden gelen her şeyi yapıyoruz. Dünyanın her yerinde seyredilebilecek, gurur duyacağımız bir komedi filmi. Yani kendi bildiğimiz değerlerle, ahlak, çalışkanlık, azim, vs ile işimizi iyi yapmaya uğraşıyoruz ve gelecek hayalleri kuruyoruz. Siz de öyle yapın.”
Zira pompalanan, şiddet yanlısı, daha çok bağıranın kazanıyor gibi göründüğü, hakaret ve palavranın diz boyu olduğu, gerçek erdemlerin prim yapmıyor gibi göründüğü bir ortamda, biz ve çocuklarımız nasıl hayatta kalacağız endişesi içinde insanlar.

Çünkü artık burun buruna geldiğiniz aracın şoförü yol verdiyse bütün gün eşe dosta bunu anlattığınız bir ülke oldu burası.
Bir fikir tartışmasında iki taraf birbirine nezaket gösteriyorsa şaşkınlıktan dilimizi yuttuğumuz bir ülke oldu burası.
Esnafın biri, paranız çıkışmayınca “Sonra getirip ödersin abla, aşkolsun” dediyse gözlerimizin dolduğu bir atmosfer oldu burası.

İşini yaptırmak için tanıdık-torpil aramayanın, kapı önüne su kabı koyanın, yoksul komşusuna yemek götürenin, cinsiyet ayırımcılığı yapmayanın, iş ortağına güvenenin, gerçek sınavlarla kalifiye eleman seçenin, kanunlara uyanın, emeğiyle, yeteneğiyle bir yerlere gelenin bizi hayrete düşürdüğü bir memleket oldu.
Kadınların akşam sokakta rahatça yürüdüğü sokakların, çocuklara bedava tiyatro kursu veren ilçelerin, tarikatsız-şeyhsiz-şıhsız, sadece komşuluğun egemenliğindeki mahallelerin, terör estirip kabadayılık taslamayan dayıların, vatanseverliğin önce birbirimizi sevmek olduğunu bilen gençlerin mumla arandığı bir yer oldu.

Hödüklüğün güç sanıldığı…
Riyakârlığın zekâ zannedildiği…
Yalancılığın yetenek gibi sunulduğu…
Cahilliğin içtenlik muamelesi gördüğü…
Başarılı, azimli, yenilikçi herkesin kafasına vurmanın halk olmak diye yutturulmaya çalışıldığı…
Gözünü kırpmadan iftira ve çamur atmanın iğrençliğinin unutulduğu, ateşli taraftarlıkla karıştırıldığı bir yer haline geldi burası.

Bu üstte saydıklarım vasıf değil, bildiğiniz rezilliktir!
Böyle insanlara bu topraklarda aslında tepeden bakılır, müstehzi ifadeyle gülünür, eş dost arasında dalga geçilir. Bu reziller asla vezir olmaz, herkes de yüzyıllardır bunu bilir. Zira en sağlam gerçekler aslında anaokulunda öğrendiklerinizdir: İyi beslen, erken uyu filan dışında ahlaklı ol, arkadaşlarına kibar davran, yalan söyleme, senin olan şeyleri etrafınla paylaş, çalışkan ol!

Bu topraklarda insanların çoğu, aynı anaokulunda öğrettikleri gibi, ahlaklı, akıllı, fikirli, gelişim, ilerleme yanlısıdır. Geleneklerimiz eşitlik, adalet, zarafet, saygı temellidir. Yüzyıllardır alkışı bilimin, sanatın, icatın aldığı bir yerdir burası. Aileler çocuklarının zengin, başarılı, evli, mutlu, çocuklu filan ama en çok da “okumuş, bilgili” olmasını ister!

Son yıllarda sosyal medyada ve basın başlığı altında geçen kâğıtlarda bağıranlara, çamur atma modasına, yaratılan sahte atmosfere bakmayın. Ki kimsenin bakmadığı satışlardan da belli de… Karamsarlığa kapılıp “Biz nasıl insanlar olduk, nereye gidiyoruz, ülke ne hale geliyor, bu nasıl yozlaşma” filan demeyin. Hâlâ iyiler iyi, kötüler açıkça kötü ve herkes de her şeyin farkında!

Bu topraklar çok sağlam topraklardır.
Burada insanların en yüzeyseli, bırakın iç huzurunu, duygusallığı, en basitinden, en pragmatik bakış açısıyla, aslında hayatta nezaketin en büyük güç, bilginin en önemli ihtiyaç, liyakatın vazgeçilmez, çalışkanlığın ise para ve başarı demek olduğunu gayet iyi bilir.

O yüzden…
O müessesenin fabrika ayarları, bunun mizacı, şunun mayası…
Boş verin. Çürük elmaların aşırı görünürlüğü ve yaygaracılığını koy bir yana, bu milletin fabrika ayarları sapasağlamdır!
Rahat ol. Gülümsemeye ve gelecek planı yapmaya devam et!

– Gençlik ne ister? – Gerçeği, önce gerçeği!

– Gençlik ne ister? – Gerçeği, önce gerçeği!
Ayşe Arman

Evrim Kuran bir araştırmacı, kuşak araştırmacısı. Daha çok gençlerle ilgili çalışıyor. Bu konuda Türkiye’deki en yetkin kişilerden biri. Ulusal ve çokuluslu şirketlere danışmanlık yapıyor. Konferanslar veriyor. Üniversitelere gidiyor. Konuşuyor, anlatıyor. Kanada’da ve Türkiye’de yaşıyor. Bir orada, bir burada ve dünyanın geri kalanında…
Dünyanın 60 ülkesinde araştırmalar yapan bir organizasyonun parçası. Milyonlarca gence ulaşan çok kapsamlı bir araştırma modelleri var. 54 bin gençle, 2017 Türkiye’si gençliği için yapılan araştırma yeni sonuçlandı.
Ben de teybimi kaptım, karşısına geçtim.

Sonuçlar bence vahim.
Tahmin ediyordum ama bu kadarını beklemiyordum.
Çok açık ki, gençlerini sevmeyen ve onlara sahip çıkmayan bir ülkeyiz. Türk gençleri 2017 Türkiye’sinde sıkışıp kalmış durumdalar. Umutsuzlar, mutsuzlar ve geleceğe son derece endişeyle bakıyorlar.
E işte, ne ekersek onu biçiyoruz. Buyrun
buradan okuyun…

2017 Türkiyesi’nde gençlerimiz genel olarak mutlu mu, mutsuz mu?
– Mutsuzlar! Her ne kadar resmi istatistik kurumumuz TÜİK’e göre, mutlu olduğunu beyan edenlerin oranı yüzde 56.6 olsa da ben, gençlerin işsizlik, değersizlik, belirsizlik gibi unsurlardan kaynaklı olarak endişelerinin ve güven ihtiyaçlarının geçen yıla göre arttığını düşünüyorum. Bu yıl Türkiye araştırmamızda, 44 bin 260 öğrenci ve 10 binin üzerinde çalışma hayatına girmiş gençle çalıştık. Fark ettik ki; iş güvencesinden endişe duydukları için kamuda çalışma talebi hem önceki yıllara göre hem de diğer ülkelere kıyasla artmış! Kapağı devlete atarak, kendini güvence altına almak istiyorlar.

VASATA RAZI GELİYORUZ!
Peki gençlerin mutsuzluk sebeplerinden en, en, en üst sırada ne yer alıyor?
– Gençlik ne ister -Gerçeği, önce gerçeği
– Valla, en temeldeki fizyolojik ihtiyaçlardan başlayarak; güvenlik, sosyal, değer görme ve en nihayetinde kendilerini gerçekleştirme ihtiyaçlarının karşılanamadığını gözlemliyorum. Resmi rakamlara göre genç işsizliği geçtiğimiz yıla göre arttı.

Şu an hangi seviyede?
– Yüzde 21.4 seviyesine geldi. Türkiye’de 15-29 yaş arası gençlerin yüzde 30’u ne eğitim alıyor ne de bir işte çalışıyor! Ne yazık ki, bu sıralamada OECD şampiyonuyuz!

Çok fena…
– Evet, bir gencin, sabah onu uyandıran bir amaca ihtiyacı var. Bu amaca erişmek için vereceği mücadelede, ülkenin tüm kurumları ve yasalarıyla güvence altına alındığını bilmeye, emeğin gücüne ve değerine inanmaya ihtiyacı var. Bunun sağlanmaması halinde, olabilecek en iyi şey vasata razı gelmek. Şu anda da durum bu: Vasata razı geliyoruz!

Bu, çözülebilir bir sorun mu?
– Elbette! Ama karar vericilerin, yasa koyucuların bu meseleyi ne kadar ciddiye alacaklarına bağlı. Ben onlara muhalefet edenlerin bile durumun vahametinin farkında olduklarını sanmıyorum. Yetenek kıtlığında dünya beşincisi olan bir ülkenin; ticaretinden siyasetine, akademisyeninden sivil toplumcusuna varana dek tüm kurumlarının kolektif bir çabayla, nitelikli bir eğitim sistemi inşa etmek, gençleri 21’nci yüzyıl yetkinlikleriyle donatmak için çaba sarf etmesi gerekiyor. Yapılması gereken; eğitim politikaları oluştururken siyasal fayda gözetmekten vazgeçmek. Eğitimin üniversitede değil, okul öncesinden başladığını hatırlamak, eğitimde, deneme-yanılma yöntemine son vermek, niceliğe değil, niteliğe odaklanmak, okul sayısıyla değil, çağa hizmet eden yetkinlikler geliştirmekle övünmek! Bizim, eğitimde reforma; hava gibi, su gibi ihtiyacımız var!

Biz hangi uluslararası araştırmalarda nal topluyoruz?
– Meşhur PISA var biliyorsun. OECD tarafından yapılan ve üç yılda bir, 15 yaş grubundaki öğrencilerin bilgi ve becerilerini değerlendiren bir araştırma. En son PISA’da Türkiye’deki öğrencilerin matematik başarı ortalaması OECD ülkeleri ortalamasının altında kaldı. Bu alanda; Birleşik Arap Krallığı, Uruguay, Trinidad ve Tobago gibi ülkelerle benzerlik gösteriyoruz. Felaket yani! PISA sonuçlarına göre Türkiye’deki en önemli eksik: “Okuduğunu anlama becerisi”. Bu da çok vahim! Aslında kitap okuma eylemine ülkece günde ortalama bir dakika ayırdığımızı düşünürsek buna şaşırmamamız gerekiyor! Ben 2018 PISA’da sonuçların daha da geriye gidebileceğini düşünüyorum! Çünkü çok yanlış bir uygulama olduğuna inandığım 4+4+4’ün sonuçlarını esas 2018 skorlarında göreceğiz. Eğitimin deneme yanılması olmaz. Bu işin şakası yok…

ÜLKEMİZ SON SIRADA…
Ama dur! PISA performansımızın düşüklüğüne karşı şöyle bir savunma geliştirildi: “Eğer sınava sadece Fen Lisesi öğrencileri katılmış olsaydı, Türkiye, dünya sıralamasında ilk üçte olacaktı!”
– Valla ne diyeyim, buna, “Özrü kabahatinden büyük” denir! Bu arada, çocuğunun önce mutlu, sonra başarılı olmasını önemseyen bir anne ve bir kuşak araştırmacısı olarak söylemeden geçemeyeceğim: PISA’nın en ilgilendiğim tarafı; öğrencilerin hayatlarından memnuniyetini ölçen boyutu. Ülkemiz bu alanda da son sırada yer alıyor!

PARAYA DAHA ÇOK ÖNEM VERİYORLAR
Gençler için para kazanmak ne kadar önemli?
– Dünyanın pek çok gelişmiş ekonomisine kıyasla daha önemli. Bu da son derece anlaşılabilir. Türk gencinin kendini geliştirebilmek, yaşamdan keyif alabilmek, spor yapabilmek, sanatsal etkinliklere katılabilmek, kısaca yaşamda aktif olabilmek için diğer pek çok ülke gencine göre daha fazla para kazanması gerek. Gençlerin, kariyer davranışlarını yedi başlıkta inceleriz. Türkiye’de özellikle iki yıldır artış görünen, ‘avcı profil’. Yani iş seçiminde parasal niteliklere daha fazla odaklananlar…

PERFORMANSIMI ADİL DEĞERLENDİR!
Sen, bu gençlik araştırmalarını aynı zamanda Kanada’da da yürütüyorsun. Türkiye’yle kıyaslandığında sonuçlar nasıl?
– Kanada’daki gençliğin en büyük hedefi, iş ve özel yaşam dengesini koruyabilmek. Onlarda gençler için, topluma faydalı bir işe hizmet etmek önemli. Türkiye’de bu konu, en önemli hedefler içinde yer almıyor. Sonra Kanada’da gençler, “Yaptığım iş rekabetçi olsun, beni düşünsel olarak geliştirsin!” diyor. Türkiye’deki gençlerse, işin zorlayıcı olmasını pek de istemiyor. Kanada’da gençler için çalışacakları şirketin ilham veren bir amacının olması çok önemli, Türkiye’de ise prestijli olması daha önemli. Gördüğün gibi, gençlerin beklentilerini yaşadıkları coğrafya belirliyor. Örneğin Türkiye araştırmasında, “Performansımı adil değerlendir” diyen gençlerin oranı çok yüksek, Kanada’da düşük. Bunun sebebi ortada.

BU ÜLKE ARKADAN GELECEK…
Bu ülkeden gitmek isteyen gençlere ne diyorsun?
– Dünyanın neresinde olursanız olun; akla, bilime, sanata ve çok çalışmanın gücüne inanın! Ve yaptığınız çalışmalarda Türkiye’yi unutmayın! Ülkenizin aydınlık nesilleri için çalışmaya devam edin. Bir de, arada sırada Kavafis’in ‘Şehir’ şiirini okuyun…

GENÇLERE GÖRE BAŞARININ ŞARTI: ADAMCILIK
Gençlerin güvendiği herhangi bir kurum var mı?
– Ben Türkiye’de, sadece gençlerin değil, tüm nesillerin kurumlara olan güvenlerinin azaldığını düşünüyorum. Ülkede bazı televizyonculara, futbolculara, şarkıcılara kurumlardan daha fazla güveniliyor!
Sırtı sağlam değilse, kilit yerlerde tanıdıkları yoksa, ailesi zengin değilse, bileğinin hakkıyla bir şeyleri elde edemeyeceğini mi düşünüyor gençler bu ülkede? Bu mudur?
– Budur. Her yıl, binlerce çalışanla gerçekleştirdiğimiz bir başka araştırmamız var. Çalışanlara, kurumlarındaki başarı kriterlerini soruyoruz. Son yıllarda özellikle genç çalışanlarda, başarının şartı olarak tariflenen maddelerin ilk sırasında ‘adamcılık’ gelmeye başladı. “Adamın varsa, sırtın yere gelmez” diye düşünüyorlar! Tamam, hep bir miktar böyleydi ama artık tavan yapmış durumda. Bu da, korkutucu! Çünkü emeğin gücüne inancını yitiren bir gençlik hızla vasatlaşır! Potansiyelini, performansa çevirmez. Böyle ülkelerde ‘inovasyon’ ancak konferanslarda kullanılan, kulağa hoş gelen bir sözcük olarak kalır.

FARKLILIKLARIMIZLA BULUŞTUĞUMUZ BİR TÜRKİYE HAYAL EDİYORUM
– Gençlik ne ister -Gerçeği, önce gerçeği
Sen aynı zamanda Bavul Dergisi’nde yazıyorsun? Oradaki gençlere yönelik ne tür tespitlerin var?
– Bavul, çok önemli bir platform. Çünkü Bavul ve benzeri dergiler, gençliğin bu kadar ayrıştığı bir dönemde nadir ortak paydalardan biri oldu. Okur profili çoğunlukla gençlerden oluşuyor. Muhafazakârı da, solcusu da, politikadan uzak duranı da var. Ümraniye’de bir kahvede de, Bebek’te bir kafede de rastlayabilirsin. Yetişkinlerin süslü cümlelerine inanmaktan ve eli boş dönmekten usanmış, dizilerde gösterilen, hiçbir zaman ulaşamayacakları hayatlardan sıkılmış, iş, aşk ve gelecek umudu beklemekten yorulmuş bir grup gence yalnız olmadıklarına hissettiren bir dergi.

Birbirine pek de benzemeyen bu gençlerin etrafında buluştuğu şey sıradan insan hikâyeleri. Bir hurdacının hayalini, bir işportacının tedirginliğini anlamaya çalışan, kalbi sokakta atan, gerçeğin peşine düşmüş bir dergi Bavul. Yıllarca bana sorulan, “Gençlik ne ister” sorusuna “Gerçeği, önce gerçeği” diye cevap verdim. Şimdi, gerçeğin peşine düşmüş, hem yazarları hem de okurları anlamında müthiş çeşitliliğiyle gençlere gerçekçi bir alan sunan Bavul’un ve benzer tüm dergilerin çok yaşamasını, daha çok gence ulaşmasını bütün kalbimle diliyorum. Bavul gibi bizleri farklılıklarımızla buluşturan bir Türkiye hayal ediyorum.

İSTİFA EDEN ÖSYM BAŞKANI’NI KUTLUYORUM
Geçen günlerde, yaşanan vahim bir yanlışlık sonrası ÖSYM başkanı istifa etti. Çok şaşırdık. Sence neden? Şaşkınlığımızın sebebi neydi?
– En sevdiğim eserlerinden biri olan “Şaşıp Kalmak Üstüne” şiirinde Nazım Hikmet şöyle der: “…gel gör ki çoktan unuttum şaşıp kalmayı. Şaşkınlık, alabildiğine yuvarlak açık ve alabildiğine genç gözleriyle bırakıp gitti beni. Yazık.” İşte ben epey bir süredir bu ülkede kendimi bu şiirdeki gibi hissediyordum. Ama bu kez, ben de şaşırdım! Aslında, dört binden fazla gencin yerleşmesini doğrudan etkileyen, iki milyondan fazla gencin başarı sıralamasını değiştiren bir hatanın yapılabilmiş olmasına şaşmalıydık ama ona şaşmadık. “Büyük idari kusur olduğunu kabul ediyoruz” diyen ÖSYM Başkanı Sayın Demir’i kutluyorum. Aynı sorumlu davranışı siyasetten, ticarete her seviyedeki liderlikte umuyorum.

Peki bu neredeyse her yıl yaşanan ÖSYM saçmalıkları sence gençlerimizi nasıl etkiliyor?
– Tartışmalı KPSS’lere, TUS’lara, YGS’lere fena halde alıştık. Ne acı ki hemen tüm kurumlarda, performansa dair güvenin sorgulandığı bir dönemdeyiz. Ve bu çok tehlikeli. Liyakatın değil, sadakatin esas olduğu bir sistem yeni ‘normalimiz’ haline gelirse ve hatta geldiyse; bu, toplumda kuşaklar boyu tamir edilemez arızalar bırakır! Fukuyama, güven duygusunu ‘kilit’e benzetiyor: “Bir toplumda, insanların birbirine veya kurumlara duydukları güven sarsılmaya başladığında kilit açılır” diyor. Bence doğru tespit.

SINAVA GİREN HER BEŞ İMAM HATİPLİDEN SADECE BİRİ ÜNİVERSİTEYE YERLEŞTİ
– Anadolu lisesi mezunu 396 bin adaydan 138 bini, fen lisesi mezunu 22 bin adaydan 12 bini üniversiteye yerleşirken, 222 bin 925 imam hatip lisesi mezunundan sadece 40 bini girebildi. Yani sınava giren her beş imam hatipliden sadece biri üniversitelerin lisans programına dahil oldu.

– Üniversiteye yerleşenlerin oranının düşük kaldığı bir diğer okul türü de meslek liseleri. Dünyanın gelişmiş ekonomilerinde meslek okulları çok önemsenir çünkü bu okullar mesleğin ‘artizan’larını yetiştirir. Bizde meslek liselerine, “Bir an evvel eve ekmek getirsin” beklentisi olan düşük gelir grubundaki ailelerin çocukları yönlendiriliyor.

– Fen Liseleri ve yabancı dilde eğitim veren özel liselerin üniversite yerleşme oranlarında da düşüş var. Bunu gençlerin yurtdışı eğitim fırsatlarını değerlendirmeleriyle açıklayabiliriz. Yani beyin göçü!

EVRİM TEORİSİ OLMADAN OLMAZ
Evrim Teorisi’nin müfredattan çıkarılmasının sonuçları ne olacak?
– Bilimsel bir teoriyi, ideolojik iddialarla tümden yok saymak bilimin çalışma prensibine aykırı. Evrim Teorisi’nin çıkarılması, ilintili biyoloji müfredatının anlaşılmasını zorlaştırmanın ya da bundan sonra PISA sınavlarında Türkiye’nin üç soru daha yapamamasına sebep olmanın (en son sınavda teoriyle ilgili üç soru vardı) yanı sıra bilimsel düşünme nosyonuna da zarar verecek. İzin versinler öğrenciler, bu teorinin temellerini öğrensin ve teoriye karşı duracak olanlar da neden karşı olduklarıyla ilgili bilimsel argüman geliştirebilsin.

HEM DİPLOMALI İŞSİZLİK VAR HEM DE YETENEK KITLIĞI!
‘Diplomalı işsizlik’ diye bir kavram yerleşti dilimize. Ülkemizdeki diplomalı işsizlerin oranı nedir?
– Şu anda bir milyona yakın üniversite mezunu, genç, işsiz var Türkiye’de. 2017 araştırmasında dikkat çekici olan şu: Hem önceki yıla göre artan oranda diplomalı işsizlik var hem de yetenek kıtlığı! Yani şirketlerde aranan yetkinlikte insan kaynağına erişimde sorun var. Fotoğraf net: Çok sayıda üniversitemiz var ama bu üniversitelerin tamamının kurumların ihtiyacı olan yetkinlikte mezun verebildiğini söylemek mümkün değil.
Geçen günlerde Prof. Oya Başak’ın sözünü ettiği şey….

– Çok da doğru söylüyordu Oya Hoca. Onun deyimiyle pıtrak gibi üniversite açılıyor, herkes doçent, profesör yapılıyor ama aradığımız yetkinlikte gençlere ne yazık ki şu anda ulaşılamıyor.

Peki hayal kuruyor mu bizim gençlerimiz?
– Geçen sonbaharda yaptığımız bir araştırmada Türkiye’nin gençlerine hayal kurup kurmadıklarını sorduk ve tamamına yakınından “Evet” yanıtını aldık. Ancak burada da çarpıcı olan şuydu: Gençlerin yarısı hayallerini gerçekleştirebileceğine inanmadığını ifade etti!

İbrahim Betil söyleşimizde, Türkiye’nin, 55 yaş üstü erkek hakimiyetinde bir ülke olduğundan söz etmişti. “Kadınların ve gençlerin esamisi okunmuyor!” demişti…
– Yüzde 1500 katılıyorum! Minicik bir örnek vereyim: Meclis’te 550 milletvekilinden sadece dokuzu, 25-35 yaş aralığında. Kabinenin yaş ortalaması 51. Böyle bir yapının gençlerle empati kurması çok zor.