Tiyatro hayat, sinema sanat, televizyonsa bir mobilyadır…

Tiyatro hayat, sinema sanat, televizyonsa bir mobilyadır…
Çınar Oskay

Haluk Bilginer, Türkiye’nin şansı kabul edebileceğimiz bir oyuncu. Tiyatro, sinema, dizi; yer aldığı her projeyi yukarı taşıyan ender isimlerden. Şimdilerde internet dizisi ‘Şahsiyet’te alışılmadık bir karakteri canlandıran ustayla konuştuk.
Dünya çapında tek yıldızımız…
Ara sıra yurtdışında oynayıp ligimize dönen futbolcular gibi…
‘Masumiyet’teki tiradı sinema tarihimizin en iyi sahnesi seçildi.
Haluk Bilginer beyazperdeye, ekrana hep kalite getirdi.
Haftaya bir Hollywood filmi gösterime giriyor ama onu esas heyecanlandıran yeni yayımlanan ‘Şahsiyet’ dizisi.
Edebiyatımızın esaslı kalemi Hakan Günday’ın yazdığı, Onur Saylak’ın yönettiği dizi tabanca gibi!
Gına getiren dizilere benzemiyor.
Bitmek bilmeyen yakın planlar, bağıran çağıran insanlar yok.
En sıkı yabancı dizileri aratmayan bir öykü, prodüksiyon ve oyunculuk var.
Ay Yapım’ı yöneten Kerem Çatay’a bazen “Neden artık ‘Ezel’ gibi bir dizi çekemiyorsun” diye takılırdım.
Galiba sonunda bir aday belirdi.
Başroldeki Haluk Bilginer’le ‘Şahsiyet’i, hayatını ve Türkiye’yi konuştuk.

Şahsiyet’ değişik bir hikâye. Tür olarak nereye koyarsınız?

– Beni çok heyecanlandıran ve benzerleriyle karşılaşmadığımız bir senaryo. Bildiğimiz seri katil hikâyesi değil. Adam kahraman da değil, tipik psikopat da. Yok olması gereken insanların listesini yapmış. Alzheimer olunca nasıl olsa unutacağım diye başlıyor sırayla… Şahane bir kara komedi/gerilim. Hakan Günday çok iyi yazmış, Onur Saylak da çok iyi çekiyor.

* Sizi ilk kez bu yaşta bir karakter olarak görüyorum.

– Yaş alalım ama ruhumuz genç kalsın.

Sona yaklaşıyoruz

* Bir oyuncu için nasıl bir dönem bu?

– Olgunluk dönemidir herhalde. Bazı şeyleri sorun etmemeye başlıyorsunuz. Hayata başka türlü bakıyorsunuz.

* Nasıl?

– Öleceğini bilerek… Öleceğini bilen tek yaratık insan. Nedense bunu 30’lu değil, 60’lı yaşlarda anlamaya başlıyor. Sona yaklaşıyoruz. Shakespeare’in dediği gibi, “Zaman en büyük düşmanınız. Doğduğunuz andan itibaren ölüme doğru sürükleyen bir şey”.

* Ne oluyor bunu anlayınca?

– Empati, vicdan, insan olma özellikleri artıyor.

* Bir araştırma hatırlıyorum. İnsanın en mutlu yaşı 63 çıkmıştı. Doğru mu?

– Öyle mi? Ben 63 buçuğum! Ve bence doğru.

* Türk dizileri nasıl sizce? Dizi ihracatında ABD’den sonra dünya ikincisiyiz.

– Televizyonda çok iş yapıldığı için insanlar tecrübe kazandı, meleke kesp etti, eskilerin deyimiyle.

* Biraz çığırından çıkmadı mı? Abartılı yakın planlar, bağırış çağırış falan. Sizin kalibrenizde bir oyuncu için işkence olmalı.

– Ağır işkence tabii. Sadece izleyene değil, yapana da. Tüm ekibe işkence. Her hafta 150 dakika! Bunu regüle etmeleri gerekiyor. Standart olmadığı için gecenin 4’ünde trafik kazası oldu, set çalışanları öldü.

* ‘Ezel’ vardı mesela, efsane bir dizi. O kalitede bir dizi görebiliyor muyuz artık?

– Kalite düşüyor, senaryo tavsıyor. Yakın planlar; ben sana baktım, sen bana baktın. Çayı koy, demlensin, hâlâ birbirlerine bakıyorlar! Bence televizyonun geleceği internette. BluTV, Puhu TV… ‘Şahsiyet’te bölümler 60’ar dakika. Dünya standardı dramada maksimum bir saat, genelde 45 dakika. Sitcom’da 25 dakika. Türkiye’deyse 150 dakika!

Mesleksiz ünlülere ‘sanatçı’ diyoruz

* Tiyatroyu görev duygusuyla mı yapıyorsunuz?

– Öyle demeyelim, çok sevdiğim için yapıyorum. Tiyatro hayat, sinema sanat, televizyonsa bir mobilya. Televizyon sanatı diye bir şey olmaz. Sinema yönetmenin, tiyatro oyuncunun sanatı.

* Kutsadığınız bir şey değil ama…�

– Aman, aman, aman! Sakın! Efsaneleştirmeye gerek yok, neyse o!

* Böyle bir tartışma vardı değil mi?

– “‘Rolümdem etkilendim’ demek ya psikolojik rahatsızlıktır ya yalancılıktır” dedim. Saldırdılar. Oyuncu rolünden etkilenmez, nokta! Oyunculuk bir beceridir, marangozluk gibi. “Bu rol için altı ay bilmemkimlerle yaşadım.” Tanrı’yı oynadım ben. Ne yapacaktım? Altı ay Tanrı’yla mı yaşayacaktım! Selama abartılı hareketlerle çıkmalar falan… Mesleği bu çapaklardan arındırmak lazım.

* Dünya Tiyatro Günü’nde Twitter’da şunu yazmışsınız: “Sözün bittiği yerdeyiz ama sanat sözün bittiği yerde başlar.”

– Söz yetmediği için resim, beste yapıyoruz. İngilizce, Çince, Türkçe yetse neden beste yapayım ki? Bin kelime döksem ‘Guernica’yı anlatabilir miyim sözlerimle? Tiyatro da öyle.

Tanrı’yı da oynadım ben. Ne yapacaktım? Altı ay Tanrı’yla mı yaşayacaktım! Selama abartılı hareketlerle çıkmalar falan… Mesleği bu çapaklardan arındırmak lazım.

Mesleksiz ünlülere ‘sanatçı’ diyoruz

* Kadıköy’de polis ‘Sadece Diktatör’ gibi bazı oyunları yasakladığında, “Polis keşke tiyatro izlemeye gelseydi” diye yazdınız.

– Hiçbir sanat faaliyeti yasaklanmamalıdır. İzleyen içindir sanat. Ben sahnede “İnsan hali böyle bir şeydir” derim, siz de kendinizi, insanı anlamak, empati kurmak için seyredersiniz.

* Ülke gerildikçe ilgi arttı galiba tiyatroya…

– Kadıköy’de herkes bir salon açalım diye tatlı bir telaş içinde. Ama çok küçük bir kitleye yaptığımızı unutmayın. Türkiye’nin yüzde 80’ine tiyatro dediğiniz zaman akıllarına hiçbir şey gelmiyor. Yüzde 14’ü “Sinema gibi bir şey ama canlı yapılıyor galiba” diyor. Sadece yüzde 6’sı hayatında bir kere gitmiş. Türkiye İstatistik Kurumu’nun sayıları bunlar. Yani ülkenin yüzde 5’ine, 6’sına tiyatro yapıyoruz.

* Mehmet Aslantuğ “Oyunlar yasaklanıyorsa baskı yok denemez” derken bazı sanatçılar “Bu ülkede kimse baskı altında değil” çizgisindeydi. Nasıl görüyorsunuz?

– Tam sizin gördüğünüz gibi görüyorum.

* Nasıl yani?

– Gazetecisiniz, sizin nasıl gördüğünüz çok önemli. Benimki yaptıklarımla, söylediklerimle ortada.

* Madem merak ediyorsunuz; “Türkiye’de herkes çok özgür” diyen bir sanatçı için ‘Alice Harikalar Diyarı’nda diye düşünüyorum.

– Sanatçı ne idüğü belirsiz bir tanımlama zaten. Mesleksiz ünlülere ‘sanatçı’ diyoruz. Ben oyuncuyum mesela, öbürü heykeltıraştır, diğeri dansçıdır. “Ben sanatçıyım” diyene soracaksın mesleğin nedir abla? Biraz daha sanatla ilgilenmelerini tavsiye ederim.

* Açıktan muhalifsiniz, sizinle uğraşıyorlar mı?

– Uğraşmak isteyen herkes uğraşıyor.

* Hayatınız zorlaştı mı?

– Sizinki kolay mı?

* Hayır, değil.

– Bravo. Ben sizden niye farklı olayım? Ama bir şeyleri ‘rağmen’ yapmak zevklidir. Türkiye’de tiyatro kurmuş olmayı hiçbir şeye değişmem.

* Sizin kulvarınızda akla ilk gelenler Genco Erkal, Müjdat Gezen, Ferhan Şensoy… Bu isimler hep katı Kemalist çizgideydi. Sizse “Bu Atatürk’e tapınma hikâyesini artık geride bırakmak lazım” demiştiniz Hürriyet’ten Cansu Çamlıbel’e.

– Ne güzel, herkes farklı yerde dursun zaten. “Atatürk’ü anlamaya çalışalım” dedim. Atatürk adı kullanılarak onun istemeyeceği çok şey yapıldı bu ülkede. O yüzden onun adını kullanırken çok özenli olmamız gerekir. Dünyanın anladığını bu istismarcılar anlamamış görünüyorlar da o yüzden kurdum bu cümleyi. Atatürk’ü rahat bırakın. İnsanlar önce okuduklarını anlasa…

* “Baba figürü var, 90 yıldır tapınıyoruz” demiştiniz.

– Lidersiz hiçbir şey yapamamak… Bu kendini hiçe saymaktır. Çoban koyunlara lazımdır! Bizim toplum olarak kendi aklımızla hareket etmemiz lazım.

* AK Parti döneminde baba kültü hâlâ Atatürk mü sizce? Yoksa artık iki baba mı var?

Mesela İngiltere’de toplumun babası kimdir? Finlandiya’da kimdir? Belçika’da? Almanya’da? Yoktur. Demek ki olabiliyor. Babasız olabiliriz demek ki!

AMİRLE TİYATRO YAPILMAZ
Kadın oyuncuların Meclis’te sahneye çıkmalarına izin verilmemesine tiyatroculardan tepki yağıyor. Siz ne diyorsunuz?
– “Memur oyuncu olmaz” dediğimde bana söylemediklerini bırakmamışlardı. Gördünüz mü? Benim asıl derdim; o sahnede kalan erkek memurlarla! Memursanız amiriniz vardır, amirle tiyatro yapılmaz.

Bu kadar beyin göçüyor, telaşa düşen yok!

* Kızınız kaç yaşında?

– 11! Kendi torunumu kendim yaptım. Aracıyı kaldırdım!

* Hayatınızın diğer yarısı İngiltere’de. Kızınızın nerede yaşamasını istiyorsunuz? Birçok kişi göç ediyor Türkiye’den…

– Bu kadar insan ülkeyi terk ediyorsa oturup kendimize bakmamız gerekmiyor mu? Bu kadar beyin göçüyor, telaşa düşmemiz gerekmiyor mu toplum olarak? Bu telaşı görmüyorum, görmek istiyorum. Nerede yaşayacağı kızımın kararı.

* Kızınız için endişeli misiniz? Kutuplaşmayı nasıl görüyorsunuz?

– Kutuplaşma çok tehlikeli. İnsanları iç savaşa götürür. Çok tehlikelidir, çok! Evlat olunca yaşantınızda bir şey değişiyor. Sizden daha kıymetli bir şey geliyor dünyaya. Egonuz kayboluyor. Hiç düşünmeden canınızı verirsiniz.

* Çetin Altan son röportajımızda, “Türkiye’de kadın başkaldırısı bekliyorum” demişti. Olabilir mi?

– İran’da olanlara bakın, kadınlar yapıyor. Neden olmasın? Başlamış bile olabilir.

* Dünyada #metoo, #neveragain gibi hareketlerde tacizciler afişe edildi. Neden Türkiye’de kimse çıkıp bir şey söylemedi? Özellikle eğlence endüstrisinde?

– Bizde kol kırılır, yen içinde kalır. Kalmamalı. Kırılan kolu yenin içinden çıkarıp “Benim kolumu kırdılar” diyeceksiniz! Çaresini arayacaksınız bir daha kırılmaması için. Herhalde bir olgunlaşma süreci gerekiyor.

* Siz şimdi pişmanlık duyduğunuz şeyler yaptınız mı geçmişte?

– Benim erkek egemen bakışım hiçbir zaman olmadı. Tersine, nefret ettim. Tabiatımda öyle bir şey var.

Bizde kol kırılır, yen içinde kalır. O kol asla yenin içinde kalmamalı. Kırılan kolu yenin içinden çıkarıp göstereceksiniz. “Benim kolumu kırdılar” diyeceksiniz!

Kendi uydurduğu değerlerle çok vakit kaybediyor insan

* İki evlilik yaptınız. Eşleriniz oyuncu ya da şarkıcıydı. Neden acaba?�

– Yetenek çok cazip bir şeydir. Çok çekicidir. Siz yeteneksiz insan sever misiniz? Hiçbir şey yapmayan, boş boş oturan?

* Çapkın ruhlu bir insan mısınız?

– O ne demek, onu tarif ederseniz hemen söyleyeyim.

Erkek, tohum bırakmayı sever

* Evet, top yine bana geldi!

– Siz olmayan toplar fırlatıyorsunuz, ben de servisi karşılıyorum.

* Sürekli smaç geliyor!

– Biraz da siz oynayın. Çapkınlığın tarifini alacağız şimdi sizden… Herkes dinliyor mu?

* Hımm… Flört etmekten hoşlanan?

– Herkes flört eder. Her ilişki bir flörttür.

* Bunu nüfusun genelinden ya da mevsim normallerinden daha sık yaşayan? Don Juan’lık yani. Var mı sizde?

– Hayır.

* Hiç olmadı mı?

– Hayır. İmkân, fırsat, ortam neyi yarattıysa o. Gidip “Nerede ulan” diye bakınmıyorum. O bir rahatsızlık, tedavi edilmesi gerekir.

* Erkekler arasında epey yaygın…

– Erkek tohum bırakmayı sever. Doğadan bahsediyorum, horoz mesela. Ama düşünen, algılayan insanın işi o değildir.

* Evlilik nasıl bir şey sizce?

– Toplu yaşama geçişte uydurduğumuz bir şey. Bu odadaki herkesi yönetiyor olsam derim ki: “Sen bununla evlen, borca gir, çocuk yap, işime de karışma.” İnsanları kontrol etmek için… Doğada böyle bir şey yok. Kendi uydurduğu değerlerle çok vakit kaybediyor insan. Yazık oluyor güzelim zamana.

* E siz niye evlendiniz? Hem de iki kez?

– Başka ne yapacaksın bu toplumda! “Niye pasaportun var” diye de sorun o zaman. Kimse bırakmıyor ki çıkayım dışarı!

O meşhur tiradın hikâyesi

* Türkiye’de büyük patlamayı ‘Masumiyet’le yaptınız sanırım. Biliyor muydunuz böyle efsanevi bir sahne çıkacağını?

– Hayır ama o tiradı çok sevmiştim. Filmin senaryosu yokken o tirat vardı. Aklında hiçbir şey yokken Zeki bir gece oturmuş, yazmış. Sonra o tirat üzerine senaryoyu oluşturmuş.

* Nasıl çektiniz bu sahneyi?

– “Necessity is the mother of invention” (Gereklilik icadın anasıdır) diye bir İngiliz atasözü vardır. Şaryo kullanacağız, zemin eğimli, engebeli bir arazi, titriyor. Güneş batıyor, gün gidiyor. “Haluk, koyuyorum kamerayı, anlat” dedi Zeki. Kamerayı koydu ve anlattım, o kadar. Tek plan.

* Bir kerede!

– Evet. “Işık gidiyor, hadi abi”. Kuramadık, titriyor, saatlerce uğraştık olmuyor. Yoksa şaryo 360 derece dönecek, Güven’in (Kıraç) yanından geçecek, arkadaki sağır kız gözükecek. Saatlerce planlandı. Ama şartlar izlediğiniz gibi olmasını gerektirdi. Bu sahne öyle oldu işte.

Altın Palmiye hayatımı değiştirmedi

* Gelelim ‘Kış Uykusu’na… Nuri Bilge Ceylan’la Altın Palmiye kazandınız. İnsanın hayatı nasıl değişiyor bu ödülle?

– Benim değişmedi ama eminim Nuri Bilge’nin ya da yapımcının değişmiştir. Ben oynamakla ilgileniyorum, oyuncu olmaya çalışıyorum.

* Altın Palmiye çok önemli değil yani?

– Umurumda değil. Ödül, eyvallah… Çok teşekkür ederim, sağ olun. İzleyenlerin teveccühü, eksik olmasınlar. Ben yoluma devam ediyorum.

* Sinemanın iki dev yönetmeniyle çalıştınız. Nuri Bilge Ceylan ve Zeki Demirkubuz’la…

– Nuri Bilge çok iyi bir yönetmen! Onu hemen söylemeliyim. Oyuncudan çok iyi anlıyor, algıları açık. Neyi, nasıl anlatması gerektiğini biliyor. Bir kelime, bir hareket daha lazım diye saatlerce konuşuyoruz. İpek halı işler gibi ince ince…

* Zeki Demirkubuz’un tarzı nasıl?

– Zeki de çok iyidir. Masumiyet’i çok iyi çekti. Bazı yönetmenler görüntüyle fazla ilgilendiği için, ‘mana’ya vakit bulamayabilir. Ama resmin içinde ne oluyor? Anlattığı masala önem verenler daha başarılı.

Oyuncu olmak için psikoloji, felsefe okuyun

* Övmek için söylemiyorum, dünya çapında tek yıldızımız sizsiniz. Bu Londra’da aldığınız eğitimle mi ilgili? Yoksa şans mı?

– Kafanızdaki hedefleriniz, planlarınız yaratıyor şansı. İstanbul’da oturup Devlet Tiyatrosu’nda memur olsaydım beni İngiltere’den kim arardı ki?

* Okuduğunuz okul ‘London Academy of Music and Dramatic Art’, İngiltere’nin en iyilerinden. Oyunculukta eğitim ne kadar önemli?

– Çok önemli ama oyunculuk eğitimi olması şart değil. Psikoloji, felsefe okuyup tiyatro kollarında başlarsanız daha iyi bir oyuncu olursunuz. Oyunculuk bir beceridir. Yapa yapa kendimize öğretiriz.

* Felsefe, psikoloji derinlik mi katıyor?

– Sınırlar genişliyor, yelpaze açılıyor. Diğer tecrübeler size değer katar.

* Ya yetenek?

– Yetenek, merak dürtüsüyle sevdiğin bir şeyin ısrarla üzerine gitmek, yapmaya çalışmak, sürekli yeniden denemek, başarırız olup tekrar denemektir. Her resim yapan ressam değildir.

* Yetenek mi tutku mu bu?

– Yetenek yoksa tutku da olmaz. “Ben oyuncu olmak istiyorum” diye gelen genç arkadaşlara ilk sorduğum soru şu: “Bu gece yatağına yat ve düşün: Oyunculuk dışında bir şey yaparak eşit derecede mutlu olabilir misin? Cevabın evetse sakın oyuncu olma.” Bu kadar basit.

Hollywood’un potansiyel seyircisi 7 milyar

* Arada yurtdışına gidip sonra Türkiye’ye dönen futbolcular gibisiniz.

-Geçen ay Hollywood’da bir film çektim ama Şahsiyet’teki Agah beni daha çok heyecanlandırdı. Dönüp çekimlere başlamayı dört gözle bekledim.

* Hollywood filmlerinde biraz oryantalizm kurbanı olmuşsunuz. Ortadoğulu gerilla, mafya gibi stereotipler… Bu rahatsız ediyor mu sizi?

– Hayır, hepsi benim için birer deneyim. Bağımsız Hollywood sineması farklı olabilirdi. Ama çok büyük bir endüstri. Potansiyel seyircisi
7 milyar. Bir filme 200 milyon dolar harcayabiliyorlar çünkü
1 milyar dolar kazanabileceklerini düşünüyorlar.

* Dev Hollywood yapımı ‘Ben-Hur’da rol aldınız. Uçurum var mı arada?

– Onlar da aynı kamerayı, ışığı kullanıyor. Fark; insana ayrılan zaman ve tanınan şans. Para… Küçük bütçeli denilen bir filmde bile TIR’lar, karavanlar, koşuşturanlar… Standart çok önemli.

* Haftanın sekiz güne çıkması için dilekçe vermeyi düşünüyorum. Dört gün setteyim, üç gün tiyatrodayım. Ama çalışmazsam sıkılırım zaten.
* Erken saatleri hiç sevmem, gece adamıyım. Beni sabaha kadar çalıştır ama sabah dokunma. Adımı bile hatırlamam.

Şöhret, mesleğin yan etkisi

* Hayatınız nasıl geçiyor?
– Haftanın sekiz güne çıkması için dilekçe vermeyi düşünüyorum. Dört gün setteyim, üç gün tiyatrodayım. Ama çalışmazsam sıkılırım zaten.

* Sabah erken mi kalkarsınız?
– Hayır. Erken saatleri hiç sevmem, gece adamıyım. Beni sabaha kadar çalıştır ama sabah dokunma. Adımı bile hatırlamam.

* Kafa dinlemek için ne yaparsınız? Ne bileyim, eve gidince bir kadeh şarap içer, Netflix’i açar mısınız?
– Çay demlerim. Şarabı arkadaşlarla içerim, tek başıma içmeyi sevmem. Çiftliğe giderim, ormana bakarım, tavukları beslerim.

* Çiftliğiniz mi var?
– Evet, şehre bir saat mesafede. Ördeklerim, tavuklarım, ineğim ve bir yavrusu var. Kuşlarım, güvercinlerim, kumrularım var. Doğayı seviyorum, muhteşem bir mucize.

* Tatile nereye gidersiniz? Londra’yı özlüyor musunuz?
– Londra tatil değil ki, ikinci evim. Orada da yaşıyorum. Yazın kızım denizini sevdiği için Bodrum’a gidiyoruz.

* En sevdiğiniz filmler?
– ‘Paramparça Aşklar Köpekler’, ‘Gözleri Tamamen Kapalı’, ‘Baba’ filmlerini ve Charlie Chaplin’in dehasını severim. Türkiye’den sorarsanız Onur Ünlü’nün ‘Sen Aydınlatırsın Geceyi’ filmini… Görmediyseniz mutlaka izleyin.

* Sokakta rahat yürüyebiliyor musunuz?
– Hayır. Gözlük, şapka, kadın kıyafetine bile girsen tanırlar! Şöhret vesaire hep yolculukta başınıza gelen şeyler, hedeflenecek şeyler değil. Mesleğin yan etkileri.

Ülke olarak çok ilerledik ama toplum olarak çocukluk devrine geriledik…

Ülke olarak çok ilerledik ama toplum olarak çocukluk devrine geriledik…
Yenal Bilgici

‘Hayat’… ‘İnsan Olmak’… ‘Zamane’… ‘Seyyar’… Geçen hafta kaybettiğimiz psikiyatri profesörü ve yazar Engin Geçtan’ın kitaplarının isimleri bunlar. Bilgece yazılmış, hem bizlerin hem de Türkiye’nin (ve dünyanın) haleti ruhiyesini bir çırpıda gözler önüne seren kitaplar… Kelimenin her anlamıyla bir bilgeydi Geçtan. Anlattıklarını okuduğunuzda -sizi kendinizle, acılarınızla yüzleştiren sözleri dahil- kana kana bir bardak su içmiş gibi ferahlardınız. Bir kitabını bitirdikten sonra hemen diğerine başlardınız. Yine bir solukta okunan ve bizleri sarsıcı bir psikoterapi seansına çağırdığı son kitabı ‘Orada Bir Arada’ vesilesiyle Geçtan’la kısa süre önce bir röportaj yapmıştık. Rahatsızlığına rağmen, büyük bir incelik göstererek sorularımızı cevaplamıştı. Bu röportajı onun sağlığında yayımlayamamanın üzüntüsü ve aziz hatırasına saygıyla sunuyoruz.

Kitabınız ‘Orada Bir Arada’daki psikoterapi grubunun üyesi olan Mahidevran, yurtdışında yaşadıktan sonra Türkiye’ye dönmüş. Kendi ifadesiyle “Burada büyümüş olduğu halde ‘bu kafayı yemiş’ ülkede zorlanıyor”. O kadar ‘kafayı yedik’ mi hakikaten?
– Bir psikiyatr olarak kamuya açık bir teşhis koymam etik olmaz. Mahidevran, hiçbir şeyin değişmediği bir ülkeden (İsviçre’den) geldiği için, bizimki gibi alışıldık sağduyudan uzak bir toplumun onun kafasını karıştırması doğal.

Sağduyudan çok mu uzağa düştük?
– İnsanların biraz olsun saçmalığa da ihtiyacı vardır. Ama bu, bizim yaşadığımız gibi, kısaca sağduyu dediğimiz ortak değerlerimizden fazla uzaklaşırsa, hiç uğruna adam öldürmeler bile yaşanabiliyor.

Yine Mahidevran, yıllar sonra karşılaştığı toplumu şöyle anlatıyor: “Hırçın, çocuksu, küstah, benmerkezli, çok yalnız insanlar ve bu yalnızlıklarının farkında değiller. Fark edilmek için çırpınıyorlar.” Bu hasta bir toplum mudur?
– Vaktiyle ‘normal’ sözcüğü tedavülden kalkmıştı, sanırım sıra şimdi ‘hasta’ sözcüğünde.

‘Çılgın’ sözcüğüne geçelim o halde. Yaklaşık 10 yıl evvel Milliyet’ten Filiz Aygündüz’e verdiğiniz bir röportajda “Türkiye harika bir çılgın” demiştiniz. Harikalığı aşındı mı arttı mı Türkiye’nin? Ve çılgınlığı? Ne dersiniz?
– Dozunu kaçırıp arızaya dönüştü sanırım. Tehdit altında güdülenen bir toplumuz biz. Dibe vurmaya beş kala sıçrar, toparlanırız. Yoksa Merkezi Asya’dan bu topraklara yaptığımız çok devletli seyahat mümkün olmazdı. Buraya geldiğimizde kurduğumuz imparatorluk dağılmışken küllerimizden doğmamız da mümkün olmazdı. Eski Fransız devlet başkanlarından Jacques Chirac’ın bir sözü vardır: “Türkiye’nin büyük devlet olmaktan başka seçeneği yoktur.”

KAOSUN KENARINDAYIZ AMA İÇİNE DÜŞMEDİK
Yıllar önce, toplumsal kutuplaşmanın, dinamizmin de bir ifadesi olduğunu yazmıştınız. Ama bu dinamiklerin bizi ileriye mi taşıdığını yoksa bir kısırdöngüye mi yol açtığını görmek gerektiğinin de altını çizmiştiniz. Şimdi ne dersiniz; ileri mi gittik yoksa geriledik mi?
– Ülke olarak çok ilerledik ama toplum olarak çocukluk dönemine geriledik; hatta bazılarımız neredeyse taş devrine geriledi.

Peki özel olarak ‘regresyon’u (gerileme) sorsam… 2016’da Ayşe Arman’a verdiğiniz röportajda “Bu yaşadıklarımız kolektif regresyon” demiştiniz. Aşabildik mi?
– Hayır; aşacaksak da bu birkaç kuşak gerektirebilir. Üstelik dünyanın genel halinden de etkilenen bir olgu bu.

İnsanlar soruşturmalarda birçok kuruma güven duygusunun azaldığını söylüyor. Buna hukuk sistemi de dahil, eğitim kurumları da basın da. Neye yol açar bu güvensizlik hali?
– Üst sistem zaafı, insanların sorunlarını kendi yöntemleriyle halletmelerine neden olabilir. Bu şekilde iş gören çete tarzı oluşumlar ortaya çıkabilir. Eğitim kurumları zaten gerileme halinde. Cehaletin yarattığı boşluğu dolduracak bilimdışı akımlar, daha fazla sahne almak için hazır bekliyorlar.

Bugünlerde en çok konuşulan kavramlar ‘vicdan’ ve ‘adalet’. Bunların yokluğundan dolayı mı konuşuluyor yoksa kavramların kendisi mi değişti dersiniz?
– Vicdan, adalet, izan, sağduyu ve daha niceleri son yıllarda giderek iptal edildiler. ‘Kimler tarafından’ sorusuna girmeyeceğim. Çünkü bu kimlerin işi olursa olsun asıl sorumluluk bizim. Ucu kendimize dokunana dek kılımızı kıpırdatmadık.

Toplumsal yaşantı açısından en tehlikeli olan nedir? Depresyonun artması mı, şiddetin yükselmesi mi, kutuplaşmanın derinleşmesi mi yoksa bambaşka bir şey mi? Ve biz bu açıdan nerede duruyoruz?
– Şöyle cevap vereyim: Kaosun kenarında duruyoruz ama içine düşmedik.

ATATÜRK’TEN SONRA GELEN YÖNETİCİLER TOPLUMU İLERİYE GÖTÜRECEK DONANIMA SAHİP DEĞİLDİ
Toplumsal yaşantımızda sizde hayret uyandıran bir gelişme var mı?
– Var. Bu kadar çok sayıda insanın tarikat benzeri oluşumlara ve bazı habis güçler tarafından imgeleştirilmiş figürlere, bunların ne olduğunu anlayıp ardında nasıl güçler olduğunu soruşturmadan kendilerini teslim etmiş olmalarına hayret ediyorum. Bu, ciddi boyutta bir kimlik boşluğunun göstergesi. Atatürk’ten sonra gelen yöneticilerin toplumu ileriye taşıyacak donanıma sahip olmamasının, hazırdan yararlanmakla yetinip toplumun gelişmesine katkıda bulunamamalarının bunda payı olabilir.

“Ben bu ülkeyi, bu toplumu hiç anlayamıyorum artık” dediğiniz oluyor mu?
– İlerlemiş yaşıma rağmen günümüz toplumunun dinamiklerini hâlâ anlayabildiğimi sanıyorum. Gördüğümüz, her zamanki potansiyelin farklı ifade biçimlerinden ibaret. Anlayamadığım şeyler, üst sistemde olup bitenler.

SOSYAL MEDYADA TİRYAKİLEŞTİKÇE YALNIZLAŞIYORUZ
Yeni kitabınız ‘Orada, Bir Arada’ daha önceki kitaplarınızın içine tek tek bizleri de katmış gibi… Dr. Q’nun (yani sizin) gözetiminizde bir psikoterapi seansına katılan, toplumun farklı kesimlerinden insanları izliyoruz. Bu defa siz bize anlatmıyorsunuz da, sizinle doğrudan konuşuyor gibiyiz. Neden böyle bir kitap yazdınız?
– İlk iki mesleki kitabımın dışında yazdıklarımın nedenleri yok. Yani nedenleri varsa da ben bilmiyorum. İlk iki kitap o konularda Türkçe’de boşluk olduğu için yazılmıştı. Diğerleri kendimin de beklemediği zamanlarda içimden geldiği gibi yazılıverdiler. Zaten proje insanı değilim. Modern fizikle tanıştıktan sonra neden-sonuç düşünce tarzından daha da uzaklaştım.

Kitaptaki grup psikoterapi seansında birbiriyle ilk defa karşılaşan, geçmiş ortak yaşantıları olmayan kişilerin ilk başta birbirlerine epey kızgın davrandıklarını görüyoruz. Beraber hiçbir şey yaşamamış olmalarına rağmen birbirlerine neden bu kadar kızgınlar?
– Bunun sebebi korku. Korkuyorlar.

Korkudan konuşalım o halde. Psikoterapi grubunun bir üyesi “Kendimizi düşman bir dünyada hissetmekten söz edildi. Biz düşman gördüğümüz o alanda saldırıya uğramaktan mı korkuyoruz, saldırmaktan mı” diye soruyor. Sizce hangisi? Neden bu kadar korkuyoruz?
– Kitapta da yazdığım gibi saldırı senaryosunu kim yazmışsa saldırı potansiyeli de ona aittir.

Ne demek bu?
– Yani kendi kızgınlığımız bize dışarıdan gelecekmiş gibi yaşanır. Aile dinamikleri ve toplumsal yapı değiştikçe, teknoloji hayatlarımızı işgal ettikçe yalnızlaştık ve birbirimize giderek daha muhtaç hale geldik. Birbirimizden beklentilerimiz arttıkça da kızgınlığımız arttı. Hepimiz, derinlerde tutmaya çalıştığımız bu öfkenin bir vesile ile denetimden çıkmasından korkarız. Çünkü böyle bir durum, çevremizden dışlanma, iyice yalnız ve çaresiz kalma tehlikesini de beraberinde getirir.

Yalnızlığımızı telafi etmenin bir yolu artık çok daha fazla zaman geçirdiğimiz sosyal medya mı?
– Bu konuda konuşacak yeterli birikimim yok ama sanki ortada bir kısır döngü var gibi. Sosyal medyada tiryakileştikçe yalnızlaşıyoruz, yalnızlaştıkça teknolojik iletişim araçlarına yöneliyoruz.

BEDELİNİ ÖDESEK DE HAYATI UCUZA ÇIKARMAK İSTİYORUZ
“Giderek daha çok sayıda insan, ancak karşısındaki insanda kendi sorunlu yanlarını gördüğünde onu hissedebiliyor. Sadece kendilerininkine benzer sorunları olan kişilerle dayanışıp bunu ilişki zannediyorlar” diyorsunuz kitapta. Eksik bir ilişki mi bu? Neye yol açıyor?
– Ancak kendi yansımalarını bulduğu insanlarla ilişki, bana göre, insanın kendisini, kendiyle ilişki içine hapsetmektir. Bu nedenle çok yalnız olduğu halde bunu hissetmeyen insanların sayısının az olmadığını sanıyorum. Yoksa aslında sözünü ettiğiniz durum ilişkisizlik demektir. Dayanışmayı ilişki sananlar var; oysa dayanışma, ilişkinin sadece bir boyutudur.

Bir de şunu yazmışsınız: “Toplumumuzda karşılıklı ya da tek taraflı dert anlatmayı ilişki zanneden çok insan var.” Hakikaten bu, neredeyse tek ilişki kurma biçimi haline geldi. Niye böyleyiz biz?
– Yardımlaşmaya yatkınızdır ama birbirimizi kullanmayı da iyi biliriz. İç dünyalarımızı içtenlikle paylaşmayı ise bildiğimizi sanmıyorum. Bu konu ikiyüzlülüğe kadar gidebilir.

Önceki kitabınız ‘Zamane’de, çocukluğunuzun geçtiği İkinci Dünya Savaşı yıllarında bile büyüklerin bu kadar kaygılı olmadığını yazmıştınız. Şimdiyse çocukların bile kaygı duyduğunu söylüyorsunuz. Neden? Ne değişti?
– O zamanlar, bugün sıcaklıkla hatırladığım bir birliktelik duygusu vardı. Bugün ise giderek artan sayıda insan erken yaşlardan itibaren soyutlanmışlık duygusu yaşıyor.

“Eskiden insanlar birbirlerinin evine akşam oturmalarına gidermiş, sadece birlikte olmak için. Şimdi araya ‘Birlikte yemeğe çıkalım’ diye tamponlar koymadıkça insanlar birbirleriyle ne yapacaklarını bilmez halde” diyor psikoterapi grubunun bir üyesi. Birbirimizle ne yapacağımızı bu denli unuttuk mu sahiden?
– Kendi kuşağım ve benden öncekiyle kıyaslandığında ciddi bir tarz değişikliği mevcut. Şimdilerde insanlar yaptıkları işi seviyor olabilirler. Eskidense o işin kendisinden çok, işi birlikte yapmaktan zevk alınırdı.

Türkiye’de de şikâyet kültürünün çok yaygın olduğunu söylüyorsunuz. Hatta “Şikâyet, etkili bir uyuşturucu” diyorsunuz. Biz neden bu kadar şikâyetçiyiz olan bitenden ve neden şikâyet etmekten başka bir şey yapmıyoruz?
– Kendimize ve dünyamıza olan sorumluluklarımızdan kaçınmak için. Yani bedelini ödesek de hayatı ucuza çıkarmak için. Kolayı seçme eğilimini geçmişten getirdiğimiz için sosyokültürel nedenleri hakkında fikrim yok.

HİÇBİR KULÜBE AİT OLMAYAN BİR MİLLETİZ
Bugün özellikle beyaz yakalılar arasında sık konuşulan mevzulardan biri ‘gitmek’. Gidip bir başka ülkede yeni bir yaşam kurmak… İnsanlar neden bu kadar radikal ve zor kararları konuşur oldu sizce?
– Yaşamım boyu zaman zaman duyduğum bir söz vardır: Dirençli doğalarından ötürü Türklerin yabancı toplumlara zor uyum sağladıkları söylenir. Hiçbir kulübe ait olmayan bir millet olduğumuz için doğru olabilir. Göçmen Türklerin yaşlılıklarında zorlandıklarına ABD’deki yıllarımda doğrudan tanık oldum. Tıp fakültesini bitirdiğimizde, aynı zamanda ABD’ye gittiğimiz bir arkadaşım var. Tasarladığım beş yıllık eğitimi tamamladıktan sonra ben buraya döndüm, o orada kaldı. Yıllarca haberleşmedik ama son zamanlarda buraya arada bir gelir gider oldu. Geldiğinde beni telefonla arıyor ama zaman zaman gerginlik yaşanıyor.

Neden?
– Benim burada kalmayı seçmiş olmama kızdığı çok belli ve konu sık sık oraya geliyor. Neler yaptığımı sormuyor bile. Ben ise onun orada kalmış olmasını kendi seçimi olarak gördüm ve üzerinde düşünmedim.

Bu genel bir eğilim mi?
– Yurtdışında yaşamayı seçen birkaç arkadaşım daha, yıllarca aramadıktan sonra e-postamı her nasılsa bulup bana yazdılar. Kendilerini yalnız hissettikleri, dertli oldukları çok belli. “Yaşlandıkça toprak çeker” diye bir söz duymuştum. Ne kadar doğruymuş. Kendi isteğimle yıllardır İstanbul’da yaşadığım halde, son dönemlerde yoğun bir Ege özlemi yaşıyorum ben de.

Peki yeni kuşaklar? Şimdi gitmek isteyenler hakkında ne düşünürsünüz?
– Tabii ben kendi kuşağımın yaşantılarından örnekler aktarıyorum. Yeni kuşakların dünyaları farklı. Dünya bir göçmenler gezegenine dönüşmekte zaten. Ülkenin geleceğinden kaygı duyan ya da çocuklarının eğitim kalitesini düşünerek gitmeyi seçenleri anladığımı sanıyorum. Umarım buradan tam kopmazlar; çünkü anlattığım gibi bu, ileri yaşlarda insanları zorlayabiliyor. Etrafındaki herkes Noel’i kutlarken senin kendini bunun dışında hissetmen bile bir sıkıntı.

YIKILAN YAPILAR BENİM ACILARIMDAN BİRİ
Şehir ve şehircilik üzerine tartışmalar artıyor. Büyükşehirler müthiş bir dönüşüm içinde; eski binalar yıkılıyor, semtler ‘dönüşüyor’. Aidiyet duygumuzu azaltır mı bu? Neye yol açar?
– Tarih duyusundan yoksun bir toplumuz. Köklerimizi hiç tanımıyoruz, melez bir toplum olmamızın zenginliğinin farkında değiliz. Kendi tarihimizi merak bile etmiyoruz. Buna eğitimli denilen kesim de dahil. Ortaklaşa kabul edilen bir tarihe sahip çıkmayan toplumlar sakat kalırlar. Orta yaşlarımda bunu fark edip kitaplar okuyarak telafi etmeye çalıştığım halde bu konuda kendim de hâlâ fakirim. Yıkılan yapılar ise benim acılarımdan biri. Kişisel tarihimi yok eden o cahillerin tümünü lanetliyorum.

KENTLERDE YAŞAYAN İNSANLARIN COĞRAFYASI YOKTUR
Sık kullandığınız, bu kitapta da başvurduğunuz bir ifadeniz var: “Her figürün bir fonu vardır ve fon olmaksızın da figür olmaz.” Peki toplumsal olarak nasıl bir fonumuz var bugün?
– Bulanık. Dolayısıyla figür olarak pek net algılanamıyoruz. Bu da ait olduğumuz toplumu zaman zaman anlaşılamaz hale getiriyor.

Ama siz anlıyorsunuz. Toplumu anlama çalışması sırasında, zaman ve mekân sıkışmasının etkileri üzerinde çok duruyorsunuz. Önce mekânı sorayım. “Kentlerde yaşayan insanların coğrafyaları yok gibi” diyorsunuz. Ne anlama geliyor coğrafyası olmamak?
– Kentlerde yaşayan insan, çevresini iç mekân olarak algılar. İç mekânların da coğrafyası yoktur.

Neden?
– Kentler, doğadan kopuk modellere göre planlanmış olduklarından. Benim kuşağımda coğrafya diye dünya şehirlerini öğretmişlerdi. Doğayla ilgili bilgilerim hâlâ sığdır.

Bir yandan kitapta “Doğadan kopmak insanı, gezegenin en yalnız ve kırılgan varlığı haline getirdi” diyorsunuz. Neden?
– Çünkü evrimle edinilen kibir sonucu bütünden kopup bir başımıza kaldık. Bence inandığımızın aksine, akıllı olan doğa, aptal olan biziz. Bedelini de ödemekteyiz. Biz gittikten sonra, birbirini tamamlayan uyumlu ve dengeli bir bütün olan doğa varlığını yine sürdürecek.

“Gezegenden kovulmamız sandığımızdan da yakın bir zamanda olabilir. Ve biz bunu hak etmiş varlıklarız, tarihimiz boyunca gelecek kuşakları hiç düşünmeden yaşadık” diyorsunuz kitapta. Stephen Hawking de bu sene yüz yıllık bir süre biçmişti insanlığın bu gezegendeki ömrüne. Bu ‘son’ duygusu iyi yönde bir atılım yapmamıza sebep olur mu yoksa beraberinde boş vermişliği mi getirir?
– Ülkelerarası iklim ya da enerji konferanslarındaki direnişler ve teknolojiye paçayı kaptırmış olmamız herhalde sorunuza cevap olur. Gelecek kuşakları düşünmeden yaşamayı sürdürmemiz çok yazık.

Önem verdiğiniz bir diğer mesele de büyükşehirlerde yaşayanların zaman kavramıyla baş edememesi. Hatta ‘Bazılarının kumandası kendinde değil’ diyorsunuz. Kimde peki kumanda?
– Üst-sistemlerde. Ölçülebilir doğrusal zamana göre yaşamak onun bir ürünüdür. Bugünkü dünya da bu modele göre yaşar. Bir kitabımda da yazmıştım. Benim çocukluğum kadar yakın dönemlerde bile saate sadece vapura yetişileceği zaman bakılırdı.

SADECE ÇOCUKLUK VE ÖLÜM VARDIR, ARALARINDAYSA BİR ŞEY YOKTUR
Televizyon seyrediyor musunuz? Bunca bağır-çağır tartışma programlarının popülerliğini neye bağlarsınız? Bir insan neden yorgun argın evine geldikten sonra sonu gelmez bir gürültü gibi görünen tartışmaların içine sürüklenir?
– Kavga seyretmeyi sevmem. Çünkü olayın keyfini onlar çıkarır ve ben sadece bakarım. Üstelik televizyon programların çoğu benim yaşımda birine içeriksiz ve yüzeysel geliyor. Dolayısıyla seyretmiyorum; iyi oyunculukların da sergilendiği bir dizi hariç. [Vatanım Sensin] Tabii biraz da İzmir’de doğup büyümüş olmamın etkisi var. Çünkü konu şimdilik Yunan işgalindeki İzmir ve direniş hareketleri. Yunanlılar şehrimi terk edene dek bu diziyi izlemeyi bırakmam herhalde.

Siz nasıl çalışırsınız? Çalışma rutininiz nedir?
– Bu soru nedense bana şu sözü çağrıştırdı: “Sadece çocukluk ve ölüm vardır. Aralarındaysa hiçbir şey yoktur”

Ne okuyorsunuz? Bugünkü dünyayı, insanları daha iyi anlamak için ne okumamızı önerirsiniz?
– Bu ara pek okumuyorum. Son dönemlerde daha çok modern fizik ve tarih okurdum. Şu anda yanı başımda Rumi kavramıyla ilgili bir kitap var; kitap ilgimi çektiği halde okuma tempom ‘Slow boat to China’ [tadını çıkararak, yavaş yavaş]. Öneride bulunabilecek kadar kitap kurdu değilim.

Şimdi ne üzerinde çalışıyorsunuz?
– Tembellik…

Ötekine nefretin bedeli cebimizden çıkıyor!

Ötekine nefretin bedeli cebimizden çıkıyor!
Selçuk Şirin

ÜLKEDE ne zaman kavga gürültü olsa yüreğim ağzıma geliyor.

Ali Koç’un dediği gibi karpuz gibi ortadan ayrılmış bir ülke beni endişelendiriyor. Ancak endişemin kaynağı sadece toplumsal değil. Biz görmezlikten gelsek de bu meselenin bir de ekonomik faturası var. Bu faturayı çıkarmadan önce gelin Türkiye’deki toplumsal kamplaşmanın boyutlarını tespit edelim.

KİŞİLER ARASI GÜVENİN EN ZAYIF OLDUĞU ÜLKE!

Bahçeşehir Üniversitesi’nden Prof. Yılmaz Esmer Hoca’nın yürüttüğü Dünya Değerler Araştırması’na göre Türkiye, kişiler arası güvenin en zayıf olduğu ülkelerden biri. Halkın sadece yüzde 12’si başkalarına güveniyor. Bu oran İsveç, Norveç ve Danimarka gibi ülkelerde yüzde 70’in üzerinde.

Çocuklarımızı bile ayırıyoruz!
Toplumsal kamplaşmanın vardığı boyutu anlamak için geçtiğimiz yıl Marshall Fund tarafından yapılan kapsamlı araştırmaya bakalım. Bu araştırma bize, maalesef meselenin politik ayrışmanın çok ötesine geçtiğini gösteriyor.

Yetişkinler arasında,

– Kızının karşı görüşte biriyle evlenmesini istemeyenlerin oranı % 83

– Karşı görüşten biriyle ortak iş yapmak istemeyenlerin oranı % 78

– Karşı görüşten biriyle komşu olmak istemeyenlerin oranı % 76

– Çocuklarının karşı görüşten birinin çocuklarıyla arkadaş olmasını istemeyenlerin oranı % 74

GENÇLERDE DURUM DAHA DA VAHİM!

Nüfusun yarısı genç olan bir ülkede herhangi bir konuda fikir yürütmeden önce gençlerde durum tespiti yapmak gerekiyor. Bilgi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Pınar Uyan Semerci ve Emre Erdoğan liderliğinde TÜBİTAK tarafından desteklenen kapsamlı bir araştırma, gençlerde ayrışmanın boyutlarını ortaya koymuş. Bu hafta açıklanan veriler iç karartıcı.

Gençler arasında,

– Kızlarının ‘öteki’ gruptan birisiyle evlenmesini kabul etmeyen gençlerin oranı % 90

– ‘Ötekilerle’ iş yapmak istemeyen gençlerin oranı % 84

– ‘Ötekilerle’ komşu olmak istemeyen gençlerin oranı % 80

– Çocuklarının ‘ötekilerin’ çocuklarıyla arkadaşlık etmesini istemeyen gençlerin oranı ise % 84.

KAMPLAŞMANIN EKONOMİK MALİYETİ

Toplumsal güven artık ekonomik bir kavram. Öyle olduğu için de başta Dünya Bankası olmak üzere kalkınma iktisatçıları toplumsal güveni detaylıca ölçer oldu. Çünkü ancak farklı fikirden insanlar birbirine güvendiği zaman ekonomik ve toplumsal ilerleme mümkün oluyor. Özellikle toplumların göçler ve politik çatışmalarla bu kadar karmaşıklaştığı bir çağda, insanları farklılıklarıyla huzur içinde bir arada tutabilmenin yolu toplumsal güveni inşa etmekten geçiyor.

FORMÜL BASİT!

Kalkınma ekonomistleri için ortada çok basit bir hesap var. Bir ülkeyi ekonomik olarak şaha kaldırmanın yolu o ülkede toplumsal güveni inşa etmekten geçiyor. Çünkü bu varsayımları test eden epey bir veri var elimizde. Örneğin Horvath (2013), ülkeler arası karşılaştırmalı analizinde toplumsal güvendeki artışın doğrudan ekonomik kalkınmaya etkisinin doğrusal ve pozitif olduğunu ortaya koyuyor (r= 0.43). Aynı şekilde Bjornskov (2012) ve Dearmon & Grier (2009) gibi pek çok ekonomist, bir ülkede toplumsal güvendeki her 1 standart sapma artışın o ülkenin milli gelirini yüzde 1 ila 2.4 oranında arttırdığını gösteriyor. Bu artışı elde etmek için eğitimde ya da sanayide ne denli büyük yatırımlar yapmamız gerektiğini hesaba katınca Türkiye’nin en masrafsız kalkınma formülünün ne olduğu ortaya çıkıyor.

TÜRKİYE’Yİ KALKINDIRMANIN EN MASRAFSIZ YOLU!

Kişi başı milli geliri 10 yıldır yerinde sayan bir ülke olarak ekonomimizi geliştirmek istiyorsak yapmamız gereken en ucuz yatırım toplumsal güveni arttırmak olabilir. Yol, köprü yapmanın, okul, üniversite açmanın maliyeti çok yüksek. Ama toplumsal huzur dediğimiz, insanların birbirine itimadı dediğimiz kavram sonuçta bir eko-sistem meselesi.

KARPUZ GİBİ YARILMIŞ BİR ÜLKEDEN GİRİŞİM ÇIKMAZ!

Türkiye’nin dünya ile rekabet edebilmesi için katma değeri yüksek üretime geçmesi şart. Bu konuda nihayet ülkede bir uzlaşma sağlanmış durumda. Kalkınmak için katma değeri yüksek üretim yapmak, bunun için de her alanda yeni girişimleri hayata geçirmek gerekiyor. Yani Türkiye’nin bu noktadan ileriye gidebilmesi için yol, köprü artık yeterli değil. Bundan öteye gitmenin yolu fındığı, üzümü, elmayı, İstanbul’u, Konya’yı, Kapadokya’yı daha akıllı bir şekilde işleyip piyasaya çıkarmaktan geçiyor. Peki bu nasıl olacak?

GİRİŞİMCİLİK GÖKTEN ZEMBİLLE İNMİYOR!

Bizde inovasyona büyük bir hayranlık var. Girişimcilik, startup kavramları herkesin dilinde. Sosyal medyada görüyorum, en son teknolojik oyuncaklara acayip düşkünüz. İyi de bu ürünleri ortaya çıkaran bir eko-sistem var. Toplumsal güven o eko-sistemin olmazsa olmazı. Eğer ülkedeki ekonomiyi harekete geçirmek istiyorsak yol, köprü inşasına ayırdığımız kaynağın onda birini toplumsal güven tesis etmek için ayırmalıyız.

Ötekine nefretin bedeli cebimizden çıkıyorOKULÖNCESİNDE ISRAR EDİYORUM!
İKİ haftadır bu köşede okulöncesi eğitimin önemini anlatıyorum. Yıllardır hep aynı şeyi söylüyorum: Her ile üniversite açmaktansa her mahalleye iyi bir okulöncesi kurumu açalım! Bunun niçin böyle olması gerektiğini, bir de Nobel Ekonomi Ödülü almış Jim Heckman’in aşağıdaki grafiği ile anlatmak istiyorum: Eğitimde geri dönüşü en verimli yatırım okulöncesine yapılan yatırımdır.

MİLLİ EĞİTİM’İN ÖNCELİĞİ

Eğitimde sınırlı kaynağı yatıracak yer belli. Peki biz eğitimde yatırımı hangi seviyeye yapıyoruz hiç merak ettiniz mi? Malum bu hafta Meclis’te 2018 bütçesi görüşülüyor. Acaba sınırlı bütçemizi eğitimde doğru yere mi harcıyoruz? Eğitim Reform Girişimi tam da bu soruya yanıt veren bir analiz paylaştı bu hafta. Okul türlerine göre, öğrenci başına düşen 2018 bütçe ödeneği yandaki tabloda mevcut. Gördüğünüz gibi öncelik olması gereken okul öncesine en az kaynağı harcıyoruz. Eğitimde yapmamız gereken tek bir reform var ise o da bu tabloyu tersine çevirmektir. Daha ne diyeyim…

Vicdan bizim altıncı duyumuz…

AÇ KALAN KENDİ VİCDANINDAN YEMEYE BAŞLADI
İpek Özbey

Yavru kediye işkence yapan er, hayat arkadaşının canına kıyan koca, ortağını öldürüp selfie çeken adam, pompalıyla müdür katleden öğrenciler; intiharlar, cinayetler, tecavüzler, linçler, tacizler, saldırılar… Hayat hep vahşet, hep kötülük mü? Peki o naif dünyamıza ne oldu? Ya vicdanımıza? Sanatçı Ahmet Mümtaz Taylan’a göre, ‘aç kalanlar vicdandan yemeye başladı’ ve olan oldu.

– Ne dersiniz; bizi biz yapan erdemleri yitiriyor muyuz? Siz de hayatınızda bunu hissediyor musunuz?

Uzun zamandır hem de.. Giderek artan bir ayrışma var. Bizi biz yapan şey neydi tam hatırlamıyorum, fakat hatırladığım şu: Biz birlikte yaşayabiliyorduk. Böyle bir kültürümüz vardı. Bu, süratle erozyona uğruyor. Bundan ben de mustaribim.

– Neyi özlüyorsunuz?

52 yaşındayım, hatırladığım kadarıyla Türkiye’de hiçbir zaman tam bir ifade özgürlüğü olmadı. Fikir çeşitliliğini ve bunların nispeten özgürce ifade edildiği zamanları özlüyorum.

– Hayatımız adeta gerilim filmine dönüştü. Vurmalar, kırmalar, kavga-dövüşler, saldırılar… Ne oluyor, nereye gidiyoruz?

Belki eskiden de şiddet vardı ama bizim haberimiz olmuyordu. Teknoloji iletişimi hızlandırdı ve bir anlamda bilgiler daha ulaşılabilir hale geldi. Ayrışma, tribünleşme, tribün dışı kalanların bertaraf olmasıyla yapay bir saflaşma da oldu. Herkes bir anda inandığı, inanmadığı yerde kümeleşmeye başladı. Bu tribünleşme şiddeti biraz daha meşru kılan bir iklim yaratıyor. Şiddet, tepeden tırnağa herkesin itiştiği yerde bir tür görünmez kural gibi oldu. Unutmamak lazım; ayıplanmadığı yerde şiddet azgınlaşır. Bir hayvanın ölümüyle sonuçlanan vakada, kedi mal olarak görülüyor, sahipsiz de olduğu için bu adam sahipsiz mala zarar vermiş oluyor. Sabah içeri girip, öğlen çıkıyor. Nişanlısı varmış da canı sıkılmış falan. “Neyse nişanlının başına gelmedi” diye sevinecek hale geliyoruz. Bu, işin en acıklı kısmı.

– ‘Kaybolan naiflik’ diyoruz ya, nasıl kaybettik bunu?

Bence kitlesel bir kabalaşmanın, duyarsızlaşmanın, fazlasıyla tribünleşmenin ve bireysel ahlak ve faziletlerden uzaklaşmanın sonucu kaybettik. İncelikleri ve güzellikleri yaşatmaktan ziyade, memleket Survivor platosuna dönüştü. Türkiye, benim bütün 10 yaşlık periyodlarımda sorunlu bir ülkeydi. Biçimi, özü değişebilir ama esasen hep sorunluydu. Sürekli savrulmalar üzerine geçti ömrümüz. Ama bu insan ömründe uzun bir süre, bir ülkenin yaşında değil. Başka zamanlar da olacak. Türkiye gene dönüşecek. Bu kötü gidişten dünyanın halini kötüye yormak da umutlu bir şey değil.

– Dik durmak, yıkılmamak mı diyorsunuz?

Soru soran, itiraz eden, hâlâ baş eğmeyen, daha güzelini isteyen insanlar var. Yeni meslekler var. Üstelik teknoloji bizi kendimize uzaklaştırdıysa da birbirimize yaklaştırdı.

– Gerçekten yakınlaştırdı mı? Samimi bir yakınlaşmadan bahsedebiliyor muyuz?

Hemhal olmak anlamında somut bir şey. Başkasının derdiyle de ilgilenir, dertlenir olduk. Sorunları çok geç öğrenir, çoğu zaman sadece seyircisi olurduk. Şimdi doğru anlamıyla ‘hepimizin aynı gemide’ bulunduğunu, başkalarının felaketine sevinmenin eninde sonunda kendi felaketinle cilveleşmek olduğunu anlayacak durumdayız. Belki önüne geçemiyoruz, belki çabuk bir araya gelemiyoruz ama haberdarız.

– Belki de her şeyden haberdar olmak mutsuz ediyordur bizi…

Bunun payı vardır muhakkak ama duymamamın kimseye faydası yoktu, duymanın olacak. Toplumsal olaylarda, sığ günlük siyasetin çağırdığı her alana koştura koştura gidip taraf olduk. İki taraftan birini seçme kolaylığına eyvallah ettik. Bu bizi sorunu bilmekten öte çok daha uzaklaştırıyor. Yani mesafelerimizi kaybettik. Çok fazla haber izliyoruz. “Artık haber duymak istemiyorum” diyen bir kişiyi anlayabilirim. Çok fazla içinde olmak, bütün dünyayı sığ meselelerden ibaret görmek gibi bir yanılgıya da düşürebilir insanı. Bence bir yurttaşın makul bir düzeyde ülkesinde olup bitenle ilgili bilgisinin olması lazım. Ama biz ilgili görünmek adına her şeyi tartışıyoruz. Bir ülkede hayvan hakları neden bu kadar feveranla tartışılıyor, anlaşılır bir şey değil.

– Bizi iyi yaşamaktan alıkoyanlara karşı nasıl direneceğiz?

Sığ siyasetle daha az ilgilendiğimizde bunu başarabiliriz. Mesela bugün Kudüs tartışılıyor. Bu, insanlık tarihi kadar eski bir sorun. Günlük hayatta bu kadar konuşulması istendiğinde bunu bizim koşarak kabullenmemizde bir tuhaflık var. Önemli bir konudur ama Türk kamuoyunun yaşadığı bu kadar ağır mesele varken birinci meselesi değildir. Türkiye’de olup biten şeyler için de geçerli. Kadın, çocuk, hayvan hakları gibi üzerinde çok daha iyi anlaşacağımız problemli alanlarda ilerlemek dururken bizim çözemeyeceğimiz konularda haftalarca tartışmamız, konuşmamız tuhaf. Bu da çağrıldığımız her alanda kavgaya koşturmamızın bir örneği. Bunun bir faydası olduğunu düşünmüyorum. Kudüs’ün ne olacağına Türk halkı karar vermeyecek ama hayvan haklarını, kadın ve çocuk haklarını, ifade özgürlüğünü meselesini çözebiliriz.

– Çözebiliriz ama çözemiyoruz… Bize engel olan şey ne?

Yapamadığımızda da ortaya birbirinden uzak, davalı, katmanlı bir zümre çıkıyor. Bir ülkede sabahtan akşama kadar siyaset konuşulması, ekranda siyasetçilerden başka kimsenin görülmemesinde bir anomali yok mu? Bu garip enerjinin kaynağı da birebir bu ülkenin insanları. Çağrıldığımız her yere koşup taraf olmaya çalışmamız… Bazı şeylerde taraf olamazsın! Hayvan haklarının tarafı mı olur mesela? Çocuk istismarının, kadın cinayetlerinin tarafı mı olur? Biz bunlarda bile tribünler yarattık.

– Ortak Değerler Araştırması’nda katılımcılara soruluyor. Herkes adalet ve güven istiyor. Peki hepimiz istiyoruz da neden başaramıyoruz?

Çünkü emek gerektiren işler bunlar. Dört senede bir oy vererek, meselelerin çözümünü bir siyasetçi topluluğuna devredemezsiniz. Toplum olarak sorumluluk alma konusunda zayıfız. Dört yılda bir oyunu kullanan herkes kendini yurttaşlık görevini yapmış sayıyor. STK’larda çalışmalıyız, siyasetin denetlenmesi yurttaş tarafından üstlenilmeli. Çok eksiğimiz var. Sizce şu cümlede bir sıkıntı yok mu? “Tayyip Erdoğan gitsin ama bu memlekete ne olursa olsun!”… Bu cümlenin, “Tayyip Erdoğan kalsın da ne olursa olsun” cümlesinden hiçbir farkı yok. 80 milyonluk bir ülke bu kadar dar bir tartışmanın içine hapsedilebilir mi? Bu kadar damarı şişmiş, öfkeli insanın çözüm üretme ihtimali yok. Ülke bilerek muhalefeti ve iktidarıyla bu tansiyonda tutuluyor. Burada farklı toplumsal travmalar yaşayabiliriz ve işte tam o noktada aynı gemideyiz. Kendimize benzemeyenle, bizimle aynı olmayanla yan yana olup konuşmayı tartışmayı öğreneceğiz; başka çaresi yok. Her iki taraf da birbirini kendi referanslarına göre aşağılamak, ötelemek için elinden geleni yapıyor.

– Birlikte yaşama kültürünü tekrar savunmak zorundayız…

Kesinlikle… Bize benzemeyenle, bizim gibi düşünmeyenle daha yakın olmak zorundayız. Anlaşmak değil birbirimizi anlamak zorundayız. Anlaşmadan da yaşanır, anlamadan olmaz. Türkiye’de karşındaki senin doğrunu kabul ederse uzlaşmış oluyorsun. Hayır efendim, öyle bir şey değil. O dönmüş oluyor. Ben iki adım atacağım, sen iki adım atacaksın. Ortada bir yerde buluşacağız. Bunu söylediğimde ‘orta yolcu’ diye sataşanlar oluyor tabii…

– Evet Twitter’da bir takipçiniz sizin için ‘Ayağı yere değmeyen Pollyanna’ yazmış…

Çok güzel teşbih fakat n’apıcaz, ne işe yarayacak bu benzetmeler? Bu kuru, kaba eğlencenin yarın sana bize bir faydası olacak mı? Sorun şu: Biri bizi dinlesin istiyoruz ya, işe başkasını dinlemeyle başlayabiliriz.

– Geçenlerde düzenlenen Ortak Değerler Hareketi’nin konferansında ‘Şaban nasıl İvedikleşti’ diye bir başlık vardı. Bu değişime nasıl bakarsınız?

Değişim değil, dönüşümün bir işareti olarak algılayabiliriz. Sosyal, toplumsal dönüşümlerle birlikte roman, film karakterli de dönüştü. Şaban gibi naif, yerel ve evrensel değerlerle meselesi olan bir karakter, tamamen kaba komediye dönüştü. Buradan kesinlikle filmi yapanları eleştirmiyorum. Recep İvedik üzerinden o anlayışın temsil edildiği yüzlek yaşam biçimini görüyoruz. Mizah bunları kaçırmaz. Mizahın işi bunları doğru, yanlış diye ayırmaktan ziyade göstermektir. O gösterir, biz seçimimizi yaparız. Şaban çekildiği günün değerlerini gösteriyordu bize, İvedik ise bu günü.

– Bir de vicdan meselesi var. Yaşadığımız tüm kötülüklerin altından o çıkıyor. Siz bu meseleyi nereye koyuyorsunuz?

Vicdanın altıncı duyu olduğunu düşünüyorum. Ondan yoksun insanlar var. İnsan bir hiçtir. Vicdanlı insan hiç yoktan iyidir. Şimdi ‘hiç yoktan iyidir’in peşindeyiz. Aradığımız budur. Aradığımız büyük bir lüks, refah, inanılmaz yaşam koşulları, “Kuzey Avrupalı gibi olalım, her sabah herkes birbirine selam versin” falan değil. Şimdilik isteğimiz ‘kaybettiğimiz vicdan’a kavuşmak… Vicdan yoksa hiçbir iş yolunda gitmez. Oksijen gibidir, su gibidir. Aç kalanlar kendi vicdanından yemeye başladı. Vicdansız insan sadece bir canlıdır.

– Sizce sonradan edinilen bir şey mi vicdan, yoksa ya vicdanlı ya vicdansız mı doğuyoruz?

Bence bir vicdan ihtimaliyle doğuyoruz. Ailevi, çevresel, ülkesel katkılar veya sekterlikle o filiz ya kavrulup gidiyor ya da büyüyor, ağaç oluyor. Ancak o ağaçlardan oluşan bir ormanın içinde huzurla yaşayabiliriz.

İYİLİK İÇİN SAVAŞMAK GEREKİYOR

İyilik de kötülük de bulaşıcıdır, iyilik için savaşmak gerekiyor ama kötülük için savaşıyoruz. Düşünün, “Yaşasın kötülük” diye bir şey, şakanın bile konusu olmamalı ama dilimize girdi artık. Hayatımıza sızmış çirkinlikler var, dilimize de bulaştı bu. Fakirlikle alay etmek, eşcinsellikle alay etmek, hayvanları itip kakmak, kadın meselesinde bilerek isteyerek küçümsemek… Kötülüğe bu kadar eyvallah etmemek lâzım.

NEDEN AHMET MÜMTAZ TAYLAN?

Toplumdaki her türlü kutuplaşma eğilimini gidermeye yönelik başlatılan Ortak Değerler Hareketi’nin ilk konferansına katıldım. Burada yapılan sunum, hayatımız hakkında çok dikkat çekici tespitlerle doluydu. Konda Genel Müdürü Bekir Ağırdır’ın konuşmasında; “Türkiye’de yaşayanlar kişisel hayatlarında kaderine razı olmuyor ve problemi aşmaya çalışıyor. Ancak ortak hayatta umutsuz, kaygılı ve korkulu. İkili bir hayat yürütüyoruz” gibi altı çizilecek tespitler vardı. Nasıl ayrıştığımızı, ortak hayatımızdaki özlemlerimizi ortaya koyan, izleyende farkındalık yaratan önemli bir konferanstı. Bir gündem zehirlenmesi yaşadığımız malum. Hayatımız oradan oraya savrulurken bizi biz yapan değerleri unutur olduk. Bu hafta 360 Derece’de biraz gündem dışına çıkıp hasletlerimizi konuşmak istedim. Canlandırdığı, içimizi ısıtan naif karakterler, yönettiği oyunlar, yazdığı yazılarda ortak değerlerimize, vicdanımıza seslenen ve her zaman kavgayı değil diyaloğu seçen biri olduğu için Ahmet Mümtaz Taylan ile konuştum.

Rezillik kimseyi vezir etmez, kesin bilgi!

Rezillik kimseyi vezir etmez, kesin bilgi!
Gülse Birsel

BU ara filmin çekimleri yüzünden sabahtan akşama kadar sokaklardayız. Beyoğlu’ndan Üsküdar’a gezip duruyoruz. Yakalayan “Ne olacak bu ülkenin hali?” diyor büyük bir karamsarlıkla. “Siz ne düşünüyorsunuz, ne yapmalı bu ruh halinde?” filan diye soruyor.

“Valla” diyorum, “Biz harika bir film çekmek için elimizden gelen her şeyi yapıyoruz. Dünyanın her yerinde seyredilebilecek, gurur duyacağımız bir komedi filmi. Yani kendi bildiğimiz değerlerle, ahlak, çalışkanlık, azim, vs ile işimizi iyi yapmaya uğraşıyoruz ve gelecek hayalleri kuruyoruz. Siz de öyle yapın.”
Zira pompalanan, şiddet yanlısı, daha çok bağıranın kazanıyor gibi göründüğü, hakaret ve palavranın diz boyu olduğu, gerçek erdemlerin prim yapmıyor gibi göründüğü bir ortamda, biz ve çocuklarımız nasıl hayatta kalacağız endişesi içinde insanlar.

Çünkü artık burun buruna geldiğiniz aracın şoförü yol verdiyse bütün gün eşe dosta bunu anlattığınız bir ülke oldu burası.
Bir fikir tartışmasında iki taraf birbirine nezaket gösteriyorsa şaşkınlıktan dilimizi yuttuğumuz bir ülke oldu burası.
Esnafın biri, paranız çıkışmayınca “Sonra getirip ödersin abla, aşkolsun” dediyse gözlerimizin dolduğu bir atmosfer oldu burası.

İşini yaptırmak için tanıdık-torpil aramayanın, kapı önüne su kabı koyanın, yoksul komşusuna yemek götürenin, cinsiyet ayırımcılığı yapmayanın, iş ortağına güvenenin, gerçek sınavlarla kalifiye eleman seçenin, kanunlara uyanın, emeğiyle, yeteneğiyle bir yerlere gelenin bizi hayrete düşürdüğü bir memleket oldu.
Kadınların akşam sokakta rahatça yürüdüğü sokakların, çocuklara bedava tiyatro kursu veren ilçelerin, tarikatsız-şeyhsiz-şıhsız, sadece komşuluğun egemenliğindeki mahallelerin, terör estirip kabadayılık taslamayan dayıların, vatanseverliğin önce birbirimizi sevmek olduğunu bilen gençlerin mumla arandığı bir yer oldu.

Hödüklüğün güç sanıldığı…
Riyakârlığın zekâ zannedildiği…
Yalancılığın yetenek gibi sunulduğu…
Cahilliğin içtenlik muamelesi gördüğü…
Başarılı, azimli, yenilikçi herkesin kafasına vurmanın halk olmak diye yutturulmaya çalışıldığı…
Gözünü kırpmadan iftira ve çamur atmanın iğrençliğinin unutulduğu, ateşli taraftarlıkla karıştırıldığı bir yer haline geldi burası.

Bu üstte saydıklarım vasıf değil, bildiğiniz rezilliktir!
Böyle insanlara bu topraklarda aslında tepeden bakılır, müstehzi ifadeyle gülünür, eş dost arasında dalga geçilir. Bu reziller asla vezir olmaz, herkes de yüzyıllardır bunu bilir. Zira en sağlam gerçekler aslında anaokulunda öğrendiklerinizdir: İyi beslen, erken uyu filan dışında ahlaklı ol, arkadaşlarına kibar davran, yalan söyleme, senin olan şeyleri etrafınla paylaş, çalışkan ol!

Bu topraklarda insanların çoğu, aynı anaokulunda öğrettikleri gibi, ahlaklı, akıllı, fikirli, gelişim, ilerleme yanlısıdır. Geleneklerimiz eşitlik, adalet, zarafet, saygı temellidir. Yüzyıllardır alkışı bilimin, sanatın, icatın aldığı bir yerdir burası. Aileler çocuklarının zengin, başarılı, evli, mutlu, çocuklu filan ama en çok da “okumuş, bilgili” olmasını ister!

Son yıllarda sosyal medyada ve basın başlığı altında geçen kâğıtlarda bağıranlara, çamur atma modasına, yaratılan sahte atmosfere bakmayın. Ki kimsenin bakmadığı satışlardan da belli de… Karamsarlığa kapılıp “Biz nasıl insanlar olduk, nereye gidiyoruz, ülke ne hale geliyor, bu nasıl yozlaşma” filan demeyin. Hâlâ iyiler iyi, kötüler açıkça kötü ve herkes de her şeyin farkında!

Bu topraklar çok sağlam topraklardır.
Burada insanların en yüzeyseli, bırakın iç huzurunu, duygusallığı, en basitinden, en pragmatik bakış açısıyla, aslında hayatta nezaketin en büyük güç, bilginin en önemli ihtiyaç, liyakatın vazgeçilmez, çalışkanlığın ise para ve başarı demek olduğunu gayet iyi bilir.

O yüzden…
O müessesenin fabrika ayarları, bunun mizacı, şunun mayası…
Boş verin. Çürük elmaların aşırı görünürlüğü ve yaygaracılığını koy bir yana, bu milletin fabrika ayarları sapasağlamdır!
Rahat ol. Gülümsemeye ve gelecek planı yapmaya devam et!

Felsefe yasaklandı, Osmanlı çöktü…

Felsefe yasaklandı, Osmanlı çöktü
İpek Özbey

Namık Kemal Zeybek, yeni kitabı ‘Türk’ün İnancı’nda bilimin önemine dikkat çekiyor, Türk ve Arap Müslümanlığı arasındaki farkları ortaya koyuyor. Osmanlı’nın çöküşünü Türk inancından çıkıp, Arap Müslümanlığına geçmekle açıklıyor. Felsefe yasaklanıyor ve Osmanlı çöküyor. Zeybek ile buluştuk, iki inanç arasındaki zihniyet farkları ve ‘evrimin müfredattan kaldırılması’nın sonuçları üzerine konuştuk.

– Bir kitap yazdınız, adını ‘Türk’ün İnancı’ koydunuz. ‘Türk inancı’yla ‘Arap Müslümanlığı’nın farklı olduğunu söylüyorsunuz. Ne demek istiyorsunuz?
Müslümanlık İslam dininin halka ulaşmış şeklidir. Türk’e ulaştığı zaman başka, Arap’a ulaştığı zaman başka olur. Bu da tabii bir şeydir.

– Neden?
Çünkü kültürler dinleri etkiler. Dinler de ortaya çıkarken ister istemez geldikleri halkın kültürünü şekillendirirler. Mesela Müslümanlık dini geldiği zaman Arapların bütün âdetlerini yok etmedi. Zaten ayetlerde diyor ki, “Size anlayasınız diye Arapça bir kitap indiriyoruz.” Haccı, namazı kabul ediyor. Namaz zaten var Araplarda. Daha önce, putların önünde eğiliyor. Putları kaldırıyor ama namaz devam ediyor. Araplarda mesela küçük çocuklarla evlenmek, kölelik, cariyelik var. Bunlar kaldırılmıyor. Ama ne oluyor? Dinin özü olan adalet, şefkat, merhamet, eşitlik gibi kavramlar bu Arap âdetlerinin içine gömülüyor. “Tamam, cariye var diyor ama cariyenize iyi davranın, dövmeyin, zulüm yapmayın” diyor. Yani Arap toplumunun âdetleri dinin içine giriyor. Başka bir millet bunu alırken bunu kendi kültürüne göre alıyor. Bir süre sonra Araplar bile bazı şeyleri bırakıyor. Mesela Kuran’da bir buçuk sayfa haram aylar var. IŞİD bile dinlemiyor, kesiyor, biçiyor. Bu da zamanla olan bir dönüşüm. Dolayısıyla Türk İslam’ı, Arap Müslümanlığı doğru kavramlardır.

– Türk İslamı nedir peki?
Türklerin bir inancı var. Türklerde din yok, inanç var diye tespitler vardır.
– Din yok ne demek?
Yani teşkilatlanmış din kurumu yok. Halife, ayetullah, papa ya da patrik gibi şeyler yok Türklerde. Hatta din adamı kurumu yok.
– Peki Türkler inançlarını kimden öğreniyorlar?
Ailenin en yaşlısından. Bu böyle sürüp gidiyor. Türklerde mabet yani tanrıya ibadet edilen özel bir mekân yok.
– Cami?…
Camii, mescit, cemevi yok. Kilise yok.

– Ne zaman yok?
Dinlere girmeden önce… Türkler mevcut dinlerin hepsine girip çıkmışlardır. Hıristiyan olmuşlardır, Budistler var, Musevi Türkler var.
– Şunu anlamak istiyorum. Biz şu anda ‘Türk İslamı’nı mı yaşıyoruz, Arap Müslümanlığı’nı mı?
Türk inancında Tanrı, dinlerin söylediği tanrı değildir. Yani ne Hıristiyanların ne Musevilerin ne de Arap Müslümanlığının kavrayış olarak anlattığı Allah değildir. Arap Müslümanlığına göre düşünmeye alışmış olan bizlerin kafasında ne var? Varlığın, evrenin dışında bir Allah olduğu. O Allah yoktan var ediyor. “Ol” diyor oluyor. Einstein’ın bir tanımı var, varlığı yaratan Allah ve insanların yarattığı Allah diye.

– Türklerin Allah inancı nasıl?
Varlığın dışında bir Tanrı falan yok. O yüzden Türk inancında ‘Tanrı var mıdır, yok mudur’ tartışması da yok. Çünkü Tanrı gök. Gök dediğimiz uzay, kozmos. Bayat ve mengü. Başlangıcı ve sonu olmayan, sınırsız, ne varsa içine alan ama her var olanın da içinde olan. Varlığın kendisi Tanrı yani. Onun için Türk Tengri dendiği zaman gök kastedilir. Allah varlığı kendisinden yaratmıştır. Varlığın kendisi Tanrı’dır. Türk Müslümanlığıyla Arap Müslümanlığını ayıran birinci mesele budur: Tanrı inancı.

– Bugün hangisini yaşıyoruz?
Bugün Türk Müslümanlığına inanıp yaşayanlar da var ama Türkler 16. yüzyıldan başlayarak Arap Müslümanlığına girmişlerdir. Ve ocakları batmıştır. Türklerin gerilemesinin nedeni Arap Müslümanlığına girmeleridir.
– Ne değişti o zamandan sonra?
Türkler’in eski inancında varlığın kendisi Tanrı olunca, Allah’ı bilmenin yolu da bilimdi. Jeolojiyi, gökbilimini, insanların arasındaki tabiat yasalarını bilirsen Allah’ı bilmiş oluyorsun. Bilimle uğraşan Allah yolunda yürüyor. Düşünmek tapınmanın kendisi. Tapınmak Tanrı’yı bulmak, ona ulaşmak demektir. Türk’ün erdem anlayışı var bir kere.

– Nedir o?
Bir insana kötülük yapıyorsan, Tanrı’ya kötülük yapıyorsun. Hayvana, doğaya kıyıyorsan, suyu kirletiyorsan Allah’a kötülük yapıyorsun. Türkler, Türk inancını İslam içinde yoğurarak sürdürdükleri için bilime, felsefeye önem verdiler. Mesela Kâtip Çelebi diyor ki; ulu Osmanlı devletinde başından başlayarak Sultan Süleyman Han Hazretleri’ne kadar felsefe, akıl bilimleri, nakli bilimleri, birlikte ve bağdaştırarak okutulur. Fatih, bunu yasa haline getirdi. Kurduğu medreselerde felsefeyi ve din bilimlerinin birlikte okutulmasını yasa haline getirdi. Fatih’in kendisi büyük bir âlimidir. O bir dâhidir. Türk tarihinde zaten iki adam vardır o boyutta. Biri Fatih diğeri Atatürk. Ama sadece bilim teknikte değil erdemde de öyle. İstanbul’u alıyor, herkesin dini kendine, bir tek Ayasofya’yı cami haline getiriyor. Aleviler için bir tekke yaptırıyor. Onun dışında isteyen istediğine inansın, hiç karışmıyor. Yeter ki devlete zarar gelmesin.

– Sonra ne oluyor?
Sultan Süleyman Hazretleri zamanında bazı müftülerin de etkisiyle günah diye felsefe yasaklandı. İşte buyurun Arap Müslümanlığı… Kâtip Çelebi diyor ki, bundan sonra Osmanlı’da ilim hayatına kesat girdi. Böylece Osmanlı çökmeye başladı. Çünkü bilimsiz bir toplumun yaşaması mümkün değildir.
– Eğer o gün bu yanlış yapılmamış olsaydı ne olurdu?
Dünyayı Türkler yönetir ve Einstein Türk olurdu. Celal Şengör Hoca’nın ‘Newton Neden Türk Değildi’ diye bir kitabı var. Olmaz ki. Burada yaşasa Newton olmasına izin vermezdik. Darwin neden Türk değil? O zaman Darwin’in yaşamasına müsaade etmezdi bu toplum. Ama Fatih döneminde gelseydi, Fatih onu başına taç yapardı. Kanuni ve sonrasında gelseydi asardık, keserdik.

– Bilime bu kadar uzak olmamızın nedeni, dini yanlış okumamız mı?
Tabii ki. Kuran’dan adalet de çıkarırsınız zulüm de… Nasıl okuduğunuza bağlı.
– Neden insanoğlu adalet yerine zulüm çıkarmayı tercih etsin ki?
Öyle işine geldiği için. Mesela Kuran’da “O müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün” diyor. IŞİD bunu alıyor, terör yapmak istediği için burada kullanıyor. Onu kabul etmeyenler diyor ki, “Altında üstünde başka ayetler var, onu niye okumuyorsunuz”… İnsanlar aslında bakış açılarına göre dinleri de yeniden oluşturuyorlar.

– Size göre, Türkler aslında çok güçlü ama sırf bu yüzden Sanayi Devrimi’ni de kaçırıyor…
Çünkü bilimden kopuyor. Kitapta ne yazıyorsa o, araştırma falan bitti. Bilimden koptuktan sonra ancak Kâtip Çelebi gibi adamlar çıktı, o da kendi söyledi kendi dinledi. Rasathane yapıldığı zaman da “Bunlar meleklerin bacaklarını inceliyorlar” dediler. Hiç başka neden aramaya gerek yoktur, Osmanlı’nın, Babürlü’nün Karakoyunlu İran devletinin de çökmesinin nedeni bilimden uzaklaşmak nakliciliğe saplanmaktır.

– Müfredattan evrim teorisinin kaldırılması bizi endişelendirmeli mi?
Tabii ki, çünkü aynı sonu getirir. Bakın, Atatürk, Osmanlı’nın son döneminde doğan aydınlanmacıların en bilinçlisi olarak, bir istisna olarak geldi. Mesela biz Ahmet Mithat Efendi’yi romancı olarak biliriz. Aslında Darwin’in ‘Türlerin Kökeni’ kitabını çevirip yayımladı. Bu tartışma yarattı ve yasak geldi. Yasak şöyleydi: Bundan sonra Ahmet Mithat Efendi’nin maymunlarından bahsetmek yasak. Zihniyete bak. Bugün müfredattan evrimin çıkarılması doğru değildir. Bu zehirli yemişten bir süre sonra IŞİD kafasıyla nesiller yetişir.

– Atatürk’ü bambaşka bir yere koyuyorsunuz…
Atatürk dönemi Türkiye’de aydınlanmanın bir 15 yıllık süresidir. Onun şu sözünü bütün duvarlara yazmak lazım: “Bir gün benim görüşlerimle bilimin gerçekleri çatışırsa, beni bırakın bilimin yolundan gidin. Hayatta en hakiki mürşit ilimdir. Bilimden başka mürşit aramak da cehalettir, ahmaklıktır.” Ama neden söyledi bunu?
– Neden?
Ona “Efendim, sizin görüşlerinizi doktrin haline getirelim, gençlere öğretelim” dediler. “Asla” dedi, “Donar kalırız. Ben hiçbir dogma bırakmıyorum. Benim yolum akıl ve bilim yoludur.”

– Peki biz böyle mi yaptık?
Hayır, biz tuttuk Atatürk’ün hiç istemediğini yaptık, Atatürk ilke ve inkılapları diye başka bir din icat ettik. Atatürk’ten sonra Türkiye akıl ve bilim yolundan çıkmıştır. Yarım yamalak bir laikliğimiz vardı, o da gitti. Şu anda Türkiye bir din devletidir. Bu iktidar değil, daha önce başladı. Kenan Evren, anayasaya din dersi zorunluluğu koydu. Amerika’da yasak bu. Darwin okutulur. Sen bunu nasıl yok sayarsın.

SEN İYİLİK YAPARSAN, DÜNYA DA SANA İYİLİK YAPAR
– Kitapta çok sık altını çizdiğiniz bir cümle var: İyilik yap, dünya daha iyi bir yer olsun!
Sen iyilik yaparsan, dünya da sana iyilik yapar. Ağaç dikiyor musun, tabiatı güzelleştiriyor musun, hayvanlara yiyecek veriyor musun, yaralı bir hayvanı tedavi ettiriyor musun, insanlara yardımcı oluyor musun, insanların okuması için bir şey yapabiliyor musun? Bütün inançlar bunu söyler. Namaz insanı kötülüklerden men eder, namaz kötülüklerden men etmiyorsa bir şey ifade etmez. Boşuna yatıp kalkma. Dinlerin koyduğu kuralların hepsinin insanı iyileştirme amacı vardır.

– Bu kitabı okuyup ikna olan birinin hayatında ne değişir?
Birincisi, lüzumsuz kitapları bırakıp bilim kitapları okuyacak. Çocuklarına da bunları okutacak. Yıllarca ben de kof kitaplar okudum. Kenara koydum şimdi. Gençlere “Bunları okumayın” diyorum şimdi. Boş boş laflar. Bu Türk inancı, her dinin içinde yaşanabilir. Hatta deist ise bile yaşayabilir. Çünkü hedef iyi insan olmaktır. İyilik yapmaktır. Ağacı da çiçeği de sevecek. Hepsinin içinde Tanrı var.

– Atatürk’ün Yalova’daki evinin temeline zarar veriyor diye yandaki ağacı kesmek isteyenlere engel olduğunu anlattığınız bir bölüm var.
Evet tabii. Ağacı kesmektense evinin altına ray döşettirip evi kaydırtmıştır. Çünkü Atatürk, Varlık Birliği bilincindeydi ve ağaçların da bilinçli varlıklar olduğunu biliyordu. Bir kayısının tadında, bir aşk şarkısının inceliklerinde ‘Yaratıcı’yı hatırlayan biriydi Atatürk. Bu yüzden ağaç kesilmesine hep karşı çıkmış ve ağaç diktirmiştir. Ben Atatürk’e evliya dedim, kızdılar. Atatürk evliya değilse, kim evliya yahu?
– Hâlâ Türk inancı ile yaşıyor olsaydık, bu kadar çevre katliamı olmaz mıydı yani?
Olmazdı tabii.

KİMDİR?
1944’te Bayburt’ta doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. 21 yaşında MHP’den siyasete girdi, Gençlik Kolları Başkanı oldu. 1987’de ANAP’tan milletvekili, 1989’da Kültür Bakanı oldu. Süleyman Demirel’e başdanışmanlık yaptı. 1995’te DYP’den milletvekili seçilip, 1997’ye kadar devlet bakanlığı yaptı. 2011’de Demokrat Parti’nin başına geçti. Bir yıl sonra ayrıldı. Genel başkanlığı bıraktığından bu yana 9 kitap yazdı. Son kitabı ‘Türk’ün İnancı’nda bilimin öneminin altını çizdi.

Türkiye’de 163 gazeteci içeride! Dışarıda gibi hissetmiyorum! Ben hâlâ mahpusum…

Türkiye’de 163 gazeteci içeride! Dışarıda gibi hissetmiyorum! Ben hâlâ mahpusum…
Ayşe Arman

“Ben hâlâ mahpusum. Yurtdışı çıkış yasağım da bunu hatırlatıyor. Sadece biraz daha büyük bir hücredeyim.
Ama her an, o da elimden alınabilir!” diyor dünyaca ünlü Aslı Erdoğan.
Bu köşede onunla yaptığım röportajı okuyacaksınız.
Bu arada edebiyatının tüm dünyaya yayıldığı bir dönemi yaşıyor. Şu son bir yıl içinde neredeyse edebiyat, barış ve insan hakları konusunda almadığı ödül kalmadı.
Bu röportajı yapma sebebim de Avrupa Kültür Vakfı’nın uluslararası alanda tanınmış sanatçılara verdiği Prenses Margriet Ödülü. Yurtdışı yasağı
olduğu için bugün Kraliçe tarafından verilecek ödülü de alamayacak…

SANKİ ONLARCA KİŞİYİ ÖLDÜRMEKLE EŞ TUTULUYOR GAZETECİLİK
Nasılsın?
-“İyiyim” diyemeyeceğim. Fiziksel birtakım sorunlar yaşıyorum. Cezaevinin neticesi. Boynum, sindirim sistemin. Bunun dışında psikolojik olarak epeyce hasar gördüm. 4 aydır, tek bir gece yok ki kâbuslarla uyanmayayım. Her gece ya mahkemedeyim ya da cezaevinde. Üstelik babam ağır bir kalp ameliyatı geçirdi…
Babanın yanına gittin tabii…
– Elbette! Ne yaşamış olursak olalım, zor anlarında insanları bırakamıyorum. Cezaevi, hastalık, ölüm. Bundan öte ne var?
Haklısın. Baban seni cezaevindeyken ziyaret etti mi peki?
– Hayır. Bazen öyle şeyler oluyor ki hayatta, geçmişte yaşanan hiçbir şeyin önemi kalmıyor. En azından benim için öyle.

“Dışarıda”sın, kendini nasıl hissediyorsun?
– Dışarıda gibi hissetmiyorum! Ben hâlâ mahpusum. Yurtdışı çıkış yasağı da bunu hatırlatıyor. Şansa, biraz daha büyük bir hücredeyim. Ama her an, o da elimden alınabilir. Görüyoruz, bırakılıp yeniden tutuklananları…
Gittikçe “içeridekiler” çoğalıyor, bu seni nasıl etkiliyor?
– Çok üzülüyorum. Ben şimdi ne içerideyim ne dışarıda. İkisine karşı da suçluluk duyuyorum. Şu an 163 gazeteci içeride! İnanılır gibi değil. Tüm dünyadaki diğer tutuklu gazetecilerin toplamı 100 civarında sanırım. Rusya’sı Çin’i, Afrika ülkelerinin hepsini topla bizim yanımıza bile yaklaşamıyorlar. Çok korkunç bir şey bu. Bu 163 rakamı, bile kendi başına çok şey söylüyor. Artık Türkiye’de bazı sınırların misliyle aşıldığını gösteriyor.

Bir de senin gibi dışarıda olup da davası sürenler var…
– Evet. Onlara istenen astronomik cezalar… Artık ağırlaştırılmış müebbetle yargılanıyor insanlar. Sanki onlarca kişiyi öldürmekle eş tutuluyor gazetecilik faaliyeti! Bana gelince ben gazeteci bile değilim. Bir gazetenin sembolik danışma kurulu üyesi olduğum için geldi başıma bunlar. Artık olan biteni; keyfiyet, zulüm ve gözdağı diye yorumluyorum. Ahmet Şık gibi çok ciddi gazeteciler içeride ve çok garip, komik suçlamalarla. Artık bu topraklarda gazeteciler her gün, nereye ne yazarlarsa yazsınlar, “Başıma iş gelir mi?” endişesi yaşıyor. Bu toplumun bence en önemli ses tellerinden biri basın. Neredeyse kesildi gibi…

İNSAN KAFASINA SİLAH DAYALIYKEN ARYA SÖYLEYEMEZ YA, BENİMKİ DE O HESAP!
Yeniden yazmaya başladın mı? Yoksa bu iklim, edebiyatçı yanını öldürüyor mu?
– İnsan kafasına silah dayalıyken arya söyleyemez ya, benimki de o hesap! Benim edebiyatım, sözcüklerle çok özel bir ilişkiye dayanan, mutlak yalnızlık isteyen, evime kapanıp müziğimi, şiirimi, karanlığımı, mum ışığımı istediğim bir edebiyat. E bu korku, gerginlik ortamı tabii ki hiçbir edebiyatçıya iyi gelmiyor. Bana daha da kötü geliyor!
Bu arada yeni bir ödül daha aldın. Avrupa Kültür Vakfı’nın uluslararası alanda tanınmış sanatçılara verdiği Prenses Margriet Ödülü…
– Evet. Ben aslında ödüllere de cezalara da mesafeli yaklaşırım. Ama bu, benim sanatçı yanıma verilen bir ödül. Çok sevindim…

Ne yazık ki yurtdışı yasağın olduğu için katılamıyorsun. Ne hissediyorsun?
– Aylar önce Karl Tucholsky Ödülü almıştım. O zaman cezaevindeydim. Karl Tucholsky, toplama kampına gitmemek için intihar etmiş bir yazar. Ve benim için çok özel. Ödülü, Bakırköy Cezaevi’nin dış duvarının önüne koyulmuş görünce çok duygulanmıştım. Daha sonra Theodor Heuss Madalyası aldım, ona da gidemedim. Şimdi Bruno Kreiss İnsan Hakları Ödülü veriyorlar, ona da gidemiyorum. Ama en çok, üzen galiba bu son ödül oldu. Çünkü bu benim kaderime ya da cezaevine verilmiş bir ödül değil, sanatçı yanıma verilmiş bir ödül. Sanat ödülü almış birinin devletin birlik ve bütünlüğünü yıkmaktan yargılanıyor olması da trajikomik. Şimdi sırada Almanya’dan aldığım yeni açıklanacak Erich Maria Remarque Ödülü var. “Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok”un yazarı. Barışa katılarımdan dolayı verilmiş bir ödül bu. Ve ben terör suçlamasıyla yargılanıyorum!

GÖZYAŞLARINDAN MEKTUP BİTMİYOR!
İçeride birlikte yattığın arkadaşlarını özlüyor musun? Onlardan haber alıyor musun?
– Benim çok garip bir huyum var, ben çok düşündüğüm insanları pek arayamam. Sevgili koğuşum C9’a upuzun bir mektuba başladım, hâlâ bitmedi ve hâlâ yollayamadım. Beni nankörlükle suçlayacaklar diye korkuyorum.

Olur mu canım, onlar tanımışlardır seni…
– İnşallah öyledir. Her gün, “İşte bugünlerde onun davası var, şu günlerde şunun tahliyesi geldi!” diye düşünüyorum. Yüreğim hâlâ onlarla. Ben aşırı duygusalım, gözyaşlarından mektup bitmiyor. Al 3 cümle yaz, bir kart at değil mi? Yapamadım.

Aslı Erdoğan röportajı devam ediyor. Siz de okuyacaksınız, neredeyse tüm dünyadaki edebiyat, insan hakları ve barış ödüllerinİ topladı. Bunu gururla anlatmıyor, sadece bir durum tespiti yapıyor. Ve yurtdışı yasağı olduğu için o ödül törenlerinin hiçbirine gidemiyor…
Neredeyse tüm dünyadan barış, edebiyat ve insan hakları ödülleri alıyorsun. Sence bu ödül törenlerine katılamaman Türkiye’nin yurtdışındaki imajını nasıl etkiliyor?

Çok derin izler bırakıyor. Hatta, bu ödülleri de olduğundan daha fazla önemsetiyor. Çünkü ödül töreni hakkında 2-3 yazı çıkacaksa, “Yurtdışı yasağı var, gelemiyor, davası şu durumda, şu kadar içeride yattı!” diye haberler çok daha uzun çıkıyor. Dünya basınında epeyce yer tutuyorum yani. Hakkımda bu son dönemde 100’ün üstünde röportaj çıktı. Şöyle bir çelişki var. Milliyetçi ülkeler ilk önce, kendi yazarlarını korurlar ve saygı duyarlar. Türkiye de milliyetçi bir ülke olduğunu iddia ediyor. Ama bugüne kadar geçmişte yüzlerce yazarını hapsetmiş durumda. Aziz Nesin’inden Nâzım Hikmet’ine, Atilla İlhan’ından Yaşar Kemal’ine kadar aklınıza gelebilecek daha pek çok yazarını içeri atmış. Son dönemlerde bu furya yeniden hortladı. Niye yazarına bu kadar hınç duyuyor bu ülke? Baktım da 70 yıldır Avrupa’da hiçbir kadın yazar, benimki kadar ağır bir ceza istemiyle yargılanmamış. Devletin birlik ve bütünlüğünü bozmak gibi ağır bir maddeden yargılanıyorum.

25’E YAKIN ÖDÜL ALDI
Davan devam ettiği için mi yurtdışı yasağın var? Senin kaçma ihtimalin mi var?
Tabii ki yok! Ben bir yazarım. Okurlarıma karşı bir sorumluluğum var. Ve kendi dilime karşı sorumluluğum var. Ben Türkçenin bir yazarıyım. Türkiye dışında bir hayat, bir başka cezaevi. Niye kaçayım? Niye gideyim? Sadece ödül törenlerine gidecek kadar izin versinler yeter. Birçok festivale de çağrılıyorum, onların hepsini de kaçırdım. Bir keresinde Burmalı bir yazar, yurtdışı çıkış yasağı olduğu için gittiğim bir festival katılamamış, bir video yollamıştı. Dehşet içinde kalmıştım nasıl bir ülke acaba Burma diye. Şimdi biz, o durumdayız! Her ödül töreninde yüzlerce basın oluyor. Bütün dünya benim davamı öğrendi. Bu da benim seçimim değil ama oldu…

Bu aldığın kaçıncı ödül?
25’e yakın ödül aldım. 90’da Yunus Nadi’yi aldım. 96’da ilk yurtdışı ödülümü aldım, Deustche Welle’den. 2005’de Yılın Kitap Ödülü’nü aldım. 2010’da Sait Faik Ödülü’nü aldım. 2011’de Norveç’te Sınırdaki Sözcükler Ödülü aldım. Bu uluslararası alanda tanınıp kendi ülkesinde dışlanan kadın yazarlara verilen bir ödül. Kadınların oy hakkı kullanmasının 100. yıldönümünde de ödül aldım. Sonra bu son 1 yıl içinde de Karl Tucholsky, Theodor Heuss, Bruno Kreiss Avusturya, Erich Maria Remarque ve son olarak da bu Avrupa Kültür Vakfı Ödülü’nü aldım. Onun dışında Musa Anter Ödülü, Yayıncılar Birliği’nin Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü, Bilge Olgaç Ödülü. Ayrıca Mucizevi Mandarin, İsveç’te yılın kitabı seçilmişti. Zürih şehir yazarı seçilmiştim. Geleceğe kalacak 50 yazar arasına seçilmiştim. Unuttuklarım da vardır…

ZOR ZAMANLAR YAŞIYORUZ
Dün Avrupa Kültür Vakfı’nda, Prenses Margriet Ödülü senin adına kime verildi?
Yayıncıma verildi. Biz de buradan, Cezayir Cafe’den görüntülü olarak törene katıldık. Avrupa edebiyat dünyası, sanat dünyası hakikaten beni sağ tutmak için olağandışı bir çaba sarf ediyor. Bir sürü edebiyat dergisine kapak oldum. Her kitabımı aynı bir eleştirmen değerlendiriyor. “İstanbullu Kafka” diye başlık atılıyor.
Tebrik ediyorum seni…

– Evet, bir taraftan, her yerden ödüller alıyorum ve edebiyatımın keşfedildiği bir süreç. Ama öteki taraftan sürekli dava gerginliği, duyduğum endişeler, zor zamanlar yani…
UMARIM BU YÜZDE 49’U DİNLERLER
Referandumdaki 49 seni umutlandırdı mı?
Artık bu ülkede olup bitene, tutuklamalara, baskılara karşı ciddi bir hoşnutsuzluk var. Halkın arasında durup konuştuğumda, bir yıl öncesine göre artık çok farklı şeyler duyuyorum. Bu baskı ortamına bir tepki doğuyor. Yani ben umut mu duymalı, korkmalı mı bilmiyorum. Türkiye’nin geleceği konusunda umarım AKP çevreleri bu yüzde 49’u biraz işitirler. Çok ciddi çalkantılara ve sarsıntılara doğru gidiyoruz…

AVRUPA PARLAMENTOSU’NA SKYPE İLE BAĞLANDIM
Avrupa Parlamentosu seni davet mi etti?
Evet, Türk hükümetinden izin istedi, Brüksel’e gelip, kendi durumumu, yazarların, edebiyatçıların ve gazetecilerin durumunu anlatmam için. Ama tabii izin vermediler. Ben de Skype’la bağlandım…
Ne zaman oldu bu?

Geçen hafta. Çok gerildim. Bir taraftan, evet çok sıkı eleştirilerim var olan bitenle ilgili. Ama ben pek öyle siyasetçiler gibi ustaca, diplomatik bir dille anlatamıyorum, giderek kişiselleşiyor anlattıklarım. Bir yandan söylediklerimle Türkiye’ye zarar da vermek istemiyorum ama olan biteni de aktarabilmek istiyorum. Zor bir durum. Bir de anlattıklarımdan başıma bir iş gelirse korkusu da var. Neyse yaptım konuşmayı ve hayret, çok büyük bir alkış aldım…

Belirsiz geleceğe hazırlanma rehberi…

Belirsiz geleceğe hazırlanma rehberi…
Melike Karakartal

Eğitimin amacı, çocukları yüksek anlayış kapasiteli, becerikli ve değer sahibi insanlara dönüştürmekse… Teknolojinin düşünme, yaşama, çalışma biçimlerini hızla değiştirdiği bir dünyada çok kısa bir süre sonrasını dahi hayal edemez haldeyiz. Peki hayal edemediğimiz bir geleceğe nasıl hazırlanacağız?

“Bırakın 13 yılı, bundan 3 yıl sonrasını hayal bile edemezken, çocuklarımızı geleceğe nasıl hazırlayabiliriz?” sorusunu soruyor Zenith Media’da İnovasyon Lideri Tom Goodwin.
Ülkeleri geri kalmaktan kurtaracak, düşman insanları ortak paydada buluşturacak, yeni ve aydınlık bir gelecek yaratmak için gerekli olan tek ihtiyaçtan bahsediyor: Hayal kurabilen, sağduyulu düşünebilen insanlar yaratacak bir eğitim.

“Yalan/manipülatif haberlerin dünyasında, sağduyulu görüş oluşturabilmek, eleştiri yapabilmek ve konunun her iki tarafını da görebilmek, ezberci eğitim sisteminden çıkabilecek beceriler değil” diyor. “Profesörlere işini öğretmeye kalkışan cahil cesareti ve özgüveninin tavan yaptığı bir dünyada kime, ne anlatacaksın?” diyeceksiniz belki, fakat…
Bir de şöyle düşünün: Ya yakın gelecekte hayatta kalabilenler, dünyayı en iyi okuyabilen ve yorumlayabilenler olacaksa? Ya yakın gelecekteki kariyer başarısı, mutluluk, doyurucu bir hayat, ancak ve ancak bunları becermemize olanak tanıyacak bir eğitim sisteminden geçiyorsa?

Bu eğitimin yapı taşları olarak, düşünmemiz gereken beş değerden bahsediyor Goodwin. “Temelde kim olduğumuzu belirleyen bu beş değer üzerinde çalışırsak, modern çağa adapte olabilen mutlu, güçlü, dengeli insanlara dönüşebilir miyiz?” diye soruyor.

Nedir bu beş faktör?
Birincisi, ilişkiler. Goodwin, “Modern çalışma hayatı, değer yaratmak üzerine olacak ve bu değeri kimin yaratabileceğini bilmek önemli bir bilgi olacak” diyor. Bir başka deyişle, liyakatin yeniden gündemimize gireceğini, toplumu “ortalama”ya hapseden anlayışın “güvenilir ilişkiler ağı” ile değişeceğini söylüyor. Gelecekteki eğitimin, kalıcı, güvenilir insan ilişkileri kurmaya odaklanması gerektiğine inanıyor.
Telefonuna hapsolan ve birbiriyle iletişim becerisini kaybeden insanların, bunu yeniden öğrenmesi gerekiyor ya hani… Haklı, belki o zaman gerçek başarıdan, takım çalışmasından bahsedebilir olacağız.

İkinci faktör, merak.
Akıllı telefonlarla ulaşabildiğimiz bilginin sınırı yok, fakat bu cihazlara rağmen bilgi seviyemizde müthiş değişimler yaşandığını söyleyemeyiz. Telefonları sadece sosyal medyada oyalanmak ve oyun oynamak için kullanmanın işaret ettiği bir yer var: Meraksızlık.
Burada insanoğlunu suçlamak yersiz: Goodwin, daha fazla bilme arzumuzun, yaşlandıkça zayıfladığını söylüyor. Eğer bunu kabullenirsek, değiştirebiliriz.

Üçüncü faktör, kıvraklık. 10-20 yıl sonra nasıl bir iş dünyasının içinde olacağımızı hayal edemiyoruz ama en azından hayatın alabildiğine hızlanacağını biliyoruz. Hâl böyleyken değişikliğe hızlı adapte olabilenler, kazanacak.
İnsanoğlunun değişikliğe genellikle ilk tepkisinin direnç olduğunu düşünecek olursak, ileride iş hayatında veya genel olarak her anlamda “hayatta kalacakların” değişikliği en iyi idare edebilenlerden oluşacağını söyleyebiliriz.
Son olarak yaratıcılık ve empatiyi katıyor “üzerinde çalışılması gereken başlıklar” arasına.

Meraklı ve yaratıcı doğuyoruz ancak okul, arkadaş çevresi ve iş hayatı bunu çoğu zaman köreltiyor. “Aslında her şeyi yapabilecek güçteyiz, hayal gücüdür her şeyi yöneten” diyor. Sahi ya, hayal gücü olmasa elinizdeki telefon, yaşadığınız şehir, izlediğiniz televizyon, üzerinde yürüdüğünüz zemin, ayakkabılarınız, otomobiliniz… Uzatmayayım, düşündüğünüz herhangi bir obje/cihaz/mekan var olabilir miydi?

İnsan eliyle yapılmış her şey, ilk önce hayallerde şekillendi. Telefon bir hayaldi, kullandığınız her gereç bir hayaldi, kağıt hayaldi, şehirler hayaldi, bugün içinde boğulduğumuz teknoloji hayaldi… Üstelik çoğu, başkalarının “Bu asla gerçekleşemez!” dediği türden konulardı.

Hâl böyleyken, kafayı akıllı cihazlarımızdan kaldırıp hayal etmeyi tekrar hatırlamamız lazım. Hayatın hayal ederek başladığını, somut, elle tutulan ne varsa hepsinin önce hayal olarak akıllarda şekillendiğini hatırlamamız lazım.
Ve empati… Sadece Türkiye’nin değil, pek çok ülkenin kutuplaştığı bir dönem yaşıyoruz. Gelecek için konuşacak olursak, böyle bir dönemin devamında, birbirinin dilinden anlayabilme becerisine sahip olmak, belki de hayatta kalmanın en temel anahtarlarından biri haline dönüşecek…

“Yaratıcılığı teşvik edersek, merakı beslersek, insanların ilişkiler ve empati üzerinden birbirlerine yaklaşmalarını sağlayabilirsek, işte o zaman çocuklarımızı bağımsız, özgüvenli bireyler haline getirebiliriz” diyor Goodwin. Güzel bir geleceğin anahtarlarını veriyor ama… Bu güzel tavsiyeleri dinleyecek ve uygulayacak bir babayiğit çıkar mı…
İşte onu bilmiyorum!

Bunlar benim binbir gece masallarım…

Murathan Mungan: Bunlar benim binbir gece masallarım…
Çağlayan Çevik

Çağdaş edebiyatımızın en üretken ve dersine en sıkı çalışan yazarlarından biri Murathan Mungan. Kaleme aldığı her türü, o türün meseleleri içinde değerlendiren, türün imkânlarını sonuna kadar zorlayan bir yazar. Bundan tam 30 yıl önce ilk kitabını yayımladığı ‘Kırk Oda’ serisinin dördüncü öykü kitabı ‘Dokuz Anahtarlı Kırk Oda’ bu hafta Metis etiketiyle raflarda. Hayata, yaşama, varoluşumuza dair kadim anlatılardan çağdaş biçimlere genişleyen öykü kitabı için Murathan Mungan’la konuştuk.

Tam olarak 30 yıl öncesine denk geliyor. Birbirine eklemlenen ‘Kırk Oda’ dizisinin ilk kitabının çıkması. Bu kitap serinin dördüncü kitabı ancak kapağında beşinci kitabın müjdesini veriyorsunuz. ‘Dokuz Anahtarlı Kırk Oda’ ilk ne zaman doğdu?

‘Dokuz Anahtarlı Kırk Oda’nın ilk fikri, neredeyse on yıl önce, ‘Yedi Kapılı Kırk Oda’ yayımlandığında ortaya çıkmıştı. Kitap kendi içinde ilerlerken, bir noktada Dante’nin ‘Cehennem’inin dokuzuncu katta olduğu düştü aklıma. Kitaptan bununla çıkacağımın kararını verdim. Daha önceleri de dillendirdiğim gibi, hikâye kitaplarımın da bir tür roman bütünlüğü göstermesini amaçlarım. Dokuzuncu öykünün cehennem katı olması fikrini bir kenarda tutup yola öyle devam ettim. Öykünün adı ve fikri belli, ama ne anlatmam gerektiğinin bilgisi yok henüz. Arıyorum.

Kitabın sekiz öyküsü de fantastik sıçramalarla saçaklanırken son öyküde hiçbir fantastik unsura yer vermeden kaskatı bir gerçekliğe düşelim istedim. Gündelik ilişkilerde hayatı birbirimize nasıl cehennem ettiğimizden daha iyi cehennem mi olur? Otur bunu yaz, dedim kendime. Sıradanlığın çıkışsızlığını, yolları kesişse de birbirine açılmayan hayatları. Birbirinden bağımsız öyküleri, dükkânın anahtarı, kasanın anahtarı, garsoniyerin anahtarı gibi anahtarlarla birbirine bağlamak, son öyküyü de, kitabı da gene bir kara alayla bitirmek istedim. Ne de olsa ironi cehennemi yumuşatır. Her seferinde uzun süre kitabı dinlerim. Ne yazdığını bilmekten farklı bir şeydir bu. Kitabı dinlemeyi bileceksin. Bana ne söylüyor, nereye gidiyoruz? Ne yapsam fazla, ne yapsam eksik? Diğer kitaplarımla buluştuğu köprüler hangisi? Ya da ayrıldığı yol ağızları? Elbette bu kitaba çalışırken başka şeyler de yazdım ama bir noktada tamamen buna kapandım.

Bu kitapta daha önceki kitaplarınızdan tanıdığımız ‘bilge’ karakterler yine karşımıza çıkıyor. Bu kez ‘Öykü Temizleyicisi’ eklenmiş hatta onlara, bilge, yol gösteren…

Oyunlarımda, öykülerimde, romanlarımda bir tür bilge kişiler olur hep. ‘Geyikler Lanetler’de, ‘Şairin Romanı’nda, ‘Üç Aynalı Kırk Oda’da… Bu kişilerin ortak özelliği hayata çok dokunmuş olmalarıdır. Hayatın nice süzgecinden geçmiş, nice tecrübeyle demlenmiş berrak akıllardır. Bu karakterler bana felsefe yapma imkânı sunar. Kitapta bana, hayatta okura yol aldırırlar. Bir tür ‘yol göstericilerdir’. ‘Üç Aynalı Kırk Oda’da yer alan ‘Aynalı Pastane’ öyküsündeki Muştik bu kitapta da çıkıyor karşımıza. Ama bir gereklilik olarak. Öykü Temizleyicisi’nin Muştik’e söylediği “Artık bizim gibi insanlara sadece öykülerde rastlanıyor” sözü, okura bir göz kırpma olduğu kadar, biraz da hayatın özsuyunun kurumasıyla ilgili. ‘Yedek Anahtarlar’ öyküsünde karşımıza çıkan ‘Öykü Temizleyicisi’nin bildiğimiz anlamda öyküyle bir ilgisinin olmadığını belirtmeliyim.

Onun işi kendisine getirilen yaşam öykülerini temizlemek. Herkes yaşamdan öğrendiklerini ifade etme becerisine sahip değil elbette, bu çeşit karakterler biraz da onlara tercüman oluyor. ‘Kırk Oda’daki öykü-masalların kendi yazdıklarımla, benden önce yazılan, yapılanlara yaptığım göndermelerle zenginleştirilmiş kişisel ‘binbir gece masallarım’ olduğu söylenebilir. Hiçbir kitap sırlarını bir kerede ele vermez. Kendi uzayı içinde ortaklıkları, kesişmeleri var ama, ‘Kırk Oda’ dizisi sırayla okunması gereken bir toplam değil. Önceki kitaplardaki bir karakteri yeni bir sahneye çağırıyorsam, Muştik, Alice ya da Rapunzel örneklerinde olduğu gibi, yeni bir metnin inşasında yeni bir rolleri var demektir. Öyküler arasında amaçlanmış simetrik ya da asimetrik dengeler olmalıdır. Ben bu edebiyat içi oyunları seviyorum, sanıyorum okurlar da seviyor.

Aslında başka öykü ve romanlarınızda da karşımıza çıkan bir durum olsa da ‘Kırk Oda’ dizisi özeline baktığımızda dört kitapta da kadim anlatı geleneğinden çağdaş öykülemeye kadar türün bütün imkânlarından yararlanma dikkatimizi çekiyor…

Daha önceleri de dillendirmiştim. Kaba bir ayrımla, öykü Batı’da kurulan, Doğu’da anlatılan bir sanattır. Kendi öykücülüğümde, öykü sanatının dünya ölçeğindeki evriminden, arayışlarından yararlanmak, bunları sentezlemek istemişimdir. Öykü sanatının çeperlerini zorlayan, kabuğunu çatlatan yeni yönelimler peşindeyim.
Maupassant, Çehov, Amerikan kısa hikâye geleneğinden, bizim tahkiye sanatımız, meseller, rivayet dili, masal kiplerine varasıya kendi öykücülüğümde farklı enstrümanları kullanma merakımı bu kitapta belki bir adım daha ileri götürdüm. Örneğin, ‘Bel Kuşağının Anahtarları’ öyküsündeki falcının sesini ne zaman yazara bıraktığı, öykünün ne zaman bir meddah ağzıyla anlatıldığı, olayların akışında birdenbire beliriveren ‘kafa sesi’, metin ayak değiştirirken kullandığım ara anlatıcılarla sağlanan geçişler hep okura yeni haz alanları açmaya çalışan arayışların sonucu. Bir edebiyat eserinde yazılı olan cümleler kadar yazılı olmayan cümleler de kıymetlidir. Açık cümlelerle olaylar izlenir ama diğerleri arka planı güçlendirir. Okurdan keşfedilmeyi bekler. Nasıl dilin lezzeti varsa, kurgunun da lezzeti vardır. İyi okurun birikimiyle, edebiyat görgüsüyle, bilgi deposuyla elektrik çakımları yoluyla iletişim kurmayı önemserim.

Öykü sanatının öyküsünden bahsediyorsunuz adeta…

Kitap, daha ilk öyküsüyle okura nasıl bir kitapla karşı karşıya olduğunu söylüyor aslında. “Bazıları için dünya bir anlatma yeridir” diyerek temel bir anlatıcıya, yani yazara işaret ediyor. Bilimkurgu öykülerinin, fantastik edebiyatın, bilgisayar oyunlarının bile aslında binlerce yıllık hikâyelerin temel kalıpları üzerinde yükseldiğini söylüyor. Dekor, kostüm değişse de Pandora’nın kutusu, Odisseus’un yolculuğu, Nuh’un gemisi var hepsinde. Kuklanın iplerinin eskisinden çok daha iyi göründüğü bir çağda, kuklanın ipleri yokmuş gibi yapmadan, ama kuklanın iplerini mümkün olduğu kadar saklayabilme sanatına dönüştü bütün sanatlar. Yazmak da öyle. Eskiden devraldıklarına kendi dünyanı, yazarlığının temalarını, dilini, hünerini, kendi lezzetini katarak, geçmişin üstüne yeni bir tuğla koyabildiğin zaman imzan ortaya çıkar. Ben çağımızda yazanın da okuyanın da geçmişe ilişkin paylaştığı bu farkındalığı öyküleştirmeye çalışmıştım. Bu kitap biraz da öykü sanatının öyküsü olsun istedim… Bu yüzden ‘Eşyanın Anahtar Olması’ öyküsüyle başlıyor.

Ölümlü olduğunu bilmenin zalim bilinciyle yaşıyoruz
Anahtar ve eşya üzerinden bakınca kitaptaki zaman meselesine bakışınız da önemli aslında. Zamana takıntılı bir haliniz var sanki.

Sanki değil, çok takıntılı olduğumu söylemeliyim. Bence zamanla meselesi olmayan yazar olamaz zaten. Zaman, varoluş meselemizin anahtarı çünkü. Koca evrende şu küçücük varlığımızla, sınırlı aklımızla, hayal gücümüzle; varoluş, evren, zaman, kâinat üzerine düşünerek; bulunduğumuz el kadar toprak parçasında hayatı anlamlandırmaya, ömrümüze kıymet biçmeye çalışıyoruz. Ölümlü olduğunu bilmenin zalim bilinciyle yaşıyoruz. İnsan tabiattaki en trajik canlıdır, çünkü geçiciliğin ne olduğunu biliyor, öleceğini bildiği halde yaşamakta ısrar ediyor. Ölüm bilgisiyle yaşama içgüdüsü arasında bir dengede tutmaya çalışıyor kendini. Uğraşıyor, didiniyor, yazıyor, okuyor, söylüyor. Haliyle sanatçıların, felsefecilerin bu konuya daha fazla takıntılı olmaları olağan. Ahmet Hamdi Tanpınar’dan Marcel Proust’a daha nicesi sayılabilir bu konuda. Ama yazar olmak için zamana takmak gerekliymiş diyerek yazar olunmaz, zaman senin nabzında atıyorsa, ruhun saatin tik taklarını herkesten daha fazla duyuyorsa takıntın anlam kazanır. Ben zamana ve ölüme ilişkin kaygılarımı edebiyat içinde dindirmeyi seviyorum. Çünkü bunlar o zaman hayatlaşıyor.

‘Hayat’ kavramının altını çizdiniz şimdi. Kitaptaki öykülerde de hayata dair tanımlamalar, sorgulamalar, çıkarsamalar var…

Belki de okura zaman kazandırmak istiyorumdur. Nedir zaman kazandırmak? Tecrübe edilmiş hayatları aktarmaktır belki edebiyat. Kendin deneyimlemedikçe, yani başından geçmedikçe öğrenemezsin bazı şeyleri, gereken sonuçları çıkaramazsın. Diğerini ise, kaba bir örnekle açıklayayım: Yanından geçen bir arabaya, “Sağdaki yoldan gitme, ileride inşaat çalışması var yolu kapatmışlar. Sen soldan git” diyorsun. Bunlar aktarılabilir deneyimlerdir. Edebiyat okura, zamanı kaliteli kullanmasını sağlar… Benim de kendi yazarlığımda yapmaya çalıştığım şey biraz da bu. Edebiyattan da en az hayattan öğrendiğimiz kadar çok şey öğreniriz. Okudukça hem kendimiz oluruz, hem başkaları. Edebiyat insana hayat ve zaman kazandırır. Yazdığım kitaba, kitabın sayfasına gözü değmiş okurlar kıymetlimdir. Bana uğramış, kendi ömründen bana zaman ayırmış insanlardır onlar. O zamanı kıymetli bulur, hakkını vermek isterim. Hayat çok kısa, doğru kitapları okumak gerek. Dünyada okuyacak çok güzel kitaplar var, size iyi vakit geçirttiğini sandığınız kötü kitaplar ömrünüzden yer aslında. Kendi payıma bana ömründen zaman veren okuruma zaman borcum olduğunu düşünür, yazdıklarımla ödemeye çalışırım. Zamanın bir de bu yönü var.

Kitabın ismindeki ‘anahtar’a gelelim. Pandora’nın kutusundan Hz. İsa ve Aziz Petrus hikâyesine, masallardan en sıradan anlatıya kadar çok şey barındırıyor içinde. Sizin kitabınızda da bütün yönleriyle ‘varoluşsal’ bir kavram olarak çıkıyor karşımıza.

Çünkü tüm hayatımız cevap anahtarları aramakla geçiyor. Var olmak nedir, nasıl var oluyoruz? Niye varız? Aslında insanlık tarihi varoluş tarihi. Belki ortada bir anahtar bile yoktur. Biz varsayıyoruz. Yazarlığım boyunca insanlığın öyküsüyle, varoluş sorunlarıyla ilgilendim. Duygular, düşünceler, ilkeler, değerler, kimlikler, ilişki kanavaları, toplumsal roller, uğruna vazgeçtiğimiz veya canımızı verdiğimiz şeyler ve bizi biz yapan hikâyeler, sadece bu kitapta değil yazarlık yaşamımda anlatma ihtiyacımı tetikleyen şeyler oldu hep. Ama bu kitapta en çok öne çıkan şey, karanlık gibi gelebilir ama galiba şu oldu: Bu dünyada biz ne yapsak olmuyor. Ömür diye biçilen zaman dilimi, doğup büyüdüğümüz yer, içinde yetiştiğimiz koşullar, seçimlerimiz ya da zorunluluklarımız öyle de olsa böyle de olsa olmuyor. Ne yapsak olmuyoruz. Olmuyor. Tüm bu arayışlar, çırpınışlar sürerken arkasında bir sürü öykü bırakıyor. İnsanın kendini oldurması, bulması, kendi gözündeki kendi, başkalarının gözündeki kendi… hepsi başlı başına bir sorun, bir varlık problemi. Kitaba böyle baktığımızda anahtar sözcüğü hem sözlük anlamıyla, hem metafor bağlamında yeni anlamlar kazanıyor. Anahtar aslında bir paradoks içerir: Açtığı gibi kilitler de… Küre kitabımda “Şiir tereddütleri olanların sanatıdır” demiştim. Anahtar da bu anlamda tereddüdün, şüphenin eşyasıdır. Dünya şüphe edilmesi gereken bir yerdir.

Elimde kalem varsa umutsuz değilimdir
Ben yapılması gerekenin, okurun içgücünün güçlendirilmesi olduğuna inanırım. İnsanın içini daha dayanıklı kılmamız gerekir. Yalancı ışıklarla geçici umut vermek değildir doğru olan. Hayatla mücadele azmi, dayanma gücü, karanlığa bakma gücü kazandırmak daha kıymetlidir. Aydınlığı, en iyi karanlığa bakmayı bilenler görür çünkü. Gözü karanlığa alışmamış insan aydınlığın kıymetini bilmez. O gelip geçici çiğ ışığı aydınlık zanneder. Benim önemsediğim şey, her durumda hayatta ve ayakta kalabilen insana içgücü, dayanıklılık kazandırmaktır. Aslında bazılarının ümitsiz, umutsuz, karamsar sandığı insanlardır asıl gelecek vaat eden insanlar. Eğer yazmayı sürdürüyorsam, hâlâ elimde kâğıt kalem varsa, dünyayı mesele ediyorsam umutsuz değilimdir. Hepimiz en iyi yaptığımız şeyi en iyi biçimde yapmayı sürdürerek muhalefet edebiliriz. Bizi biz yapan şey ‘evet’lerimizden çok ‘hayır’larımızdır. Hayır demek bilinç ve güç gerektirir. Evetlerin çoğu itaat yatkınlığıdır.

Okurluk hakkımı yazarlığıma kaptırmam
Hayat karşısında öğrenciliğimi, meraklarımı koruyan biriyim ben. Çok okurum. Özellikle işimin kuramsal yanı konusunda takipçiyimdir. Okur hakkımı asla yazar Murathan Mungan’a kaptırmam. Biri güzel bir şey yazmışsa, ben onun okuruyumdur. Takdir etmeyi de hayran olmayı da bilirim. Güzel bir kitap yazan herkesin başımın üstünde yeri vardır. Çünkü edebiyat bir güzellik yarışması değildir. Podyuma çıkıp sağa sola gülücük dağıtmanın anlamı yok. Herkesin kendi dünyası, sözü, imzası biriciktir. Dünyanın sofrasında herkese yer var. Ama tek bir koşulla: İyi edebiyat, sağlam edebiyat.

Poligamik bir yazarım
Sanırım verimli, üretken olmamdaki nedenlerin başında zaman kullanma becerim gelir. Zamanı iyi yöneten biriyim. Çalışkanlık yetmez, organize olmak gerekir. Yazar olarak poligamik bir yazarım. Aynı anda birkaç kitabı birden idare ederim. İster tek kitap üzerinde, ister dağınık düzen çalışayım gelen zarfları kutularına dağıtan postacı titizliğiyle yeni fikirleri, aldığım notları kendi raflarında istiflemeyi bilirim. Bütün o demlenme ve birikme süreci malzemeyi keşfetme sürecidir. Bir nokta gelir, içlerinden biri öne çıkar, o zaman bir tek ona kapanır, kitap bitene kadar yalnız onunla uğraşırım. Önceden biriktirdiklerime yenilerini eklerim. Bu da işimin monogami evresidir.

Üniversitenin özgürlüğü neden hepimizi ilgilendiriyor?

Üniversitenin özgürlüğü neden hepimizi ilgilendiriyor?
Cemal Tunçdemir

Antik Yunan kralı Theseus, 50 yaşında boşandıktan sonra Helen adlı 12 yaşında bir kızı kaçırıp alıkoyar. Sonraki yaşamında Menelaus ile evliyken Paris ile kaçıp Truva Savaşına da neden olacak Helen’dir bu. Helen’in kardeşleri Castor ve Pollux, kız kardeşlerini kurtarmak için şehri kuşatır ve Atina’yı yakıp yıkacakları tehdidinde bulunur. Kimse kralın korkusundan konuşamaz. Akademos adlı şehir sakini, kralın kendi keyfi için bütün şehri tehlikeye attığını görüp bu sırrı açıkça ifşa eder ve kızın saklı tutulduğu yeri kardeşlerine söyleyerek Helen’in ve Atina’nın kurtulmasını sağlar. Akademos, Atina’yı kurtardığı için ‘şehrin kurtarıcısı’ diye anılarak büyük saygı görmeye başlar. Bu asil ve cesur davranışından dolayı Sparta kralı da Akademos’a büyük saygı duyar. Bundan dolayı da Atina’yı kuşattıklarında, Akademos’un Atina’nın hemen dışında bulunan arazisine dokunmazlar.

Belki de ‘Akademus’un sözcük anlamı ile aynı zamanda ‘sessiz bölge’ anlamına gelmesi de bundandı. Çünkü bu arazi, şehrin kuzeybatısında, hükümet duvarlarının dışında yani şehrin ve toplumun müdahale sınırları dışında bir yerdi. Sonradan zeytin ağaçlarıyla donatılan bu arazi orijinal sahibinden dolayı Akademia diye adlandırıldı.

Sokrates’in öğrencisi Plato (Eflatun), MÖ 5. yüzyılda öğrencilerine, şehir yönetiminin ve toplumunun müdahalesinden uzak özgürce ders verebileceği ideal bir yer aradığında Akademos koruluğunda karar kılacaktı. Plato’nun buradaki dersleri, ‘Akademi’nin, felsefenin ve Batı uygarlığının doğuşu olarak kabul ediliyor. Alfred Whitehead’ın, ‘bütün Batı düşüncesi, Platon’a düşülmüş dipnotlardan ibarettir’ demesi boşuna değildir. Bugün bile bazı kaynaklarda ‘üniversite’ sözcüğü yerine “the groves of Academe (Akademi Koruluğu)” deyiminin kullanılması o ağaçlık yüzündendir.

Antik Akademi, sonradan Julius Caesar’ın da diktatör olmasında ilham kaynağı olan ve böylece Roma imparatorluğunun tarihe karışmasının sebeplerinden biri olan Romalı general Sulla tarafından, MÖ 84 yılında yerle bir edilinceye kadar bir bilim ve düşünce üretim merkezi oldu. Yeni Platocular, MS beşinci yüzyılın başında akademiyi yeniden canlandırdılar. Ancak o da 529 yılında Bizans kralı 1. Justinian tarafından, Hristiyanlık propagandası yaptığı ve imparatorluğa karşı faaliyetlerin odağı olduğu gerekçesiyle kapatılarak dağıtıldı. Akademi’yi yok eden bu saldırı, antik çağın bitişi olarak kabul ediliyor.

Antik akademinin üyeleri, canlarını ve bilimsel özgürlüklerini Justinian’ın zulmünden korumak için doğuya kaçtılar. Sasani Kralı birinci Hüsrev bir kısmını kendi şehrine kabul ederek onlara garanti verdi. Bazı akademi üyeleri ise Harran’a yerleşti. Bunların başında, Akademi’nin efsane isimlerinden Şam kökenli Damaskius’un öğrencisi ve aynı zamanda Atina akademisinin son lideri Simplicius da vardı. Bazı tarihçilere göre ‘akademi’ tamamen pes etmedi ve Harran’da 9’ncu yüzyıla kadar varlığını sürdürdü. Bağdat’ta 9’ncu yüzyılda Dar’ül Hikme’nin açılması ve burada Antik Yunan eserlerinin Arapçaya çevirisiyle başlayan büyük uyanışta akademinin Harran merkezli varlığının da rolü olduğuna inanıyorlar. Nitekim, Avrupa’nın Orta Çağı yaşadığı dönemde akademinin özgür ruhu, Bağdat’ta, Semerkant’ta, Endülüs’te büyük bir bilimsel ve kültürel üretime güç veriyordu. Selçuklular, Nizamülmülk adına en büyüğü Bağdat’ta olmak üzere İsfahan, Nişabur, Belh, Herat, Basra, Musul, Amul’da kampüsleri bulunan ve Çin’den Mağrib’e kadar geniş bir coğrafyadan, farklı inanç, dil ve kavimlerden öğrencileri bilginleri kendine çeken Nizamiye Medreselerini kurduğunda, Oxford Üniversitesinin ilk Anglo Saxon olmayan öğrencisi Frizyalı Emo’yu (Emo of Friesland) okula kaydetmesine daha 125 yıl vardı.

Bu dinamizm Müslüman yoğunluklu coğrafyada özgür düşünceye ve felsefeye karşı bağnaz reaksiyonun yeniden yükselmesine kadar sürdü. Rönesans ile birlikte Avrupa’da yeniden özgürlük iklimini bulan akademi, 16’ncı yüzyılda adeta büyük bir patlama yaşadı. Art arda bilimsel ve sanatsal akademiler açıldı. Saniyeyi gösteren mekanik saati ilk kez icat eden kişi olan astronom ve optikçi Takiyüddin Efendinin Tophane sırtlarındaki rasathanesinin, fetvayla veba afetinin sebebi ilan edilmesi üzerine 1580 yılında Kaptan-ı Derya Kılıç Ali tarafından gemiden attırılan toplarla yıkıldığı dönemde Galileo, bilimsel ve kültürel bir devrimin kıvılcımını yakıyordu.

18’nci yüzyıl, Yeni Dünyanın üniversite ile tanıştığı yüzyıl oldu. John Harvard adlı bir İngiliz vaizin öncülüğünde Yeni Dünyanın ilk üniversitesi olan Harvard kurulduğunda takvimler 1636’yı gösteriyordu. Bugün dünyanın en etkili, en prestijli üniversitesi konumunda olan Harvard’ı, Princeton, Yale, MIT, Columbia, CalTech, Stanford ve daha onlarca dünya çapında eğitim kurumu izleyecekti.

ABD’nin başarı sırrı: Üniversitenin devlet ve toplumdan bağımsızlığı

Bana ‘Amerika’nın görece başarısının sence sırrı ne?’ diye her sorulduğunda yanıtım değişmez. ‘İki kurumun ‘devlet’ten ve ‘toplum’dan görece bağımsızlığı’ derim; Üniversite ve yargı.

Avrupa kampüslerinde akademik özgürlük bir ayrıcalıktır. Hükümet gücüne karşı kampüslere imtiyaz tanınmıştır. Birçok ülkenin kampüsüne, polisin, üniversitenin akademik yetkililerinin izni olmadan asla girememesi bundandır. Akademisyenlerin, devlet ve toplum baskısı olmadan düşündüklerini, araştırmalarıyla bulduklarını, önerilerini özgürce ifade edebilmeleri içindir bu. Örneğin Risk Altındaki Akademisyenler ağının bir raporuna göre bu korumanın olmadığı bir Kuzey Afrika ülkesinde, bebek ölüm oranının hükümetin açıkladığından çok daha fazla olduğunu tespit edip yayınlayan akademisyen, ülkeyi dünya karşısında karalamak suçlamasıyla hapsedildi. Hükümet, toplumun geniş kesiminin, ‘ülkenin dünyanın gözünde karalanmasının’, bebek ölüm oranından daha fazla rencide olacağı ve akademisyeni kınayacağını biliyordu. Ancak gerçekte ise bu hapsediş, ülkeyi dünya karşısında aklamayacağı gibi, bebeklerin de ölmesine neden olacağı için halkın ve ülkenin aleyhineydi.

Avrupa’daki sistemin aksine, ABD’de ise, ‘düşünce ve ifade özgürlüğü’ bir ayrıcalık değildir, herkes için geçerli anayasal haktır. Bu nedenle de ABD’de polisin kampüse girmesini engelleyecek özel bir yasa yapma gereği duyulmamıştır. Kampüsteki bir basın açıklamasına, bir toplantıya, barışçıl bir protestoya polisin müdahalesi düşünülemez bile. ABD’de ‘akademik özgürlük’ kavramı, daha çok akademisyenleri, mütevelli heyetlerine, meslektaşlarına, öğrencilerine, üniversitelerin idari yönetimlerine ve halka karşı korumak için vardır. En önemli varlık nedeni ise profesörün, yazdıklarından, konuştuklarından, araştırmalarından dolayı işsiz kalmasını engellemektir. Böylece akademisyen, işini veya akademik statüsünü kaybetme korkusu olmadan araştırabilir, yazabilir, konuşabilir. ‘Tenure (kadro)’ almış bir akademisyeni üniversiteden kovmak mümkün değildir.

Kadro almanın, yeteneksiz bir akademisyen ile yetenekli bir akademisyene aynı derecede iş güvenliği sağladığı söylenebilir. Ancak bu akademinin özgürlüğü için ödenmesi göze alınış bir bedeldir. Çünkü, yeterliliği ölçecek somut bir ölçü yok. Bir kere yetersiz akademisyeni işten çıkarma kolaylaştırıldığında, gayet yetkin bir akademisyen olduğu halde mütevelli heyetinin çalışmalarını çıkarlarına aykırı bulduğu akademisyenin de işten çıkarılmasının yolu açılır. Yine, akademik özgürlükten, ‘gerçeği’, ‘doğruyu’, ‘haklıyı’ öğreten profesör ile ‘yanlışı’, ‘gerçek olmayanı’, ‘kötüyü’ öğreten profesör aynı derecede yararlanır. Eğer, neyin gerçek, neyin doğru, neyin haklı olduğuna idare, mütevelli heyeti, toplum veya devlet baştan karar verebiliyorsa akademiye zaten gerek yoktur. Yani bu özgürlük kapsamında saçmalayan akademisyenler de olabilir topluma yeni ufuklar açan akademisyenler de… Devletin ve toplumun müdahalesine kapalı bir alandır.

Üçüncüsü, akademik özgürlük bir akademisyenin, kendi branşının dışında, dini, kültürel, sosyal, politik bir konuda yaptığı açıklamaları ve eylemlere katılmasını da kapsar. Oryantalizm adlı klasik eserin yazarı ve Columbia Üniversitesi edebiyat profesörü Edward Said’in, 3 Temmuz 2000 günü Lübnan’ın güneyinde İsrail sınır gümrüğüne taş atarken çekilmiş fotoğrafı, ‘akademik ifade özgürlüğünün ihlali’ olduğu iddiasıyla Amerikan sağcı grupların büyük tepkisine neden olmuş ve Said, “The Professor of Terror (Terörün Profesörü)” olmakla yaftalanmıştı. Ancak Columbia Üniversitesi, Said’in işine son verilmesi çağrılarına kulak vermemiş ve yapılan açıklamada, taş atma ”doğrudan bir başka insana yapılmadığı ve her hangi bir yasa da ihlal edilmediği için politik bir ifade eylemi olarak’’ kabul edilmişti. Yine, ABD ve İngiltere koalisyonu 2003 yılında ‘Terörle Savaş’ politikası gereğince Irak Savaşına başladıklarında her iki ülkede de en güçlü tepkiler üniversitelerden yükseldi.

Oxford Üniversitesinin akademisyenleri 2100 imzalı savaş karşıtı ve ‘Irak’ta değil Washington’da rejim değişikliği’ talep eden bir dilekçeyi, Downing Street 10 numaraya götürüp elden, savaşın en önemli destekçisi olan İngiltere Başbakanına verdiler. Benzeri bir savaş politikası karşıtı dilekçeyi onlardan 1 ay önce yine Başbakana elden veren Cambridge Üniversitesi bununla da yetinmeyerek, ‘Savaşa Karşı Üniversiteler Koalisyonu’ kurup bir de web sitesi açmışlardı. Aralarında Eric Hobsbawm, Will Alsop, Wendy Savage, Anne Power, Richard Sennett gibi kendi alanında dünyaca saygın isimlerin de olduğu onlarca akademisyen ise Guardian gazetesine ilan vererek ülkelerinin savaş politikasını eleştirmişlerdi. New York’taki savaş karşıtı protesto gösterilerinde, dünyanın her yerinden gelmiş akademisyenler bile yürümüştü. Ne İngiltere’de ne de Amerika’da, ‘Bir savaştayız. Böylesi davranışlar açıklamalar ihanettir’ diyen hiçbir devlet yetkilisi olmamıştı.

Akademisyenlerin her söyleyeceği doğru olduğundan değil, ama alternatif bakışların herkes için daha doğru düşünme imkanı yaratmasından dolayı, akademinin, toplumun ve devletin en güçlü görüşlerine bile karşı çıkabilmesi, bir toplum ve ülke için hayati derecede önemlidir. İsrail’in Gazze’de 2014 Ağustos ayındaki operasyonuna ortak açıklamayla karşı çıkan akademisyenlere yönelik tepkiler üzerine kendilerini savunmak için düzenledikleri konferansta konuşan Tel Aviv Üniversitesi İbrani Kültürü Fakültesi profesörü Ishay Rosen-Zvi, ‘’Kamuoyunu, güvenlik merkezli ve hamasi konuşmalardan artık arındırmalıyız. Bundan bıkıp usandığımız için değil. Bunların düşünmeyi ve sorgulamayı engellemesi nedeniyle… Bir savaş sırasında bir toplumun en öncelikli ihtiyacı düşünmekken, bugün en yoksun olduğumuz şey budur. Birçok kurum özellikle bunu engellemek için uğraş veriyor. En başta da medya…’’ şeklinde yakınırken bu gerçeğe dikkat çekmişti.

Anglo-Sakson dünyanın üniversiteleri, öğrenciye ve akademisyene sağladıkları özgürlükler nedeniyle dünyanın yeteneğini ve zekasını kendine çekmeye devam ediyor ve ülkelerinin gelişmesinin, refahının ana motorlarından biri olmaya devam ediyorlar. Dünyanın her yerinden yetenekli gençler, askeri güçlerine, Amerikan bayrağına, Trump’a, Blair’e, Kraliçe’ye, hamasete imrendikleri için bu ülkelere gidiyor değiller. Oxford, Harvard, MIT, UCLA, Columbia ve diğerlerinin sunduğu özgürlük ve kuşatıcı bakış onları çekiyor.

İstanbul Üniversitesi’nin kökeni olan Sahn-ı Seman Medreselerinin kuruluşundan 174 yıl sonra 1636 yılında kurulan Harvard Üniversitesinde 130 ülkeden binlerce akademisyen ve öğrenci var. İstanbul Teknik Üniversitesi’nin kökeni Mühendishane-i Bahrî-i Hümâyûn’dan 88 yıl sonra kurulan Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde (MIT) bugün 91 ülkeden 2060 yabancı bilimadamı akademik ve bilimsel araştırma çalışmaları yapıyor. Türkiye’nin ilk modern üniversitesi olan Darulfünun’dan 48 yıl sonra 1895 yılında kurulan ve küresel politik elitin oluşmasında rol oynayan London School of Economics’in bugün lisans öğrencilerinin yarısı ve yüksek lisans öğrencilerinin yüzde 80’i İngiltere dışından geliyor.

Üniversite bina değil, fikirdir

Latinceden gelen bir sözcük olan ‘üniversite’ bire bir çevrildiğinde, ‘bir bütünün (âlem) parçalarının veya bir topluğunun üyelerinin birliği’ demek. Evren sözcüğünün Batı dillerindeki karşılığı olan ‘univers’ ile aynı kaynaktan gelirler. Akademik anlamda ‘üniversite’ sözcüğü ise, Latince, ‘universitas magistrorum et scholarium’ yani, ‘öğretmenlerin ve akademisyenlerin heyeti’ demek. İlk olarak İtalya’da prenslere ve muktedirlere karşı ortak haklarını savunmak için bir araya gelen akademisyen ve öğretmenlerce kullanıldı ve bir tür akademisyen loncasını ifade ediyordu.

Yani, ‘üniversite’ bina değildir. Üniversite açılışı diye bina kapısına kurdela bağlanıp açılması cehalettir. Üniversiteler bir ders ile açılır. Üniversite, akademisyendir, bilgidir, sorgulamadır, düşünmektir. Bir üniversitenin kalitesini, binası değil, hocaları ve akademik özgürlüğü belirler.

Latince ‘profiteri’ sözcüğü, ‘açıkça ilan etmek, gönüllü beyan etmek, gerçeği kabul etmek, gerçeği itiraf etmek, kamuoyuna açıklamak’ gibi anlamlara gelir. Sözcüğün kökenindeki ‘fateri’ de ‘konuşmak, söylemek’ anlamlarındaki ‘fari’den gelir. İşte bu ‘profiteri’ sözcüğü, yine Latinceden dünyaya yayılmış ‘profesör’ sözcüğünün kökenidir. Profesör, ilk olarak 14’ncü yüzyılda, her hangi bir bilimsel veya sanatsal konuda yetkin kişi anlamında kullanılmaya başlandı. 18’nci yüzyıl başında ise akademik bir ünvana dönüştü.

Herakleitos, ‘’aynı nehirde iki kez yıkanamazsın’’ diyerek varlığın sürekli bir yeniden oluş halinde olduğuna dikkat çekmeye çalışır. Akademik özgürlük ve dokunulmazlık bir ülkeye, durağan toplumsal, politik, bilimsel kabullere karşı bu akışın ritmini yakalama olanağı yaratır. ‘Hayatta en hakiki mürşit ilimdir’ sözü de bu gerçeğe dikkat çeker. Akademiyi, devletin ve toplumun ortalamasına çekmek, devlet ve toplumla uyumlu hale getirmek, sadece akademiye değil, o ülkeye de yapılacak en büyük kötülüklerden biridir. Bu, iktidarın cari sahiplerini ihya eder ama o toplumu ve ülkeyi, küresel uygarlığının akışından koparıp, koyu bir karanlığa iter. Akademinin 2500 yıllık tarihi bunun tanığıdır.