Ağzınızla kuş tutsanız, ülkeyi düzlüğe çıkartamazsınız…

Ağzınızla kuş tutsanız, ülkeyi düzlüğe çıkartamazsınız…
Orhan Bursalı

Yok hayır, bu başlıktan kastım genel siyaset değil özel siyaset; eğitim meselesi. Ama ülkenin geleceği açısından da bir no’lu konu!
Size, 3 yılda bir yapılan PISA sınavlarında ülke öğrencilerinin neden geriye doğru ilerlediğini de yazmayacağım. Öyle ki Milli Eğitim Bakanlığı’ndan yetkililer “Sonuçlar devletin aleyhine kullanılmaya başlanıyor” diye kızmaya başladılar. Yani eğitimin kötüye gittiğini yazmak, vatan hainliği suçlamasından önceki basamak haline dönüşüyor!
Derdim, bakanlığın açıkladığı yeni eğitim müfredatı taslağı ve burada yapılan değişiklikler.
Bir sürü şey, ama en dikkat çekici nokta derslerden evrim ünitesinin çıkarılmış olması.

Trene bakan öküzler gibi
O da sadece lise son biyoloji dersinde okutulan “hayatın başlangıcı ve evrim” ünitesi tekmelenmiş; nereye, dışarıya!
Düşünün: Liseyi bitirecek öğrenciler evrim ve hayatın oluşumu ile gelişimi konusunda sıfır bilgi sahibi olacaklar. Aptal aptal bize ve dünyaya bakacaklar: “Darwin mi, evrim mi, hayatın başlangıcı mı, onlar da ne Allah aşkına!”
Bu liseliler üniversitelere girecekler, yabancı akranlarıyla karşılaşacaklar, ve ayıptır söylemesi ama öküz trene bakar gibi kalacaklar.
O halde: Üniversitelerden de biyoloji derslerini kaldırmalılar. O da yetmez, genetik, moleküler biyoloji, tıbbi biyoloji, hepsini kaldırmalılar. Evrim konusunu kaldırırsanız, üniversitedeki bu dersler niye kalsın ki?

Biyoloji = evrim
Biyoloji demek evrim demek. Genetik, moleküler ve tıbbi biyoloji (hatta tıp!)… Bütün bunlar evrim demek.
Evrim olgusu (düşüncesi değil, olgu!) tüm bu bilimlerin temelidir ve evrim olgusuyla birlikte var olabilirler, anlaşılabilirler, anlatılabilirler! Bu dersler ancak evrim boyutuyla var olabilirler.
Dünyada tüm bu alanlarda araştırmalar evrim gözlüğü ile yürütülür.
Bana tek bir ülke gösteremezsiniz ki (belki bazı İslam ülkeleri ve en geri kalmış bazı ülkeler dışında) okullarında, dahası ilkokuldan itibaren evrim ünite olarak yer almasın!
Evrim üzerine dünyada her ay yüzlerce araştırma yapılır ve bilim dergileri bu araştırma sonuçlarıyla dolar taşar…
30 yılı aşkındır dünya bilimini izleyen, bilim gazetecisi, yazarı ve yayıncısıyım.
Bilim dünyasının mesleki dergilerinde, evrim olgusunu reddeden, yokluğunu tartışan tek bir makale göremezsiniz.. Gülerler insana…

Jeolojiyi, kimyayı, fiziği de kaldırın
Bir şey daha diyeyim: Jeoloji-jeofizik derslerini de kaldırın. Çünkü bunlar da evrimsel düşünce olmadan anlaşılmaz. Eski varlık bilimleri, dünyanın evrimi, hangi çağlardan nasıl bugüne geldi, canlılar nasıl adım adım başkalaştı, bunlar hangi katman ve tabakalarda görülüyor, hayatın denizden başlayıp karaya nasıl yayıldığı vb.. tüm bunlar evrimsel gelişmenin temel konuları.
Kimya bile evrimle temelden ilişkili.
Kozmoloji, astrofizik, hatta fizik…

Bilimleri, evrenin nasıl oluşup geliştiği, nasıl evrim geçirdiği gibi sözcük ve kavramlarla anlatabilirsiniz.
Siz evrimi değil, evrim sözcüğünü, kavramını ve konseptini de ortadan kaldırıyorsunuz.
Yarınki adımınız da evrim sözcüğünü yasaklamak olabilir. Size yol gösteriyorum yapacaklarınız hakkında!
İslamın Altın Çağı’nda İslam felsefecileribilimcileri bile evrim konusunda Avrupa’yı geçen anlatımlarda bulunuyorlardı. Bugünkü kafa İslam ortaçağının bile gerisinde.

IŞİD’ci kafalar yetiştirirsiniz
Ülkenin önünü karartıyorsunuz. Bilimsel bilgiyi, olguyu reddederek ancak IŞİD’ci kafalar yetiştirirsiniz.
Bilimi dışlayarak dünyayla hiçbir ilişki kuramazsınız.
Bilim olmadan, ne teknoloji üretebilirsiniz (ki ne kadar çok istiyorsunuz, ekonomide katma değer üretmek ve para kazanmak istiyorsunuz, biliyorum) ne de çağdaş dünyanın bir parçası olabilirisiniz.
Zaten olmak istediğinize ilişkin de bir işaret görmüyorum.

Ortalıktaki sendikanız ile birlikte bilimsel bilgiyi ortadan kaldırarak, bugünkü dünya gerçekleriyle zerre kadar ilişkisi olmayan dini hurafelerle kafaları doldurmak istiyorsunuz.
Şu kadarını belirteyim: Bu tam bir geleceğe ihanettir. Bu sizin çok kullandığınız ve sevdiğiniz bir sözcük olduğu için kullanıyorum.

Kara cahil, dünyadan-uygarlıktan-çağdaşlıktan kopuk nesillerle dolu bir ülkenin harcını karıyorsunuz.
Ağzınızla kuş tutsanız, bu ülkeyi düzlüğe çıkartamazsınız bu kafayla.
Evrim olgusu derslerden kaldırılamaz. Hemen konmalıdır.
Eğer bu ülkede, adına üniversite denen, bilimle uğraştığı iddiasında olan kurumlar ve insanlar varsa, ayağa kalkmalılar.
Geleceğimize sahip çıkmalıyız!

ABD’ye karşı mısınız, o halde bilimi, evrimi savunun… Yoksa oyuncak olursunuz
Ülkenin bugünkü halinden daha aşağılara yuvarlanması için, din bezirgânları resmen her tarafı sarmış durumda! Çünkü bir ayakları iktidarda ve oradan büyük destek alıyorlar.
Mesela milli eğitimi kuşatmış durumdalar. Okullarımızdan bilimsel eğitimin içini boşaltma yolundalar. Müfredattan bilimi, bilimsel bilgiyi üstelik “sadeleştirme” adı altında eliyorlar… Mesela Atatürk’ü de.. yerine ise mesela “cihatçılık” gibi, bugün sapkın terörist İslamcıların baş tacı zırvalıkları sokuşturmaya çalışıyorlar.

Tam Amerikalıların, Batılıların istedikleri şey… Cehalet tüm beyinlere yayılsın ki, bu ülke geçmiş yüzyılların batağında çırpınsın dursun. Geleceğin, bilimin yol açıcılığı üzerinde hızla ilerlediğinin farkında olmasın!
Ne işin var senin bilim, kültür, bilimsel düşünce, evrim-biyoloji-genetikle! Onları yok et ki, ben de seninle istediğim gibi oynayayım! Sonunda parçalayıp süründüreyim…

Evet, ülkemizde de, bilim ve bilimsel düşünce düşmanı örgütler ve kurumlar devlette kök salmışlar. Tam Amerikan ve Batılı emperyalistlerin değirmenine su taşıyan uygulamalarla, ülkemizin ve İslam ülkelerinin ebedi köleliğine çanak tutuyorlar.
Sözde “üst akıl”a karşılar, ama aslında tam üst aklın derin oyuncakları olduklarının farkında değiller…

İslam dünyası neden perişan?
Ve Batı’nın çelik çomağı olmuş durumda? Yoksulluk neden diz boyu? 1.5 milyar Müslüman neden Batı’nın oyuncağı? Neden insan hak ve özgürlükleri, ifade özgürlüğü, demokrasi, bilim kültürü ve düşüncesi bu ülkelerde kök salamamış?
Neden İslam ülkelerinde bir ulus bütünlüğü yok da, yüzyıllar öncesinin ümmetçilik oyunu oynanıyor? Üstelik dünyada karşılğı olmayan!?

Neden İslam ülkelerinde cemaatçilik, mezhepçilik siyasette başrolde, bunlar üzerinden siyaset yapılarak para oyunları tezgâhlanıyor? Böylece milletin üretkenliği köreltiliyor, bu binlerce yılın mezara gömülmüş hayaletleri canlandırılıyor?
Neden İngilizler, Amerikalılar, Batılılar, İslam ülkelerinde mezhep, etnisite konusunda dünyanın en iyi uzmanları?.. Ve bu mezhepler üzerinden ülke insanlarını ve ülkeleri birbirine kırdırma politikalarını uyguluyor… Irak’ı ve Suriye’yi üçe beşe bölmek için, bu ülkelere silah yığıyor, kiralık yerli işbirlikçiler kullanıyor?

Neden Müslüman bir ülkede “Müslümanlık elden gidiyor” diye yalandan feryat figan var? Müslümanlığın (veya Hıristiyanllığın) elden gittiği hangi ülkede görülmüş? Sakın, bu yalanla, hayatta başka bir üretkenliği olmayanlar milletin sırtından din ticareti ile milyonları götürüyor olmasın?
Minik bir aklı olan bu soruları sorar ve yanıt arar…

Onları kendi silahlarıyla vurmak
ABD ve Batı’nın İslam ülkelerindeki tüm parçalayıcı politikalarına karşı en büyük savaş aracı, onları kendi silahlarıyla vurmaktan geçer.
Onları dünya egemeni yapan silahlar nedir? Başta bilimin tüm dalları ve bilime dayalı teknoloji üretkenlikleridir. Buralardan çıkardıkları fikri mülkiyet hakları, ürünlerdir.

Bilgi üretirler, teknoloji üretirler… Bize satarlar. Biz onların pazarıyız. Satın alır kullanırız ve onların kulu olmaktan kurtulamayız. Her yıl milyarlarca doları dışarıya akıtırız.
Bilimin hemen her dalında… Ne evrim dışlanır ne kozmoloji ne astrofizik. Bilimler bir bütündür. Onların içinden birini çekip alırsanız, sistem bozulur, yaratıcı düşünce topal kalır. Üretemezsiniz.
Batı’ya meydan okumak ve makus talihinizi, İslam dünyasının perişanlığını yenmek mi istiyorsunuz?
O halde, onları ancak bilimsel düşünce ve üretkenlikle vurabilirsiniz. Böylece pazar alanlarını da daraltırsınız.

Düşünce özgürlüğü en büyük silah
Onları düşünce özgürlüğü silahıyla vurmazsanız da sürünürsünüz.
Çünkü her türlü büyük insan etkinliği ve dünyayı yaratıcılıkla değiştiren ne varsa, özgür düşünce ortamında doğar. Düşünce özgürlüğünü ortadan kaldırırsanız, yine emperyalistlerin ekmeğine yağ sürerseniz.
1.5 milyarlık İslam dünyası, Batılıların en büyük pazarıdır. Bunu hiç kaybetmek istemezler. Bunun için de İslam dünyası birbirini yemelidir.
Eğer yemezlerse, hiç kuşkunuz olmasın, onlar sizleri birbirine kırdırmak için bin bir türlü yol yordam sahibidir.

Büyük cehalet ülkeyi yönetiyor!
Ama geçmişten devraldığımız büyük kültürel cehalet.. kültürde, bilimde, teknoloji ve düşünce üretiminde büyük kara boşluk, bizim gibi ülkelerde egemen olur, genellikle iktidara gelebilmek ve orada kalabilmek için, bu cehaleti kullanır.
Böylece ülkelerine, milletlerine en büyük kötülüğü yaparken.. Sözde karşı oldukları Batılıların da işbirlikçileri durumuna düşerler. İster bilinçsiz, isterse bilinçli.

10 Aralık şehitleri anısına…

10 Aralık şehitleri anısına…
A. M. Celâl ŞENGÖR

TV’lerde haberler veya diziler fark etmez.
Her ikisi de her gün evinize şiddet pompalamaktadır.
Birincisi gerçek hayattaki şiddetleri, ikincisi ise şiddete doymayan iştahımızı tatmin etmek için hayali şiddetleri…

National Geographic ve Discovery gibi kanallar olmasa televizyonu hiç açmayacağım.
Şiddetle savaşmak istiyorsak önce her gece oturma odamıza servis edilen şiddetten kurtulmamız gerekir.
Polisiye dizileri, savaş dizileri, bilim-kurgu adı altında servis edilen şiddet dizileri, aşk hikâyeleri adı altında gösterilen hırs ve intikam dizileri, spor adı altında gösterilen toplumsal isteri gösterileri…

Bunlar ve benzerleri ekranlarımızdan tard edilmedikçe çocuklarımızı şiddetten korumamız mümkün olmayacaktır. Unutmayın reklamın kötüsü olmaz.
Her gün sürekli şiddetin reklamını yapan televizyonlara izin vermek bir çılgınlık hâlinin ifadesi olmalı.

Gelmiş geçmiş en büyük bilim filozofu addedilen liberal görüşlü, özgürlük âşığı Sir Karl Popper, meşhur İtalyan gazeteci ve felsefeci Giancarlo Bossetti’ye 1996’da verdiği bir röportajda bu nedenle hatta televizyonun yasaklanmasını öneriyor!
Benim teklifim ise televizyonu şiddetin reklamını yapan şeylerle değil, bilim ve sanat programlarıyla doldurmaktır.

Hangi çocuk uzay seyahatlerini seyretmeyi istemez, hangi çocuk bilimin keşiflerinden, icatlarından heyecan duymaz, büyük sanatçıların yaşamlarından ilham almaz! 10 Aralık’ta şiddetin şuursuz mahlukları tarafından şehit edilen vatandaşlarım, işte burada bahsettiğim şiddet reklamlarının kurbanlarıdır.

20. yy. sadece bazı çevrelerin bitmeyen hırsının yarattığı şiddetin de yüzyılı olmuştur.
Çocuklarımıza, gençlerimize şiddetin değil, bilim ve sanatın reklamını yapalım.
Onlara çirkinlikleri değil, güzellikleri gösterelim.
Onlara insan müsveddelerini değil, büyük insanları kahraman olarak sunalım.

James Bond değil, Cyrus Smith yüceltilsin; Che Guevara değil, Einstein methedilsin; uyuşturucudan ölen patırtı makinesi Elvis’in değil, Mozart’ın, Beethoven’in, Strauss’ların müzikleri dinletilsin.
Şiddetin fenalığını resimle mi anlatmak istiyoruz?
Picasso’yu değil de John Martin’i veya Goya’yı tercih edelim öncelikle.
Bilgi, anlayış ve güzelliği yaşamımızda egemen kılalım.
İşte o zaman şiddetin önüne geçebiliriz.

Çağın neresindeyiz?

Çağın neresindeyiz?
Taha Akyol

PISA sınav sonuçları birçok sorunumuzun göstergesidir.
Kamu kurumlarını etkin ve verimli yönetmek mi? Bunun için genel anlamda bilim zihniyeti ve o alanla ilgili uzmanlık bilgileri gerekir.

Terörle mücadele mi? Çağımızda “güvenlik” artık üniversitelerde okutulan bir bilim dalı oldu.

Ekonomik kalkınma, teknoloji, ihracat, dolar kurları falan mı?

Dün haberlerini okuduğumuz “PISA 2015 Sonuçları” adlı raporun önsözünde şu satırlar yer alıyor:

“Çağımızda bilim sadece bilim insanlarının alanı değildir. Kitlesel bilgi akışının ve hızlı değişimin gerçekleştiği çağımızda herkes ‘bilim insanı gibi düşünmek’ ihtiyacındadır: Verileri tartmak ve sonuca varmak için, bilimsel ‘gerçeğin’ zamanla değişebilir olduğunu, yeni buluşların yapıldığını anlamak için…”

Bilgi çağı, bilgi toplumu falan diyoruz ya, işte budur. Ekonomi de buna bağlıdır.

EĞİTİM VE EKONOMİ

21. yüzyılda gelişmiş toplumlarda bile bilim insanları küçük bir azınlıktır ama “bilim adamı gibi düşünmek” yani “bilim zihniyeti” o toplumlarda hayli yaygınlaşmıştır.

Bunu eğitim sağlamaktadır.

Bu açıdan, PISA sınavlarında en yukarılarda yer alan Almanya ve Güney Kore’ye bakalım.

BM “İnsani Gelişme Eğitim İndeksi”nde 15. sırada yer alan Güney Kore’nin eğitim skoru 0.865’tir.

Aynı indekste 6. sırada yer alan Almanya’nın eğitim skoru 0.884’tür…

Ve maalesef 69. sırada yer alan Türkiye’nin eğitim skoru 0.652’dir.

Almanya ve Kore’de kişi başına gelir 30 bin doları aşmıştır! Türkiye’de ise 10 bin doların altına indi.

PISA sınavları, eğitim skoru ve milli gelir arasındaki paralelliği, daha doğrusu etkileşimi görüyorsunuz değil mi?

Dahası “hukuk devleti” olmak da buna bağlı.

HUKUKTA YERİMİZ

PISA sınavlarındaki sıralama ve İnsani Gelişme İndeksi’ndeki sıralamalar gibi bir de dünyada “Hukuk Devleti İndeksi” (Rule of Law Index) var.

2016 indeksinde Türkiye 99. sırada!

Bunda terörle mücadele gibi sorunların etkisi var elbette.

Fakat önceki yıllara bakalım: “Hukuk Devleti İndeksi”nde 2015 yılında 80. sırada, 2014 yılında 72. sıradaydık.

Hele 2011 yılında daha iyiydik, “Temel Haklar” konusunda 58. sıradaydık, 2014 yılında 78. sıraya düştük.

Nispeten iyi olduğumuz 2011-2014 yılları arasında bugünkü PKK terörü, IŞİD, FETÖ gibi sorunlar genel düzeni etkileyecek durumda değildi, darbe hiç söz konusu değildi.

“Yargı bağımsızlığı” kriterini de içeren “iktidarın sınırlanması, denetlenmesi” konusunda 2011 yılında 52. sıradaydık, iyimser olabileceğimiz bir sonuçtu… Fakat her yıl biraz daha gerileyerek 2016 yılında, genel ortalamamızın da altına inerek 105. sıraya düştük.

HAMASET DEĞİL BİLİM

AB İlerleme Raporları dahil bu tür indekslerde kabaca 2010’a kadar hep “yükselen Türkiye” verileri vardı. Son yıllarda ise raporlar ve bulgular olumsuz.

Bunlar “küresel güçlerin oyunu” olabilir mi?! Ama önceki yıllarda niye son derece olumluydu? Türkiye’ye bütün tarihimizden fazla dış yatırım o dönemde olmuştu.

PISA sınavlarına, reyting kuruluşlarına, BM indekslerine “Bize vız gelir, biz millete bakarız” dersek, milletin sorunlarını çözemeyiz, hatta sorunlar büyür.

Üstelik dünya o raporlara bakar.

Hakiki milliyetçilik ya da vatanperverlik hamaset değildir, “bilim zihniyeti” ile sorunlarımıza bakmak ve çözümler geliştirmektir. Hitap ettiğimiz insanlarda, özellikle gençlerde ideoloji yerine bilim, teknoloji, hukuk, sanat ve üretim heyecanı yaratmaktır. Türkiye ancak böyle “gelişmiş ülkeler” düzeyine çıkabilir, ancak bu yolla “büyük devlet” olabilir.

Fuat Köprülü, Sadri Maksudi, Ali Fuat Başgil, Mümtaz Turhan gibi âlim hocalarımdan benim öğrendiğim budur.

Cehennemin kıyısındaki mahalle…

Cehennemin kıyısındaki mahalle…
Akdoğan Özkan

Modernleşirken, geçmişe ait unsurları koruyamamamız yüzünden, “evinin anahtarını çekinmeden komşusuna teslim eden” bir kültürün egemen olduğu “mahalle” havasını yok ettiğimizi savunan İslamcı düşünce modernizmin bizi karşı karşıya bıraktığı savrulmalar karşısında kendisine uzun yıllar “mahallenin” dışından da epeyce taraftar bulabiliyordu. “Ev dar ise hemen bitişikteki komşunun evini açtığı” geleneksel mahalle, içinde “iyi, doğru ve güzel” unsurlar barındıran bir yerdi sonuçta ve seküler ahlak ölçülerini benimsemiş insanların da itiraz edebileceği bir yer değildi!

Ancak bugün, “iyi, doğru ve güzel” hakkında, ya da genel hatlarıyla “seküler etik” adına umutlu olmaktan epeyce uzak noktaya düşmüş bir haldeyiz. Artık “mahalle” içinde mesele, küçücük çocukları kötülüklerden korumak yerine tecavüzcülerini kollayan hukuki düzenlemeler yapabilmeyi içine sindirmeye kadar dayanmış durumda.

Bu, Osmanlı’dan miras alınan ve yüceltilen geleneksel “mahalle” havasının dibine kibrit suyu ekmeye ve onu “çözülüşe” götürmeye varan bir durum, ama gelin görün ki, o mahallede, bunu görebilen insan sayısı da son derece az! Toplumun bir kesiminin diğer bir kesimine tecavüzün, hırsızlığın ve hak gaspının kötü bir şey olduğunu kanıtlamaya çalıştığı yerin mahalle değil olsa olsa cehennem olabileceğini gören insan sayısının 80 küsur yıllık cumhuriyetimizde çok daha fazla olması ümit edilirdi! Ama olmuyor işte!

Tam bu noktada, şu eski “mahalle baskısı” tartışmasını hatırlamakta fayda görüyorum. Zira o tartışma bugünü nedenleriyle anlamaya yönelik önemli ipuçları da barındırıyor.
Prof. Dr. Şerif Mardin, bundan 8 yıl önce başlattığı “mahalle baskısı” tartışmasında aslında bunun bir kavramdan öte zamanla değişen bir “teşkilatlanma biçimi” olduğunun özellikle altına çizmişti.
Ancak Mardin, tartışmanın sosyolojinin alanı içinde tartışılmamasından rahatsız olmuş, kavramın doğrudan politik bir zeminine çekilerek iktidar partisine muhalefet etme aracı olarak kullanılmasından duyduğu rahatsızlığı açıkça dile getirmişti.

Bu rahatsızlıktan hareketle de, 23 Mayıs 2008 tarihinde düzenlenen “Prof. Şerif Mardin: Mahalle Baskısı, Ne Demek İstedim?” başlıklı toplantıda, aşırı popülarize edildiğini düşündüğü sözleriyle tam olarak ne demek istediğine açıklık getirmeyi denedi. Söz konusu toplantıda deneyimli gazeteci Ruşen Çakır’ın yönelttiği soruları yanıtlayan Mardin, “mahalle baskısı” kavramıyla işaret ettiği “teşkilatlanma biçiminin” Osmanlı’dan Cumhuriyet’e ve de 2000’li yıllara nasıl değiştiğini kabaca anlatmıştı. Şerif Mardin, “mahalle” üzerine çalışmalar bağlamında Türkiye’de sosyologlara çok iş düştüğünü düşünüyordu. Hatta 2010-2011 yılları arasında NTV’de yayımlanan “Gerçek Orada Bir Yerde” isimli TV programının birinde, mahallelerdeki “ağabeylik”” müessesesinin sosyolojik olarak hiç çalışılmadığının altını da çizerek bu bakir alanın bize çok şey söyleyeceğini ve muhakkak el atılması gerektiğini ifade ediyordu.

Belli ki, “mahalle” sadece bir mahalle değil, kompleks bir alandı. Aslında mahalle, Şerif Mardin’in söylediklerinden bağımsız olarak, giderek kendisini daha çok görünür kılmaya başlamış bir alandı. Hrant Dink cinayetinden (ve bu cinayetin neredeyse tüm sanıklarını bünyesinden çıkarmış bir mahalleden –Pelitli’den) 15 Temmuz tarihli “darbe girişiminin” bastırılmasında işlediğini gördüğümüz yerel mekanizmalara kadar, toplumsal olaylarda farklı biçimlerde rol üstlenmiş bir kavram ve müessese idi.

Şerif Mardin’e göre, mahallenin bu kompleks niteliği hem bugün hem de dün için geçerliydi. Osmanlı’ya baktığımızda, mahallenin yalnızca insanların yaşadığı bir mahalden ibaret olmadığını; içindeki camisiyle, caminin imamı ve o imamın okuduğu kitaplarla, tekke ve tarikatlarla, hatta külliyeler ve esnafla bütünlüklü bir şekilde işleyen bir yapı görüyorduk.

Osmanlı’nın mahallesini en iyi incelemiş bilim insanlarımızın belki de başında, yıl içinde kaybettiğimiz Osmanlı tarihçisi Halil İnalcık geliyordu. İnalcık mahalleyi Müslümanların (ya da diğer dini cemaatlerin) özel hayatlarını yaşadıkları alanlar olarak tarif ediyordu. Devlet memurları buralara ara sıra gidiyordu. Buradaki kamu işleri mahallenin seçtiği ve kadının onayladığı kethüda ile imamdan soruluyordu.

Ancak Cumhuriyet ile birlikte Osmanlı’nın geleneksel mahalle yapısına bir rakip gelmişti. Zira yapıya öğretmen, okul, öğrenci, öğrencinin kitabı vd. bileşenler dahil oluyordu. Mahalle değişiyor, eski yapının yerine Cumhuriyetin kattığı yeni bileşenler sayesinde yeni bir yapı geliyordu. Lakin Cumhuriyet’in 80 küsur yıllık seyri içinde, bu iki yapının rekabetinde öğretmenle temsil olanın aleyhine bir durum, bir gerileme söz konusuydu. Cumhuriyet’in mahallesi geriliyordu.

Peki bunun nedeni neydi?
Mardin, bu konuda bugün sekiz yıl öncesinden de önemli hale geldiğini düşündüğüm şu saptamayı dile getiriyordu:
“Cumhuriyette iyi, doğru ve güzel hakkında çok derine giden bir düşünce yok. (…) Avrupa’da yüzlerce sene, binlerce sene dindar olsun, dindar olmasın insanlar her iki grup da ve bu arada bilhassa laiklik içinde diyebileceğimiz grup, iyi, doğru ve güzel konusunda tartışmalara girişmiş ve bu konuda binlerce, on binlerce sayfa yazmıştır. (…) Bizim cumhuriyet öğretimizde iyi, doğru ve güzeli derinliğine araştıralım diye bir şey yok. Orada binlerce sayfa tartışma bulamazsınız. Şimdi bu çok önemli bir şey; binlerce sayfa felsefi tartışma vs. bulmadığınız zaman ne kalıyor bu değerleri insanların birbirlerine karşılıklı olarak üstlerine almasında, göz kalıyor, bakma kalıyor… Göz ile bakma paradoksal olarak mahalle baskısının önemli unsurlarından biriymiş gibi geliyor. Çünkü gerçekten orada çok önemli bir rolü var. Fakat aynı zamanda şunu da unutmamak lazım: öğretmenin dünya görüşünde iyi, doğru ve güzel olmayınca işte orada olan diğer elemanlar devreye giriyor.”

Ne giriyor devreye? Bir topluluğu göz ile inşa etmek giriyor. Neye göre? Statik bir İslam ahlakı anlayışına göre! İşte bu anlayışın yeniden devreye girdiği mahalle bugün sekiz yıl öncesinden dahi daha sert bir biçimde yeniden örülüyor.

Bunun bir nedeni, iktidarın bunu (“dindar ve kindar nesil” yaratmaya da uygun bir şekilde) böyle uygun görmesiyse, bir diğer nedeni de, Cumhuriyet rejiminin tepeden inmeci, buyurgan tavrı ile hem toplumun kendine özgü sistematiğini anlamaktan hem de “yeni” toplumuna vazedeceği yeni ve seküler ahlak değerlerini ortaya koymaktan uzak durmuş olması. Bu konuda bir çaba, bir teşvik içinde olmayışıyla da, Cumhuriyet’in mahallesine ancak kırılgan bir biçimde yeniden form verebilmiş olması.

Kant, aklını kullanma cesaretini gösteren ve bu yolla iyi ile kötünün ayırt edilmesini sağlayan, eleştirel yargı koyabilen insan aklının ahlaki yükümlülüklerin de temeli olduğunu söylüyordu. Cumhuriyet, bu konuyu dert edinmemiş, cumhuriyet aydını da insan aklının ahlaki yükümlülüklerini ve temellerini güçlendirme arayışında olmamış, bunu tartışmamıştı.

Olmayan sadece doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin kavram çiftleri üzerine akademik alanda ontolojik, epistemolojik ve etik tartışmalar değildi. Olmayan, aynı zamanda bu tip tartışmaları entelektüel çabaların ötesine, okula ve öğrenciye taşıma, bireyi küçük yaştan itibaren seküler ahlak ilkeleri ile donatma ihtiyacı idi. Cumhuriyet Türkiye’si örgün eğitimde doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin’e yer vermemişti.

Galiba bunlar olmayınca da, mahalle bireylerinin tutum ve davranışlarında seküler ahlaki normların gözetilmesini beklememiz pek mümkün olamamıştı. Bunun bir sonucu olarak, “mahalle baskısı” dediğimiz olgu akacak mecrasını kolaylaştıran fırsatları bulduğunda giderek daha baskın hale geçmişti.

Bu arada mahalle merkezli teşkilatlanma biçimine özel önem atfeden siyasal İslamcılar toplumun yeniden inşasında önemli bir rolü de coğrafyamızın en küçük yerel birimi olan mahallenin temsilcileri olan muhtarlara biçmişti.

Mahalle biriminin devlet nezdindeki temsilcilerinin Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda düzenli bir biçimde ağırlanmasını da böyle bir çerçevede anlayabiliriz belki. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Murat Belge’nin bir yazısında belirttiği gibi, belki bu toplantılarda “form tutuyor, temayüz ediyor.” Ama bundan daha da önemlisi, belli ki yaptığı önemli çıkışlarda verdiği mesajlarının “mahalle”ye taşıyıcılığını aslen bu kitlenin yapmasını umuyor, bekliyor.

Osmanlı’da kethüdaların başlıca görevleri loncayı ya da mahalleyi hükümete karşı temsil etmek ve hükümetin emirlerini üyelerine bildirerek uygulanmasını sağlamak ise günümüzde benzer bir rol mahallenin muhtarlarına biçilmek isteniyor.

Başta da dediğim gibi, bugün “iyi, doğru ve güzel” hakkında, ya da genel hatlarıyla “seküler etik” adına umutlu olmaktan epeyce uzak bir noktadayız. Artık mahallede mesele küçücük çocukları kötülüklerden korumayı dert etmek yerine tecavüzcülerini kollayan hukuki düzenlemeler yapabilmeye kadar dayanmış durumda. İşin acısı, mahallenin muhtarlarından da bu konuda bir ses çıkmıyor!

Bu, yüceltilen geleneksel Osmanlı mahallesinin dibine kibrit suyu ekmeye varan, bizi cehenneme bir adım daha yaklaştıran bir durum. Ancak bir cehennemin kıyısında da olsak, buradan çıkış için doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin üzerine düşünmekten, düşündürmekten ve ısrarla iyiyi, doğruyu ve güzeli savunmaktan başka bir yol yok gibi gözüküyor.

Leonard Cohen; anlarız ki bir gün herkes yeniliyordur…

Leonard Cohen; anlarız ki bir gün herkes yeniliyordur…
Reha Muhtar

Hepimiz acıklı bir şarkıyı severiz…

Herkes yenilgiyi tadar…

Kimsenin tam istediği gibi bir hayatı olmaz…

***

Hepimiz sahnenin ortasında kendi kahramanımız olarak yeni role başlarız…

Ve zamanla kenara itilir kalırız…

***

Zaman geçer, kahramanımız yenilir…

Hikaye değişir, tepetaklak olur…

Ve biz neden bize bir konuda rol verilmediğini merak ederiz…

***

Hatta neden rol istemediğimizi…

Herkes bunu yaşar ve bir şarkının tatlı kaşığıyla verilme anındaki duyguya benzer bir şekilde kalpten kalbe bir yol açılır…

***

O zaman daha az dışlanmış hissederiz kendimizi…

İşte herkes gibi bu olup biten lanet olası şeylerin, yaşamın olağan adımları olduğunu söyler dururuz…

***

Ve bu zincirin parçası olduğumuzu kabulleniriz…

Anlarız ki herkes yeniliyordur…

Leonard Cohen

*****

LEONARD COHEN’İN MARİANNE’LA HYDRA ADASINDA BAŞLAYAN UNUTULMAZ AŞKI…

Atina’ya; Ege’de en yakın adaların başında gelir Hydra adası…

Leonard Cohen Hydra adasında hayatına ve şarkılarına ilham veren Marianne’la karşılaştı…

***

1950’lerde Marianne İhlen, Norveçli yazar olan erkek arkadaşı Axel Jansen ile Oslo’da yaşıyordu…

İki sevgili bir süre sonra, her şeyi Norveç’te bırakıp, Yunan adası Hydra’ya taşınma kararı aldılar…

***

Böylelikle Axel Jansen kitap yazması için gerekli ilhamı Ege denizinin ortasındaki adada bulacaktı…

İki sevgili Hydra adasında ev aldılar…

Çocukları oldu…

***

Birçok arkadaş edinmişlerdi Ada’da…

Ancak bir süre sonra, Axel Jansen başka bir kadına aşık oldu…

Marianne’ı o kadın için terk etti…

***

Marianne, Hydra adasında 6 aylık çocuğuyla başbaşa kaldı…

Leonard Cohen ile bu sıralarda tanıştı…

Marianne bir gün marketten alışveriş yaparken, Cohen kadını gördü…

***

Marianne’a, kendi arkadaş grubuna katılmak isteyip istemediğini sordu…

Marianne “olur” dedi…

***

Büyük aşkları böyle başladı; Marianne’la, Leonard Cohen’in…

Cohen; Marianne için “gördüğüm en güzel kadındı” dedi…

***

Hydra adasında bir süre birlikte yaşadılar Cohen’le Marianne…

Cohen daha sonra Marianne’ı Norveç’e Oslo’ya götürdü…

Kendisi de Kanada’ya döndü…

***

Ancak bir süre sonra sevgilisinin yokluğuna dayanamadı…

Bir telgraf çekti Marianne’a,

-“Evim arabam her şeyim var…” diyordu telgrafında;

-“Ama sen eksiksin…”

***

Marianne’ı çocuğuyla beraber Kanada’ya çağırdı…

Amerika, Kanada ve Yunanistan üçgeninde bir hayat yaşadılar Cohen’le Marianne…

*****

“VÜCUTLARIMIZIN BİZİ TERKEDECEĞİ ZAMAN GELDİ MARİANNE…”

Marianne yıllar sonra lösemi oldu…

Ölecekti…

Cohen geçtiğimiz Ağustos ayında ölmekte olan Marianne’a hitaben şu mektubu yazdı;

“Söyledikleri gibi, gerçekten çok yaşlanıp vücutlarımızın bizi bırakacağı zaman geldi Marianne…

Zaten çok yakında arkandan geleceğimi düşünüyorum…

Biliyorum ki çok yakınındayım ve elini uzatsan, benim elime değebilirsin…

***

Ve biliyorsun ki seni bütün o güzelliğin ve bilgeliğinle her zaman sevdim…

Ama zaten fazla bir şey söylemem gereksiz…

Sen zaten bunları biliyorsun…

***

Artık sana sadece iyi bir yolculuk diliyorum… Hoşçakal eski dostum…

Sonsuz aşkla yeniden görüşene kadar…”

Leonard Cohen

Ağustos 2016

*****

HOŞÇAKAL MARİANNE, BU BAŞLADIĞIMIZ ZAMAN… GÜLMEK VE AĞLAMAK VE AĞLAMAK…VE HER ŞEY YİNE GÜLMEK İÇİN…

Leonard Cohen unutulmaz sevgilisi Marianne için “Sol Long Marianne” isimli bir de şarkı yazdı…

***

“Pencereye gel(meyecek) misin, küçük sevgilim?.. Avuç içini okumak isterdim

(Biliyorsun) bir çeşit çingene olduğumu düşünürdüm…

Beni eve götürmene izin vermemden önce

***

Hoşçakal Marianne, bu başladığımız zaman…

Gülmek ve ağlamak ve ağlamak..

Ve her şey yine gülmek için…

***

Peki, seninle yaşamayı sevdiğimi biliyorsun… Ama çok çok fazla unutmama sebep oluyorsun…

Meleklere dua etmeyi unutuyorum…

Ve sonra melekler de bizim için dua etmeyi unutuyorlar…

***

Hoşçakal Marianne, bu başladığımız zaman

Gülmek ve ağlamak ve ağlamak..

Ve her şey yine gülmek için…

***

Neredeyse gençtik tanıştığımızda…

Yeşil leylak rengi parkın derinliklerinde…

Bir “haç”mışım gibi bana sarıldın…

Biz karanlık boyunca diz çökerek giderken…

***

Hoşçakal Marianne, bu başladığımız zaman… Gülmek ve ağlamak ve ağlamak…

Ve her şey yine gülmek için…

***

Şimdilik senin gizli aşkına ihtiyacım var… Yeni bir traş bıçağı gibi soğuğum…

Sana kıskanç olduğumu söylediğinde beni terk ettin…

Cesur olduğumu hiç söylememiştim…

***

Hoşçakal Marianne, bu başladığımız zaman… Gülmek ve ağlamak ve ağlamak…

Ve her şey yine gülmek için…

***

Gerçekten çok tatlı birisin…

Gittiğini ve ismini yeniden değiştirdiğini görüyorum…

Göz kapaklarımı yağmurda yıkamak için… Bu dağ yamacının tamamını henüz tırmanmamışken…

***

Hoşçakal Marianne, bu başladığımız zaman…

Gülmek ve ağlamak ve ağlamak…

Ve her şey yine gülmek için…

***

Hoşçakal Marianne, bu başladığımız zaman Gülmek ve ağlamak ve ağlamak,

Her şey yine gülmek için…”

***

Parçanın ismi So Long Marianne’dı…

Marianne Ağustos 2016’da vefat etti…

Leonard Cohen ona yazdığı veda mektubunda; “Çok yakında arkandan geleceğimi düşünüyorum Marianne…” demişti…

Leonard Cohen dün sabah hayata veda etti… Marianne’ın yanına gitti…

A Thousand Kisses Deep…

Mehdi’ye inanmak…

Mehdi’ye inanmak…
Taha Akyol

MEHDİ veya Mesih, yani “kıyamet”e yakın zamanlarda bir “Beklenen Kurtarıcı”nın ortaya çıkması inancı.

Ali Bardakoğlu gibi değerli âlimlerin oluşturduğu KURAMER’de (Kuran Araştırmaları Merkezi) “Beklenen kurtarıcı” konusunda son derece yararlı bir sempozyum düzenlendi.

İzlemedim fakat sunulan tebliğlerin çoğunu okudum.

DİNLERDE MESİH, MEHDİ
Prof. Ömer Faruk Harman’ın tebliğinde görüyoruz ki, ta Sümerlere kadar uzanan, hem semavi dinlerde hem Zerdüştlük, Budizm, Hinduizm, Aztek ve Maya gibi dinlerde Mesih veya Mehdi inanışı var; tabii bazı farklarla.

Prof. Harman Yahudilikteki “Tanrı kurtarıcı Mesih gönderecek” ve “Filistine’e döneceğiz” inancını ayrıntılı olarak anlatıyor.

Bu inanış İki bin yıldır bir umut birliği sağlayarak Yahudi kimliğini korudu diye düşünüyorum. Laik Yahudiler de bunu milli dava olarak benimsediler, yani Siyonizm.

Hıristiyanlıkta bu inanç, bin yedi yüz sene önce 325 yılında toplanan İznik Konsil’inde şöyle ifade edilmiş:

“Mesih İsa dirileri ve ölüleri yargılamak üzere şanla yeniden gelecek ve hükümdarlığının sonu gelmeyecektir.”

Amerika’da Evangelik Protestanlar, İsrail’in büyük bir güç kazanmasının “İsa’nın dönüşü”nü hızlandıracağına inanıyor, bütün güçleriyle İsrail’i destekliyor.

Saygın âlimlerimizden Prof. Şevki Yavuz’un tebliği “Beklenen Kurtarıcı İnancının İslam Akaidine Giriş Serüveni”dir. Çok özetle, tarih boyunca “mitabi İslam” Mehdi ve benzeri inanışlara mesafeli durmuş, “halk İslamı”nda ise yaygın olmuş.

TARİHÇİ GÖZÜYLE
Prof. Yaşar Ocak, inançlar tarihi konusunda yaşayan en büyük tarihçimizdir. Tebliğinde Mehdici hareketlerin sadece “teolojik” değil, aynı zamanda “sosyolojik, siyasal, ekonomik, psikolojik, ideolojik” boyutlara da sahip olduğunu anlatıyor.
Gülen olayını ima ederek “malum hadiseyi doğru anlamak ve temelindeki şizofreniyi doğru teşhis etmek istiyorsak” bu boyutlara dikkat etmek gerektiğini belirtiyor.
Tarihteki Mehdici isyanların ortak yanlarını anlatan Prof. Ocak, mistik Mehdi tipini “ilahi buyrukla yönetime el koyma yetkisini kendisine verildiğine inanan tip” olarak tanımıyor. Tarihte inanmayıp istismar eden tipler olduğunu da belirtiyor.
Temel unsurun mistik referanslarla beslenen “karizma” olduğunu vuruluyor.
Bazen açıkça “Mehdi” denilerek, bazen “Sahibü’z zaman, Kutup, Kutuplar kutbu” gibi mistik unvanlarla körüklenen bir “karizma”dır bu.
Ocak, bu karizmatik mistik kişiliği şöyle tanımlıyor:
“Onlar Cenab-ı Hakk’ın mazharı, gelmiş gelecek her şeyi bilen, kâinatta cereyan eden her olayın onun tasvip ve takdiriyle cereyan ettiği, onun bilgisi dışında hiçbir şeyin vuku bulmadığı, kısaca adeta ‘yarı tanrı’ statüsündeki şahsiyetlerdir.”

Burada “kâinatın imamı” unvanını hatırlamamak mümkün mü?

Benim yer veremediğim çok değerli tebliğler de var. Kitap olarak yayınlandığında hepsini okuyacağız.

MİSTİSİZM VE KARİZMA
Dini kültürümüzün nasıl ıslaha muhtaç olduğu bellidir. Sadece bu tür sorunlar değil, bilim zihniyeti ve hür irade anlayışının gelişmesi bakımından da.

İkincisi, sorun sadece dini inanışlarla ilgili değildir.

20. yüzyılda, hem de iyi eğitimli Alman milleti Hitler gibi birinin mistik karizmasına kapılıp gitmedi mi? Kimileri onu Alman milletini kurtarmak için Tanrı’nın, kimileri de tabiatın gönderdiğini sandı.

Materyalist Stalin ve Mao’dan kitlelerin nasıl büyülendiğini de biliyoruz.

Prof. Ocak’ın anlattığı gibi daha çok kriz ve uzun süreli altüst oluş dönemlerinde ortaya çıkıyorlar.

Bağımsız kişilik, açık toplum hukukun üstünlüğü ve özgür birey gibi değerlerdir sigortamız.

Şairin vasiyeti ne zaman geçerlidir?

Şairin vasiyeti ne zaman geçerlidir?
Metin Celal

Beşiktaş Belediyesi’nin düzenlediği 2. Dağlarca Şiir Ödülü, Adnan Özer ve Cenk Gündoğdu’ya Akatlar Kültür Merkezi’nde düzenlenen törenle verildi.

Dağlarca Şiir Ödülü ile ilgili geçen yıl verilmeye başlandığından beri tartışmalar var. Dağlarca’nın vasiyetinde “Adıma ödül konulmasın” demesine rağmen bu ödülün başlatıldığı iddia ediliyor. Ödülün kaldırılması talep ediliyor.
Dağlarca’nın vasiyeti 4 Kasım 2008’de, telif gelirlerinin burs olarak verilmesini vasiyet ettiği Çamlıca Bilfen Okulu’nda özel bir törenle açıklanmış. Noter onaylı vasiyetle mal varlığını Mehmetçik Vakfı’na, Kadıköy Mühürdar’daki evini de müze yapılması koşuluyla Kadıköy Belediyesi’ne bağışlamış. Vasiyetinde adına ödül verilip verilmemesine ilişkin bir cümle yok. Ama daha önce, 1992’de bir şair ve bir eleştirmene ödül verilmesini öngördüğü bir vasiyet taslağı var. Ödül parasının nereden geleceğini bile düşünmüş. Yapı Kredi Yayınları’nın “Dağlarca 100 Yaşında” sergi kitapçığında bu vasiyet taslağını görmek mümkün.

İyi bir araştırmacı olan şair Mehmet Can Doğan, Oktay Rifat’ın 1933-86 yılları arasında çeşitli yayınlarda yer almış ancak şairin hiçbir kitabına almadığı 75 şiiri “Bu Dünya Herkese Güzel” (Yapı Kredi Yay.) adıyla kitaplaştırdı. Sosyal medyada başlayan tartışmada Enver Ercan hatırlattı: “Oktay Rifat yayımlanmamış şiirim yoktur demişti”.
Oktay Rifat’ın önceki yayımcısı Adam Yayınları sahibi İnci Asena, “Tüm Şiirler’i Oktay Rifat’ın sağlığında onun dilediği yönde Memet Fuat’ın çalışmalarıyla son haline getirildi ve Adam Yayınları’nca yayımlandı.

Babasının bu isteğine Samih Rifat da ölünceye kadar sadık kaldı. Ben tanığım” diyerek tartışmaya katkıda bulundu (21.09.16, Facebook). Mehmet Can Doğan, “Bunlar yayımlanmamış değil, dergilerde kalanlar…” diye cevapladı. Kitabın editörü Murat Yalçın da “Şairin vasiyetine uyularak, ‘Bütün Şiirleri’ yapıtına asla eklenmemesi, hep ayrı basım kalması koşuluyla; tüm dönemlerinden, tamamı dergilerde kalmış 70 şiir” açıklamasını yaptı. Ailesinden onay alındığını da belirtti. Bence bu kitap bir kereye mahsus basılabilir ama basımı sürdürülürse bir süre sonra bütün eserlerinden sayılır ve vasiyete aykırı davranılmış olur. Tıpkı Edip Cansever’in şiirlerinde yapılan yanlışın kalıcılaşması gibi.

Nilgün Marmara 13 Nisan 1987’de kendi iradesi ile aramızdan ayrıldığında yayımlanmış hiçbir eseri, kitabı yoktu. Bazıları dergici şair arkadaşları vardı. İstese yazdıklarını dergilerde yayımlatabilirdi.

“Bu kitap aslında hiç yayımlanmamış olmalıydı” cümlesi ile başlıyor Nilgün Marmara’nın Defterler’inin (Everest Yay.) Kağan Önal imzalı önsözü. Nilgün Marmara intiharı öncesi yazdığı mektupla birlikte daktiloya çekilmiş iki dosya bırakmış. Mektuptaeşi Kağan Önal’a isterse bu dosyaları bastırabileceğini yazmış. Dosyalar 1988 ve 1990’da kitaplaşmıştı. 1993’te Gülseli İnal’ın derlediği “Kırmızı Kahverengi Defter” (Telos Yay.) yayımlandı.

Kitabın tanıtımında “Nilgün Marmara’nın günlüklerinde yer alan, okuduğu kitaplardan yaptığı alıntılar ve mektup taslakları dışında, her satır, her harf, elinizdeki kitaptadır” deniliyordu. Kağan Önal, bu kitabın kendi onayı alınmadan yayımlandığını, “kesilip biçilme tarzı nedeniyle” eksik olduğunu ve ortaya yanlış bir Nilgün Marmara portresi çıktığını, ölümü hakkında yersiz kuşkular oluştuğunu yazıyor önsözde. 25 yıl sonra olsa bile defterleri tam olarak bastırarak “bütün bu yersiz kuşkulara son vermek” istemiş. Son paragrafta söyledikleri ise can alıcı, “En büyük hatamın ve Nilgün’e karşı tek suçumun zamanında ne yapıp edip defterlerin yayımlanmasını engellememek olduğuna inanıyorum” diyor.

Şairlerin evrakı metrukesinin, yayımlanmış şiirlerinin bulunup kitaplaştırılması gerçekten de heyecan verici. Ama bir de vasiyet var. Vasiyetname bir irade beyanı. Kişinin ölümünden sonra geride bırakacaklarının nasıl değerlendirilmesi gerektiğini bildiriyor. Uyulmazsa hukuki sonuçları olan bir metin. Şairlerin de vasiyetnamelerine uyulması gerektiğini düşünüyorum.

20 milyonluk İstanbul’un neden hâlâ bir şehir müzesi yok?

20 milyonluk İstanbul’un neden hâlâ bir şehir müzesi yok?
İlber Ortaylı

Bazı emareler gösteriyor ki şimdi askeri okullar, Harp Akademileri’nin alanı, Metris gibi yerler pekâlâ devletin elinde müze ve kültürel faaliyet alanı olarak kullanılabilecekken inşaat şirketlerinin hedefi konumunda. İstanbul’un zenginlikleri nasıl ve ne zaman teşhir edilecek? Daha hâlâ bir şehir müzemiz yok. Yedikule gaz fabrikasının alanı niçin bir ‘Şehir Müzesi’ için düşünülmüyor?
TÜRKİYE müzelerinin tarihi genellikle geciktirilerek verilir. Yakın zamanda konuya doğrudan giren Semavi Eyice Hoca’ydı. Sonra bu konuda merhum Stanford Shaw’ın kızı Wendy Kural Shaw önemli bir çalışma yaptı.

Modern Türkiye müzeciliği ne zaman başlar? Fatih’in Çinili Köşkü’ndeki sergilemeleri, yine Fatih’in kendi sarayı Topkapı’nın bugünkü Hazine Dairesi’nde derlediği klasik heykeller, Rönesans tipi tablolar gibi kaybolan veya saraydan satılan eserleri hariç tutarsak, bu işin resmen başladığı ilk yer Topkapı’daki Aya İrini’dir. Aya İrini, Tophane Müşiri Fethi Ahmet Paşa’nın gayretleriyle bir arkeoloji müzesinin oluşturulması demektir. Klasik koleksiyonlar önceden de vardı. Bulgularıma göre, mesela III. Selim devrinde bazı eserler saklanmıştır. 1846’dan beri Fethi Ahmet Paşa’nın gayretleriyle vilayetlere eski eserler taraması için yazılar yazıldı. Birtakım arkeologlara ruhsat verildi. Buna göre bulunan eserlerin üçte biri onlara ait olacaktı.

HürriyetOsman Hamdi Bey’in zamanında Türkiye müzeciliği, bugün Arkeoloji Müzesi olarak tanıdığımız Asar-ı Atika Müze-i Humayun’unu kazandı.

BİZ ARKEOLOJİDEN ANLARIZ, TÜRK ARKEOLOJİSİ BİR EKOLDÜR

Osman Hamdi Bey’in zamanında Türkiye müzeciliği, bugün Arkeoloji Müzesi olarak tanıdığımız Asar-ı Atika Müze-i Humayun’unu kazandı. II. Abdülhamid devri eseridir. Osman Hamdi Bey’in arkeoloji ve medeniyet dünyasına hediye ettiği Sayda (Sidon) kazılarında bulduğu lahitlerin tipinde, İstanbul’un seçkin mimarı şehrimizin Katolik cemaatinden Alexandre Vallaury’nin tersimi olan bir binadır. Bu müzede sadece Yunan-Roma ve eski Anadolu değil, aynı zamanda eski Şark, asıl önemlisi eski Fenike kültürü modern insanlığa tanıtılmıştır. Topkapı Sarayı, Cumhuriyet’in ilanından sonra 1924 tarihinde ihdas edilen bir müzedir. Osman Hamdi Bey’in ve kardeşinin yetiştirmelerinden Tahsin Bey müzenin en önemli müdürüdür.

AKDENİZ DÜNYASINDA ESERLERİNİ EN ÇOK KORUYAN ÜLKE İSRAİL

Türkiye müzelerinin tarihi üzerinde fazla duracak değiliz ama modern müzeciliğimiz 16’ncı asırda düzenlenen Papalık-Vatikan kadar değilse de modern Batı Avrupa ile tarih olarak eşzamanlıdır. Türkiye’de arkeologya biz Türklerin anlamadığı bir dal değildir. Aksine Türk arkeolojisi yabancı meslektaşların da söylediği gibi bir ekoldür. Genç mareşallerimizden, Sultan Hamid devrinin sadrazamı ünlü matematikçi ve askeri tarihçi Ahmet Cevat Paşa gibi arkeoloji müzesinin kütüphanesini yaratan meraklılar da vardır. Miras konusu problemi bütün Akdeniz’i kapsar.

Bugün Akdeniz dünyasında İsrail’in dışında Âsâr-ı Atika eserlerini koruyan, gözünü dikenin gözünün yaşına bakmayan ikinci bir ülke yoktur. Bütün dünya bu ülkeden kaldırılanlarla geçiniyor. En arsız olanı da Birleşik Devletler koleksiyonerleridir. Orada kayda değer koleksiyon toplayıcıları olduğu gibi Bağdat Müzesi’nin yağma eserleriyle geçinenleri de vardır. Bir tarafta eski Mezopotamya dillerinin lügati hazırlanırken Irak’a çıkan ordunun içinde doğru dürüst eski eser uzmanlarının bulunmadığı da bir hakikattir.

YILLARDIR MÜZE UZMANI İMTİHANI YAPILMIYOR

Bugünkü Türkiye’de müze konusu dengesiz bir görünümündedir. En büyük müzelerimizin yanında maalesef sorumsuzca çalışanlar vardır. Kültür Bakanlığı uzun zamandır ciddi müze uzmanı ve asistan olmak için gereken imtihanları yapmamıştır. Türkiye taşrasında göz yaşartacak kadar gurur duyduğumuz müzeler vardır. Skandallara konu olan, halkla temasa geçemeyenleri de gazetelerden okuyoruz.

FETİH PANORAMASI ÖNEMLİ AMA YETMEZ

Belediye faaliyetleri de böyle; mesela son 10 senenin içerisinde Topkapı surlarının hemen dışında bir Panorama 1453 Müzesi kuruldu. Fetih panoramasını hazırlayanlar bu işin en iyi yapıldığı Sovyetler ülkesinden gelen uzmanlardır. Müzeye yapılan çoğu tenkidi isabetli bulmadığımı söylemeliyim. Halkın ilgisini çekti, belediyenin başarı hanesine yazılmalı lakin bu müzenin hemen yanındaki geniş araziyi bir yap-sat şirketine vermek, bu idarenin ve bu şehrin, müzeden ve parktan anlamadığını, eski İstanbul’u korumayı ve onun siluetine saygı göstermeyi düşünmediğini göstermektedir.

Bazı emareler gösteriyor ki şimdi göz dikilen askeri okullar, Harp Akademilerinin alanı, Metris gibi yerler pekâlâ devletin elinde müze ve kültürel faaliyet alanı olarak kullanılabilecekken inşaat şirketlerinin hedefi konumunda.

Acaba 20 milyona doğru tırmanan İstanbul’un nüfusunun hava alamadığını, sisli havaların kirlilik tabakası teşkil ettiğini görmüyor muyuz? İstanbul’un zenginlikleri nasıl ve ne zaman teşhir edilecek? Daha hâlâ bir şehir müzemiz yok. (Tabii bu şehir müzesinden Topkapı’nın arazisine dadanan Tarih Vakfı’nın sözde müzesini kastetmiyorum.) Yedikule gaz fabrikasının alanı niçin bir ‘Şehir Müzesi’ için düşünülmüyor? Samatya’da İmrahor Camisi’nin restorasyonunun ve etrafının park olarak planlanmaması, aynı şekilde Topkapı Sarayı’nın denize bakan geniş alanında Gülhane’nin devamı bir park olarak düzenlenmemesi, bazı harap eski eserlerin restorasyonunda basına yansıyan haberler bu bütün içerisinde düşünülmelidir.

MİDİLLİ’DE BİR SERGİ

Midilli’nin Kulaksızoğlu Halim Bey’i… Zamanında esnafı ve halk onu çok tutar ve severmiş. Torunları, zengin modern sanat koleksiyonundan en nadide eserleri adaya nakledip kasıma kadar devam edecek bir sergi düzenlendiler. Bu gibi faaliyetler yayılmalı. Kuşkusuz, öğrenen öğretir.

SEVDA ve Can Elgiz, iş dünyamızın tanıdığı iki girişimci. Ama asıl önemlisi modern sanatlar alanında ilk gençliklerinden beri ilgilerini koleksiyon toplamaya da yönelten iki sanatsever ve uzman. Can Elgiz’in soyu Midilli Adası’ndan geliyor. Midilli mutasarrıflarından Kulaksızoğlu Halim Bey’in soyundan. Kulaksızoğulları Midilli’de tarımla değil bürokrasideki yerleriyle tanınıyorlar.

Kulaksızoğlu Halim Bey Konağı

MİDİLLİ’DE ‘BU KONAK KİMİN’ DİYE SORAMAZSINIZ

Daha evvelki gezilerimde Midilli kalesinin dibindeki Türk mahallesinden geçerken harap vaziyetteki bir görkemli konak dikkatimi çekmişti. Midilli’nin mahallelerinde bir binanın ne olduğunu sorup öğrenemezsiniz; çoğu bilmez, bilen de “Niye soruyorsun” kabilinden sinirlenir. Devirler ve anlayışlar değişti. Ayvalık’ın eski sakinlerinden kalan, bilhassa Cunda’daki Metropolitan Kilisesi gibi eserleri önce Vakıflar korumaya aldı; ardından Sayın Rahmi Koç değerlendirmeye başladı. Bugün orası bir müze, tepedeki ayazma, kütüphane, Suzan Sabancı Ayışığı Manastırı’nı tamamen yenilemesi bu cümledendir.

HALİM BEY ÇOK SEVİLİRMİŞ

Midilli’de de yumuşama başladı. Yeni cami ve etrafındaki eserler korumaya alındı. Bu arada Kulaksızoğlu Halim Bey Konağı Midilli Belediyesi tarafından restore edilip müze olarak değerlendirildi. Restorasyondan sonra eylülün sonunda açılış yapıldı; belediye reisi, Kulaksızoğlu Halim Bey için renkli bir biyografi sundu. Midilli esnafı ve halk kendisini çok tutar ve severmiş. Torunları, zengin modern sanat koleksiyonundan en nadide eserleri adaya nakledip kasıma kadar devam edecek bir sergi düzenlendiler. Midilli ve İstanbul basını da oradaydı.

İMPARATORLUK TARİHİNİ HER YERDE İZLEMEK ZORUNDAYIZ

Midilli güzel bir ada; sakin, tabiat korunmuş. “Yunan adalarının turizmini niye teşvik ediyoruz” gibi lafa gerek yok. Türkiye halkı imparatorluk tarihini her yerde izlemek ve öğrenmek zorunda, etraftaki coğrafyayı da sevmek durumundayız. Ben şahsen Türklerin adalara nasıl gelip gittiğiyle fazla ilgilenmiyorum; okumuş yazmışların Akdeniz coğrafyasına gezi için dağıldıklarını görmekten haz duyuyorum. Sevda ve Can Elgiz’in ve kızları Ayda’nın bu gibi faaliyetlerinin yayılmasını temenni ediyorum. Her şeyi öğrenmeliyiz ve kuşkusuz öğrenen öğretir.

‘Proje okullar’ ne projesi?

‘Proje okullar’ ne projesi?
Gülse Birsel

“PROJE okullar”ın hali malumunuz.
Bunlar Türkiye’de üniversiteye öğrenci sokma başarısı en yüksek okullardı ve öğretmenleri de öğrencileri de sınavlardan geçerek geliyordu.

2 yıl önce, öğretmen kadroları değiştirilmeye başlandı. Yeni uygulamaya göre öğretmenler, sınavsız, “Milli Eğitim Bakanı oluru” ile atanacak. Bazı okulların velileri ve öğrencileri itiraz ettiler, gösteriler yaptılar. Bu esnada, ara sınıflara düşük puanlı öğrenci nakilleri başlatıldı.

İyi kalitede eğitim veren kurumlara bu niye yapılır, çalışan saatlere niye dokunulur, meçhul.

Ancak ortaya çıkan bir video ilginç. Bu proje okullarından Kabataş Erkek Lisesi’ne geçen yıl atanan müdür yardımcısı, bir dini vakıfta konuşma yapıyor.

“Bütün okullarımızın imam hatip lisesi gibi olmasının zamanı geldi” diyor. Diğer yandan öğrencinin imam hatipli olmasının, içki içmeyip namaz kılmasının da yetmeyeceğini, öğrencileri okul çıkışı alıp (o esnada konuşma yaptığı) dini vakıfla, veya başka “Değerli camialarla” tanıştırmanın, “Yavrularımızın bu camialara devam etmesinin şart olduğunu” ifade ediyor. “Her imam hatibin kapısında bu teşkilatın bir çalışması olacak” diyor.

Dünyada gelecekte İslami kurallarla yönetilecek ülkelerin çoğalacağını, gidişatın bu yönden iyi olduğunu, ümit kesilmemesi gerektiğini anlatıyor.

Herhangi bir vatandaşın fikirleri bu yönde olabilir, kimse karışamaz.

Ama eğitimle ilgili bu kadar ideolojik düşünen birinin, devletin eğitim sisteminde önemli bir pozisyonda olması çok düşündürücü. Mesela, bu fikirlere katılmayan ailelerin çocukları Kabataş Erkek Lisesi’nde nasıl bir muameleyle karşılaşacak?

Dini camiaların okulların kapısında teşkilatlanması, öğrenci bulup, öğrencilerin o cemaate “devam etmelerine” çalışması hukukumuzda nasıl bir yere tekabül ediyor?

Veya bir sormak lazım kendisine, bütün okullar imam hatip lisesi olursa, İmam Hatip’e gitmek istemeyenler ne yapacak?

Başımıza camialar, cemaatler, abiler ablalar, şunlar bunlar yüzünden çok şey geldi de, o bakımdan!

Şöyle diyenler çıkacaktır: Sen ne anlarsın eğitimden? Ayrıca her tarikat, her vakıf aynı mı sanki? İyileri yok mu? Ayrıca tek bir okuldaki tek bir eğitimciyle genelleme yapılır mı?

Doğru… Ancak…

2010 yılında ‘emo’larla ilgili bir yazı yazmışım, şöyle ironik bir ifadeyle de bitirmişim:

“Ülkenin gençlerine bak. Tarikat yurtlarında yetiştirilen çocuklar, polise atsın diye eline taş verilenler, bir de ‘emo’lar! Gelecekten çok umutluyum!”

Yani gelecek tahminlerim çok da isabetsiz değil demek ki. O bakımdan, haddim olmayarak, yetkililer yukarıdakileri okuyup bir miktar ciddiye alabilir diyorum!

DÜNYA HIZLA DELİRİYORDU, BİRİNCİLİĞİ AMERİKA’YA VERDİLER!
MİLLETÇE son yıllarda bir tahtamızın eksildiği, depresyonla, hele ki 15 Temmuz sonrası büyük bir psikolojik travmayla uğraştığımız zaten biliniyor.

Psikiyatrlar, psikologlar pek çok insanın darbe girişimi sonrası uykusuzluk, öfke patlamaları, endişe bozuklukları gibi şikâyetlerle kendilerine başvurduğunu ifade ediyor. Çocuklarda uçak, helikopter sesinden korkma, gece sebepsiz uyanmalar, korkular vs görüldüğü de malum.

Bu esnada gözünün üstünde kaşın var diyene tekme-tokat saldırmaya, eve “Bulunsun” diye pompalı tüfek almaya filan da başladık. Hayırlısı!

Fakat dünyanın hali de bizden çok iyi değil. Ortadoğu zaten kafada huniyle geziyor ama, ben Donald Trump’ın danışmanlarından biri olduğu söylenen şahsın son iddiasını dünya delilik skalasında yeni bir çıta olarak görüyorum.

Alex Jones isimli bu komplo teorisyeni ve radyo programcısı, Hillary Clinton ve Barack Obama’nın aslında şeytan olduklarını söyledi!

Bu tezini, ikisinin de sülfür kokuyor olduğu iddiasıyla da kanıtladı, kendine göre!

Obama’nın üzerine sinek konduğu anları gösteren düzinelerce fotoğrafı varmış. Niye kimseye sinek konmazken ona konuyormuş? Hillary’nin yanında çalışanlar ise kendisinin şeytani özellikleri yüzünden geceleri sürekli kâbus görüyorlarmış. Bir de “Önemli insanlar” kendisine Obama’nın da Hillary’nin de feci koktuklarını söylemiş ve gayet net ki, bu şeytanda ve cehennemde bulunan sülfür kokusuymuş! Komplo teorilerine en meraklı milletlerden biri olarak, biz bile inanmazdık buna!

Delilik mi acaba? Yoksa buna inanacak cahil kalabalıkları kafakola almaca mı?

Hitler’in propaganda bakanı Goebbels’in tekniği neydi? Büyük bir yalan atın, mutlaka inanan çıkacaktır!

Şiddeti böyle öğreniyoruz…

Şiddeti böyle öğreniyoruz…
Melike Karakartal

Önce bir otobüste giydiği şort nedeniyle bir hemşire tekmelendi… Çok değil bir hafta sonra bir ufacık “kapı” diyaloğundan ötürü metrobüs diğer araçların üzerine uçtu. Buralara giden yolda nerelerden geçtik, ister misiniz bir geri gidelim? Ne oldu da birbirimize tahammülsüzleştik, kabalaştık, tanımadığımız insanlarla en ufacık iletişimi bile saygı ve nezaket çerçevesinde kuramaz olduk?

İsterseniz “en çok sözü dinlenen” insanlara biraz kulak kabartalım önce. Yani piramidin en tepesinde, en çok gördüğümüz, televizyonlardan evlerimizin içine konuk ettiğimiz, en çok sesi duyulan insanlara. Yani politikacılara.
Bilhassa seçim dönemlerinde, birbirleriyle nasıl iletişim kurduklarını hatırlıyor musunuz? Seçim dönemleri haricinde de pek farklı değiller, ancak seçim dönemlerindeki birbirleriyle “kanlı düşman” halleri, sanki farklı iki ülke için yarışıyormuşçasına nefret dolu sözleri…

Bu durumları, onları izleyenlere “Biz düşmanız” algısı yerleştirdi. Koca bir ülkenin izlediği politikacılar birbirlerine nezaket, saygı çerçevesinde iletişim kuramazken, halk neden kuracaktı sahi? Popüler kültür öğelerine bakın. Televizyonlarda en çok izlenen ve konuşulan tartışma programları ve reality show’lara bakın.

Bir tarafta Türkiye gündemi üzerinden çarpışanlar, öte yanda reality show’larda “üretilmiş” kötü hislerle birbirleriyle savaşa tutuşanlar… Ekranlardan taşan şiddetin her türlüsü, fiziksel ve özellikle sözel şiddet, bunlara maruz kalan izleyicinin birbirleriyle iletişimini de yönetiyor.

Öyle bir hale varıyor ki mesele, “Lütfen yavaş kullanın” dediğiniz taksici “Sıkıntı yok” diye oturduğu yerde gevreyebiliyor, toplu taşıma araçlarında insanlar birbirlerine “Ne var ulan?” gözleriyle bakıyor… “Affedersiniz” diyerek geçtiğin, gülümsediğin insan “Ne gülümsüyor bu?” diye aval aval suratınıza bakıyor…
Herkes her fırsatta kavga çıkarmak, sözlü tartışma yaşamak için fırsat kolluyor gibi… Öyle bir haldeyiz ki, eğer sokakta göz göze geliyorsak, bu ancak haset dolu hisler sebebiyle olabilir. Bu gerginlikle yaşanır mı?

Bu gerilimle, bu öfkeyle, üstelik sebepsiz öfkeyle hayat sürer mi? Kısa dönemde kimsenin söyleminin “yumuşayacağını” zannetmiyorum, bu yine ancak bireysel çabayla, bu çabayı gösterenlerin başka insanlara örnek davranışlarıyla, “değişim, bir kişiyle başlar” yöntemiyle çözülebilir. İnsanız, “ayna” gibiyiz. Birbirimize baktıkça benzeşiyoruz. Böyle öğreniyor, böyle gelişiyoruz. O yüzden “Ben güzel davranacağım da ne olacak?” demeyin. Bir kişinin davranışının değişimine sebep olsanız bile yeter.

Siz yine de sokaktaki insanlara gülümseyin. Günaydın deyin. En laftan anlamaz adamla bile sağduyunuzu ve sakinliğinizi koruyarak iletişim kurun… O laftan anlamaz adamlar, kendileri bile fark etmeden davranışlarını değiştirirler iyi örneklere baktıklarında…