Nasıl iyi olunur, olmalı mı, neden?

Nasıl iyi olunur, olmalı mı, neden?
Metin Münir

“Artık hiçbir kitabı, hataları gözüme çarpmadan okuyamıyorum. Öyle çok yazım hatası var ki dikkatimi dağıtıyor. Sanırım bir şikayet maili de bunlara göndereceğim.”
Bir arkadaşım yazdığı mailde böyle diyordu.
Bulduğu hatalar, okumakta olduğu bir hukuk kitabındaydı. Hem tekil hem çoğul olan ‘evrak’a ‘evraklar’ denmesi özellikle tepesini attırıyordu.

“Nedeni mükemmellik geleneği olmaması,” diye cevap yazdım ona.
“Bir işi, o iş ne kadar gösterişsiz ve iddiasız olursa olsun, kusursuz yapmak ve bundan gurur duymak. Mükemmellik geleneği budur.
Bu hem kendine, hem işine, hem de başkalarına duyduğun saygı ile ilgilidir.
O yazım hataları en büyük yayınevlerinin bastığı en büyük yazarların kitaplarında da var.
İnsan bir işi iyi yapmayacaksa hiç yapmasın daha iyi.”
*
Mükemmellik bir uygarlık işidir.
Uygarlık da bir olgunlaşma işi.
İnsanlar olgunlaşırsa, mükemmel olur.
Uluslar olgunlaşırsa, uygar olur.
Ama galiba hem insanlar hem de uluslar için varılması olanaksız bir durumdur bu.
*
Küçük Prens adlı klasiğin yazarı Antoine de Saint Exupèry (1900-1944) “Sanırım, mükemmellik ekleyecek değil de çıkaracak bir şey kalmadığında meydana gelir,” der.
ABD’nin ilk maliye bakanı olan Alexander Hamilton’a göre (1757-1804) mükemmellik, mükemmel olan insanların işidir. “Hiçbir zaman, mükemmel olmayan birinden mükemmel bir iş beklemem,” der o da.
Mükemmelliğin ilk tarifini yapan Eski Yunan feylesoflarından Aristo’dur (MÖ 385-323).
Aristo’ya göre; “ O ki tamdır, kendinde var olması gereken bütün parçalara sahiptir, mükemmeldir. Bu tamlık o kadar eksiksizdir ki daha tam olamaz.”

Bu düzeye ulaşılabilineceğini sanmıyorum.
İsa’nın doğumundan 500 yıl önce yaşamış ve İsa gibi içinde yaşadığı toplum tarafından ölüme mahkûm edilmiş olan Sokrat şöyle der bu konuda: “Bilgi (yani mükemmellik) ya hiç elde edilemez ya da ölümden sonra elde edilir. Çünkü sadece ve sadece ölümden sonradır ki ruh gövdeden kurtularak yalnız başına kalır, kendi olur.”
*
İnsan doğduğunda mükemmeldir.
Yaşamı ise bu durumdan uzaklaşmakla geçer.
Hayatta insanı düzelten değil bozan bir şeyler var.
Vücut sürekli bakım ister, isteklerle, arzularla, ihtiraslarla doludur, talepleri insanı şaşırtır, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, önemliyi önemsizden ayırmasını zorlaştırır.
Bedeninin isteklerinin güdümündeki insan para, ün ve güç peşine takılır, iyi ve bilge olmayı arka plana iter veya tamamen unutur.

Buna karşı koyanlar da var ama başarı mümkün mü, emin değilim.
İsa’ya göre bir insanın mükemmel olup olmadığını belirleyen sahip olduğu veya yaptığı şeyler değil, ne olduğudur.
Ama bu ne nedir?
Eski Yunan felsefesi insanın mükemmelden çok iyi olması üzerinde duruyordu. Nasıl iyi olunur? Olmalı mı? Neden? Bu soruların cevabını araştıran birçok feylesof var.

Kendimi oldukça yakın hissettiğim Stoacılara göre mükemmellik, kişinin doğa, akıl ve hatta kendisiyle uyum içinde olmasıdır. Ve herkes böyle bir uyum durumuna varabilir.
Amerikan feylesof Eric Hoffer (1898 –1983) bu düşünceye katılmıyor. “Doğa mükemmelliğe ulaşır ama insan asla,” ona göre. “Mükemmel bir karınca, mükemmel bir arı vardır ama insan daima natamamdır Ne hayvan ne insan olarak tamamdır. İnsanı diğer canlılardan ayıran, tedavisi olmayan bu natamamlıktır.”

Öyle midir acaba?
Arıların, karıncaların veya diğer canlı varlıkların mükemmel olup olmadıklarını bilmek mümkün değil. Onlar da canlı kalmak ve bir sonraki kuşağı yaratmak için sürekli bir çaba içindedirler ve belki bu çabanın bir diğer adı mükemmelliğe ulaşma mücadelesidir.
*
Mükemmellik; güzellik, cesaret, adalet, iyilik, gerçek ve bunlara benzer birçok sıfat gibi tanımlanamaz.
Ama karşılaşıldığında tanınır.

Yapay zekâ bizi kölesi yapmaz çünkü işine yaramayız…

Yapay zekâ bizi kölesi yapmaz çünkü işine yaramayız…

Barack Obama da onu okuyor, Mark Zuckerberg de. Türkiye’den lise öğrencisi için de süperstar, Çinli bir muhasebeci için de… İsrailli yazar Yuval Noah Harari kendi halinde bir askeri tarih uzmanı iken ‘Sapiens’ isimli kitabıyla dünyayı sarstı. O kitapta insanın o destansı bazen de kirli macerasını anlatıyordu. İkinci kitabı Homo Deus’ta bilmediğimiz sularda. Bize geleceğimizden pencereler açıyor Harari. Yazarla, İnsani Gelişme Vakfı’nın (İNGEV) davetlisi olarak geldiği İstanbul’da konuştuk.

Röportaj: Yenal BİLGİCİ
Fotoğraf: Muhsin AKGÜN

Dünyayı sarsan bir önceki kitabınız ‘Sapiens’te, ‘Doğu Afrika’dan çıkan ‘önemsiz bir maymun’un binlerce yıllık hikâyesini anlattığınızı söylemiştiniz. Yeni kitabınızda bambaşka bir kahraman var: Homo Deus. Kim bu Homo Deus?

– Homo Deus biraz fantezi biraz gerçek. O bizim, ilahi güçlere sahip olabilme fantezimiz. Sadece fiziki dünyayı şekillendirme değil, yaşamın kendisine yön verebilme fantezimiz… Hayvanlara, kendimize, vücudumuza, beynimize söz geçirebilme fantezimiz…

Peki gerçek olan ne Homo Deus’ta?

– Gelişen kabiliyetlerimiz… Binlerce yıl boyunca dışımızdaki dünyayı kontrol etmeye çalıştık. 21’inci yüzyıl içimize döndüğümüz dönem olacak. Hayatı yeniden tasarlayacak biyolojik bilgiye ve teknik donanıma sahip olacağız. Bu anlamda ilahlaşacağız. Artık bilimkurgunun konusu değil bunlar. Ama ortada bir sorun var. Bu gücümüzün ne tür sonuçlar üreteceği konusunda en ufak bir fikrimiz yok.

Önümüzü görmüyor muyuz yani?

– Şu an sadece naif ideallerimiz var; bir çeşit cennet yaratacağımızı, orada mutlu mesut yaşayıp gideceğimizi düşlüyoruz… Mümkün olsa bile bu çok çok küçük bir gruba hitap edecek. İnsanlığın tamamına değil.

Yani elitlere ütopya, kalanına distopya mı var gelecekte?

– Evet, çok küçük bir elit grup için ütopya… Geriye kalan insanların tümü, hayvanlar ve ekosistem ise sıkıntıya düşecek.

Bu sıkıntıların ne olduğuna gireceğiz ama önce sitayişle bahsettiğiniz bir başarıyı sorayım size; insanlığın üç büyük belayı, savaşları, kıtlıkları ve salgınları başarıyla defettiğini yazıyorsunuz. Bugünkü dünyaya baktığımda pek inanasım gelmiyor doğrusu.

– Bu bir perspektif meselesi, nereden baktığınıza bağlı. Sonuçta ben de Ortadoğu’da, İsrail’de yaşıyorum ve önemli oranlarda şiddetin ve savaşların dünyaya hâlâ hüküm sürdüğünün farkındayım. Suriye’de insanlar açlıktan ölüyor; Batı Afrika’da Ebola salgını, Sahraaltı’nda AIDS var.

Tam da bunu söylüyordum ben de.

– Evet, tamamen bitiremedik bu problemleri. Ama kontrol edilebilir bir hale soktuk. Başarı orada. İnsanlık artık bir mucize beklemeden kendi kendine yetebilir. İşte bakın, tarihimizde ilk defa çok yemekten ölen insanların oranı az yemekten ölenlerin oranını geçti. Şeker hastalığı, terörizmden daha çok can alıyor. İnsanlar artık veba, kolera salgınlarından ziyade yaşlanarak ölüyor. İntihar ederek hayatını kaybedenlerin sayısı, savaşlarda ve şiddete maruz kalarak ölenlerden fazla. Kıtlık belli bölgelerde yine var ama doğal sebepler yüzünden değil.

Nedir peki doğal olmayan sebepler?

– Siyasi kıtlık var artık… Tanım belli: Yeterli suyunuz ve buğdayınız yoksa, başka yerden de getiremiyorsanız, bu ‘doğal’ kıtlıktır. Ama bugün Anadolu’da bir kıtlık yaşansa, gerekli yiyecekleri Avustralya’dan bile getirebiliriz. Çünkü hem yeterli yiyecek üretiliyor hem de nakliye ucuzladı. Ama Suriye’de, Kuzey Kore’de, Sudan’da insanların açlıktan veya kötü beslenmeden ölmesi, siyasetçilerin böyle istemesi yüzünden. Kuzey Kore’deki 1990’larda yaşanan kuraklık ve kıtlık sırasında Güney Kore’den ve Çin’den pirinç getirmenin önünde hiçbir engel yoktu; getirilmedi. Yüz binlerce insan bu yüzden öldü.

Peki, bu üç belayı önemli ölçüde yendiğimizi düşünelim; gelecekte düşmanlarımız var mı?

– Kısa vadede mi, uzun vadede mi?

İkisini de duymak isterim.

– Şu an yaşadığımız sıkıntılar, Soğuk Savaş sonrasında, hem barışın sigortası olan hem de ekonomik ve teknolojik gelişmeleri sağlayan düzenin yavaş yavaş çözülmesi yüzünden. ABD’de Trump’ın çıkışı, İngiltere’de Avrupa Birliği karşıtlarının kazanması, Rusya’nın yükselişi… Kısa vadede, geçen on yıllarda kazanılanlar kaybedilecek. Şiddet artacak. Uzun vadede iklim değişikliği ve teknolojik karmaşayla uğraşacağız.

Bu cevapla yeniden Homo Deus’un sularına girdik sanırım.

– Evet. Yapay zekânın yükselişi uzun vadede dev bir eşitsizlik yaratacak. Milyonlarca hatta milyarlarca insanın işsiz kalmasına neden olacak. Yeni teknolojileri kontrol eden elit bir grubu öne çıkararak insanlığın geri kalanını güçsüz kılacak. Bu birinci tehlike. İkincisi, biz biyoteknoloji ve biyomühendislik yardımıyla bedenlerimizi ve beyinlerimizi değiştirirken ortaya çıkacak. Dışımızdaki dünyayı değiştirirken ekosistemi mahvettik. Kendimizi değiştirirken de zihinsel sistemimize büyük zarar verebiliriz. Çünkü elimizdeki teknolojinin ne gibi sonuçlar üretebileceğini bilmiyoruz.

Kötü sonuçlanmak zorunda değil ama…

– Sosyal medya ve bilgisayarlarla yaşadıklarımızı düşünün. Şu anda bunların yeni neslin zihinsel yapısını nasıl etkileyeceğini kimse bilmiyor. Facebook’a doğan çocuklar nasıl iletişim kuracak, sosyal becerileri nasıl gelişecek? Bugün milyarlarca insanın katıldığı dev bir deney yaşanıyor. İzliyoruz.

Bir önceki kitabınızda, ‘Homo Sapiens’in işbirliğini öğrenerek, rakiplerini elediğini yazmıştınız. Belki bu deney de bir başka tür işbirliğidir?

– Olabilir. Bu deney kötü sonuçlanmak zorunda değil. Ama şunu da unutmamalı. 10 bin yıl önceki Tarım Devrimi de iyi bir fikir gibi görünüyordu. Stokta daha fazla yemek, şehirler kurma fırsatı, ticaret imkânları…

Ama bir tür kölelik getirdi, değil mi?

– Evet, ortalama bir köylü; bir avcı toplayıcıya göre daha çok çalıştı; önüne daha az tür yemek geldi ve gitti elindeki tüm gücü seçkin gruplara devretti. Kolektif bir perspektiften bakarsak, Tarım Devrimi insanlığı güçlendirdi. Ama bireyi de köleleştirdi. Günümüz dünyasında bile 20 bin yıl önceki avcı toplayıcılardan daha zor durumda yaşayanlar var. Dikkatli olmazsak, yeni devrimler, yeni teknolojiler de bize aynısını yapabilir.

SÜPER-İNSAN OLACAĞIZ TAMAM AMA NASIL SÜPER?

“Siyasi otoritenin de giderek artan bir şekilde insanlardan algoritmalara kaydığını göreceğiz” diyorsunuz kitapta. Bunun sebebi nedir?

– Çünkü çok fazla bilgi var ortada. Çok fazla olay aynı anda gerçekleşiyor ve değişim hızının da artmasıyla insanlar neyi nasıl yorumlayacaklarını bilemiyor.

Ama bir yandan da ciddi anlamda veri toplanıyor; hatta insanlar kendilerine ait verileri sisteme sunmaya gönüllü oluyor. Yetmiyor mu?

– Bu artık bilgi toplama meselesi değil; bilgiyi yorumlama meselesi. ABD’nin Ortadoğu’daki son 20 yıllık macerasını düşünün. Elinde her türlü teknoloji var. Irak’tan yapılan bir telefon konuşmasını bile takip edip harekete geçebiliyorlar. Dünyada hiçbir imparatorluğun bu denli bilgi toplama gücü olmamıştı. Ortadoğu’ya ilişkin her veri ellerinde. Ama sonuçlar da ortada. Rakibin elindeki kartları bilmeye rağmen pokerde kaybetmek gibi. Yani bilmek yetmiyor. Analiz edemiyorsan önemi yok.

Eh, o zaman diğer siyasi aktörlerin de pek farkı yoktur.

– İnsan beyninin kapasitesinin ötesine geçtik. Bugün dünyada beş on sene sonrasını bile görebilecek kimse yok. Bu yüzden siyasi kararlar vermek çok zor. Dünyadaki siyasetçilerin uzun dönem planları da yok; anlamlı bir gelecek vizyonları da..

Bir yandan da yeni nesil teknolojiler konusunda çok iddialıyız, geleceğe hükmedeceğimizi söylüyoruz. Çelişki değil mi bu?

– Giderek daha da iyi algoritmalar geliştiriyoruz. Yapay zekâ toplanan verileri bizden daha iyi analiz ediyor. Bu alandaki en büyük vaat de bu zaten. Algoritmalara her şeyi öğretmiyorsunuz artık. Ona sadece verileri sunuyorsunuz; algoritma kendi kendine öğreniyor. Verilerin içinde sizin fark etmediğiniz izleklerin o farkına varabiliyor. Örneğin geçen yıl AlphaGo isimli program, Go oyununun dünya şampiyonuyla yaptığı karşılaşmayı kazandı. Herkes bunun Deep Blue isimli bilgisayarın zamanının satranç şampiyonu Garry Kasparov’u mağlup etmesine benzetti. Ama benzemiyor.

Neden benzemiyor?

– Çok temel bir fark var çünkü. Deep Blue serisine satranç oynamayı, onu tasarlayanlar öğretmişti. AlphaGo’ya kimse Go öğretmedi. Programcılarının bile anlayamadığı bir tarzda kendi kendine öğrendi.

Peki hiç yaklaşma şansımız yok mu bu algoritmalara?

– İnsan biyolojisi, algoritmaların işlem gücüyle birleştirilebilirse, insan bedenini ve beynini yeniden tasarlama ya da bir beyni doğrudan bilgisayara bağlama imkânı doğacak. Bu güç, bizim şu an sahip olmadığımız yeteneklere sahip süper-insanlar ya da organik ve inorganik parçalardan oluşan siborglar yaratmakta kullanılabilir.

Nasıl insanlar olacak bu süper-insanlar?

– Bu süper-insanların ne tür insanlar olacağı hakkında bir fikrimiz yok. Hatta tarihte ilk defa 10-15 yıl sonra ne olacağını bilmiyoruz.

Siz biliyor gibisiniz ama. Kristal küreniz mi var?

– Ben de bilmiyorum. Ben geçmişe ve mevcut gelişmelere bakıp yorumluyorum.

BİZ KİTAP OKUYORUZ AMA ARTIK KİTAP DA BİZİ OKUYOR

Peki insanın, günün birinde kendi yarattığı bu algoritmaların ya da yapay zekânın kölesi olma ihtimali var mı? Tarım devriminin kölelik getirmesi gibi bir durum kastetmiyorum; insan ikinci sınıf bir yaratık haline gelebilir mi?

– Hayır, köle olacağımızı zannetmiyorum.

Eh, bu da bir rahatlama en azından!

– Köle olmayız çünkü bizden daha zeki olan yapay zekânın işine çok yarayacağımızı sanmam. Bugün bile örneğini gördüğümüz esas mesele, otoritenin ellerimizden kayıp gitmesi ve algoritmalara geçmesi. Algoritmaların bizim adımıza karar verecek olması.

Bir örnek verebilir misiniz?

– Şöyle soralım: Eskiden okuyacağımız kitabı nasıl seçiyorduk? Bir kitapçıya gidiyor, raflar arasında dolaşıyor, birkaç seçenek belirliyor, sonra içimizdeki sesi dinliyorduk. Ama şimdi çoğumuz için Amazon var. Daha siteyi açar açmaz, “Geçmişte şunları okudun, bunları okuyan şunları da okudu” diye tavsiyeler çıkıyor. Bu sadece başlangıç. Kindle gibi okuma cihazları kullanıcılar hakkında sürekli veri topluyor. Hangi bölümleri daha hızlı okudun; hangi sayfada mola verdin; hangi sayfada o kitabı bir daha açmamak üzere kapattın… Hepsini biliyor. Biz kitap okurken, kitap da bizi okuyor artık. Üstelik daha da ileri götürülebilir bu.

Nasıl?

– İleride hangi cümlede kalp atışınızın hızlandığını, neyin sizi kızdırıp neyin mutlu ettiğinin verisine de sahip olacak bu cihazlar. Siz belki bunları unutacaksınız ama onlar unutmayacak. Bu tür bilgiler üzerinden de seçimlerinize yön verecekler

HI-TECH ŞİRKETLERİ ARTIK FİLOZOF İSTİHDAM EDECEK

Sadece tarih, yapay zekâ, küresel ısınma vs. değil; neredeyse bütün büyük soruların muhatabısınız. ‘Hayatın anlamı nedir’e dek size soruluyor artık. Hoşunuza gidiyor mu bu?

– Gidiyor. Bu tür konulara çalışabiliyor olmak bir ayrıcalık. Alışılmadık bir iş alanı sonuçta. Bir de yeni bir durum var ortada: Felsefi sorular tarihte ilk defa bu kadar pratik hale geldi.

Neden pratik?

– Bu sorular binlerce yıl boyunca entelektüel oyunlar gibiydi ama şu an mühendisler bile onlara cevap vermek zorunda. Örneğin şoförsüz arabalar… Bu arabaları imal ederken, tasarımına etik kodlar da eklemek zorundasınız.

Neden?

– O meşhur örnek yüzünden. Diyelim ki trafikteki bir şoförsüz aracın karşısına birdenbire beş yaya çıktı; araç, arka koltukta uyuyan sahibini kurtarmak için onlara çarpıp durmayı mı tercih eder, yoksa yoldan çıkarak sahibini tehlikeye atmayı mı?

İnsanlar açısından ilk şık geçerli sanırım…

– Evet, yalan veya gerçek, öyle diyor insanlar. Sonuçta bu kararlar eskiden insani tercihlere ve hislere dayanıyordu. Ama şimdi bir otomobil imalatçısı, bu kararları bir de aracın algoritmasına eklemek zorunda. Yani bu artık felsefi bir soru değil; bir mühendislik sorusu. Kimsenin de bir cevabı yok.

Yani mühendislik artık daha felsefi bir alan.

– Evet. Felsefeyle doğrudan ilgili. Hi-tech şirketleri ileride filozof istihdam edecek. Başka test alanları da var tabii. Örneğin sanal gerçeklik. Gerçeğin kendisinden neredeyse ayrılamaz düzeyde bir sanal gerçeklik yarattık diyelim. Yaşantısının tamamını orada geçirmek isteyenler hangi kurallara tabii olacaklar? Yirmi yıl sonra filozoflar bu sorulara da cevap vermek zorunda kalacak.

Şu anda cevap veren var mı?

– Nick Bostrom var, Oxford’dan. ‘Superintelligence’ isimli bir kitap yazdı. Hem potansiyeli hem tehlikeleri tartışıyor ve bunu felsefi bir perspektiften yapıyor. Yeni dünyada etik nedir, özgür irade nedir, cevap arıyor. Bu sorular çok önemli çünkü artık bilimkurgu alanına ait değiller; bilimin parçası haline geldiler.

Tıpkı ölümsüzlük arayışı gibi… Bunu da kitabınızda tartışıyorsunuz. Homo Deus’un bir meselesi de bu.

– Evet, giderek çok daha fazla şirket, yatırımcı ve bilim insanı bu konuda çalışıyor. İnsanlar, tabii paraları varsa, gençleştirme tedavisi alıp hayatlarını uzatacak, sonra o zaman diliminde bulunan yeni tedavilere başvuracak, bu böyle sürüp gidecek.

Bu konuların en bilinen ismi Aubrey de Grey’in yaklaşımı da bu zaten.

– Evet. Ama artık başkaları da var. Google’ın alt birimi Calico’nun amacı yaşlanmayı durdurmak. Bunun için tıpkı Aubrey de Grey gibi ölümsüzlüğe inanan ünlü araştırmacı Ray Kurzweil’i önemli bir göreve atadı. Ama kanaatimce, esas önemli olan bu meselenin sonuçları. İnsan yaşamını uzatırsak, bu bize neye mal olacak? Kimler ölümsüz olacak?

O meşhur yüzde 1 herhalde?

– Evet. Zenginler.

Fikir sahipleri girmez mi bu elit sınıfa? Belki siz de ölümsüz olursunuz?

– Ancak fikirlerini paraya çevirebilirlerse girerler.

SİLİKON VADİSİ CENNET Mİ VADEDİYOR?

Gelecekte dinler Silikon Vadisi’nden çıkacak diyorsunuz.

– Evet, yeni dinler Ortadoğu’dan çıkmayacak. Silikon Vadisi tekno-dinler, inanışlar üretecek.

Nasıl dinler bunlar?

– Bir ilaha dayanmayan dinler… Ama eskilere de benzeyecekler. Onlar da mutluluk, barış, cennet hatta ölümsüzlük vadedecek. Ama bu dünyada. Öldükten sonra değil. Silikon Vadisi’ndeki vizyonerlerin konuşmalarını dinlerseniz, anlattıklarında bu dini söylemlerden izler yakalarsınız.

TRUMP KÜRESEL ISINMAYA KARŞI DA MI DUVAR ÖRECEK?

Şu anda dünyada iki ayrı siyasi akım çarpışıyor gibi görünüyor. Daha liberal, özgürlükçü, demokrat bir akımla; daha milliyetçi, yabancı düşmanı, kendi içine dönük, baskıcı bir siyasi akım… ‘Güçlü olanın hayatta kalması’ ilkesi gereğince, birinin diğerini bitireceğini söyleyebilir miyiz?

– Bence temel ayrım liberallerle anti-liberaller arasında değil. Küresel bir vizyonu olanlarla, yabancı düşmanlığı güden aşırı milliyetçiler arasında. Bugün milliyetçi kanat yükseliyor. Brexit, Trump ve diğerleri… Ama bu milliyetçi gündem uzun vadede tükenmeye mahkûm.

Neden?

– Çünkü milliyetçilik insanlığın bu yüzyılda karşılaşacağı üç tehlikeyi, nükleer savaşı, iklim değişikliğini, yapay zekâ ve biyo-mühendislik gibi yıkıcı teknolojileri bertaraf etmek için yeterli değil.

Ama sonuçta on yıllardır geçer akçe…

– Önce şunu saptamalı: Milletler ve milliyetçilik doğal veya ebedi kavramlar değil. Yüzbinlerce yıl boyunca Homo Sapiens ve insansı ataları, sınırlı sayıda mensubu olan küçük topluluklar halinde yaşadılar. Bugün bile, kaç Facebook arkadaşımız olursa olsun, 150 bireyden fazlasını gerçekten tanımamız zor. Yani insanlar küçük gruplara bağlılık gösterir. Böylesi milyonlarca üyeli kalabalık cemaatlere bağlılık nispeten yeni yeni ortaya çıktı. Sebebi de büyük ticari ağlar ve yönetim yapılarıyla küçük grupların baş edememesiydi. Ama 21’inci yüzyılda milletler, kabile toplumlarının kaderini paylaşacak.

Nasıl?

– Yetersiz kalarak ve gözden düşerek. Dünyanın en önemli sorunlarıyla baş etmede doğru adres değiller çünkü. Hangi millet küresel ısınmayı tek başına durdurabilir? Donald Trump, ABD’de sıcaklığın yükselmesini yasaklayabilir mi ya da buna karşı bir duvar örebilir mi?

Ne olacak peki?

– Bir milletin biricikliğinin altını çizip onu korumaya çalışan bir tür bağlılığa her zaman yer var ama insanoğlu ayakta kalmak ve gelişmek istiyorsa, bu yerel bağlarını başka sorumluluklarla birleştirmeli. Küresel bir toplum kurmak zorunda.

ŞU AN POLONYA TARİHİ ÜZERİNE OKUYORUM

İlk kitabınız ‘Sapiens – Hayvanlardan Tanrılara’, tüm dünyayı salladı. Ben bugüne dek bu kadar güçlü bir şekilde tekrar tekrar gündeme gelen bir kitap görmemiştim. Obama önerdi, Zuckerberg önerdi, Gates önerdi… Fısıltı gazetesi gibi herkes birbirine önerdi. Neydi sırrı?

– Çağın en yakıcı sorularına cevap veriyor olmasıydı sanırım. Bir de kolay okunuyor olması.

Homo Deus da bu tür sorular soruyor mu?

– Bir lise öğrencisi olsanız elinizdeki bilgilerle ne yapacağınızı düşünürsünüz. Gelecekte nasıl yeteneklere ihtiyacınız olacağını sorarsınız. Dünyadaki yerinizi ararsınız. 30-40 yaşına geldikleri zaman, bugünkü gençlerin çoğu belli ki taca çıkacak. Şimdi neye odaklanmaları gerektiğini düşünüyorlar. Homo Deus işte hem siyasetçilere hem de sokaktaki insana gelecekten anlık manzaralar sunuyor; üzerine düşünebilecekleri imkânlardan bahsediyor.

Kendi halinde bir tarihçiyken bestseller yazarı oldunuz. Hayatınız nasıl değişti?

– Yollarda geçmeye başladı. Bir de sürekli konuşarak.

Memnun musunuz?

– İyi tarafları da var; kötü tarafları da. Gerçekten önemli konularda konuşuyor olmak hoşuma gidiyor; sonuçta entelektüel bir eğlence değil bu; iklim değişikliğinden, hayvan haklarından, yapay zekâdan doğan tehlikelerden bahsedip duruyorum. Yani, sonuçta memnunum ama zamanım artık çok az ve birçok insana “Hayır” demek hoşuma gitmiyor.

Neden “hayır” diyorsunuz?

– Zaman yetmiyor çünkü; kitaplar okumak, arkadaşlarımla beraber olmak, köpeğimi ormanda gezdirmek istiyorum. O yüzden benden istenen şeylere yüzde 95 “Hayır” diyorum.

Herkes sizi okuyor, siz kimi okuyorsunuz?

– Ben şu ara Polonya tarihi üzerine okuyorum.

Neden?

– Çünkü 16-17’nci yüzyıllarda Polonya, zamanının en ileri demokratik sistemini kurmuştu. Parlamentosu, kral seçimleri… Sonra birden her şey dağılıp gitti. İlgimi çekiyor.

Bu yeni bir kitabın işareti mi?

– Hayır, şu an bir projem yok. Eğlence için okuyorum. Elimin altındaki bir başka kitap da Tim Wu’nun ‘Attention Merchants (İlgi Tüccarları)’ isimli eseri. İnsanların dikkatine oynayan kurumların tarihleri ve teknolojileri üzerine bir iş. İnternete, radyoya, televizyona, gazetelere bakıyor Wu. Ben de çok beğendim. Böyle geniş bir perspektifle okuyorum yani.

Hep böyle mi çalışırsınız?

– Evet, örneğin sürekli yapay zekâ üzerine okusam yapay zekâ uzmanı olurum. İstemem. Çünkü o zaman perspektifim kaybolur. Toplumsal, ekonomik, siyasi perspektifleri de bilmek gerekir. Aslında belki buradan bir kitap çıkar.

Ağzınızla kuş tutsanız, ülkeyi düzlüğe çıkartamazsınız…

Ağzınızla kuş tutsanız, ülkeyi düzlüğe çıkartamazsınız…
Orhan Bursalı

Yok hayır, bu başlıktan kastım genel siyaset değil özel siyaset; eğitim meselesi. Ama ülkenin geleceği açısından da bir no’lu konu!
Size, 3 yılda bir yapılan PISA sınavlarında ülke öğrencilerinin neden geriye doğru ilerlediğini de yazmayacağım. Öyle ki Milli Eğitim Bakanlığı’ndan yetkililer “Sonuçlar devletin aleyhine kullanılmaya başlanıyor” diye kızmaya başladılar. Yani eğitimin kötüye gittiğini yazmak, vatan hainliği suçlamasından önceki basamak haline dönüşüyor!
Derdim, bakanlığın açıkladığı yeni eğitim müfredatı taslağı ve burada yapılan değişiklikler.
Bir sürü şey, ama en dikkat çekici nokta derslerden evrim ünitesinin çıkarılmış olması.

Trene bakan öküzler gibi
O da sadece lise son biyoloji dersinde okutulan “hayatın başlangıcı ve evrim” ünitesi tekmelenmiş; nereye, dışarıya!
Düşünün: Liseyi bitirecek öğrenciler evrim ve hayatın oluşumu ile gelişimi konusunda sıfır bilgi sahibi olacaklar. Aptal aptal bize ve dünyaya bakacaklar: “Darwin mi, evrim mi, hayatın başlangıcı mı, onlar da ne Allah aşkına!”
Bu liseliler üniversitelere girecekler, yabancı akranlarıyla karşılaşacaklar, ve ayıptır söylemesi ama öküz trene bakar gibi kalacaklar.
O halde: Üniversitelerden de biyoloji derslerini kaldırmalılar. O da yetmez, genetik, moleküler biyoloji, tıbbi biyoloji, hepsini kaldırmalılar. Evrim konusunu kaldırırsanız, üniversitedeki bu dersler niye kalsın ki?

Biyoloji = evrim
Biyoloji demek evrim demek. Genetik, moleküler ve tıbbi biyoloji (hatta tıp!)… Bütün bunlar evrim demek.
Evrim olgusu (düşüncesi değil, olgu!) tüm bu bilimlerin temelidir ve evrim olgusuyla birlikte var olabilirler, anlaşılabilirler, anlatılabilirler! Bu dersler ancak evrim boyutuyla var olabilirler.
Dünyada tüm bu alanlarda araştırmalar evrim gözlüğü ile yürütülür.
Bana tek bir ülke gösteremezsiniz ki (belki bazı İslam ülkeleri ve en geri kalmış bazı ülkeler dışında) okullarında, dahası ilkokuldan itibaren evrim ünite olarak yer almasın!
Evrim üzerine dünyada her ay yüzlerce araştırma yapılır ve bilim dergileri bu araştırma sonuçlarıyla dolar taşar…
30 yılı aşkındır dünya bilimini izleyen, bilim gazetecisi, yazarı ve yayıncısıyım.
Bilim dünyasının mesleki dergilerinde, evrim olgusunu reddeden, yokluğunu tartışan tek bir makale göremezsiniz.. Gülerler insana…

Jeolojiyi, kimyayı, fiziği de kaldırın
Bir şey daha diyeyim: Jeoloji-jeofizik derslerini de kaldırın. Çünkü bunlar da evrimsel düşünce olmadan anlaşılmaz. Eski varlık bilimleri, dünyanın evrimi, hangi çağlardan nasıl bugüne geldi, canlılar nasıl adım adım başkalaştı, bunlar hangi katman ve tabakalarda görülüyor, hayatın denizden başlayıp karaya nasıl yayıldığı vb.. tüm bunlar evrimsel gelişmenin temel konuları.
Kimya bile evrimle temelden ilişkili.
Kozmoloji, astrofizik, hatta fizik…

Bilimleri, evrenin nasıl oluşup geliştiği, nasıl evrim geçirdiği gibi sözcük ve kavramlarla anlatabilirsiniz.
Siz evrimi değil, evrim sözcüğünü, kavramını ve konseptini de ortadan kaldırıyorsunuz.
Yarınki adımınız da evrim sözcüğünü yasaklamak olabilir. Size yol gösteriyorum yapacaklarınız hakkında!
İslamın Altın Çağı’nda İslam felsefecileribilimcileri bile evrim konusunda Avrupa’yı geçen anlatımlarda bulunuyorlardı. Bugünkü kafa İslam ortaçağının bile gerisinde.

IŞİD’ci kafalar yetiştirirsiniz
Ülkenin önünü karartıyorsunuz. Bilimsel bilgiyi, olguyu reddederek ancak IŞİD’ci kafalar yetiştirirsiniz.
Bilimi dışlayarak dünyayla hiçbir ilişki kuramazsınız.
Bilim olmadan, ne teknoloji üretebilirsiniz (ki ne kadar çok istiyorsunuz, ekonomide katma değer üretmek ve para kazanmak istiyorsunuz, biliyorum) ne de çağdaş dünyanın bir parçası olabilirisiniz.
Zaten olmak istediğinize ilişkin de bir işaret görmüyorum.

Ortalıktaki sendikanız ile birlikte bilimsel bilgiyi ortadan kaldırarak, bugünkü dünya gerçekleriyle zerre kadar ilişkisi olmayan dini hurafelerle kafaları doldurmak istiyorsunuz.
Şu kadarını belirteyim: Bu tam bir geleceğe ihanettir. Bu sizin çok kullandığınız ve sevdiğiniz bir sözcük olduğu için kullanıyorum.

Kara cahil, dünyadan-uygarlıktan-çağdaşlıktan kopuk nesillerle dolu bir ülkenin harcını karıyorsunuz.
Ağzınızla kuş tutsanız, bu ülkeyi düzlüğe çıkartamazsınız bu kafayla.
Evrim olgusu derslerden kaldırılamaz. Hemen konmalıdır.
Eğer bu ülkede, adına üniversite denen, bilimle uğraştığı iddiasında olan kurumlar ve insanlar varsa, ayağa kalkmalılar.
Geleceğimize sahip çıkmalıyız!

ABD’ye karşı mısınız, o halde bilimi, evrimi savunun… Yoksa oyuncak olursunuz
Ülkenin bugünkü halinden daha aşağılara yuvarlanması için, din bezirgânları resmen her tarafı sarmış durumda! Çünkü bir ayakları iktidarda ve oradan büyük destek alıyorlar.
Mesela milli eğitimi kuşatmış durumdalar. Okullarımızdan bilimsel eğitimin içini boşaltma yolundalar. Müfredattan bilimi, bilimsel bilgiyi üstelik “sadeleştirme” adı altında eliyorlar… Mesela Atatürk’ü de.. yerine ise mesela “cihatçılık” gibi, bugün sapkın terörist İslamcıların baş tacı zırvalıkları sokuşturmaya çalışıyorlar.

Tam Amerikalıların, Batılıların istedikleri şey… Cehalet tüm beyinlere yayılsın ki, bu ülke geçmiş yüzyılların batağında çırpınsın dursun. Geleceğin, bilimin yol açıcılığı üzerinde hızla ilerlediğinin farkında olmasın!
Ne işin var senin bilim, kültür, bilimsel düşünce, evrim-biyoloji-genetikle! Onları yok et ki, ben de seninle istediğim gibi oynayayım! Sonunda parçalayıp süründüreyim…

Evet, ülkemizde de, bilim ve bilimsel düşünce düşmanı örgütler ve kurumlar devlette kök salmışlar. Tam Amerikan ve Batılı emperyalistlerin değirmenine su taşıyan uygulamalarla, ülkemizin ve İslam ülkelerinin ebedi köleliğine çanak tutuyorlar.
Sözde “üst akıl”a karşılar, ama aslında tam üst aklın derin oyuncakları olduklarının farkında değiller…

İslam dünyası neden perişan?
Ve Batı’nın çelik çomağı olmuş durumda? Yoksulluk neden diz boyu? 1.5 milyar Müslüman neden Batı’nın oyuncağı? Neden insan hak ve özgürlükleri, ifade özgürlüğü, demokrasi, bilim kültürü ve düşüncesi bu ülkelerde kök salamamış?
Neden İslam ülkelerinde bir ulus bütünlüğü yok da, yüzyıllar öncesinin ümmetçilik oyunu oynanıyor? Üstelik dünyada karşılğı olmayan!?

Neden İslam ülkelerinde cemaatçilik, mezhepçilik siyasette başrolde, bunlar üzerinden siyaset yapılarak para oyunları tezgâhlanıyor? Böylece milletin üretkenliği köreltiliyor, bu binlerce yılın mezara gömülmüş hayaletleri canlandırılıyor?
Neden İngilizler, Amerikalılar, Batılılar, İslam ülkelerinde mezhep, etnisite konusunda dünyanın en iyi uzmanları?.. Ve bu mezhepler üzerinden ülke insanlarını ve ülkeleri birbirine kırdırma politikalarını uyguluyor… Irak’ı ve Suriye’yi üçe beşe bölmek için, bu ülkelere silah yığıyor, kiralık yerli işbirlikçiler kullanıyor?

Neden Müslüman bir ülkede “Müslümanlık elden gidiyor” diye yalandan feryat figan var? Müslümanlığın (veya Hıristiyanllığın) elden gittiği hangi ülkede görülmüş? Sakın, bu yalanla, hayatta başka bir üretkenliği olmayanlar milletin sırtından din ticareti ile milyonları götürüyor olmasın?
Minik bir aklı olan bu soruları sorar ve yanıt arar…

Onları kendi silahlarıyla vurmak
ABD ve Batı’nın İslam ülkelerindeki tüm parçalayıcı politikalarına karşı en büyük savaş aracı, onları kendi silahlarıyla vurmaktan geçer.
Onları dünya egemeni yapan silahlar nedir? Başta bilimin tüm dalları ve bilime dayalı teknoloji üretkenlikleridir. Buralardan çıkardıkları fikri mülkiyet hakları, ürünlerdir.

Bilgi üretirler, teknoloji üretirler… Bize satarlar. Biz onların pazarıyız. Satın alır kullanırız ve onların kulu olmaktan kurtulamayız. Her yıl milyarlarca doları dışarıya akıtırız.
Bilimin hemen her dalında… Ne evrim dışlanır ne kozmoloji ne astrofizik. Bilimler bir bütündür. Onların içinden birini çekip alırsanız, sistem bozulur, yaratıcı düşünce topal kalır. Üretemezsiniz.
Batı’ya meydan okumak ve makus talihinizi, İslam dünyasının perişanlığını yenmek mi istiyorsunuz?
O halde, onları ancak bilimsel düşünce ve üretkenlikle vurabilirsiniz. Böylece pazar alanlarını da daraltırsınız.

Düşünce özgürlüğü en büyük silah
Onları düşünce özgürlüğü silahıyla vurmazsanız da sürünürsünüz.
Çünkü her türlü büyük insan etkinliği ve dünyayı yaratıcılıkla değiştiren ne varsa, özgür düşünce ortamında doğar. Düşünce özgürlüğünü ortadan kaldırırsanız, yine emperyalistlerin ekmeğine yağ sürerseniz.
1.5 milyarlık İslam dünyası, Batılıların en büyük pazarıdır. Bunu hiç kaybetmek istemezler. Bunun için de İslam dünyası birbirini yemelidir.
Eğer yemezlerse, hiç kuşkunuz olmasın, onlar sizleri birbirine kırdırmak için bin bir türlü yol yordam sahibidir.

Büyük cehalet ülkeyi yönetiyor!
Ama geçmişten devraldığımız büyük kültürel cehalet.. kültürde, bilimde, teknoloji ve düşünce üretiminde büyük kara boşluk, bizim gibi ülkelerde egemen olur, genellikle iktidara gelebilmek ve orada kalabilmek için, bu cehaleti kullanır.
Böylece ülkelerine, milletlerine en büyük kötülüğü yaparken.. Sözde karşı oldukları Batılıların da işbirlikçileri durumuna düşerler. İster bilinçsiz, isterse bilinçli.

10 Aralık şehitleri anısına…

10 Aralık şehitleri anısına…
A. M. Celâl ŞENGÖR

TV’lerde haberler veya diziler fark etmez.
Her ikisi de her gün evinize şiddet pompalamaktadır.
Birincisi gerçek hayattaki şiddetleri, ikincisi ise şiddete doymayan iştahımızı tatmin etmek için hayali şiddetleri…

National Geographic ve Discovery gibi kanallar olmasa televizyonu hiç açmayacağım.
Şiddetle savaşmak istiyorsak önce her gece oturma odamıza servis edilen şiddetten kurtulmamız gerekir.
Polisiye dizileri, savaş dizileri, bilim-kurgu adı altında servis edilen şiddet dizileri, aşk hikâyeleri adı altında gösterilen hırs ve intikam dizileri, spor adı altında gösterilen toplumsal isteri gösterileri…

Bunlar ve benzerleri ekranlarımızdan tard edilmedikçe çocuklarımızı şiddetten korumamız mümkün olmayacaktır. Unutmayın reklamın kötüsü olmaz.
Her gün sürekli şiddetin reklamını yapan televizyonlara izin vermek bir çılgınlık hâlinin ifadesi olmalı.

Gelmiş geçmiş en büyük bilim filozofu addedilen liberal görüşlü, özgürlük âşığı Sir Karl Popper, meşhur İtalyan gazeteci ve felsefeci Giancarlo Bossetti’ye 1996’da verdiği bir röportajda bu nedenle hatta televizyonun yasaklanmasını öneriyor!
Benim teklifim ise televizyonu şiddetin reklamını yapan şeylerle değil, bilim ve sanat programlarıyla doldurmaktır.

Hangi çocuk uzay seyahatlerini seyretmeyi istemez, hangi çocuk bilimin keşiflerinden, icatlarından heyecan duymaz, büyük sanatçıların yaşamlarından ilham almaz! 10 Aralık’ta şiddetin şuursuz mahlukları tarafından şehit edilen vatandaşlarım, işte burada bahsettiğim şiddet reklamlarının kurbanlarıdır.

20. yy. sadece bazı çevrelerin bitmeyen hırsının yarattığı şiddetin de yüzyılı olmuştur.
Çocuklarımıza, gençlerimize şiddetin değil, bilim ve sanatın reklamını yapalım.
Onlara çirkinlikleri değil, güzellikleri gösterelim.
Onlara insan müsveddelerini değil, büyük insanları kahraman olarak sunalım.

James Bond değil, Cyrus Smith yüceltilsin; Che Guevara değil, Einstein methedilsin; uyuşturucudan ölen patırtı makinesi Elvis’in değil, Mozart’ın, Beethoven’in, Strauss’ların müzikleri dinletilsin.
Şiddetin fenalığını resimle mi anlatmak istiyoruz?
Picasso’yu değil de John Martin’i veya Goya’yı tercih edelim öncelikle.
Bilgi, anlayış ve güzelliği yaşamımızda egemen kılalım.
İşte o zaman şiddetin önüne geçebiliriz.

Çağın neresindeyiz?

Çağın neresindeyiz?
Taha Akyol

PISA sınav sonuçları birçok sorunumuzun göstergesidir.
Kamu kurumlarını etkin ve verimli yönetmek mi? Bunun için genel anlamda bilim zihniyeti ve o alanla ilgili uzmanlık bilgileri gerekir.

Terörle mücadele mi? Çağımızda “güvenlik” artık üniversitelerde okutulan bir bilim dalı oldu.

Ekonomik kalkınma, teknoloji, ihracat, dolar kurları falan mı?

Dün haberlerini okuduğumuz “PISA 2015 Sonuçları” adlı raporun önsözünde şu satırlar yer alıyor:

“Çağımızda bilim sadece bilim insanlarının alanı değildir. Kitlesel bilgi akışının ve hızlı değişimin gerçekleştiği çağımızda herkes ‘bilim insanı gibi düşünmek’ ihtiyacındadır: Verileri tartmak ve sonuca varmak için, bilimsel ‘gerçeğin’ zamanla değişebilir olduğunu, yeni buluşların yapıldığını anlamak için…”

Bilgi çağı, bilgi toplumu falan diyoruz ya, işte budur. Ekonomi de buna bağlıdır.

EĞİTİM VE EKONOMİ

21. yüzyılda gelişmiş toplumlarda bile bilim insanları küçük bir azınlıktır ama “bilim adamı gibi düşünmek” yani “bilim zihniyeti” o toplumlarda hayli yaygınlaşmıştır.

Bunu eğitim sağlamaktadır.

Bu açıdan, PISA sınavlarında en yukarılarda yer alan Almanya ve Güney Kore’ye bakalım.

BM “İnsani Gelişme Eğitim İndeksi”nde 15. sırada yer alan Güney Kore’nin eğitim skoru 0.865’tir.

Aynı indekste 6. sırada yer alan Almanya’nın eğitim skoru 0.884’tür…

Ve maalesef 69. sırada yer alan Türkiye’nin eğitim skoru 0.652’dir.

Almanya ve Kore’de kişi başına gelir 30 bin doları aşmıştır! Türkiye’de ise 10 bin doların altına indi.

PISA sınavları, eğitim skoru ve milli gelir arasındaki paralelliği, daha doğrusu etkileşimi görüyorsunuz değil mi?

Dahası “hukuk devleti” olmak da buna bağlı.

HUKUKTA YERİMİZ

PISA sınavlarındaki sıralama ve İnsani Gelişme İndeksi’ndeki sıralamalar gibi bir de dünyada “Hukuk Devleti İndeksi” (Rule of Law Index) var.

2016 indeksinde Türkiye 99. sırada!

Bunda terörle mücadele gibi sorunların etkisi var elbette.

Fakat önceki yıllara bakalım: “Hukuk Devleti İndeksi”nde 2015 yılında 80. sırada, 2014 yılında 72. sıradaydık.

Hele 2011 yılında daha iyiydik, “Temel Haklar” konusunda 58. sıradaydık, 2014 yılında 78. sıraya düştük.

Nispeten iyi olduğumuz 2011-2014 yılları arasında bugünkü PKK terörü, IŞİD, FETÖ gibi sorunlar genel düzeni etkileyecek durumda değildi, darbe hiç söz konusu değildi.

“Yargı bağımsızlığı” kriterini de içeren “iktidarın sınırlanması, denetlenmesi” konusunda 2011 yılında 52. sıradaydık, iyimser olabileceğimiz bir sonuçtu… Fakat her yıl biraz daha gerileyerek 2016 yılında, genel ortalamamızın da altına inerek 105. sıraya düştük.

HAMASET DEĞİL BİLİM

AB İlerleme Raporları dahil bu tür indekslerde kabaca 2010’a kadar hep “yükselen Türkiye” verileri vardı. Son yıllarda ise raporlar ve bulgular olumsuz.

Bunlar “küresel güçlerin oyunu” olabilir mi?! Ama önceki yıllarda niye son derece olumluydu? Türkiye’ye bütün tarihimizden fazla dış yatırım o dönemde olmuştu.

PISA sınavlarına, reyting kuruluşlarına, BM indekslerine “Bize vız gelir, biz millete bakarız” dersek, milletin sorunlarını çözemeyiz, hatta sorunlar büyür.

Üstelik dünya o raporlara bakar.

Hakiki milliyetçilik ya da vatanperverlik hamaset değildir, “bilim zihniyeti” ile sorunlarımıza bakmak ve çözümler geliştirmektir. Hitap ettiğimiz insanlarda, özellikle gençlerde ideoloji yerine bilim, teknoloji, hukuk, sanat ve üretim heyecanı yaratmaktır. Türkiye ancak böyle “gelişmiş ülkeler” düzeyine çıkabilir, ancak bu yolla “büyük devlet” olabilir.

Fuat Köprülü, Sadri Maksudi, Ali Fuat Başgil, Mümtaz Turhan gibi âlim hocalarımdan benim öğrendiğim budur.

Cehennemin kıyısındaki mahalle…

Cehennemin kıyısındaki mahalle…
Akdoğan Özkan

Modernleşirken, geçmişe ait unsurları koruyamamamız yüzünden, “evinin anahtarını çekinmeden komşusuna teslim eden” bir kültürün egemen olduğu “mahalle” havasını yok ettiğimizi savunan İslamcı düşünce modernizmin bizi karşı karşıya bıraktığı savrulmalar karşısında kendisine uzun yıllar “mahallenin” dışından da epeyce taraftar bulabiliyordu. “Ev dar ise hemen bitişikteki komşunun evini açtığı” geleneksel mahalle, içinde “iyi, doğru ve güzel” unsurlar barındıran bir yerdi sonuçta ve seküler ahlak ölçülerini benimsemiş insanların da itiraz edebileceği bir yer değildi!

Ancak bugün, “iyi, doğru ve güzel” hakkında, ya da genel hatlarıyla “seküler etik” adına umutlu olmaktan epeyce uzak noktaya düşmüş bir haldeyiz. Artık “mahalle” içinde mesele, küçücük çocukları kötülüklerden korumak yerine tecavüzcülerini kollayan hukuki düzenlemeler yapabilmeyi içine sindirmeye kadar dayanmış durumda.

Bu, Osmanlı’dan miras alınan ve yüceltilen geleneksel “mahalle” havasının dibine kibrit suyu ekmeye ve onu “çözülüşe” götürmeye varan bir durum, ama gelin görün ki, o mahallede, bunu görebilen insan sayısı da son derece az! Toplumun bir kesiminin diğer bir kesimine tecavüzün, hırsızlığın ve hak gaspının kötü bir şey olduğunu kanıtlamaya çalıştığı yerin mahalle değil olsa olsa cehennem olabileceğini gören insan sayısının 80 küsur yıllık cumhuriyetimizde çok daha fazla olması ümit edilirdi! Ama olmuyor işte!

Tam bu noktada, şu eski “mahalle baskısı” tartışmasını hatırlamakta fayda görüyorum. Zira o tartışma bugünü nedenleriyle anlamaya yönelik önemli ipuçları da barındırıyor.
Prof. Dr. Şerif Mardin, bundan 8 yıl önce başlattığı “mahalle baskısı” tartışmasında aslında bunun bir kavramdan öte zamanla değişen bir “teşkilatlanma biçimi” olduğunun özellikle altına çizmişti.
Ancak Mardin, tartışmanın sosyolojinin alanı içinde tartışılmamasından rahatsız olmuş, kavramın doğrudan politik bir zeminine çekilerek iktidar partisine muhalefet etme aracı olarak kullanılmasından duyduğu rahatsızlığı açıkça dile getirmişti.

Bu rahatsızlıktan hareketle de, 23 Mayıs 2008 tarihinde düzenlenen “Prof. Şerif Mardin: Mahalle Baskısı, Ne Demek İstedim?” başlıklı toplantıda, aşırı popülarize edildiğini düşündüğü sözleriyle tam olarak ne demek istediğine açıklık getirmeyi denedi. Söz konusu toplantıda deneyimli gazeteci Ruşen Çakır’ın yönelttiği soruları yanıtlayan Mardin, “mahalle baskısı” kavramıyla işaret ettiği “teşkilatlanma biçiminin” Osmanlı’dan Cumhuriyet’e ve de 2000’li yıllara nasıl değiştiğini kabaca anlatmıştı. Şerif Mardin, “mahalle” üzerine çalışmalar bağlamında Türkiye’de sosyologlara çok iş düştüğünü düşünüyordu. Hatta 2010-2011 yılları arasında NTV’de yayımlanan “Gerçek Orada Bir Yerde” isimli TV programının birinde, mahallelerdeki “ağabeylik”” müessesesinin sosyolojik olarak hiç çalışılmadığının altını da çizerek bu bakir alanın bize çok şey söyleyeceğini ve muhakkak el atılması gerektiğini ifade ediyordu.

Belli ki, “mahalle” sadece bir mahalle değil, kompleks bir alandı. Aslında mahalle, Şerif Mardin’in söylediklerinden bağımsız olarak, giderek kendisini daha çok görünür kılmaya başlamış bir alandı. Hrant Dink cinayetinden (ve bu cinayetin neredeyse tüm sanıklarını bünyesinden çıkarmış bir mahalleden –Pelitli’den) 15 Temmuz tarihli “darbe girişiminin” bastırılmasında işlediğini gördüğümüz yerel mekanizmalara kadar, toplumsal olaylarda farklı biçimlerde rol üstlenmiş bir kavram ve müessese idi.

Şerif Mardin’e göre, mahallenin bu kompleks niteliği hem bugün hem de dün için geçerliydi. Osmanlı’ya baktığımızda, mahallenin yalnızca insanların yaşadığı bir mahalden ibaret olmadığını; içindeki camisiyle, caminin imamı ve o imamın okuduğu kitaplarla, tekke ve tarikatlarla, hatta külliyeler ve esnafla bütünlüklü bir şekilde işleyen bir yapı görüyorduk.

Osmanlı’nın mahallesini en iyi incelemiş bilim insanlarımızın belki de başında, yıl içinde kaybettiğimiz Osmanlı tarihçisi Halil İnalcık geliyordu. İnalcık mahalleyi Müslümanların (ya da diğer dini cemaatlerin) özel hayatlarını yaşadıkları alanlar olarak tarif ediyordu. Devlet memurları buralara ara sıra gidiyordu. Buradaki kamu işleri mahallenin seçtiği ve kadının onayladığı kethüda ile imamdan soruluyordu.

Ancak Cumhuriyet ile birlikte Osmanlı’nın geleneksel mahalle yapısına bir rakip gelmişti. Zira yapıya öğretmen, okul, öğrenci, öğrencinin kitabı vd. bileşenler dahil oluyordu. Mahalle değişiyor, eski yapının yerine Cumhuriyetin kattığı yeni bileşenler sayesinde yeni bir yapı geliyordu. Lakin Cumhuriyet’in 80 küsur yıllık seyri içinde, bu iki yapının rekabetinde öğretmenle temsil olanın aleyhine bir durum, bir gerileme söz konusuydu. Cumhuriyet’in mahallesi geriliyordu.

Peki bunun nedeni neydi?
Mardin, bu konuda bugün sekiz yıl öncesinden de önemli hale geldiğini düşündüğüm şu saptamayı dile getiriyordu:
“Cumhuriyette iyi, doğru ve güzel hakkında çok derine giden bir düşünce yok. (…) Avrupa’da yüzlerce sene, binlerce sene dindar olsun, dindar olmasın insanlar her iki grup da ve bu arada bilhassa laiklik içinde diyebileceğimiz grup, iyi, doğru ve güzel konusunda tartışmalara girişmiş ve bu konuda binlerce, on binlerce sayfa yazmıştır. (…) Bizim cumhuriyet öğretimizde iyi, doğru ve güzeli derinliğine araştıralım diye bir şey yok. Orada binlerce sayfa tartışma bulamazsınız. Şimdi bu çok önemli bir şey; binlerce sayfa felsefi tartışma vs. bulmadığınız zaman ne kalıyor bu değerleri insanların birbirlerine karşılıklı olarak üstlerine almasında, göz kalıyor, bakma kalıyor… Göz ile bakma paradoksal olarak mahalle baskısının önemli unsurlarından biriymiş gibi geliyor. Çünkü gerçekten orada çok önemli bir rolü var. Fakat aynı zamanda şunu da unutmamak lazım: öğretmenin dünya görüşünde iyi, doğru ve güzel olmayınca işte orada olan diğer elemanlar devreye giriyor.”

Ne giriyor devreye? Bir topluluğu göz ile inşa etmek giriyor. Neye göre? Statik bir İslam ahlakı anlayışına göre! İşte bu anlayışın yeniden devreye girdiği mahalle bugün sekiz yıl öncesinden dahi daha sert bir biçimde yeniden örülüyor.

Bunun bir nedeni, iktidarın bunu (“dindar ve kindar nesil” yaratmaya da uygun bir şekilde) böyle uygun görmesiyse, bir diğer nedeni de, Cumhuriyet rejiminin tepeden inmeci, buyurgan tavrı ile hem toplumun kendine özgü sistematiğini anlamaktan hem de “yeni” toplumuna vazedeceği yeni ve seküler ahlak değerlerini ortaya koymaktan uzak durmuş olması. Bu konuda bir çaba, bir teşvik içinde olmayışıyla da, Cumhuriyet’in mahallesine ancak kırılgan bir biçimde yeniden form verebilmiş olması.

Kant, aklını kullanma cesaretini gösteren ve bu yolla iyi ile kötünün ayırt edilmesini sağlayan, eleştirel yargı koyabilen insan aklının ahlaki yükümlülüklerin de temeli olduğunu söylüyordu. Cumhuriyet, bu konuyu dert edinmemiş, cumhuriyet aydını da insan aklının ahlaki yükümlülüklerini ve temellerini güçlendirme arayışında olmamış, bunu tartışmamıştı.

Olmayan sadece doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin kavram çiftleri üzerine akademik alanda ontolojik, epistemolojik ve etik tartışmalar değildi. Olmayan, aynı zamanda bu tip tartışmaları entelektüel çabaların ötesine, okula ve öğrenciye taşıma, bireyi küçük yaştan itibaren seküler ahlak ilkeleri ile donatma ihtiyacı idi. Cumhuriyet Türkiye’si örgün eğitimde doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin’e yer vermemişti.

Galiba bunlar olmayınca da, mahalle bireylerinin tutum ve davranışlarında seküler ahlaki normların gözetilmesini beklememiz pek mümkün olamamıştı. Bunun bir sonucu olarak, “mahalle baskısı” dediğimiz olgu akacak mecrasını kolaylaştıran fırsatları bulduğunda giderek daha baskın hale geçmişti.

Bu arada mahalle merkezli teşkilatlanma biçimine özel önem atfeden siyasal İslamcılar toplumun yeniden inşasında önemli bir rolü de coğrafyamızın en küçük yerel birimi olan mahallenin temsilcileri olan muhtarlara biçmişti.

Mahalle biriminin devlet nezdindeki temsilcilerinin Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda düzenli bir biçimde ağırlanmasını da böyle bir çerçevede anlayabiliriz belki. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Murat Belge’nin bir yazısında belirttiği gibi, belki bu toplantılarda “form tutuyor, temayüz ediyor.” Ama bundan daha da önemlisi, belli ki yaptığı önemli çıkışlarda verdiği mesajlarının “mahalle”ye taşıyıcılığını aslen bu kitlenin yapmasını umuyor, bekliyor.

Osmanlı’da kethüdaların başlıca görevleri loncayı ya da mahalleyi hükümete karşı temsil etmek ve hükümetin emirlerini üyelerine bildirerek uygulanmasını sağlamak ise günümüzde benzer bir rol mahallenin muhtarlarına biçilmek isteniyor.

Başta da dediğim gibi, bugün “iyi, doğru ve güzel” hakkında, ya da genel hatlarıyla “seküler etik” adına umutlu olmaktan epeyce uzak bir noktadayız. Artık mahallede mesele küçücük çocukları kötülüklerden korumayı dert etmek yerine tecavüzcülerini kollayan hukuki düzenlemeler yapabilmeye kadar dayanmış durumda. İşin acısı, mahallenin muhtarlarından da bu konuda bir ses çıkmıyor!

Bu, yüceltilen geleneksel Osmanlı mahallesinin dibine kibrit suyu ekmeye varan, bizi cehenneme bir adım daha yaklaştıran bir durum. Ancak bir cehennemin kıyısında da olsak, buradan çıkış için doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin üzerine düşünmekten, düşündürmekten ve ısrarla iyiyi, doğruyu ve güzeli savunmaktan başka bir yol yok gibi gözüküyor.

Leonard Cohen; anlarız ki bir gün herkes yeniliyordur…

Leonard Cohen; anlarız ki bir gün herkes yeniliyordur…
Reha Muhtar

Hepimiz acıklı bir şarkıyı severiz…

Herkes yenilgiyi tadar…

Kimsenin tam istediği gibi bir hayatı olmaz…

***

Hepimiz sahnenin ortasında kendi kahramanımız olarak yeni role başlarız…

Ve zamanla kenara itilir kalırız…

***

Zaman geçer, kahramanımız yenilir…

Hikaye değişir, tepetaklak olur…

Ve biz neden bize bir konuda rol verilmediğini merak ederiz…

***

Hatta neden rol istemediğimizi…

Herkes bunu yaşar ve bir şarkının tatlı kaşığıyla verilme anındaki duyguya benzer bir şekilde kalpten kalbe bir yol açılır…

***

O zaman daha az dışlanmış hissederiz kendimizi…

İşte herkes gibi bu olup biten lanet olası şeylerin, yaşamın olağan adımları olduğunu söyler dururuz…

***

Ve bu zincirin parçası olduğumuzu kabulleniriz…

Anlarız ki herkes yeniliyordur…

Leonard Cohen

*****

LEONARD COHEN’İN MARİANNE’LA HYDRA ADASINDA BAŞLAYAN UNUTULMAZ AŞKI…

Atina’ya; Ege’de en yakın adaların başında gelir Hydra adası…

Leonard Cohen Hydra adasında hayatına ve şarkılarına ilham veren Marianne’la karşılaştı…

***

1950’lerde Marianne İhlen, Norveçli yazar olan erkek arkadaşı Axel Jansen ile Oslo’da yaşıyordu…

İki sevgili bir süre sonra, her şeyi Norveç’te bırakıp, Yunan adası Hydra’ya taşınma kararı aldılar…

***

Böylelikle Axel Jansen kitap yazması için gerekli ilhamı Ege denizinin ortasındaki adada bulacaktı…

İki sevgili Hydra adasında ev aldılar…

Çocukları oldu…

***

Birçok arkadaş edinmişlerdi Ada’da…

Ancak bir süre sonra, Axel Jansen başka bir kadına aşık oldu…

Marianne’ı o kadın için terk etti…

***

Marianne, Hydra adasında 6 aylık çocuğuyla başbaşa kaldı…

Leonard Cohen ile bu sıralarda tanıştı…

Marianne bir gün marketten alışveriş yaparken, Cohen kadını gördü…

***

Marianne’a, kendi arkadaş grubuna katılmak isteyip istemediğini sordu…

Marianne “olur” dedi…

***

Büyük aşkları böyle başladı; Marianne’la, Leonard Cohen’in…

Cohen; Marianne için “gördüğüm en güzel kadındı” dedi…

***

Hydra adasında bir süre birlikte yaşadılar Cohen’le Marianne…

Cohen daha sonra Marianne’ı Norveç’e Oslo’ya götürdü…

Kendisi de Kanada’ya döndü…

***

Ancak bir süre sonra sevgilisinin yokluğuna dayanamadı…

Bir telgraf çekti Marianne’a,

-“Evim arabam her şeyim var…” diyordu telgrafında;

-“Ama sen eksiksin…”

***

Marianne’ı çocuğuyla beraber Kanada’ya çağırdı…

Amerika, Kanada ve Yunanistan üçgeninde bir hayat yaşadılar Cohen’le Marianne…

*****

“VÜCUTLARIMIZIN BİZİ TERKEDECEĞİ ZAMAN GELDİ MARİANNE…”

Marianne yıllar sonra lösemi oldu…

Ölecekti…

Cohen geçtiğimiz Ağustos ayında ölmekte olan Marianne’a hitaben şu mektubu yazdı;

“Söyledikleri gibi, gerçekten çok yaşlanıp vücutlarımızın bizi bırakacağı zaman geldi Marianne…

Zaten çok yakında arkandan geleceğimi düşünüyorum…

Biliyorum ki çok yakınındayım ve elini uzatsan, benim elime değebilirsin…

***

Ve biliyorsun ki seni bütün o güzelliğin ve bilgeliğinle her zaman sevdim…

Ama zaten fazla bir şey söylemem gereksiz…

Sen zaten bunları biliyorsun…

***

Artık sana sadece iyi bir yolculuk diliyorum… Hoşçakal eski dostum…

Sonsuz aşkla yeniden görüşene kadar…”

Leonard Cohen

Ağustos 2016

*****

HOŞÇAKAL MARİANNE, BU BAŞLADIĞIMIZ ZAMAN… GÜLMEK VE AĞLAMAK VE AĞLAMAK…VE HER ŞEY YİNE GÜLMEK İÇİN…

Leonard Cohen unutulmaz sevgilisi Marianne için “Sol Long Marianne” isimli bir de şarkı yazdı…

***

“Pencereye gel(meyecek) misin, küçük sevgilim?.. Avuç içini okumak isterdim

(Biliyorsun) bir çeşit çingene olduğumu düşünürdüm…

Beni eve götürmene izin vermemden önce

***

Hoşçakal Marianne, bu başladığımız zaman…

Gülmek ve ağlamak ve ağlamak..

Ve her şey yine gülmek için…

***

Peki, seninle yaşamayı sevdiğimi biliyorsun… Ama çok çok fazla unutmama sebep oluyorsun…

Meleklere dua etmeyi unutuyorum…

Ve sonra melekler de bizim için dua etmeyi unutuyorlar…

***

Hoşçakal Marianne, bu başladığımız zaman

Gülmek ve ağlamak ve ağlamak..

Ve her şey yine gülmek için…

***

Neredeyse gençtik tanıştığımızda…

Yeşil leylak rengi parkın derinliklerinde…

Bir “haç”mışım gibi bana sarıldın…

Biz karanlık boyunca diz çökerek giderken…

***

Hoşçakal Marianne, bu başladığımız zaman… Gülmek ve ağlamak ve ağlamak…

Ve her şey yine gülmek için…

***

Şimdilik senin gizli aşkına ihtiyacım var… Yeni bir traş bıçağı gibi soğuğum…

Sana kıskanç olduğumu söylediğinde beni terk ettin…

Cesur olduğumu hiç söylememiştim…

***

Hoşçakal Marianne, bu başladığımız zaman… Gülmek ve ağlamak ve ağlamak…

Ve her şey yine gülmek için…

***

Gerçekten çok tatlı birisin…

Gittiğini ve ismini yeniden değiştirdiğini görüyorum…

Göz kapaklarımı yağmurda yıkamak için… Bu dağ yamacının tamamını henüz tırmanmamışken…

***

Hoşçakal Marianne, bu başladığımız zaman…

Gülmek ve ağlamak ve ağlamak…

Ve her şey yine gülmek için…

***

Hoşçakal Marianne, bu başladığımız zaman Gülmek ve ağlamak ve ağlamak,

Her şey yine gülmek için…”

***

Parçanın ismi So Long Marianne’dı…

Marianne Ağustos 2016’da vefat etti…

Leonard Cohen ona yazdığı veda mektubunda; “Çok yakında arkandan geleceğimi düşünüyorum Marianne…” demişti…

Leonard Cohen dün sabah hayata veda etti… Marianne’ın yanına gitti…

A Thousand Kisses Deep…

Mehdi’ye inanmak…

Mehdi’ye inanmak…
Taha Akyol

MEHDİ veya Mesih, yani “kıyamet”e yakın zamanlarda bir “Beklenen Kurtarıcı”nın ortaya çıkması inancı.

Ali Bardakoğlu gibi değerli âlimlerin oluşturduğu KURAMER’de (Kuran Araştırmaları Merkezi) “Beklenen kurtarıcı” konusunda son derece yararlı bir sempozyum düzenlendi.

İzlemedim fakat sunulan tebliğlerin çoğunu okudum.

DİNLERDE MESİH, MEHDİ
Prof. Ömer Faruk Harman’ın tebliğinde görüyoruz ki, ta Sümerlere kadar uzanan, hem semavi dinlerde hem Zerdüştlük, Budizm, Hinduizm, Aztek ve Maya gibi dinlerde Mesih veya Mehdi inanışı var; tabii bazı farklarla.

Prof. Harman Yahudilikteki “Tanrı kurtarıcı Mesih gönderecek” ve “Filistine’e döneceğiz” inancını ayrıntılı olarak anlatıyor.

Bu inanış İki bin yıldır bir umut birliği sağlayarak Yahudi kimliğini korudu diye düşünüyorum. Laik Yahudiler de bunu milli dava olarak benimsediler, yani Siyonizm.

Hıristiyanlıkta bu inanç, bin yedi yüz sene önce 325 yılında toplanan İznik Konsil’inde şöyle ifade edilmiş:

“Mesih İsa dirileri ve ölüleri yargılamak üzere şanla yeniden gelecek ve hükümdarlığının sonu gelmeyecektir.”

Amerika’da Evangelik Protestanlar, İsrail’in büyük bir güç kazanmasının “İsa’nın dönüşü”nü hızlandıracağına inanıyor, bütün güçleriyle İsrail’i destekliyor.

Saygın âlimlerimizden Prof. Şevki Yavuz’un tebliği “Beklenen Kurtarıcı İnancının İslam Akaidine Giriş Serüveni”dir. Çok özetle, tarih boyunca “mitabi İslam” Mehdi ve benzeri inanışlara mesafeli durmuş, “halk İslamı”nda ise yaygın olmuş.

TARİHÇİ GÖZÜYLE
Prof. Yaşar Ocak, inançlar tarihi konusunda yaşayan en büyük tarihçimizdir. Tebliğinde Mehdici hareketlerin sadece “teolojik” değil, aynı zamanda “sosyolojik, siyasal, ekonomik, psikolojik, ideolojik” boyutlara da sahip olduğunu anlatıyor.
Gülen olayını ima ederek “malum hadiseyi doğru anlamak ve temelindeki şizofreniyi doğru teşhis etmek istiyorsak” bu boyutlara dikkat etmek gerektiğini belirtiyor.
Tarihteki Mehdici isyanların ortak yanlarını anlatan Prof. Ocak, mistik Mehdi tipini “ilahi buyrukla yönetime el koyma yetkisini kendisine verildiğine inanan tip” olarak tanımıyor. Tarihte inanmayıp istismar eden tipler olduğunu da belirtiyor.
Temel unsurun mistik referanslarla beslenen “karizma” olduğunu vuruluyor.
Bazen açıkça “Mehdi” denilerek, bazen “Sahibü’z zaman, Kutup, Kutuplar kutbu” gibi mistik unvanlarla körüklenen bir “karizma”dır bu.
Ocak, bu karizmatik mistik kişiliği şöyle tanımlıyor:
“Onlar Cenab-ı Hakk’ın mazharı, gelmiş gelecek her şeyi bilen, kâinatta cereyan eden her olayın onun tasvip ve takdiriyle cereyan ettiği, onun bilgisi dışında hiçbir şeyin vuku bulmadığı, kısaca adeta ‘yarı tanrı’ statüsündeki şahsiyetlerdir.”

Burada “kâinatın imamı” unvanını hatırlamamak mümkün mü?

Benim yer veremediğim çok değerli tebliğler de var. Kitap olarak yayınlandığında hepsini okuyacağız.

MİSTİSİZM VE KARİZMA
Dini kültürümüzün nasıl ıslaha muhtaç olduğu bellidir. Sadece bu tür sorunlar değil, bilim zihniyeti ve hür irade anlayışının gelişmesi bakımından da.

İkincisi, sorun sadece dini inanışlarla ilgili değildir.

20. yüzyılda, hem de iyi eğitimli Alman milleti Hitler gibi birinin mistik karizmasına kapılıp gitmedi mi? Kimileri onu Alman milletini kurtarmak için Tanrı’nın, kimileri de tabiatın gönderdiğini sandı.

Materyalist Stalin ve Mao’dan kitlelerin nasıl büyülendiğini de biliyoruz.

Prof. Ocak’ın anlattığı gibi daha çok kriz ve uzun süreli altüst oluş dönemlerinde ortaya çıkıyorlar.

Bağımsız kişilik, açık toplum hukukun üstünlüğü ve özgür birey gibi değerlerdir sigortamız.

Şairin vasiyeti ne zaman geçerlidir?

Şairin vasiyeti ne zaman geçerlidir?
Metin Celal

Beşiktaş Belediyesi’nin düzenlediği 2. Dağlarca Şiir Ödülü, Adnan Özer ve Cenk Gündoğdu’ya Akatlar Kültür Merkezi’nde düzenlenen törenle verildi.

Dağlarca Şiir Ödülü ile ilgili geçen yıl verilmeye başlandığından beri tartışmalar var. Dağlarca’nın vasiyetinde “Adıma ödül konulmasın” demesine rağmen bu ödülün başlatıldığı iddia ediliyor. Ödülün kaldırılması talep ediliyor.
Dağlarca’nın vasiyeti 4 Kasım 2008’de, telif gelirlerinin burs olarak verilmesini vasiyet ettiği Çamlıca Bilfen Okulu’nda özel bir törenle açıklanmış. Noter onaylı vasiyetle mal varlığını Mehmetçik Vakfı’na, Kadıköy Mühürdar’daki evini de müze yapılması koşuluyla Kadıköy Belediyesi’ne bağışlamış. Vasiyetinde adına ödül verilip verilmemesine ilişkin bir cümle yok. Ama daha önce, 1992’de bir şair ve bir eleştirmene ödül verilmesini öngördüğü bir vasiyet taslağı var. Ödül parasının nereden geleceğini bile düşünmüş. Yapı Kredi Yayınları’nın “Dağlarca 100 Yaşında” sergi kitapçığında bu vasiyet taslağını görmek mümkün.

İyi bir araştırmacı olan şair Mehmet Can Doğan, Oktay Rifat’ın 1933-86 yılları arasında çeşitli yayınlarda yer almış ancak şairin hiçbir kitabına almadığı 75 şiiri “Bu Dünya Herkese Güzel” (Yapı Kredi Yay.) adıyla kitaplaştırdı. Sosyal medyada başlayan tartışmada Enver Ercan hatırlattı: “Oktay Rifat yayımlanmamış şiirim yoktur demişti”.
Oktay Rifat’ın önceki yayımcısı Adam Yayınları sahibi İnci Asena, “Tüm Şiirler’i Oktay Rifat’ın sağlığında onun dilediği yönde Memet Fuat’ın çalışmalarıyla son haline getirildi ve Adam Yayınları’nca yayımlandı.

Babasının bu isteğine Samih Rifat da ölünceye kadar sadık kaldı. Ben tanığım” diyerek tartışmaya katkıda bulundu (21.09.16, Facebook). Mehmet Can Doğan, “Bunlar yayımlanmamış değil, dergilerde kalanlar…” diye cevapladı. Kitabın editörü Murat Yalçın da “Şairin vasiyetine uyularak, ‘Bütün Şiirleri’ yapıtına asla eklenmemesi, hep ayrı basım kalması koşuluyla; tüm dönemlerinden, tamamı dergilerde kalmış 70 şiir” açıklamasını yaptı. Ailesinden onay alındığını da belirtti. Bence bu kitap bir kereye mahsus basılabilir ama basımı sürdürülürse bir süre sonra bütün eserlerinden sayılır ve vasiyete aykırı davranılmış olur. Tıpkı Edip Cansever’in şiirlerinde yapılan yanlışın kalıcılaşması gibi.

Nilgün Marmara 13 Nisan 1987’de kendi iradesi ile aramızdan ayrıldığında yayımlanmış hiçbir eseri, kitabı yoktu. Bazıları dergici şair arkadaşları vardı. İstese yazdıklarını dergilerde yayımlatabilirdi.

“Bu kitap aslında hiç yayımlanmamış olmalıydı” cümlesi ile başlıyor Nilgün Marmara’nın Defterler’inin (Everest Yay.) Kağan Önal imzalı önsözü. Nilgün Marmara intiharı öncesi yazdığı mektupla birlikte daktiloya çekilmiş iki dosya bırakmış. Mektuptaeşi Kağan Önal’a isterse bu dosyaları bastırabileceğini yazmış. Dosyalar 1988 ve 1990’da kitaplaşmıştı. 1993’te Gülseli İnal’ın derlediği “Kırmızı Kahverengi Defter” (Telos Yay.) yayımlandı.

Kitabın tanıtımında “Nilgün Marmara’nın günlüklerinde yer alan, okuduğu kitaplardan yaptığı alıntılar ve mektup taslakları dışında, her satır, her harf, elinizdeki kitaptadır” deniliyordu. Kağan Önal, bu kitabın kendi onayı alınmadan yayımlandığını, “kesilip biçilme tarzı nedeniyle” eksik olduğunu ve ortaya yanlış bir Nilgün Marmara portresi çıktığını, ölümü hakkında yersiz kuşkular oluştuğunu yazıyor önsözde. 25 yıl sonra olsa bile defterleri tam olarak bastırarak “bütün bu yersiz kuşkulara son vermek” istemiş. Son paragrafta söyledikleri ise can alıcı, “En büyük hatamın ve Nilgün’e karşı tek suçumun zamanında ne yapıp edip defterlerin yayımlanmasını engellememek olduğuna inanıyorum” diyor.

Şairlerin evrakı metrukesinin, yayımlanmış şiirlerinin bulunup kitaplaştırılması gerçekten de heyecan verici. Ama bir de vasiyet var. Vasiyetname bir irade beyanı. Kişinin ölümünden sonra geride bırakacaklarının nasıl değerlendirilmesi gerektiğini bildiriyor. Uyulmazsa hukuki sonuçları olan bir metin. Şairlerin de vasiyetnamelerine uyulması gerektiğini düşünüyorum.

20 milyonluk İstanbul’un neden hâlâ bir şehir müzesi yok?

20 milyonluk İstanbul’un neden hâlâ bir şehir müzesi yok?
İlber Ortaylı

Bazı emareler gösteriyor ki şimdi askeri okullar, Harp Akademileri’nin alanı, Metris gibi yerler pekâlâ devletin elinde müze ve kültürel faaliyet alanı olarak kullanılabilecekken inşaat şirketlerinin hedefi konumunda. İstanbul’un zenginlikleri nasıl ve ne zaman teşhir edilecek? Daha hâlâ bir şehir müzemiz yok. Yedikule gaz fabrikasının alanı niçin bir ‘Şehir Müzesi’ için düşünülmüyor?
TÜRKİYE müzelerinin tarihi genellikle geciktirilerek verilir. Yakın zamanda konuya doğrudan giren Semavi Eyice Hoca’ydı. Sonra bu konuda merhum Stanford Shaw’ın kızı Wendy Kural Shaw önemli bir çalışma yaptı.

Modern Türkiye müzeciliği ne zaman başlar? Fatih’in Çinili Köşkü’ndeki sergilemeleri, yine Fatih’in kendi sarayı Topkapı’nın bugünkü Hazine Dairesi’nde derlediği klasik heykeller, Rönesans tipi tablolar gibi kaybolan veya saraydan satılan eserleri hariç tutarsak, bu işin resmen başladığı ilk yer Topkapı’daki Aya İrini’dir. Aya İrini, Tophane Müşiri Fethi Ahmet Paşa’nın gayretleriyle bir arkeoloji müzesinin oluşturulması demektir. Klasik koleksiyonlar önceden de vardı. Bulgularıma göre, mesela III. Selim devrinde bazı eserler saklanmıştır. 1846’dan beri Fethi Ahmet Paşa’nın gayretleriyle vilayetlere eski eserler taraması için yazılar yazıldı. Birtakım arkeologlara ruhsat verildi. Buna göre bulunan eserlerin üçte biri onlara ait olacaktı.

HürriyetOsman Hamdi Bey’in zamanında Türkiye müzeciliği, bugün Arkeoloji Müzesi olarak tanıdığımız Asar-ı Atika Müze-i Humayun’unu kazandı.

BİZ ARKEOLOJİDEN ANLARIZ, TÜRK ARKEOLOJİSİ BİR EKOLDÜR

Osman Hamdi Bey’in zamanında Türkiye müzeciliği, bugün Arkeoloji Müzesi olarak tanıdığımız Asar-ı Atika Müze-i Humayun’unu kazandı. II. Abdülhamid devri eseridir. Osman Hamdi Bey’in arkeoloji ve medeniyet dünyasına hediye ettiği Sayda (Sidon) kazılarında bulduğu lahitlerin tipinde, İstanbul’un seçkin mimarı şehrimizin Katolik cemaatinden Alexandre Vallaury’nin tersimi olan bir binadır. Bu müzede sadece Yunan-Roma ve eski Anadolu değil, aynı zamanda eski Şark, asıl önemlisi eski Fenike kültürü modern insanlığa tanıtılmıştır. Topkapı Sarayı, Cumhuriyet’in ilanından sonra 1924 tarihinde ihdas edilen bir müzedir. Osman Hamdi Bey’in ve kardeşinin yetiştirmelerinden Tahsin Bey müzenin en önemli müdürüdür.

AKDENİZ DÜNYASINDA ESERLERİNİ EN ÇOK KORUYAN ÜLKE İSRAİL

Türkiye müzelerinin tarihi üzerinde fazla duracak değiliz ama modern müzeciliğimiz 16’ncı asırda düzenlenen Papalık-Vatikan kadar değilse de modern Batı Avrupa ile tarih olarak eşzamanlıdır. Türkiye’de arkeologya biz Türklerin anlamadığı bir dal değildir. Aksine Türk arkeolojisi yabancı meslektaşların da söylediği gibi bir ekoldür. Genç mareşallerimizden, Sultan Hamid devrinin sadrazamı ünlü matematikçi ve askeri tarihçi Ahmet Cevat Paşa gibi arkeoloji müzesinin kütüphanesini yaratan meraklılar da vardır. Miras konusu problemi bütün Akdeniz’i kapsar.

Bugün Akdeniz dünyasında İsrail’in dışında Âsâr-ı Atika eserlerini koruyan, gözünü dikenin gözünün yaşına bakmayan ikinci bir ülke yoktur. Bütün dünya bu ülkeden kaldırılanlarla geçiniyor. En arsız olanı da Birleşik Devletler koleksiyonerleridir. Orada kayda değer koleksiyon toplayıcıları olduğu gibi Bağdat Müzesi’nin yağma eserleriyle geçinenleri de vardır. Bir tarafta eski Mezopotamya dillerinin lügati hazırlanırken Irak’a çıkan ordunun içinde doğru dürüst eski eser uzmanlarının bulunmadığı da bir hakikattir.

YILLARDIR MÜZE UZMANI İMTİHANI YAPILMIYOR

Bugünkü Türkiye’de müze konusu dengesiz bir görünümündedir. En büyük müzelerimizin yanında maalesef sorumsuzca çalışanlar vardır. Kültür Bakanlığı uzun zamandır ciddi müze uzmanı ve asistan olmak için gereken imtihanları yapmamıştır. Türkiye taşrasında göz yaşartacak kadar gurur duyduğumuz müzeler vardır. Skandallara konu olan, halkla temasa geçemeyenleri de gazetelerden okuyoruz.

FETİH PANORAMASI ÖNEMLİ AMA YETMEZ

Belediye faaliyetleri de böyle; mesela son 10 senenin içerisinde Topkapı surlarının hemen dışında bir Panorama 1453 Müzesi kuruldu. Fetih panoramasını hazırlayanlar bu işin en iyi yapıldığı Sovyetler ülkesinden gelen uzmanlardır. Müzeye yapılan çoğu tenkidi isabetli bulmadığımı söylemeliyim. Halkın ilgisini çekti, belediyenin başarı hanesine yazılmalı lakin bu müzenin hemen yanındaki geniş araziyi bir yap-sat şirketine vermek, bu idarenin ve bu şehrin, müzeden ve parktan anlamadığını, eski İstanbul’u korumayı ve onun siluetine saygı göstermeyi düşünmediğini göstermektedir.

Bazı emareler gösteriyor ki şimdi göz dikilen askeri okullar, Harp Akademilerinin alanı, Metris gibi yerler pekâlâ devletin elinde müze ve kültürel faaliyet alanı olarak kullanılabilecekken inşaat şirketlerinin hedefi konumunda.

Acaba 20 milyona doğru tırmanan İstanbul’un nüfusunun hava alamadığını, sisli havaların kirlilik tabakası teşkil ettiğini görmüyor muyuz? İstanbul’un zenginlikleri nasıl ve ne zaman teşhir edilecek? Daha hâlâ bir şehir müzemiz yok. (Tabii bu şehir müzesinden Topkapı’nın arazisine dadanan Tarih Vakfı’nın sözde müzesini kastetmiyorum.) Yedikule gaz fabrikasının alanı niçin bir ‘Şehir Müzesi’ için düşünülmüyor? Samatya’da İmrahor Camisi’nin restorasyonunun ve etrafının park olarak planlanmaması, aynı şekilde Topkapı Sarayı’nın denize bakan geniş alanında Gülhane’nin devamı bir park olarak düzenlenmemesi, bazı harap eski eserlerin restorasyonunda basına yansıyan haberler bu bütün içerisinde düşünülmelidir.

MİDİLLİ’DE BİR SERGİ

Midilli’nin Kulaksızoğlu Halim Bey’i… Zamanında esnafı ve halk onu çok tutar ve severmiş. Torunları, zengin modern sanat koleksiyonundan en nadide eserleri adaya nakledip kasıma kadar devam edecek bir sergi düzenlendiler. Bu gibi faaliyetler yayılmalı. Kuşkusuz, öğrenen öğretir.

SEVDA ve Can Elgiz, iş dünyamızın tanıdığı iki girişimci. Ama asıl önemlisi modern sanatlar alanında ilk gençliklerinden beri ilgilerini koleksiyon toplamaya da yönelten iki sanatsever ve uzman. Can Elgiz’in soyu Midilli Adası’ndan geliyor. Midilli mutasarrıflarından Kulaksızoğlu Halim Bey’in soyundan. Kulaksızoğulları Midilli’de tarımla değil bürokrasideki yerleriyle tanınıyorlar.

Kulaksızoğlu Halim Bey Konağı

MİDİLLİ’DE ‘BU KONAK KİMİN’ DİYE SORAMAZSINIZ

Daha evvelki gezilerimde Midilli kalesinin dibindeki Türk mahallesinden geçerken harap vaziyetteki bir görkemli konak dikkatimi çekmişti. Midilli’nin mahallelerinde bir binanın ne olduğunu sorup öğrenemezsiniz; çoğu bilmez, bilen de “Niye soruyorsun” kabilinden sinirlenir. Devirler ve anlayışlar değişti. Ayvalık’ın eski sakinlerinden kalan, bilhassa Cunda’daki Metropolitan Kilisesi gibi eserleri önce Vakıflar korumaya aldı; ardından Sayın Rahmi Koç değerlendirmeye başladı. Bugün orası bir müze, tepedeki ayazma, kütüphane, Suzan Sabancı Ayışığı Manastırı’nı tamamen yenilemesi bu cümledendir.

HALİM BEY ÇOK SEVİLİRMİŞ

Midilli’de de yumuşama başladı. Yeni cami ve etrafındaki eserler korumaya alındı. Bu arada Kulaksızoğlu Halim Bey Konağı Midilli Belediyesi tarafından restore edilip müze olarak değerlendirildi. Restorasyondan sonra eylülün sonunda açılış yapıldı; belediye reisi, Kulaksızoğlu Halim Bey için renkli bir biyografi sundu. Midilli esnafı ve halk kendisini çok tutar ve severmiş. Torunları, zengin modern sanat koleksiyonundan en nadide eserleri adaya nakledip kasıma kadar devam edecek bir sergi düzenlendiler. Midilli ve İstanbul basını da oradaydı.

İMPARATORLUK TARİHİNİ HER YERDE İZLEMEK ZORUNDAYIZ

Midilli güzel bir ada; sakin, tabiat korunmuş. “Yunan adalarının turizmini niye teşvik ediyoruz” gibi lafa gerek yok. Türkiye halkı imparatorluk tarihini her yerde izlemek ve öğrenmek zorunda, etraftaki coğrafyayı da sevmek durumundayız. Ben şahsen Türklerin adalara nasıl gelip gittiğiyle fazla ilgilenmiyorum; okumuş yazmışların Akdeniz coğrafyasına gezi için dağıldıklarını görmekten haz duyuyorum. Sevda ve Can Elgiz’in ve kızları Ayda’nın bu gibi faaliyetlerinin yayılmasını temenni ediyorum. Her şeyi öğrenmeliyiz ve kuşkusuz öğrenen öğretir.