Rezillik kimseyi vezir etmez, kesin bilgi!

Rezillik kimseyi vezir etmez, kesin bilgi!
Gülse Birsel

BU ara filmin çekimleri yüzünden sabahtan akşama kadar sokaklardayız. Beyoğlu’ndan Üsküdar’a gezip duruyoruz. Yakalayan “Ne olacak bu ülkenin hali?” diyor büyük bir karamsarlıkla. “Siz ne düşünüyorsunuz, ne yapmalı bu ruh halinde?” filan diye soruyor.

“Valla” diyorum, “Biz harika bir film çekmek için elimizden gelen her şeyi yapıyoruz. Dünyanın her yerinde seyredilebilecek, gurur duyacağımız bir komedi filmi. Yani kendi bildiğimiz değerlerle, ahlak, çalışkanlık, azim, vs ile işimizi iyi yapmaya uğraşıyoruz ve gelecek hayalleri kuruyoruz. Siz de öyle yapın.”
Zira pompalanan, şiddet yanlısı, daha çok bağıranın kazanıyor gibi göründüğü, hakaret ve palavranın diz boyu olduğu, gerçek erdemlerin prim yapmıyor gibi göründüğü bir ortamda, biz ve çocuklarımız nasıl hayatta kalacağız endişesi içinde insanlar.

Çünkü artık burun buruna geldiğiniz aracın şoförü yol verdiyse bütün gün eşe dosta bunu anlattığınız bir ülke oldu burası.
Bir fikir tartışmasında iki taraf birbirine nezaket gösteriyorsa şaşkınlıktan dilimizi yuttuğumuz bir ülke oldu burası.
Esnafın biri, paranız çıkışmayınca “Sonra getirip ödersin abla, aşkolsun” dediyse gözlerimizin dolduğu bir atmosfer oldu burası.

İşini yaptırmak için tanıdık-torpil aramayanın, kapı önüne su kabı koyanın, yoksul komşusuna yemek götürenin, cinsiyet ayırımcılığı yapmayanın, iş ortağına güvenenin, gerçek sınavlarla kalifiye eleman seçenin, kanunlara uyanın, emeğiyle, yeteneğiyle bir yerlere gelenin bizi hayrete düşürdüğü bir memleket oldu.
Kadınların akşam sokakta rahatça yürüdüğü sokakların, çocuklara bedava tiyatro kursu veren ilçelerin, tarikatsız-şeyhsiz-şıhsız, sadece komşuluğun egemenliğindeki mahallelerin, terör estirip kabadayılık taslamayan dayıların, vatanseverliğin önce birbirimizi sevmek olduğunu bilen gençlerin mumla arandığı bir yer oldu.

Hödüklüğün güç sanıldığı…
Riyakârlığın zekâ zannedildiği…
Yalancılığın yetenek gibi sunulduğu…
Cahilliğin içtenlik muamelesi gördüğü…
Başarılı, azimli, yenilikçi herkesin kafasına vurmanın halk olmak diye yutturulmaya çalışıldığı…
Gözünü kırpmadan iftira ve çamur atmanın iğrençliğinin unutulduğu, ateşli taraftarlıkla karıştırıldığı bir yer haline geldi burası.

Bu üstte saydıklarım vasıf değil, bildiğiniz rezilliktir!
Böyle insanlara bu topraklarda aslında tepeden bakılır, müstehzi ifadeyle gülünür, eş dost arasında dalga geçilir. Bu reziller asla vezir olmaz, herkes de yüzyıllardır bunu bilir. Zira en sağlam gerçekler aslında anaokulunda öğrendiklerinizdir: İyi beslen, erken uyu filan dışında ahlaklı ol, arkadaşlarına kibar davran, yalan söyleme, senin olan şeyleri etrafınla paylaş, çalışkan ol!

Bu topraklarda insanların çoğu, aynı anaokulunda öğrettikleri gibi, ahlaklı, akıllı, fikirli, gelişim, ilerleme yanlısıdır. Geleneklerimiz eşitlik, adalet, zarafet, saygı temellidir. Yüzyıllardır alkışı bilimin, sanatın, icatın aldığı bir yerdir burası. Aileler çocuklarının zengin, başarılı, evli, mutlu, çocuklu filan ama en çok da “okumuş, bilgili” olmasını ister!

Son yıllarda sosyal medyada ve basın başlığı altında geçen kâğıtlarda bağıranlara, çamur atma modasına, yaratılan sahte atmosfere bakmayın. Ki kimsenin bakmadığı satışlardan da belli de… Karamsarlığa kapılıp “Biz nasıl insanlar olduk, nereye gidiyoruz, ülke ne hale geliyor, bu nasıl yozlaşma” filan demeyin. Hâlâ iyiler iyi, kötüler açıkça kötü ve herkes de her şeyin farkında!

Bu topraklar çok sağlam topraklardır.
Burada insanların en yüzeyseli, bırakın iç huzurunu, duygusallığı, en basitinden, en pragmatik bakış açısıyla, aslında hayatta nezaketin en büyük güç, bilginin en önemli ihtiyaç, liyakatın vazgeçilmez, çalışkanlığın ise para ve başarı demek olduğunu gayet iyi bilir.

O yüzden…
O müessesenin fabrika ayarları, bunun mizacı, şunun mayası…
Boş verin. Çürük elmaların aşırı görünürlüğü ve yaygaracılığını koy bir yana, bu milletin fabrika ayarları sapasağlamdır!
Rahat ol. Gülümsemeye ve gelecek planı yapmaya devam et!

– Gençlik ne ister? – Gerçeği, önce gerçeği!

– Gençlik ne ister? – Gerçeği, önce gerçeği!
Ayşe Arman

Evrim Kuran bir araştırmacı, kuşak araştırmacısı. Daha çok gençlerle ilgili çalışıyor. Bu konuda Türkiye’deki en yetkin kişilerden biri. Ulusal ve çokuluslu şirketlere danışmanlık yapıyor. Konferanslar veriyor. Üniversitelere gidiyor. Konuşuyor, anlatıyor. Kanada’da ve Türkiye’de yaşıyor. Bir orada, bir burada ve dünyanın geri kalanında…
Dünyanın 60 ülkesinde araştırmalar yapan bir organizasyonun parçası. Milyonlarca gence ulaşan çok kapsamlı bir araştırma modelleri var. 54 bin gençle, 2017 Türkiye’si gençliği için yapılan araştırma yeni sonuçlandı.
Ben de teybimi kaptım, karşısına geçtim.

Sonuçlar bence vahim.
Tahmin ediyordum ama bu kadarını beklemiyordum.
Çok açık ki, gençlerini sevmeyen ve onlara sahip çıkmayan bir ülkeyiz. Türk gençleri 2017 Türkiye’sinde sıkışıp kalmış durumdalar. Umutsuzlar, mutsuzlar ve geleceğe son derece endişeyle bakıyorlar.
E işte, ne ekersek onu biçiyoruz. Buyrun
buradan okuyun…

2017 Türkiyesi’nde gençlerimiz genel olarak mutlu mu, mutsuz mu?
– Mutsuzlar! Her ne kadar resmi istatistik kurumumuz TÜİK’e göre, mutlu olduğunu beyan edenlerin oranı yüzde 56.6 olsa da ben, gençlerin işsizlik, değersizlik, belirsizlik gibi unsurlardan kaynaklı olarak endişelerinin ve güven ihtiyaçlarının geçen yıla göre arttığını düşünüyorum. Bu yıl Türkiye araştırmamızda, 44 bin 260 öğrenci ve 10 binin üzerinde çalışma hayatına girmiş gençle çalıştık. Fark ettik ki; iş güvencesinden endişe duydukları için kamuda çalışma talebi hem önceki yıllara göre hem de diğer ülkelere kıyasla artmış! Kapağı devlete atarak, kendini güvence altına almak istiyorlar.

VASATA RAZI GELİYORUZ!
Peki gençlerin mutsuzluk sebeplerinden en, en, en üst sırada ne yer alıyor?
– Gençlik ne ister -Gerçeği, önce gerçeği
– Valla, en temeldeki fizyolojik ihtiyaçlardan başlayarak; güvenlik, sosyal, değer görme ve en nihayetinde kendilerini gerçekleştirme ihtiyaçlarının karşılanamadığını gözlemliyorum. Resmi rakamlara göre genç işsizliği geçtiğimiz yıla göre arttı.

Şu an hangi seviyede?
– Yüzde 21.4 seviyesine geldi. Türkiye’de 15-29 yaş arası gençlerin yüzde 30’u ne eğitim alıyor ne de bir işte çalışıyor! Ne yazık ki, bu sıralamada OECD şampiyonuyuz!

Çok fena…
– Evet, bir gencin, sabah onu uyandıran bir amaca ihtiyacı var. Bu amaca erişmek için vereceği mücadelede, ülkenin tüm kurumları ve yasalarıyla güvence altına alındığını bilmeye, emeğin gücüne ve değerine inanmaya ihtiyacı var. Bunun sağlanmaması halinde, olabilecek en iyi şey vasata razı gelmek. Şu anda da durum bu: Vasata razı geliyoruz!

Bu, çözülebilir bir sorun mu?
– Elbette! Ama karar vericilerin, yasa koyucuların bu meseleyi ne kadar ciddiye alacaklarına bağlı. Ben onlara muhalefet edenlerin bile durumun vahametinin farkında olduklarını sanmıyorum. Yetenek kıtlığında dünya beşincisi olan bir ülkenin; ticaretinden siyasetine, akademisyeninden sivil toplumcusuna varana dek tüm kurumlarının kolektif bir çabayla, nitelikli bir eğitim sistemi inşa etmek, gençleri 21’nci yüzyıl yetkinlikleriyle donatmak için çaba sarf etmesi gerekiyor. Yapılması gereken; eğitim politikaları oluştururken siyasal fayda gözetmekten vazgeçmek. Eğitimin üniversitede değil, okul öncesinden başladığını hatırlamak, eğitimde, deneme-yanılma yöntemine son vermek, niceliğe değil, niteliğe odaklanmak, okul sayısıyla değil, çağa hizmet eden yetkinlikler geliştirmekle övünmek! Bizim, eğitimde reforma; hava gibi, su gibi ihtiyacımız var!

Biz hangi uluslararası araştırmalarda nal topluyoruz?
– Meşhur PISA var biliyorsun. OECD tarafından yapılan ve üç yılda bir, 15 yaş grubundaki öğrencilerin bilgi ve becerilerini değerlendiren bir araştırma. En son PISA’da Türkiye’deki öğrencilerin matematik başarı ortalaması OECD ülkeleri ortalamasının altında kaldı. Bu alanda; Birleşik Arap Krallığı, Uruguay, Trinidad ve Tobago gibi ülkelerle benzerlik gösteriyoruz. Felaket yani! PISA sonuçlarına göre Türkiye’deki en önemli eksik: “Okuduğunu anlama becerisi”. Bu da çok vahim! Aslında kitap okuma eylemine ülkece günde ortalama bir dakika ayırdığımızı düşünürsek buna şaşırmamamız gerekiyor! Ben 2018 PISA’da sonuçların daha da geriye gidebileceğini düşünüyorum! Çünkü çok yanlış bir uygulama olduğuna inandığım 4+4+4’ün sonuçlarını esas 2018 skorlarında göreceğiz. Eğitimin deneme yanılması olmaz. Bu işin şakası yok…

ÜLKEMİZ SON SIRADA…
Ama dur! PISA performansımızın düşüklüğüne karşı şöyle bir savunma geliştirildi: “Eğer sınava sadece Fen Lisesi öğrencileri katılmış olsaydı, Türkiye, dünya sıralamasında ilk üçte olacaktı!”
– Valla ne diyeyim, buna, “Özrü kabahatinden büyük” denir! Bu arada, çocuğunun önce mutlu, sonra başarılı olmasını önemseyen bir anne ve bir kuşak araştırmacısı olarak söylemeden geçemeyeceğim: PISA’nın en ilgilendiğim tarafı; öğrencilerin hayatlarından memnuniyetini ölçen boyutu. Ülkemiz bu alanda da son sırada yer alıyor!

PARAYA DAHA ÇOK ÖNEM VERİYORLAR
Gençler için para kazanmak ne kadar önemli?
– Dünyanın pek çok gelişmiş ekonomisine kıyasla daha önemli. Bu da son derece anlaşılabilir. Türk gencinin kendini geliştirebilmek, yaşamdan keyif alabilmek, spor yapabilmek, sanatsal etkinliklere katılabilmek, kısaca yaşamda aktif olabilmek için diğer pek çok ülke gencine göre daha fazla para kazanması gerek. Gençlerin, kariyer davranışlarını yedi başlıkta inceleriz. Türkiye’de özellikle iki yıldır artış görünen, ‘avcı profil’. Yani iş seçiminde parasal niteliklere daha fazla odaklananlar…

PERFORMANSIMI ADİL DEĞERLENDİR!
Sen, bu gençlik araştırmalarını aynı zamanda Kanada’da da yürütüyorsun. Türkiye’yle kıyaslandığında sonuçlar nasıl?
– Kanada’daki gençliğin en büyük hedefi, iş ve özel yaşam dengesini koruyabilmek. Onlarda gençler için, topluma faydalı bir işe hizmet etmek önemli. Türkiye’de bu konu, en önemli hedefler içinde yer almıyor. Sonra Kanada’da gençler, “Yaptığım iş rekabetçi olsun, beni düşünsel olarak geliştirsin!” diyor. Türkiye’deki gençlerse, işin zorlayıcı olmasını pek de istemiyor. Kanada’da gençler için çalışacakları şirketin ilham veren bir amacının olması çok önemli, Türkiye’de ise prestijli olması daha önemli. Gördüğün gibi, gençlerin beklentilerini yaşadıkları coğrafya belirliyor. Örneğin Türkiye araştırmasında, “Performansımı adil değerlendir” diyen gençlerin oranı çok yüksek, Kanada’da düşük. Bunun sebebi ortada.

BU ÜLKE ARKADAN GELECEK…
Bu ülkeden gitmek isteyen gençlere ne diyorsun?
– Dünyanın neresinde olursanız olun; akla, bilime, sanata ve çok çalışmanın gücüne inanın! Ve yaptığınız çalışmalarda Türkiye’yi unutmayın! Ülkenizin aydınlık nesilleri için çalışmaya devam edin. Bir de, arada sırada Kavafis’in ‘Şehir’ şiirini okuyun…

GENÇLERE GÖRE BAŞARININ ŞARTI: ADAMCILIK
Gençlerin güvendiği herhangi bir kurum var mı?
– Ben Türkiye’de, sadece gençlerin değil, tüm nesillerin kurumlara olan güvenlerinin azaldığını düşünüyorum. Ülkede bazı televizyonculara, futbolculara, şarkıcılara kurumlardan daha fazla güveniliyor!
Sırtı sağlam değilse, kilit yerlerde tanıdıkları yoksa, ailesi zengin değilse, bileğinin hakkıyla bir şeyleri elde edemeyeceğini mi düşünüyor gençler bu ülkede? Bu mudur?
– Budur. Her yıl, binlerce çalışanla gerçekleştirdiğimiz bir başka araştırmamız var. Çalışanlara, kurumlarındaki başarı kriterlerini soruyoruz. Son yıllarda özellikle genç çalışanlarda, başarının şartı olarak tariflenen maddelerin ilk sırasında ‘adamcılık’ gelmeye başladı. “Adamın varsa, sırtın yere gelmez” diye düşünüyorlar! Tamam, hep bir miktar böyleydi ama artık tavan yapmış durumda. Bu da, korkutucu! Çünkü emeğin gücüne inancını yitiren bir gençlik hızla vasatlaşır! Potansiyelini, performansa çevirmez. Böyle ülkelerde ‘inovasyon’ ancak konferanslarda kullanılan, kulağa hoş gelen bir sözcük olarak kalır.

FARKLILIKLARIMIZLA BULUŞTUĞUMUZ BİR TÜRKİYE HAYAL EDİYORUM
– Gençlik ne ister -Gerçeği, önce gerçeği
Sen aynı zamanda Bavul Dergisi’nde yazıyorsun? Oradaki gençlere yönelik ne tür tespitlerin var?
– Bavul, çok önemli bir platform. Çünkü Bavul ve benzeri dergiler, gençliğin bu kadar ayrıştığı bir dönemde nadir ortak paydalardan biri oldu. Okur profili çoğunlukla gençlerden oluşuyor. Muhafazakârı da, solcusu da, politikadan uzak duranı da var. Ümraniye’de bir kahvede de, Bebek’te bir kafede de rastlayabilirsin. Yetişkinlerin süslü cümlelerine inanmaktan ve eli boş dönmekten usanmış, dizilerde gösterilen, hiçbir zaman ulaşamayacakları hayatlardan sıkılmış, iş, aşk ve gelecek umudu beklemekten yorulmuş bir grup gence yalnız olmadıklarına hissettiren bir dergi.

Birbirine pek de benzemeyen bu gençlerin etrafında buluştuğu şey sıradan insan hikâyeleri. Bir hurdacının hayalini, bir işportacının tedirginliğini anlamaya çalışan, kalbi sokakta atan, gerçeğin peşine düşmüş bir dergi Bavul. Yıllarca bana sorulan, “Gençlik ne ister” sorusuna “Gerçeği, önce gerçeği” diye cevap verdim. Şimdi, gerçeğin peşine düşmüş, hem yazarları hem de okurları anlamında müthiş çeşitliliğiyle gençlere gerçekçi bir alan sunan Bavul’un ve benzer tüm dergilerin çok yaşamasını, daha çok gence ulaşmasını bütün kalbimle diliyorum. Bavul gibi bizleri farklılıklarımızla buluşturan bir Türkiye hayal ediyorum.

İSTİFA EDEN ÖSYM BAŞKANI’NI KUTLUYORUM
Geçen günlerde, yaşanan vahim bir yanlışlık sonrası ÖSYM başkanı istifa etti. Çok şaşırdık. Sence neden? Şaşkınlığımızın sebebi neydi?
– En sevdiğim eserlerinden biri olan “Şaşıp Kalmak Üstüne” şiirinde Nazım Hikmet şöyle der: “…gel gör ki çoktan unuttum şaşıp kalmayı. Şaşkınlık, alabildiğine yuvarlak açık ve alabildiğine genç gözleriyle bırakıp gitti beni. Yazık.” İşte ben epey bir süredir bu ülkede kendimi bu şiirdeki gibi hissediyordum. Ama bu kez, ben de şaşırdım! Aslında, dört binden fazla gencin yerleşmesini doğrudan etkileyen, iki milyondan fazla gencin başarı sıralamasını değiştiren bir hatanın yapılabilmiş olmasına şaşmalıydık ama ona şaşmadık. “Büyük idari kusur olduğunu kabul ediyoruz” diyen ÖSYM Başkanı Sayın Demir’i kutluyorum. Aynı sorumlu davranışı siyasetten, ticarete her seviyedeki liderlikte umuyorum.

Peki bu neredeyse her yıl yaşanan ÖSYM saçmalıkları sence gençlerimizi nasıl etkiliyor?
– Tartışmalı KPSS’lere, TUS’lara, YGS’lere fena halde alıştık. Ne acı ki hemen tüm kurumlarda, performansa dair güvenin sorgulandığı bir dönemdeyiz. Ve bu çok tehlikeli. Liyakatın değil, sadakatin esas olduğu bir sistem yeni ‘normalimiz’ haline gelirse ve hatta geldiyse; bu, toplumda kuşaklar boyu tamir edilemez arızalar bırakır! Fukuyama, güven duygusunu ‘kilit’e benzetiyor: “Bir toplumda, insanların birbirine veya kurumlara duydukları güven sarsılmaya başladığında kilit açılır” diyor. Bence doğru tespit.

SINAVA GİREN HER BEŞ İMAM HATİPLİDEN SADECE BİRİ ÜNİVERSİTEYE YERLEŞTİ
– Anadolu lisesi mezunu 396 bin adaydan 138 bini, fen lisesi mezunu 22 bin adaydan 12 bini üniversiteye yerleşirken, 222 bin 925 imam hatip lisesi mezunundan sadece 40 bini girebildi. Yani sınava giren her beş imam hatipliden sadece biri üniversitelerin lisans programına dahil oldu.

– Üniversiteye yerleşenlerin oranının düşük kaldığı bir diğer okul türü de meslek liseleri. Dünyanın gelişmiş ekonomilerinde meslek okulları çok önemsenir çünkü bu okullar mesleğin ‘artizan’larını yetiştirir. Bizde meslek liselerine, “Bir an evvel eve ekmek getirsin” beklentisi olan düşük gelir grubundaki ailelerin çocukları yönlendiriliyor.

– Fen Liseleri ve yabancı dilde eğitim veren özel liselerin üniversite yerleşme oranlarında da düşüş var. Bunu gençlerin yurtdışı eğitim fırsatlarını değerlendirmeleriyle açıklayabiliriz. Yani beyin göçü!

EVRİM TEORİSİ OLMADAN OLMAZ
Evrim Teorisi’nin müfredattan çıkarılmasının sonuçları ne olacak?
– Bilimsel bir teoriyi, ideolojik iddialarla tümden yok saymak bilimin çalışma prensibine aykırı. Evrim Teorisi’nin çıkarılması, ilintili biyoloji müfredatının anlaşılmasını zorlaştırmanın ya da bundan sonra PISA sınavlarında Türkiye’nin üç soru daha yapamamasına sebep olmanın (en son sınavda teoriyle ilgili üç soru vardı) yanı sıra bilimsel düşünme nosyonuna da zarar verecek. İzin versinler öğrenciler, bu teorinin temellerini öğrensin ve teoriye karşı duracak olanlar da neden karşı olduklarıyla ilgili bilimsel argüman geliştirebilsin.

HEM DİPLOMALI İŞSİZLİK VAR HEM DE YETENEK KITLIĞI!
‘Diplomalı işsizlik’ diye bir kavram yerleşti dilimize. Ülkemizdeki diplomalı işsizlerin oranı nedir?
– Şu anda bir milyona yakın üniversite mezunu, genç, işsiz var Türkiye’de. 2017 araştırmasında dikkat çekici olan şu: Hem önceki yıla göre artan oranda diplomalı işsizlik var hem de yetenek kıtlığı! Yani şirketlerde aranan yetkinlikte insan kaynağına erişimde sorun var. Fotoğraf net: Çok sayıda üniversitemiz var ama bu üniversitelerin tamamının kurumların ihtiyacı olan yetkinlikte mezun verebildiğini söylemek mümkün değil.
Geçen günlerde Prof. Oya Başak’ın sözünü ettiği şey….

– Çok da doğru söylüyordu Oya Hoca. Onun deyimiyle pıtrak gibi üniversite açılıyor, herkes doçent, profesör yapılıyor ama aradığımız yetkinlikte gençlere ne yazık ki şu anda ulaşılamıyor.

Peki hayal kuruyor mu bizim gençlerimiz?
– Geçen sonbaharda yaptığımız bir araştırmada Türkiye’nin gençlerine hayal kurup kurmadıklarını sorduk ve tamamına yakınından “Evet” yanıtını aldık. Ancak burada da çarpıcı olan şuydu: Gençlerin yarısı hayallerini gerçekleştirebileceğine inanmadığını ifade etti!

İbrahim Betil söyleşimizde, Türkiye’nin, 55 yaş üstü erkek hakimiyetinde bir ülke olduğundan söz etmişti. “Kadınların ve gençlerin esamisi okunmuyor!” demişti…
– Yüzde 1500 katılıyorum! Minicik bir örnek vereyim: Meclis’te 550 milletvekilinden sadece dokuzu, 25-35 yaş aralığında. Kabinenin yaş ortalaması 51. Böyle bir yapının gençlerle empati kurması çok zor.

AK Parti’nin kendi seçmenine yaptığı büyük kötülük…

AK Parti’nin kendi seçmenine yaptığı büyük kötülük…
Levent Gültekin

Esasında yazımın başlığını, ‘AK Parti’nin Türkiye’ye yaptığı büyük kötülük’ koymalıydım.
Çünkü benim dünyamda ‘biz ve onlar’, ‘o mahalle, bu kesim’ ayrımı yok, Türkiye var.
Tek bir kesimin gördüğü zararı, Türkiye’nin zararı, kaybı olarak görenlerdenim.
Fakat mesele net olarak anlaşılsın diye konuyu iktidarın sık kullandığı ‘biz ve onlar’ paradigması üzerinden anlatmaya çalışacağım.

AK Parti iktidarı için Türkiye’de iki toplum kesimi var: ‘Biz ve onlar.’
Kendi gibi düşünen, yaşayan, AK Parti’ye destek veren muhafazakar, dindarlara ‘biz’, farklı düşünen, yaşayan, AK Parti’nin politikalarına itiraz eden, özellikle ‘seküler’ kesimi de‘ onlar’ olarak tanımlıyor.
İktidar, uyguladığı politikalarla esasında bütün ülkeye büyük zarar veriyor.
Fakat işler öyle bir aşamaya geldi ki iktidarın politikalarından artık en büyük zararı ‘biz’ dediği kendi seçmeni görüyor.

Yani iktidarda kalmak için topluma dini hamaset enjekte ediyor, bunun en büyük zararını ise bu hamasete kanıp iktidara destek verenler görüyor.
Daha iyi anlaşılması için birkaç örnek vereyim.
Geçtiğimiz günlerde üniversite sınav sonuçları açıklandı.
240 bin imam hatip mezunundan yalnızca 40 bini üniversiteyi kazanabilmiş.

İktidar, “Dindar nesil yetiştiriyoruz”, “Türkiye’yi dindarlaştırıyoruz” “Büyük medeniyet kuruyoruz” diyerek ‘biz’ dediği kendi tabanını imam hatiplere teşvik ediyor.
İktidarın ‘onlar’ dediği, hamasetin farkında olan ‘seküler’ kesim ise bu politikaların tahribatından kurtulmak için bireysel tedbirler alıyor.
Mesela hali vakti yerinde olanlar, çocuklarını daha iyi eğitim için kolejlere, yurt dışına gönderiyor.
Hamasetten öteye gitmeyen sözlere kanıp imam hatiplere giden çocukların ise geleceği kararıyor, hizmetçiliğe mahkum oluyorlar.

Çünkü iktidar, imam hatiplere gönderdiği çocuklara o okullarda iyi eğitim vermiyor, onları dünyadan kopuk, geleceği olmayan bireyler olarak ortada bırakıyor.
Bir diğer örnek dış politikadaki hiçbir gerçekliği, mesnedi olmayan hamasi kavgalar.
Batı ile girişilen kavganın bütün bir ülkeye zararı var.

Fakat en büyük zararı yine AK Parti’ye destek olan gurbetçiler görüyor.
Yaşadıkları ülkelerde dışlanıyorlar. Ağız tatları bozuluyor. Kurulu düzenleri zarar görüyor.
Bir diğer örnek, terörle mücadele.
İktidarın savaş politikalarının arkasındaki niyetin farkında olan, bu mücadeleye inanmayan hali vakti yerinde eğitimli kesim bir şekilde başının çaresine bakıyor.

Çocuklarını askere göndermiyorlar.
Askere giden genellikle fakir, gariban insanların çocukları. Özellikle de AK Parti’ye oy veren yoksul kesimlerin çocukları.
Şehitlik edebiyatına kanıp hayatlarını feda edenler de onlar.
Şehit cenazelerinde tek bir zengin, varlıklı aile görmememizin nedeni de bu.
Dünyada evlat acısından daha büyük acı mı var? İktidar, bu acıyı umursamıyor, şehitleri kullanıyor ve kendi seçmenini perişanlığa, çaresizliğe sürüklüyor.

Bir diğer örnek, ekonomideki daralma.
“Yeni bir Türkiye, dindar bir ülke kuruyoruz” diye özgürlüklerin kısıtlanması, demokrasiden uzaklaşma, hukukun katledilmesi, bütün dünyayla kavga… tüm bunların ekonomiye etkisi ortada.
İktidarı koruma güdüsüyle yapılan hamaset, o hamasetle oluşturulan dengesiz, ayarsız politikalar, meydan okumalar… tüm bunları neticesinde ekonomi kötüye gidiyor.

Bu politikalardan bütün ülke zarar görüyor fakat en büyük zararı orta sınıf denilen kesim görüyor.
Referandum sonuçlarının ortaya çıkardığı bir gerçek var ki onların çoğunluğu da AK Parti seçmeni.
İktidarı desteklemek, Ak Parti seçmenine pahalıya mal oluyor.
Bir diğer örnek iktidarın sorumsuzluğu, başıboşluğu, ciddiyetsizliği sonucunda yaşadığımız felaketler.

Maden kazaları, iş kazaları, yurtlarda çocuklara tecavüz, denetimsizliğin, kayırmacılığın neden olduğu kazalar, felaketler.
Bunların da hepsinde en ağır faturayı ödeyen hep AK Parti’nin ‘biz’ dediği kesim.
Çünkü ‘onlar’ dediği kesim, çocuklarını yurtlara, kurslara göndermiyor.
AK Parti seçmeninin zarar gördüğü böyle onlarca örnek verebilirim.

AK Parti ona inanan, destek olan, güvenen insanların hayatını, geleceğini çalarak, onların yaşamını heba ederek varlığını sürdürebiliyor.
Şöyle bir benzetme yapayım: İktidar varlığını sürdürmek için topluma bir ilaç enjekte ediyor. Bir kesim bu ilacı almamak için kendince direniyor. İktidara inanıp bu ilacın faydalı olduğunu düşünerek alanlar ise o ilaçla çürüyor, hayattan kopuyor.

İktidar bunu gördüğü halde vazgeçmiyor. Çünkü onun birinci ve tek önceliği iktidarda kalmak.
AK Parti seçmeni bu durumun farkında mı bilmiyorum.
Birkaç yıl sonra nasıl bir ülkede, nasıl bir konumda olacaklarının, nasıl bir yaşamla karşı karşıya kalacaklarının farkındalar mı onu da bilmiyorum.
O nedenle bir kere daha dikkatlerini çekmek istiyorum.

Hamasetin en büyük zararını siz görüyorsunuz. Bu hamasi politikaların en ağır bedelini sizin çocuklarınız ödüyor. Görünen o ki ödeyecek de.
‘Bizden’ diyerek kandığınız, inandığınız bu iktidar sizin hayatlarınızı, geleceğinizi heba ederek varlığını sürdürmeye çalışıyor.
Uyguladığı bütün politikaların en büyük zararı size dokunuyor. Bu o kadar açık ki buna rağmen bu politikalardan vazgeçmiyor.

Hem bu iktidarın yaptığı dini hamasetin bedelini ödüyorsunuz, hem de bu politikalardan canı yanan toplumun diğer kesimlerinin nefretini kazanıyorsunuz.
Çocuklarınıza sahip çıkın. Hayatınıza, geleceğinize sahip çıkın.
İktidarın dinî söyleminin, dini önemsediğini gösteren kimi icraatının, size verdiği zararı görünmez kılmaktan başka bir amacı yok.
Bu çağrılarım, uyarılarım “Canım sana feda olsun Erdoğan, Allah benim ömrümden alsın sana versin” diyenler için değil.

Benim onlara söyleyecek bir sözüm yok.
Bütün çabam, AK Parti’ye oy verip de bu ülkede insan gibi, huzur içinde yaşam sürmek isteyenlerin bu zararın, yıkımın farkına varmaları için.

FETÖ yargılamaları ve kazanmamız gereken psikolojik harp…

FETÖ yargılamaları ve kazanmamız gereken psikolojik harp…
Metin Gürcan

Haziran ayından itibaren başta Genelkurmay Çatı, Akıncı Üssü, Marmaris Cumhurbaşkanı’na Suikast ve Özel Kuvvetler Davası olmak üzere asker kişilerin karıştığı FETÖ yargılamaları başladı. Mahkemede ifade veren sanık askerler konuştukça zaten bulanık olan zihinlerimiz daha da bulanıyor, kafalardaki soru işaretleri daha da artıyor.

15 Temmuz’un üzerinden 13 ay geçti. Tüm yargılamalardaki açık kaynaklara düşmüş asker ifadelerini dikkatle okuyorum. Kafamda bu yazının ana fikrini netleştirmiştim ve ‘şimdi yazma zamanı’ geldi diyordum ki Sn. Nihat Ali Özcan benden önce davrandı. Emekli asker Özcan yargılanan asker sanıkların ‘entelektüel kapasitelerine’ ve manipülasyon yeteneklerine dikkat çektiği dünkü yazısını şu sözlerle bitiriyor:

“Stratejileri açık. Hikâyelerin neredeyse tamamı bireysel. Ortada bir örgüt yok!.. Darbe günü dağılan emir komuta sisteminin yarattığı ‘muğlaklık nedeniyle şaşıran, karar veremeyenlerin’ arasına karışarak ‘arazi olmanın’ peşindeler. Ya da, ‘tesadüfi darbecilerden’ birisi olduklarını ispata çalışıyorlar.

Aynı zamanda işi yargılama sürecinin ötesine “politik, toplumsal vicdan alanına” taşımanın peşindeler. Öte yandan, 15 Temmuz gecesi emir komuta sisteminin işleyişine dair gri alanlar üzerinden üretilen spekülasyonları da kullanmayı sürdürüyorlar. Anlaşılan, önümüzdeki dönemde FETÖ stratejisini farklı alanlarda, farklı araçlarla ve yeni ittifaklarla zenginleştirme çabalarını sürdürecek.”

Şimdi Nihat Ali Hoca’nın bıraktığı yerden devam edelim. Özellikle Yurtta Sulh Konseyi üyesi olduğu iddia edilenler ile Genelkurmay Çatı, Akıncı Üssü ve Özel Kuvvetler davalarındaki sanık binbaşı ve üstü rütbedeki çoğu subayı tanıyorum, bir kısmı devre arkadaşım, bir kısmı ile mesai yapmışlığım da var. Kendileri hakkındaki şahsi görüşlerim ve okuduğum mahkeme ifadeleri ışığında aşağıdaki hususları paylaşmak isterim:

Yargılamalarda ortaya çıkan ‘tilki subay’ tipi

15 Temmuz’un üzerinden 13 ay geçmesine rağmen ‘gizli tanıklar’ haricinde ‘çözülen’, suçunu ve FETÖ ile örgütsel bağlarını itiraf eden ismini net bildiğimiz bir subay yok. Yani ‘Evet 15 Temmuz kalkışmasına katıldım. Gerekçelerim de şunlar şunlar’ diyerek şövalye subay çıkışı ile mertçe mahkemede hakim karşısına dikilen ve sisteme kafa tutan bir subay çıkmadı. Kritik davalardaki kritik sanık askerlerin hepsi kendi anlatımları ile aynen Nihat Ali Hoca’nın da dediği gibi;

Ya ‘kalkışmayı önlemeye çalışırken olaylara karışmış’
Ya ‘Sıkıyönetim Emrini yani ve emir komuta zinciri içinde gerçekleştiğini düşündüğü faaliyetlerde Genelkurmay’dan gelen yazılı direktifi uygulamış’
Ya da ‘elinde olmadan, kazara/veya birinin kandırmasıyla kendini olayların içinde bulmuş’ ezik, belki de kendilerine acımamız gereken ‘kader kurbanları’.
Ben 15 Temmuz’un hemen sonrasında 18 yıllık subaylık mesleğimde bana öğretilen şövalyelik dürtüsünden olsa gerek bu ‘tilki subay yaklaşımını’ çok ezik, çok şeref yoksunu ve namertçe buluyordum ve bu olaylara ‘FETÖcü ihanet’ nedeniyle veya en azından ‘gafleten’ bulaşanları affedemiyordum. Ancak şu geçen bir senede anladım ki aslında bu ‘tilki subay ezikliğinin’ arkasında bir strateji var. Aynen;

15 Temmuz gecesi TSK’nın felç olan karar mekanizmalarındaki ‘gri alanlara’ oynuyorlar,
Olayı bireysel zeminde tutup örgüt işine girmiyorlar,
Olayı somut hukuki yargılama süreçlerinden çıkartıp siyasi ve toplumsal zemine taşımayı amaçlıyorlar,
Dava süreçlerini ‘uluslararasılaştırmak’ istiyorlar,
Aileleri de işin içine katarak sosyal bir direniş çemberi kurmak istiyorlar,
Somut hukuki süreçleri siyasallaştırıp, magazinselleştirerek dikkat dağıtmak istiyorlar,
Davaları zamana yayarak hüküm süreçlerinin meşruiyetini sorgulanır hale getirmek istiyorlar,
Mümkün olduğunca çok hukuk ihlali yapmamızı istiyorlar.

FETÖ sanığı tilki subay tipi ne yazık ki huninin ağzını geniş tutup ’15 Temmuz gecesi durumu kavrayamayıp aktif mukavemet gösteremeyen herkesi’ potansiyel suçlu kabul ettiğimiz için oluşan tutuklu kalabalığı içinde ‘arazi olmaya’ çalışıyor. Sanırım çoğu TSK’da Gayri Nizami Harp, Özel Kuvvetler, Komando İhtisas, Komando Temel gibi fiziki ve psikolojik mukavemete dayalı kritik kurslar gören bu tilki subaylar kendilerini düşman tarafından ele geçirilmiş ve esir kampına düşmüş birer ‘Şerefli Türk Askeri’ olarak tahayyül ediyorlar. Bu nedenle TSK doktrininde öğretilen ‘Esaret ve Zor Koşullarda Hayatta Kalma’ eğitimi ışığında ‘bir çınar misali rüzgara kafa tutup sonunda kökten sökülmek ve yok olmak yerine bir kavak misali rüzgarla yatıp kalkmak, bu sayede de hayatta, ayakta ve dimdik kalmak’ istiyorlar. Önceki yazımda demiştim ya FETÖ radikalleşmesinde ‘şehadet’ kavramının gücü zayıf, ‘şerefli ölüm’ ise FETÖ kitabında yok.

Bu radikalleşmede her ne pahasına olursa olsun hayatta kalma var. Şimdi kritik soru şu: FETÖ sanığı tilki subay tipi ile nasıl bir psikolojik harbe girmeliyiz? Elimizdeki psikolojik, sosyal, siyasal ve hukuki mühimmatlar neler? Onların elinde bu alanlarda ne tür mühimmatlar var? Örneğin idam tartışmaları, tek tip kıyafet tartışmaları bu psikolojik harpte bize mi onlara mı fayda sağlar? Bu sorulara iyi kafa yormak lazım. Ha bir de önemli bir hatırlatma: Bu psikolojik harbi öncelikle ulusal ama daha çok uluslararası alanda ‘mağdur’ kalabilen, ve mağduriyetinin hukuki ve meşruiyet zeminini iyi inşa eden kazanacak.

Psikolojik harpte asıl cephe: Uluslararası kamuoyu

FETÖ sanığı tilki subay tipi ile mücadelenin asıl cephesi bana göre uluslararası alan. Türkiye içi ise tali cephe. Zaten yapılan anketler gösteriyor ki toplumda % 85-90’lar düzeyinde FETÖ’nün 15 temmuz treninin ‘lokomatifi’ olduğu konusunda içeride kafalar net. Ama ya asıl cephe olan uluslararası ortam? İşim gereği muhatap olduğum pek çok yabancı gazeteci, akademisyen, uzman ve diplomata göre 15 Temmuz gecesi olanları çok ‘spekülatif’ bulanlar hala çoğunlukta. Yine, yabancı gözlemcilerde Türkiye’nin 15 Temmuz sonrasındaki yaşamsal kriz sürecini yönetmesi ile ilgili ciddi endişeler var. ‘Aman boşver’ diyebilirsiniz. Ama gördüğüm kadarı ile FETÖ sanığı tilki subay tipi de uluslararası ortamda arkasına aldığı FETÖ diasporasının entelektüel, finansal ve siyasal desteği ile bu alana sağlam yığınak yapıyor. Unutmayın daha en azından 4-5 sene daha mücadele etmemiz gereken bir örgütten bahsediyoruz. Bu örgütle mücadeleyi de uluslararası alana iyi yığınak yapan ve bu yığınağı tutarlı eylem-söylem paketleri ile iyi kullanan kazanacak.

Yine uluslararası durum üstünlüğünün korunması için yabancı gazetecilerin davaları izleyebilmesi de önem kazanıyor. Davalar başlayalı neredeyse iki ay oldu ben daha yabancı önemli bir gazetede veya haber ajansında davalar ile ilgili dişe dokunur bir haber/analiz okuduğumu hatırlamıyorum. ‘Satılmış yabancı medya’ deyip, kızabilirsiniz ama bu tavrınız acı gerçeği değiştirmeyecek.

Psikolojik harbin önemli cephesi: Eş ve çocuklar

Yine önceki bir yazımda özellikle TSK içindeki FETÖcü radikalleşmenin çoğunlukla eşleri de kapsayan kollektif bir radikalleşme türü olduğunu, yani FETÖ’nün ‘TSK içinde adam devşirmekten ziyade ailesi ile adam yetiştirdiğini’ vurgulamıştım. Hani demiştik ya FETÖcü tilki subay tipi ‘şüphelilerin’ sayısını arttırıp arada ‘arazi olmak’ istiyor. Tam da bu nedenle özellikle TSK içinde FETÖ ile mücadelede ailelerin kazanılması, hakkında somut delillerle desteklenen hukuki süreç olmayan eş ve çocukların kalplerinin ve beyinlerinin kazanılması çok önemli. Yine TSK’dan idari kararla ihraç edilmiş ancak haklarında hukuki bir süreç olmayan, yani üzerlerine isnat edilen bir suç nedeniyle gözaltında veya tutuklu olmayan yüzlerce asker bulunuyor. Bu askerlerin çoğunluğunun bu durumu metanetle karşıladığını duyuyorum, görüyorum. Örneğin yurt dışından ısrarla dönmek istemeyen ve uluslararası ortamda sesleri çok çıkan ‘firari’ (böyle oldukları için de bana göre kuvvetle muhtemel FETÖ bağlantılı) subayların karşısına TSK’dan ihraç edilmesine rağmen devlet ve millet yanlısı duruşunu koruyan ve vatan ve millet uğruna bu zor şartları ‘görev bilip’ metanetle göğüs geren eski subaylardan yabancı dil bilenler uluslararası kamuoyu önüne görünür hale getirilemez mi?

Psikolojik harbin kurumsal cephesi: Genelkurmay Başkanlığı

Hani hep diyoruz ya ‘Bu cuntacılar en çok TSK’nın kurumsal kimliğine ve itibarına zarar verdi’ diye. Ancak 1-2 dava dışında Genelkurmay Başkanlığının asker sanığı olan FETÖ davalarına kurum olarak müdahilliği yok. Yine bildiğim kadarı ile Genelkurmay Askeri Savcılığı bünyesinde bu çabaların yönetilmesi ve koordinesi için kurulmuş bir bölüm de yok. Özellikle bir gözlemim: Mahkemelerdeki sanıklara yönelik hakim ve mağdur avukatı sorularının çoğu askeri teknik açısından zayıf, popüler-magazinsel tartışmalarla kirlenmiş zayıf sorular soruyor. Bu nedenle Genelkurmay Başkanlığı’nın talep eden hakim ve mağdur avukatlarına destek vermek için ‘Askeri Bilirkişi’ tahsis etmesi, bu sayede FETÖcü tilki subay tipini sıkıştıracak daha teknik soruların kendilerine sorulması iyi olmaz mı?

Hukuk açısından bilemiyorum ama 15 Temmuz gecesi yaşanan bana göre ‘askeri isyanın’ Askeri Ceza hukukundaki net tanımları ışığında asker sanıkların karıştığı FETÖ yargılamalarını daha teknik zemine çekip popüler-magazinsel zeminden uzaklaştırmak için 15 Temmuz’un en büyük kurumsal mağduru TSK içinde de ayrı bir mahkeme veya idari tahkikat sürecinin işlemesi ve bu süreçle ilgili kamuoyunun şeffafça bilgilendirilmesi gerekmez mi? Çoğu mahkeme sürecinde sanık asker ifadelerinde mesele örneğin Hava Kuvvetleri K.lığındaki kriz süreci yönetimi, Özel Kuvvetlerde ‘Alarm Planları’ veya TSK’daki izinli/kurstaki/mesai dışı personelin görevlendirilme prosedürleri vb. teknik konulara geldiğinde sanıkların hakim ve mağdur avukatlar karşısında ‘psikolojik üstünlüğü’ hemen kazandıkları görülüyor.

Örneğin, Özel Kuvvetlerde görevli ancak kurs nedeniyle İstanbul’da olan veya 15 Temmuz’da izinde olmasına rağmen sırf bir ‘üstü’ telefon etti diyerek bu telefondaki talimatı sorgulamadan koşa koşa başka bir askerin silah ve görev malzemesi ile Marmaris’e kendi ifadeleri ile ‘bir terör operasyonuna’ gittiğini söyleyen çoğu binbaşı, yüzbaşı ve başçavuş rütbesinde yani tecrübeli askerler var. Bu sanıkların bu ifadelerine karşı ilgili mahkemede hakime TSK içinde bunun ‘rutin’ bir uygulama olmadığını açıklayabilecek bir ‘Askeri Bilirkişi’ neden hazır bulunmaz?

Sonuç olarak, asker sanıkların yer aldığı dava süreçleri yani FETÖcü tilki subay tipi ile psikolojik harbimiz yeni başladı. Anlaşılan Ankara’da bu dava süreçlerinin hızla bitirilmesine yönelik ‘aceleci’ yaklaşım öne çıkıyor. Ama unutulmamalı: dava süreçlerinin kısaltılmasına neden olacak her adım dava süreçlerini uzatmaya çalışacak FETÖcü tilki subay tipi ile aramızdaki psikolojik harbin önemli çatışma alanlarından biri olacak.

‘Psikolojik Harp’ kavramının içini boşaltıp kirlettik. Ama zaman FETÖcü tilki subay tipi ile meselenin teknik özünü kaçırmadan, sulandırmadan, magazinleştirmeden, hedef saptırmadan, ulusal ve uluslararası kamuoyu nezdinde meşruiyetini sorgulatmadan psikolojik harp zamanı. Ve bu yıpratıcı harpte de ‘öldürmemiz’ gereken askerler yok. Karşımızdaki düşman bir ideoloji ve onu besleyen bir motivasyon. Onun için de eylem-söylem paketlerinde tutarlılık, mağdur zeminini kaybetmeme, mücadelede toplumsal uzlaşı, devlet-toplum birlikteliği, hesap verilebilirlik ve olabildiğince şeffaflık en önemli mühimmatımız olacak. Şimdi herkes bir mühimmat kontrolü yapsın. Mühimmat sıkıntısı çekiyor muyuz?

Felsefe yasaklandı, Osmanlı çöktü…

Felsefe yasaklandı, Osmanlı çöktü
İpek Özbey

Namık Kemal Zeybek, yeni kitabı ‘Türk’ün İnancı’nda bilimin önemine dikkat çekiyor, Türk ve Arap Müslümanlığı arasındaki farkları ortaya koyuyor. Osmanlı’nın çöküşünü Türk inancından çıkıp, Arap Müslümanlığına geçmekle açıklıyor. Felsefe yasaklanıyor ve Osmanlı çöküyor. Zeybek ile buluştuk, iki inanç arasındaki zihniyet farkları ve ‘evrimin müfredattan kaldırılması’nın sonuçları üzerine konuştuk.

– Bir kitap yazdınız, adını ‘Türk’ün İnancı’ koydunuz. ‘Türk inancı’yla ‘Arap Müslümanlığı’nın farklı olduğunu söylüyorsunuz. Ne demek istiyorsunuz?
Müslümanlık İslam dininin halka ulaşmış şeklidir. Türk’e ulaştığı zaman başka, Arap’a ulaştığı zaman başka olur. Bu da tabii bir şeydir.

– Neden?
Çünkü kültürler dinleri etkiler. Dinler de ortaya çıkarken ister istemez geldikleri halkın kültürünü şekillendirirler. Mesela Müslümanlık dini geldiği zaman Arapların bütün âdetlerini yok etmedi. Zaten ayetlerde diyor ki, “Size anlayasınız diye Arapça bir kitap indiriyoruz.” Haccı, namazı kabul ediyor. Namaz zaten var Araplarda. Daha önce, putların önünde eğiliyor. Putları kaldırıyor ama namaz devam ediyor. Araplarda mesela küçük çocuklarla evlenmek, kölelik, cariyelik var. Bunlar kaldırılmıyor. Ama ne oluyor? Dinin özü olan adalet, şefkat, merhamet, eşitlik gibi kavramlar bu Arap âdetlerinin içine gömülüyor. “Tamam, cariye var diyor ama cariyenize iyi davranın, dövmeyin, zulüm yapmayın” diyor. Yani Arap toplumunun âdetleri dinin içine giriyor. Başka bir millet bunu alırken bunu kendi kültürüne göre alıyor. Bir süre sonra Araplar bile bazı şeyleri bırakıyor. Mesela Kuran’da bir buçuk sayfa haram aylar var. IŞİD bile dinlemiyor, kesiyor, biçiyor. Bu da zamanla olan bir dönüşüm. Dolayısıyla Türk İslam’ı, Arap Müslümanlığı doğru kavramlardır.

– Türk İslamı nedir peki?
Türklerin bir inancı var. Türklerde din yok, inanç var diye tespitler vardır.
– Din yok ne demek?
Yani teşkilatlanmış din kurumu yok. Halife, ayetullah, papa ya da patrik gibi şeyler yok Türklerde. Hatta din adamı kurumu yok.
– Peki Türkler inançlarını kimden öğreniyorlar?
Ailenin en yaşlısından. Bu böyle sürüp gidiyor. Türklerde mabet yani tanrıya ibadet edilen özel bir mekân yok.
– Cami?…
Camii, mescit, cemevi yok. Kilise yok.

– Ne zaman yok?
Dinlere girmeden önce… Türkler mevcut dinlerin hepsine girip çıkmışlardır. Hıristiyan olmuşlardır, Budistler var, Musevi Türkler var.
– Şunu anlamak istiyorum. Biz şu anda ‘Türk İslamı’nı mı yaşıyoruz, Arap Müslümanlığı’nı mı?
Türk inancında Tanrı, dinlerin söylediği tanrı değildir. Yani ne Hıristiyanların ne Musevilerin ne de Arap Müslümanlığının kavrayış olarak anlattığı Allah değildir. Arap Müslümanlığına göre düşünmeye alışmış olan bizlerin kafasında ne var? Varlığın, evrenin dışında bir Allah olduğu. O Allah yoktan var ediyor. “Ol” diyor oluyor. Einstein’ın bir tanımı var, varlığı yaratan Allah ve insanların yarattığı Allah diye.

– Türklerin Allah inancı nasıl?
Varlığın dışında bir Tanrı falan yok. O yüzden Türk inancında ‘Tanrı var mıdır, yok mudur’ tartışması da yok. Çünkü Tanrı gök. Gök dediğimiz uzay, kozmos. Bayat ve mengü. Başlangıcı ve sonu olmayan, sınırsız, ne varsa içine alan ama her var olanın da içinde olan. Varlığın kendisi Tanrı yani. Onun için Türk Tengri dendiği zaman gök kastedilir. Allah varlığı kendisinden yaratmıştır. Varlığın kendisi Tanrı’dır. Türk Müslümanlığıyla Arap Müslümanlığını ayıran birinci mesele budur: Tanrı inancı.

– Bugün hangisini yaşıyoruz?
Bugün Türk Müslümanlığına inanıp yaşayanlar da var ama Türkler 16. yüzyıldan başlayarak Arap Müslümanlığına girmişlerdir. Ve ocakları batmıştır. Türklerin gerilemesinin nedeni Arap Müslümanlığına girmeleridir.
– Ne değişti o zamandan sonra?
Türkler’in eski inancında varlığın kendisi Tanrı olunca, Allah’ı bilmenin yolu da bilimdi. Jeolojiyi, gökbilimini, insanların arasındaki tabiat yasalarını bilirsen Allah’ı bilmiş oluyorsun. Bilimle uğraşan Allah yolunda yürüyor. Düşünmek tapınmanın kendisi. Tapınmak Tanrı’yı bulmak, ona ulaşmak demektir. Türk’ün erdem anlayışı var bir kere.

– Nedir o?
Bir insana kötülük yapıyorsan, Tanrı’ya kötülük yapıyorsun. Hayvana, doğaya kıyıyorsan, suyu kirletiyorsan Allah’a kötülük yapıyorsun. Türkler, Türk inancını İslam içinde yoğurarak sürdürdükleri için bilime, felsefeye önem verdiler. Mesela Kâtip Çelebi diyor ki; ulu Osmanlı devletinde başından başlayarak Sultan Süleyman Han Hazretleri’ne kadar felsefe, akıl bilimleri, nakli bilimleri, birlikte ve bağdaştırarak okutulur. Fatih, bunu yasa haline getirdi. Kurduğu medreselerde felsefeyi ve din bilimlerinin birlikte okutulmasını yasa haline getirdi. Fatih’in kendisi büyük bir âlimidir. O bir dâhidir. Türk tarihinde zaten iki adam vardır o boyutta. Biri Fatih diğeri Atatürk. Ama sadece bilim teknikte değil erdemde de öyle. İstanbul’u alıyor, herkesin dini kendine, bir tek Ayasofya’yı cami haline getiriyor. Aleviler için bir tekke yaptırıyor. Onun dışında isteyen istediğine inansın, hiç karışmıyor. Yeter ki devlete zarar gelmesin.

– Sonra ne oluyor?
Sultan Süleyman Hazretleri zamanında bazı müftülerin de etkisiyle günah diye felsefe yasaklandı. İşte buyurun Arap Müslümanlığı… Kâtip Çelebi diyor ki, bundan sonra Osmanlı’da ilim hayatına kesat girdi. Böylece Osmanlı çökmeye başladı. Çünkü bilimsiz bir toplumun yaşaması mümkün değildir.
– Eğer o gün bu yanlış yapılmamış olsaydı ne olurdu?
Dünyayı Türkler yönetir ve Einstein Türk olurdu. Celal Şengör Hoca’nın ‘Newton Neden Türk Değildi’ diye bir kitabı var. Olmaz ki. Burada yaşasa Newton olmasına izin vermezdik. Darwin neden Türk değil? O zaman Darwin’in yaşamasına müsaade etmezdi bu toplum. Ama Fatih döneminde gelseydi, Fatih onu başına taç yapardı. Kanuni ve sonrasında gelseydi asardık, keserdik.

– Bilime bu kadar uzak olmamızın nedeni, dini yanlış okumamız mı?
Tabii ki. Kuran’dan adalet de çıkarırsınız zulüm de… Nasıl okuduğunuza bağlı.
– Neden insanoğlu adalet yerine zulüm çıkarmayı tercih etsin ki?
Öyle işine geldiği için. Mesela Kuran’da “O müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün” diyor. IŞİD bunu alıyor, terör yapmak istediği için burada kullanıyor. Onu kabul etmeyenler diyor ki, “Altında üstünde başka ayetler var, onu niye okumuyorsunuz”… İnsanlar aslında bakış açılarına göre dinleri de yeniden oluşturuyorlar.

– Size göre, Türkler aslında çok güçlü ama sırf bu yüzden Sanayi Devrimi’ni de kaçırıyor…
Çünkü bilimden kopuyor. Kitapta ne yazıyorsa o, araştırma falan bitti. Bilimden koptuktan sonra ancak Kâtip Çelebi gibi adamlar çıktı, o da kendi söyledi kendi dinledi. Rasathane yapıldığı zaman da “Bunlar meleklerin bacaklarını inceliyorlar” dediler. Hiç başka neden aramaya gerek yoktur, Osmanlı’nın, Babürlü’nün Karakoyunlu İran devletinin de çökmesinin nedeni bilimden uzaklaşmak nakliciliğe saplanmaktır.

– Müfredattan evrim teorisinin kaldırılması bizi endişelendirmeli mi?
Tabii ki, çünkü aynı sonu getirir. Bakın, Atatürk, Osmanlı’nın son döneminde doğan aydınlanmacıların en bilinçlisi olarak, bir istisna olarak geldi. Mesela biz Ahmet Mithat Efendi’yi romancı olarak biliriz. Aslında Darwin’in ‘Türlerin Kökeni’ kitabını çevirip yayımladı. Bu tartışma yarattı ve yasak geldi. Yasak şöyleydi: Bundan sonra Ahmet Mithat Efendi’nin maymunlarından bahsetmek yasak. Zihniyete bak. Bugün müfredattan evrimin çıkarılması doğru değildir. Bu zehirli yemişten bir süre sonra IŞİD kafasıyla nesiller yetişir.

– Atatürk’ü bambaşka bir yere koyuyorsunuz…
Atatürk dönemi Türkiye’de aydınlanmanın bir 15 yıllık süresidir. Onun şu sözünü bütün duvarlara yazmak lazım: “Bir gün benim görüşlerimle bilimin gerçekleri çatışırsa, beni bırakın bilimin yolundan gidin. Hayatta en hakiki mürşit ilimdir. Bilimden başka mürşit aramak da cehalettir, ahmaklıktır.” Ama neden söyledi bunu?
– Neden?
Ona “Efendim, sizin görüşlerinizi doktrin haline getirelim, gençlere öğretelim” dediler. “Asla” dedi, “Donar kalırız. Ben hiçbir dogma bırakmıyorum. Benim yolum akıl ve bilim yoludur.”

– Peki biz böyle mi yaptık?
Hayır, biz tuttuk Atatürk’ün hiç istemediğini yaptık, Atatürk ilke ve inkılapları diye başka bir din icat ettik. Atatürk’ten sonra Türkiye akıl ve bilim yolundan çıkmıştır. Yarım yamalak bir laikliğimiz vardı, o da gitti. Şu anda Türkiye bir din devletidir. Bu iktidar değil, daha önce başladı. Kenan Evren, anayasaya din dersi zorunluluğu koydu. Amerika’da yasak bu. Darwin okutulur. Sen bunu nasıl yok sayarsın.

SEN İYİLİK YAPARSAN, DÜNYA DA SANA İYİLİK YAPAR
– Kitapta çok sık altını çizdiğiniz bir cümle var: İyilik yap, dünya daha iyi bir yer olsun!
Sen iyilik yaparsan, dünya da sana iyilik yapar. Ağaç dikiyor musun, tabiatı güzelleştiriyor musun, hayvanlara yiyecek veriyor musun, yaralı bir hayvanı tedavi ettiriyor musun, insanlara yardımcı oluyor musun, insanların okuması için bir şey yapabiliyor musun? Bütün inançlar bunu söyler. Namaz insanı kötülüklerden men eder, namaz kötülüklerden men etmiyorsa bir şey ifade etmez. Boşuna yatıp kalkma. Dinlerin koyduğu kuralların hepsinin insanı iyileştirme amacı vardır.

– Bu kitabı okuyup ikna olan birinin hayatında ne değişir?
Birincisi, lüzumsuz kitapları bırakıp bilim kitapları okuyacak. Çocuklarına da bunları okutacak. Yıllarca ben de kof kitaplar okudum. Kenara koydum şimdi. Gençlere “Bunları okumayın” diyorum şimdi. Boş boş laflar. Bu Türk inancı, her dinin içinde yaşanabilir. Hatta deist ise bile yaşayabilir. Çünkü hedef iyi insan olmaktır. İyilik yapmaktır. Ağacı da çiçeği de sevecek. Hepsinin içinde Tanrı var.

– Atatürk’ün Yalova’daki evinin temeline zarar veriyor diye yandaki ağacı kesmek isteyenlere engel olduğunu anlattığınız bir bölüm var.
Evet tabii. Ağacı kesmektense evinin altına ray döşettirip evi kaydırtmıştır. Çünkü Atatürk, Varlık Birliği bilincindeydi ve ağaçların da bilinçli varlıklar olduğunu biliyordu. Bir kayısının tadında, bir aşk şarkısının inceliklerinde ‘Yaratıcı’yı hatırlayan biriydi Atatürk. Bu yüzden ağaç kesilmesine hep karşı çıkmış ve ağaç diktirmiştir. Ben Atatürk’e evliya dedim, kızdılar. Atatürk evliya değilse, kim evliya yahu?
– Hâlâ Türk inancı ile yaşıyor olsaydık, bu kadar çevre katliamı olmaz mıydı yani?
Olmazdı tabii.

KİMDİR?
1944’te Bayburt’ta doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. 21 yaşında MHP’den siyasete girdi, Gençlik Kolları Başkanı oldu. 1987’de ANAP’tan milletvekili, 1989’da Kültür Bakanı oldu. Süleyman Demirel’e başdanışmanlık yaptı. 1995’te DYP’den milletvekili seçilip, 1997’ye kadar devlet bakanlığı yaptı. 2011’de Demokrat Parti’nin başına geçti. Bir yıl sonra ayrıldı. Genel başkanlığı bıraktığından bu yana 9 kitap yazdı. Son kitabı ‘Türk’ün İnancı’nda bilimin öneminin altını çizdi.

Gazetecilik, hamam böceği gibidir her koşulda yaşar!

Gazetecilik, hamam böceği gibidir her koşulda yaşar!
Ayşe Arman

Mirgün Cabas… Yıllardır basının içinde. Güvenilir, saygın bir gazeteci. Ve televizyon habercisi. Çeşitli haber programları yaptı; Banu Güven’le, Ruşen Çakır’la, Hakkı Devrim’le, Can Kozanoğlu’yla…
Şimdi işsiz. Fakat öyle bir kitap yazdı ki, kayıtsız kalmak imkânsız. Çok sıkı bir araştırma. 2001 yılının ıcığını cıcığını çıkarttı. O yıl yaşanan 30 farklı olayı yorumladı. Neden mi yaptı? Bugüne nereden geldiğimizi anlamak ve anlatmak için. Geride bıraktığımız ve unuttuğumuz olayları okuyup yeniden hatırlayınca dehşete düşmemek elde değil! Mirgün Cabas’ın ‘2001-Eski Türkiye’nin Son Yılı’ kesinlikte okunması gereken bir kitap bence…

Mirgün, gönülden tebrik ediyorum. Manyak titiz bir çalışma bu! Tarihe kalacağı ve araştırmacıların bu kitaba başvuracağı kesin. Hadi başlayalım… Niye kafayı 2001 yılına taktın?
– Çünkü çok acayip bir yıl! Bugün yaşadığımız Türkiye’nin, başımıza gelen iyi ya da kötü her şeyin sebebini, temelini görüyorsun o yılda…

En önemli yanı ne?
– Görünürdeki en önemli yanı, AKP’nin kurulduğu yıl olması. Ama asıl önemli özelliği, AKP’yi işbaşına getiren zemini olgunlaştırmış olması. 30 ayrı olay anlatıyorum kitapta. Bunların arasında ekonomik kriz, siyasal istikrarsızlık, askerlerin siyasete müdahalesi, yolsuzluklar, 11 Eylül gibi olaylar da var. Ama siyasetle doğrudan ilgisi olmayan daha renkli konular da… O yılın medya, magazin gündemini, televizyon âlemini filan da anlatıyorum. Amacım, yaşadığımız dönüşümü de göstermek…

Sence ‘eski Türkiye’nin son yılı, ‘yeni Türkiye’nin başlangıcı mı 2001?
– Önce şu ‘yeni Türkiye’ tanımını bir konuşalım. Çünkü biliyorum, bu söze sinir olan çok. ‘Yeni Türkiye’ sözü benim için bir yargı ya da olumlama taşımıyor. Yani bunu, iktidarın kullandığı anlamda, bugünkü Türkiye’yi parlatmak için kullanmıyorum. Ama 15 yıl öncesine göre, yeni bir durum yaşadığımız da ortada. Yeni Türkiye de bir günde ortaya çıkmadı. Ama bir yere çizgi çekeceksek, her şeyin başladığı, AKP’nin kurulduğu yere çizgiyi çekmek bana yerinde geliyor…

“Buraya nereden geldik” diye soruyorsun… Buraya oradan mı geldik?
– Valla, tam da oradan gelmişiz Ayşe! Ben bu kitap için çalışmaya başladığımda, doğrusu bu kadar renkli malzemeyle karşılaşacağımı düşünmüyordum. Her gün, “Vay canına! Yuh! Bu da mı olmuştu ya! Bu da mı 2001’deydi” diye diye çalıştım. Düşün ki, 2001’de ben televizyonda haber yapıyordum, haber merkezinin müdürüydüm üstelik! Bunların hepsi, bölük pörçük elimin altından geçmişti. Ama nasıl da unutmuşuz her şeyi… Ve bugünden bakınca her şey nasıl da acayip görünüyor! Bir de tabii bugünleri yaşamayan, hiç bilmeyen bir nesil var. Bugün 20 yaş civarında olup da AKP’den başka iktidar görmemiş bir kuşak. Bir önceki Başbakan Ecevit’i bile şöyle böyle biliyorlar. Sanırım en çok onlar şaşıracak o Türkiye’yle karşılaşınca…

O 2001 yılı, sence ne kadar felaket bir yıldı? Ve sonucu ne oldu?
– Felaket olması şuradan kaynaklanıyor: İki yıl önceki korkunç depremin ardından 2000’de bir ekonomik kriz yaşanmış, bununla boğuşulurken 2001’in başında MGK’da, Cumhurbaşkanı’yla Başbakan çocuk gibi kapışıyorlar ve olaylar gelişiyor. Büyük bir kriz, sonra Kemal Derviş’in gelişi… Sıkı bir ekonomik dönüşüm, koalisyonda her dakika kapışma… Bahçeli’nin bugünkü gibi çıkışları… Asker, hükümetin ensesinde boza pişiriyor… AKP, adım adım kuruluyor… Bu arada sırf Melih Gökçek’in AKP kurulurkenki dansını izlemek için bile o bölümü okumaya değer! Zevkle yazdım o bölümü. Gülen Cemaati palazlanıyor ve milletin başına bela olmaya başlıyor. Her gün bir başka banka batıyor, anlı şanlı işadamları, yaka paça yurtdışından getiriliyor. Yolsuzluk operasyonlarıyla yüzlerce kişi içeri alınıyor. Mafya bir yandan cezaevinde katliam yapıyor, öbür yandan gazetelerde mafya magazini diye bir şey başlamış. Çeçen eylemcisi, Hizbullah’ı, UFO’ya taş atan köylüsü, Reha Muhtar haberciliğinin en parlak zamanları… Bir ülkede yaşanan her şeyin siyasal ya da toplumsal sonuçları oluyor. İşte o sonuç, bu sonuç…

Bize neyi göstermek için yazdın bunları?
– Birçoğumuz, “Niye böyle oldu memleket? Şimdi ne olacak” diye kendi kendimize soruyoruz. Bu sorunun doğru cevabını bulmak için, “Eski Türkiye neye benziyordu? Biz buraya nereden geldik” sorusunun cevabını bulmak gerekiyor. Ben doğru cevabı buldum sanırım. Kitabı okurken şunun cevabı da kendiliğinden ortaya çıkıyor: İnsanlar, nereden kaçtı da AKP’ye sığındı? Merkez sağın, yerle bir olup siyasetten silinişi, iki partili Meclis… Abuk sabuk fanteziler peşindeki bir CHP… Bir önceki seçimde iktidar olup sonraki seçimde yüzde 2.5 oy alan DSP… Anlatmakla bitmez ki!

Peki bu kitap, nasıl delilik örneği? Ne kadar uğraştın?
– Fikrin ortaya çıkmasıyla bitmesi arasında iki yıl var. En büyük şansım, malzememin çoğunun internette olmasıydı. O kısmı aylar sürdü. Her gün oturup 2001’in herhangi bir gününü yeniden yaşıyordum. Sonra bir gün daha… Sonra bir gün daha… Sonra başka bir gazetenin arşivine girip yeniden… Sonra döneme ve olaylara dair kitaplar, anılar… Bir de röportajlar var tabii. 15 kişiyle konuştum. Anlattığım olayların aktörü ya da tanığı olan, Mesut Yılmaz’dan Dinç Bilgin’e kadar…

Kitap bitince ne hissettin?
– Boşluğa düştüm. Televizyondaki programım bitince düzenli işim bu olmuştu. Biraz tadını çıkarayım, yeni bir şeye girişeceğim. Yazmak ayrı, yayınlandığını görmek ayrı mutluluk…

KİTAP NASIL GİDİYOR BABA?
Kitabı kızın Leyla’ya adamışsın. Çok hoşuma gitti. Onun, “Kitap nasıl gidiyor baba?” diye sorması seni nasıl etkiledi?
– Leyla, beni bir televizyoncu olarak tanıdı. Sonra bir anda işsiz kalınca, bunun etrafımda yarattığı dalgalanmadan o da etkilendi. Sokakta insanlarla ya da çevresindeki konuşmalara tanık oluyordu. Bir anda “Nasıl yani! Babam kovuldu mu? Niye?” diye bir şaşkınlık, bir güven sorunu yaşadı. Hafif de ürkekleşti galiba. Ona kitap yazdığımı söylediğimde bu fikre çok sarıldı: “Babamın bir işi var!” Herkese, “Benim babam kitap yazıyor” diye anlatıyordu. Hemen her gün de bana o soruyu soruyordu: “Baba, kitap nasıl gidiyor?” Ben de ona, “Bugün 10 sayfa yazdım”, “Bugün bir bölüm bitti” diye rapor veriyordum. Sonra bana gelen ilk kopyayı ona götürdüm. İthaf sayfasında adını görünce yüzündeki güzelliği anlatamam!

BİR ÇUKURDAN BİR BAŞKA ÇUKURA
Kitapta sorduğun soruların cevabını sen nasıl veriyorsun: AKP öncesi Türkiye neye benziyordu? Türkiye nasıl değişti? Bazı şeyler nasıl değişmedi? Başka türlü olabilir miydi?
– Özetle şöyle söylüyorum. Bir çukurdaymışız, bizi çıkarıp başka bir çukura atmışlar! Bu çukur, biraz daha derin olabilir hatta. Başka türlü olabilir miydi? Olurdu elbet. En azından bu kadar kötü olmayabilirdi…

Sence Türkiye’de gazetecilik bitti mi?
– Bitmedi. Türkiye’deki başka pek çok şey gibi ciddi bir krize girdi. Ama kitabın sonunda NTV’deki mesaimizden yola çıkıp Can Kozanoğlu’yla uzun uzun konuştuğumuz gibi, “Gazetecilik nedir, nasıl yapılır”ı görmeden işe başlayan ve bugünün koşullarında, çalışırken de öğrenemeyecek bir genç gazeteci kuşağı, mesleğe girdi. Nasıl yapılacağını bilenlere ne olduğunu da biliyorsun işte…

ESKİ TÜRKİYE Mİ? YENİ TÜRKİYE Mİ?
“Eski Türkiye de matah bir şey değildi!” diyorsun bu kitapta…
– Eski Türkiye’ye bakıp ne gördüğüne göre değişir. Ekonomik olarak iyi değildi. Sağlıksız bir Başbakan ve sıkıntılı bir koalisyon vardı. Peki bugün ekonomi daha mı iyi? Başkanımız sağlıklı ve tek parti iktidarı var. Herkes daha mı mutlu? O zaman, ülkenin daha az muhafazakâr olmasını, bugünkü muhafazakâr görünme numarasını saymıyorum bile. Bak, en azından şu var: O günün gazetelerini okuduğunda, Türkiye’nin gerçekte ne durumda olduğunu anlayabiliyordun. Bugün gazeteyi okuyunca, aslında bilmen gereken bir sürü şeyin satır aralarına gömüldüğünü, yutulduğunu görüyorsun. Kitabın girişine de yazdım. Benim bu kitapla yaptığımı, 15 yıl sonra biri 2017 için yapmak istese işi zor.

Kitapta, Unakıtan’la, orman arazisine yasa dışı ev yapma tartışmasını nasıl yaşadığınızı anlatıyor… Bugün benzeri bir şey yaşanabilir mi?
– Al işte… Beğenmediğimiz eski Türkiye’nin sınırlarından bir manzara! Haber bültenine bakanı bağlayıp, “Sizin yasadışı araziniz varmış!” diye sorabiliyordun. Birincisi yayına çağırabiliyordun, ikincisi başına bir şey gelmiyordu. İktidarın hala bir hesap verme derdi vardı, hala hesap verebilir durumdaydı. Eski Türkiye mi iyiydi, yeni Türkiye mi sorusunun tek cevabı yok. Ama karşılaştırabilmek her zaman iyidir…

KRİZ Mİ? NE KRİZİ!!!
“2001 ekonomik krizinde, hükümet, duvardan duvara vuruldu, 2017’de kriz lafı dahi edilemiyor” diyorsun… Bu durumu nasıl açıklıyorsun?
– Sindirilmişlikle! Silah ve güvenlik sektörü dışında işleri geçen yıla göre daha iyi olan hiç kimse yok Türkiye’de. Tek bir sektör gösteremeyiz. Yine de kimse ağzını açıp “İşler kötü gidiyor, ben batıyorum!” diyemiyor.

BUGÜN TÜRKİYE’NİN MİMARI: ASKER
Bugünkü Türkiye’nin mimarı sence kim?
– Asker. Askerlerle, işgüzar savcılar, elbirliğiyle bizi bugünkü çukurun ağzına getirdiler! Sen çukurun ağzına gelince, seni arkadan itecek birileri de çıkıyor tabii. Bugünden bakınca, o askerlerin kalın kafalılığı daha da can yakıyor.

Günün birinde tekrar dört başı mamur gazetecilik yapılabilecek mi sence?
– Bunun için hem ekonomik olarak güçlü hem de bağımsız bir medyaya ihtiyacımız var. Gücü olanların tepesinde baskı var, baskıyı göğüslemeye hazır olan bağımsızların da gücü yok. İkisi nasıl bir araya gelecek, bilmiyorum. Ama gazetecilik hamamböceği gibi. Her koşulda hayatta kalmayı başarır…

HABERDE HER ŞEY VAR AKIL YOK!
“Bu haberde her şey var. Akıl yok! Ne münasebetle etmiştin o lafı?
– Taraf Gazetesi’nin manşeti yüzünden. Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopterinin NTV santralinden yapılan aramalar yüzünden düştüğünü iddia eden haber! Saçma sapan bir şey. Bir de uzman görüşü almışlardı. Helikopterin içinde çip yerleştirilmiş olabilirmiş filan. Klasik bir Mehmet Baransu haberiydi. Haberi yapış biçimleri savunmaları, o sonsuz kibir. Tam bir gazetecilik faciasıydı. Aramaları ben yaptığım için suç duyurusu yapıldı hakkımda, beş yıl filan soruşturması sürdü. İşte Taraf’ın, iyice gemi azıya aldığı zamanlar… Yeni Türkiye’nin önceki versiyonlarından biri…

DÜNYANIN EN ROMANTİK YERLERİNE ERDİL’LE GİDİYORUZ!
Motorsiklet manyaklığı ne münasebet?
– Manyaklığım hem motora hem de arkadaşlara aslında. Motosiklet arkadaşlarımla yaptığımız seyahatlere. Durup dururken gitmeyeceğiniz yerlere toplanıp motora binmeye gidiyorsun. Namibya’nın çölü, Mozambik’in gölü, Karadağ’ın ormanı… Ne işin var normalde? Bir de iki sezon motosikletle program yaptım televizyona. 2011’de bir gecede NTV’nin yayın formatı değişti. Bütün siyasi programları ekrandan kaldırdılar. Seçim öncesindeki siyasi baskıyla başa çıkamadıkları için. Benim program da bir gecede bitiverdi. Sonra “Ben bir seyahat programı yapayım bari” dedim. Tabii seyahat programıydı ama Hatay’daki kamplardaki İslamcı Suriyeli savaşçıları da çektim, yıkılan heykelleri de konu ettim, düşürülen uçak enkazlarına da gittim, HES’leri de, bilumum çevre hoyratlığını da… Yani motosikletin arkasına sığınıp tatlı tatlı işimi yaptım, en sevdiğim en çok izlenen işlerimden biri o oldu…

Erdil Yaşaroğlu’yla birlikte ne tür çılgınlıklar yapıyorsunuz?
– Pek çılgınlık yapmıyoruz! Birbirimizin en hızlı zamanlarını ıskaladık çünkü, biraz geç tanıştık. Bizi en çok yakınlaştıran, motosiklet seyahatleri. “Ulan, dünyanın en romantik yerlerine seninle gidiyoruz. Yetmezmiş gibi bir de aynı odada kalıyoruz!” diye dalga geçiyor…

UÇAK DÜŞERSE ÇOCUKLAR N’OLACAK?
“Artık iki çocuğum var, daha dikkatli olmak zorundayım!” diyor musun?
– Bak, bu delice bir şey. Sen de bilirsin. Şöyle bir şey olmaya başladı. Şimdi bizim üç çocuğumuz var ya, son zamanlarda Tuba’yla (Ünsal, eşi) baş başa seyahat için her uçağa bindiğimizde şunu düşünüyorum, “Uçak düşerse çocuklar n’lacak? Leyla’nın annesi var, o tamam… Sare’nin babası var, o da tamam… Peki ya Civan? Acaba Leyla’nın annesi mi alsa, teyzesi mi büyütür, büyükannelere mi gitse?” İşte o zaman biraz nefesim daralıyor…

TAM ZAMANLI BABA �
İşsiz kalınca, “Tam zamanlı babayım” dedin. Tuba da, senin sıkı bir baba olduğu anlatmıştı. Öyle misin gerçekten?
– Tutulması gereken her köşeyi tutmaya çalışıyorum, öyle diyeyim. Beslenmeden okul hayatlarına, uyku düzenlerinden sosyal yaşama kadar. Bir de bizde trafik karışık. Biri annesinden geliyor, diğeri babasına gidiyor. Gittiler, geldiler, okul, gösteri, resim, müzik, eve gelen ablalar derken, birinin trafik polisliği yapması gerekiyor. Tuba’yla el ele götürüyoruz.

Ne kadar düşkünsün çocuklarına?
– Çoook. Sevgi, sorumluluk, vicdan azabı… Bu paket standart geliyor herkese sanırım. Her ana baba ne yapıyorsa, onu yapıyorum herhalde…

EN BÜYÜK MESELE TRAFİĞİ DÜZENLEMEK
Siz Tuba’yla yepyeni bir aile modeli oluşturdunuz… İkinizin de başkalarından çocukları var, bir de ortak çocuğunuz var. Çok da mutlu görünüyorsunuz. Peki ne tür sorular yaşanıyor?
– En büyük mesele, trafiği düzenlemek. Gidiş gelişler… Sonrasında da birbirleriyle geçinmeleri. Ama o kısmı atlattık. Kızlar çok iyi arkadaş oldular, her faaliyette önce biri, diğerini soruyor. Şu ara Civan’la başımız dertte. Dünyanın en sevimli haydutu oldu!

Kızlar, oğlanı en şanslı mı buluyor?
– Bir keresinde öyle dediler, evet. “Civan, ne şanslı hep aynı evde kalıyor…” Bunu dediler ama gidip gelmekten de hiç şikayet etmiyorlar. Sare’nin babasında, Leyla’nın da bize geldiği zaman müthiş karakteri değişiyor, fark ediyoruz. Acayip munis ve uysal oluyorlar. Annelerine çıkardıkları zorlukların hiçbirini babalardayken çıkarmıyorlar!

BU HAYAT, BU ÇOCUKLAR, BU EŞ BENİM!
Ekşi Sözlük’e göre, siz Beckham ailesi gibiymişsiniz. Güzelsiniz, medyatiksiniz, insanlar hayatınızı merak ediyor, karın çok güzel, önde ve gözde… Bunlar seni rahatsız ediyor mu?
– “Roma’ya gidince Romalı gibi yaşanır!” diye bir söz var. Bu hayat, bu çocuklar, bu eş benim… Hayatta bir tercih yapınca, o başka tercihleri de yanında getiriyor. Şikâyet etiğim hiçbir şey yok hayatımla ilgili…

Nasıl bir hayat istiyorsun gelecekte?
– Mesleğime yeniden kavuşmak istiyorum. Bu koşullar beni işsiz değil, mesleksiz bıraktı çünkü. İşsiz olmak; teorik olarak bildiğin işi başka bir yerde yapabilme ihtimalinin olması demek. Bugün bu ihtimal yok. Gerçi bu koşullarda yapmak istiyor muyum? Sanmam. Aslında aynı anda siyasetten de uzak kalmak istiyorum. İkisi birden nasıl olacak, bilmiyorum…

Zeytinliklere mezarlık ve arıtma tesisi ve hastane…

Zeytinliklere mezarlık ve arıtma tesisi ve hastane…
Yalçın Doğan

Komisyon masalarında zeytin dalları. Zeytin üreticileri dağıtıyor.

Zeytin dalı, hem “barış” simgesi olarak, hem de Türkiye’de ne kadar zeytinlik varsa, onları kurtarmak adına.

Meclis Sanayi Komisyonu önceki gün ve dün, iki gün üst üste, zeytinlikler üzerine müthiş tartışmalar, kulisler, söz vermeler, sözünden caymalar yaşıyor.

AKP kim bilir, kaç kez söz vermiş olmasına rağmen, “bir daha asla gelmeyecek” demesine rağmen, hem de Başbakanın ağzından, yine de Meclis’e yeni bir “torba yasa tasarısı” getiriyor.

23 ayrı yasada değişiklik öngören, 73 maddelik yeni bir torba tasarı.

Torbanın başlığı “Üretim Reform Paketi”.

İçinde ne ararsanız var, TRT payı, YÖK yasası, sanayi bölgeleri, serbest bölgeler, damga ve resim harçları, emlak vergisi, hastaneler, kıyı yağması.

73 madde içinde üç madde var ki, zincirleme olarak on milyon insanı ilgilendiriyor.

O nedenle, Sanayi Komisyonu önceki gün ve dün ateşli tartışmalara tanıklık ediyor.

Konu zeytinliklerin imara açılması.

125 milyon ağaç

Nazım’ın şiiri var ya, “Yaşamaya Dair”, orada Nazım şunu yazıyor:

“Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı / Yetmişinde bile mesela zeytin dikeceksin”.

AKP iktidarı tasarıdaki üç maddeyle, bırakın zeytin dikmeyi, zeytin ağaçlarını kesmeyi programlıyor.

-170 milyon zeytin ağacının 125 milyonu kesilecek.

-Zeytinden 750 bin aile geçimini sağlıyor.

-Zeytinlikler neden kesiliyor:

Zeytinliklere ve kıyılara Dubai tipi denize sıfır hastane yapmak, TOKİ için inşaat alanı açmak, kıyıları doldurarak serbest bölgeler oluşturmak.

Bu bilgiler ve rakamlar Sanayi Komisyonu tutanaklarında var. Özellikle CHP milletvekilleri Kazım Arslan, Mustafa Akaydın, Namık Havutça’nın aktardığı bilgiler.

AKP 2023 programı

İşin“birileri bizi aldattı” yanı, yine doğrudan AKP kayıtlarında yer alıyor. AKP’nin her zamanki gibi, büyük gürültülerle yayınladığı 2023 Programında zeytin ve zeytinyağı üretimi de yer alıyor. Halka orada söz veriliyor:

“Şu anda zeytinden 900 milyon, zeytinyağından 600 milyon dolar gelirimiz var. 2023’te hedefimiz zeytinden 3.5 milyar, zeytinyağından üç milyar dolar gelir elde etmektir”.

Hedef iyi de, 125 milyon zeytin ağacını keserek, zeytinlikleri öldürerek, bu hedefe nasıl ulaşılacak, orasına cinler, periler karışıyor.

AKP’liler de karşı

Bu torba Meclis’e gelince, geçen hafta önce Milli Eğitim Komisyonunda ele alınıyor, Tarım Komisyonunda değil.

Komisyona 20 bin imzalı dilekçe ile zeytin ve zeytinyağı üreticileri başvuruyor. Şiddetle itiraz ediyorlar zeytinliklerin imara açılmasına.

İtiraz karşısında komisyondaki bazı AKP milletvekilleri aşka geliyor olmalı ki, tutanaklardan aktarıyorum, bir kaç örnek.

AKP Kocaeli milletvekili Mehmet Akif Yılmaz:

“Zeytin özel bir bitki, ileride ciddi sıkıntı yaratır. Sanayi Reform Paketinde bu maddenin sırıttığını, iktidar partisi milletvekili olarak, tasarıdan çıkartılması gerektiğini arz ederim”.

AKP Kahramanmaraş milletvekili İmran Kılıç:

“Gelir getiren ağaçlar, zeytin, portakal, bağ azami şekilde korunmalı. Kırsal alanlar boş dururken, verimli alanlar sanayi bölgesi olarak belirlenmiş, bu incelenmeli”.

AKP İstanbul milletvekili İsmet Uçma:

“Zeytin, incir kutsaldır. Kutsalları korumak lazım. Her konuda sunum yapan komisyon, zeytinliklerle ilgili tek bir sunum yapmadı”.

Tasarının sahibi Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Faruk Özlü aynı toplantıda eleştirileri önce yanıtlıyor, ancak sonradan o da geri adım atıyor:

“Ben de doğrusu, illa böyle olsun diye, ısrarcı olmayacağım”.

Yanlıştan dönüşün işareti.

Özlü’den akıl almaz gerekçeler

O kadar acele etmeyelim.

“Karakolda doğru söyler, mahkemede şaşar” misali, Bakan Faruk Özlü Milli Eğitim Komisyonu’nda söylediğini Sanayi Komisyonu’nda unutuyor, bir gün içinde ne oluyorsa, 24 saat sonra, yani önceki gün akıl almaz gerekçelerle zeytinlerin kesileceğini tekrarlıyor. Şu laflara bakın:

“Belediyemiz mezarlık yapmak istiyor. Ölülerimizi nereye gömeceğiz, denize mi atalım, deniyor zeytin bahçeleriyle ilgili.

(…) Barajların arıtma tesisleri yapılamıyor, bir de bu yönden bakın”. (Sanayi Komisyonu Tutanağı, 30 Mayıs 2017, s.112, 113).

Ne demek bu?

Mezarlıklar ve arıtma tesisleri için zeytinlikleri kesmek demek. Zeytinlikler mezarlık olacak, zeytinliklere arıtma tesisleri yapılacak demek.

Türkiye’de mezarlık ve arıtma tesisleri için yer kalmıyor, AKP bula bula zeytinliklere göz dikiyor.

Bunu Bakan Faruk Özlü söylüyor, tasarıda ise, sağlık tesisleri kurulacağı, TOKİ için imara açılacağı yazıyor.

Zeytinlikler üzerinde bu kadar durunca, insan ister istemez merak ediyor, acaba bu tasarı nerede, kimler tarafından hazırlanıyor.

Son dakika zikzakları

Zeytin üreticileri boş durmuyor, onlar da hem komisyonda zeytinliklerini savunuyor, hem Bakan Özlü ile özel olarak görüşüyor.

Dün sabah Bakan Özlü üretici temsilcilerine, “bu maddeler geri çekilmeyecek”, diyor, öğleye doğru komisyonda benzer direnişi gösteriyor ama, öğleden sonra yine geri adım atarak, “zeytinlikler imara ve turistik alanlara açılmayacak” diyor, bir anlamda o üç maddeyi geri çekiyor sanki.

İnanmak için henüz erken.

Kaldı ki, üreticiler ısrarla “bu sözler zeytinlikleri kurtarmaz” diyor.

Geçmişte çok gördük, AKP kamu oyunda bir olay çok yankılandığında önce geri adım atıyor gibi yapıyor, sonra gece yarısı bir önergeyle yine bildiğini okuyor.

Yanılmayı isterim ancak, kıyılara hastane yapmak, zeytinlikleri o uğurda kesmek, fikrinden kolay kolay vazgeçeceğini sanmıyorum.

Çünkü, Tayyip Erdoğan’ın planında ‘Dubai usulü hastane yapmak” var, yani kıyılara.

E zaten, mezarlıklar için yer yok, zeytinliklerden başka!.. Ve de arıtma tesisleri için!..

Zeytin ağacı üç bin yıl önce Homeros’a sesleniyor:

“Ben herkese aitim, kimseye ait değilim. Sen gelmeden önce buradaydım, sen gittikten sonra da burada olacağım”.

Ceza profesörü buram buram terler…

Ceza profesörü buram buram terler…
Mehmet Tezkan

Ceza Hukuku Profesörü kürsüde..
Dersin konusu tutukluluk..
Hoca başlar anlatmaya; ‘Tutuklama, delillerin korunması, şüpheli veya sanığın kaçmasını önleme vb. gibi nedenlerle geçici olarak başvurulan bir koruma tedbiridir..’
Sıralardan uğultular yükselir..
***
Hoca uğultulara aldırmaz, anlatmaya devam eder..
‘Tutuklamanın iki amacı vardır; delillerin korunmasını sağlamak, karartma, yok etme, vasfının değiştirilmesini önlemek, şüphelinin veya sanığın kaçmasını önlemek..’
Hoca bir an susar; sınıf kendi âlemindedir.. Sinirlenir ama belli etmez anlatmayı sürdürür;
‘Bakın çocuklar, burası çok önemli, kaçma şüphesi somut olgulara dayanmalıdır..’
***
Arka sıralardan bir ses yükselir; hocam bize gerçekleri anlat..
Hoca öfkelenir.. Sert bir ifadeyle; ‘Ben size hukuk anlatıyorum, ben size yasaları anlatıyorum, ister dinleyin ister dinlemeyin’ der..
Devam eder; ‘Tutukluluk geçici olmalıdır, tutukluluk cezaya dönüştürülmemelidir..’
***
Arka sıradaki genç bu kez ayağa kalkar, nazik bir tonla; ‘Hocam bu anlattıklarınıza somut örnek verebilir misiniz’ der..
Sözü bir başkası alır; ‘Mesela Hocam, gazeteciler, yazarlar, çizerler aylardır tutuklu. Delil dedikleri yazıları, onları karartamazlar, kaçacaklarına dair somut olgu da yok..’
***
Hoca, ‘Bakın şimdi durum biraz farklı, olağanüstü bi..’ diyecekti ki..
Hoca’nın sözü havada asılı kalır..
Başka bir öğrenci araya girer; ‘Hocam suçlanıyorlar ama suçlamanın belgesi de yok..’
Ön sıralardan bir başka; Hocam son iki olaya bakalım.. Sözcü’deki gazetecilerle, açlık grevi yapan iki eğitimci neden tutuklandı, açıklar mısınız?’
Bir başkası seslenir; ‘Anlattıklarınızla bağdaşıyor mu?’
***
Hoca terlemeye başlar; izah edecek kelime arar..
Genç bir kız ayağa kalkar; ‘Zorlanmayın hocam, ben söyleyeyim; İkisi niyet okunarak tutuklandı, öteki ikisi tahmin üzerine tutuklandı. Hocam hukukta yeri var mı?’
***
Hoca ders bitti diye bağırır; sinirle kapıyı vurup çıkar..
Aslında ders değil hukuk bitmişti!.

‘Din melankoli ve gözyaşı değil’
Eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Ali Bardakoğlu Müslümanların İslam’a bakışından televizyonlardaki din programlarına kadar öyle tespitler yapmış ki; müthiş..
Alıntılar yapamadan edemedim..
İşte Hürriyet’ten İpek Özbek’e söyledikleri.
***
İslamiyet’te ibadet sadece kıldığımız namaz değildir. İnsanlığa, dünyanın imarına, sulha, barışa hizmet eden her davranış ibadettir.
***
Çalışma, üretme, hak, hukuk, adalet, bir toplumun kalkınması, özgürlüğün korunması için bir şeyler yaparsanız gelişirsiniz. İslam dini dünyada yaşansın diye gönderildi, ahirette değil.
***
Müslümanlar dünya-ahiret dengesini yitirdiler.
***
Reytingi en yüksek programlar en çok menkıbenin anlatıldığı, en çok gözyaşının döküldüğü programlar. Din artık melankoli ve gözyaşı olarak sunuluyor ve algılanıyor.
***
Hazreti Muhammed’in hayatını öyle bir anlatıyorlar ki, öyle bir hayatın örnek alınması ve yaşanması mümkün değil.
***
Dinini gizemli, esrarengiz bir din olarak sunanlar, asılsız kutsallıklar üretenler aslında kendi din ticaretleri için müşteri artırımı peşindeler.
***
Geniş halk kitlesi istiyor diye menkıbe ve hurafe dolu bir din anlatanlar farkında olmadan dinin toplumları uyuşturduğu tezini de desteklemiş oluyor.
***
Böyle bir dini anlayışın çocuklarımız, torunlarımız tarafından nasıl karşılanacağından emin değilim. Artık yavaş yavaş yol ayrımına geliyoruz. Çocuklarımız, torunlarımız sorguluyor, görüyor, biliyor. Bireyin olmadığı, kadın hakkı, insan hakkı, çevre bilinci, bilgi üretimi, sosyal adalet, hukuk, özgürlük, düşünce gibi temel değerlerin yeterince gelişmediği, sadece melankoli, sadece menkıbe, gözyaşı, ötekileştirme ve öfkenin yer aldığı bir din anlatımı İslamofobi’yi mahallemize indirecektir. Bizim çocuklarımız, torunlarımız da büyük sorular soracaktır.
***
Biz Müslümanlığı sadece inanma ve namaz, oruç, hac gibi belli ritüelleri yerine getirme olarak algıladığımız sürece bu mahcup edici durum devam edecektir. Allah, ‘Dünyaya inanan ve yararlı iş işleyenler egemen olacaktır’ diyor
***
Bizim din anlayışımız sığlaştı. Dindarlığı dar bir alana hapsettik. Müslümanlar şeklen dindarlaştıkça, dünyevileşmesi de artıyor. İslam, seccadeni ser, ibadetle ömrünü geçir demiyor.

Evrenin merkezinde kim var?

Evrenin merkezinde kim var?
Melike Karakartal

400 yıl önce İtalyan astronom ve matematikçi Galileo, insanın evrendeki yerini yeniden düşünmesine, kendini koyduğu yeri yeniden gözden geçirmesine neden olan olaylar silsilesini başlatacak bir keşif yaptı. Jüpiter’in uydularını keşfetti. Yani dışarılarda bir yerlerde, başka bir gezegeni merkez almış bir sistem vardı, dolayısıyla dünya, evrenin merkezi değil, benzer sistemlerden sadece bir tanesi olabilirdi!

1610 yılına kadar dünya, evrenin merkezi olarak ele alınıyordu. Bu keşiften sonra Galileo bir kitap yazdı fakat sonrasında Kilise Engizisyonu baskısı ile “iddialarından” vazgeçmek zorunda kaldı.

Bugün yaşadıklarımız belki konu olarak farklı ama matematiği ne kadar benziyor aslında değil mi? İnsan ve dünya odaklı hayat yaşayan insanoğlu, evrenin merkezinin dünya olmadığını duyduğunda, algı dünyası şaşar… Kabullenemez. Bu büyük değişikliklerle mücadele etmek yerine reddetmeyi tercih eder. O “dünya merkezdir” deyince dünya merkeze dönüşüverecektir çünkü!

Sahi ya, nasıl “Her şey dünyanın etrafında” olmaz? Dünya nasıl evrenin merkezi olmaz?
Bilmez ki, insan da, dünya da evrenin bir parçası, bir detayı aslında. Koca bir bütünde, canlı-cansız kendi gibi sayısız varlıkla, evreni oluşturan bir detay sadece.

David Eagleman, Incognito isimli kitabında Galileo’nun keşfinden sonra son 400 yılda geldiğimiz noktayı gayet güzel özetler: “Keşfi izleyen 400 yıl, bizi merkezden daha da uzağa atarak, sonunda 500 milyon gökada grubu, 10 milyar büyük gökada, 100 milyar cüce gökada ve 2000 milyar kere milyar güneş içeren görünür evrende küçük bir nokta olarak yerimizi sağlam biçimde belirledi.”

Gelişen teknoloji yerimizi belirlemiş olabilir ancak geçen 400 yılda insanın değişime olan direnci değişmedi… Bildiğini sandığı ne varsa hepsini bırakmayı öğrenemedi…

Galileo’nun verdiği ders
Galileo’ya Kilise Engizisyonu baskısıyla yazılmış ve “Tamam, sözlerimden vazgeçiyorum, Dünya evrenin merkezidir” demek zorunda bırakıldığı metnin üzerine zorla imza attıran zihniyet başka formlarda yine var…
Neden var?

Evrenle ilgili bizi şaşırtan bazı gerçekleri, insanoğlu küçük ölçekte kendi hayatında uygulayamadığı için var.
Galileo’nun keşfi, insanı ve dünyayı merkez olmaktan çıkarıyordu. Merkez olmaktan çıkmak demek, yaşayan bir bütünün bir parçası, etkileşim içinde hareket eden bir sistemin bir kolu olmak demek.

Toplumlar da uzay sistemleri gibi. Bireylerin birbiriyle etkileşim içinde yaşayarak geliştirdiği veya geliştiremediği sistemler. “Hayır efendim, dünya sadece benim etrafımda dönüyor” dediği anda bozulmanın, çirkinleşmenin, adaletsizliklerin görüldüğü yerler.

Kendi içinde Galileo’nun keşfini yapmayanları, “dünyanın evrenin merkezi olmadığını”, yani kendisinin ve kendi algılayabildiği ölçüdeki çevresinin “dünyanın merkezi olmadığı” gerçeğine vakıf olamamışları tanıyorsunuz…
Her yerde çıkıyor karşınıza: Sokakta yürürken, bir toplu taşıma aracında, işte, okulda, alışveriş merkezinde, banka sırasında…

Trafikte, yürüyüş yaparken, markette alışveriş yaparken, kafede otururken… Havalı otomobilinin camından çöp atarken, tuvaletleri ondan sonra kimse girmeyecek gibi kullanırken, düzenli yaşam adına koyulmuş kaç tane kural varsa hepsini teker teker çiğnerken…

Kamerayı biraz daha uzaklaştırırsak onları haberleri izlerken, illeri, ilçeleri, ülkeleri yönetirken, “kendi gibi” olmayana veya hayvanlara zulmederken, çirkin şehirler yaratırken, ülkesinin kaynaklarını hunharca harcarken, kısaca milyonlarca insanı mutsuzluğa sürüklerken görüyoruz.

İnsanları tanımaya çalışırken, toplumlar politikacılara önemli görevler verirken, kendi hayatımıza yeni insanlar sokarken belki de bir tane soru sormalıyız: Galileo’nun yaptığı keşfi kendi dünyasında yapmış mı?

“Benim etrafımda dönen dünya”da yaşar gibi mi davranıyor yoksa kendisinin de anlamlı/anlamsız bir parçası olduğuna inandığı bir evren içinde yer aldığını bilerek mi? Başkalarının da yaşadığının farkında mı? Herhangi bir nedenden dolayı ayrımcılık yapıyor, insan ayırıyor/kayırıyor veya aşağılıyor mu?

İhtiyaç duymadığı ne varsa onları paylaşacak kadar yüce gönüllü mü?
Sırf kendine uymuyor diye başkalarına zulmetmeyi kendinde bir hak görüyor mu?
Yalan söyleyebiliyor mu?

Adalet eksik…

Adalet eksik…
Çiğdem Toker

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, kendisi ve bütün bir Türkiye için tarihsel nitelik taşıyan 21 Mayıs’ta, günün anlamına uygun tarihsellikte bir soru sordu:
“Neyiniz eksik? OHAL neden kalksın?”
Aslında “adalet” deyip yazıyı tamamlamak mümkün.

Dünyanın en kısa fıkraları gibi, dünyanın en kısa köşe yazısı olur, ihtimal, sakil de durmazdı.
Fakat değil mi ki Cumhurbaşkanı bu soruyu cumhura hitaben sordu. Değil mi ki “adalet”, 15 yıldır Türkiye’yi yöneten partinin ilk adı. Ve bir siyasi partinin ilk adı, kendisine yakıştırdığı, niyetlendiği halidir.

O halde “Neyiniz eksik” sorusuna “adalet” derken biraz daha uzun bir yanıt verelim. Verirken de yine Cumhurbaşkanı’nın aynı konuşmadaki başka sözünü rehber alalım.

Adında adalet olan partisiyle kendisini 998 gün sonra buluşturan 3. Olağanüstü Kongre’deki şu ifadeyi mesela:
“Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olup da Ak Parti’nin gönlünü kazanmayacağı tek bir kişinin dahi bulunmadığını düşünüyorum. Hiç kimse kendini ötekileştirilmiş hissetmesin, özgürlük alanını tehdit altında görmesin, geleceğinden umutsuz olmasın.”

Dikkat ederseniz Cumhurbaşkanı, gönül kazanmayı sadece AKP seçmeniyle sınırlamıyor; Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı diyor.
O vakit, OHAL KHK’leriyle, hiçbir idari ve hukuksal soruşturma yapılmaksızın görevlerinden ihraç edilmiş kamu görevlilerinin gönlü bu ifadeye dahil olmalı.

Dükkân ve iş halleri
OHAL’in kalkma zamanı olarak “huzura, refaha kavuşuncaya kadar” kriteri koyan Cumhurbaşkanı Erdoğan, devamla “Fabrikalarınız mı çalışmıyor, işyerinize mi gidemiyorsunuz, okullar mı kapalı” diye soruyordu.

Rastlantı bu ya, aynı gün Uluslararası Af Örgütü de OHAL döneminde işinden olan kamu görevlilerine dair raporu yayımladı. Rastlantı bu ya, bizim ekonomi sayfamızda Türkiye Esnaf ve Sanatkârları Konfederasyonu’nun dükkân verileri yayımlandı.

Cumhurbaşkanı’nın OHAL’in sürekliliğine gerekçe gösterdiği, işe gidebilme ve dükkânların açık olma halleri, cumhurun durduğu yerden şöyle görünüyor:

-Ocak-Nisan döneminde, 37 bin 743 esnaf kepenk indirdi (geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 3.1 artış.)

-33 bin öğretmen, 24 bin polis, 8 bin TSK mensubu, 6 bin doktor ve sağlık çalışanı, 5 bin akademisyen, 4 binin üzerinde hâkim ve savcı, 3 binin üzerinde Başbakanlık ve bağlı kuruluş çalışanı işine gidemiyor.

İhraç edildikleri kamu görevlerine bağlı sağlık, konut hizmetlerinden yararlanma hakkını kaybettiler. Pasaportları iptal edildiği için yurtdışında da iş arayamıyorlar.

Yüz binlerce insanın işi, buna bağlı olarak da doktora gitme, yani sağlık, barınma hakları eksik. İhraç edilen yüz binin üzerinde insan ve aileleri için dükkânların açık olmasının bir önemi yok. Oradan alışveriş edebilecek güçleri kalmadı çünkü.

Onlardan ikisi olan Nuriye Gülmen ile Semih Özakça açlıkla terbiye edilmeye karşı onurlu bir hayat amacıyla itiraz ettikleri ve işlerini geri istedikleri için 75 gündür açlık grevi yapıyorlardı. Gülmen ile Özakça’nın sabaha karşı yapılan polis baskınıyla alındıkları gözaltı hali bu yazı yazılırken sürüyordu.

Görmezlikten gelinen intiharlar, hiç bilmedikleri sektörlerde yaşamını yitiren, iş arayıp reddedilen eğitimciler… İlaçları, tedavileri kesilen çocuklar, ana babalar… 10 aydır yargıç önüne çıkmayı bekleyen yargıçlar, savcılar, gazeteciler…

Fabrikaların, dükkânların açık olmasının bir karşılığı yok onlar için.
OHAL’de adalet yok çünkü.