OHAL altında seçim…

OHAL altında seçim…
Rıza Türmen

Önce seçim sonucunu güvence altına alacak önlemler alındı. MHP ile ittifak yapıldı.Erken seçim kararından bir ay önce seçim yasası değiştirilerek seçim güvenceleri kaldırıldı. Doğan Grubu’na medyadan el çektirildi. Doğan grubu’nun gazeteleri, televizyon kanalları, haber ajansı sadık bir yandaşa devredildi. OHAL yedinci kere uzatıldı. Ve arkasından baskın seçim ilan edildi.

Peki ama bu koşullar altında yapılacak seçim, Anayasa’da belirtilen “serbestlik”, “eşitlik”, gizlilik ve dürüstlük ilkelerine uygun olacak mı?

Seçimlerin “serbest” ve “gizli” olması oy veren vatandaşlarla ilgili ilkeler. Burada önemli olan seçmenlerin bir baskı altında kalmadan özgür iradeleri ile oy kullanmaları ve kullandıkları oy nedeniyle bir yaptırıma uğramamaları. “Eşitlik” seçime katılan partiler ile ilgili bir ilke. Seçime katılan bütün partiler eşit fırsatlara sahip olmalı, eşit koşullar altında rekabet edebilmeli. “Dürüstlük” ise bütün bu ilkeleri birleştiren bir ilke. Bütün bu koşullar gerçekleşmişse, o zaman dürüst bir seçimden söz edebiliriz.

Seçimlerin ne zaman “dürüst” olduğunu gösteren uluslararası standartlar var. Bu standartlar AGİT’in 1990 tarihli Kopenhag belgesinde, Venedik Komisyonu raporlarında, AİHM kararlarında ve devletlerin uygulamalarında bulabilirsiniz. “Ben uluslararası standart filan tanımam. Benim yerli ve milli standartlarım var” derseniz, o zaman dürüst bir seçim yapmak gibi bir niyetinizin olmadığı anlaşılır.

Seçimle ilgili uluslararası kurallardan biri OHAL altında seçim yapılmaması. Seçim ancak normal bir hukuk devletinin koşullarında yapılırsa adil ve dürüst sonuç verir. Fransa’nın 2017 seçimlerini OHAL altında yapması bu kuralı değiştirmiyor. Kaldı ki, Fransa’daki OHAL’in temel hak ve özgürlüklere getirdiği sınırlamalar ile Türkiye’deki OHAL’in getirdiği sınırlamalar arasında dağlar kadar fark var.

Buna karşılık bir çok devletin anayasasında OHAL durumlarında seçimlerin ertelenmesine ilişkin hüküm var. İtalya, Almanya, Yunanistan, Polonya, İspanya, Hırvatistan Anayasaları buna bazı örnekler. Örneğin, Alman Anayasası’nın 115. Maddesi, olağanüstü hal durumunda, seçimlerin olağanüstü halin sona ermesinden 6 ay sonra yapılabileceğini belirtiyor. İspanyol Anayasası’nın 116. Maddesine göre, olağanüstü hal durumlarında meclisin görevine son verilemez.

Bu kuralın altında yatan düşünce, olağanüstü hal durumunda, seçimlerin serbest ve dürüst seçim olamayacağı, bu konuda mevcut uluslararası standartların aradığı koşulların gerçekleştirilemeyeceği. OHAL altında yapılacak seçimlerin serbest ve dürüst seçim olamayacağı kaygısı şu nedenlere dayanıyor:

a. OHAL’de Meclis yetkisini büyük ölçüde yürütmeye devrediyor. Meclis’in normal işlerini sürdürememesi muhalefetin de alınacak kararlarda etkinliğinin azalmasına yol açıyor. Türkiye’deki uygulamada ise, Meclis, OHAL döneminde tamamen devre dışı bırakıldı. Anayasa’nın açık hükmüne karşın, OHAL KHK’ları en geç 30 günlük süre içinde Meclis’te görüşülüp onaylanmadı.

OHAL temel hak ve özgürlüklerin sınırlandığı istisnai bir durum. Venedik Komisyonu’nun raporunda da belirtildiği gibi, temel hak ve özgürlüklerin, özellikle ifade ve basın özgürlüğü, toplantı ve gösteri özgürlüğünün güvence altında olmadığı bir dönemde, seçimlerin demokratik olmasından söz edilemez.

Türkiye’de basın özgürlüğünün durumu açık. 150 basın yayın organı KHK’larla kapatılmış, mal varlıklarına el konulmuş. 100’den fazla gazeteci cezaevinde. Medyanın %90’ı iktidarın kontrolünde. İktidarın sevmediği haberleri nesnel bir biçimde veren gazetecilerin bile işine son veriliyor. Muhalif basın üzerinde ağır baskılar var. Cumhuriyet yazarlarına verilen cezalar ortada.

Toplantı ve gösteriler ise zaten Valiliklerin emriyle yasaklanmış. Hükümeti eleştirmek için bir grup insan barışçı gösteri yapmaya kalksalar, polisin orantısız şiddetiyle karşı karşıya kalıyorlar. Yaka paça gözaltına alınıyorlar.

Bütün bunlara karşılık Sn. Başbakan “OHAL insanların normal yaşamlarını etkilemiyor” diyebiliyor. İşin gerçek yüzü ise, bütün otoriter rejimlerde olduğu gibi, Türkiye’de de insanlar normal yaşamlarını sürdürmek için seslerini çıkarmamaları gerektiğini öğrendiler. Korku yoluyla toplumun kontrol edilmesi ve depolitizasyonu böyle sağlanır.

Sorun elbette sadece OHAL değil. Başka sorunlar da var. Örneğin bir siyasal iktidar,erken seçim kararından bir ay önce, seçimlerin güvenliğini ortadan kaldıran bir yasa değişikliğini neden yapar? Bu sorunun yanıtını seçim günü alacağız.

Temel soru şu: Eşit fırsat sağlamayan, temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldıran, OHAL koşullarında yapılan bir seçimin galibi iktidar partisi ve başkanı olursa, bunun meşruiyeti nedir? Meşruiyet tartışmasını ortadan kaldıracak olan ise, demokrasi ortak paydasında birliktelik sağlamış bir muhalefetin, bütün engellemelere karşın seçimlerden başarıyla çıkması. Bu aynı zamanda Türkiye’de demokrasi ve özgürlüğün başarısı ve soluk alabileceğimiz yeni bir Türkiye’nin kurulmasının ilk adımı niteliğini taşıyacak.

Erken seçim ve ABD’deki rezervlerin azaltılması…

Erken seçim ve ABD’deki rezervlerin azaltılması…
Uğur Gürses

ÖNCEKİ gün seçim karar çıktıktan sonra en veciz sözü Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ söylemiş; “Bu seçimin sonucu, dünkü piyasaların verdiği tepkiden belli olmuştur.” Oysa Bahçeli’den ilk ağustos teklifi geldiğinde piyasalar düşmüştü.

1986’dan bu yana mali piyasaları, ekonomiyi izliyorum; çok sayıda değişkenin belirlediği piyasa fiyatlarından siyasi kerteriz çıkarmayı beceremedim.

Dolar kuru 3.70’den 4.10’a çıkarken “dış güçlerin işi”, 4.10’dan 4.00’e düşünce de “seçimin sonucunu belli eden kur seviyesi” olarak tescillemek evlere şenlik.

Salı günü MHP lideri Bahçeli erken seçim önerisinde bulunduğunda dolar kuru 4.15’e doğru yürürken, ertesi gün öne çekilmiş bir seçim tarihi ile karar alındığında 4.05 sonra da gece yarısı 4’e kadar gerileyen bir dolar kuru vardı.

Bahçeli’nin açıkladığı ağustos sonuna tarihlenen bir erken seçim için kaygılı olan piyasa, haziran sonuna tarihlenen bir seçim için tersi bir tepki vermişti. “Piyasa tepkisinin” arkasındaki varsayımlar da epey iddialı idi; “döviz kurunun uzunca bir süre böyle kalmasına izin vermezler, Merkez Bankası faiz arttırır.” Belli ki, hiçbir adım atmadan “sözlü müdahale ile işleri yürütürüz” diyerek, faiz arttırmadan arttırılmış gibi sonuçlara bugünden ulaşma amaçlı piyasalara telkin edilen hikâye bu. Oldukça naif değil mi? İkincisi de böyle “bıçak sırtı” durumlarda henüz ekonomik birimler pozisyon almadan oluşan piyasa fiyatlaması tamamen “taktikseldir”; yani anlık, geçici ve miktar yığılması olmadan yapılan işlemlerin sonucudur.

Kur 4.10’e dönünce “piyasa iktidarın kazanacağına ikna olmadı” mı diyeceğiz?

Temel soru şu; erken seçim sonrasında, giderek ekonominin uç birimlerine uzanan bugünkü borç geri ödeme sorunu çözülecek midir? Çözülecekse nasıl olacaktır? Dış finansman penceresi açılacak mıdır? Finansal alanda da giderek çok fazla biçimde kısıt haline gelen, çökmüş kurumsal yapı, kural bazlı işleyişler, hukukun üstünlüğü geri gelecek midir? Bu konuda, “erken seçim belirsizliğinin ortadan kalkması” dışında elimizde yeni bir bilgi yok. Ayrıca erken seçim kararıyla, sadece Mart 2019’daki yerel seçimlere uzanan 1 yıllık bir “seçim dönemi” açılmış oldu.

Yeri gelmişken, “erken seçim belirsizliğinin ortadan kalkması” söylemine dokunalım; her şeyin rutin olduğu bir ülkede olsaydı tamam, “büyük ferahlık sağladı” denirdi; OHAL altındaki bir ülkede “erken seçim belirsizliğinin ortadan kalkması” kara mizaha giriyor.

ABD’DEKİ VARLIKLAR AZALIYOR

Merkez Bankası’nın geçen hafta yayımlanan yıllık raporu, bankanın ABD’de Fed’de duran 30 tona yakın külçe altın varlıklarının sıfırlandığını ortaya çıkarmıştı. Bunun, Alman Merkez Bankası Bundesbank gibi ülkeye getirmekten çok öte anlamı olmalıydı. Çünkü altınlar Britanya Merkez Bankası ve Uluslararası Ödemeler Bankası BIS’e gönderilmişti. Yani “ABD’de de durmasın da…” denilerek bunun yapıldığı çok açıktı. Hem diplomatik gerginlik hem Suriye’ye askeri operasyon hem de ABD’deki Reza Zarrab tanıklığında başlayan Hakan Atilla davası sonrasında ortaya çıkabilecek olası bir ceza-yaptırım gibi olasılıklara karşı önlem alındığı anlaşılıyor.

Bu hafta da ABD Hazinesi tarafından, ülkelerce tutulan ABD devlet tahvili stok verileri açıklandı. Öyle gözüküyor ki; Türkiye kasım ayından bu yana, rezervlerinin bir parçası olarak tuttuğu ABD devlet tahvillerini sistemli biçimde azaltmaya başlamış. Azaltılan tutar 15.7 milyar dolar. Mevcut tahviller dörtte bir oranında azaltılmış. 30 ton altından çok daha fazlası demek.

Bankanın Aralık ayında döviz rezervleri azaldığı için, ABD tahvillerini de azaltması normaldi. Ancak izleyen aylarda görülüyor ki; döviz rezervleri toparlansa da Merkez Bankası’nın ABD’de tuttuğu devlet tahvillerinin miktarı azaltılıyor.

Kasım ayında 96.4 milyar dolarlık döviz rezervi bulunan Merkez Bankası’nın, 61.2 milyar dolarlık ABD devlet tahvili bulunurken; şubat ayına gelindiğinde rezervler 7 milyar dolar azalışla 89.3 milyar dolara gerilerken, ABD devlet tahvili miktarı ise 15.7 milyar dolar azaltılarak 45.6 milyar dolara gerilemiş. Özetle, ABD devlet tahvilleri rezerv azalışının iki katından fazla azaltılmış. 45.6 milyar dolarlık tahvil seviyesi ise Eylül 2012’den bu yana en düşük seviye.

Biri hem erken seçim kararının hem de ABD eksenindeki bu gelişmelerin tesadüf olmadığını söylese hiç şaşırtıcı olmazdı.

Tiyatro hayat, sinema sanat, televizyonsa bir mobilyadır…

Tiyatro hayat, sinema sanat, televizyonsa bir mobilyadır…
Çınar Oskay

Haluk Bilginer, Türkiye’nin şansı kabul edebileceğimiz bir oyuncu. Tiyatro, sinema, dizi; yer aldığı her projeyi yukarı taşıyan ender isimlerden. Şimdilerde internet dizisi ‘Şahsiyet’te alışılmadık bir karakteri canlandıran ustayla konuştuk.
Dünya çapında tek yıldızımız…
Ara sıra yurtdışında oynayıp ligimize dönen futbolcular gibi…
‘Masumiyet’teki tiradı sinema tarihimizin en iyi sahnesi seçildi.
Haluk Bilginer beyazperdeye, ekrana hep kalite getirdi.
Haftaya bir Hollywood filmi gösterime giriyor ama onu esas heyecanlandıran yeni yayımlanan ‘Şahsiyet’ dizisi.
Edebiyatımızın esaslı kalemi Hakan Günday’ın yazdığı, Onur Saylak’ın yönettiği dizi tabanca gibi!
Gına getiren dizilere benzemiyor.
Bitmek bilmeyen yakın planlar, bağıran çağıran insanlar yok.
En sıkı yabancı dizileri aratmayan bir öykü, prodüksiyon ve oyunculuk var.
Ay Yapım’ı yöneten Kerem Çatay’a bazen “Neden artık ‘Ezel’ gibi bir dizi çekemiyorsun” diye takılırdım.
Galiba sonunda bir aday belirdi.
Başroldeki Haluk Bilginer’le ‘Şahsiyet’i, hayatını ve Türkiye’yi konuştuk.

Şahsiyet’ değişik bir hikâye. Tür olarak nereye koyarsınız?

– Beni çok heyecanlandıran ve benzerleriyle karşılaşmadığımız bir senaryo. Bildiğimiz seri katil hikâyesi değil. Adam kahraman da değil, tipik psikopat da. Yok olması gereken insanların listesini yapmış. Alzheimer olunca nasıl olsa unutacağım diye başlıyor sırayla… Şahane bir kara komedi/gerilim. Hakan Günday çok iyi yazmış, Onur Saylak da çok iyi çekiyor.

* Sizi ilk kez bu yaşta bir karakter olarak görüyorum.

– Yaş alalım ama ruhumuz genç kalsın.

Sona yaklaşıyoruz

* Bir oyuncu için nasıl bir dönem bu?

– Olgunluk dönemidir herhalde. Bazı şeyleri sorun etmemeye başlıyorsunuz. Hayata başka türlü bakıyorsunuz.

* Nasıl?

– Öleceğini bilerek… Öleceğini bilen tek yaratık insan. Nedense bunu 30’lu değil, 60’lı yaşlarda anlamaya başlıyor. Sona yaklaşıyoruz. Shakespeare’in dediği gibi, “Zaman en büyük düşmanınız. Doğduğunuz andan itibaren ölüme doğru sürükleyen bir şey”.

* Ne oluyor bunu anlayınca?

– Empati, vicdan, insan olma özellikleri artıyor.

* Bir araştırma hatırlıyorum. İnsanın en mutlu yaşı 63 çıkmıştı. Doğru mu?

– Öyle mi? Ben 63 buçuğum! Ve bence doğru.

* Türk dizileri nasıl sizce? Dizi ihracatında ABD’den sonra dünya ikincisiyiz.

– Televizyonda çok iş yapıldığı için insanlar tecrübe kazandı, meleke kesp etti, eskilerin deyimiyle.

* Biraz çığırından çıkmadı mı? Abartılı yakın planlar, bağırış çağırış falan. Sizin kalibrenizde bir oyuncu için işkence olmalı.

– Ağır işkence tabii. Sadece izleyene değil, yapana da. Tüm ekibe işkence. Her hafta 150 dakika! Bunu regüle etmeleri gerekiyor. Standart olmadığı için gecenin 4’ünde trafik kazası oldu, set çalışanları öldü.

* ‘Ezel’ vardı mesela, efsane bir dizi. O kalitede bir dizi görebiliyor muyuz artık?

– Kalite düşüyor, senaryo tavsıyor. Yakın planlar; ben sana baktım, sen bana baktın. Çayı koy, demlensin, hâlâ birbirlerine bakıyorlar! Bence televizyonun geleceği internette. BluTV, Puhu TV… ‘Şahsiyet’te bölümler 60’ar dakika. Dünya standardı dramada maksimum bir saat, genelde 45 dakika. Sitcom’da 25 dakika. Türkiye’deyse 150 dakika!

Mesleksiz ünlülere ‘sanatçı’ diyoruz

* Tiyatroyu görev duygusuyla mı yapıyorsunuz?

– Öyle demeyelim, çok sevdiğim için yapıyorum. Tiyatro hayat, sinema sanat, televizyonsa bir mobilya. Televizyon sanatı diye bir şey olmaz. Sinema yönetmenin, tiyatro oyuncunun sanatı.

* Kutsadığınız bir şey değil ama…�

– Aman, aman, aman! Sakın! Efsaneleştirmeye gerek yok, neyse o!

* Böyle bir tartışma vardı değil mi?

– “‘Rolümdem etkilendim’ demek ya psikolojik rahatsızlıktır ya yalancılıktır” dedim. Saldırdılar. Oyuncu rolünden etkilenmez, nokta! Oyunculuk bir beceridir, marangozluk gibi. “Bu rol için altı ay bilmemkimlerle yaşadım.” Tanrı’yı oynadım ben. Ne yapacaktım? Altı ay Tanrı’yla mı yaşayacaktım! Selama abartılı hareketlerle çıkmalar falan… Mesleği bu çapaklardan arındırmak lazım.

* Dünya Tiyatro Günü’nde Twitter’da şunu yazmışsınız: “Sözün bittiği yerdeyiz ama sanat sözün bittiği yerde başlar.”

– Söz yetmediği için resim, beste yapıyoruz. İngilizce, Çince, Türkçe yetse neden beste yapayım ki? Bin kelime döksem ‘Guernica’yı anlatabilir miyim sözlerimle? Tiyatro da öyle.

Tanrı’yı da oynadım ben. Ne yapacaktım? Altı ay Tanrı’yla mı yaşayacaktım! Selama abartılı hareketlerle çıkmalar falan… Mesleği bu çapaklardan arındırmak lazım.

Mesleksiz ünlülere ‘sanatçı’ diyoruz

* Kadıköy’de polis ‘Sadece Diktatör’ gibi bazı oyunları yasakladığında, “Polis keşke tiyatro izlemeye gelseydi” diye yazdınız.

– Hiçbir sanat faaliyeti yasaklanmamalıdır. İzleyen içindir sanat. Ben sahnede “İnsan hali böyle bir şeydir” derim, siz de kendinizi, insanı anlamak, empati kurmak için seyredersiniz.

* Ülke gerildikçe ilgi arttı galiba tiyatroya…

– Kadıköy’de herkes bir salon açalım diye tatlı bir telaş içinde. Ama çok küçük bir kitleye yaptığımızı unutmayın. Türkiye’nin yüzde 80’ine tiyatro dediğiniz zaman akıllarına hiçbir şey gelmiyor. Yüzde 14’ü “Sinema gibi bir şey ama canlı yapılıyor galiba” diyor. Sadece yüzde 6’sı hayatında bir kere gitmiş. Türkiye İstatistik Kurumu’nun sayıları bunlar. Yani ülkenin yüzde 5’ine, 6’sına tiyatro yapıyoruz.

* Mehmet Aslantuğ “Oyunlar yasaklanıyorsa baskı yok denemez” derken bazı sanatçılar “Bu ülkede kimse baskı altında değil” çizgisindeydi. Nasıl görüyorsunuz?

– Tam sizin gördüğünüz gibi görüyorum.

* Nasıl yani?

– Gazetecisiniz, sizin nasıl gördüğünüz çok önemli. Benimki yaptıklarımla, söylediklerimle ortada.

* Madem merak ediyorsunuz; “Türkiye’de herkes çok özgür” diyen bir sanatçı için ‘Alice Harikalar Diyarı’nda diye düşünüyorum.

– Sanatçı ne idüğü belirsiz bir tanımlama zaten. Mesleksiz ünlülere ‘sanatçı’ diyoruz. Ben oyuncuyum mesela, öbürü heykeltıraştır, diğeri dansçıdır. “Ben sanatçıyım” diyene soracaksın mesleğin nedir abla? Biraz daha sanatla ilgilenmelerini tavsiye ederim.

* Açıktan muhalifsiniz, sizinle uğraşıyorlar mı?

– Uğraşmak isteyen herkes uğraşıyor.

* Hayatınız zorlaştı mı?

– Sizinki kolay mı?

* Hayır, değil.

– Bravo. Ben sizden niye farklı olayım? Ama bir şeyleri ‘rağmen’ yapmak zevklidir. Türkiye’de tiyatro kurmuş olmayı hiçbir şeye değişmem.

* Sizin kulvarınızda akla ilk gelenler Genco Erkal, Müjdat Gezen, Ferhan Şensoy… Bu isimler hep katı Kemalist çizgideydi. Sizse “Bu Atatürk’e tapınma hikâyesini artık geride bırakmak lazım” demiştiniz Hürriyet’ten Cansu Çamlıbel’e.

– Ne güzel, herkes farklı yerde dursun zaten. “Atatürk’ü anlamaya çalışalım” dedim. Atatürk adı kullanılarak onun istemeyeceği çok şey yapıldı bu ülkede. O yüzden onun adını kullanırken çok özenli olmamız gerekir. Dünyanın anladığını bu istismarcılar anlamamış görünüyorlar da o yüzden kurdum bu cümleyi. Atatürk’ü rahat bırakın. İnsanlar önce okuduklarını anlasa…

* “Baba figürü var, 90 yıldır tapınıyoruz” demiştiniz.

– Lidersiz hiçbir şey yapamamak… Bu kendini hiçe saymaktır. Çoban koyunlara lazımdır! Bizim toplum olarak kendi aklımızla hareket etmemiz lazım.

* AK Parti döneminde baba kültü hâlâ Atatürk mü sizce? Yoksa artık iki baba mı var?

Mesela İngiltere’de toplumun babası kimdir? Finlandiya’da kimdir? Belçika’da? Almanya’da? Yoktur. Demek ki olabiliyor. Babasız olabiliriz demek ki!

AMİRLE TİYATRO YAPILMAZ
Kadın oyuncuların Meclis’te sahneye çıkmalarına izin verilmemesine tiyatroculardan tepki yağıyor. Siz ne diyorsunuz?
– “Memur oyuncu olmaz” dediğimde bana söylemediklerini bırakmamışlardı. Gördünüz mü? Benim asıl derdim; o sahnede kalan erkek memurlarla! Memursanız amiriniz vardır, amirle tiyatro yapılmaz.

Bu kadar beyin göçüyor, telaşa düşen yok!

* Kızınız kaç yaşında?

– 11! Kendi torunumu kendim yaptım. Aracıyı kaldırdım!

* Hayatınızın diğer yarısı İngiltere’de. Kızınızın nerede yaşamasını istiyorsunuz? Birçok kişi göç ediyor Türkiye’den…

– Bu kadar insan ülkeyi terk ediyorsa oturup kendimize bakmamız gerekmiyor mu? Bu kadar beyin göçüyor, telaşa düşmemiz gerekmiyor mu toplum olarak? Bu telaşı görmüyorum, görmek istiyorum. Nerede yaşayacağı kızımın kararı.

* Kızınız için endişeli misiniz? Kutuplaşmayı nasıl görüyorsunuz?

– Kutuplaşma çok tehlikeli. İnsanları iç savaşa götürür. Çok tehlikelidir, çok! Evlat olunca yaşantınızda bir şey değişiyor. Sizden daha kıymetli bir şey geliyor dünyaya. Egonuz kayboluyor. Hiç düşünmeden canınızı verirsiniz.

* Çetin Altan son röportajımızda, “Türkiye’de kadın başkaldırısı bekliyorum” demişti. Olabilir mi?

– İran’da olanlara bakın, kadınlar yapıyor. Neden olmasın? Başlamış bile olabilir.

* Dünyada #metoo, #neveragain gibi hareketlerde tacizciler afişe edildi. Neden Türkiye’de kimse çıkıp bir şey söylemedi? Özellikle eğlence endüstrisinde?

– Bizde kol kırılır, yen içinde kalır. Kalmamalı. Kırılan kolu yenin içinden çıkarıp “Benim kolumu kırdılar” diyeceksiniz! Çaresini arayacaksınız bir daha kırılmaması için. Herhalde bir olgunlaşma süreci gerekiyor.

* Siz şimdi pişmanlık duyduğunuz şeyler yaptınız mı geçmişte?

– Benim erkek egemen bakışım hiçbir zaman olmadı. Tersine, nefret ettim. Tabiatımda öyle bir şey var.

Bizde kol kırılır, yen içinde kalır. O kol asla yenin içinde kalmamalı. Kırılan kolu yenin içinden çıkarıp göstereceksiniz. “Benim kolumu kırdılar” diyeceksiniz!

Kendi uydurduğu değerlerle çok vakit kaybediyor insan

* İki evlilik yaptınız. Eşleriniz oyuncu ya da şarkıcıydı. Neden acaba?�

– Yetenek çok cazip bir şeydir. Çok çekicidir. Siz yeteneksiz insan sever misiniz? Hiçbir şey yapmayan, boş boş oturan?

* Çapkın ruhlu bir insan mısınız?

– O ne demek, onu tarif ederseniz hemen söyleyeyim.

Erkek, tohum bırakmayı sever

* Evet, top yine bana geldi!

– Siz olmayan toplar fırlatıyorsunuz, ben de servisi karşılıyorum.

* Sürekli smaç geliyor!

– Biraz da siz oynayın. Çapkınlığın tarifini alacağız şimdi sizden… Herkes dinliyor mu?

* Hımm… Flört etmekten hoşlanan?

– Herkes flört eder. Her ilişki bir flörttür.

* Bunu nüfusun genelinden ya da mevsim normallerinden daha sık yaşayan? Don Juan’lık yani. Var mı sizde?

– Hayır.

* Hiç olmadı mı?

– Hayır. İmkân, fırsat, ortam neyi yarattıysa o. Gidip “Nerede ulan” diye bakınmıyorum. O bir rahatsızlık, tedavi edilmesi gerekir.

* Erkekler arasında epey yaygın…

– Erkek tohum bırakmayı sever. Doğadan bahsediyorum, horoz mesela. Ama düşünen, algılayan insanın işi o değildir.

* Evlilik nasıl bir şey sizce?

– Toplu yaşama geçişte uydurduğumuz bir şey. Bu odadaki herkesi yönetiyor olsam derim ki: “Sen bununla evlen, borca gir, çocuk yap, işime de karışma.” İnsanları kontrol etmek için… Doğada böyle bir şey yok. Kendi uydurduğu değerlerle çok vakit kaybediyor insan. Yazık oluyor güzelim zamana.

* E siz niye evlendiniz? Hem de iki kez?

– Başka ne yapacaksın bu toplumda! “Niye pasaportun var” diye de sorun o zaman. Kimse bırakmıyor ki çıkayım dışarı!

O meşhur tiradın hikâyesi

* Türkiye’de büyük patlamayı ‘Masumiyet’le yaptınız sanırım. Biliyor muydunuz böyle efsanevi bir sahne çıkacağını?

– Hayır ama o tiradı çok sevmiştim. Filmin senaryosu yokken o tirat vardı. Aklında hiçbir şey yokken Zeki bir gece oturmuş, yazmış. Sonra o tirat üzerine senaryoyu oluşturmuş.

* Nasıl çektiniz bu sahneyi?

– “Necessity is the mother of invention” (Gereklilik icadın anasıdır) diye bir İngiliz atasözü vardır. Şaryo kullanacağız, zemin eğimli, engebeli bir arazi, titriyor. Güneş batıyor, gün gidiyor. “Haluk, koyuyorum kamerayı, anlat” dedi Zeki. Kamerayı koydu ve anlattım, o kadar. Tek plan.

* Bir kerede!

– Evet. “Işık gidiyor, hadi abi”. Kuramadık, titriyor, saatlerce uğraştık olmuyor. Yoksa şaryo 360 derece dönecek, Güven’in (Kıraç) yanından geçecek, arkadaki sağır kız gözükecek. Saatlerce planlandı. Ama şartlar izlediğiniz gibi olmasını gerektirdi. Bu sahne öyle oldu işte.

Altın Palmiye hayatımı değiştirmedi

* Gelelim ‘Kış Uykusu’na… Nuri Bilge Ceylan’la Altın Palmiye kazandınız. İnsanın hayatı nasıl değişiyor bu ödülle?

– Benim değişmedi ama eminim Nuri Bilge’nin ya da yapımcının değişmiştir. Ben oynamakla ilgileniyorum, oyuncu olmaya çalışıyorum.

* Altın Palmiye çok önemli değil yani?

– Umurumda değil. Ödül, eyvallah… Çok teşekkür ederim, sağ olun. İzleyenlerin teveccühü, eksik olmasınlar. Ben yoluma devam ediyorum.

* Sinemanın iki dev yönetmeniyle çalıştınız. Nuri Bilge Ceylan ve Zeki Demirkubuz’la…

– Nuri Bilge çok iyi bir yönetmen! Onu hemen söylemeliyim. Oyuncudan çok iyi anlıyor, algıları açık. Neyi, nasıl anlatması gerektiğini biliyor. Bir kelime, bir hareket daha lazım diye saatlerce konuşuyoruz. İpek halı işler gibi ince ince…

* Zeki Demirkubuz’un tarzı nasıl?

– Zeki de çok iyidir. Masumiyet’i çok iyi çekti. Bazı yönetmenler görüntüyle fazla ilgilendiği için, ‘mana’ya vakit bulamayabilir. Ama resmin içinde ne oluyor? Anlattığı masala önem verenler daha başarılı.

Oyuncu olmak için psikoloji, felsefe okuyun

* Övmek için söylemiyorum, dünya çapında tek yıldızımız sizsiniz. Bu Londra’da aldığınız eğitimle mi ilgili? Yoksa şans mı?

– Kafanızdaki hedefleriniz, planlarınız yaratıyor şansı. İstanbul’da oturup Devlet Tiyatrosu’nda memur olsaydım beni İngiltere’den kim arardı ki?

* Okuduğunuz okul ‘London Academy of Music and Dramatic Art’, İngiltere’nin en iyilerinden. Oyunculukta eğitim ne kadar önemli?

– Çok önemli ama oyunculuk eğitimi olması şart değil. Psikoloji, felsefe okuyup tiyatro kollarında başlarsanız daha iyi bir oyuncu olursunuz. Oyunculuk bir beceridir. Yapa yapa kendimize öğretiriz.

* Felsefe, psikoloji derinlik mi katıyor?

– Sınırlar genişliyor, yelpaze açılıyor. Diğer tecrübeler size değer katar.

* Ya yetenek?

– Yetenek, merak dürtüsüyle sevdiğin bir şeyin ısrarla üzerine gitmek, yapmaya çalışmak, sürekli yeniden denemek, başarırız olup tekrar denemektir. Her resim yapan ressam değildir.

* Yetenek mi tutku mu bu?

– Yetenek yoksa tutku da olmaz. “Ben oyuncu olmak istiyorum” diye gelen genç arkadaşlara ilk sorduğum soru şu: “Bu gece yatağına yat ve düşün: Oyunculuk dışında bir şey yaparak eşit derecede mutlu olabilir misin? Cevabın evetse sakın oyuncu olma.” Bu kadar basit.

Hollywood’un potansiyel seyircisi 7 milyar

* Arada yurtdışına gidip sonra Türkiye’ye dönen futbolcular gibisiniz.

-Geçen ay Hollywood’da bir film çektim ama Şahsiyet’teki Agah beni daha çok heyecanlandırdı. Dönüp çekimlere başlamayı dört gözle bekledim.

* Hollywood filmlerinde biraz oryantalizm kurbanı olmuşsunuz. Ortadoğulu gerilla, mafya gibi stereotipler… Bu rahatsız ediyor mu sizi?

– Hayır, hepsi benim için birer deneyim. Bağımsız Hollywood sineması farklı olabilirdi. Ama çok büyük bir endüstri. Potansiyel seyircisi
7 milyar. Bir filme 200 milyon dolar harcayabiliyorlar çünkü
1 milyar dolar kazanabileceklerini düşünüyorlar.

* Dev Hollywood yapımı ‘Ben-Hur’da rol aldınız. Uçurum var mı arada?

– Onlar da aynı kamerayı, ışığı kullanıyor. Fark; insana ayrılan zaman ve tanınan şans. Para… Küçük bütçeli denilen bir filmde bile TIR’lar, karavanlar, koşuşturanlar… Standart çok önemli.

* Haftanın sekiz güne çıkması için dilekçe vermeyi düşünüyorum. Dört gün setteyim, üç gün tiyatrodayım. Ama çalışmazsam sıkılırım zaten.
* Erken saatleri hiç sevmem, gece adamıyım. Beni sabaha kadar çalıştır ama sabah dokunma. Adımı bile hatırlamam.

Şöhret, mesleğin yan etkisi

* Hayatınız nasıl geçiyor?
– Haftanın sekiz güne çıkması için dilekçe vermeyi düşünüyorum. Dört gün setteyim, üç gün tiyatrodayım. Ama çalışmazsam sıkılırım zaten.

* Sabah erken mi kalkarsınız?
– Hayır. Erken saatleri hiç sevmem, gece adamıyım. Beni sabaha kadar çalıştır ama sabah dokunma. Adımı bile hatırlamam.

* Kafa dinlemek için ne yaparsınız? Ne bileyim, eve gidince bir kadeh şarap içer, Netflix’i açar mısınız?
– Çay demlerim. Şarabı arkadaşlarla içerim, tek başıma içmeyi sevmem. Çiftliğe giderim, ormana bakarım, tavukları beslerim.

* Çiftliğiniz mi var?
– Evet, şehre bir saat mesafede. Ördeklerim, tavuklarım, ineğim ve bir yavrusu var. Kuşlarım, güvercinlerim, kumrularım var. Doğayı seviyorum, muhteşem bir mucize.

* Tatile nereye gidersiniz? Londra’yı özlüyor musunuz?
– Londra tatil değil ki, ikinci evim. Orada da yaşıyorum. Yazın kızım denizini sevdiği için Bodrum’a gidiyoruz.

* En sevdiğiniz filmler?
– ‘Paramparça Aşklar Köpekler’, ‘Gözleri Tamamen Kapalı’, ‘Baba’ filmlerini ve Charlie Chaplin’in dehasını severim. Türkiye’den sorarsanız Onur Ünlü’nün ‘Sen Aydınlatırsın Geceyi’ filmini… Görmediyseniz mutlaka izleyin.

* Sokakta rahat yürüyebiliyor musunuz?
– Hayır. Gözlük, şapka, kadın kıyafetine bile girsen tanırlar! Şöhret vesaire hep yolculukta başınıza gelen şeyler, hedeflenecek şeyler değil. Mesleğin yan etkileri.

“Bu dengelerde hiç kimse Türkiye’yi kaybetmek istemez…”

“Bu dengelerde hiç kimse Türkiye’yi kaybetmek istemez…”
İpek Özbey

20 Ocak’ta başlayan Zeytin Dalı Harekâtı’nın 64’üncü gününde Afrin’de tam kontrol sağlandı. Hükümet yetkilileri sırada Sincar ve Menbiç olduğunu dile getiriyor. Amerikan sözcüsü ise “Menbiç’ten çekilmeyiz” açıklaması yapıyor. Emekli Büyükelçi Uluç Özülker’e göre Menbiç meselesi uzlaşıyla biter, ancak Irak’ta durum farklı… Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceği, terörle mücadele, küresel ekonomi savaşları ve bugün Varna’da masaya yatırılacak Türkiye- Avrupa Birliği görüşmelerini Özülker ile konuştuk.

PKK Afrin’i terk etti, Sincar’da da barınamayacağı görülüyor… Terör örgütünün çözülüşünü yorumlar mısınız?

Sincar bizim hudutlarımıza aşağı yukarı 90 kilometre uzakta ve yaklaşık 2 bin civarında PKK’lının bulunduğu varsayılan, çevresi dağlarla kaplı bir yer. Orada 12 PKK kampı var. Sincar esas olarak Haseke’ye doğru bir tramplen olarak düşünülmeli. Bir anlamda Suriye’nin kuzeyine geçirilecek olan teröristlerin ilk toplanma ve transit bölgesi. İkinci bir özelliğiyse; Kandil önemini kaybetmemiştir ama PKK yöresel olmaktan, bölgeselliğe evrilmiştir. Yöresellik Kandil merkezliydi. Bölgeselliğe geçtiği, bir anlamda meşruiyet kazandırılmaya çalışılan terör örgütü statüsüne girdiği zaman Suriye’ye kadar uzandı. Sincar’ı da daha çok yöneticilerin bulunduğu bir merkez haline dönüştürdüler.

Sincar’a da bir Zeytindalı operasyonu nasıl bir sonuç doğurur?

Resme büyük açıdan bakmak lazım. Normal şartlarda değerlendirdiğimizde Suriye ile Irak arasında çok büyük bir fark var. Esad seçimle iş başına gelmiştir. Sözdedir veya değildir; Birleşmiş Milletler’de meşru hükümet olarak tanınmaktadır. Rusya’nın da mutlak desteğine sahiptir. Ama devletinin toprak bütünlüğü ve egemenliği açısından bakıldığı zaman fevkalade riskli bir konumdadır. Dolayısıyla kendisi sahip ve hâkim olamadığı ölçüde çevreden yaratılmış olan tehlikelere maruz kalmış bir ülke olarak Türkiye’nin gidip orayı kurtarmaya çalışması fiili bir durumun ifadesidir. Suriye’de toprak bütünlüğü tekrar sağlandığında ve terör bitirildiğinde benim oradan çıkacağım kesindir.

Zaten Türkiye’nin de dile getirdiği resmi politika böyle. Suriye ve Irak arasında ciddi bir fark var derken, Irak’ta bir riskten söz ediyorsunuz sanırım.

Bugünkü koşullarda özerk olmuş olsa dahi oradaki Kürt bölgesi herhangi bir şekilde Irak bütünlüğünün dışında değildir artık. Ve bunun olabilme şansı da ortadan kalkmıştır. Karşınızda Bağdat’ta bir hükümet, toprak bütünlüğü ve egemenliğiyle Irak diye de bir devlet vardır artık. Suriye’de yaptığımı Irak’ta yaptığım takdirde bir devlete müdahale etmiş oluyorum.

Peki; politikamız ne olmalı?

Barzani nasıl bitti, hatırlayın. Türkiye, İran ve İbadi bir araya geldikleri anda Barzani’nin sonu geldi. Önce İbadi ile anlaşacaksınız. Türkiye; İran ve İbadi ile anlaşıp, Irak’ı bu manada temizleyecek. Temizledikten sonra da İbadi’ye, “Al bundan sonra bu topraklar tertemiz senindir, burada yeniden bir PKK unsurunun yerleşmemesini gözetmek de senin görevindir. Burası senin toprağın olduğu için biz burada kalıcı olamayız. Sen bu görevi yapamadın mı, yine gelirim” diyeceksiniz. Ama Suriye’de olduğu gibi, o bölge güvenli hale gelene kadar orada kalamazsınız.

Menbiç’e harekat kesin gibi… ABD’nin son açıklaması ise “Çekilmeye niyetimiz yok, Menbiç’te kendimizi savunuruz” şeklindeydi.. Sonuç için öngörünüz?

Ben orada biraz farklı düşünüyorum. Türkiye’yi hiç tatmin etmeden, Türkiye’yle empati yapmadan Amerika’nın her şeyi tek başına yapabilme şansı yok. Amerika için en büyük risk jeostratejik önemi nedeniyle Türkiye’yi kaybetmektir. Öte yandan Rusya için en büyük yarar Türkiye ile Amerika’yı biraz daha kapıştırıp, NATO’ya kadar sirayet edecek çöküşü hazırlamaktır.

Yani Amerika ve Rusya için kilit ülke konumundayız. İki devletle birden ilişkiyi doğru sürdürüyor muyuz?

Tabii. O dengeleri bugüne kadar tuttuğumuz gibi bundan sonra da götürebiliriz. Şimdi S400’leri aldık, Amerika’yla da Patriotları görüşüyoruz. İtalya ve Fransa ortak yapımı olan füze sistemleri için de oraya gittik.

Çok basit bir mantık yürütülüyor ya, bu soruyu o yüzden yönelttim size. “ABD’yle ilişkiyi iyi tutarsak, Rusya’yla bozuşuruz” gibi bir hava yaratılıyor…

Buna katılmıyorum. Tabii Türkiye olarak Trump ile yüzde yüz barışacağımızı söylemek çok zor. Ama buna karşılık Putin’in Türkiye’yi kaybetmek istemesini düşünmek de çok zor. Her ikisi de yüzde yüz dost mudur, hayır! Kendi çıkarları kapsamında bu işi düşünüyorlar. Bu yüzden dengeleri akıllı bir politikayla ayakta tutmak lazım. Burada devreye diplomasi giriyor. Savaş araçtır, müzakere masasında barış yapmaya mecbursunuz.

Bu, “Savaş açmak varken diplomasi kurmayı zayıflık” olarak gören yeni Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton zihniyetiyle mümkün mü?

Neocon politikalarında biat kültürü ön plana çıkar. ABD, Türkiye’den vazgeçtiği takdirde bölgede ciddi bir etki altına girer ve Türkiye’yi Rusya’ya kaptırırsa bu durum dengeleri çok değiştirir. Hafta başında Rusya’da sözcülerden biri açıklama yaptı, “Gelecek, Rusya-Türkiye-İran üçgeninde oluşacaktır” dedi. Herkesin kendine göre bir düşüncesi var. Bu dengelerde hiç kimse Türkiye’yi kaybetmek istemez. Gazeteciler Cumhurbaşkanımıza “Batı’da konu nedir” diye sordular, “Recep. Tayyip. Erdoğan.” diye cevap verdi. Benim gördüğüm kadarıyla Amerika’da neocon politikalar hâlâ iş başındadır. Daha da önemlisi biat etmeyen bir Türkiye olarak düşündükleri Türkiye’de Cumhurbaşkanımız başta olmak üzere bir takım değişimlerin yapılmasına dönük zorlamalara girme noktasındadır.

Daha açık ifade eder misiniz?

FETÖ olayının da CIA’in işbirliğiyle yapılmış bir zorlama olduğunu düşünüyorum. Bana göre Zarrab olayı da bu baskılardan biri. 11 Nisan’da karar açıklanacak ve ceza çıkması bekleniyor. Türkiye’yi ekonomik olarak daha da zorlamak istiyorlar. Kürt meselesinde de aynı şeyi yapıyorlar. Amerika, empati yapmadan Türkiye’yi zorluyor. Çünkü Türkiye onları dinlemiyor, kuş avuçta durmuyor artık. Biat etme kültürüyle geriye döndürme yollarını arıyor.

Menbiç’e geri dönersek… Silahlı Kuvvetlerimiz girer mi?

Menbiç meselesinin uzlaşıyla biteceğini düşünüyorum. Amerika’nın çatışmaya girmesi Türkiye’nin büsbütün Rusya’ya yaslanması olur. Bu Amerika’nın işine gelmez. Menbiç’te Amerika’nın öyle büyük bir menfaati yok.

Fırat’ın doğusu söz konusu olduğunda…

ABD orayı terk etmez. Mümkün değil. Oraya girdiğimiz zaman ABD’yle karşı karşıya kalırız.

Fırat’ın Doğusuna geçilmezse ‘terörün kökü kazınmış’ sayılır mı?

Siz de oraya gidemeyeceğinize göre Amerika’yla savaşa mı gireceksiniz? Baktığınız zaman asker kafası biraz daha farklıdır. Bir korgeneralle bir tümgeneral Menbiç’te kalktılar, “Biz burada Türkiye’yle savaşırız” dedi. Yeni verildi bu demeçler. Dışişleri sözcüsü konuştu, bu konuya değinmeden Afrin’de insan haklarından bahsetti. Asker kafasıyla gittiğiniz zaman farklı. Amerika da şu anda Pentagon kafasıyla hareket ediyor. Fevkalade yanlıştır.

BAŞARILI BİR DİPLOMASİ YÜRÜTÜLDÜ

Balyoz ve Ergenekon davalarında ‘ordu bitti’ diye baktık biz. Evet; komuta kademesi zayıflamıştır ama iş vatan ve yürek olduğu zaman ordunun neler yapabileceği ortaya çıktı. Bu arada teknolojik olarak TSK’nın bir noktaya geldiği de anlaşıldı. Bugün herkes Afrin ve El Bab’ı gördüğü zaman “Vay canına, Türkler de bir yere gitmemiş o kadar, dikkate almak lazımdır” dedi yeniden. Tabii her şeyin bir hududu var. Kiminle mücadele ettiğinizi de bir noktada dikkate almak gerek. Ben Amerika’yla savaşamam ama diplomasiyle oyunumu oynarım. Suriye politikasında yanlışlar vardır ama Afrin operasyonunda başarılı bir diplomasi yürütülmüştür. En basit şekliyle, bir şey olduğunda Cumhurbaşkanı hemen telefon açıp bilgilendirme yapıyor. İran’a, Putin’e “Endişe etmeyin” diyebiliyor. Hem askeri hem diplomatik olarak Afrin’de başarılı bir süreç yönetildi…

İRAN’A DİZ ÇÖKTÜRDÜĞÜ GÜN…

“İran’a diz çöktürmek kolay değildir. Amerika, içeriden yıkmaya çalışacaktır. Şii hilalindeki etkisini yok etmek için de mücadeleye girecektir. Bunu İsrail ve Körfez işbirliği kapsamında, aynı zamanda kuzeyden inerek yapmaya çalışacaktır. Bu meselelerin çözümü için Türkiye, Rusya’yla olduğu kadar İran’la da işbirliği yapmak mecburiyetindedir. O zaman Şii kuşağındaki diğer grupları da etkileme şansına sahiptir. Ancak bir risk vardır. Bunu yaptığında Şii kuşağındaki İran mevcudiyeti Türkiye’nin aleyhinedir. Dolayısıyla aynı zamanda bunu da önlemesi gerekir. Bu noktada Türkiye’nin menfaati Amerika’yla birlikte hareket etmeyi gerektirir. Çıkarlarımızla oradan gelecek sonuçlar örtüşmüyor. Fevkalade dikkatli, çok başarılı bir diplomatik atakla bu işi çözmemiz gerekir. Çünkü İran’a diz çöktürdükleri gün sıra Türkiye’ye gelir. Burada bir Kürt devletinin Amerika yönünden hedef olduğu artık bir sır değildir. Türkiye’nin bunu birlik ve beraberliği arttırarak, Silahlı Kuvvetleri dahil güç dengeleri içinde kendini kanıtlayarak başarabilmesi mümkündür. İç politikamızı da bu manada gözden geçirmemiz gerekmektedir.

ŞAHİNLİKTE TRUMP’I AŞACAKLAR

– ABD sadece bizimle sorun yaşamıyor. Hoyrat politikası bütün dünyayı ürkütüyor… Askeri bütçedeki muazzam artış da bunun süreceğini gösteriyor…

Gelin 2015 yılına gidelim. Trump 2015 yılında bir grupla toplantıya katılıyor. Bu toplantının organizasyonunu Lübnan asıllı Amerikalı bir işadamı yapıyor. Bakın 2015 diyorum; Trump henüz seçilmemiş. Kendi aralarında Trump’a “Biz seni destekliyoruz” diyorlar. Suudi Arabistan meselesi de o toplantıda ortaya atılıyor, şimdi Körfez’in nasıl dizayn edildiğine bakın. Burada “Benim iki hedefim var. Biri Rusya’dır. Rusya’yı sabote edeceğim. Soçi ve Astana süreçleri bir propagandadır, ben bunlarla uğraşacağım. Suriye meselesinde de kalıcıyım” deniyor. İkinci hedef de İran… O toplantıda konuşulanlar bir bir hayata geçiyor. Şimdi de Rusya-Amerika arasında silahlanmak suretiyle bir bilek güreşi başlarken, Çin ile ticaret savaşı yürütüyor. Trump dünyayı karmakarışık hale getiriyor.

Burada size yine Türkiye’yi soracağım…

Yine jeostratejik önemiyle orada top yekûn oturan bir ülke. Ama dinlemeyen ve biat etmeyen kendi politikalarını üreten bir ülke. Bıçak kemiğe dayandı, haklıyız aslında. Bu koşullar altında evvela bize McMaster’ı gönderdiler, arkasından da Tillerson’ı. McMaster sopaydı, Tillerson yumuşak yüzdü.

Şimdi?

Şimdi Pentagon ağırlıklı bir politika öne çıkarılıyor. Eskiden CIA, Dışişleri ve Pentagon farklı sesler çıkarıyorlardı. Şimdi öyle değil. Yeni dışişleri bakanı Pompeo ile birlikte şahinlikte Trump’ı aşacaklardır. CIA’in başına profesyonel işkenceci olarak bilinen Gina Haspel’ın getirilmesi de şahinleştiklerinin işaretidir.

HERKES BİRBİRİNİN AYAĞINA BASIYORI

– Amerika Çin’e 50 milyar dolar ek gümrük vergisi yükledi… Daha da artacağını açıkladı… Bütün bunlar küresel ticaret savaşının işaretlerini mi veriyor?

Ortadoğu petrolleri fevkalade önemlidir. Ancak artık Amerika’da varil başına fiyat 60 dolara çıktığı zaman kaya gazı otomatik olarak devreye sokuluyor. Eskisi gibi bağımlı değil. Ama Çin, Ortadoğu petrollerine yüzde 60 oranında bağımlıdır. Amerika, Ortadoğu bölgesine hâkim olarak Çin’i çevreleme politikası uyguluyor. Hürmüz Boğazı bu noktada çok önemlidir. Çünkü dünya rezervlerinin yüzde 65’inin bulunduğu bölgedeki tek çıkış yoludur. Bunu İran’a terk etmek onun için felaketle sonuçlanır. Bugünkü Dünya koşullarında bir yandan Pasifik’te bitmiş olan müzakereler bozuluyor. Trump, Dış Ticaret Örgütü’nün canına okuyor. Zamanında kurulmuş olan dünya finans ve ticaret sistemini adeta politikalarıyla son verme noktasına getiriyor. Aynı zamanda en son çelik ve alüminyum konusunda attığı adımla yeni bir rekabet politikası yürütüyor. Herkes birbirinin ayağına basmaya başladı. Bu fevkalade riskli bir şeydir. Trump ne kadar kalır, onu da bilmiyorum.

– Türkiye nasıl etkilenir?

Türkiye de bu kapsam içinde bir faktördür ama tek başına burada bir anlam ifade etmez.

TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİ: VARNA’DAN NE ÇIKAR?

Bugün, Varna’da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da katıldığı bir toplantı yapılacak. Ve Türkiye-AB ilişkileri ele alınacak. Bu toplantının bizim için önemi nedir?

Varna’da yapılacak zirveye aslında dönem başkanı olarak Bulgaristan başbakanı, bunun dışında da konsey ve komisyon başkanları katılıyorlar. Yani bu genişletilmiş bir zirve şeklinde yapılmıyor. Ancak uzun süreden beri ilk kez yapılan zirve toplantısı olması nedeniyle önemli. Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkilerin mesafeli olduğu bir dönemde yapılması nedeniyle ilişkilerin yeniden normale dönmesi yolunda bir adım teşkil edebilecek diye düşünüldüğü için önem taşıyor.

Peki bu zirveden ne çıkar?

Üç başlık halinde görmek mümkün. Birincisi burada görüşülecek konular güncel konulardır. Göç meselesi, Türkiye’ye verilecek para, genişletilmiş gümrük birliği ve Türkiye-AB ilişkilerinde nasıl bir canlanma sağlanabilir; bunlar ele alınacak. İkincisi; iki büyük çıbanbaşı var. Biri Ege ve Kıbrıs’tır. En son konsey toplantısında Kıbrıs konusuna çok net bir biçimde değindiler. Diğeri her halükarda Türkiye’nin insan hakları ve demokrasi konusundaki sicilidir. Biliyorsunuz Türkiye, Avrupa Konseyi’nde yeniden gözetim altına alındı. Bu konuda herhalde tenkitkâr olacaklardır. Kıbrıs ve bu konu bir araya geldiğinde zannediyorum çok ileri gidebilme şansımız olmayabilir. Üçüncü husus da Hollanda’nın referandum döneminden kalan bir takım sıkıntıları var. Avusturya’nın her zaman bildiğimiz sıkıntıları mevcut. Almanya’nın yine Türkiye’ye yönelik problemleri var. Mesela Almanya, genişletilmiş Gümrük Birliği’ni şu sırada hayata geçirmeyeceğine dair bir karar aldığını açıklamıştı. Bu koşullar altında Varna’dan pek fazla bir şey beklemem ama her şeye rağmen temassız geçen dönemlere mukayeseli düşünüldüğünde ileri bir adımdır. Önemli sonuçları olmasa da konuşmak daima, birbirini anlamak ve çatışmaların önüne geçmek için doğru bir yoldur.

Ülke olarak çok ilerledik ama toplum olarak çocukluk devrine geriledik…

Ülke olarak çok ilerledik ama toplum olarak çocukluk devrine geriledik…
Yenal Bilgici

‘Hayat’… ‘İnsan Olmak’… ‘Zamane’… ‘Seyyar’… Geçen hafta kaybettiğimiz psikiyatri profesörü ve yazar Engin Geçtan’ın kitaplarının isimleri bunlar. Bilgece yazılmış, hem bizlerin hem de Türkiye’nin (ve dünyanın) haleti ruhiyesini bir çırpıda gözler önüne seren kitaplar… Kelimenin her anlamıyla bir bilgeydi Geçtan. Anlattıklarını okuduğunuzda -sizi kendinizle, acılarınızla yüzleştiren sözleri dahil- kana kana bir bardak su içmiş gibi ferahlardınız. Bir kitabını bitirdikten sonra hemen diğerine başlardınız. Yine bir solukta okunan ve bizleri sarsıcı bir psikoterapi seansına çağırdığı son kitabı ‘Orada Bir Arada’ vesilesiyle Geçtan’la kısa süre önce bir röportaj yapmıştık. Rahatsızlığına rağmen, büyük bir incelik göstererek sorularımızı cevaplamıştı. Bu röportajı onun sağlığında yayımlayamamanın üzüntüsü ve aziz hatırasına saygıyla sunuyoruz.

Kitabınız ‘Orada Bir Arada’daki psikoterapi grubunun üyesi olan Mahidevran, yurtdışında yaşadıktan sonra Türkiye’ye dönmüş. Kendi ifadesiyle “Burada büyümüş olduğu halde ‘bu kafayı yemiş’ ülkede zorlanıyor”. O kadar ‘kafayı yedik’ mi hakikaten?
– Bir psikiyatr olarak kamuya açık bir teşhis koymam etik olmaz. Mahidevran, hiçbir şeyin değişmediği bir ülkeden (İsviçre’den) geldiği için, bizimki gibi alışıldık sağduyudan uzak bir toplumun onun kafasını karıştırması doğal.

Sağduyudan çok mu uzağa düştük?
– İnsanların biraz olsun saçmalığa da ihtiyacı vardır. Ama bu, bizim yaşadığımız gibi, kısaca sağduyu dediğimiz ortak değerlerimizden fazla uzaklaşırsa, hiç uğruna adam öldürmeler bile yaşanabiliyor.

Yine Mahidevran, yıllar sonra karşılaştığı toplumu şöyle anlatıyor: “Hırçın, çocuksu, küstah, benmerkezli, çok yalnız insanlar ve bu yalnızlıklarının farkında değiller. Fark edilmek için çırpınıyorlar.” Bu hasta bir toplum mudur?
– Vaktiyle ‘normal’ sözcüğü tedavülden kalkmıştı, sanırım sıra şimdi ‘hasta’ sözcüğünde.

‘Çılgın’ sözcüğüne geçelim o halde. Yaklaşık 10 yıl evvel Milliyet’ten Filiz Aygündüz’e verdiğiniz bir röportajda “Türkiye harika bir çılgın” demiştiniz. Harikalığı aşındı mı arttı mı Türkiye’nin? Ve çılgınlığı? Ne dersiniz?
– Dozunu kaçırıp arızaya dönüştü sanırım. Tehdit altında güdülenen bir toplumuz biz. Dibe vurmaya beş kala sıçrar, toparlanırız. Yoksa Merkezi Asya’dan bu topraklara yaptığımız çok devletli seyahat mümkün olmazdı. Buraya geldiğimizde kurduğumuz imparatorluk dağılmışken küllerimizden doğmamız da mümkün olmazdı. Eski Fransız devlet başkanlarından Jacques Chirac’ın bir sözü vardır: “Türkiye’nin büyük devlet olmaktan başka seçeneği yoktur.”

KAOSUN KENARINDAYIZ AMA İÇİNE DÜŞMEDİK
Yıllar önce, toplumsal kutuplaşmanın, dinamizmin de bir ifadesi olduğunu yazmıştınız. Ama bu dinamiklerin bizi ileriye mi taşıdığını yoksa bir kısırdöngüye mi yol açtığını görmek gerektiğinin de altını çizmiştiniz. Şimdi ne dersiniz; ileri mi gittik yoksa geriledik mi?
– Ülke olarak çok ilerledik ama toplum olarak çocukluk dönemine geriledik; hatta bazılarımız neredeyse taş devrine geriledi.

Peki özel olarak ‘regresyon’u (gerileme) sorsam… 2016’da Ayşe Arman’a verdiğiniz röportajda “Bu yaşadıklarımız kolektif regresyon” demiştiniz. Aşabildik mi?
– Hayır; aşacaksak da bu birkaç kuşak gerektirebilir. Üstelik dünyanın genel halinden de etkilenen bir olgu bu.

İnsanlar soruşturmalarda birçok kuruma güven duygusunun azaldığını söylüyor. Buna hukuk sistemi de dahil, eğitim kurumları da basın da. Neye yol açar bu güvensizlik hali?
– Üst sistem zaafı, insanların sorunlarını kendi yöntemleriyle halletmelerine neden olabilir. Bu şekilde iş gören çete tarzı oluşumlar ortaya çıkabilir. Eğitim kurumları zaten gerileme halinde. Cehaletin yarattığı boşluğu dolduracak bilimdışı akımlar, daha fazla sahne almak için hazır bekliyorlar.

Bugünlerde en çok konuşulan kavramlar ‘vicdan’ ve ‘adalet’. Bunların yokluğundan dolayı mı konuşuluyor yoksa kavramların kendisi mi değişti dersiniz?
– Vicdan, adalet, izan, sağduyu ve daha niceleri son yıllarda giderek iptal edildiler. ‘Kimler tarafından’ sorusuna girmeyeceğim. Çünkü bu kimlerin işi olursa olsun asıl sorumluluk bizim. Ucu kendimize dokunana dek kılımızı kıpırdatmadık.

Toplumsal yaşantı açısından en tehlikeli olan nedir? Depresyonun artması mı, şiddetin yükselmesi mi, kutuplaşmanın derinleşmesi mi yoksa bambaşka bir şey mi? Ve biz bu açıdan nerede duruyoruz?
– Şöyle cevap vereyim: Kaosun kenarında duruyoruz ama içine düşmedik.

ATATÜRK’TEN SONRA GELEN YÖNETİCİLER TOPLUMU İLERİYE GÖTÜRECEK DONANIMA SAHİP DEĞİLDİ
Toplumsal yaşantımızda sizde hayret uyandıran bir gelişme var mı?
– Var. Bu kadar çok sayıda insanın tarikat benzeri oluşumlara ve bazı habis güçler tarafından imgeleştirilmiş figürlere, bunların ne olduğunu anlayıp ardında nasıl güçler olduğunu soruşturmadan kendilerini teslim etmiş olmalarına hayret ediyorum. Bu, ciddi boyutta bir kimlik boşluğunun göstergesi. Atatürk’ten sonra gelen yöneticilerin toplumu ileriye taşıyacak donanıma sahip olmamasının, hazırdan yararlanmakla yetinip toplumun gelişmesine katkıda bulunamamalarının bunda payı olabilir.

“Ben bu ülkeyi, bu toplumu hiç anlayamıyorum artık” dediğiniz oluyor mu?
– İlerlemiş yaşıma rağmen günümüz toplumunun dinamiklerini hâlâ anlayabildiğimi sanıyorum. Gördüğümüz, her zamanki potansiyelin farklı ifade biçimlerinden ibaret. Anlayamadığım şeyler, üst sistemde olup bitenler.

SOSYAL MEDYADA TİRYAKİLEŞTİKÇE YALNIZLAŞIYORUZ
Yeni kitabınız ‘Orada, Bir Arada’ daha önceki kitaplarınızın içine tek tek bizleri de katmış gibi… Dr. Q’nun (yani sizin) gözetiminizde bir psikoterapi seansına katılan, toplumun farklı kesimlerinden insanları izliyoruz. Bu defa siz bize anlatmıyorsunuz da, sizinle doğrudan konuşuyor gibiyiz. Neden böyle bir kitap yazdınız?
– İlk iki mesleki kitabımın dışında yazdıklarımın nedenleri yok. Yani nedenleri varsa da ben bilmiyorum. İlk iki kitap o konularda Türkçe’de boşluk olduğu için yazılmıştı. Diğerleri kendimin de beklemediği zamanlarda içimden geldiği gibi yazılıverdiler. Zaten proje insanı değilim. Modern fizikle tanıştıktan sonra neden-sonuç düşünce tarzından daha da uzaklaştım.

Kitaptaki grup psikoterapi seansında birbiriyle ilk defa karşılaşan, geçmiş ortak yaşantıları olmayan kişilerin ilk başta birbirlerine epey kızgın davrandıklarını görüyoruz. Beraber hiçbir şey yaşamamış olmalarına rağmen birbirlerine neden bu kadar kızgınlar?
– Bunun sebebi korku. Korkuyorlar.

Korkudan konuşalım o halde. Psikoterapi grubunun bir üyesi “Kendimizi düşman bir dünyada hissetmekten söz edildi. Biz düşman gördüğümüz o alanda saldırıya uğramaktan mı korkuyoruz, saldırmaktan mı” diye soruyor. Sizce hangisi? Neden bu kadar korkuyoruz?
– Kitapta da yazdığım gibi saldırı senaryosunu kim yazmışsa saldırı potansiyeli de ona aittir.

Ne demek bu?
– Yani kendi kızgınlığımız bize dışarıdan gelecekmiş gibi yaşanır. Aile dinamikleri ve toplumsal yapı değiştikçe, teknoloji hayatlarımızı işgal ettikçe yalnızlaştık ve birbirimize giderek daha muhtaç hale geldik. Birbirimizden beklentilerimiz arttıkça da kızgınlığımız arttı. Hepimiz, derinlerde tutmaya çalıştığımız bu öfkenin bir vesile ile denetimden çıkmasından korkarız. Çünkü böyle bir durum, çevremizden dışlanma, iyice yalnız ve çaresiz kalma tehlikesini de beraberinde getirir.

Yalnızlığımızı telafi etmenin bir yolu artık çok daha fazla zaman geçirdiğimiz sosyal medya mı?
– Bu konuda konuşacak yeterli birikimim yok ama sanki ortada bir kısır döngü var gibi. Sosyal medyada tiryakileştikçe yalnızlaşıyoruz, yalnızlaştıkça teknolojik iletişim araçlarına yöneliyoruz.

BEDELİNİ ÖDESEK DE HAYATI UCUZA ÇIKARMAK İSTİYORUZ
“Giderek daha çok sayıda insan, ancak karşısındaki insanda kendi sorunlu yanlarını gördüğünde onu hissedebiliyor. Sadece kendilerininkine benzer sorunları olan kişilerle dayanışıp bunu ilişki zannediyorlar” diyorsunuz kitapta. Eksik bir ilişki mi bu? Neye yol açıyor?
– Ancak kendi yansımalarını bulduğu insanlarla ilişki, bana göre, insanın kendisini, kendiyle ilişki içine hapsetmektir. Bu nedenle çok yalnız olduğu halde bunu hissetmeyen insanların sayısının az olmadığını sanıyorum. Yoksa aslında sözünü ettiğiniz durum ilişkisizlik demektir. Dayanışmayı ilişki sananlar var; oysa dayanışma, ilişkinin sadece bir boyutudur.

Bir de şunu yazmışsınız: “Toplumumuzda karşılıklı ya da tek taraflı dert anlatmayı ilişki zanneden çok insan var.” Hakikaten bu, neredeyse tek ilişki kurma biçimi haline geldi. Niye böyleyiz biz?
– Yardımlaşmaya yatkınızdır ama birbirimizi kullanmayı da iyi biliriz. İç dünyalarımızı içtenlikle paylaşmayı ise bildiğimizi sanmıyorum. Bu konu ikiyüzlülüğe kadar gidebilir.

Önceki kitabınız ‘Zamane’de, çocukluğunuzun geçtiği İkinci Dünya Savaşı yıllarında bile büyüklerin bu kadar kaygılı olmadığını yazmıştınız. Şimdiyse çocukların bile kaygı duyduğunu söylüyorsunuz. Neden? Ne değişti?
– O zamanlar, bugün sıcaklıkla hatırladığım bir birliktelik duygusu vardı. Bugün ise giderek artan sayıda insan erken yaşlardan itibaren soyutlanmışlık duygusu yaşıyor.

“Eskiden insanlar birbirlerinin evine akşam oturmalarına gidermiş, sadece birlikte olmak için. Şimdi araya ‘Birlikte yemeğe çıkalım’ diye tamponlar koymadıkça insanlar birbirleriyle ne yapacaklarını bilmez halde” diyor psikoterapi grubunun bir üyesi. Birbirimizle ne yapacağımızı bu denli unuttuk mu sahiden?
– Kendi kuşağım ve benden öncekiyle kıyaslandığında ciddi bir tarz değişikliği mevcut. Şimdilerde insanlar yaptıkları işi seviyor olabilirler. Eskidense o işin kendisinden çok, işi birlikte yapmaktan zevk alınırdı.

Türkiye’de de şikâyet kültürünün çok yaygın olduğunu söylüyorsunuz. Hatta “Şikâyet, etkili bir uyuşturucu” diyorsunuz. Biz neden bu kadar şikâyetçiyiz olan bitenden ve neden şikâyet etmekten başka bir şey yapmıyoruz?
– Kendimize ve dünyamıza olan sorumluluklarımızdan kaçınmak için. Yani bedelini ödesek de hayatı ucuza çıkarmak için. Kolayı seçme eğilimini geçmişten getirdiğimiz için sosyokültürel nedenleri hakkında fikrim yok.

HİÇBİR KULÜBE AİT OLMAYAN BİR MİLLETİZ
Bugün özellikle beyaz yakalılar arasında sık konuşulan mevzulardan biri ‘gitmek’. Gidip bir başka ülkede yeni bir yaşam kurmak… İnsanlar neden bu kadar radikal ve zor kararları konuşur oldu sizce?
– Yaşamım boyu zaman zaman duyduğum bir söz vardır: Dirençli doğalarından ötürü Türklerin yabancı toplumlara zor uyum sağladıkları söylenir. Hiçbir kulübe ait olmayan bir millet olduğumuz için doğru olabilir. Göçmen Türklerin yaşlılıklarında zorlandıklarına ABD’deki yıllarımda doğrudan tanık oldum. Tıp fakültesini bitirdiğimizde, aynı zamanda ABD’ye gittiğimiz bir arkadaşım var. Tasarladığım beş yıllık eğitimi tamamladıktan sonra ben buraya döndüm, o orada kaldı. Yıllarca haberleşmedik ama son zamanlarda buraya arada bir gelir gider oldu. Geldiğinde beni telefonla arıyor ama zaman zaman gerginlik yaşanıyor.

Neden?
– Benim burada kalmayı seçmiş olmama kızdığı çok belli ve konu sık sık oraya geliyor. Neler yaptığımı sormuyor bile. Ben ise onun orada kalmış olmasını kendi seçimi olarak gördüm ve üzerinde düşünmedim.

Bu genel bir eğilim mi?
– Yurtdışında yaşamayı seçen birkaç arkadaşım daha, yıllarca aramadıktan sonra e-postamı her nasılsa bulup bana yazdılar. Kendilerini yalnız hissettikleri, dertli oldukları çok belli. “Yaşlandıkça toprak çeker” diye bir söz duymuştum. Ne kadar doğruymuş. Kendi isteğimle yıllardır İstanbul’da yaşadığım halde, son dönemlerde yoğun bir Ege özlemi yaşıyorum ben de.

Peki yeni kuşaklar? Şimdi gitmek isteyenler hakkında ne düşünürsünüz?
– Tabii ben kendi kuşağımın yaşantılarından örnekler aktarıyorum. Yeni kuşakların dünyaları farklı. Dünya bir göçmenler gezegenine dönüşmekte zaten. Ülkenin geleceğinden kaygı duyan ya da çocuklarının eğitim kalitesini düşünerek gitmeyi seçenleri anladığımı sanıyorum. Umarım buradan tam kopmazlar; çünkü anlattığım gibi bu, ileri yaşlarda insanları zorlayabiliyor. Etrafındaki herkes Noel’i kutlarken senin kendini bunun dışında hissetmen bile bir sıkıntı.

YIKILAN YAPILAR BENİM ACILARIMDAN BİRİ
Şehir ve şehircilik üzerine tartışmalar artıyor. Büyükşehirler müthiş bir dönüşüm içinde; eski binalar yıkılıyor, semtler ‘dönüşüyor’. Aidiyet duygumuzu azaltır mı bu? Neye yol açar?
– Tarih duyusundan yoksun bir toplumuz. Köklerimizi hiç tanımıyoruz, melez bir toplum olmamızın zenginliğinin farkında değiliz. Kendi tarihimizi merak bile etmiyoruz. Buna eğitimli denilen kesim de dahil. Ortaklaşa kabul edilen bir tarihe sahip çıkmayan toplumlar sakat kalırlar. Orta yaşlarımda bunu fark edip kitaplar okuyarak telafi etmeye çalıştığım halde bu konuda kendim de hâlâ fakirim. Yıkılan yapılar ise benim acılarımdan biri. Kişisel tarihimi yok eden o cahillerin tümünü lanetliyorum.

KENTLERDE YAŞAYAN İNSANLARIN COĞRAFYASI YOKTUR
Sık kullandığınız, bu kitapta da başvurduğunuz bir ifadeniz var: “Her figürün bir fonu vardır ve fon olmaksızın da figür olmaz.” Peki toplumsal olarak nasıl bir fonumuz var bugün?
– Bulanık. Dolayısıyla figür olarak pek net algılanamıyoruz. Bu da ait olduğumuz toplumu zaman zaman anlaşılamaz hale getiriyor.

Ama siz anlıyorsunuz. Toplumu anlama çalışması sırasında, zaman ve mekân sıkışmasının etkileri üzerinde çok duruyorsunuz. Önce mekânı sorayım. “Kentlerde yaşayan insanların coğrafyaları yok gibi” diyorsunuz. Ne anlama geliyor coğrafyası olmamak?
– Kentlerde yaşayan insan, çevresini iç mekân olarak algılar. İç mekânların da coğrafyası yoktur.

Neden?
– Kentler, doğadan kopuk modellere göre planlanmış olduklarından. Benim kuşağımda coğrafya diye dünya şehirlerini öğretmişlerdi. Doğayla ilgili bilgilerim hâlâ sığdır.

Bir yandan kitapta “Doğadan kopmak insanı, gezegenin en yalnız ve kırılgan varlığı haline getirdi” diyorsunuz. Neden?
– Çünkü evrimle edinilen kibir sonucu bütünden kopup bir başımıza kaldık. Bence inandığımızın aksine, akıllı olan doğa, aptal olan biziz. Bedelini de ödemekteyiz. Biz gittikten sonra, birbirini tamamlayan uyumlu ve dengeli bir bütün olan doğa varlığını yine sürdürecek.

“Gezegenden kovulmamız sandığımızdan da yakın bir zamanda olabilir. Ve biz bunu hak etmiş varlıklarız, tarihimiz boyunca gelecek kuşakları hiç düşünmeden yaşadık” diyorsunuz kitapta. Stephen Hawking de bu sene yüz yıllık bir süre biçmişti insanlığın bu gezegendeki ömrüne. Bu ‘son’ duygusu iyi yönde bir atılım yapmamıza sebep olur mu yoksa beraberinde boş vermişliği mi getirir?
– Ülkelerarası iklim ya da enerji konferanslarındaki direnişler ve teknolojiye paçayı kaptırmış olmamız herhalde sorunuza cevap olur. Gelecek kuşakları düşünmeden yaşamayı sürdürmemiz çok yazık.

Önem verdiğiniz bir diğer mesele de büyükşehirlerde yaşayanların zaman kavramıyla baş edememesi. Hatta ‘Bazılarının kumandası kendinde değil’ diyorsunuz. Kimde peki kumanda?
– Üst-sistemlerde. Ölçülebilir doğrusal zamana göre yaşamak onun bir ürünüdür. Bugünkü dünya da bu modele göre yaşar. Bir kitabımda da yazmıştım. Benim çocukluğum kadar yakın dönemlerde bile saate sadece vapura yetişileceği zaman bakılırdı.

SADECE ÇOCUKLUK VE ÖLÜM VARDIR, ARALARINDAYSA BİR ŞEY YOKTUR
Televizyon seyrediyor musunuz? Bunca bağır-çağır tartışma programlarının popülerliğini neye bağlarsınız? Bir insan neden yorgun argın evine geldikten sonra sonu gelmez bir gürültü gibi görünen tartışmaların içine sürüklenir?
– Kavga seyretmeyi sevmem. Çünkü olayın keyfini onlar çıkarır ve ben sadece bakarım. Üstelik televizyon programların çoğu benim yaşımda birine içeriksiz ve yüzeysel geliyor. Dolayısıyla seyretmiyorum; iyi oyunculukların da sergilendiği bir dizi hariç. [Vatanım Sensin] Tabii biraz da İzmir’de doğup büyümüş olmamın etkisi var. Çünkü konu şimdilik Yunan işgalindeki İzmir ve direniş hareketleri. Yunanlılar şehrimi terk edene dek bu diziyi izlemeyi bırakmam herhalde.

Siz nasıl çalışırsınız? Çalışma rutininiz nedir?
– Bu soru nedense bana şu sözü çağrıştırdı: “Sadece çocukluk ve ölüm vardır. Aralarındaysa hiçbir şey yoktur”

Ne okuyorsunuz? Bugünkü dünyayı, insanları daha iyi anlamak için ne okumamızı önerirsiniz?
– Bu ara pek okumuyorum. Son dönemlerde daha çok modern fizik ve tarih okurdum. Şu anda yanı başımda Rumi kavramıyla ilgili bir kitap var; kitap ilgimi çektiği halde okuma tempom ‘Slow boat to China’ [tadını çıkararak, yavaş yavaş]. Öneride bulunabilecek kadar kitap kurdu değilim.

Şimdi ne üzerinde çalışıyorsunuz?
– Tembellik…

Çocuk cinsel istismar ve erkek meselesi…

Çocuk cinsel istismar ve erkek meselesi…
Yonca Tokbaş

2008 yılında da, 18 aylık bir bebeğe yapılan cinsel istismar üzerine herkes ayaklanmıştı. Kampanyalar başlatılmış, isyan edilmişti.

O zaman da, erkek meselesine hiç girilmemişti.
Çocukken ayrı, genç kızken ayrı, genç bir kadınken ayrı, evli ve çocuklu bir kadınken ayrı uğradığım muhtelif cinsel tacizleri dile getirdim, yazdım, paylaştım.
En sonuncusunda dava açtım, avukatım Hasan Ayaz sağ olsun, sayesinde davayı kazandım.
Bütün süreç sırasında çok kere davadan vazgeçebilecek noktaya geldim. Oysa benim yaşadığım, hayli “şanslı” ve kısa bir süreçti.

Arkamda bir destek ordusuyla BEN bile vazgeçebilme hissine kapıldıysam, dar gelirli, az eğitimli bir kesimde bunu bir çocuk ve bir kadının yapmasını beklemek, zaten cinsel istismardan perişan bir kadın ve çocuktan beklenecek en üst ek eziyet!
Kadın ve çocuk susmaz, susturulur bakın! O susar sen konuş demek, yetemez.
En acı, karanlık ve çirkin sorun da budur.

Sen ve ben, şehirli eğitimli, paralı pullu bu şahane sırça köşklü yaşamlarımızdayken, tacize uğramamış olanımız var mı?
YOK!
Peki sen ben o biz, kaç kişi açtı ağzını konuştu?
AZ.
Kaç konuşan, o çok nefis modern, medeni, eğitimli anası-babası ailesi arkadaşı tarafından bu konuda destek gördü?
AZ.

Destek verenlerden kaçı “Bana da oldu, dava yıllar sürer, ben senin yanındayım, yalnız değilsin” gibi “moral” verirken seni aslında susmaya, durmaya bir şekilde vardırdı?
ÇOK.
Ha destek gördü, davaya gitti, dava açtı; hakimi-savcısı-polisi-jandarması, hatta bazen avukatı, -dikkat çoğu da illa erkek- bu saydıklarımdan da psikolojik veya hatta cinsel taciz görmeden kaçı davanın sonuna kadar dayanabildi?
AZ.

Kaç kişi davasını kazandı ve rezil hissettirilmedi?
Bu kadar ifşa edildikten sonra, hangisi sokakta HAKLI olmanın hakkıyla yaşamına devam edebildi?
Cevap olarak az mı desem, yok mu desem bilemedim.
Kendimizi kandırmakla oyalanmayalım.

Cinsel taciz konusunda atılacak gerçek adımlar, KÖKTEN DEVRİM niteliğinde uzun soluklu bir süreçtir.
Bu sosyal ve saptanması en güç hastalığın kökünü, nedenlerini sorgulamadan, tartışmadan “susma susturma” deniyor.
İçimdeki öfkede, ortalarda naralar atanlardan bazılarının da bu konuda aile ve arkadaş ortamında, konunun büyütülmemesi konusunda salık vermiş olmalarının payı vardır.

En özünde usandığım, bu ikiyüzlülük ve algı yönetimi ustalığıdır!
Susulmayacak, konuşulacak bir konu varsa o da ERKEK meselesidir!
Bu konuda bütün cinsiyetler acilen hep birlikte eyleme geçerek devrim yapmalıdır!

Bu ülkede bir suç için idam istem ve söylemi, uzun vadede sadece kadınları idama götürebilecek bir başka risktir. Suçsuz anaları da yakarlar, mağdur kadınları da “rızası vardı” söylemi altında sallandırırlar, dikkat edelim derim.
Bu ülkede çoğunlukla suçlunun erkek olduğu durumda, hâlâ daha çözümün de, nedeninin de, nasılının da gidip gelip kadına ve çocuğa, yani mağdurun kendini koruması ve kurtarması esası konusuna bağlanması kronik bir hastalıktır.

Kadını çocuğu korumak, konuşturmak ikinci adım. Birinci adım suçu işleyen ve çoğunlukla erkek olan kişinin nasıl bu hale geldiğini, erkek meselesine nasıl çözüm bulacağımızı, neler yapmamız gerektiğini tartışmaktır.
Erkek TABU olmaktan çıkmalıdır.
İşte o gün, hiçbir kuvvet kadın ve çocuğu susturamayacaktır.
Yonca
“devrim istiyorum”

Savaş taraftarlarına bir çift sorum var…

Savaş taraftarlarına bir çift sorum var…
Levent Gültekin

Öncelikle şunu belirteyim: İslamcısı, ulusalcısı, milliyetçisi, iktidarı ve muhalefetiyle toplumun büyük bir kısmının ‘Yürüyelim arkadaşlar’ marşını söylediği bir ortamda, “Durun, nereye yürüyorsunuz, ne yapıyorsunuz?” demek kolay bir şey değil.

Çünkü “Bir dakika, ne yapıyorsunuz?” diyenin ‘vatan haini’ denerek linç edildiği bir ortamda, bir insanın ağzını açıp bir şeyler yazması, söylemesi için hakikaten deli olması lazım.
Sorun sadece linç edilmek de değil. İktidarın hamasetle bütün ülkeyi teslim aldığı böyle bir ortamda farklı bir şey söylemenin pek bir yararı da yok. Çünkü kimsenin farklı bir söze kulak verecek hali yok.

Fakat bütün hakaretlere, bütün insaf ve vicdan dışı saldırılara, ‘Yazmanın, konuşmanın hiçbir yararı yok’ duygusunun yarattığı ağır baskıya rağmen yazmaktan, söylemekten de geri duramıyorum.
Çünkü bu ülkenin bir evladı olarak sorumluluk duygusu taşıyorum. “Ne haliniz varsa görün!” deyip arkamı dönüp gidemiyorum.

İktidarların, yanlış politikalarının faturasını, yoksul insanların çocuklarına ödetmesini kabullenemiyorum.
Gidemediğim, ruhumu koparamadığım bu ülkenin daha iyi ve yaşanabilir olması için çabalamaktan başka bir seçeneğimin olmadığını düşünüyorum.

Bu nedenle iktidarın yarattığı korkuya teslim olup savaşla barış getireceğini, huzurlu bir yaşam kuracağını sananlara yöneltmek istediğim, benim de zihnimi kemiren sorular var.
Türkiye Afrin’e adına ‘Zeytin Dalı’ dediği bir savaş ya da operasyon başlattı.

“Ortadoğu’nun cehenneme döndüğü bu dönemde ülkeyi savaşa sokmak o cehenneme girmektir” diye itiraz ettiğimizde “Ne yani sınırımızdaki terör devletine göz mü yumalım?”, “ABD’nin kurduğu tuzakları görmezden mi gelelim?” türü itirazlar geliyor.

ABD’nin sınırımıza kamyonlarca silah sevkiyatı, Türkiye’nin gözünün içine bakarak Türkiye’nin düşman gördüğü PKK’nın yan kuruluşu YPG’yi güçlendirme çabaları, farklı ülkelerin Türkiye aleyhine hesapları ve adımları bu ülkenin her bir evladı gibi elbette beni de endişelendiriyor.

Fakat “Savaş tek yol, başka seçeneğimiz yok” diyen iktidarın kayığına binmeyi de ne aklım kabul ediyor ne de gönlüm.
Neden mi?
Anlatayım.

Bugün yapılanların ne kadar doğru, ne kadar ülke yararına olduğunu anlamak için biraz geriden başlayalım.
Bugünkü duruma nasıl geldik?
Irak işgalinden sonra ABD gözünü Suriye’ye dikmişti.
Fakat Türkiye’yi ve dünyayı ikna edemiyordu.

2005 yılında Bush’la yaptığı görüşmede Erdoğan, “Yapmayın, Suriye’de Esad’dan daha iyi bir lider bulamayız” diye ABD’ye direnmişti.
Çünkü bundan en büyük zararı Türkiye görecekti.
2011’de Suriye karıştı veya karıştırıldı.

Bir de baktık ki Suriye’nin parçalanmasının felaket getireceğini söyleyen Türkiye, Suriye’deki savaşı kışkırtan, göstericilere destek veren, hatta ABD’yle birlikte muhaliflere silah, cephane gönderen ülkelerin en ön safında.
Ülkedeki aklıselim sahibi herkes “Suriye parçalanırsa bundan en büyük zararı Türkiye görür” diyerek yazdı, uyardı.

Fakat iktidar hiçbir uyarıyı dinlemedi.
Dinlemekle kalmadı aynen bugün yaptığı gibi bu tür uyarıları yapanlara “Vatan haini” dedi.
Ülkesini zerre kadar seven herkes Suriye politikasının Türkiye’nin başına iş açacağını görüyordu.

Bu kadar basit bir gerçeği görememiş veyahut iktidarda kalmayı öncelik edindiği için görmek istememiş ABD ve İsrail’in kayığına atlamış insanların bugün “Tek seçeneğimiz savaş” demelerine inanmak, tek dertlerinin, tek önceliklerinin Türkiye olduğunu düşünmek… Bana çok tuhaf geliyor. Size gelmiyor mu? Gelmiyorsa niçin gelmiyor?

Oradan bir Kürt devleti çıkacağını bile bile Suriye’yi parçala, ortaya Kürt devleti çıkınca da “Bizim için çok tehlikeli!” diye feveran et.
Bir tuhaflık yok mu sizce de?
Diyelim ki yanıldılar. Diyelim ki bu kadar açık bir gerçeği öngöremediler.

Peki şu anda Türkiye Suriye’de tam olarak ne istiyor?
Suriye’nin bütünlüğünü mü yoksa bölünmesini mi istiyor? Hangisi Türkiye’nin menfaatine?
Lafta “Suriye’nin bütünlüğünden yanayız” diyorlar, değil mi?

Peki öyleyse “Rejim İdlib’e yürüyor orayı ele geçirecek” diye feveran etmelerini neyle açıklayacağız? Suriye’nin bütünlük kurma çabalarından niye endişe duyuyorlar?
Ya da Suriye’yi bölmeye çalışan ÖSO denen yağmacıları desteklemeyi neyle izah edeceğiz?

Hem “Suriye bölünmesin, Kürt devleti kurulmasın” deyip hem de Esad’ın ülkede kontrolü sağlamasından rahatsız olmak… Hangi ruh halinin, hangi amacın ürünüdür sizce?
Bunun üzerine düşünmemiz gerekmiyor mu?

Bunca çelişki, bunca tuhaflık, bunca ‘yanılma’ ortada dururken “Savaş bizim tek seçeneğimiz” diyen iktidarın arkasına dizilmek, ona inanıp savaşın barış, huzur getireceğine sanmak vatanseverlik oluyor öyle mi?
İçeride toplumu korkuyla yönetmek, istediği her şeyi yapabilmek için OHAL’i fırsat gören bir iktidarın savaş kararını ülke lehine bir adım olarak görmek, iktidarın yanlışlarına ortak olmaktan başka bir şey değil.

Vatanseverlik aklını, sağduyusunu kaybetmiş, iktidarda kalmayı öncelik haline getirmiş bir iktidarın peşine takılmayı değil, daha önceki yaptıklarına bakarak şimdiki yaptıklarından endişe duymayı gerektirir.
Vatanseverlik sonuca bakarak tutum belirlemeyi değil, o sonucu neyin ortaya çıkardığı üzerinde düşünmeyi gerektirir.

Çünkü yangını çıkaranın o yangını söndüreceğini düşünmek pek akıllıca bir iş değil.
Lafı dolandırmadan söyleyeyim: İktidarın önceliği ne yazık ki Türkiye değil.

Korkuya teslim olmuş, bu korkuyla ne yaptığını bilmez haldeki, birinci önceliği iktidarda kalmak olan insanların Türkiye lehine bir iş yapmaları neredeyse imkansız.
Peki ne yapalım?
ABD’nin, PKK’nın kolu YPG’ye kamyonlarca silah sevkiyatından endişe duymayalım mı?

Ya da PKK’nın sınırımızda bir devlete kavuşmasını umursamayalım mı?
Türkiye, yaklaşık 40 yıldır ‘bölünme’ korkusuyla yaşıyor.
Çatışmayla, savaşla, bu korkuya sebep olan sorunu çözeceğini sanıyor.

Bunun için on binlerce evladını toprağa verdi. Milyarlarca lirasını bomba olarak dağa taşa attı. Buna rağmen 40 yıldır bir arpa boyu yol almadı. Tam tersine, sorun daha da derinleşti.
Öncelikle bu korkudan kurtulmamız, hiçbir sonuç getirmeyen çatışmacı politikalardan vazgeçmemiz gerekiyor.

Önce içeride huzuru, barışı tesis etmemiz, toplumsal bütünlüğü sağlamamız, sonra da sınırın öte yanında kim olursa olsun onlarla diyaloğa, dostluğa dayalı ilişki geliştirmemiz gerekiyor.
Düşmanlık politikalarıyla ülkemize de bölgemize de huzur getiremeyiz. Bugüne kadar getiremedik de.

Düşmanlık politikaları komşumuz, akrabamız olan insanları ABD, İsrail ve Rusya gibi devletlerin oyuncağı olmaya zorluyor.
Oturup konuşarak anlaşacağımız, uzlaşacağımız insanları kendimize düşman yaparak onları ‘büyük güçler’in kucağına itmek pek akıllıca bir politika değil.

“Filan devletin şöyle hesapları var.” “Falan devlet Türkiye’ye şöyle tuzaklar kuruyor.”
Eğer böyle tuzaklar, aleyhimize hesaplar varsa tüm bunlarla ancak içeride toplumsal bütünlüğünü sağlamış, kurumlarıyla, kanunlarıyla demokrasisiyle güçlü bir devlet olursak baş edebiliriz.

Hukuku yok eden, toplumsal barışa dinamit koyan, kurumları birer birer işlevsiz hale getiren, ülkeye büyük zarar veren OHAL’i kendi iktidarı için fırsat gören bir yönetimle ne güçlü toplum ne de güçlü devlet olabiliriz.
Uyguladığı yanlış politikalarla içeride devleti zayıflatan, yıkıma sürükleyen iktidar, “Dışarıdan devletimize saldırı var, savaşmalıyız” diye hepimizi onun yanında durmaya zorluyor.

Bütün bunları düşünmeden savaşa taraftar olmak, iktidarın yaydığı korkuya teslim olmak, başta muhalefet partileri olmak üzere hepimiz için büyük bir utançtır.
Ülke sevgisi, elbette duyguyla ama daha ziyade akılla, mantıkla hareket etmeyi gerektirir. Hamasetten, hezeyandan, galeyandan uzak durmayı gerektirir.

Sırf seçim kazanmak, iktidarda kalmak için ülkeyi her geçen gün biraz daha kemiren OHAL’i sürdür. Bir devletin temel direği sayılan hukuku yok et. Özgürlükleri kısıtla. Kurumları birer birer işlevsiz hale getir. Daha fazla oy için toplumsal bütünlüğü boz, kutuplaşmayı kışkırt.

Bütün bunlarla ülke hastalansın, bitap düşsün sonra da kalk, “Benim yanımda durmazsanız vatan hainisiniz” de.
Bunu söyleyenlere söyleyecek tek bir sözüm var: Hadi ordan! Ülkeyi bu hale getirenlere bel bağlayacak kadar aklımı kaybetmedim.

Tarım can çekişiyor…

Tarım can çekişiyor…
Gamze Bal

‘Milli Tarım’ vurgusuna rağmen son yıllarda Türkiye tarımı ithalata boğuldu. 2016’da 15 milyar dolar harcanan tarım ürünleri ithalatı, 2017’de 17 milyar dolara dayandı.

Türkiye tarımı için 2017, ardı ardına gelen ithalat ve sıfır gümrüklü ithalat kararlarıyla geçti. Sektörün kronik sorunları olan girdi maliyetlerinin artması, düşük verim ve kalite konularında herhangi bir iyileşme yaşanmadı. Gübreden mazota, zirai ilaçtan tohuma kadar birçok girdi kaleminde fiyat artışları önlenemedi. Sektör temsilcilerine göre, bir yandan girdi maliyetlerinin artması diğer yandan ithalatta gümrüklerin sıfırlanmasıyla çiftçilerin elde ettiği ürünlerin fiyatı baskılandı.

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın tarımda öngördüğü 2018-2022 Stratejik Planı’nda ‘Milli Tarım’ vurgusu yapılmıştı ancak samandan lop ete, canlı hayvandan kuru baklagile kadar tüm tarım ürününde yaşanan ithalat harcaması, 2016’da 15 milyar 637 dolar iken, 2017 Kasım’ında 16 milyar 514 bin dolara yükseldi.

Üretim baltalandı
Tarımda milli kelimesinin havada uçuşturulmasına rağmen uygulamanın gayri milliliğine vurgu yapan Çiftçi-Sen Genel Başkanı Abdullah Aysu ve Çiftçi- Sen Genel Sekreteri Ali Bülent Erdem, bu durumun üretici ve tüketicinin çektiği acıların tuzu biberi olduğunu anlattı.

27 Haziran 2017’de Bakanlar Kurulu kararıyla canlı hayvan ve karkas etin yanı sıra buğday, arpa, mısır gibi hububat ürünlerinin ithalatında da gümrük vergileri düşürülmüş, 22 Kasım 2017 tarihli kararname ile de saman ve kaba yemi kapsayan ürünlerin ithalatında gümrük vergisi oranı sıfırlanmıştı. Hasat döneminde bu kararların alınıyor olmasını ‘üretimin baltalanması’ olarak yorumlayan Aysu ve Erdem, “Çiftçide üretme şevkine darbe indirildi. 2017, çiftçilerin üzerinde ithalat kırbacının şaklatıldığı yıl oldu” dedi.

Yanlış devam etti
19 Temmuz 2017’de Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Faruk Çelik’in yerine getirilen Ahmet Eşref Fakıbaba, ilk iş olarak Et ve Süt Kurumu’na (ESK) sıfır gümrükle et ve canlı hayvan ithalat yetkisi vermişti. Fakıbaba’nın döneminde ithalatın hız kazandığını ifade eden Aysu ve Erdem, “29 Temmuz 2017 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Bakanlık kararı ile TMO’ya 750 bin ton buğday ve nohut, 700 bin ton arpa, 700 bin ton mısır ve 100 bin ton pirincin yine sıfır gümrükle ithalat yetkisi verildi. Demek ki sorun bakanlarda değilmiş” dedi.

TMO’nun buğday piyasasını düzenlemek yerine fındık piyasasında görevlendirildiğini ifade eden Aysu, buğday piyasasında etkin olmayan TMO nedeniyle hububatta fiyat belirlemesinin tamamen şirketlere geçtiğini kaydetti. Aysu, “Ayrıca hububat ithalatında gümrük vergilerinin hasat döneminde düşürülmesi buğday fiyatlarının düşük belirlenmesine neden oldu. Çiftçiler buğday üretiminden vazgeçti” dedi.

Öte yandan Aysu, Türkiye tarımının büyüme konusunda 2017’de de olması gereken yerin çok gerisinde kaldığını aktararak, tarımın 2017’nin ilk 9 ayındaki büyüme performansının ülke ekonomisinin ortalama büyümesinin altında kalarak yüzde 3.3 olduğunu dile getirdi.

Araziler yok oldu
Türkiye tarımında uygulanan yanlış tarım politikaları nedeniyle yaklaşık Belçika yüzölçümü kadar alanda artık üretim yapılmıyor. Nadas Alanlarının Daraltılması projesinden vazgeçilmesi sonucunda yaklaşık Hollanda yüzölçümü (4 milyon hektar) kadar bir alanda baklagil ekilmediğini, toprağın işlenmediğini aktaran Aysu, “Bu arazilerde baklagil ekiminin desteklenmesi yerine 2017’de kuru fasulye, barbunya, nohut ve börülce ithalatında da gümrükler sıfırlanıyor” dedi.

Dışarıya döviz saçıldı
2017’de çiftçinin aleyhine olan durumlardan biri de, verilecek tarımsal desteklerin üreticinin borcuna bile yetmemesi oldu. 18 Ağustos’ta 2017 Tarım Desteklemeleri Resmi Gazete’de yayımlandığında çiftçi zaten tohumunu ekmiş, üretiminde hasat aşamasına geçmişti. “2006’da, çıkartılan Tarım Yasası’na göre, çiftçimize her yıl Gayri Safi Milli Hâsıla’nın (GSMH) yüzde 1’i oranında destekleme yapılması gerekirken 2007’den beri sürekli olarak bu desteğin her yıl yaklaşık yarısı ödendi” diyen Abdullah Aysu, “Çiftçilerimizin AKP hükümetlerinden 102 milyar TL’nin üzerinde alacağı bulunuyor. Hükümet bu borcunu ödemek için herhangi bir çaba göstermediği gibi çiftçinin 2017’de de alması gereken destek GSMH’nın yüzde 1’nin yarısında kaldı. Ancak ithalata döviz saçıldı” dedi.

2018’de ekonomiye ne olacak?

2018’de ekonomiye ne olacak?
Uğur Gürses

EKONOMİDE yeni yıl görünümü için birkaç temel kilometre taşı var; bu alanlardaki gelişmeler yol haritamızı belirleyecek.

Ancak önce şu tanıklığımı aktarayım; malum, büyük mağazalarda bu zamanlarda “yılbaşı telaşesi” olur. Geçen hafta epeydir tanıdığım bir satış görevlisiyle konuşurken, bu yıl satışların nasıl olduğunu sordum; “çok iyi; binlerce paket hazırladık” dedi. Konuştukça anladım ki giderek artan bir eğilim de şuymuş: Hediye paketleri artık mağazanın farklı farklı müşterilerinden, çeşitli bankaların yöneticilerine gidiyormuş. Oysa bu trafik bundan 10 yıl önce “bankalardan, kendi müşterilerine” yönüneydi.

Bu tablo aslında 2018’in en kritik ipucunu ele veriyor.

Bankalar kalbur üstü müşterilerini hoş tutmak için yılbaşı, bayram ve yıldönümleri gibi özel günlerde hediye gönderirken, benim tanık olduğum “trafikte” tersine dönmüş görünüyor. Çok olası ki; kredi kullanan müşteriler, bankaların yöneticilerini hoş tutmak için yılbaşı bahanesiyle hediye gönderiyor.

Buradan hareketle; 2018’de ekonomide bakacağımız ana kilometre taşları şöyle:

1. Kredi büyümesine bakacağız

2017, Kredi Garanti Fonu’na (KGF) Hazine kefaletinin 250 milyar TL’ye çıkarılmasıyla mart ayından itibaren belirgin biçimde kredi büyümesi sağlandı.

Bu sayede bankacılık sistemi kabaca 290 milyar TL ilave kredi yarattı. Bunun kabaca 250 milyar TL’lik çok büyük bir bölümü TL kredilerden oluştu. Bu yüzden kredi büyümesinin ana itici gücü KGF oldu.

Bankalar arkalarındaki yüzde 7’lik Hazine kefaleti ile bu kredilere payanda buldular ama bu kredilerin kaynağı o kadar da kolay olmadı. 250 milyar TL’ye yakın kredi verirken, bunun kaynağı olarak TL mevduatı sadece 100 milyar artırabildiler. Ya gerisi? Gerisi de bankacılık sistemindeki 30 milyar dolara yakın artan döviz hesapları ile kapatıldı.

Borç alan TL alıyor; varlığı olan da dövize dönüyor. Tasarrufçu da yatırımcı da sorunların farkında. Ekonomide herkes giderek, sorunlara bakarak vaziyet alıyor.

Yine ve yeniden KGF tarzı yeni bir pencere açılıp da kredi büyümesi sağlanabilir mi? Ankara niyetlense de İstanbul’da bu kaynak yok. İşte potansiyel kaynağın ucu ise ülkeye gelecek dövizlere bağlı.

2. Ülkeye ne kadar döviz geliyor ona bakacağız

Makro ekonomik istikrarın da ekonomik büyümenin yaygın olmasının da ana “yakıtı” ülkeye gelen döviz; gelen dövizin de kalitesi.

2017’de (Ekim itibariyle son 12 ayda) 2016 kadar sermaye girişi olurken; reel kesim ve bankaların sağladığı krediler toplamında düşüş oldu. 2016’da toplam 15 milyar dolar finansman sağlayan bu iki kesim 2017’de 1.1 milyar dolar sağlayabildi. Hem de darbe travmasını geride bırakmışken.

Böyleyken nasıl oldu da 2017’de de 2016 kadar finansman sağladık? Portföy yatırımlarının 6.9 milyar dolardan 20.6 milyar dolara çıkması sayesinde. Yani ‘sıcak paranın’ yeniden akmaya başlamasıyla, yılbaşında Merkez Bankası’nın faiz artırımı ile.

Peki bu sürecek mi? 2018’in kritik sorusu bu; “sıcak paraya” dayalı finansman varken, bunun en önemli unsuru tahvil yatırımları iken, enflasyonun altında kalan bir para politikası duruşu ile yeterince sermaye çekilebilir mi? Yukarıdaki iki maddede beklenenleri sağlayacak iki nokta da şunlar: Enflasyonu düşürmek, OHAL’i kaldırmak.

3. Fiyatlama davranışındaki bozulma kontrol edilebilecek mi?

2017’de Merkez Bankası yöneticilerinin yine “eski hastalığı” nüksetti; mali piyasa “yanmadan” faize dokunmuyorlar. Bu da fena halde kredibilite kaybı. Hem 2017 başında, hem de sonuna doğru olan kur hareketi “yumurta kapıya gelene kadar” seyredildi. Bu da enflasyonu ve fiyatlama davranışını bozdu. Dövizle işi olmayan kesimler bile fiyat artışı yapar hale geldi. Merkez Bankası piyasanın gerisinde kaldı. Böyle olunca hem kur baskısının önü açık hem de piyasa faizi yüksek seyrediyor. Üretici fiyatları yüzde 20’li artış seviyesinde. Kur seviyesine dair bakış bozuldukça perakende fiyatlara yansıma hızlanabilir. Tehlike; hane halkını etkileyen enflasyonun yüzde 15’li patikaya kaymasıdır.

Kur ve enflasyonun yüksek seyrettiği bir patikada ekonomik büyüme de hasar görür.

4. OHAL kalkacak mı?

Ekonomideki oyuncuların, birimlerin aklındaki bu; telaffuz edemeseler de mülkiyet ve sermaye konusundaki kaygılar devam ediyor. OHAL ilanına dayanak oluşturan nedenlerin dışında yayımlanan ve itiraz kapısı olmayan KHK’lar yayımlanması tedirginlik yaratıyor, sözlü “kulak çekmeler” ülkeye sermaye gelmesinde, ekonomik büyümenin sürdürülebilir olmasının önünde engel teşkil ediyor. OHAL kaldırıldığında göreceğiz ki; normalleşmeyle ülkeye sermaye girişi hızlanacak, kur gerileyecek, faizler düşecek.

2018’in ülkemize adalet ve refah getirmesi dileğiyle.

Ötekine nefretin bedeli cebimizden çıkıyor!

Ötekine nefretin bedeli cebimizden çıkıyor!
Selçuk Şirin

ÜLKEDE ne zaman kavga gürültü olsa yüreğim ağzıma geliyor.

Ali Koç’un dediği gibi karpuz gibi ortadan ayrılmış bir ülke beni endişelendiriyor. Ancak endişemin kaynağı sadece toplumsal değil. Biz görmezlikten gelsek de bu meselenin bir de ekonomik faturası var. Bu faturayı çıkarmadan önce gelin Türkiye’deki toplumsal kamplaşmanın boyutlarını tespit edelim.

KİŞİLER ARASI GÜVENİN EN ZAYIF OLDUĞU ÜLKE!

Bahçeşehir Üniversitesi’nden Prof. Yılmaz Esmer Hoca’nın yürüttüğü Dünya Değerler Araştırması’na göre Türkiye, kişiler arası güvenin en zayıf olduğu ülkelerden biri. Halkın sadece yüzde 12’si başkalarına güveniyor. Bu oran İsveç, Norveç ve Danimarka gibi ülkelerde yüzde 70’in üzerinde.

Çocuklarımızı bile ayırıyoruz!
Toplumsal kamplaşmanın vardığı boyutu anlamak için geçtiğimiz yıl Marshall Fund tarafından yapılan kapsamlı araştırmaya bakalım. Bu araştırma bize, maalesef meselenin politik ayrışmanın çok ötesine geçtiğini gösteriyor.

Yetişkinler arasında,

– Kızının karşı görüşte biriyle evlenmesini istemeyenlerin oranı % 83

– Karşı görüşten biriyle ortak iş yapmak istemeyenlerin oranı % 78

– Karşı görüşten biriyle komşu olmak istemeyenlerin oranı % 76

– Çocuklarının karşı görüşten birinin çocuklarıyla arkadaş olmasını istemeyenlerin oranı % 74

GENÇLERDE DURUM DAHA DA VAHİM!

Nüfusun yarısı genç olan bir ülkede herhangi bir konuda fikir yürütmeden önce gençlerde durum tespiti yapmak gerekiyor. Bilgi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Pınar Uyan Semerci ve Emre Erdoğan liderliğinde TÜBİTAK tarafından desteklenen kapsamlı bir araştırma, gençlerde ayrışmanın boyutlarını ortaya koymuş. Bu hafta açıklanan veriler iç karartıcı.

Gençler arasında,

– Kızlarının ‘öteki’ gruptan birisiyle evlenmesini kabul etmeyen gençlerin oranı % 90

– ‘Ötekilerle’ iş yapmak istemeyen gençlerin oranı % 84

– ‘Ötekilerle’ komşu olmak istemeyen gençlerin oranı % 80

– Çocuklarının ‘ötekilerin’ çocuklarıyla arkadaşlık etmesini istemeyen gençlerin oranı ise % 84.

KAMPLAŞMANIN EKONOMİK MALİYETİ

Toplumsal güven artık ekonomik bir kavram. Öyle olduğu için de başta Dünya Bankası olmak üzere kalkınma iktisatçıları toplumsal güveni detaylıca ölçer oldu. Çünkü ancak farklı fikirden insanlar birbirine güvendiği zaman ekonomik ve toplumsal ilerleme mümkün oluyor. Özellikle toplumların göçler ve politik çatışmalarla bu kadar karmaşıklaştığı bir çağda, insanları farklılıklarıyla huzur içinde bir arada tutabilmenin yolu toplumsal güveni inşa etmekten geçiyor.

FORMÜL BASİT!

Kalkınma ekonomistleri için ortada çok basit bir hesap var. Bir ülkeyi ekonomik olarak şaha kaldırmanın yolu o ülkede toplumsal güveni inşa etmekten geçiyor. Çünkü bu varsayımları test eden epey bir veri var elimizde. Örneğin Horvath (2013), ülkeler arası karşılaştırmalı analizinde toplumsal güvendeki artışın doğrudan ekonomik kalkınmaya etkisinin doğrusal ve pozitif olduğunu ortaya koyuyor (r= 0.43). Aynı şekilde Bjornskov (2012) ve Dearmon & Grier (2009) gibi pek çok ekonomist, bir ülkede toplumsal güvendeki her 1 standart sapma artışın o ülkenin milli gelirini yüzde 1 ila 2.4 oranında arttırdığını gösteriyor. Bu artışı elde etmek için eğitimde ya da sanayide ne denli büyük yatırımlar yapmamız gerektiğini hesaba katınca Türkiye’nin en masrafsız kalkınma formülünün ne olduğu ortaya çıkıyor.

TÜRKİYE’Yİ KALKINDIRMANIN EN MASRAFSIZ YOLU!

Kişi başı milli geliri 10 yıldır yerinde sayan bir ülke olarak ekonomimizi geliştirmek istiyorsak yapmamız gereken en ucuz yatırım toplumsal güveni arttırmak olabilir. Yol, köprü yapmanın, okul, üniversite açmanın maliyeti çok yüksek. Ama toplumsal huzur dediğimiz, insanların birbirine itimadı dediğimiz kavram sonuçta bir eko-sistem meselesi.

KARPUZ GİBİ YARILMIŞ BİR ÜLKEDEN GİRİŞİM ÇIKMAZ!

Türkiye’nin dünya ile rekabet edebilmesi için katma değeri yüksek üretime geçmesi şart. Bu konuda nihayet ülkede bir uzlaşma sağlanmış durumda. Kalkınmak için katma değeri yüksek üretim yapmak, bunun için de her alanda yeni girişimleri hayata geçirmek gerekiyor. Yani Türkiye’nin bu noktadan ileriye gidebilmesi için yol, köprü artık yeterli değil. Bundan öteye gitmenin yolu fındığı, üzümü, elmayı, İstanbul’u, Konya’yı, Kapadokya’yı daha akıllı bir şekilde işleyip piyasaya çıkarmaktan geçiyor. Peki bu nasıl olacak?

GİRİŞİMCİLİK GÖKTEN ZEMBİLLE İNMİYOR!

Bizde inovasyona büyük bir hayranlık var. Girişimcilik, startup kavramları herkesin dilinde. Sosyal medyada görüyorum, en son teknolojik oyuncaklara acayip düşkünüz. İyi de bu ürünleri ortaya çıkaran bir eko-sistem var. Toplumsal güven o eko-sistemin olmazsa olmazı. Eğer ülkedeki ekonomiyi harekete geçirmek istiyorsak yol, köprü inşasına ayırdığımız kaynağın onda birini toplumsal güven tesis etmek için ayırmalıyız.

Ötekine nefretin bedeli cebimizden çıkıyorOKULÖNCESİNDE ISRAR EDİYORUM!
İKİ haftadır bu köşede okulöncesi eğitimin önemini anlatıyorum. Yıllardır hep aynı şeyi söylüyorum: Her ile üniversite açmaktansa her mahalleye iyi bir okulöncesi kurumu açalım! Bunun niçin böyle olması gerektiğini, bir de Nobel Ekonomi Ödülü almış Jim Heckman’in aşağıdaki grafiği ile anlatmak istiyorum: Eğitimde geri dönüşü en verimli yatırım okulöncesine yapılan yatırımdır.

MİLLİ EĞİTİM’İN ÖNCELİĞİ

Eğitimde sınırlı kaynağı yatıracak yer belli. Peki biz eğitimde yatırımı hangi seviyeye yapıyoruz hiç merak ettiniz mi? Malum bu hafta Meclis’te 2018 bütçesi görüşülüyor. Acaba sınırlı bütçemizi eğitimde doğru yere mi harcıyoruz? Eğitim Reform Girişimi tam da bu soruya yanıt veren bir analiz paylaştı bu hafta. Okul türlerine göre, öğrenci başına düşen 2018 bütçe ödeneği yandaki tabloda mevcut. Gördüğünüz gibi öncelik olması gereken okul öncesine en az kaynağı harcıyoruz. Eğitimde yapmamız gereken tek bir reform var ise o da bu tabloyu tersine çevirmektir. Daha ne diyeyim…