Artık 60 milyonu da babandan istersin!

Artık 60 milyonu da babandan istersin!
Selahattin Duman

“Hazır ol vaktine Federasyon Başkanı, destekçiler birer birer kaçıyor” demenin zamanı geldi. Yıllık 60 milyon liralık Ülker desteği, bir mektupla gitti. Bundan sonra diğerlerinin de gözü açılır herhalde.

FUTBOLCU maçtan önce dikildiği TV kamerasının önünde “Puan veya puanlar almaya geldik” diye özetler ifadesini.
Maçtan sonra da “Önümüzdeki maçlara bakacağız” deyip, o günün bilançosunun altını çizer.
Türkiye futbolunun “Ortak Aklı” bu iki beylik cümle arasına sıkışmıştır.
Başka bir tarifle bu iki cümleyi kurabilenler “Akil Adamlar” sayılır. Kulüplerin yönetimi, federasyonlar bunlara emanet edilir.
“Bunlar” sözcüğünün içine yerleştirdiklerim tabii ki “soydan gelen yönetme hakkını” kullanabilenler, yani cins olarak asil sayılanlar.
* * *
Fukarayı adam hesabına koyan yok zaten. Maaşlı takımını da geç. Geriye baba parası ile ortalıkta gezinenler kalır. Elimizde “asalet ölçen bir post makinası” olmadığından biz bunları “asil” zannederiz.
Nerede yönetici aklı lazımsa, bunlardan birini çağırıp başımıza dikeriz.
Çünkü bunlar siyasi irade ile uyumlu olduklarından, emir komuta zincirinin dışına çıkmazlar.

KATSAYI ÇOK BÜYÜK

Lakin ikinci ve üçüncü kuşak zenginlerde daha çok görülen “sersemlik katsayısı” birinci kuşak zenginlerde yok.
Parayı bilek gücüyle kazanan, paranın değerini daha iyi bilir. Günü geldiğinde de icabını yapar. Tıpkı Ülker’in yaptığı gibi, üstelik lafını da esirgemez.
Ülker’in patronu Murat Bey’in federasyona yazdığı mektup, gündeme bomba gibi düştü. Hürriyet mektubu dibine kadar yayınladı, herkesin gözüne soktu.
Ben hâlâ taşıdığım, ihtiyaç halinde “umut” yerine de geçebilecek safiyetimle medyada kıran kırana bir tartışma bekledim. Bir iki ses çıktı o kadar. Geriye kalanı “Ne işim var benim böyle tartışmalarda” deyip, önüne baktı. Futbol deyimi
ile “yan toplara” çıkmadılar.
Murat Ülker, basın ile paylaştığı mektubunda federasyonun başındaki zat-ı muhtereme “Avrupa’daki seyircileri görünce kıskanıyorum. Passolig sistemi daha esnek olabilirdi. On dört yabancı da yanlış karar. Üzülerek futboldan desteğimizi çekiyoruz” diyordu.
Federasyonun başına diktikleri zengin çocuğundan çıt çıkmadı. “Çekersen çek, bizim futbol markadır, sen gidersin onlarcası gelir” diyemedi.
Bir işin batıp batmadığını en iyi o işin başında duran bilir. Federasyon Başkanı da işin çorbaya döndüğünü biliyordu. İşin kötüsü, bu kararları tebliğ eden “Sağlam İrade”ye şunu şöyle yapsam mı acaba, diyecek hali yoktu.
Daha babasının 100 milyonunu eski kulübünden kurtaramamıştı. Başını öne eğip susmak en iyisiydi.
* * *
Bu karar nereden çıktı, derseniz Murat Bey’in mektubunda ayrıntısı var. Murat Ülker en son İngiltere’de bir maça gider.
Kendi ifadesiyle “Ortam inanılmaz güzeldir, müthiş keyif alır” ve tabii bu arada “marka” diye yutturulan Türk futboluna dokuz yıl içinde kaptırdığı 215 milyon dolar gelir aklına. Yaklaşık 500 milyon lira.
Doğal olarak, para kazanmayı bilen her akıllı adamın kendisine soracağı soru aklına gelmiştir.
En kibar tarifiyle “Ben de beslenme yetersizliğinden kaynaklanan algıda seçicilik hali olabilir mi?” sorusu.

GERZEKLiK KATSAYISI

İnsanların “kişisel bilgilerinin kayıt altına alınmasına sebep olan” Passolig sisteminden başlar sorgulamaya, olmayan “marka değerinin” nesine kanıp da para saydığı gerçeğinden başlar.
Bir gecede beş yabancıdan, on dört yabancıya geçişi anlayamadığını söyler.
Mantık dışı, akıl dışı bulmuştur.
Biz aklını beğenmediğimiz birine rahatça “Bu yaptığın geri zekâlılıktır” deriz.
Murat Bey okumuş ve kibar bir insan olduğundan, bizim gibi şirretleşemez. Nazik ifadeler kullandığı mektubunu okuyanların, ne demek istediğini anlayıp anlamayacakları işini Allah’a bırakır.
Söylediği özetle şudur:
“Spor adı verilen ve milleti gerzek yerine koyan düzeneğe her yıl ortalama 60 milyon lira aktarıyoruz.”
“Bizim grup olmasa voleybol ve basketbol ligleri de olmazdı.”
“Elimize rezillikten başka bir şey geçmedi.”
“Şimdi kendi kendimizi sorgulayıp biz delirmiş miydik, diye soruyoruz.”
“Bundan böyle bu sapkın düzene bir kuruş kaptırmayacağımızı ilân ediyoruz.”
* * *
Spor medyası, olayı olmamış gibi kabul edip önüne baksa da ben kararı alkışlıyorum.
Yılda 60 milyon lira ile onlarca başka iş yapılabilirdi. Misal, sokak çocuklarına kaliteli müzik eğitimi veren Barış İçin Müzik Vakfı’na elden bir 250 bin lira verip, yıl boyunca öğle yemeği yemeleri sağlanırdı.
Ali Nesin’in “Matematik Köyü”ne veya ilgisizlikten açlık sınırına gelen Nesin Vakfı’nın çocuklarına üç beş kuruş ayrılabilirdi. Yahut bilimsel araştırma niteliğinde bir çalışma desteklenirdi. Bundan sonra olur inşallah.
Murat Bey’den beklenen ikinci adım “futbolumuzun marka değeri vardır” diyenlere karşı “nitelikli dolandırıcılıktan” dava açmasıdır.
Şahitlik için hazırım.

İyi ki varsın Çarşı…

İyi ki varsın Çarşı…
Melis ALPHAN

Dünyanın en komik davasında darbecilikten yargılanan Beşiktaş’ın taraftar grubu Çarşı ‘Aklımız Vicdanımızda Kaldı’ başlıklı bir açıklama yayımladı.
Bazılarınız okumuştur. Okumayanlar dönüp mutlaka okusun.
“Bizim bir hayatımız varsa, bu hayat başkalarının hayatıyla mümkündür” dedi Çarşı.

Futbolun insanlara yaydığı kolektif ruhun ve kolektif hafızanın insana kendine dışarıdan bakma şansı verdiğini ve bu bakışın insani değerleri diri tuttuğunu anlattı.
Çarşı birilerine rahatsızlık verdi, veriyor ve ihtimal o ki gelecekte de hep verecek.

Çünkü Çarşı…
Çocukların bayrağa sarılı tabutlarını unutmuyor.
12 yaşında vücudundan 13 kurşun çıkarılan çocukları unutmuyor.
Berkin Elvan’ı unutmuyor.
Ali İsmail’i unutmuyor.
Doğayı katleden HES’leri unutmuyor.
Cennet Kaz Dağları’nı unutmuyor.
Betona dönen hayatlarımızı unutmuyor.
Taşeronlaşmayı, sendikasızlığı, kuralsız çalışmayı unutmuyor.
Nükleer tehlikesini unutmuyor.
Çocuk pornosunu unutmuyor.
Kadına şiddeti unutmuyor.
Kışın üşüyenleri unutmuyor.
Tiyatro yıkımlarını unutmuyor.
Huzur evlerini unutmuyor.
Kimsesiz çocukları unutmuyor.
Kitapsız çocukları unutmuyor.
Engellileri unutmuyor.
Depremzedeleri unutmuyor.
Köy okullarını unutmuyor.
Üstüne bir çöp alamayan yoksulları unutmuyor. Yalnızları, mazlumları, mağdurları unutmuyor.
İki deri bir kemik sokak hayvanlarını unutmuyor.
Hayvanlara yapılan zulmü unutmuyor.
Kanser hastalarını unutmuyor.
İş cinayetlerini unutmuyor.
Ayakkabı kutularını unutmuyor.
Ayakkabısı delik olanları unutmuyor.

Çarşı hızla hafızalardan silinmek istenenleri unutmuyor; bize de unutturmuyor.
Şahit olduklarımız karşısında utanmaktan hayata devam etmekte zorlanırken biz…
Utancımızı bir nebze temizliyor.
Değerlerin yerle yeksan olduğu bir zamanda bize değerlerimizi hatırlatıyor.

“Futbol hayattır” derler hep.
Oysa, “Hayatı futbola değil, futbolu hayata feda ederiz” diyen Çarşı futbolun çok daha fazlası.
İyi ki var.

Hakan Şükür’ün İstifasından Haşhaşilere…

Hakan Şükür’ün İstifasından Haşhaşilere…
Çiğdem Toker

Lionel Messi’nin ülkesi Arjantin’de, rejimi sarsacak bir zincirleme krizin ilk adımını attığını hayal edebilir misiniz?
Sorusu dahi kulağı tırmalıyor değil mi?
Ama Hakan Şükür Türkiye’de bunu “başardı!” Bir dünya yıldızı olmasa da, hayli parlak futbol kariyerinde atmadığı adımı, “siyasi” kimliğiyle, partisinden istifa ederek attı; tarihe geçti.
16 Aralık, Şükür’ün istifa tarihi.
O akşamdan bugüne dek geçen -sadece- bir aylık sürede yaşananları; en deneyimli siyasetçi, en kıdemli gazetecilerin bile en az on dakika sürecek bir arşiv taraması yapmadan hatırlamasının imkânsız olduğu bir rejim krizinde savrulmaya devam ediyoruz.

Bir yanda; rüşvet ve yolsuzluk operasyonuyla ortaya saçılan ayakkabı kutuları içindeki milyonlarca doları, tutuklanan bakan oğullarını, istifa eden bakanları, kara para aklama operasyonlarını, görevden alınan hâkim ve savcıları, ülkenin dört bir yanında görev yeri değiştirilen yüzlerce Emniyet müdürünü, yargıyı yürütmenin emrine amade kılacak yasa değişikliğini, vatandaş-internet ilişkisine getirilmek istenen “Big Brother”ını izlediğimiz açık bir oyun…
Diğer yanda Android cihaz sahibi her kullanıcıyı ekran bağımlısı kılan ses ve görüntü kayıtlarının saat başı “güncellendiği”, günde iki kez yeni versiyonları çıkan bir dijital savaş…

Dijital güç savaşına bin yıllık teşbih
Dindar politikacının bayıldığı tabirle “tüyü bitmemiş yetim hakkının” nasıl yendiğini sergileyen, -doğruysa- devletin gizli servisinin başka bir ülkedeki suikast planının bürokratik belgesini tedavüle sokan ve You Tube’dan Souncloud’a atlaya atlaya giden bu vahşi dijital savaşın, Haşhaşi-Mc Carthy söylemiyle taçlandırılmasını ise herhalde ne Shakespeare, ne de çağdaş bilim kurgu yazarları düşleyebilirdi.
Tarihsel arka plana baktığımızda, böyle bir dönemde Cemaat’i, Haşhaşilere benzeten bir başbakanın, kendisini de Nizamülmülk yerine konumladığını anlamak zor olmasa gerek.

Haşhaşiler kim? Tarih kaynakları, bin yıl önce kurulmuş Haşhaşileri bilinen anlamdaki ilk “profesyonel suikast” timi olarak tanımlıyor. Nizamülmülk ise, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun büyük veziri. O da gelmiş geçmiş en büyük en yetenekli devlet adamı olarak tanımlanıyor.

Bitmedi. Nizamülmülk, Selçuk Türk devletlerinde ilk istihbarat örgütünü kurmuş. Yine tarih kitaplarına göre, Hasan Sabbah’ın görevlendirdiği bir Haşhaşi tarafından suikasta uğramasının gerekçesi de bu girişimi..
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın dünkü grup toplantısında 17 Aralık operasyonunu Büyük Selçuklu devleti zamanında yaşananlara benzetmesini, böyle bir tarihsel arka plan içinde okumanın sakıncası olmasa gerek!
Başbakan’ın bu benzetmesinden hemen sonra, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın da tarihinde ilk kez bir basın toplantısı düzenleyip Mc Carthy döneminden dem vurması ise savaşa yeni ama daha vahim boyutlar kazandırıyor.
İhtimal ki, siyasete girinceye kadar, belleklerde en çok UEFA şampiyonluğundaki payıyla iz bırakan Hakan Şükür, istifasının ortalığı bu kadar büyük bir yangın yerine çevireceğini öngörmemişti.

Ancak gelinen noktada, Şükür’ün istifasına dayanak olan “dershane” meselesinin, güçlükle hatırlanması, gazete sayfalarındaki yerinin giderek küçülmesi de, hiç anlamsız değil.
Çünkü mesele -tıpkı Gezi’deki ana meselenin ağaç olmaması gibi- dersane değil…
Mesele, Hakan Şükür gibi bir futbolcuyu, rejim krizinin aktörüne dönüştüren, adı “Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı” olan bir sivil toplum kuruluşunu ülkenin bütün sorunları hakkında görüş bildirecek kadar kudret sahibi, “seçilmemiş” bir gücün, “seçilmiş” güçle kurduğu “ekonomik çıkarlara dayalı” ittifakın bozulmasıdır.
Bu savaştan en büyük hasarı alacak olanın ise bütün bir ülke olacağı tartışmasızdır.

Çarşı, Yandaşlara Karşı!..

Çarşı, Yandaşlara Karşı!..
Hikmet Çetinkaya

İnsan duyguları kimi zaman bir anda değişir, acımasız olur, vurur, kırar, ezer geçer…
Acımasızlık dalga dalga büyür, genç yaşlı demeden canavarlaşır insan.
Gözü görmez!
İnsani duygular kaybolur.
Acımasızlık, ölümcül bir saldırıya dönüşür…
Bugün dünyada yaşananlar, katliamlar, Kenya’da AVM baskınları, Pakistan’da bir kiliseye saldıran canlı bombalar…
Yüzlerce ölü…
Gelişmemiş üçüncü dünya ülkelerinde yaşananları biz de yaşıyoruz zaman zaman.
Bombalı tuzaklar, saldırılar, kıyımlar…
Kör terör, provokasyon, öç alma duygusu gözlerimizin önünde gerçekleşiyor.
Kan davalarından kaç kişi öldü son bir ay içinde, kaç kadın şiddete uğradı ya da katledildi?
Bizim gibi ülkelerde de oluyor bu tür kanlı saldırılar, gelişmiş, gelişmemiş ülkelerde de…
Önceki gece Olimpiyat Stadı’nda, Beşiktaş-Galatasaray derbisinin uzatma dakikalarında yaşanan görüntüleri izlerken bunları düşündüm.
Sanırım 60. dakikaydı, bir ara kale arkası tribünlerinde Beşiktaş taraftarlarının kavga ettiğini gördüm.
Birkaç saniyelik bir görüntüydü…
Eğer yanılmıyorsam bu görüntüler Beşiktaş’ın 1-0 galip oynadığı ilk yarının 40. dakikasında da birkaç saniye ekrana gelmişti.

***

İki kez ekrana gelen bu görüntü karşısında düşünmeye başladım, gazetecilik dürtüsüyle şeytanın avukatlığını yaptım:
“Acaba kavga çıkan tribünde kışkırtıcılar mı var?”
Beşiktaş 1-0 öndeyken başlayan bu kavga ve uzatmalarda sahaya atlayan büyük topluluk kimlerdi?
Sabah önce Cumhuriyet’in spor sayfasını açtım…
Yorumları okudum…
Bir haber dikkatimi çekti:
“Planlanmış saldırı iddiası!”
Benim de kafamdan geçen buydu…
Haberi okumaya başladım:
“Olayların 1453 Kartallar adlı yeni bir oluşum olan taraftar grubunun Çarşı mensubu taraftarlara saldırmasıyla körüklendiği öne sürüldü. Tribünlerde oturan kimi seyircilerin verdiği bilgiye göre olayların, 1453 adlı oluşumun tekbir getirerek Çarşı Grubu’na saldırmasıyla fitillendiği söyleniyor.”
Bu arada önemli iddialar da var…
Derbi maçından 4 saat önce 1453 taraftar grubu sosyal medyadan yüzlerce bilet fotoğrafı paylaşmış.
Ayrıca, 1453 Kartallar taraftar grubu AKP hükümetine muhalif duruş sergileyen Çarşı Grubu’nu provoke etmek için kurulmuş.
Bunun doğruluk payı nedir bilmiyorum…
Olimpiyat Stadı’nda 76 bin kişi vardı…
Sahaya inenler önce en fazla 200 kişiydi. Çarşı Grubu 200 kişiyi engellemek için sahaya inince olaylara karışmış oldu.
Elbet “Her yer Taksim, her yer direniş” sloganları da atıldı.
90+4 oynanırken, üstelik Beşiktaş bir frikik atışı kullanırken olayların patlak vermesi, seyircinin sahaya inmesi bana şeytanın avukatlığını yaptırdı.
Sahaya ilk inen, plastik sandalyelerle sağa sola saldıranlar polislerin kalkanları önünde fotoğraf bile çektirdiler.
Şimdi bir soru:
“Polis niçin bu kişilere engel olmadı?”

***

Maçın hakemi Fırat Aydınus’un maçı tatil etmesinden sonra Spor Genel Müdürü Mehmet Baykan gazetecilere şu açıklamayı yaptı:
“10 bine yakın taraftarın biletsiz ve kaçak yollarla stada girdiği saptandı. Çok sayıda turnikenin kırıldığı, bilet okuma aygıtlarının zarar gördüğü belirlendi.”
Maçı izleyen arkadaşlarım bana, beyaz gömlekli bazı kişilerin Gezi sloganları atan bir grup taraftara saldırdığını, beyaz gömlekli bir başka adamın da genç bir kadına yumruk attığını gördüğünü anlattı.
Gözaltına 67 kişi alındı polis tarafından ve hepsi serbest bırakıldı. Bu 67 kişi bir yıl boyunca maçları izleyemeyecek.
Soruşturmanın savcılıkça genişletileceği söyleniyor.

Film Tutmadı!..

Film Tutmadı!..
Serdar Kızık

Film yaptılar tanıtım için, Arjantin’de Türkiye’yi anlatıyorlar, olimpiyatları istiyoruz.
Nasıl olsa İspanya’da ekonomik kriz, Japonya’da nükleer santral sızıntısı…
Türkiye büyük ülke, uluslararası saygınlığı yüksek, nereden baksan hakkımız!
Demokrasi, insan hakları, özgürlükler çağdaş düzeyde!
İnsanlar mutlu, huzurlu.
Gençler cıvıl cıvıl, şen şakrak, umutla bakıyor hayata.
Genç kızların saçları özgürce uçuşuyor rüzgârda, bir tek türbanlı yok.
Delegeler seyredecek, oylar İstanbul’a gidecek…
Film tutmadı…

Dünya küçük, herkes birbirini izliyor, tanıyor, biliyor.
Olimpiyat pazarlamasının ardında farklı hesaplar, güçler var ama Türkiye’nin hali ortada.
Bölünmüş bir toplum, ayrıştırılmış, ötekileştirilmiş insanlar.
Muhalefete aman yok, özgürlüğe tahammül…
Yasaklar, baskılar, tutuklamalar, davalar…
Gezi Parkı eylemleri mesela.
Polisin orantısız gücü, TOMA’lar, gaz bombaları.
Beş can gitmiş, günahsız.
İsmail’in annesi, oğlunu öldüren katillere, “Utana utana yaşasınlar” diye haykırıyor.

Gözlerini kaybetmiş insanlar, yoğun bakımlarda kalmış.
Gazeteciler, aydınlar, bilim insanları, askerler hapiste.
Yargı, adalet, hukuk hak getire.
Bölünmüş bir toplum, ayrıştırılmış insanlar.
İktidar ODTÜ’ye takmış, ağaçlar devriliyor iş makinelerinin canavar dişlerinde.
Kentler kaynıyor yine.

Mısır’da General Sisi’ye karşı halkı sokağa çağıranlar, kendi ülkelerinde demokrasi ve özgürlük isteyenlere meydanları yasaklıyor.
Başka bir olimpiyat gerçeği var sokaklarda, Gezi Parkı olaylarında.
Atletizmde mesela; gençlerimiz uzun ve kısa mesafede iyi koşturuyor, polisten kaçarken. Yüksek atlıyor, uzun atlıyor, triatlon yapıyor mecburen.
Güvenlik güçleri atıcılıkta pek başarılı, gaz fişeklerinin mermileriyle kafalara tam isabet sağlanıyor.
Taş, sopa sağanağı, cirit, gülle antremanı.
İzmir Kordon’da denize dökülenler, yüzmede yarışıyor…

***

Spordaki duruma gelince…
Doping mesela.
Muhalif sporcuların önü kesiliyor, milli takıma alınmıyor.
Kadınlara ayrı, erkeklere ayrı olimpik havuz kafası.
Üniversite yurtlarını kız – erkek ayırma çabası…
Okullarda beden eğitimi derslerini azaltma girişimi…

***

Uluslararası pozisyona gelince.
Ne yazıyor dünyanın sayılı gazeteleri?
“Otokratik yönetim…”
Daha da önemlisi, savaş çığırtkanlığı.
Suriye’ye savaşta, öncü ülke yaptılar Türkiye’yi.
Kanı kanla yıkama derdine düşmüş bir memleketiz dünyanın gözünde.
Güvenlik meselesi.
Ne olacaktı?
Japonya’da Fukuşima’nın nükleer sızıntısını bile göze aldılar.
Türkiye’deki “gazdan” tırstılar!

Cehalet Baş Olursa…

Cehalet Baş Olursa…
Işıl Özgentürk

İşi gücü bıraktım, şu olimpiyat tanıtım filmini bir seyredeyim dedim. Doğrusu reklam ve film dünyamızın teknik olanaklarını bildiğim ve hayata geçirilen pek çok tanıtım filmini izlediğim için en azından ortalamanın üstünde bir tanıtım filmi bekliyordum.

Heyhat, unutmuşum, cehaletin ve bilgisizliğin iktidarımız tarafından baştacı edildiğini unutmuşum. Tayyip Erdoğan, kimseleri suçlamasın, hemen yanındaki her şeye bir atmaca gibi saldıran Gençlik ve Spor Bakanı’ndan böyle bir filmi önüne çıkardıkları için hesap sorsun.

Çünkü film için nereye kaç para ödendiğini bilmiyorum, ama bu film resmen simit sarayı tanıtım filmi olmuş. Neresinden tutsam, kurgunun açıkça görülen hatalarını geçelim, İstanbul ah benim güzel kentim, sadece sarışın güzel kadınların yaşadığı, mutlu çiftlerin el ele tutuşup şapşal şapşal birbirine baktığı ve arada vinçlerin harıl harıl çalıştığı bir tuhaf kent olarak sunulmuş. Belli ki bu filmi kabul edenler, türbanlı ve çarşaflı kadınları adamdan saymamışlar. Allah aşkına, Reina’dan fırlamış çiftlerin yerine ne olurdu, tüm içtenliğiyle dua eden bir Anadolu kadını olsaydı.

Ya da kentin parklarında çarşafıyla cimnastik yapan kadınlar. Benim yaşadığım yerde pek çok var. Öte yandan lüks arabalara binen ve köprüyü geçen kadınların – erkeklerin sporla ne alakaları var anlamak olanaksız. Asya’yı Avrupa’ya bağlıyoruz ya, bu defalarca işlenmiş. Kardeşim köprü üstündeki maratonu yakın plan versen bu iş daha bir anlamlı olurdu. Ama bilgisizlik be!

Durun dahası var, meğerse İstanbul halkı ya da Türkiye halkı fena halde Amerikan kahvesi “Cafe late” (bir çeşit Amerikan kahvesi) müptelası olmuş. Tam iki kez, bu kahvenin hazırlanışı gösteriliyor, yahu kardeşim Türk kahvesine kıran mı girdi? Bu filme onay verenlerin sabahleyin ilk işi “Cafe late” içmek olmalı, galiba kafa buluyorlar.

Bir bölüm var, dehşete kapıldım, yaşlı bir ayakkabı boyacısının önünden bir kadın spor kıyafetleri içinde geçiyor. Ayakkabı boyacısını oynayan adam, “yahu burada ne işim var” dercesine boş boş bakıyor. Hakikaten ne işi var.
Kapalıçarşı bölümü ise resmen Kapalıçarşı’ya hakaret. O gizemli, o kadim çarşı sanki uyduruk bir pazar yerine dönüşmüş.

Kısaca film bir kenti rezil etmenin filmi olarak sinema okullarında gösterilebilecek bir kalite(!) sergiliyor. Bu film kime yaptırdılarsa olmamış, ama bu filmi tüm dünyaya izletmek yapanların değil, filmi onaylayanların bir cehalet sergilemesi.

Büyük olasılıkla, bu film Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın sorumluluğuydu. Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç’ın spor ve estetik anlayışının en açık görüntüsü, yakın bir zamanda yapılan Malazgirt Savaşı’nın 942. yıl kutlamalarıydı. Müthiş bir buluş yapmışlardı; Türkiye’nin her yerinden Alparslan adlı 1071 genci Malazgirt’te toplamış ve Kızılay’ın bu iş için Kırgızistan’dan özel olarak getirdiği 72 kıl çadıra yerleştirilmişti.

Sonra bir imam ovada sabah ezanı okudu ve kutlamalar başladı. Hocalar birbiri ardına dua ederken Komutan Alparslan’ın o tarihlerde ne giydiğini hiç dikkate almayan müsamere yöneticileri, Batılı bir şövalye gibi giyinmiş bir tiyatro sanatçısını ortaya sürdüler o da dualar eşliğinde Malazgirt’in anahtarını bakana verdi. Alkışlar… Bir ilkokul müsameresi ancak bu kadar olur. Bu kafayla mı, olimpiyatlarda madalya alacak sporcular yetiştirilecek. Hadi canım sen de!

Muhteşem olimpiyat filmimizin müziği gene Türk bestecilerine, müzik adamlarına kıran girmiş gibi son yılların çok modası Rihanna’nın ünlü şarkısı, sözlerinde cinsel aşkı göklere çıkaran cümleler bulanan “Diamond” (Elmaslar) adlı şarkıydı. Bu iktidarda bir pırlanta, elmas tutkusu var. O nedenle pırlantanın KDV’sini düşürdüler.
“Tek taş” yüzükle de halkımıza mutlu olmanın yollarını gösterip duruyorlar.

Kimseye bahane bulma Tayyip Erdoğan, İzmir’de deniz kenarında arkadaşlarıyla oturan genç kızı saçlarından kavrayıp yerlerde sürükleyen polis videosunu bütün dünya gördü. Ayrıca herkes biliyor ki tam bir şahin kesildin; Başbakan’ı bu kadar savaş isteyen bir ülkeye, insanların nasıl güvenmesini beklersin.

Dünya çevrenizdeki yalakalardan oluşmuyor, üstelik baş yalakanız Yiğit Bulut bile durumu eleştirmiş.
Bir ilave, dün gece, uzun zamandır izlemediğim, Haber Türk televizyonunda muhalefet liderinin konuk olduğu bir program vardı. Kılıçdaroğlu belli ki, kanalın onayladığı beş kadın gazetecinin karşısındaydı. Çok önemli sorular soruldu. “Karizmanız olduğunu düşünüyor musunuz?” “Sarıgül kendisi mi partiye gelecek, siz mi davet edeceksiniz?” Şöyle bir baktım, benim de sorularım ve sözüm var.

Bu Sarıgül meselesi çok uzadı ve kabak tadı verdi. Bir an önce karar verin, ne olacaksa olsun! Öte yandan neden Irak’a ve Mısır’a gidiyorsunuz? Bunu bir türlü çözemedim. Ayrıca bir Kadıköylü olarak, seçimin yüzde yüz kazanılacağı bilinen bu bölgeye artık yeni bir belediye başkanı istiyoruz ve bu başkan bir kadın olmalı. Gezi olayları sırsında, binlerce Kadıköylü kadın adeta cephede gibi çalıştı. Onlara değer verildiğini görmeliler.

Fenerbahçe Şampiyonlar Ligi şampiyonu oldu…

Fenerbahçe Şampiyonlar Ligi şampiyonu oldu

Kadınlar Voleybol Şampiyonlar Ligi final maçında Fenerbahçe Universal, Fransız ekibi Cannes’ı 3-0 mağlup ederek Şampiyonlar Ligi şampiyonu oldu.
17:00 | 25 Mart 2012

Haberin diğer fotoğrafları için tıklayın

Tarihinde üçüncu kez Kadınlar Voleybol Şampiyonlar Ligi’nde ‘Final Four’ oynayan Fenerbahçe Universal, Fransız temsilcisi Cannes ile şampiyonluk maçına çıktı. Azerbaycan’ın başkenti Bakü’deki Haydar Aliyev Spor Salonu’ndaki zorlu mücadeleyi 3-0 kazanan Sarı Melekler, Şampiyonlar Ligi şampiyonu oldu.

İlk seti 25-14, ikinci seti 25-22, üçüncü seti de 25-20 kazanan Fenerbahçe Universal şampiyonluğunu ilan etti.

Daha önce iki kez finale yükselen; ama kupayı kaldıramayan sarı lacivertliler, üçüncü kez çıktığı Şampiyonlar Ligi finalinde bu kez güldü.