Çıkan Kısmın Özeti…

Çıkan Kısmın Özeti…
Can Dündar

“İnsan yaşadığı yere benzer…” der, Edip Cansever;
“… o yerin suyuna, o yerin toprağına benzer.”
Ben Ankaralıyım.
Suyuma, toprağıma, Başkent’in coşkun devirlerinin ıtrı karışmıştır.
Ülkenin gördüğü en özgürlükçü anayasayla aynı günlerde doğdum.
Memur bir ana babanın, istikbal ümidini bağladığı tek çocuğu olarak büyüdüm.
O kıraç bozkırda, bereketli bir vaha yeşerten Cumhuriyeti sevdim.
Rejimin gaddar yüzüyle tanıştığımda, üniversitedeydim.
Süngülerin parıldadığı bir eylül sabahı, arkadaşlarım işkenceye götürülürken öğrendim, demokrasi ve özgürlük olmadan Cumhuriyetin bize yetmeyeceğini…

***
Cumhuriyet okuyorduk üniversitede…
O günlerde eve “bir ekmek-bir Cumhuriyet” almak, ceket cebinde logosu görünecek şekilde Cumhuriyet taşımak, biraz “Ben aydınım” demekti, biraz da 12 Eylül baskısına efelenmek…
Cebimde taşıdığım resti, Diyarbakır’da gördüler.
Staj yaptığım dönemde, “Cumhuriyet okumak suçu”yla içeri alındım. En berbat döneminde Diyarbakır Emniyeti’yle tanıştım.
Cumhuriyet’i sordular.
“Okurum” dedim. Bu cevaptan sonra biraz örselendim.
Sonraki yıllarımı, o gazeteye adını veren Cumhuriyetle ilgili belgesellere harcadım.

***
Ömrümün 32 senesi gazetecilikle geçti.
Şanslıydım; iyi hocaların eline düştüm. Kolay adam harcayan bir değirmende, onların öğütleriyle öğütüldüm.
Hep kalemimden kazandım ekmeğimi…
Alkışlayan da oldu, kızan da…
Ödülü de gördüm, cezayı da…
İtibarı da tattım, belayı da…
Yine de her daim, doğru bildiğimi söyledim.

***
Zorlu bir yaz geçirdim bu yıl…
İşimi soranlara, biraz da yeni madalya almışlara mahsus bir gururla, “İşsizim” dedim.
İşimi hakkıyla yapmamak değildi suçum, namusuyla yapmaya çalışmaktı. Muhasarayı yarmak, susturulmuşu yazmaktı.
Süngülerin parıldadığı o gaddar eylül, bu kez sivillerini çekip gelmişti sanki; gazeteler esas duruşa geçmiş, güvendiğimiz kaleler devrilmişti.
Bizi yeşerten o bereketli bozkır, eskisinden de beter bir kıraçlığa teslim olmuştu. Öfkeden başka dil, ranttan başka din bilmeyen bir hoyratlık, kapımıza dayanmıştı.
Gülemiyorduk artık…
Nedenini, tanıdık bir şiirde bulduk:
“Gülemiyorsun ya, gülmek/
Bir halk gülüyorsa gülmektir.”

***
Ana babalarımızın aksine biz, istikbal ümidiyle büyüttüğümüz fidanı, bu kıraçlıktan kollamak için gurbete yolladık.
Onun ardından da, bir zamanlar suyuna, toprağına benzediğimiz, lakin nicedir kendimize benzetemediğimiz “yaşadığımız yer”i terk ettik.
Yıkılmış sinemalar, kapatılmış tiyatrolar, tükürülmüş heykeller bıraktık geride; bir dönem sohbetleriyle şairler, yazarlar yetiştirmiş, sonra yasakların cenderesine terk edilmiş güzelim lokantalar, talan edilmiş ormanlar, şehri boğa yılanları gibi boğan yollar, zevksizlik abidesi “battıçıktılar”…
O eski halinden eser kalmamış bir Başkent…
Ve o Başkent’te gözü yaşlı iki ana bıraktık.

***
Sevdiklerimize veda ettik, bir oğlu gurbete verdik, yolda bir kediyi kaybettik. Çok sevdiğimiz bir evi, semti, kenti terk ettik.
Belki bir ömür gördüğümüze yakın ayrılık, sığıştı birkaç aya…
Eşyalar kolay taşınıyor; anılar zor…
Binalar çabuk terk ediliyor, alışkanlıklar zor.
Şimdi yeni bir şehirde, yeni bir evde, yeni bir gazetede, yeni bir hayata başlıyorum.
Gerçek anlamda ömrümün geri kalanının ilk günü bugün…
Üniversitede, suç delili niyetine ve inadına logosu görünecek şekilde cebimde taşıdığım gazetede, “ustalar meclisi”nde ilk günüm…
Nemrutlar yine Cumhuriyet’i soracak, bu kez “Yazarım” diyeceğim.
Bağımsızlığıyla, patronsuzluğuyla övüneceğim.
“İnsan yaşadığı yere mi benzer, yoksa kendine mi benzetir yaşadığı yeri” bilmiyorum.
Öfkesinde boğulmaya namzet bir despotluk devrinde, devrilen korkak kaleler şehrinde, cesaretin “son kale”lerinden birinde mevzilenmeye geliyorum.
Mevzilenelim ki, bir halk gülebilsin diye…
Merhaba!