Cumhuriyet’ten nefret etmek…

Cumhuriyet’ten nefret etmek…
Mehveş Evin

Keşke Cumhuriyet’in kuruluş yıl dönümünü gurur, sevinç, umutla kutlayabilsek…

Ancak “demokratik, laik, üniter ve anayasal Cumhuriyet” tanımından giderek uzaklaşan Türkiye’de, cumhuriyetle yönetildiğimizi söylemek, hissetmek, giderek zorlaşıyor. Cumhuriyet; bir kesim için sevilen ve gurur duyulan bir yönetim olamadı.

Bunun sorumlusu Cumhuriyet’in kendisi değil, tarih boyunca iktidara gelenler.

Azınlıklar mutlu olamadı Türkiye Cumhuriyeti’nde… Dersim’in dağı taşı, kadını çocuğu bombalandı. Rumlar ve Yahudiler “Atatürk’ün evi yakıldı” kışkırtmasıyla kendi komşularının hedefi oldu.

Kürtlere 12 Eylül darbesi sonrasında Diyarbakır zindanlarında İstiklal Marşı söyletilerek akla hafsalaya sığmayacak işkenceler edildi. Muhafazakâr İslamcılar ise kıyafet devrimini, laikliği ve halifeliğin terk edilmesini hiçbir zaman benimsemedi.

Tek şans Cumhuriyet
Her ülkenin geçmişinde olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin de yanlışı çok.

Oysa 21. yüzyıla bu hatalardan ders çıkararak girebilseydi…
Güçler ayrılığını uygulayabilse, vatandaşlarına eşit davransa, parlamenter rejimi güdük hale getirmese, laiklikten şaşmasa, Cumhuriyet başarılı olacaktı. Hâlâ da tek şans, Cumhuriyet.
Genç Cumhuriyet bugün 91’inci yaşını doldurdu.

Ne var ki “askeri vesayet”ten kurtulduğu söylenen genç Cumhuriyet, şimdi tek adam iktidarında demokrasiden hızlı ve emin adımlarla uzaklaşıyor.

Son derecede kırılgan
Laiklik ilkesi unutulmuş; yeni ve katılımcı bir anayasa hayali ise uzak… Hâlâ darbe Anayasası’yla yönetiliyoruz; torba yasalar da üzerinize afiyet.

Geçmişiyle hesaplaşmamış, vatandaşlarını eşit ve tarafsız bir şekilde kucaklamamış, gelen iktidarın pençesinde bir yerden diğerine savrulmuş, yolsuzluk iddialarıyla sarsılmış, son derecede kırılgan bir Cumhuriyet bu.

Suriye savaşı politikasıyla yurt dışındaki itibarı beş paralık olan ve kendi içinde tehlikeli bir kutuplaşma yaşayan Cumhuriyet, artık ikinci-üçüncü-dördüncü Cumhuriyet tartışmalarından bile uzak.
Uzak, çünkü “Camiler kışlamız, minareler süngümüz” söylemini benimsemiş bir siyasi iktidarca yönetiliyor.

Bir zamanlar kendini “modern muhafazakâr” diye kendini tanıtanlar, şimdi “dindar bir nesil” yetiştirmeye ant içiyor. En büyük “düşman”ları, bazen bir kadının dekoltesi, bazen bir dansın ritmi, bazen bir kadeh şarap…

En büyük dostları, sadece kendisi gibi giyinen, konuşan, farklı bir fikri dile getirme-yenler. Ve para, para, para…

Yönetmek buraya kadar
Türkiye’nin ne Doğu’da,
ne Batı’da dostu kalmış, kimin umurunda? Hiçbir gerçekliği olmayan neo-Osmanlıcılık hayalleriyle yanıp tutuşan yöneticileri, alay konusu olmuş… Ne yazar?

Kadınları sokak ortasında doğranan, gencecik insanların kim vurduya gittiği, ekonomisi betonun ve işçi cesetlerinin üzerinde yükselen… Üretemez hale gelen; ne spor, ne sanat, ne bilimde başarıyı yakalayamayan bir ülke…

Birbirini 40 yıl öldürmüş, öldürmeye devam eden halkını bir an evvel barıştıracağına, her şeye “ben, ben, ben” diyen siyasiler sayesinde iç savaşa ramak kalmış…
Cumhuriyet’ten nefret ederek, Cumhuriyet’i yönetmek buraya kadar.