Eğitim ve gökyüzü…

Eğitim ve gökyüzü…
Müge İplikçi
——————————————————————————–

“Bana, gökyüzüne bakarken ayaklarımı yere sıkı sıkı basmayı öğreten anne ve babama.”

Bu sözler İtalyan yazar Alessandro D’Avenia’nın gençlik romanı olan “Süt Gibi Beyaz Kan Gibi Kırmızı” kitabının ithaf bölümünden. Bu cümlenin, çocuklarımıza hayal kurmayı öğretemeyen, öğretsek bile bunun makul bir zemine gereksinimi olduğunu fark edememiş biz büyüklere de bir ithaf olabileceğini düşündüm kitabı okurken. Biz onlara basacakları, güç alacakları bir zemin sunacağız derken düşünmesinler, sorgulamasınlar, hayal etmesinler diye prangalar sunuyoruz, Zemin deyince onlara ilk etapta din kültürü vermeyi anlıyoruz örneğin. Ya da milli duyguları aşılamayı. En azından hâlâ bunları tartışıp duruyoruz! Oysa bir gence gerçekten uçması için sunulacak en sağlam zemin ona ilk önce insan olmayı öğretmekten geçer! İnsan olmak ve yaşamı anlama, tanıma prensibinden, o çok dilli, çok katmanlı yaşam görgüsünden. Gençler. Büyümek için gerekli olan o sağlam zemine, oradan yükselebilmek için güçlü kanatlara ne kadar ihtiyaç duyduklarını, hayallere ve gökyüzüne bakabilme cesareti için nasıl da desteklenmeleri gerektiğini, o cesaretin sırtı sıvazlanmazsa bir-iki yıl içinde nasıl bir zehire dönüşebileceğini düşündüğüm gençler…

***

Onlarla en son Küçükçekmece’de karşılaştım. Milli Eğitim’in “Yazarlar Okullarda” projesinde. Hem yazar, hem öğretmen kimliğiyle Yusuf Çopur bu projenin koordinatörü olarak zor bir işe imza attı. Bu projeyle bir sürü yazar İstanbul’un farklı ilçelerinde öğrencilerle buluştu. Benimkisi de böyle bir rastlantıydı işte. Edebiyatla ilgili konulardan toplumsal konulara, siyasi olandan yaşama doğru yaptığımız yolculuklarda gençlerin soruları ve çelişkileriyle buluşmak paha biçilmez fırsattı. Bu sorular ve çelişkiler ülkemizde yaşananları, değişimleri, değişmeyecek olanları anlamak açısından da önemliydi. Bu ziyaretlerin bir tanesinde onlarla ilginç bir yamaca vardık. Bir edebiyat metnini herhangi metinden nasıl ayırabiliriz sorusuydu bu. Başka bir açıdan bakıldığında, tüketime açık olanın, kolay kolay tüketilemeyecek olandan farkının ne olduğu.

Tüketilemeyecek olan!

İnanın bunu ifade etmekte hayli zorlandım. Edebiyatla gündelik olan arasında koşutluk sağlamak için gençlerin yaşamında tüketilemez olana dair gündelik yaşamdan pek bir örnek bulamadım. Haberler, spor programları, açık oturumlar, reklamlar ve hatta müfredat! Ne tuhaftır ki hepsi tüketim kültürünün bir parçasıydılar. İşin asıl tuhaf yanı, hemen her şeyin bir tüketim nesnesine dönüştüğü-dönüştürüldüğü gri bir süreçten geçiyor olmamız değil, o süreçten geçtiğimizi bilerek ve bildiğimizi umursamadan yolumuza aynı renkkörlüğü ile devam ediyor oluşumuzdu. Üstelik bu sadece gençlerin, yaşlıların, Türkiye’nin sorunu değil günümüzün, dünyanın da sorunuydu. Sonunda “gündelik olanın yapamadığını yapar edebiyat” dedim onlara, “Onu kolay kolay tüketemezsiniz. Tüketemediğiniz gibi içinize işler edebiyat ve yıllar boyunca eksilmek ne kelime, artar, genişler, çoğalır, sizi ummadığınız biçimde ele geçirir, büyütür, olgunlaştırır, dönüştürür, yaşadığınız ana dönüp bakmayı, kendinizle birlikte yaşadıklarınızı sorgulamayı, eleştirebilmenin ne olduğunu, günü kurtarmanın ya da kurtaramamanın ne olamayacağını anlatır size.”

Buna bağlı olarak verdiğim mesaj hep aynıydı: “İsterseniz her şey değişebilir! Hayal edin ve hayallerinizi gerçekleştirmekten korkmayın!”

Oysa Türkiye’de hayallerin değil, olayların ve olayların anlamının durmadan değiştiğini herkes kadar ben de biliyordum. Kısacası gençleri uçurmak, onların uçma gayretini desteklemek ve bu desteği vermek için bir zemin sağlamak yerine onları nasıl da yere zincirlediğimizi.

Türkiye’de her iki senede bir değişen eğitim sistemini düşündüm sonra. İktidarların rüzgârlarına göre değişen o iğretiliği, dolayısıyla güven telkin etmezliğini, ezberlemeye yapılan yatırımları, eğitimin siyasetin oyunu haline getirilmesini. Türkiye’nin, devlet iradesi tarafından gençlerini bir yapboz tahtası olarak kullanmayı seven bir ülke oluşunu. Hep böyleydi diye düşündüm.

Hâlâ öyle.

4+4+4 ile bunu bir kez daha bizlere kanıtladı “büyüklerimiz”! Bu kadar önemli bir kararı “ben bilirim” edasıyla hayatlarımıza alelacele sokmaları bile yeterliydi! “Merak etme ben senin yerine gökyüzünü de boyarım” diyorlardı. Ancak bunun “ayaklarına en hasından beton dökerim, böylece seni zemine mıhlarım” demek olduğunu anlıyorduk! Hani biz kendimizi aklamayı, yerimizi sağlamlaştırmayı, her zihne tek tip üniforma biçmeyi, biçtirmeyi değil gençlere uçmayı öğretecektik? Kısaca yeni bir şey yoktu eğitim politikasında. 12 Eylül’den bu yana başta anayasal hak ve özgürlüklerimiz olmak üzere demokratik yaşam arzumuz gasp edilmeye devam ediyordu. “Bize gökyüzüne bakarken uçmak yasak, uçma da ne yaparsan yap!” diyen günü kurtarmaya, yaşamı tüketmeye yönelik şu kahır yüklü gelenek! Bizden sonrakilere, daha sonrakilere özünde hep aynı masal, hep aynı teraneyle devam ediyordu.

Bir Cevap Yazın