Emekli Bir Seks İlahı…

Emekli Bir Seks İlahı…
Can Dündar

Beyoğlu’nun arka sokaklarında, eski bir binanın ışıksız dairesinde bulmuştum onu…
Hâlâ cüsseliydi; ama yaşlanmıştı.
Gençliğimizin perdelerini parçalayan adam, usta işi bir makyajla ihtiyarlatılmış gibiydi.
Zaman denen öğütme makinesi, o haşin delikanlıyı, müşfik bir dedeye çevirmişti.
Yeşilçam’ın kurtarıcı silahı, emekli bir seks ilahı olmuştu.
***
Bir kuşağın ergenlik düşlerini süsleyen afişleri duvardaydı hâlâ:
“Helal Sana Behçet.”
“Sev Beni Behçet.”
“Namın Yürüsün Behçet.”
“Parçala Behçet.”
Bu sonuncusu, ona nam olmuştu.
70’lerin ikinci yarısında, sokaklarda silahların konuştuğu o kan deryasında, “3 Film Birden-Devamlı” oynatan köhne sinemalarda, en çok onun filmleri iş yapardı.
Bizim nesle musallat olmuş bir salgındı seks furyası; öncesinde yoktu; sonrasında da olmadı.
O yıllarca beyaz mendillere kan tüküren kadınlar, onlara gizlice gözyaşı döken adamlar çekiliverdi perdeden; cömertçe soyunan dilberler, uzun donla yatağa giren erkekler doluşuverdi perdeye…
Erkeklerin bir kısmı tüy sıklet komedyenlerdi; seyirciye benzeyen, kavruk tiplerdi. Ne yapar eder, rüyalarında göremeyecekleri kızların koynuna girerlerdi.
Bir de döverken de severken de sert olan, kavgacı, asık suratlı, yırtık adamlar vardı.
Behçet onlardandı.
***
Yıllar önce, bir popüler kültür serisi için röportaja gittiğimde, o sertliğinden eser kalmamıştı.
Yeni hayatında Behçet Nacar, dizilere kostüm satan bir “oyuncakçı dede” rolündeydi.
Eski defterleri açtım.
Sevişmeyi ondan öğrenen yüz binler, şehvet seanslarında kadınları parçalayışını iştahla izlerken o ne hissediyordu?
O setlerde gerçekte neler yaşanıyordu?
Sonrasında eve nasıl gidiyordu?
Furya çöktüğünde o ne yapmıştı?
Sordum, anlattı:
Sultanahmet’te doğmuş. Sanat okulu okumuş. Asıl mesleği dökümcülükmüş. 1964’te tesadüfen figüran olmuş. 10 lira yevmiye ile kötü adam rollerinde epey “dayak yemiş”.
Sonra evlere televizyon girmiş; şiddet yıllarında aileler sokaktan, sinemadan çekilmiş; beyazperde teslim bayrağını çekmiş. Ve seks filmleri devreye girmiş.
Bir avantür-seks filminde stüdyodakiler “Parçala abi, yırt” diye motive etmişler. Behçet de rolünün hakkını vermiş; parçalamış, yırtmış, sevişmiş.
Kimlerle? Evinden kaçıp artist olmak isteyen ve kendini yönetmenin yatağında bulan Kezban’larla mı gerçekten?
“Hiç alakası yok” demişti Behçet Nacar, bir uzman edasıyla konuşurken:
“Hep belli başlı kızlardı. 20 kişilik sete çıplak girerlerdi. Herkes alışmıştı, kimse dönüp bakmaz, biz yatakta rol yaparken set ekibi sigara içip sohbet ederdi. Ama kadın kalabalık istemezse, o sahnelerde ışıkçılar ışıkları, kameramanlar kameraları sabitler, dışarı çıkarlardı.”
Yatak sahneleri çekilirken hiç tamamen soyunmazlarmış. Her şey çıksa bile külotlar çıkmazmış. Sevişme sahnelerinde külotları bacaklarıyla saklar, çıplak oldukları izlenimi yaratırlarmış. Soğuk platolarda, sigara dumanı altında çırılçıplak yatarken, spot ışıklarıyla ısınmaya çalışırlarmış.
Ne uyarılmak, ne âşık olmak…
“O kadınlarla kardeş gibiydik. Birbirimize alışmıştık; hiç öyle art niyetle bakmadık. Ben evliydim zaten… Set çıkışı eve giderdim. Televizyon seyredip 9 gibi yatardım.”
***
Kamera karşısında kadınları parçaladıktan sonra mesai bitimi televizyon karşısında çekirdek çitleyen bu seks ilahı, soyunma odasında ağlayan bir palyaço burukluğu bırakmıştı bende…
“Külotlar çıktıktan sonra iş yozlaştı” diye dert yandı röportajın sonunda; sanki adabın teslim bayrağı, o bez parçasıymış gibi…
Pişman değildi; can çekişen bir sektörde, kendi filmleri sayesinde insanların karnının doyduğuna inanıyordu.
“Her şeyimi sinemaya borçluyum; çok ekmeğini yedim.
100 negatifim vardır. Onları satıp yazlık, kışlık ev aldım; oğluma, kızıma bakıyorum” dedi.
Vedalaşırken ben ona bir kitabımı imzaladım; o bana bir afişini verdi.
Önceki gün de vefat haberi geldi.
“Parçala Behçet”le, ömrümüzün bize ayrılan bir zaman dilimi daha parçalandı gitti.