Her hazana hüzün yakışır…

Her hazana hüzün yakışır…
Cüneyt Ülsever

Kışın, ateşin karşısında büzüşmeyi severim. İlbaharda, çoşar ve azarım. Yazın, gölgede kestirmeye bayılırım. Sonbaharda, beni hüzün basar. Çok söyledim. Çok yazdım. Tüm hazanlara hüzün yaraşır! Kışın rengi, hali ile beyazdır. İlkbaharın yeşil, yazın mavi. Hazan rengi ise sarıdır. Hazana sarı yakışır.

***

Hazanın hüznü, en çok eylül başı aniden boşalan yazlıklarda hissedilir. Adeta, bir gün evvel çocuk cıvıltıları, müzik gürültüleri ile dolu yazlıklar, bir günde koyu bir sessizliğe bürünürler.

Benim gözümde hazanı, rüzgarın eşliğinde sokak ortasında dans eden gazete kağıtları temsil eder. Artık gazeteler bile terk edilmiştir. İki sayfa gazeteyi, aniden sertleşen rüzgar önüne katar, dansa kaldırır, oradan buraya, buradan oraya savurur. Bu dansta ritm yoktur, birbirini izleyen uyumlu hareketler yoktur ama estetik vardır. Kaosun estetiği!

O gazetenin bir sonraki savrulacağı yönü tahmin edemezsiniz ama gazete parçasının yerden havalanışında muhteşem bir estetik vardır. Gazete sayfası, önce yerden göğe doğru aniden yükselir, sonra yavaş yavaş, sağa sola pike yaparak düşmeye başlar. Yere indiği an, ya bir süre yerde dinlenecektir ya da yine aniden havaya savrulacaktır.

***

Hazanı yine yazlıklarda, en iyi kedi ve köpekler anlatır. Yazın sahipleri tarafından şımartılan kedi ve köpekler, tam tıka basa doyurulmaya, çocuklarla koşa-çoşa oyun oynamaya alışmışken, bir sabah sahipleri tarafından çöp torbası misali sokağa atılırlar ve yazlıklarda yalnızlığa mahkum edilirler. O güne dek, sahiplerini velinimet bilen kedi ve köpekler, insanların ne kadar vahşi, ne kadar bencil, ne kadar hain olduklarını, sonbaharın ilk günü keşfederler. Yazlıklar insanlar tarafından terk edildikten bir hafta sonra, çöplükler de boşalır. Zavallı kedi ve köpekler, akşam, ışığı yanan bir evin önünde saatlerce, belki çöp bidonuna bir parça yemek artığı atılır diye bekler, dururlar.

Boş bir sokak, sararmaya başlamış ağaç yaprakları, sokağın ortasında gariban bir köpek, onun birkaç metre uzağında, daha da gariban bir kedi! Yazın can düşmanı iken, şimdi kader arkadaşları. Bundan daha hüzünlü bir manzara olabilir mi?

***

Beton yığını şehre ise, ne kış gelir, ne ilkbahar, ne yaz, ne de sonbahar! Şehirde mevsimler, sadece ve sadece ‘ısı değişikliği’ ile kendilerini belli ederler. Beton yığınları çok sıcaksa, mevsim yazdır; dokunduğunuzda eliniz buz kesecek kadar soğuksa, mevsim kıştır. O kadar! Şanslı iseniz, iki beton yığınının arasından bir avuç gökyüzü gözükür, hava açıksa sevinir, kapalı ise hüzünlenirsiniz.

Bir zamanlar nevbahar da, hazan da Boğaziçi’ne çok yakışırdı. Yine Boğaz çok güzel. Ama artık, ne ilkbaharda coşkuya gark oluyor, ne de sonbaharda hüzne dalıyor. Zaman zaman coşuyor, zaman zaman hüzünleniyorsa da, şehrin sürekli koşturan sakinleri durumu fark etmiyorlar. Duyguyu fark etmeye zamanları yok!

***

Ben hüznü çok seviyorum. Hüzün bana buruk bir tat veriyor. Sanki ağzımda ekşi-tatlı bir lokma çeviriyorum. Lokma esasında ekşi ama çiğnedikçe keyif veriyor. Boş ve loş bir sokakta kedi ile ben karşılaştığımızda, kedinin bana yalvarır gibi bakışı içimi burkuyor ama karnını doyururken çıkardığı mırıltı da, beni sevindiriyor!
Sevindirmek güzel ama bunun geçici olduğunu bilmek, buruk!

Ben gideceğim. Kedi ise, koskoca bir sonbahar, koskoca bir kış, önüne bir parça ekmek kırıntısı atacak bir insanın yolunu gözleyecek. Kışı sağ çıkarırsa, yaz başı tekrar görüşeceğiz! Yoksa, yaz başı, yolunu soracağım çöpçüler, “O kadar çok kedi leşi kaldırdık ki, aralarında senin sorduğun kedi var mı idi, bilemeyiz!” diyecekler.
Eylül başı, kediyi bir yudum yiyecek ile sevindirirken bunları biliyorum. İşte hazan, işte hüzün!

***

Hazanda içime düşen melankoli, bana yaşayacağım hazan sayısının, yaşadığım hazan sayısından kesin daha az olduğunu söyleyince, içim iyice burkuluyor. Tek çarem var, hazır bu hazanı da görmüşken, ağzımın tadı ile hüzünlenmek…
Hüzne gark olun ki, coşkunun tadını daha iyi çıkarasınız!