Herkesin sınırını bildiği, kimsenin kimseye haddini bil diyemediği bir ülke!

Herkesin sınırını bildiği, kimsenin kimseye haddini bil diyemediği bir ülke!
Umur Talu

Bu seçimin “ibret dolu” tarafı şu:
En tepedekilerden başlayarak hepimize sınırlarımızı hatırlatmak!
Hayatın ve ölümün, inancın veya çeşitli felsefelerin, ideolojilerin; dünyadaki, doğadaki rengârenkliğin, türlü çeşitli insanları kucaklamış tarihin, insanoğlundaki çeşitliliğin kaz kafalarımıza bir türlü tam anlatamadığını bir kez daha izah etmek.

***

Şudur:
Sen varsın ama öteki de var!
Öteki varken senin sınırsız bir güce sahip olman ancak “bir süre için” mümkündür; daha fazla ve daha fazlası değil.
AKP’nin 2002’de iktidara gelişi de tamamen böyleydi.
Başkalarının varlığını önemsemeyen, onları yok sayan iş dünyası, medya, TSK, üniversite, yargı, siyaset ağalarına karşı bir “isyan” ve “ders!”
Şimdi AKP’nin tökezleyişi de aynı sebeple; bu kez iş dünyasında, medyada, TSK ve Emniyet’te, üniversite, yargı ve siyasette kendisi “ağa” olduğu için.
Ölümlü insan olduğunu, belli bir oyla seçilmiş siyasetçi, geçici devlet adamı olduğunu unutup “ebedi efendilik” taslamaya aşırı heves edildiği için.

***

Şimdi anlamışızdır umarım:
AKP’nin, AKP’lilerin, iktidarın sınırı “ötekiler”dir!
“Ötekiler”in sınırı da hem öteki ötekiler, hem bizzat AKP, AKP’liler!

***

Sınırını bilmek yerine durmadan sinirini bilemek demek ki çare değil.
Nasıl ölümün çaresi yoksa, bunu unutmak hataysa…
Başkalarının varlığının, var olacağının, onların da hayalleri, umutları, hayatları, şahsiyetleri, kimlikleri olduğunu unutmak, yok saymak da nafile çaba.
AKP’yi doğuran ve iktidar yapan, “çeşitlilik, umut, ötekileştirilmiş olmak, hor görülmek, demokrasi hayali” gibi ne sebep varsa, hepsi bugün AKP’yi de vuran şeyler.

***

“Sınırsız” devlet gücü ve imkânı; “sınırsız” yargı, emniyet ve ordu itaati; “sınırsız” üniversite, piyasa biati; “sınırsız” otorite ve kulluk, buyruk ve kuyruk düzeninin bir sınırı var işte.
Ne hayattan ne ölümden ders alarak, güçlerini güçlünün kendini sınırsız sanan kibrinde bulan, ona yamanıp yapışan bürokrasi, iş dünyası, askeriye, emniyet, yargı, üniversite vesaire reisleri de güm diye bu sınırı fark etmiş olmalı şimdi.
Hiç hesap vermeyeceğini sanmak ne inanç sisteminde mümkün; ne de toplumların tarihinde.
Hakikaten öyle; “milletimizin takdiri, her şeyin üzerinde”dir!
“Çoğunluk” nasıl “çoğulluk” değilse, sonsuz da değil.
Bak yasama, yani kanun gücü muhalefete geçiverdi.
RTÜK gibilerinden başlayarak kurumlarda da.
Çoğunluk ilelebet olsaydı, AKP de bir vakitler var olamazdı; sonra faniliği unuttuğu için gerçekle tanıştı!
Cumhurbaşkanı bunu o kadar aklından çıkarmış olmalıydı ki; sadece “ötekiler”le değil, kendine tam tabi olana kadar, Anayasa Mahkemesi’nden Merkez Bankası’na, bir zamanlar kader ortağı olan Gül’den zaten çoğunu kontrol ettiği yargıya, medyaya…
Küçücük çocuklardan annelerine, herkese herkese öfkelendi, kızdı, bağırdı, hor gördü, haddini bil, sen kimsin ya dedi.
Demek ki öyle olmuyor.
Sizi var eden sizi yok edebiliyor ya…
Sizi güçlü kılan sizi güçsüz de kılabiliyor!
Başkalarını “günahkâr” sayma tekelini elinizde tuttuğunu sanıyor, her şeyi “mubah” görebiliyorsunuz belki…
Ama az tamah çok zarar vermekle kalmıyor; bunca tamah bir de aşırı günah yazıyor!

***

“Sınırsız” olmadığımızı, olamayacağımızı, başkalarının da kendi renkleriyle var olduğunu bilme ihtimali zaman zaman doğuyor. O zaman ülkenin önüne hep ciddi şanslar getiriyor. Yine heba edilmezse.
Bu da esasen öyle bir an.
“Kaypak, fırsatçı, korkak, saldırgan, arsız, tamahkâr piyasalar ve para”nın ne yaptığına değil, bir toplumun önündeki imkânlara bakın bir an.
Herkesin sınırını bildiği ama kimsenin kimseye haddini bil diyemediği bir ülke; barışı, demokrasiyi, kardeşliği, haysiyeti, yoksulların da umut duyabileceği bir ufku belki daha mümkün kılabilir.
Nefret-hiddet-şiddet cenderesinden çıkmak belki artık daha fazla mümkün olur.

***

Şunu asla unutmayacağız ama:
Kimse kimsenin efendisi değil!
Olmak istese de, olamaz.
Siz de değilsiniz.