Hiç…

Hiç…
Zeynep Oral

Bazı günler birdenbire acı kaplar içinizi. Yüzünüz gülmez hiç:
– Bir şey mi oldu? diye sorarlar çevrenizden.
– Hiç… dersiniz.
– Canım sıkılıyor nedense… Gerçekten de bilmezsiniz nedenini. Kuşkuların girdabı döner içinizde. Hüzünlerin en alaturkası çalar kapınızı. Geçmişte bir küçücük olaya takılır aklınız. Bir eksikliğin çaresizliğini duyarsınız içinizde.
– Ne kadar korktum gelmeyeceksin diye? – Neden gelmeyeyim?
– Ne bileyim ben, korktum işte… Geçmiş günlerin küçük mutluluklarına kayar gider düşünceleriniz. Arkadaş ıslıklarının uğultuları… Okul kapılarında bekleyişler… Gizli buluşmalar… Ve bir papatya falının umutları:
– Seviyor… Sevmiyor… Seviyor… Sevmiyor.
– Neden geç kaldın bu kadar?
– Koşarak geldim. Bak hâlâ nefes nefeseyim…
– Gelmeyeceksin sandım da…
Bir atlıkarıncadır geçmiş günler. Gelir geçer gözlerinizden. Bir küçücük çocuksunuz. Babanızın elinden tutmuş “Meclis Parkı”na gitmişsinizdir. Yolda marşlarla yürüyen askerleri görmüşsünüzdür. Siz de küçük ayaklarınızla rap rap yürümüşsünüzdür uzak kaldırımlardan:
– Büyüyünce ben de subay olacağım… dersiniz babanıza:
– Büyü de öyle…
Hiç nedeni yokken hüzün kaplar içinizi. Kolunuzu kanadınızı kırmışlardır sanki. Ne bir şarkı ısıtır içinizi ne de bir kadeh içki. Anılarımızın dönme dolabı döner hep:
Eylemine uyan … yasanın … maddesinin … fıkrasına göre … mahkûmiyetine … tutuklulukta geçen sürenin mahsubuna ilinde Emniyet gözetimi altında tutulmasına … temyiz yolu açık olmak üzere …
Ve okuduğunuz hukuk, öğrendiğiniz hukuk, öğrettiğiniz hukuk gelir aklınıza. Birkaç hukuk bilgininin yosunlaşmış düşünceleri:
– Duguit der ki… Jaze der ki… Laski diyor ki… Sonra siyah ciltli bir kitaptan büyüyüp büyüyüp gözlerinize çarpan bir satır:
– İnsan, insanın kurdudur… İnsan, insanın kurdudur. İnsan insanın … insanın, insanın … insan … Ve sonra, hiç aklınızda yokken bir alaturka hüzün saplanır yüreğinize:
– İnsan unutulur sanır, unutulmaz unutulmaz. Çevrenizden sorarlar:
– Bir şeye mi canın sıkılıyor? – “Hiç”, dersiniz sessizce.
– Ne olacak ki? Bir cezaevi arabasında bileklerinizde kelepçe, en yakın arkadaşınızla karşılaşırsınız. Unutursunuz birdenbire acılarınızı: – Merhaba…
– Yasak hemşerim… Konuşmak yok!
Bakakalırsınız arkadaşınızın kelepçelerine. Saçları kesik başına, hafifçe uzamış sakalına. Bütün kelepçeleri kırmak istersiniz, kıramazsınız. Bütün yasakları kaldırmak istersiniz, kaldıramazsınız…
– Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde tahakkümüne, “tahakkümüne”, “tahakkümüne”…
Sonra da titrek sesle:
– Çok mu üzdüm seni? Bilmezdim bu kadar kırılacağını… dersiniz sevgilinize. Yine papatya falları açılır kapanır önünüze:
– Seviyor, sevmiyor… Seviyor, sevmiyor…
Cümleleri karışır birbirine: – Neyin tahakkümü, neyin sevgisi?
Bazı günler bilmedik acılarla sarsılırsınız. Hüzün kaplar içinizi:
– Bir şey mi oldu? derler yanınızdakiler.
– “Hiç”, dersiniz,
– Hiç, hiç… Hiç. Canım sıkılıyor sadece.

***

Sevgili Okurlar, Uğur Mumcu’nun bu çok farklı yazısı, “Yeni Ortam” gazetesinde 9 Haziran 1974’te yayınlanmıştı… Ben um:ag’ın “Vurulduk Ey Halkım” kitabından aldım.
“Düşünenlerin vurulmaması, vurulanların unutulmaması” için; “Unutmadık” demek için, unutturmaya çalışanlardan hesap sorabilmek için…