İlişkilerimiz aslında bizim küçük hapishanelerimiz mi?

İlişkilerimiz aslında bizim küçük hapishanelerimiz mi?
Sanem Altan

İnsan istemediği bir ilişkiden niye çıkamaz?

Bunu sorduğumda arkadaşıma, kahkahalarla güldüğüm bir cevap verdi bana…

‘Dünyanın cevabını aradığı soru bu, şimdi ben mi bileceğim cevabı yani, aa senin de gücün bir bana yetiyor.’

Doğruydu dediği.

Yüzyıllardır bunun romanları yazılıyor, filmleri çekiliyor, acılar yaşanıyor ama soru olduğu gibi duruyor.

İnsan mutsuzluğunu niye kesip atamaz?

Ondan kurtulmayı nasıl kolayca beceremez?

Mutsuzsa bunu neden mutluluğa çeviremez?

Bunlara verilebilecek pek çok cevap var tabii hepimizin bildiği…

***

Alışılmış, bildik bir sıkıcılık insanlara daima, bilmedikleri bir mutluluğu aramaktan daha güvenli ve rahat gelir.

O ilişkiyi artık istemesen bile, o bildiğin konfordan çıkacak, alışkanlıklarını yok sayacak gücü öyle kolayca kendinde bulamazsın.

Daha da kötüsü, bunu yapabileceğine inanmazsın.

***

Nasıl bir kadın ya da erkek istediğimizi, aşkımızı yaşamak için istediğimiz insanın nasıl biri olduğunu gerçekten biliyor muyuz? Genellikle bilemiyoruz.

Bildiğimizi sanıyoruz ama.

Belki de aramaktan yorulduğumuz ya da aradığımızı bulacağımızdan umudumuzu kestiğimiz için “bulduğumuz birinin” aslında “istediğimiz” insan olduğuna inandırıyoruz kendimizi.

Alışkanlıklarımız, korkularımız, zayıf yanlarımız bizim komutanlarımız gibi…

Onlar emri veriyor biz yapıyoruz.

Merak ediyorum, ilişkilerimiz aslında bizim küçük hapishanelerimiz mi?

Ama belki de soru şu, gitmeye cesaretimiz yok peki ama o asıl aradığımızı gerçekten bulsak onunla aşk yaşamaya cesaretimiz var mı?

Küçük hapishanelerin kapılarını birgün açsalar, ‘hadi çık bak o çok istediğin kadın ya da adam orada’ deseler, gerçekten hapishanelerimizden çıkmayı başarabilir miyiz?

Gitmeye korkanın aradığı aşkı bulsa da onu yaşamaya cesareti yeter mi?

Evet, esas soru bu belki de…

Cesaretin var mı?

Ya da neden cesaretin yok?

İşte hayatın zor kavşaklarından biri…

İstediğini yaşamaya cesaretin yetiyor mu?

***

Bu konuşmayı annemle yapıyor olsaydım bana şunu sorardı, ‘peki cesur olanlar çok mu mutlu?’

Ben, mutluluğun cesaretle cok ilgisi olduğuna inanıyorum…

Aralarında güçlü bir bağ var gibi geliyor bana…

Bunu hayatın her yerinde görüyorum… Sadece ilişkilerde değil, siyasette, sanatta… Hepsi cesaret istiyor.

Ama çözemediğim bir şey var.

Niye korktuğumuzu, neden istediğimiz kadar cesur olmadığımızı anlıyorum ama neden anladığımız halde korkmaya devam ettiğimizi anlamıyorum.

Neden bu kadar korkağız?

Neden yaptıklarımızla istediklerimiz arasında hep kocaman uçurumlar var?

Neden olduğumuz ya da gösterdiğimiz insanın dışında pek çok ölü taklidi yapan insan var tenimizin altında?

O çok istediğimiz mutluluğa neden korkarak varacağımızı sanıyoruz?

Neden cesaret bizi diğer tüm sıkıntılardan bile daha fazla korkutuyor?

***

Cesaret, kaybetme riskini göze almak demek.

Cesaretimiz, ilişkilerimizi değiştirmemize, daha mutlu bir hayat aramamıza yetmiyor, çünkü elimizdekini kaybetme riskini göze alamıyoruz.

Gittiğimiz yerde mutluluğu bulacağımıza emin değiliz ama gittiğimiz zaman elimizdeki o “sıkıntılı huzuru” da kaybedeceğimizden eminiz.

Garantisiz bir mutluluk ihtimaliyle, garantili bir sıkıntı arasında seçim yapmamız gerektiğinde, garantili olanı, o bildik sıkıntıyı seçiyoruz.

Bütün korkaklar gibi kaybetme ihtimalinden ürktüğümüzden, kazanma ihtimalinden de vazgeçiyoruz.

Onun için garantili ve sıkıcı hayatlar yaşıyoruz işte…

Bir Cevap Yazın