İnsana Ait Ne Varsa…

İnsana Ait Ne Varsa…
Güray Öz

Yanıyor dünya. Yok sıcaklardan söz etmiyorum; o da var ama asıl yangın insanların yüreklerindedir. Dünyamızın hemen her köşesinde nüfus artış hızını dengelemek ister gibi kör bir terör can alıyor. Hesabı kitabı yok; nedeni, anlaşılabilir bir gerekçesi yok. “İşte bak dinde yeri var” dediklerinde ortaya çıkan kabul edilebilir bir anlamı yok. Havada hızla yol alan kurşun, tene değen bıçak o büyük sözlerin kitabında olduğu söylenen anlamı vuruyor, kesip geçiyor.
Şaşkınız; şiirin insanı terk etmesinin nedeni belki de budur.
***
Aslında yalnız şiir değil, hikâye de bizi terk etti. Hikâye yoksullaştı. Ölümü anlatan tek bir hikâyemiz var şimdi bizim. Masalımız masala benzemiyor. Devlerle, devlet miydi yoksa, savaşıp onları yenen kahramanların yerini tuhaf, ucubelere benzeyen Amerikalı kahramanlar aldı. İnsan değiller, hikâyelerinde şiddetten başka bir şey olmayan tuhaf makinelerle oynuyor çocuklarımız. “İnsani olan hiçbir şey bana yabancı değildir” mi demişti ustalardan biri bir zamanlar. İşte insani olan şeylerin sayısı gittikçe azalıyor. Öldüren, kolları bacakları kopartan bombacının, sırıtkan bir yüzle boğaz kesen çocuğun, yaptıklarını gururla anlatan, insanlara ölüm götürerek vadedilmiş cenneti kazandığını hayal eden sakallı tedhişçinin hikâyesi hikâye değil.
***
Aşk öldü. Bunca ölümün içinde en fazla o öldü. Beynimizin kıvrımlarında ona ayırdığımız yer azaldı, giderek dönüştü. Aşkın yerine şehveti, seksi büyük bir ticari başarı olarak yerleştiren, göçmenleri denizde neredeyse gururla boğan zamanın kapitalisti, yüzünü yine o eski kutsal kitaplara döndü. Orada insanın hikâyesinin değil tenlerin, duyguların değil etlerin hikâyesinin yazıldığını büyük bir sevinçle keşfetti. Bulduğu kaba saba hikâyeyi iştahla tercüme etti; şimdi TV kanallarında seksin bin türlü halini din adamına anlattırıyor; edebiyat dünyası ise grinin bilmem kaç tonuyla sarhoş ne zamandır. Şiir kayboldu, hikâye satıldı, aşk öldü.
***
İnsan kazandığını sandığı yerde kaybettiğini gördüğünde umudunu yitirmez mi? Kimi zaman öyle bir duyguyla, ışıkları kapatıyor, mümkünse ölüme yatıyoruz. Yenilmenin öğrenmekle eşdeğer olduğunu, her yenilişin katlanarak umudu büyüttüğünü, çoğalttığını söyleyen Samuel Beckett de teselli etmiyor galiba artık bizi. Yanlış mı anlamıştık onun sözlerini diye kuşkuyla yeniden okuyoruz. Yok hayır işte tam şöyle söylemiş: “Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil.” Öyle demiş işte; “daha iyi yenil” demiş. İnadı bırakma, devam et, teslim olma, korkma, insan gibi davran, kuyruğu kıstırıp kaçma, yaşayacaksan, kuşku da duysan bir anlamı olsun hayatının demiş.
***
Kimi zaman kitaplardan, âlimlerden edindiğimiz bilgiden, o bilgilerle yapabildiğimiz yorumlarımızdan kuşkuya düşeriz. Düşmeliyiz zaten. Çünkü kuşkunun tıpkı yenilmek, daha iyi yenilmek gibi bir işlevi var. Her kuşkuda bir adım ileri gidiyoruz aslında. Başa dönüyoruz ve bu yazıyı da bir mezar yazısı olarak yazmadım ben. Hepsini geri çağırıyorum; aşkı, şiiri, hikâyeyi, bilgiyi, kuşkuyu, inadı, hayatımızı anlamlandıracak ne varsa…
Ne varsa insana ait, hepsini…