Laiklik, insan hakları ve demokrasi…

Laiklik, insan hakları ve demokrasi…*
Hüsnü Öndül

Yaşam tarzına müdahale riskinin -özellikle Başbakan’ın söylemleri sonucu- arttığını düşünen geniş toplum kesimleri, Gezi Parkı vesilesiyle tepkisini yurt çapında göstermede gecikmedi. Bu işaret üzerinden temel konuyu tartışalım.

Biz, laikliği İ. Kucuradi’nin tarif ettiği üzere, (TBB Dergisi, Sayı 52, 2004 ) hukuk normlarının dini inanca, kültürel ya da yerel normlara dayalı olarak oluşturulmaması olarak anlarız. Böyle “negatif” bir tanım, bizim “peki hukuk normu neye göre, neyi temel alarak oluşturulmalıdır?” sorusunu sormamıza neden olur. O zaman başka bir tanıma ihtiyaç duyarız. Cevabını, “İnsan hakları ve özgürlüklerine göre, bunlar temel alınarak” diye verebiliriz. Böylece yapılmaması gereken negatif olandan yapılması gerekene geçmiş oluruz.

Kucuradi sekülarizm kavramının latince kökeninden hareketle (çağ, yüzyıl) değerlendirmede bulunur. Buna göre sekülerlik çağdaşlık anlamını taşır. Bir devletin hukuk normları çağın değerlerine dayanmalıdır. Bu değerler ise -hepimiz anlaşırız sanırım- insan hakları ve özgürlükleridir.

Bu noktada başka bir soruyu daha sormamız lazım: Laiklik zorunlu olarak insan hakları ve özgürlüklerini tanımayı ve demokrasiyi gündeme getirir mi? Başka bir ifade ile laik devlet zorunlu olarak demokratik devlet midir?

Bu sorulara olumsuz cevap vermek gerekir. Başka ülkelerden örnek vermeye gerek yok. Türkiye’nin anayasal ve yasal sistemine bakmak gerekir. Anayasa’ya göre Türkiye laik devlettir.

Kim iddia edebilir Türkiye’nin demokratik bir devlet olduğunu?

Türkiye otoriter sisteme sahip bir ülkedir. Benim bu köşede pek çok kez demokrasiye doğru yönelme diye nitelendirdiğim AB tarafından Aralık 1999 tarihinde aday ülke ilan edildikten sonra yapılan onca hukuki reformlara rağmen, evet hala, Türkiye siyasal ve hukuksal rejiminin temel özellikleri itibariyle otoriter özellikleri baskın bir ülkedir.

Türkiye’nin hukuk normları bir dinin kurallarına göre oluşturulmamaktadır.

Tartıştığımız konu bakımından Türkiye’de yasa normlarının dini inanca, kültürel ya da yerel normlara dayalı olarak düzenlendiğini -bir tehlikenin işaretlerini bizzat başbakanın ayrımcı, kutuplaştırıcı terminolojisiyle görmekle birlikte- söyleyemeyiz.

Peki insan hakları ve özgürlüklerinin demokrasi ile bağı nasıl kurulabilir? Demokrasi çoğulculuğa, açıklığa, saydam (şeffaf) ve katılımcılığa dayanır. BM Dünya İnsan Hakları Konferansı Viyana Belgesi’nin 8. maddesinde belirtildiği gibi, “Demokrasi, kalkınma, gelişme ve insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı, birbirine bağlıdır ve birbirlerini karşılıklı olarak güçlendirirler. Demokrasi halkın, kendi siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel sistemlerini belirlemek için, istencinin özgürce ifade edilmesine ve yaşamlarının tüm yönlerine tam katılımına dayanır. Belirtilen bağlamda, insan haklarının ve temel özgürlüklerinin ulusal ve uluslararası düzlemde geliştirilmesi ve korunması evrensel olmalıdır ve koşullara bağlanmaksızın yönlendirilmelidir” (Gemalmaz M. Semih, temel belgelerde insan hakları, İHD yayını, s.44, 1994).

Tanıma dikkat edilirse, “İstencin (iradenin) özgürce ifade edilmesi”nden, “Yaşamlarının tüm yönlerine tam katılım”dan söz edildiği görülecektir. Bugünlerde sandıkla sınırlandırılmış demokrasi tarifleri var, biliyorsunuz. Sandık şarttır, vazgeçilmezdir. Ama demokrasi bundan ibaret değildir. İrade özgürce ortaya konacak ve bununla ilgili yasalar ve kurumsal yapılar, usul ve mekanizmalar da bir bütün olarak bu iradenin özgürlüğü temel amacına göre yapılandırılacaktır.

Laiklik otomatik olarak demokratik rejim sonucunu doğurmaz ama demokrasi için temel oluşturur.

* Sevgili okuyucularım, okuduğunuz yazım 24 Temmuz 2013 tarihinde bu köşede yayımlanmıştı. TBMM Başkanı’nın laiklikle ilgili sözleri üzerine yeniden yayımlama ihtiyacını duydum. Saygılarımla.