Marquez’in Ardından…

Marquez’in Ardından…
Nilgün Cerrahoğlu

“ ‘Gabo’; entelektüel mirasının ötesinde, yüksek duyarlılığı, farklı bir derinliği olan bir yazardı…
Yapıtlarının, az yazarda rastlanan mükemmel bir mimarisi vardı…
İspanyol diline hâkimiyeti, sözcük seçimindeki titizliği, metinlere sinen ‘ritim ve tempo’ becerisi; ‘Gabo’nun ‘bir modern zamanlar Cervantes’i’ lakabıyla anılmasına yol açmıştı…
Ufak bir ‘koku’, bir ‘tat’ ya da bir ‘anı’…
Onun satırlarında hemen ‘epik’ boyutlar kazanırdı…
Örneğin Kolera Günlerinde Aşk’ın şu giriş cümleleri: ‘Önüne geçilmezdi. Acı bademlerin kokusu ona her seferinde karşılıksız aşkların yazgısını hatırlatırdı…’
Fermina Daza’yı, ‘51 yıl, 9 ay, 4 gün bekleyen’… Florintino Ariza’yı böyle bize badem ağacının acımtırak kokusu ile takdim eder Marquez…
O kokuyu duyarsınız…
Okura bunca güzellik armağan eden Gabo’yu; ben de en sevdiğim romanın başlangıcıyla selamlıyorum.”
Bu satırları bundan yaklaşık iki yıl önce (“Marquez: Belleğin yazarı artık hatırlamıyor” 10 Temmuz 2012) yazmışım.
“XX. yüzyıl edebiyatının muhteşem kalemlerinden biri -ki bence en muhteşemi!- sustu. Artık yazamayacak” diye başladığım yazıyı, yazarın yediği Alzheimer darbesi üzerine kaleme almışım…
Marquez’in kendisi de yazar olan kardeşi Jaime G. Marquez; Latin Amerika’nın bu sıra dışı edebiyatçısının “hafıza sorunları yüzünden bundan böyle artık yazamayacağını” belirtmiş… “Belleğin harikulade yazarı” Marquez, diğer deyişle zaten epeydir köşesine çekilmiş. Fiziken gitmesi artık bugün şok yaratmasa da, gene de çok büyük boşluk bırakıyor…

İspanyol dili edebiyatının yıldızı
Öyle böyle değil… “İspanyol dili edebiyatının Cervantes’le beraber en büyük yazarı” sıfatını kazanan bir yazardan söz ediyoruz…
Erdoğan’ın iki dudağı arasına hapsolan ürkütücü gelecek senaryolarına kilitlenen Türk kamuoyu pek fazla belki farkında değil ama dünya sahiden eşi benzeri olmayan bir romancıyı uğurluyor.
Uluslararası kanallar bu sebeple Marquez romanlarından uyarlanan filmler yayımlıyorlar. Gazeteler, sayfa sayfa Marquez yazıları ve değerlendirmelerine yer veriyor; internet baskılarında okurlarının en beğendiği Marquez alıntılarını ekrana taşıyorlar…
Sadece “Nobelli” bir yazarın değil; gerçekten çağının“biricik” ve rakipsiz olan bir yazarının yitirildiği duygusu… her şekilde seziliyor.
Neydi Marquez’i bunca rakipsiz kılan?
Marquez’in her şeyden önce bir mücevherci becerisi ile kullandığı “dil”inin çok baştan çıkarıcı, olağanüstü bir yetkinliği var/vardı!
Türk yazarlardan ancak Yaşar Kemal’in sözcük ve dil ustalığı ile karşılaştırabileceğim bu sıra dışı yetkinlik; -gene Yaşar Kemal’in romanlarında olduğu gibi tıpkı- yazarın ancak kendi dilinde tam gerçek boyutuyla hissedilebiliyordu. Seçmiş olduğu sözcüklerin anlamları, içerikleri denli; mimarileri ve müzikalitelerine, tempoları ve estetik zarafetine azami özen gösteren Marquez’in gerçekte hiçbir çevirisi, aslının “sanatsal bütünlüğünü” gereğince yansıtmıyordu. Hiçbir çeviri, orijinal yapıtın verdiği hazza ulaşamıyordu…
Buna karşın Marquez, evrenselliğinden de hiçbir şey yitirmeyen bir yazar…
Çünkü sözcükler üzerindeki ustalığı kadar, yüreklere de sonuna dek değebiliyor.
Değmenin ötesinde çoğu kez tek bir darbede, yüreğin en ulaşılmaz, en gizli kompartmanlarına giriyor…

‘Hayat hatırlandığı kadardır!’
Yüzyıllık Yalnızlık’tan alınan su satırlar örneğin:
“…ve gitmiş oldukları her yerde geçmişin yalan olduğunu, belleğin geri dönüş yolu olmadığını, geçmiş olan… her eski baharın bir daha geri alınamadığını, en çılgın ve en ısrarlı aşkın bile her halükârda uçucu bir gerçek olduğunu hatırlayacaklardı…”
Marquez tek cümleye neredeyse koca bir roman sığdırıyor.
Hemen tüm eserlerine sinen ve “hüzünbaz” olduğu denli bir o kadar “oyunbaz” olan bir melankoliyi, şaşırtıcı etkinlikle okura geçiriyor.
Geçip giden ve geri getirilemeyen zaman…
Zamanın geride bıraktığı coşku ve hüzünle karışık tortular ve son kertede bir “düş”, bir “rüya”ya dönüşen, “rüya”dan farksız olan yaşam…
Günün sonunda özetle “Hayat insanın yaşadığı değildir, aslolan hatırladığı ve hatırladığını nasıl hatırladığıdır” diyen bir yazar Marquez.
Varoluşu kuşatan bu dört dörtlük klasik temalar, Marquez’in hemen tüm romanlarında karşımıza çıkıyor.
Ama yazar, insanlığın ortak olduğu bu alabildiğine sıradan duyguları anlatırken asla “banal” olmuyor ve hiçbir zaman “banalleşme tuzağına” düşmüyor. Bu duyguları her seferinde çünkü müthiş “özgün bir düş gücüyle” dantel gibi işleyip derinleştiriyor.
Öyle ki, bir Marquez cümlesini okuduğunuzda ondan başka kimsenin elinden çıkamayacağını biliyorsunuz…
Ünlü yazarın “büyülü gerçekçiliği” buydu.
Işıklar içinde yatsın!