Muhalefet ve Köşk…

Muhalefet ve Köşk: Bir cüret ve mecburiyet olarak ahmaklık…
Selin Hazal Arcan

II. Cumhuriyet, dünyada 1970’lerin sonları ile başlayan uluslararası karşı-devrimin Türkiye’deki nihai uğrağıydı. Karşı devrimin kalkış noktası, on yıllara dayanan reel sosyalizm deneyiminin kökünü kazımaktı. Ama sadece akut bir müdahale değil, kapitalizme biçilen bir ideolojik/siyasal formasyon söz konusuydu.

Erdoğan’ın karşısına Ekmeleddin İhsanoğlu’nun cumhurbaşkanı adayı olarak çıkarılması, evet, bir ahmaklık, bir komedi, 2013 Haziran’ından bakıldığında halka bir hakaret, “buna nasıl cüret edebiliyorlar” dedirten bir öfke kaynağı… Bir yanda 2013 Haziran sonrasının solu, sosyalizmi bir sıçramaya davet eden siyasi olanakları, ama öte yanda da yoluna hiçbir şey olmamış gibi devam ediyor gibi görünen “siyaset kurumu”…

Haziran ayaklanmasının 12 Eylül’le başlayan dönemi kapadığını, geri dönüşsüz sonuçlar bıraktığını, düzenin yoluna eskisi gibi devam edemeyeceğini söylüyoruz. Bu eğer bir hüsnü kuruntu değilse, cumhurbaşkanlığı tartışmalarının vardığı “saçmalık” düzeyini nasıl açıklayacağız?

II. Cumhuriyet, dünyada 1970’lerin sonları ile başlayan uluslararası karşı-devrimin Türkiye’deki nihai uğrağıydı. Karşı devrimin kalkış noktası, on yıllara dayanan reel sosyalizm deneyiminin kökünü kazımaktı. Ama sadece akut bir müdahale değil, kapitalizme biçilen bir ideolojik/siyasal formasyon söz konusuydu.

İdeolojinin katli
Bu formasyonda anahtar öğe, siyaset ile ideoloji arasındaki bağı koparmaktır. Siyasal alanın daralması bir eğilimdir; fakat yöneten-yönetilen ilişkisinin olduğu yerde bu alan varlığını korumaya mahkumdur. İdeolojilerin ölümü (daha doğrusu, katli) “samimi” bir slogandır; fakat insanlık toplum içinde yaşamaya devam ettiği müddetçe toplumsal yaşamı anlamlandırma arayışı varlığını korur. “Gerçekçi” hedef, siyaseti “nasıl bir toplumda yaşamak istiyoruz” sorusundan ve bütünlüklü bir toplumsal düzen önerisi anlamında ideolojiden koparmaktır.

AKP’nin islamcı olduğundan kim şüphe edebilir? Siyaset kurumuna, kadına, emeğe, doğaya vs. bakışının ana referansları dinsel ideolojiden beslenir. Ama dediğimiz gibi, mesele zaten “ideolojik şeyler”in toptan imhası değildir ve bu zaten imkansızdır. Fakat ideolojinin “grameri”, yani farklı öğelerin yan yana gelip anlamlı bir cümleye -bir toplum teklifine- dönüştüğü aşama yok edilmiştir. “İslam şüphesiz ki en iyisidir,” ama “AKP’nin ajandası islami bir toplum kurmak değildir.” Çünkü Türkiye’nin zengin toplumsal dinamikleri böyle bir toplum vizyonuna sığdırılamaz, evet. Ve yine çünkü AKP islamcılığı, bahsettiğimiz karşı-devrimin bir uzantısıdır ve meşruiyetini bütünsel bir toplum teklifinden almak anlamında “ideolojikleşmekten” kaçınır. İki “çünkü” de aynı kırılganlığa işaret eder: Bir ideolojik bütünlüğü zorlayan her türden gericilik, “nasıl bir toplum” sorusunu masaya koyar. “İdeolojikleştiği” anda, kriz dinamiğine döner. Son bir senedir dile getirilen islamcılığın krizi, aynı zamanda bu tür bir islamcılığın yarattığı krizdir. Erdoğan bu oyunbozanlıkta 2013 Haziran’ı ile geri dönüşsüz bir yola girmiştir.

Karşı-devrimin açtığı yarık nasıl kapanacak?
II. Cumhuriyet, ideoloji ile siyaset arasındaki bağın koparıldığı güveniyle hareket etmiş; 2013 Haziran’ı bu güvenin -hele ki Türkiye gibi zayıf halka adayı bir kapitalist ülkede- kırılganlığını, kitlesel depolitizasyonun aşıldığı anlarda toplumsal arayışçılığın hızla yükselişe geçeceğini, bu arayışın bir ideolojik basınç alanı ve siyasal talepler (hükümet istifa!) üreteceğini göstermiştir. Krizin ve Türkiye’de patlak vermesinin özel koşulları ve nedenleri başlı başına tartışma konusudur; kapitalist modernleşmedeki eşitsiz gelişim dinamikleri kapitalist “postmodernleşme” için de geçerlidir. Her halükarda bu, karşı-devrimci modelin yapısal zaafına işaret etmektedir. Tüm dünyada bu kadar yankı uyandırması bir yönüyle bununla da ilgilidir.

Ve 2013 Haziran’ıyla sola alan açan da, solun önünde bir ödev olarak duran da aynı boşluktur. Toplumsal angajman ve arayış var, siyasal talepler var, e o zaman sosyalizm neden örgütlenemiyor sorusu, tümüyle yanlış değilse de eksik bir soru. Mesele çıplak bir örgütlenme sorunu değil, toplumsal arayışçılığın yarattığı ideolojik basınç (hangi ya da nasıl bir toplum sorusu) ile siyasal mücadele arasında karşı-devrimin açtığı yarıktır. Ayaklanmanın siyaseten ivme kaybettiği momentin, aynı zamanda ideolojik bir çözülmeye tekabül etmesi tesadüf değildi. Örnek olsun anti-kapitalist müslümanların vitrine çıkışı, duyarlılıkları itibariyle son derece laik referansları olan bir hareketin “islamileşmesi” değil, ideolojisizleşmesiydi. “Anti-kapitalist” islamcılığın ana prensibi, “nasıl bir toplum” sorusuna elle tutulur hiçbir yanıt vermemektir!

Sosyalist siyaset ise, çevre politikalarından kadın haklarına, emeğin kurtuluşundan kültürel yaşamın canlanışına her unsuru eşitlikçi, özgürlükçü, aydınlanmacı bir topluma işaret eden, birbirini bütünleyen “ideolojik” bir siyasettir. Toplumsal arayışlar ve krizler “ideolojisiz var olamayan” sosyalist siyasetin çekim gücünü artırır. Sosyalizm mücadelesi; siyaseti mevcut düzenin meşruiyet kaynaklarını sorgulayan yeni bir toplum tahayyülü ile bağlantılandırarak işlevselleştirmeli, bu tahayyülün örneğin kültürel alana dağılmış motiflerine ideolojik bütünlük kazandırarak, bunları siyasal mücadelenin girdisi ve konusu haline getirmelidir.* Yani insanlar sosyalizme baktığında bir “siyasal işlev” görmelidir, bu bir. Ama bu işlev, alay konusu olan küçük kurnazlıklarla (Gülencileri Erdoğan’la, Erdoğan’ı Gül’le ve şimdi de Ekmeleddin’le sıkıştırmak vb.) değil, “toplum zaten siyasallaştı” kolaycılığıyla tavşan atletliğe soyunarak da değil, siyaset-ideoloji bağını güçlendirerek kazanılabilir.

Ekmeleddin ve oyunun kuralları
Ne diyorduk? Ekmeleddin… Bazı CHP’li aklıevveller ya da vizyonu Tayyip’siz II. Cumhuriyet’ten ötesine geçmeyen liberal mediokrasi bunun tam da AKP tabanını bölecek hamle olduğunu falan hesap ediyor olabilir. Fakat bu adayın asıl mesajı, bir kez daha, Recep Tayyip Erdoğan’ı götürürken uluslararası karşı devrimin kurallarını ihlâl etmeme vaadidir. Ekmeleddin islamcıdır, Ekmeleddin gericidir, Ekmeleddin amerikancıdır, doğru… Ve dahası, dünden beri süren pr çalışmalarına bakılırsa, Ekmeleddin hem bunların hepsi hem de hiçbir şeydir! Ekmeleddin toplumu kutuplaştırmaz, bölmez, germez; çünkü bir toplum tasavvuruna denk düşmeyen, ideolojisiz bir “siyaset kurusu”dur. Ekmeleddin islamcılaşmaktan ziyade, düzenin krizinin toplumsal arayışlarla ve kitlesel siyasetle bağını bir kez daha koparmaktır, bas geçtir. CHP’nin seçim stratejisinin akıllıca olduğunu iddia edemeyeceğim, ama ahmaklığın ardında böylesi bir siyasal cüret ve mecburiyet yatmaktadır.

CHP sağolsun, yaptığı tercihle cumhurbaşkanlığı seçimlerinin adaylar üzerinden tartışılması ihtimalinden bizi kurtarmıştır. Eğer “nasıl bir düzen” sorusuna meydan bırakılmadan II. Cumhuriyet’in sürekliliği sağlanacaksa, halk faktörü -göz ardı edilmek bir yana- karşı devrimci modelin bekası için basınç altına alınacaksa, AKP’nin gidişi için emperyalizm ve sermaye sınıfının ipi çekmesine bel bağlanacaksa, CHP isterse odunu aday göstersin! Zaten… Neyse…

* Sol içindeki”kültür” ve “kentlileşme” tartışmaları başlı başına bir yazıyı hak ediyor. Fakat konumuzla ilgili bir boyutuna değinmeden geçemeyeceğim. Karşı devrim, tüm dünyada ideolojik sistematiği bir tür “kültürcülük”le ikame etmeye çalıştı: gündelik, “şimdi”ci, tüketim odaklı, parçalı ve bireyselci bir kültür. AKP’nin kültürcü çıkışları, horlanmış ve bastırılmış değerlerin geri dönüşü değil, bu formasyonun bir parçasıydı ve siyaseten bu yüzden önemliydi. 2013 Haziran’ı, kültürün gündelikliğini ve parçalılığını da krize soktu; bir “müstakbel toplum” tahayyülünün, bireysel değil toplumsal bir yaşam tarzının çağrısına dönüştü.

Yani ideolojinin “kültürleşmesi”, tersinden kültürün ideolojikleşmesine vardı. AKP buna karşılık veremedi, veremezdi: AKP tabanı, gündelik ve olağan hayat akışının bozulmasından huzursuzluk duydu; tutunduğu “değerleri” bir toplum projesi olarak sunma konusunda utangaç davrandı (RTE’nin kendi tabanına dönük “kültürünüzden utanmayın” mealli çıkışlarını hatırlayın). Taksim’i aklına bile getirmedi, Kazlıçeşme’ye saklandı. Çünkü islamcı karşı-devrim, gündelik bir tüketim kültürü (örneğin AVM’ler) haricinde kent merkezine hücum edemez; böyle bir ideolojik “kültür savaşına” kalkışamaz. Ve sosyalist mücadele, kentlileşmeyi ve kültürel mücadeleyi doğru okuyamadığı, ideolojikleştirme mücadelesinde zayıf kaldığı müddetçe, “kültürel rezonans”la (biz de aynı dizileri izliyoruz, biz de aynı mekanlarda takılıyoruz avuntusuyla) yetinir. Kentlileşme ve kültür tartışmalarını “halkın değerleri-seçkincilik”, “emek gündemi-kültür goygoyu,” “bağrı yanık gençler-şehirli entel çocuklar” gibi kültürelci ikiliklerden çıkarıp meseleye biraz da bu siyasal ve ideolojik boyutlarıyla bakmak isabet olur. Yoksa daha çok Ekmeleddin yeriz.