Oktay Akbal ve korku filmleri…

Oktay Akbal ve korku filmleri…
Atilla Dorsay

Oktay Akbal da öldü. Tarık Dursun üzerine yazamamanın üzüntüsünü yaşarken, bir diğer büyük usta da gidiverdi. İkisine de rahmet diliyorum

İkisiyle de uzun zamandır görüşemiyorduk. İkisi de yaşlılık denen, bir yanıyla böylesine uzun yaşayıp daha çok gördüğünüz için sizi mutlu eden (aslında dünyanın bugünkü halini görmek mi daha iyi, görmemek mi tartışılır!), ama öte yandan tüm gücünüzü ve kimi zaman zekanızı sizden çekip alıveren o önlenemez çağın acı tecrübesini yaşıyorlardı. İkisi de çekip gitmişti: benim de vatanım olan ve dönmek için sabırsızlandığım Ege’ye: İzmir ve de Bodrum’a…

Tarık Dursun’la yakın zamanda biraz temasım olmuştu. Bir ara fiilen sinemaya bulaşmış, senaryolar yazmış, ayrıca tam beş filmi de yönetmişti. En çok hatırlananı Kelebekler Çift Uçar olan… Ama gelin de birini bile bulup izleyin bakalım… Bu hoyrat, belleksiz ve kültüre saygısız toplumda, buna imkan var mıdır?

Bir zaman önce bana bir senaryo taslağı ulaştırmış, sonra da telefon etmişti. Ama söylediklerini katiyen anlayamadım, senaryoyu da bir kenara koyup unuttum. Suçum bağışlana!… Araya mesafe ve zaman girince böyle oluyor. Anısından özür diliyorum.

Oktay Akbal’la ise hiç görüşemedik. Neredeyse Cumhuriyet’i bıraktığım 1993’den beri, galiba hiç!.. O benden üç yıl sonra, 1969’da ayni gazetede yazmaya başlamıştı. Ama Evet-Hayır adlı o edebi ve şiirin içinden süzülüp gelen köşesini uzun zaman, yakın yıllara dek sürdürdü.

Gazeteye gittiğimde hep görüşürdük. Ve Orhan Erinç’in dün hatırlattığı Kumkapı öğle yemeklerine de birkaç kez katıldım: Elif Naci, Agop Arad, Melih Cevdet Anday, Sami Karaören ve Orhan’la birlikte… Görece genç olan beni aralarına almaları ne lütuftu!… Hep bunu hak etmeye çabaladım.

Onu geçenlerde arşivimden tesadüfen çıkan bir sinema yazısıyla anmak istiyorum. Her gerçek aydın gibi diğer sanatlara da nasıl açık olduğunu göstermek için.. Ve beni öven bölümlerini olabildiğince ayıklamaya çalışarak:

Kırmızı filmler / Oktay Akbal (Eylül 1986)

(…) Atilla Dorsay’la aramızda oluşan ortak ilgilerin, sevgilerin güçlü bir bağı var: Sinema. Bu yüzden gazetede çıkan yazılarının sürekli bir okuruyum. Kitaplarının da..

(…) Şimdi de “Beyaz Perdede Kırmızı Filmler”. Eski, ama unutulmaz bir anıya dönüyorum. Şehzadebaşı’ndaki Ferah Sineması’nın büyük balkonu. Yıl 1934 ya da 35. İlk Frankenştayn’ımı izliyorum annemle…Yoksa babamla mı?.

Dr. Frankenştayn’ın uşağı mezarlıkları dolaşıyor, ay ışığında yeni bir mezarı açıyor, bir cesedi yükleyip şatoya götürüyor. Bu bir katilin cesedidir. O bu cesetten bir insan yaratacak, ama bu bir canavara dönüşecektir.. Ve sonra kendi canavarını dizginleyemeyecektir. O rolü oynayan Boris Karloff türlü cinayetler işleyecek, sonunda yanarak can verecektir.

Mezarlıktan ölü çıkarma sahnesinde gözlerimi kapatmıştım. Hem görmek istiyor hem de korkuyordum. Bir elimle yanımdaki büyüğün eline sarılmıştım. Parmaklarımın arasından ürkek ürkek beyazperdeye bakıyordum.

(…) Dorsay’ın kitabı sinema tarihi değil. Gazete ve dergilerde yayımladığı yazılar, eleştiriler. O eski korku filmleri TV’de olsun gösterilmiyor artık…Oysa Karloff’un, Lon Chaney’in, Bela Lugosi’nin birer sinema klasiği sayılabilecek filmlerini bir kez daha izlemek ne güzel olurdu!…

Dorsay önceleri duygusal olarak sevmiş bu fantastik sinemayı, sonraları bilinçli olarak… Şöyle diyor: “Tam bir kaçıştı bu filmler, zekanın gündelik uğraşlarından sıyrılıp sanki tatile çıkması, bir film boyunca en olmadık korkulu serüvenler yaşamanın hazzıyla, anlatılmaz ürpertiler içine düşmesiydi”. “

“Beyaz Perdede Kırmızı Filmler” kitabını ilgiyle okudum. Korku filmleri insanoğlunda büyük bir etki yaratır. Yeryüzündeki yaşam hemen her gün türlü korkular, kuşkular, tehlikelerle dolu olduğu için mi? Hele son zamanlarda bilim-kurgu filmleri de yeni bir korku ve dehşet türüne dönüştü.

Eskiden bir Jules Verne, bir de H. G. Wells vardı. Şimdi bilim-kurgu yazarları pek çok, hemen hepsi de güçlü ve etkili yapıtlar ortaya koymaktalar. Beyazperde bu yapıtlardan alabildiğine yararlanıyor.

Yine de 1935’de bir “Görünmeyen Adam” filminin bendeki etkisini şimdikilerde bulamıyorum. Belki de çocuklukta böyle şeyler daha derin bir iz bırakıyor”.

Sevgili Akbal’ın tek bir romanı perdeye uyarlanmıştır: “Suçumuz İnsan Olmak”. Bu yazının tarihi olan 1986’da, rahmetli yönetmen Erdoğan Tokatlı tarafından. Ve gayet sempatik bir film olmuştur. Ama o da ortalarda yoktur.

Biz yine geleneksel şikayetimizi yapalım: Bütün bu kültür insanlarının katkısıyla oluşan onca filmin hiç olmazsa en önemlilerini koruyup ölümsüzleştiren bir çağdaş devlet kimliğine ulaşabilseydik… Böyle mi olurdu?