Ötekine nefretin bedeli cebimizden çıkıyor!

Ötekine nefretin bedeli cebimizden çıkıyor!
Selçuk Şirin

ÜLKEDE ne zaman kavga gürültü olsa yüreğim ağzıma geliyor.

Ali Koç’un dediği gibi karpuz gibi ortadan ayrılmış bir ülke beni endişelendiriyor. Ancak endişemin kaynağı sadece toplumsal değil. Biz görmezlikten gelsek de bu meselenin bir de ekonomik faturası var. Bu faturayı çıkarmadan önce gelin Türkiye’deki toplumsal kamplaşmanın boyutlarını tespit edelim.

KİŞİLER ARASI GÜVENİN EN ZAYIF OLDUĞU ÜLKE!

Bahçeşehir Üniversitesi’nden Prof. Yılmaz Esmer Hoca’nın yürüttüğü Dünya Değerler Araştırması’na göre Türkiye, kişiler arası güvenin en zayıf olduğu ülkelerden biri. Halkın sadece yüzde 12’si başkalarına güveniyor. Bu oran İsveç, Norveç ve Danimarka gibi ülkelerde yüzde 70’in üzerinde.

Çocuklarımızı bile ayırıyoruz!
Toplumsal kamplaşmanın vardığı boyutu anlamak için geçtiğimiz yıl Marshall Fund tarafından yapılan kapsamlı araştırmaya bakalım. Bu araştırma bize, maalesef meselenin politik ayrışmanın çok ötesine geçtiğini gösteriyor.

Yetişkinler arasında,

– Kızının karşı görüşte biriyle evlenmesini istemeyenlerin oranı % 83

– Karşı görüşten biriyle ortak iş yapmak istemeyenlerin oranı % 78

– Karşı görüşten biriyle komşu olmak istemeyenlerin oranı % 76

– Çocuklarının karşı görüşten birinin çocuklarıyla arkadaş olmasını istemeyenlerin oranı % 74

GENÇLERDE DURUM DAHA DA VAHİM!

Nüfusun yarısı genç olan bir ülkede herhangi bir konuda fikir yürütmeden önce gençlerde durum tespiti yapmak gerekiyor. Bilgi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Pınar Uyan Semerci ve Emre Erdoğan liderliğinde TÜBİTAK tarafından desteklenen kapsamlı bir araştırma, gençlerde ayrışmanın boyutlarını ortaya koymuş. Bu hafta açıklanan veriler iç karartıcı.

Gençler arasında,

– Kızlarının ‘öteki’ gruptan birisiyle evlenmesini kabul etmeyen gençlerin oranı % 90

– ‘Ötekilerle’ iş yapmak istemeyen gençlerin oranı % 84

– ‘Ötekilerle’ komşu olmak istemeyen gençlerin oranı % 80

– Çocuklarının ‘ötekilerin’ çocuklarıyla arkadaşlık etmesini istemeyen gençlerin oranı ise % 84.

KAMPLAŞMANIN EKONOMİK MALİYETİ

Toplumsal güven artık ekonomik bir kavram. Öyle olduğu için de başta Dünya Bankası olmak üzere kalkınma iktisatçıları toplumsal güveni detaylıca ölçer oldu. Çünkü ancak farklı fikirden insanlar birbirine güvendiği zaman ekonomik ve toplumsal ilerleme mümkün oluyor. Özellikle toplumların göçler ve politik çatışmalarla bu kadar karmaşıklaştığı bir çağda, insanları farklılıklarıyla huzur içinde bir arada tutabilmenin yolu toplumsal güveni inşa etmekten geçiyor.

FORMÜL BASİT!

Kalkınma ekonomistleri için ortada çok basit bir hesap var. Bir ülkeyi ekonomik olarak şaha kaldırmanın yolu o ülkede toplumsal güveni inşa etmekten geçiyor. Çünkü bu varsayımları test eden epey bir veri var elimizde. Örneğin Horvath (2013), ülkeler arası karşılaştırmalı analizinde toplumsal güvendeki artışın doğrudan ekonomik kalkınmaya etkisinin doğrusal ve pozitif olduğunu ortaya koyuyor (r= 0.43). Aynı şekilde Bjornskov (2012) ve Dearmon & Grier (2009) gibi pek çok ekonomist, bir ülkede toplumsal güvendeki her 1 standart sapma artışın o ülkenin milli gelirini yüzde 1 ila 2.4 oranında arttırdığını gösteriyor. Bu artışı elde etmek için eğitimde ya da sanayide ne denli büyük yatırımlar yapmamız gerektiğini hesaba katınca Türkiye’nin en masrafsız kalkınma formülünün ne olduğu ortaya çıkıyor.

TÜRKİYE’Yİ KALKINDIRMANIN EN MASRAFSIZ YOLU!

Kişi başı milli geliri 10 yıldır yerinde sayan bir ülke olarak ekonomimizi geliştirmek istiyorsak yapmamız gereken en ucuz yatırım toplumsal güveni arttırmak olabilir. Yol, köprü yapmanın, okul, üniversite açmanın maliyeti çok yüksek. Ama toplumsal huzur dediğimiz, insanların birbirine itimadı dediğimiz kavram sonuçta bir eko-sistem meselesi.

KARPUZ GİBİ YARILMIŞ BİR ÜLKEDEN GİRİŞİM ÇIKMAZ!

Türkiye’nin dünya ile rekabet edebilmesi için katma değeri yüksek üretime geçmesi şart. Bu konuda nihayet ülkede bir uzlaşma sağlanmış durumda. Kalkınmak için katma değeri yüksek üretim yapmak, bunun için de her alanda yeni girişimleri hayata geçirmek gerekiyor. Yani Türkiye’nin bu noktadan ileriye gidebilmesi için yol, köprü artık yeterli değil. Bundan öteye gitmenin yolu fındığı, üzümü, elmayı, İstanbul’u, Konya’yı, Kapadokya’yı daha akıllı bir şekilde işleyip piyasaya çıkarmaktan geçiyor. Peki bu nasıl olacak?

GİRİŞİMCİLİK GÖKTEN ZEMBİLLE İNMİYOR!

Bizde inovasyona büyük bir hayranlık var. Girişimcilik, startup kavramları herkesin dilinde. Sosyal medyada görüyorum, en son teknolojik oyuncaklara acayip düşkünüz. İyi de bu ürünleri ortaya çıkaran bir eko-sistem var. Toplumsal güven o eko-sistemin olmazsa olmazı. Eğer ülkedeki ekonomiyi harekete geçirmek istiyorsak yol, köprü inşasına ayırdığımız kaynağın onda birini toplumsal güven tesis etmek için ayırmalıyız.

Ötekine nefretin bedeli cebimizden çıkıyorOKULÖNCESİNDE ISRAR EDİYORUM!
İKİ haftadır bu köşede okulöncesi eğitimin önemini anlatıyorum. Yıllardır hep aynı şeyi söylüyorum: Her ile üniversite açmaktansa her mahalleye iyi bir okulöncesi kurumu açalım! Bunun niçin böyle olması gerektiğini, bir de Nobel Ekonomi Ödülü almış Jim Heckman’in aşağıdaki grafiği ile anlatmak istiyorum: Eğitimde geri dönüşü en verimli yatırım okulöncesine yapılan yatırımdır.

MİLLİ EĞİTİM’İN ÖNCELİĞİ

Eğitimde sınırlı kaynağı yatıracak yer belli. Peki biz eğitimde yatırımı hangi seviyeye yapıyoruz hiç merak ettiniz mi? Malum bu hafta Meclis’te 2018 bütçesi görüşülüyor. Acaba sınırlı bütçemizi eğitimde doğru yere mi harcıyoruz? Eğitim Reform Girişimi tam da bu soruya yanıt veren bir analiz paylaştı bu hafta. Okul türlerine göre, öğrenci başına düşen 2018 bütçe ödeneği yandaki tabloda mevcut. Gördüğünüz gibi öncelik olması gereken okul öncesine en az kaynağı harcıyoruz. Eğitimde yapmamız gereken tek bir reform var ise o da bu tabloyu tersine çevirmektir. Daha ne diyeyim…

Vicdan bizim altıncı duyumuz…

AÇ KALAN KENDİ VİCDANINDAN YEMEYE BAŞLADI
İpek Özbey

Yavru kediye işkence yapan er, hayat arkadaşının canına kıyan koca, ortağını öldürüp selfie çeken adam, pompalıyla müdür katleden öğrenciler; intiharlar, cinayetler, tecavüzler, linçler, tacizler, saldırılar… Hayat hep vahşet, hep kötülük mü? Peki o naif dünyamıza ne oldu? Ya vicdanımıza? Sanatçı Ahmet Mümtaz Taylan’a göre, ‘aç kalanlar vicdandan yemeye başladı’ ve olan oldu.

– Ne dersiniz; bizi biz yapan erdemleri yitiriyor muyuz? Siz de hayatınızda bunu hissediyor musunuz?

Uzun zamandır hem de.. Giderek artan bir ayrışma var. Bizi biz yapan şey neydi tam hatırlamıyorum, fakat hatırladığım şu: Biz birlikte yaşayabiliyorduk. Böyle bir kültürümüz vardı. Bu, süratle erozyona uğruyor. Bundan ben de mustaribim.

– Neyi özlüyorsunuz?

52 yaşındayım, hatırladığım kadarıyla Türkiye’de hiçbir zaman tam bir ifade özgürlüğü olmadı. Fikir çeşitliliğini ve bunların nispeten özgürce ifade edildiği zamanları özlüyorum.

– Hayatımız adeta gerilim filmine dönüştü. Vurmalar, kırmalar, kavga-dövüşler, saldırılar… Ne oluyor, nereye gidiyoruz?

Belki eskiden de şiddet vardı ama bizim haberimiz olmuyordu. Teknoloji iletişimi hızlandırdı ve bir anlamda bilgiler daha ulaşılabilir hale geldi. Ayrışma, tribünleşme, tribün dışı kalanların bertaraf olmasıyla yapay bir saflaşma da oldu. Herkes bir anda inandığı, inanmadığı yerde kümeleşmeye başladı. Bu tribünleşme şiddeti biraz daha meşru kılan bir iklim yaratıyor. Şiddet, tepeden tırnağa herkesin itiştiği yerde bir tür görünmez kural gibi oldu. Unutmamak lazım; ayıplanmadığı yerde şiddet azgınlaşır. Bir hayvanın ölümüyle sonuçlanan vakada, kedi mal olarak görülüyor, sahipsiz de olduğu için bu adam sahipsiz mala zarar vermiş oluyor. Sabah içeri girip, öğlen çıkıyor. Nişanlısı varmış da canı sıkılmış falan. “Neyse nişanlının başına gelmedi” diye sevinecek hale geliyoruz. Bu, işin en acıklı kısmı.

– ‘Kaybolan naiflik’ diyoruz ya, nasıl kaybettik bunu?

Bence kitlesel bir kabalaşmanın, duyarsızlaşmanın, fazlasıyla tribünleşmenin ve bireysel ahlak ve faziletlerden uzaklaşmanın sonucu kaybettik. İncelikleri ve güzellikleri yaşatmaktan ziyade, memleket Survivor platosuna dönüştü. Türkiye, benim bütün 10 yaşlık periyodlarımda sorunlu bir ülkeydi. Biçimi, özü değişebilir ama esasen hep sorunluydu. Sürekli savrulmalar üzerine geçti ömrümüz. Ama bu insan ömründe uzun bir süre, bir ülkenin yaşında değil. Başka zamanlar da olacak. Türkiye gene dönüşecek. Bu kötü gidişten dünyanın halini kötüye yormak da umutlu bir şey değil.

– Dik durmak, yıkılmamak mı diyorsunuz?

Soru soran, itiraz eden, hâlâ baş eğmeyen, daha güzelini isteyen insanlar var. Yeni meslekler var. Üstelik teknoloji bizi kendimize uzaklaştırdıysa da birbirimize yaklaştırdı.

– Gerçekten yakınlaştırdı mı? Samimi bir yakınlaşmadan bahsedebiliyor muyuz?

Hemhal olmak anlamında somut bir şey. Başkasının derdiyle de ilgilenir, dertlenir olduk. Sorunları çok geç öğrenir, çoğu zaman sadece seyircisi olurduk. Şimdi doğru anlamıyla ‘hepimizin aynı gemide’ bulunduğunu, başkalarının felaketine sevinmenin eninde sonunda kendi felaketinle cilveleşmek olduğunu anlayacak durumdayız. Belki önüne geçemiyoruz, belki çabuk bir araya gelemiyoruz ama haberdarız.

– Belki de her şeyden haberdar olmak mutsuz ediyordur bizi…

Bunun payı vardır muhakkak ama duymamamın kimseye faydası yoktu, duymanın olacak. Toplumsal olaylarda, sığ günlük siyasetin çağırdığı her alana koştura koştura gidip taraf olduk. İki taraftan birini seçme kolaylığına eyvallah ettik. Bu bizi sorunu bilmekten öte çok daha uzaklaştırıyor. Yani mesafelerimizi kaybettik. Çok fazla haber izliyoruz. “Artık haber duymak istemiyorum” diyen bir kişiyi anlayabilirim. Çok fazla içinde olmak, bütün dünyayı sığ meselelerden ibaret görmek gibi bir yanılgıya da düşürebilir insanı. Bence bir yurttaşın makul bir düzeyde ülkesinde olup bitenle ilgili bilgisinin olması lazım. Ama biz ilgili görünmek adına her şeyi tartışıyoruz. Bir ülkede hayvan hakları neden bu kadar feveranla tartışılıyor, anlaşılır bir şey değil.

– Bizi iyi yaşamaktan alıkoyanlara karşı nasıl direneceğiz?

Sığ siyasetle daha az ilgilendiğimizde bunu başarabiliriz. Mesela bugün Kudüs tartışılıyor. Bu, insanlık tarihi kadar eski bir sorun. Günlük hayatta bu kadar konuşulması istendiğinde bunu bizim koşarak kabullenmemizde bir tuhaflık var. Önemli bir konudur ama Türk kamuoyunun yaşadığı bu kadar ağır mesele varken birinci meselesi değildir. Türkiye’de olup biten şeyler için de geçerli. Kadın, çocuk, hayvan hakları gibi üzerinde çok daha iyi anlaşacağımız problemli alanlarda ilerlemek dururken bizim çözemeyeceğimiz konularda haftalarca tartışmamız, konuşmamız tuhaf. Bu da çağrıldığımız her alanda kavgaya koşturmamızın bir örneği. Bunun bir faydası olduğunu düşünmüyorum. Kudüs’ün ne olacağına Türk halkı karar vermeyecek ama hayvan haklarını, kadın ve çocuk haklarını, ifade özgürlüğünü meselesini çözebiliriz.

– Çözebiliriz ama çözemiyoruz… Bize engel olan şey ne?

Yapamadığımızda da ortaya birbirinden uzak, davalı, katmanlı bir zümre çıkıyor. Bir ülkede sabahtan akşama kadar siyaset konuşulması, ekranda siyasetçilerden başka kimsenin görülmemesinde bir anomali yok mu? Bu garip enerjinin kaynağı da birebir bu ülkenin insanları. Çağrıldığımız her yere koşup taraf olmaya çalışmamız… Bazı şeylerde taraf olamazsın! Hayvan haklarının tarafı mı olur mesela? Çocuk istismarının, kadın cinayetlerinin tarafı mı olur? Biz bunlarda bile tribünler yarattık.

– Ortak Değerler Araştırması’nda katılımcılara soruluyor. Herkes adalet ve güven istiyor. Peki hepimiz istiyoruz da neden başaramıyoruz?

Çünkü emek gerektiren işler bunlar. Dört senede bir oy vererek, meselelerin çözümünü bir siyasetçi topluluğuna devredemezsiniz. Toplum olarak sorumluluk alma konusunda zayıfız. Dört yılda bir oyunu kullanan herkes kendini yurttaşlık görevini yapmış sayıyor. STK’larda çalışmalıyız, siyasetin denetlenmesi yurttaş tarafından üstlenilmeli. Çok eksiğimiz var. Sizce şu cümlede bir sıkıntı yok mu? “Tayyip Erdoğan gitsin ama bu memlekete ne olursa olsun!”… Bu cümlenin, “Tayyip Erdoğan kalsın da ne olursa olsun” cümlesinden hiçbir farkı yok. 80 milyonluk bir ülke bu kadar dar bir tartışmanın içine hapsedilebilir mi? Bu kadar damarı şişmiş, öfkeli insanın çözüm üretme ihtimali yok. Ülke bilerek muhalefeti ve iktidarıyla bu tansiyonda tutuluyor. Burada farklı toplumsal travmalar yaşayabiliriz ve işte tam o noktada aynı gemideyiz. Kendimize benzemeyenle, bizimle aynı olmayanla yan yana olup konuşmayı tartışmayı öğreneceğiz; başka çaresi yok. Her iki taraf da birbirini kendi referanslarına göre aşağılamak, ötelemek için elinden geleni yapıyor.

– Birlikte yaşama kültürünü tekrar savunmak zorundayız…

Kesinlikle… Bize benzemeyenle, bizim gibi düşünmeyenle daha yakın olmak zorundayız. Anlaşmak değil birbirimizi anlamak zorundayız. Anlaşmadan da yaşanır, anlamadan olmaz. Türkiye’de karşındaki senin doğrunu kabul ederse uzlaşmış oluyorsun. Hayır efendim, öyle bir şey değil. O dönmüş oluyor. Ben iki adım atacağım, sen iki adım atacaksın. Ortada bir yerde buluşacağız. Bunu söylediğimde ‘orta yolcu’ diye sataşanlar oluyor tabii…

– Evet Twitter’da bir takipçiniz sizin için ‘Ayağı yere değmeyen Pollyanna’ yazmış…

Çok güzel teşbih fakat n’apıcaz, ne işe yarayacak bu benzetmeler? Bu kuru, kaba eğlencenin yarın sana bize bir faydası olacak mı? Sorun şu: Biri bizi dinlesin istiyoruz ya, işe başkasını dinlemeyle başlayabiliriz.

– Geçenlerde düzenlenen Ortak Değerler Hareketi’nin konferansında ‘Şaban nasıl İvedikleşti’ diye bir başlık vardı. Bu değişime nasıl bakarsınız?

Değişim değil, dönüşümün bir işareti olarak algılayabiliriz. Sosyal, toplumsal dönüşümlerle birlikte roman, film karakterli de dönüştü. Şaban gibi naif, yerel ve evrensel değerlerle meselesi olan bir karakter, tamamen kaba komediye dönüştü. Buradan kesinlikle filmi yapanları eleştirmiyorum. Recep İvedik üzerinden o anlayışın temsil edildiği yüzlek yaşam biçimini görüyoruz. Mizah bunları kaçırmaz. Mizahın işi bunları doğru, yanlış diye ayırmaktan ziyade göstermektir. O gösterir, biz seçimimizi yaparız. Şaban çekildiği günün değerlerini gösteriyordu bize, İvedik ise bu günü.

– Bir de vicdan meselesi var. Yaşadığımız tüm kötülüklerin altından o çıkıyor. Siz bu meseleyi nereye koyuyorsunuz?

Vicdanın altıncı duyu olduğunu düşünüyorum. Ondan yoksun insanlar var. İnsan bir hiçtir. Vicdanlı insan hiç yoktan iyidir. Şimdi ‘hiç yoktan iyidir’in peşindeyiz. Aradığımız budur. Aradığımız büyük bir lüks, refah, inanılmaz yaşam koşulları, “Kuzey Avrupalı gibi olalım, her sabah herkes birbirine selam versin” falan değil. Şimdilik isteğimiz ‘kaybettiğimiz vicdan’a kavuşmak… Vicdan yoksa hiçbir iş yolunda gitmez. Oksijen gibidir, su gibidir. Aç kalanlar kendi vicdanından yemeye başladı. Vicdansız insan sadece bir canlıdır.

– Sizce sonradan edinilen bir şey mi vicdan, yoksa ya vicdanlı ya vicdansız mı doğuyoruz?

Bence bir vicdan ihtimaliyle doğuyoruz. Ailevi, çevresel, ülkesel katkılar veya sekterlikle o filiz ya kavrulup gidiyor ya da büyüyor, ağaç oluyor. Ancak o ağaçlardan oluşan bir ormanın içinde huzurla yaşayabiliriz.

İYİLİK İÇİN SAVAŞMAK GEREKİYOR

İyilik de kötülük de bulaşıcıdır, iyilik için savaşmak gerekiyor ama kötülük için savaşıyoruz. Düşünün, “Yaşasın kötülük” diye bir şey, şakanın bile konusu olmamalı ama dilimize girdi artık. Hayatımıza sızmış çirkinlikler var, dilimize de bulaştı bu. Fakirlikle alay etmek, eşcinsellikle alay etmek, hayvanları itip kakmak, kadın meselesinde bilerek isteyerek küçümsemek… Kötülüğe bu kadar eyvallah etmemek lâzım.

NEDEN AHMET MÜMTAZ TAYLAN?

Toplumdaki her türlü kutuplaşma eğilimini gidermeye yönelik başlatılan Ortak Değerler Hareketi’nin ilk konferansına katıldım. Burada yapılan sunum, hayatımız hakkında çok dikkat çekici tespitlerle doluydu. Konda Genel Müdürü Bekir Ağırdır’ın konuşmasında; “Türkiye’de yaşayanlar kişisel hayatlarında kaderine razı olmuyor ve problemi aşmaya çalışıyor. Ancak ortak hayatta umutsuz, kaygılı ve korkulu. İkili bir hayat yürütüyoruz” gibi altı çizilecek tespitler vardı. Nasıl ayrıştığımızı, ortak hayatımızdaki özlemlerimizi ortaya koyan, izleyende farkındalık yaratan önemli bir konferanstı. Bir gündem zehirlenmesi yaşadığımız malum. Hayatımız oradan oraya savrulurken bizi biz yapan değerleri unutur olduk. Bu hafta 360 Derece’de biraz gündem dışına çıkıp hasletlerimizi konuşmak istedim. Canlandırdığı, içimizi ısıtan naif karakterler, yönettiği oyunlar, yazdığı yazılarda ortak değerlerimize, vicdanımıza seslenen ve her zaman kavgayı değil diyaloğu seçen biri olduğu için Ahmet Mümtaz Taylan ile konuştum.

Bir hikayem var çocuklar…

Bir hikayem var çocuklar…
Erkut Can

Ömrüm boyunca Türkiye’de çok olay yaşadım. Aklımın erdiği 6-7 Eylül olaylarından başlayarak, ihtilaller, muhtıralarla. Asla bitmeyen siyasi kavgalar ve ekonomik sıkıntılar içinde bu yaşa geldim. Ama inanın, son yıllarda yaşadıklarımızı hayal bile edemezdim. Yaşattılar. Daha neler yaşayacağımız da belli değil.

Serzenişle başladım yazıma. Biraz güldüreyim bari. Eminim kimse bilmiyordur. Ama o biliyormuş. E, tabii bilecek. Koskoca profesör. Neymiş bildiği Kuzu Hoca’nın: “Reza Zarrab, baştan beri Amerikan ajanıydı.” Peki Kuzu’nun bu tespitine rağmen biz ne yaptık? Adamı, Bakanlar Kurulu kararıyla ayrıcalıklı Türk vatandaşı yaptık. Ama bir gün Türk polisi onu yakaladı. Hapse girdi. O, gir-çık yaptı ama, onu yakalayan polisler üç yıldır içeride. Hayırsever bir iş adamını yakaladıkları için.

Gel zaman git zaman o hayırsever büyüdü de büyüdü. Haa, bu arada gözbebeğimizle evlenip, baba oldu. Çaktırmadan cari açığımızın yüzde 15’ini kapatıp, bir de rekortmen ihracatçı oldu. Bakanlardan plaket aldı.

Ve bir gün, ölüm korkusu ağır basınca, danışıklı döğüşle güya Miami’ye gezmeye gitti. Gidiş o gidiş. Pazarlık etmişti ya, aldılar içeri. O yatarken Amerikalılar da boş durmadı. 2005’ten beri yaptıklarını yapıp, tapesinden tıpasına kadar toplayıp durdular. Eksikleri de 1,5 yıl boyunca o tamamladı.

Biz ise önce “Bizi ilgilendirmez” dedik. Nedense sonra ilgilendik. Çünkü o, hayırsever bir vatandaşımızdı. Biz anlayamadık nota bile verdik ama o anladığı için yırttı. Sanıktı, itibarlı bir tanık oluverdi. Şimdi, hakimin, savcının, jürinin önünde ötmeye başladı. İkinci gün hapishane tulumunu çıkarıp, ceketini giyerek. Yükümlülüklerini de şöyle sıraladı. Gerçekleri söylemek, Amerika ile işbirliği yapmak.

Çünkü hapisten çıkmanın en hızlı yolunun bu olduğunu biliyordu. O bunu söylerken düşündüm. Keşke, zamanında Türkiye’de yargılasaydık. Ama 20 Ocak 2015’te mecliste 264 kahkahalı oyla akladığımız gibi siyasiler değil, yargıçlar karar verici olsaydı diye. Bugün kulakları New York’ta daha kime milyonlar verdiğini söyleyecek diye heyecan içinde beklemezlerdi.

Evet, Zarrab ötmeye başladı. Bakanlardan bürokratlara kadar verdiği paraları mahkemeyi şaşırtacak şekilde kuruşu kuruşuna söylüyor. Görünen şu; o, hakimin soracağı soruyu biliyor, hakim de alacağı cevabı. Çünkü hepsi derslerine iyi çalışmışlar. Bu bir ayda olacak iş değil. Aylarca çalışılmış anlaşılan. Ve işin acı tarafı daha ikinci günde, zamanın başbakanı, Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın adı da mahkeme tutanaklarına bir şekilde girdi. Çok yazık. Gerçekten yazık. Mahkeme 3-4 hafta sürer diyorlar. Bakalım daha neler duyacağız?

RÜŞVETİN BELGESİ OLURMUŞ
Hikayeyi yazarken aklıma geldi. Özallı yıllarda ‘Civangate’ olarak tarihe geçen bir dava vardı. Dönemin Emlakbank genel müdürü Engin Civan, iş adamı Selim Edes’ten 120 milyon dolarını ödemek için 3,5 milyon dolar rüşvet istemiş. Civan’ın “İspat et” lafına da Edes, “Rüşvetin belgesi mi olur p…venk” diye karşılık vermişti.

Demek ki, o zaman etik öyleymiş. Baksanıza Reza Efendi, Çağlayan’a verdiği rüşvetin miktarını, para çeşidini tek tek mahkemeye sundu. “O kadar çok rüşvet dağıttım ki, birbirine karışıyordu” dedi.

Hakan Atilla’ya ise hiç rüşvet vermediğini özellikle belirtti. “İstemedi” dedi. Aboov.

YANARDAĞ LAV PÜSKÜRTÜYOR
Enteresan bir ülke Türkiye. Her gün heyecan verici, adrenalin artırıcı bir olay var. Batı’nın bir yılda yaşamadığını, biz bir haftada yaşıyoruz. Öncesi de var ama boşverin. Malta’dan başladık, yüzerek taa Britanya’ya Man Adası’na ulaştık.

Bu arada boş zamanlarımızda da taciz, tecavüz, kadına şiddet, hayat pahalılığı gibi çıtır çerez işlerle uğraşırken, New York yanardağı beklenmedik bir şiddette Zarrab kraterinden lav püskürtmeye başladı. Bu dünyada artık uzak kavramı olmadığı için, ülkenin büyük bir bölümü lavların yolunu izliyor.

Espri bir yana, bu davayla aramıza mesafe koymamız lazım. En önemlisi de bu davayı iç politika malzemesi yaparak, Türkiye’ye bağlayıp sahiplenmememiz lazım. Hele bir gelişimine bakalım, sonunu bekleyim bakalım. Ondan sonra konuşuruz.

RED ARAŞTIRILMASIN
Ak Parti, şimdiye kadar her araştırma önergesini olduğu gibi, hadi geçtik HDP’nin verdiği önergeyi, CHP’nin verdiği offshore hesap dekont ve belgeleri araştırılsın önergesini de oy çokluğu ile reddetti. Başbakanın sanki görmüş gibi, “Üzerinde oynanmış, değiştirilmiş belgeler” sözüne dayanarak herhalde. Peki kim araştıracak bunu? Sen onları Cumhuriyet Savcısına ver, suç duyurusunda bulun deyip çıktılar işin içinden. CHP, vermeyince Ankara Başsavcısı istedi. Pazartesi ıslak imzalılar Başsavcıya verilecek. Ve sonra, kimin, kimlerin başına çorap örüleceğini göreceğiz. Ya herro ya merro dedikleri bu olsa gerek.

Ah ulan Rıza…

Ah ulan Rıza…
Yeliz Koray

Günlerdir aç olan işsiz genç, bir marketin camını kırarak 2 poğaça ve iki meyve suyu çaldı. Polisler peşine düştüğü genci, parkta poğaçaları yerken yakaladı. Market sahibi şikayetçi olmadı ama mala zarar verme, konut dokunulmazlığı ve hırsızlıktan dolayı hakkında 4 yıldan 12,5 yıla kadar dava açıldı.

Rıza Zarrab’ın şoförü ve yardımcısı, Türkiye’den Rusya’ya bavullarla 150 milyon dolar taşırken yakalanıp gözaltına alındılar. İkisi de serbest bırakılıp “Bize ne olur” der gibi balya balya paralarla fotoğraf çektirdiler.

2008 yılında 14 yaşında olan iki çocuk başka bir çocuğun dondurma parasını çaldı. 1. Çocuk Ağır Ceza Mahkemesi’nde tutuksuz yargılanan çocuklara 8 yıl sonra 13,5 yıl ceza verildi. Üniversite okuyan gençler, çocukluk hatalarının bedelini üniversiteden çıkıp hapishaneye giderek ödedi.

Değersiz maden olarak beyan edilip İran’a gideceği söylenen madenlerin 30 milyon değerinde 320 külçe altın olduğu ve Dubai’ye gittiği tespit edildi. Rıza Zarrab’a ait olduğu tespit edilen altınlar için soruşturma açılsa da takipsizlikle sonuçlandı.

24 ve 25 yaşındaki 2 genç, bir evin kapısının önünden kullanılmış 4 çift ayakkabı çaldı. İkisini giyip ikisini satacaklardı ama yakalandılar. 4 çift ayakkabıya 21 yıl hapis cezası verildi.

Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’a kolundaki 700 bin lira değerindeki saati ne karşılığında Zarrab’ın hediye ettiği soruldu. Çağlayan önce fatura gösterdi. Faturanın sahte olduğu ortaya çıkınca parayı elden verdim dedi. Saatin gümrük vergisinin ödenmediği yani kaçak olduğu ortaya çıktı.

Mardinli genç adam, kendisiyle aynı isim ve soy ismi taşıyan birinin vatandaşlıktan çıkarılmasının kurbanı oldu. İsim benzerliğini ispat etmek için senelerce uğraşan genç, yeniden vatandaşlık alana kadar anası ağladı.

Rıza Zarrab, babası ve kardeşi için İçişleri Bakanlığı talimat verdi. Hayırsever iş adamı! ve ailesi, Bakanlar Kurulu kararıyla Türk vatandaşı oldu. Reza’ya Rıza adı verildi.

Ege Üniversitesi’ne giden AB Bakanı Egemen Bağış’a Yumurta atan öğrenci 5 yıl, slogan atan gençler de 2 yıl hapis cezasıyla yargılandı.

Muammer Güler, Zafer Çağlayan ve Erdoğan Bayraktar gibi adı yolsuzluk ve rüşvete karışan Egemen Bağış’ın Yüce Divan’da yargılanması için TBMM’ye verilen önerge oy çokluğuyla reddedildi. Bakanlar yargılanamadı.

PKK’nın döşediği mayınlar yüzünden iki bacağını kaybeden Gazi Uzman Çavuşa 57 bin TL tazminat verildi. Bu parayla ev alan gaziye ‘pardon’ diyen İçişleri Bakanlığı dava açarak faiziyle birlikte 120 bin TL istedi. Gazi, parayı ödeyemeyince evine haciz geldi.

17-25 Aralık rüşvet ve yolsuzluk operasyonunda el konulan; Rıza Zarrab’a ait 1 milyon TL, 800 bin AVRO, 2 kilo altın ve 600 bin dolar ile bakan Muammer Güler’in oğluna ait 400 bin TL, 90 bin dolar ve 320 bin AVRO faiziyle birlikte geri verildi. Zarrab çok hayırsever! olduğu için 55 bin TL faizi Kızılay’a bağışladı.

***
İran’ın idam istediği, ABD’nin neredeyse ömür boyu hapisle yargıladığı Rıza’nın nasıl bir çarkın maşası olduğunu anlamak için yukardakiler yetmiyorsa bizimkilerin telaşına bakmak yeter.

Hukukun üstünlüğü, üstünlerin hukukunu yenerse vay halimize!
O zaman ne diyordu Yusuf Hayaloğlu, “Nasıl da güvendim bu hergeleye…
Ah ulan Rızaaaa
Senden ayrılacağımı sanma. Birkaç güne kalmaz ben de gelirim.”

Kılıçdaroğlu’nun açıklamadıkları…

Kılıçdaroğlu’nun açıklamadıkları…
Saygı Öztürk

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, hesap uzmanı kökenli olduğu için bir belgenin sahte mi, değil mi olduğunu anlar, müfettiş titizliğiyle belgelerin izini sürmesini de bilir. Tabii günümüzde ortaya çıkan her belgeye “sahte” deme alışkanlığı var. Belgelerin sahte, montaj olduğu öne sürülüp üzerlerindeki gölgeyi dağıtma, bu belgeyi ortaya koyanları da itibarsızlaştırma yoluna gidilir. Bu olaylara alıştık. Doğru olsa bile “inkar” yolu seçilir.
Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) sahte belge üretme konusunda uzmandı. Sahte belgeler, CD’ler hazırlanıyor, ihbar üzerine bu belgelere el konuluyordu. FETÖ bağlantılı olan savcı, soruşturma başlatıyor, kendilerinden olan bilirkişi de istediği raporu veriyordu. Örgüt bağlantılı hakim, kişiyi tutukluyordu. İşte, yıllarca bu taktik uygulandı. Şimdi, bu tezgahların içinde olanlar ya tutuklu ya da kaçak. Kuşkusuz, bu yapı, siyasi destek olmadan bunları yapamazdı. Hiçbir zaman da siyasi destek üzerine gidilmedi.

ÜÇ AYRI YERDE SAKLANDI
Kılıçdaroğlu’nun dün açıkladığı belgeler bölüm bölüm geldi. İlk belgeler geldiğinde, Kılıçdaroğlu bunları yetersiz buldu. Üstelik sahte belgelerle Kılıçdaroğlu’na tuzak kurulmuş da olabilirdi. Titiz bir müfettişin yapması gerekeni yaptı, paranın gönderildiği bankalardan da teyitler alındı, hatta belgelere bile ulaşıldı. Bunun için bazı partililerin yurtdışına gönderildiğini de belirtelim.

Ulaşılan belgelerin sıkı bir biçimde korunması gerekiyordu. Çoğaltıldı ve üç ayrı “güvenilir” kişiye teslim edildi. CHP Genel Başkanı, belgeleri sağlama aldıktan sonra konuyu gündeme taşıdı. İp ucu verdi vermesine ama belgeleri düne kadar ortaya çıkarmamıştı. Hemen belirtelim, bu belgeler CHP tarafından basına da belli bir süre verilmeyecek, her fırsatta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın istifası istenecek. Nitekim, Kılıçdaroğlu’nun neler açıklayacağını milletvekilleri de merak ediyordu. Belgeler açıklandıkça, “Tayyip istifa” sesleri grup toplantı salonunda yankılandı.

SAVCILIĞA VERİLECEK Mİ?
Birileri, belgelerin 2011 yılına ait olduğunu söyleyecektir. Hemen belirtelim, Kılıçdaroğlu, elindeki belgelerin tamamını açıklamadı. Yani bunların devamı da gelebilir. Dün konuştuğum CHP Parti Sözcüsü ve Genel Başkan Yardımcısı Bülent Tezcan şunları söyledi:
“Söylediklerimizi belgelerle kanıtladık. Şimdi Cumhurbaşkanı’nın istifasını bekliyoruz. Banka dekontlarıyla isim isim, tarih tarih, şirketler, yatırılan para miktarını ortaya koyduk. Türkiye çadır devleti, muz devleti değildir. Bütün meseleler bir kişinin çıkarları, isteklerine göre şekillenemez. Cumhurbaşkanı, halktan dolarlarını bozdurmasını istiyor ama yakınları vergi ödememek için dolarlarını yurtdışına gönderiyor. Simit alırken bile vergi ödenirken, vergi ödememek için yurtdışına para gönderildiğini ortaya koyduk.” Etik bakımından önemli olan konuyu CHP, talep edilmedikçe savcılığa göndermeyecek.

AKP DÖNEMİNDE TANIŞTIK
“Asrın bağış yolsuzluğu” denilen Deniz Feneri e.V soruşturmasında, sanıklar Almanya’da hapis cezasına çarptırıldı ama aynı davanın Türkiye ayağında ise neredeyse soruşturmayı yürüten cumhuriyet savcıları cezaevine gönderilecekti. 17 Aralık soruşturmasını yürüten Cumhuriyet Savcısı Celal Kara, araştırmaları yapan dönemin Mali Şube görevlileri ya hapiste ya da kaçak durumda… 17 Aralık dosyası ise ABD’de… Banka genel müdür yardımcısı Mehmet Hakan Atilla davanın sanığı. Bakın şu işe, ülkemizin başına gaileler açan İran asıllı Reza Zarrab ise tanık olup ceza almadan kurtulmayı planlıyor. Olan yine Türkiye’ye oluyor. “Ergenekon”un sahte belgeleri, “Balyoz”un, İzmir, İstanbul Casusluk davalarının sahte CD’leri unutulmadı. Sahte olduğu defalarca kanıtlanmasına ve sahteliği bilinmesine rağmen bu ülkenin insanları yıllarca cezaevlerinde tutuldu. Siyaset, yargı üzerinde öyle etkili oldu ki, kendisini savcı olarak gösteren siyasetçilere de tanık olduk. Ne zamana kadar? 17 Aralık 2013’e kadar… Çünkü bu kez soruşturma siyasetçilere, çocuklarına uzamıştı.

SAKIN MERAK ETMEYİN
ABD’deki davayla ilgili olarak İstanbul Cumhuriyet Savcılığı tarafından yürütülen soruşturma kapsamında, ABD’ye sahte belgeler götürdükleri, bunları savcıya verdiği iddiasıyla CHP eski Milletvekili Aykan Erdemir ile Bankalar Yeminli Murakıbı (firari konumda) Osman Canıtez hakkında yakalama kararı çıkarıldı. Birileri başkaları için sahte belge üretirse, başkası da onlar için sahte belge üretebilir, yasak olan belgeleri çıkarıp mahkemelere taşıyabilir. Tabii ki belgelerin sahte olup olmadığına da yargı karar verecektir.
Belgeler, beraberinde “istifa” tartışmasını getirdi getirmesine ama bu ülkede kimse istifa etmez merak etmeyin.

‘Yeni Türkiye’nin alternatifi ‘Eski Türkiye’ mi?

‘Yeni Türkiye’nin alternatifi ‘Eski Türkiye’ mi?
Yıldıray Oğur

Geçen hafta 29 Ekim kutlamaları vesilesiyle ilginç bir tartışma başladı, muhtemelen 10 Kasım vesilesiyle bir kere daha canlanacak.
Gecikmeli Atatürkçülüğünü ilan edenler, yeni başlayanlar için Atatürkçülüğe giriş dersleri verenler, “bırakın artık Atatürk’le uğraşmayı”, “Kemalist vesayet zaten bir NATO-FETÖ oyunuydu” diye tarihi yeniden yazmaya çalışanlar oldu.

Bu duygusal atmosferde, Latife Hanım’ın 21 Şubat 1926 tarihli Boston Sunday Advertiser gazetesinde çıkan mektubunun çevirisini Derin Tarih dergisinde yayınlayan tarihçi Mustafa Armağan’a ve yazar Süleyman Yeşilyurt’a 5816 sayılı Atatürk’ün hatırasını koruma kanunundan açılan davalarda hapis cezaları verilmesi karambole gitti.
Yeni kurulan ittifaklar sarsılmasın diye sesini çıkarmayanlar da oldu, yargının bir sağdan bir soldan kararlarında adalet bulup, mutlu olanlar da.

Bu kararla artık Atatürk’le ilgili Selanik’te doğdu, Dolmabahçe’de hayatını kaybetti sınırları dışında gerçek bir biyografi yazmak da uzun bir süre daha mümkün olmayacak.
İçinde Atatürk’ün özel hayatıyla ilgili de bolca anektodlar olan Andrew Mango’nun biyografisi ya da Cemal Granda’nın anıları hakkında bir aklı evvel savcı isterse toplatma kararı çıkartabilir.

Ama bu karara verilen tepkiler en az haberin kendisi kadar üzerine konuşulmayı hak ediyor.
Aslında birbirine zıt görünse de birbirinin tıpatıp aynısı iki tepki çıktı karşımıza.
Dört çalışanı, yaptıkları haberler, yazdıkları yazılar, attıkları tweetlerden oluşan iddianamelerle aylardır haksız bir şekilde tutuklu yargılanan Cumhuriyet Gazetesi, Mustafa Armağan’a yayınladığı bir tarihi mektup yüzünden hapis cezası verilmesini

“Atatürk düşmanı Mustafa Armağan’a hapis cezası… Ceza ertelenmedi” başlığıyla sevinçle okurlarına duyurmakta bir çelişki görmedi örneğin.

Yine haberler, manşetler ve tweetler nedeniyle hakkında dava açılan, açılan bu dava yüzünden sahibinin yurtdışından dönemediği, bir muhabirinin tutuklu, diğer çalışanlarının da ağır cezalarla yargılandığı Sözcü Gazetesi de bir yazara fikirleri ve dergisindeki bir yayını nedeniyle hapis cezası verilmesi karşısında sevincini gizleyeme gereği duymadı: “Atatürk düşmanı sözde tarihçi Mustafa Armağana’a verilen cezanın ardından bir Atatürk düşmanı daha hapis cezası aldı. “

Hükümete yakın gazetelerde ise tam tersi yaşandı.
Mustafa Armağan’a 5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu nedeniyle hapis cezası verilmesini haklı olarak eleştiren yazılarda tabulaştırmalardan şikayet edildi, düşünce özgürlüğünün önemi hatırlatıldı. Yazılardan biri şöyle bitiyordu örneğin:

“Ülkede düşünce özgürlüğü isteyenler düşüncenin tepesinde Demokles’in kılıcı gibi sallanan bu yasaya “Hayır!” demeyecek mi?”
Halbuki bu gazeteler bir kaç gün öncesine kadar Osman Kavala’nın, Büyükada’daki sivil toplumcuların fikirleri, siyasi duruşları nedeniyle tutuklanmasından sevinçle bahseden haberlerle doluydu. Cumhurbaşkanı’na ve devlet büyüklerine hakaretten açılan davalar, verilen tutuklama kararlarından ise hiç bahis yoktu.

Adalet Bakanlığı’nın 2016 yılı Adli Sicil istatistiklerine göre
Sadece 2016 yılında 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Kanunu kapsamında 927 adli işlem yapıldı. Yine aynı Adalet Bakanlığı resmi verilerine göre 2016 yılında Türk Ceza Kanunu’nun 299-301. maddelerinde düzenlenen “devletin egemenliğine ve organların saygınlığına karşı işlenen suçlar kapsamında yapılan işlem sayısı ise 46 bin 193. Bu işlemlerden TCK 299 “Cumhurbaşkanına hakaret suçu kapsamına giren dosya sayısı 2 bin 776.

2017 yılında bu sayıların artacağına kuşku yok.
Bu iki durum karşısında tutarlı insanların önünde aslında iki yol var; Ya hem 5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu hem de TCK’daki 299-301 kapsamına giren suçlarda hapis cezaları verilmesine karşı çıkılacak ya da her ikisinde de tutuklamalarla sağlanan eşitlikle mutlu olunacak.

Ama galiba tutarlılık endişesini işin içinden çıkarınca geriye cevap olarak üçüncü seçenek kalıyor; Hoşumuza giden tutuklamalara oley çekip, hoşumuza gitmeyen de “Nerede düşünce özgürlüğü” diye bağıracağız.

Ve bu çelişkili de olmayacak. Çünkü sadece kendi mahallerimize konuşuyoruz ve sadece ‘bizimkilere’ karşı ahlaken sorumluyuz.
Ötekiler, bizden olmayanlar, mahalle, cemaat sınırları dışındakiler, hasımlar neredeyse insan öncesi neandertal yaratıklar hükmünde. Onların başlarına gelecek felaketler ancak bizim hanelerimize gol olarak yazılabilir.

Türkiye’de bütün kesimler kendilerini ülkenin gerçek sahipleri, millet-i hakime olarak görüyor. Gerisini ise meşrebine göre “bozulmuş”, “buraya ait olmayan”, “dejenere olmuş”, “cahil kalmış”, “soysuz”, “köksüz”, “yabancı” ya da “eğitimsiz çomar”.

Bu yüzden onlarla empati kurmak, onlar için de adaleti ve temel ilkeleri savunmak zorunda değiliz. Ortak bir gelecek tahayyülü de kurulamayacağı için herhangi bir konuda geçmişten ders çıkarmak, özeleştiri yapmak, değişmek, eski gömleğini çıkartmak, uzlaşma yolları aramak itibarlı işler değil.
Halbuki tarihin bu aşamasında birbirimize karşı bu kadar hoyratça davranma lüksümüz ve yüzümüz kalmamış olması gerekirdi.

Belki FETÖ ve darbe her kesim için oturup özeleştiri yapmak için bir fırsat olabilirdi ama 1.5 yıl sonra geride “biz haklı çıktıktan” başka bir ses duyulmuyor yine.

Halbuki kimse haklı çıkmadı.
Evet darbeyle, devlet işlerinde laikliğin kıymeti anlaşıldı ama FETÖ laiklikten taviz verildiği için değil katı laiklik uygulamalarına tepki olarak ortaya çıktı, taraftar topladı ve devlette örgütlendi.

Evet, 2010 referandumunun ardından sonra HSYK’da FETÖ çoğunluğu ele geçirdi doğru, bu dönemin iktidarının suçu. Ama 2010 referandumuna Türkiye, 2007’de Cumhurbaşkanı adayının eşi başörtülü diye meydanlara dökülen milyonlarla, Anayasa Mahkemesi’nin 367 kararıyla, e-muhtırayla, başörtüsü yasağını kaldırmak istedi diye iktidardaki AK Parti’ye kapatma davasıyla geldi. Referandumda evet veya yetmez ama evet diyenler, başörtülü kızların üniversiteye dahi girememesini sağlayan yargı, üniversite, ordu denklemini kırmak için yaptılar bunu. Eğer, bütün yargıyı kontrol etmeye devam etmek motivasyonuyla YARSAV’ın itirazını CHP Anayasa Mahkemesi’ne taşımasa ve HSYK seçimlerinde blok oyu imkansız hale getiren madde düşmeseydi belki referandumdan sonraki seçimleri de FETÖ kazanamayacaktı.

Bu tarihsel ve siyasal öfkeyle açılan davalarda, darbecilerle ve derin devletle hesaplaşma motivasyonu, FETÖ’nün kendi planını uyguladığının, yapılan zulümlerin, adaletsizliklerin de üzerini örttü.
Bugün de başka motivasyonlar başka adaletsizliklerin üzerini örtüyor. Hatalar tekrarlanıyor. Çünkü kimse

kendi hatasıyla yüzleşmeye cesaret edemiyor.
Kimse karşısındakinin ahlakına da güvenemeyince, herkes kendini en güvende hissettiği cemaatine çekiliyor, sınıfsal hınçlar siyasete, davaya dönüşüyor, rövanş kaygıları kendi cephesindeki açık hataların üzerini örtüyor.
Böylece bütün pozisyonlar sabitleşiyor, fikirler katılaşıyor. Herkes kendi asli evine, baba ocağına dönüyor.

O yüzden yeniliğinden geriye pek az şey kalan ‘Yeni Türkiye’nin karşısına çıkan tek alternatif, nostaljik bir tarih okumasıyla bütün günahlarından arındırılmış ‘Eski Türkiye’ oluyor.
Bu muğlaklıkta kendisine tutunacak bir dal arayanlar geçmişin dezenfekte edilmiş hatıralarına sığınıyor.

Halbuki bütün yaşadıklarımızdan sonra çok açık ki Türkiye’de günün sonunda herkes yüzde 50 haklı, yüzde 50 de haksız çıktı. Ama her kesim yüzde 100 haklı olduğu ve haklı çıktığı konusunda ısrarlı.
Her kesim mağdur da oldu zalim de. Eşitlendik. Bu dipte eşitlenme yeni bir başlangıç yapmak için büyük bir fırsat. Tabii kibirden, sınıfsal hınçtan, geçmişin kötü hatıralarından başımızı kaldırıp görebilirsek.
Önümüzde fazla seçenek de yok; eski hal muhal, yeni hal de muhal. Ya yepyeni hal ya da izmihlal.

Laikliği, Türkiye’nin sigortası olarak görüyorum…

Laikliği, Türkiye’nin sigortası olarak görüyorum…
Ayşe Arman

Bence çok samimi bir kitap.
Sıkı bir kitap.
Hadi biraz daha da ileri gideyim, bomba bir kitap.
Basbayağı açmış kalbini Levent Gültekin.
Soyunmuş bizim önümüzde.
Helal olsun!
İslamcılık dönemine ait hayatı üzerinden, dindar, muhafazakâr bir insanın yaşamını, duygusunu, önceliklerini, neyi, niçin istediğini, neye niçin karşı olduğunu anlatmış…
İslamcılara dair bir sürü şeyi bu kitapla öğrendim.
Duygulandım, şaşırdım, pek çok duyguyu aynı anda yaşadım.
Bize tuttuğu aynayı sevdim.
Kitabın sesini sevdim, sahici geldi.
Ben zaten Levent Gültekin’i samimi ve sahici buluyorum.
Kendini korumuyor. Filtresi yok. Düz bir adam.
Diken.com.tr’de yazıyor ve cesur yazılarıyla dikkat çekiyor.
Bir de tabii attığı tweet’lerle…
Türkiye’nin her yerine konferansa, seminere gidiyor, sürekli yapıcı şeylerden söz ediyor aslında, bu kitapta da yine ‘biz’ olabilmenin formüllerini vermiş…
Herkese iyi gelebilecek bir kitap; okuyun, okutun…
Laikliği, Türkiye’nin sigortası olarak görüyorumTebrik ediyorum! “İdeolojik mahalleden Türkiye’ye Onurlu çıkış” çok etkileyici bir kitap. İçinde bulunduğumuz hale ayna tutmuşsun, insan elinden bırakamıyor…

Teşekkür ederim.

Niye yazdın bu kitabı?
Kutuplaşma yüzünden, yıllardır herkes, kendi mahallesinde yaşıyor. Kendimize benzeyen insanlarla yaşıyoruz. Bu da bizi ister istemez birbirimize karşı yabancılaştırdı. Birbirimizin derdine, acısına sağır hale geldik. Bu yabancılaşma yüzünden AK Parti de, muhalif kesim de kendi tabanını tanımıyor. Tanımadığı insanlara bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Ama tanımadığı için bir duygu birliği kuramıyor. Kendi İslamcılık dönemine ait yaşantım üzerinden, dindar, muhafazakâr bir insanın yaşamını, duygusunu, önceliklerini, neyi niçin istediğini, neye niçin karşı olduğunu anlatmaya çalıştım. İstedim ki seküler kesim, o mahallede yaşayan insanları tanısın ve ona göre bir dil, tavır ve politika belirlesin.
Bu kitabı yazmanın tek sebebi bu mu peki?
Hayır! Bir diğer amacım da, İslamcılık ideolojisinin, AK Parti iktidarıyla iflas ettiğini anlatmak.

Pek iddialıymış…
Ama gerçek bu. İnancın bütün meseleleri çözeceğini, ülkeye huzur getireceğini düşünen insanlar, bunun böyle olmadığını gördüler. Ve yakından biliyorum, mutsuzlar. Büyük bir hayal kırıklığı yaşıyorlar. “İnanç, huzur getirecek!” derken, siyasetin elinde huzursuzluğun kaynağı oldu. Fakat yaşadıkları bu hayal kırıklıklarından sonra ne yapacaklarını, düşünsel olarak nereye gideceklerini bilmiyorlar. Bu iflasın üzerine kafa yorup yeni bir yol, düşünce oluşturamıyorlar. Dindarlar arasında üzüntü verici bir şaşkınlık ve bunun neticesinde de büyük bir tıkanıklık var. Ben kendi zihnimdeki düşünsel değişimi, sonuçlarını, o değişimle nereye gittiğimi, neyi niçin savunduğumu ve tüm bunların neticesinde, nasıl bir hayatla karşılaştığımı anlatarak, benim gibi hayal kırıklığı yaşayan insanlara kendimce bir yol arkadaşlığı yapmaya çalıştım.

“Değişimden korkmayın!” diyorsun…
Evet, insanın değişebileceğini, hem inancımızı koruyup hem de evrensel değerler etrafında yeni bir görüş oluşturabileceğimizi de anlatıyorum.

Kitapta bir de, “Bugün şikayet ettiğimiz sorunların oluşmasında toplum olarak hepimizin katkısı var!” fikrinin de altını çiziyorsun…
Aynen öyle! Mesela bir MHP’linin beni nasıl Kürt yaptığını anlattım. Milliyetçilik duygusuyla hareket eden, kimlik vurgusu yapan insanların, Kürt meselesini nasıl daha büyüttüklerini göstermeye çalıştım. Bu söylediğime de bütün kalbimle inanıyorum. Benim İslamcı olmamda, bazı Kemalistlerin söz ve davranışlarının da etkisi var. Farklı mahallelerde birbirimizle mücadele ederken, mücadele ettiğimiz kesimi esasında nasıl büyüttüğümüzü, söz ve davranışlarımızın sorunları nasıl daha da içinden çıkılmaz hale getirdiğini göstermeye uğraştım. Bilmem becerebildim mi?

Bu kitabı en çok kimlerin okumasını istersin?
Herkes okusun! Ama ille de sosyolojik tanım yapacaksak, Atatürkçüler okusun isterim. Ben niçin Atatürk karşıtıydım? Neydi buna zemin hazırlayan faktörler? Neden Cumhuriyet felsefesini anlamadım ve bu felsefenin ülkeye kattığı değeri göremedim? Bu körlüğüme ne kaynaklık ediyordu? Tüm bunları anlatarak, Atatürkçü kesime bir ayna tutmaya çalıştım. Sonra solcular okusun isterim. Çünkü gençliğimde, solcuları düşman olarak görüyordum. Solcuların hangi söz ve davranışlarına bakarak bu düşünceye kapılmıştım? Bunları anlatarak solcu kesime ayna tutmaya çalıştım. Milliyetçi ya da ülkücü kesimin okumasını isterim. Çünkü 23 yaşına kadar kendimi Kürt olarak tanımlamamış, kimlik vurgusu yapmamış, hayatım boyunca etnik kimliğe değer vermemiş biriyken bir MHP’li çıktı ve beni Kürt yaptı! Bunu anlatarak, ırk anlayışına dayalı Türk kimliği vurgusunun toplumu nasıl böldüğünü göstermeye çalıştım. Ama en çok da dindar kesimin okumasını istiyorum!

Neden?
Çünkü onların içinde büyüdüm, onlar gibi yaşadım! Onların kıymet verdiği değerlere göre hayatımı şekillendirdim. Onların karşı olduğu şeylere ben de karşıydım. Onların koruyup kollamak istediği değerleri ben de koruyup kolluyordum. İnancın bütün sorunları çözeceğini düşünüyordum. Fakat yaşadığımız hayat, tecrübeler, bize bu düşüncelerimizin sağlam bir temele dayalı olmadığını gösterdi. Neden böyle düşündüğümü anlattım. Peki bundan sonra ne yapacağız? İnancımızdan vaz mı geçeceğiz? Ya da yanlış olduğu ortaya çıkan düşüncelerimizi kör bir inatla sürdürecek miyiz? Hayatla inancımızın bağını nasıl kuracağız? Kendimce bunları da anlatmaya çalıştım…

Çok kıymetli bir şey yapıyorsun. İnsanlara, “Hem inancımızı koruyup hem de özgür, demokrat, bireyler olabilirsiniz!” diyorsun. Bunu da kendi yaşamın üzerinden göstermeye çalışıyorsun…
Ne güzel böyle düşünmen. Evet, nereye evrildiğimi, yaşadığım derin hayal kırkılığını nasıl aştığımı, yerine neyi ikame ettiğimi, kelimelerim yettiğince anlatmaya çalıştım.
İnsanların en zor yapabildikleri şey hatalı olduğunu kabul etmek. Bu ülkede hiçbir kesim kabul etmiyor. Sana ne oldu da bir aydınlanma yaşadın? Kafana saksı mı düştü? Nasıl oldu da, hatalı olduğunu düşünmeye başladın?
Hepimiz bu ülkenin evladıyız. Sorunlar uzaydan gelmedi! Ülke sorunlarını, bu ülkenin insanları olarak bizler ürettik. Bunları gördükten sonra yanlışta ısrar etmek, akılla bağdaşır bir şey değil. Ben kitapta anlattığım onca olay yaşadım. Ülkenin geldiği duruma baktım. Ve nihayetinde, bir yanlışın parçası olduğumu fark ettim. Eğer bir şey yapacaksam, önce kendimden başlamam gerektiğini düşündüm. Ben değişmezsem, ben düzelmezsem, kimseye “Değiş, yanlıştan vazgeç!” deme hakkım olmadığını kavradım. Başkaları için değil, kendi iç huzurumu yakalamak için yanlıştan döndüm. Ama tabii ki kafama saksı düşmedi! Yaşadığım bu düşünsel değişim, bir günde de olmadı! Akla hayale sığmayacak şeyler gördüm. Hepsinin sonunda, “Ben n’apıyorum ya?” diyerek, 20 yıl süresince yaptığım büyük, şatafatlı, saray gibi evi, gözümü kırpmadan yıktım ve yerine, şimdi tek odalı bir ev yapmaya çalışıyorum!

İNANÇ, İDEOLOJİYE DÖNÜŞTÜĞÜNDE İNANCI DA ÇÜRÜTÜYOR
İdeoloji ile inanç sence aynı şey mi?
Elbette değil! İnanç başka, ideoloji başka. İnanç, ideolojiye dönüştüğünde inancı da çürütüyor! Çünkü inanç, kalpte başlayan kişisel bir mesele. Yani neye, nasıl inanacağımız bizim kişiliğimizle, ahlâk anlayışımızla, karakterimizle, neyi nasıl anladığımızla çok ilgili. Aynı ayeti okuduğumuzda, hepimiz farklı bir yorum çıkarırız. Onun için tek bir İslam var ama milyonlarca Müslümanlık anlayışı var! Çünkü herkes, kendi kültürüne, kişiliğine, karakterine göre bir yaklaşım benimsiyor. Okuduğundan ona göre bir yorum çıkarıyor. Bir kişinin yorumunu, anlayışını bir fikir olarak kabul edip onu bütün topluma dayatmak demek, bir kişinin kendi gömleğini bütün topluma giydirmeye çalışması gibi anlamsız bir şey!

YENİ BİR ‘BİZ’ LAZIM!
Sence bugünün Türkiye’sinde, herkesin kendi ideolojik mahallesinden ‘onurlu çıkış yapması’ mümkün mü?
Niye olmasın? Elbette mümkün! “İdeolojik mahalleden çıkalım” derken, “İnancımızı, mezhebimizi, kimliğimizi terk edelim” demiyorum ki… Onlarca yıldır toplum olarak manasız bir kavga veriyoruz. “Ben haklıyım”, “En doğru benimkisi” kavgası. Bu kavgalar yüzünden ülke bu halde. Enerjimizi, bu kavgalarla harcadığımız için bilimde, sanatta, teknolojide, eğitimde, ekonomide, mimaride vs. dünyanın gerisinde kalmışız. “Kimsenin inancına mezhebine karışmayalım, hatta bakmayalım, merak etmeyelim ve işimize bakalım” diyorum. Budur. ‘Onurlu çıkış’tan kastım da değerlerimizden vazgeçmek değil. İdeoloji haline dönüştürmekten vazgeçmek. Bir başkasına dayatmaktan vazgeçmek. Başkalarının da bizim gibi düşünmesini, giyinmesini, inanmasını, yaşamasını istemekten vazgeçmek. Türkiye ağır yara alırken, bizler artık mahallelerimizi düşünemeyiz. Bir ev düşün, odalarında yaşıyoruz fakat ev çöküyor. Salona inip oturup, konuşup hep birlikte ele ele verip, bu evi yeniden yapmayacak mıyız yani! Kaldı ki, başka seçeneğimiz mi var? Ülkemiz olmadıktan sonra inancımız, mezhebimiz, kimliğimiz, ideolojimiz neye yarar ki?

Laikliği, Türkiye’nin sigortası olarak görüyorum. Yeni bir ‘biz’ yaratmalıyız diyorsun.
Evet. Çünkü herkesin ‘biz’i farklı. Mesela Atatürkçü biri, ‘biz’ dediğinde toplumun bütününü değil Atatürkçüleri kast ediyor. Ya da AK Partili biri, ‘biz’ dediğinde AK partilileri kast ediyor. Aleviler ve Kürtler için de geçerli bu. Halbuki hepimiz, ‘bu ülkenin evladı ortak paydası’nda buluşuyoruz. Hepimiz iyi eğitim istiyoruz. Hepimiz çocuklarımıza yaşanabilir bir ülke bırakmak istiyoruz. Hepimiz dünyada başı dik gezmek istiyoruz. Hepimiz adalet istiyoruz. Bütün bunlar bizi ‘biz’ yapmaya yetmiyor mu ki inanca, mezhebe, kimliğe bakarak ‘biz’ tanımı yapıyoruz? Her kesimde iyi insanlar var. Aynı zamanda her kesimde kötü insanlar da var. Ben diyorum ki, her kesimdeki iyi, işini iyi yapan, çalışkan, yetkin, dürüst insanların bir araya geldiği yeni bir ‘biz’ tanımı yapabiliriz. Kaldı ki bazı anlarda o ‘biz’i yaratıyoruz zaten. Mesela Neşet Ertaş, Âşık Mahzuni, Emel Sayın dinlerken, aynı ‘biz’ oluyoruz. Cem Yılmaz’a, Kemal Sunal’a gülerken ‘biz’ oluyoruz. Turist Ömer’i izlerken de ‘biz’ oluyoruz. Ya da kebapla, lahmacunla, kokoreçle… Çünkü bir anda farklılıklarımızı bir tarafa atıp hepimiz aynı damak tadına uygun yemeklerden lezzet alıyoruz. Yani bu ülkenin kültürü, değerleriyle yoğrulan insanlar, zaten o ‘biz’ denilen topluluğu oluşturuyorlar. Tek sorun siyasi anlayışımızda. Siyaset söz konusu olduğunda, ‘biz’ kavramının anlamı değişiyor. İnanç, mezhep ideoloji temelli bir ‘biz’ çıkıyor ortaya. Bunun değişmesi gerekiyor. Ülkemiz için iyi şeyler yapmaya çalışırken ‘biz’ olalım!

Bu söylediklerin harika da… Acaba çok mu iyimsersin?
Yoo, alakası yok! Biz farklı mahallelerde yaşasak da, kader ortaklarıyız. Hepimizin kaderi, bu ülkede yaşayan diğerinin elinde. Milyar dolarlık bir işadamının kaderi, Bağcılar’da asgari ücretle çalışan bir yoksulun elinde. Diyarbakır’dakinin tercihi, Edirne’dekinin yaşamını etkiliyor. Ülkede bir grup iyi eğitim alıyor ama büyük bir grup kötü eğitim alıyor. Böyle bir durumda iyi eğitim alan o grubun mutlu olabileceği bir ülke olur mu burası? Mesela Robert Kolej mezunları şu yaşadığımız koşullarda mutlu mu? Yoksulluğun yüksek olduğu bir ülkede, zenginler mutlu olabilir mi? Şu anda olabiliyorlar mı? Bütün zenginler, o yoksul insanların ağzının içine bakıyor. “Aman tercihini değiştirsin de, bir gece ansızın malımıza, mülkümüze el koyabilecek bu siyaset anlayışı bitsin!” diye. Ülkemizi, onun iyi olmasını, huzurlu olmasını esas almalıyız. Aynı ülkenin evlatlarıyız, yapacağımız tek şey bunun farkına varıp öyle hareket etmek. Etmezsek, hep birlikte çürüyeceğiz.

Münir Özkul ile Adile Naşit’in oynadığı filmlerdeki gibi mahalleler mi hayal ediyorsun sen?
Yeşilçam filmleri bize saygıyı, komşuluğu, dert ortaklığını, el ele verip bir sorunun üstesinden gelmeyi anlattı. Tatlı, saygılı, sıcak bir birlikteliği gösterdi. Söylediğim, bunun gerçek hayatta da mümkün olduğu. Ve buna mecbur olduğumuz! İşini iyi yapan, çalışan, başkasının hakkını yemeyen, saygılı, neşeli insanlar olarak yaşanabilir bir ülke haline gelmemiz. İdeolojik mahallelerden çıkıp, gerçek komşuluğun olduğu, yardımlaşmanın olduğu, ayrımın olmadığı kimsenin kimsenin inancına, mezhebine karışmadığı hatta merak dahi etmediği bir anlayış. Bu, çok zor değil. Yeter ki bu ülkenin sadece ‘bizim’ değil, ‘hepimizin’ olduğu fikrini benimseyelim. Türkiye, farklı kesimlerin bir araya gelmesiyle oluşan ülkenin adıdır. O farklılıklar zenginliktir. O farklılıklarımızın kavgasını yapmayalım, tadını çıkaralım…

EN BÜYÜK KIRGINLIĞIM KENDİME… HARCADIĞIM HAYATIMA! HEBA ETTİĞİM GENÇLİĞİME…
“Levent Gültekin, intikam almak için yazmış bu kitabı!” diyenler de olacaktır. Cevabın n’olacak?
Ben aslında niçin İslamcı olduysam, aynı gerekçelerle de İslamcılıktan uzaklaştım! Ben değerlerim, ilkelerim olsun, barış olsun, dostluk olsun diye İslamcı oldum. Teoride böyleydi. Pratikte böyle olmadığı için de uzaklaştım. Evet, ne yaşadım, ne gördüm her şeyi anlattım. Ama bir intikam, bir hesaplaşma, bir yerme, bir kınama duygusuyla yapmadım. İslamcılardan tek bir şey istemedim. Ne bir makam, ne bir ihale, ne bir başka bir şey… Sorunun, insanlarda değil, inancın ideolojiye dönüşmesinde olduğunu anlattım. Kimseye ne bir kinim, ne kırgınlığım ne de öfkem var. En büyük kırgınlığım kendime. Harcadığım hayatıma! Heba ettiğim gençliğime! 25 yaşındayken Erdoğan’a hesap sorar gibi yakasına yapıştığımı anlattım. O yaşlarda gezdiğim, gördüğüm cemaatlerdeki sakatlıklara itiraz ettim. Bütün güç, devlet imkanları, para, her şey onların, yani benim arkadaşlarımın elindeyken, ben arkamı dönüp çıktım. Tek bir Allah’ın kulu, “Levent, bizden şunu istedi, vermedik!” desin, ben bütün iddialarımdan vazgeçerim. Diyemezler çünkü çok şükür kimseden hiçbir şey istemedim!

HEPİMİZİN ONURLU ÇIKIŞA İHTİYACI VAR
Diyorsun ki, “Laiklik, bu ülke için olmazsa olmaz değerlerden biri!” Bu düşünceye ulaşmanda ne etkili oldu?
Eskiden uygulamalara bakarak, laiklik hakkında bir kanaat edinmiştim. Şimdi meseleye akılla bakıyorum. Yaşadıklarımız, gördüklerimiz, geçmişte yaşananlar bize gösterdi ki, laiklik bir kişinin, kendi inanç anlayışını hepimize dayatmasının önündeki en büyük engel! Yani adamın biri, dinden bir şey anlıyor, sonra da ele geçirdiği güçle, o anlayışı bize dayatıyor. Ülkeyi, o anlayışla yönetiyor. Oysa inanç, bireysel bir eylem. Laiklik olmazsa, o bireyin eylemi, hepimize tek doğru inanç olarak dayatılıyor. Kimileri de, kendilerini Allah adına yetkili görüp, kendilerinde bize bir din anlayışı dayatma hakkı buluyor. O kişinin anladığı din, hepimizin hayatına şekil vermeye başlıyor! Osmanlı dönemi, hatta Ortaçağ’da Batı’da yaşananlar, bize bunun çıkmaz bir sokak olduğunu gösteriyor. Yani inanç, toplumsal meselelerde belirleyici norm olduğunda, hiçbir sorunu çözemiyorsun. Mesela kitapta bir anekdot anlattım, dini cemaatlerden biri, vaazlarda mikrofon kullanmıyordu. Çünkü onlara göre, teknolojik gelişme dine aykırı! Şimdi o cemaatin, ülke yönetiminde söz sahibi olduğunu düşünün… Halimiz nice olur! Ben bu yüzden laikliği, Türkiye’nin sigortası olarak görüyorum. Tamam geçmişte, pek öyle uygulanmadı ama uygulamasına değil, anlamına bakmalı ve gerçek anlamıyla uygulamanın yolunu açmalıyız…

Ne yani, sen şimdi Atatürkçü mü oldun?
İstesem de olamam ki! Atatürk’e minnet, saygı duyuyorum. Onu, felsefesini, yapmaya çalıştığı her şeyi anlıyorum ve benimsiyorum. Onun aklındaki Türkiye’nin yaşanabilir bir Türkiye olacağını düşünüyorum. Ama tüm bunlar, beni, Atatürkçü yapmaya yetmez. Çünkü Atatürkçülük bir görüş değil, bir inanç. O mahallenin yerlileri var. Benim gibi sonradan gelenleri fazlalık gören yerliler! Atatürk’ü ne kadar anlarsam anlayayım, onun felsefesini ne kadar benimsersem benimseyeyim, aileden doğma büyüme bir Atatürkçü gibi olamam…

Bu yaklaşım sadece Atatürkçüler için mi geçerli?
Hayır, her mahallenin, her ideolojinin, bir yerlileri, yani gerçek sakinleri, bir de o mahallede kiracı gözüyle bakılanlar var! Mesela sen, istesen de, dindar olamazsın. Çünkü dindar mahallenin de yerlileri var.Ya da HDP’li olmazsan, Kürt kabul etmezler seni. Mesela Mehmet Şimşek Kürt ama ideolojik olarak orada olmadığı için, Kürt kabul edilmiyor. İşte bu “mahalle sahiplik duygusu”, başkalarını da mahallelerine hapsediyor. Çıkamıyoruz oralardan. “Onurlu çıkış” demek, bu gelene, gidene yol açmak, bu mahalle kültürünü terk etmek. Kendini o inancın, ideolojinin sahibi görmekten vazgeçmek…

GERÇEK İSLAM DİYE BİR ŞEY YOK!
Sen okuyanlara soruyorsun, ben de sana sorayım: “Gerçek İslam hangisi? Milyonlarca farklı yorumdan, tarzdan, inanıştan hangisi?”
Ne yazık ki gerçek İslam diye bir şey yok! Bu anlamsız bir arayış. Bu anlamsızlığın iki nedeni var. Birincisi, İslam Müslümanların elinde çürüdü. Yani hayatla bağı koptu. Müslümanlar İslam’ı kendilerine benzettiler. Yüzlerce yıldır her gelen din adamı bir yorumla, dine bir ekleme yaptı. Mesela “Zina, haramdır. Öyleyse zinaya giden yollar da haramdır. O nedenle kadınla tokalaşmak da haramdır” dedi biri. Bir başkası, “İçki haram. Öyleyse içkili restoranlarda yemek yemek de haram” dedi.� Böyle milyonlarca kişisel yorum, dinin kuralı gibi gösterildi ve benimsetildi. Neticesinde fındık kadar öz şeklinde olan bir din, ulemanın, Müslümanları kontrol altına almak için eklediği yorumlarla, bir bina büyüklüğünde kartopuna dönüştü! Şimdi o kartopu içinde o fındığı arıyorlar! O fındığı bulmaya kimsenin gücü yetmez… Nafile bir çaba!

AK PARTİ’NİN İSLAMCILIK ANLAYIŞI ORTAOKUL DÜZEYİ BİR İSLAMCILIK
Kitaptan anlıyoruz ki, sen 14-15 yaşlarında bayağı militan Müslümansın ve dünyanın geri kalan milyonlarca insanının işe yaramaz gereksiz kişiler olduğunu düşünüyorsun?

İslam’ın en temel vaazlarından biri: “İnanıyorsanız en üstün sizsiniz!”dir. Biz de inandığımız için, kendimizi üstün görüyorduk. İnanmak da yetmiyordu. Bir de onu ideoloji olarak, yani inançtan anladığımızı yaymayı, Müslümanlığı, ülkede en temel değer olarak benimsetmeyi bir amaç olarak benimsemiştik. Allah’ın, insanı yaratma amacı da buydu. Böyle bakıyorduk. “Biz, o amaca göre yaşadığımıza göre gerçek Müslümanlar bizleriz”” deyip, bu bilinci taşımayan insanları gaflet ve delalet içinde, işe yaramaz insanlar olarak görüyorduk. Bir insana değer verirken, inancına bakıyorduk. Yaptığı iş, verdiği eser, bir konuda gösterdiği başarı bunlara pek kıymet vermiyorduk. “İnanmıyorsa, ne yaparsa yapsın kıymeti yok!” diye bakıyorduk. Ama hayat bana, iyi insan olmanın, inançla bir alakasının olmadığını; üstünlüğün, iyi insan olmakta olduğunu, iyi işler yapmakta, ülkesine toplumuna bir değer katmakta olduğunu gösterdi. Biz İslamcılar olarak, kendimizi en üstün insanlar görürken, birden fark ettim ki, İslamcılar arasındaki başka cemaatler, kendi cemaatinden olmayanları Müslüman bile kabul etmiyorlar! Üzülerek görüyorum ki, AK Parti iktidarı, benim 15 yaşındaki İslamcılık anlayışımla ülke yönetiyor. Meselelere benim o yaşlardaki aklımla bakıyor. O yüzden neyi, niçin söylediklerini, nereye varmak istediklerini kolayca anlayabiliyorum. AK Parti’nin İslamcılık anlayışı gerçekten söylüyorum, ortaokul düzeyi bir İslamcılık…

ÖĞRETMENİM, SOLCU OLSAYDI BELKİ BEN DE SOLCU OLACAKTIM
Lisedeki sevdiğin öğretmen İslamcı değil de, solcu olsaydı, sen solcu mu olurdun?
14-15 yaşındaki çocuklar olarak, esasında hiç birimiz seçtiğimiz ideolojileri okuyarak tartarak, kıyaslayarak seçmedik. O yaşlarda ya okuduğumuz bir kitaptan, yazardan ya bir öğretmenden, sevdiğimiz saydığımız birinden etkilenerek bir ideolojiye dahil oluyoruz. Bu şekilde, kimimiz solcu olduk, kimimiz İslamcı. Benim şansıma da İslamcılık düştü. Ahmet Kaya, Ümit Kıvanç’ın belgeselinde, solcu oluşunu şöyle anlatıyor: “Bir tamircide çalışıyordum. Herkes bana, “Lan git şuradan bir sigara al, oğlum koş şunu getir!” şeklinde davranıyordu. Bir gün dükkana abiler, ablalar geldiler ve bana “Siz” diye hitap ettiler. Hayatımda ilk defa biri bana “Siz” diyordu. “Kim bunlar?” diye sordum. “Solcu gençler” dediler. O gün solcu olmaya karar verdim!” Allah rahmet eylesin, benimki de Ahmet Kaya’nın duygusunda farklı değildi. Bizimkisi, esasında var olma, birey sayılma, hayata tutunma savaşıydı. Bunun için de bir ideolojiye tutunma, bir çevrenin, bir topluluğun içine girme ihtiyacı duyuyorduk. Hepimiz bir bahaneyle bir yere dahil olduk. Evet, hocam solcu olsaydı, belki ben de solcu olacaktım…

NASIL MI GEÇİNİYORUM?
Sürekli bir yerlerden para aldığın, destek gördüğün söyleniyor, gerçek mi?
Toplumun bir kesiminde tuhaf bir hastalık var. Tek başına bir kişinin varlık gösteremeyeceği, başarılı olmayacağına dair bir düşünce var. Kendilerine olan güvensizliği herkese yansıtıyorlar! Toplumun bana olan iltifatını, birilerinin parlatma çabası sonucunda oluşan bir duygu olduğunu sanıyorlar. Ben, iktidara muhalefet ediyorum. Ama hesaplarım, telefonlarım, kiminle görüşüp, kiminle görüşmediğimi devlet bilecek durumda. Ne bir partim var, ne cemaatim, ne görüştüğüm bir grup ne de mahallem. Birilerinden tek kuruş maddi ya da hesaplı bir parlatma desteği alıyorsam, ortaya çıkarsınlar! Özgürlüğümü, bağımsızlığımı kimseye satacak kadar köle ruhlu değilim. Böyle biri olsaydım, iktidarda yandaş olan herkesi paraya, makama boğan arkadaşlarımı terk etmezdim…

Peki bir yerden maaş almıyorsun nasıl geçiniyorsun? Geçmişte kazandığın paralar hala seni geçindirebiliyor mu?
Bu soru en çok karşılaştığım sorulardan biri. Kısaca şöyle cevap vereyim: 20 yıllık yöneticilik hayatımda edindiğim birikimlerim vardı, hepsini sattım, topladım ve kira geliri olan bir gayrimenkule yatırdım. O kira geliri hem evimin kirasını ödüyor hem de yaşamımı sağlıyor. Çok şükür daha fazlası için bir arzum da yok, hırsım da…

POLİTİKADA KARİYER HESABIM YOK
Günün birinde seni de politika sahnesinde görecek miyiz?
Politikada bir kariyer hesabım yok. Ama hayatın, bizi ne zaman neye mecbur edeceğini de bilemeyiz. Mesele ilke olduğunda da, “Ben istediğimi yapmak istiyorum!” lüksü içinde olamayız. Ülke olmadıktan sonra yazsak, konuşsak, düşünce üretsek neye yarar ki…

BU DA BENİM AYIBIM
İslamcı düşüncelerin babanla aranda sorun yaratmış. Baban, ta en başından beri, “Gittiğin yol, yol değil” demiş. Onun bu bilgeliği beni çok etkiledi. İlkokul mezunu olmasına rağmen, nasıl bu kadar ileri görüşlüydü?�
Evlatlar, kabul etmese de, babaların hayat tecrübesi var! Ben de bunu anlamayan evlatlardandım. İslamcı olduğumda, ilkokul mezunu bir baba, benim bugün büyük aydınlanma sonunda söylediğim cümleleri bana o zaman söylemişti! Güya okumuş biri olarak, onun o zaman söylediklerini ancak 40 yaşında anlayabildim. Bu da benim ayıbım…

Türkiye’de yolsuzluk nasıl yapısallaştı?

Türkiye’de yolsuzluk nasıl yapısallaştı?
Sencer Ayata

AKP iktidarı tüm olanakları kullanarak kendi hükümetleriyle ilgili yolsuzluk konularını siyasi gündemin dışında tutmaya çalışmaktadır. Geçmişte yolsuzluk iddiaları ile hükümetleri deviren medya sindirilmiş ve susturulmuştur. Devlet harcamalarını denetlemekle yükümlü olan parlamento güçsüzleştirilmiştir. Yolsuzlukları cezalandırmakla görevli olan yargı, siyasetin denetimi altına alınmıştır. Doğru bilgi azaldıkça, yolsuzlukları olağan karşılayan bir anlayış ve değer sistemi yaygın bir kitleye kabul ettirilmiştir. Bugün gelinen noktada yolsuzluktan söz etmek mevcut siyasi iktidar tarafından “darbecilik” olarak nitelendirilmektedir.

Tüm kısıtlamalara rağmen iki önemli gelişme, yolsuzluk konusunu siyasetin ve kamuoyunun gündemine taşımaya başlamıştır. Birincisi, “Zarrab” davasıdır. Davanın görüşülmesine yakında başlanacak olması, davanın kapsamının genişletilmesi ve bizzat AKP yöneticilerinin davaya ilişkin olarak ABD ile yaşanan anlaşmazlıkları açıkça dile getirmeleri… İkinci neden, belediye başkanlarının istifa sürecinde ortaya atılan yolsuzluk haberleri ve çeşitli dosya iddialarıdır.

Yolsuzluk sistem sorunu haline geliyor
Türkiye, Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün yayımladığı 2016 Dünya Yolsuzluk Algısı Endeksi’nde 100 üzerinden ancak 41 puan alabilmiş ve 75’inci sıraya düşmüştür. 2013 yılında 53. sırada olan Türkiye yalnızca 3 senede tam 22 sıra gerilemiştir. AKP iktidarının tüm örtbas etme çabalarına rağmen Türkiye yolsuzlukla ilgili olarak böylesine vahim bir tablo ile karşı karşıya kalmıştır. Türkiye’nin de içinde yer aldığı alt sıralarda bulunan ülkelerde yolsuzluk bir sistem sorunu olarak görülmektedir. Diğer bir deyişle bu ülkelerde yolsuzluk yapısallaşarak siyasi, ekonomik, toplumsal sistemin bir parçası haline gelmiştir. Yani yolsuzluk kişilerin ve kuruluşların yaptıkları uygunsuz işler, küçük ya da büyük çaplı münferit olaylar olmaktan çıkmıştır. Karşımızda yapısal bir sorun olarak durmaktadır.

Yolsuzluk olgusunu tüm boyutlarıyla kavrama ve yolsuzluklara karşı etkin bir mücadele yürütme, yolsuzluğun nasıl bir “iklim” içinde kök saldığını iyi anlamayı gerektirmektedir. Yolsuzluk elbet AKP iktidarı öncesinde de vardı. Ama AKP iktidarının özellikle son yıllarında yoğunlaşan üç eğilim Türkiye’de yolsuzluğun yapısallaşmasına yol açmıştır: Rejimin otoriterleşmesi, rant ekonomisi ve denetimsizlik… Türkiye artık bir yolsuzluk sarmalının içine girmiştir.

Bu yazının esas konusu üçüncüsü, yani denetimsizliktir.

Rejimin otoriterleşmesi
2016 Dünya Yolsuzluk Algısı Endeksi’nin üst sıralarında Danimarka, Yeni Zelanda, Finlandiya, İsveç, İsviçre ve Norveç yer almaktadır. Yolsuzlukların en az görüldüğü ülkeler, demokratik hukuk devleti ilkelerini en üst düzeyde gözeten ülkelerdir. Buna karşılık Somali, Sudan, Kuzey Kore, Suriye, Yemen, Afganistan, Libya gibi ülkeler son sıraları paylaşmaktadır. Yolsuzlukların en yoğun yaşandığı ülkeler ise otoriter rejimlerle yönetilen diktatörlüklerdir. Diğer bir deyişle otoriterleşme ve yolsuzlukların artması paralel süreçlerdir. Nitekim, AKP iktidarında yoğunlaşan otoriterleşme sürecinde yolsuzluğun denetlenmesini sağlayan siyasi, hukuki, idari ve cezai altyapı büyük ölçüde tahrip edilmiştir.

Rant ekonomisi
Yolsuzluğun artmasının ikinci önemli nedeni rant merkezli ekonomik büyüme politikalarıdır. Bu süreçte kaynak dağıtım yöntemleri ve mekanizmaları merkezileşmiş, kişiselleşmiş ve keyfileşmiştir. Devlet yönetiminde liyakat ilkesi çökmüş, bu ilkenin yerini partizan ve yakınları kollamaya dayalı patronaj sistemi almıştır. AKP yönetiminde siyasi ve ekonomik güç, siyasi ve ekonomik elitler, kamusal ve özel çıkarlar iç içe geçmiştir. Doğal ve kamusal kaynaklar öncelikle iktidar elitlerini zenginleştirmek için tahsis edilmektedir.

Denetimden kaçan “sorumsuz” iktidar
Türkiye’de yolsuzluğun önlenmesinin en temel ön koşulu siyasi, idari, adli ve toplumsal denetimdir. Sorumluluktan kaçan AKP iktidarı denetim kurumlarını ve mekanizmalarını büyük ölçüde etkisiz hale getirmiştir.

Siyasi denetimin zayıflatılması
“Saydamlık”, devletin ve onu yöneten siyasi iktidarın milletten topladığı kaynakları nasıl ve nerede kullandığını en ince ayrıntısına kadar ortaya koyması demektir. Yönetimin yurttaşlara devlet harcamalarının kuruşuna kadar hesabını vermesi demektir.

Oysa mevcut siyasi iktidar devletin bu temel sorumluluğunu yerine getirmekten kaçınmaktadır. Hükümetin ve bürokrasinin icraatını denetlemekle yükümlü kurumlar birbiri ardına tasfiye edilmektedir. “Hesap verebilirlik” ilkesi aşındıkça, denetlenme mekanizmaları zayıfladıkça ve toplum üzerindeki siyasi baskılar yoğunlaştıkça yolsuzluk dizginlenemez boyutlara ulaşmaktadır.

Yolsuzluğun önlenebilmesi için, demokratik sistemin temeli olan kuvvetler ayrılığı ve hukukun üstünlüğü ilkeleri geçerli ve yürürlükte olmalıdır. Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün Türkiye Şeffaflık Sistemi Analizi, Türkiye’de siyasi ahlak sorununun temel nedenini yürütmenin aşırı güçlenmesi ve tüm kurumlar üzerinde baskı yaratması olarak belirlemektedir. AKP iktidarında, siyasi gücün tekelleşmesi muhalefetin ve sorumlu kuruluşların mücadele kapasitesini ve olanaklarını kısıtlamaktadır.

Yasama denetiminin başlıca unsurları arasında yer alan Meclis araştırması, soruşturması, Yüce Divan’a sevk, gensoru, sözlü veya yazılı soru gibi siyasi mekanizmaların etkinliği büyük ölçüde kırılmıştır. Yasal düzenlemeler yapılırken Meclis komisyonları devre dışı bırakılmaktadır. OHAL sonrasında pek çok yasal düzenleme TBMM devre dışı bırakılarak gerçekleştirilmiştir.

İdari ve mali denetim kurumların işlevsizleştirilmesi
Hükümetin harcamalarını denetlemekle görevli teftiş kurulları işlemez hale getirilmiştir. TMSF, BDDK, Merkez Bankası gibi özerk olması gereken kurumların özerklikleri kaldırılmış ve bu kurumlar yürütmeye tabi kılınmıştır. Sayıştay denetimini ve TBMM’nin bütçe yapma hakkını ortadan kaldırmaya yönelik düzenlemeler yapılmıştır. Böylece devlet harcamaları ve ekonomiye ilişkin uygulamalar denetimden kaçırılmış, kamu kaynakları kuralsız ve keyfi şekilde dağıtılır hale gelmiştir.

Cezasızlık
AKP iktidarı başta Kamu İhale Yasası olmak üzere yapılan yasal değişikliklerle yolsuzlukla mücadeleyi büsbütün zayıflatmıştır. İktidar konuya ilişkin olarak AB tarafından öngörülen yasal düzenlemelerden ısrarla kaçınmıştır. Daha ötesi mevcut yasalarla uygulama arasında tam bir uçurum oluşmuştur. Yasalara uyulmamakta ancak muhalefetle ilişkili olduklarında idari ve cezai işlemlere tabi tutulmaktadır.

Yargı, yürütme organının denetim ve baskısı altına alınmıştır. Başta Anayasa Mahkemesi olmak üzere yüksek yargının yapısı ve işleyişi değiştirilmiş, özel yetkili mahkemeler kurulmuştur. Tahkikat, yargılama ve cezalandırma engellenmektedir. Yolsuzluğun açığa çıkarılması için bilgi verenler cezalandırılmaktadır. Dosyaların ve delillerin cesaretle ortaya çıkarılabileceği güvenli bir yasal ortam kalmamıştır. Yolsuzluklar örtbas edilmekte, suçlular cezasız kalmaktadır.

Türkiye’de yolsuzlukla ilgili mevzuat dağınıktır. Sayıştay raporları düzgün olarak TBMM’ye gelmemektedir. Örtülü ödenek ve devlet sırrı gibi kavramlar, yönetimin şeffaflığını ve hesap verebilirliğini hiçe sayacak biçimde kullanılmaktadır. Adli Kolluk Yönetmeliği’nde yapılan değişikliklerle, yolsuzluğa karışmış devlet görevlileri hakkında soruşturma izni verilmemesi sağlanmıştır. Yolsuzlukları ve yolsuzluğa bulaşmış kişileri yargı denetiminden kaçırmak amacıyla birçok yasal düzenleme yapılmıştır. Yolsuzlukların üzerine gitmek isteyen birçok hâkim ve savcının görev yeri keyfi biçimde değiştirilmiştir.

Medyanın susturulması
Yolsuzluk, bilgiye erişimin güçleştiği ortamlarda daha kolay yapılır ve yaygınlaşır. Eleştiriye tahammülsüzlüğü giderek artan mevcut siyasi iktidar düşünce, ifade ve toplantı özgürlüğünü baskı altına alarak yolsuzluklarla ilgili bilgilerin gün ışığına çıkartılmasını engellemektedir. Kamuoyunun siyasi iktidardan hesap sorması neredeyse olanaksızlaştırılmıştır. Karanlıkta bırakma, yolsuzlukların geniş bir alana yayılmasına neden olmuştur.

Siyasi iktidar medyayı tam baskı altına almış durumdadır. Çok sayıda basın-yayın kuruluşu önce TMSF’ye devredilmiş, ardından da AKP hükümetleri tarafından yandaş gruplara teslim edilmiştir. İktidar kontrolünde olmayan medyanın sesi birkaç kuruluş dışında büyük ölçüde kesilmiştir. Siyasi iktidar RTÜK’ü medya üzerinde baskı kurma aracına dönüştürmüştür. Düşündüklerini ifade ettikleri için işine son verilen, tutuklanan ve cezalandırılan medya mensuplarının sayısı daha önce hiçbir dönemde görülmeyen devasa boyutlara ulaşmıştır. Sonuçta az sayıdaki muhalif basın kuruluşu ve televizyon kanalı dahi yolsuzluklarla ilgili konuları dile getirmekten korkar hale gelmiştir. Yolsuzluk haberleri, izleyicilere ve okurlara yurt dışında görülen davaları aktarmanın ötesine gidememektedir.

Yolsuzlukla ilgili sosyal medya paylaşımları da, siyasi iktidar tarafından sıkı takibe alınmakta, hatta eleştirel paylaşımlar yapanlar cezalandırılmaktadır. Vatandaşların internet üzerindeki tüm faaliyetleri devlet tarafından kontrol edilmektedir.

Toplumun tepkisizleştirilmesi
Yolsuzluğa karşı mücadelenin başlıca unsuru toplumda yolsuzluk konusunda güçlü bir farkındalık ve duyarlılık yaratılmasıdır. Oysa AKP iktidarı toplumsal farkındalık oluşmasını üç koldan engellemektedir. Birincisi, iktidarı eleştiren sivil toplum örgütlerinin faaliyetleri kısıtlanmaktadır. Söz konusu kuruluşlar iktidar yetkilileri tarafından doğrudan hedef haline getirilerek yıpratılmaktadır. Türkiye’de yolsuzlukların karşısına dikilebilecek güçte bir sivil toplum örgütlenmesinden söz etmek artık mümkün değildir.

İkincisi, siyasi iktidar yolsuzlukların üzerini örtmek için milli ve dini değerleri sömürmektedir. Yolsuzluk iddiaları ne zaman gündeme gelse, “darbeciler”, “dış mihraklar”, “faiz lobisi”, “din düşmanları” gibi hayali “şeytanlar” yaratılmakta ve kamuoyunun ilgisi yolsuzluklardan başka alanlara kaydırılmaktadır.

Üçüncüsü, siyasi iktidar, toplumda yolsuzluğun “anlayışla” karşılanmasını sağlayacak söylemlerin arkasına sığınmaktadır. “Çalıyor ama çalışıyor”, “hangisi yemiyor ki!”, “başkası yiyeceğine onlar yesin”, “o paralarla cami yapılıyor” gibi söylemler geniş toplum kesimlerini yolsuzluklarla ilgilenmeme, hatta yolsuzluğu meşru görme noktasına getirmiştir. Yolsuzluk olağanlaştırılmıştır.

Yolsuzluğun ağır maliyeti
AKP iktidarının kolladığı kimselere, kuruluşlara ve gruplara özel avantajlar sağlaması, yurttaşların kamu olanaklarından eşit şekilde yararlanmalarını engellemektedir. Yolsuzluğun artmasıyla ekonomide israf, savurganlık ve verimsizlik artmaktadır. Yaşamın her alanında kurallar ve kanunlar çiğnenmektedir. Kuralsızlık ve hukuksuzluk ülkeyi hızla ekonomik durgunluğa, siyasi istikrarsızlığa, ahlaki ve toplumsal bunalıma sürüklemektedir.

Yolsuzluk bir yandan siyasi iktidarı ayakta tutmakta, diğer yandan yozlaştırmakta ve içten içe çürütmektedir. Türkiye’yi yolsuzluk sarmalına sokan mevcut sistem ve bu sistemi ayakta tutan iklim değişmeden yolsuzluğun ve onun yol açtığı büyük tahribatın önüne geçilmesi mümkün değildir.

Beklendiği gibi…

Beklendiği gibi…
Deniz Kavukçuoğlu

AKP’liler bir süredir nefeslerini tutmuşlar, Ankara, Bursa ve Balıkesir belediye başkanlarının istifa edip etmeyeceklerini bekliyorlardı. Haklılardı çünkü başkanlar istifa etmezlerse bu, Reis’e karşı başkaldırı anlamına gelecekti. AKP’de ise böyle bir durum kuruluşundan bu yana görülmemişti. Reis ne istemişse, ne demişse, ne buyurmuşsa itirazsız uyulmuş, bir dediği iki edilmemişti.

Reis’in buyruğu bu sefer hepsinden daha önemliydi çünkü ortada kendisini doğrudan ilgilendiren bir durum söz konusuydu. Ne olursa olsun bir kez daha Cumhurbaşkanı olmak istiyor, kendisinin dümeninin başında olmadığı bir Türkiye’yi düşünmüyor, düşünemiyordu. Cumhurbaşkanlığı referandumunda 14 büyük kentte “hayır” oylarının ağır basmasından tedirgin olmuş, 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde ibreyi kendi lehine çevirmek, 4 Ağustos 2019 günü yapılacak Cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerine buradan alacağı rüzgârla gitmek istiyordu.
***
Durum Cumhuriyet okurları için açıktı; haber servisimiz konunun üzerinde yeterince durduğu gibi köşe yazarlarımız da açıklayıcı yorumlar yapıyorlardı.
Fakat Cumhurbaşkanı’nın örtülü örtüsüz tehditlerine, Başbakan’ın “yol gösterici” söylemlerine karşın üç başkan direniyordu. Her üçünün de belediyecilik konusunda sınıfta kalmış olmalarına karşın direnişleri boyunca muhalif kanatlardan kendilerine destek veriliyordu. Bu doğaldı. Demokrasiye bağlılık insanı, kim olursa olsun haksız yere mağduriyete düşürülme tehdidi altında olanlara temsili demokrasinin temeli olan “seçimle gelen seçimle gider” ilkesi adına destek vermeye zorluyordu.

Bu desteğin son çözümlemede bir yararı olacağı düşüncesinde değildim. Sonunda Cumhurbaşkanı’nın fendi demokrasiyi yenecekti. Yenecekti çünkü başından beri AKP ile demokrasinin yıldızı hiç barışmamıştı.
AKP’nin lideri Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın demokrasiyi koşullara bağlı dar bir çerçevede değerlendirdiğini 14 Temmuz 1996 günü o zamanlar Milliyet’te çalışan yazarımız Nilgün Cerrahoğlu’ya verdiği röportajdan bu yana biliyorduk. Sayın Erdoğan, “Demokrasi bir tramvaydır, gittiğimiz yere kadar gider, orada ineriz” demiş, ardından da “Demokrasi amaç değil araçtır” diye eklemişti.
Nitekim 2008 yılında varılan durakta yolculuk son bulmuş, tramvay da bir depoda çürümeye bırakılmıştı.
***
Öte yandan AKP’lilerin çoğunluğu gibi her üç başkan da demokrasiyi içselleştirmemiş yerel siyasetçilerdi. Demokrasiyi içselleştirmeyenler demokratik hakları için birbirleriyle dayanışamadıkları gibi kendi adlarına da direnemezler. Direnmek kişinin bilinç düzeyine bağlı bir davranıştır. Kişide demokratik bilinç oluşmayınca demokrasi adına direnmesi de mümkün olmuyor.

Siyaseti, Erbakan, Erdoğan geleneğinin rahle-i tedrisinde öğrenmiş, geldikleri makamlara Reis’e biat ederek gelmiş insanlar onun iradesi dışına çıkamazlar, aynen dinsel tarikat ve cemaatlerde olduğu gibi. O üç başkan da Sayın Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı’nın iradesi dışına çıkamayacaklar, eninde sonunda onun isteğini/buyruğunu yerine getireceklerdi.
***
İki gün önce Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe görevinden istifa ettiğini duyurdu. Aynı günün akşamı da Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek Twitter hesabından önümüzdeki cumartesi günü istifa edeceğini açıkladı.
Sıra şimdi Balıkesir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Edip Uğur’da. Bugün yarın o da istifa edecektir.
Beklendiği gibi…

Vatan cennet, muhabbet cinnet…

Vatan cennet, muhabbet cinnet…
Kanat Atkaya

GÜN, 3.80 TL’den dönüp 3.70’e yerleşen dolara, 4.50’yi gören Euro’ya, genel manada yabancı para birimleri karşısında yüzde 2-3 oranında değer kaybetmiş TL’yi selamlayarak başladı…
Haber merkezlerinin doları roketleyen “ABD ile karşılıklı olarak vizelerin durdurulması” mevzuu için görüş alınacak uzman ararken, ordunun da sınırı geçerek İdlib’e doğru ilerlemeye başladığı duyuruldu…
“Daha ‘Melih Gökçek şimdi gittigidiyorkom mu?’ sorusunun tadını çıkaracaktık” diyemeden bu vaziyete uyanıverdik işte…

Cennet vatanın cinnet gündemine hoş geldiniz…
ABD’deki seçimlerde neredeyse “tiksindiği” Obama yönetiminin devamı olarak görülen Clinton yerine Trump olsun tavrı hâkimdi Türkiye’de.
En azından iktidara yakın kalemlerin sızdırdıkları, yaydıkları hava böyleydi diyelim…

BİRAZ GERGİN MİYİZ?
Irak’tan Suriye’ye, İran’dan Zarrab’a, FETÖ’den YPG’ye yardıma ve elbette S-400’e kadar anlaşmazlıklarla örülü ilişkiler ağı hiç olmadığı kadar gergindi.

Erdoğan ve Trump ilk olarak telefonda görüştü. Yemin töreninden sonra Erdoğan, Trump’ı kutlarken ikilinin 45 dakika süren görüşmesinin “son derece olumlu ve samimi” bir atmosferde geçtiğini duyurdu Cumhurbaşkanlığı kaynakları.
Geçen mayıs ayında ABD’de görüştüler ama “Görüşmeseler daha mı iyiydi?” denilecek şekilde gelişti hadiseler.
Trump tarafından kapıda karşılandı Erdoğan, 20 dakika süren görüşmede samimi pozlar verildi, iki ülkenin ilişkilerine klasik övgüler geldi vesaire…

Var olan problemlerden hangileri çözüldü tam anlaşılamadı ama bir de listeye bir de “koruma krizi” davası eklenmiş oldu…
Son olarak yüz yüze yaklaşık iki hafta önce görüştüler.

ÇOK SAMİMİ SAMİMİYET
Görüşmenin nasıl geçtiğini iktidara yakın Takvim gazetesine bakarak aktaralım mesela…
Yan yana dalgalanan Türkiye ve ABD bayrakları ve iki liderin yine samimi bir pozunun üstünde “Hiç olmadığı kadar yakınız” manşetiyle çıkan gazete, spotta da şu ifadeleri kullanıyordu:
“İki lider samimi bir görüntü sergiledi. Cumhurbaşkanı, Trump’a ‘Dostum’ diye hitap etti.

Trump ise şunları söyledi: ‘Erdoğan dünyanın çok zor bir bölümünü yönetiyor. Güçlü inisiyatif kullanıyor. İki ülke hiç olmadığı kadar yakın. Bunun kişisel ilişkimizle de ilgisi var…”
Suriye, YPG’ye yardım, Kuzey Irak’taki referandum, korumalara silah satışının yasaklanması ve Fetullah Gülen’in iadesini de 5 kritik başlık olarak duyuruyordu gazete.
Biriken ve artan problemleri samimi pozları çözemiyormuş işte…

PAPAZ KİMDE?
“Al papazı, ver papazı” filan derken gelinen noktada ABD’nin eşi görülmemiş, Türkiye’yi Kamboçya ve Eritre gibi 4-5 ülkeyle aynı kefeye koyan utanç verici vize kararı ve yaptığımız misilleme var karşımızda…
Bir de 3.70’i de aşıp giden dolar…

Dün sabah, Beşiktaş’ta fırından ekmek alırken normalde mısır ekmeğinin incelikleri üzerine lafladığımız fırıncıya “Pazartesi sabahı çarşı pazar bomboş mu, bana mı öyle geldi? Ne oldu?” diye sordum.
“3.70 oldu, daha ne olsun?” dedi.
Vatan cennet, muhabbet cinnet; Turist Ömer selamıyla çekileyim huzurlarınızdan…