Ya o uzaya gidilecek ya o uzaya gidilecek…

Ya o uzaya gidilecek ya o uzaya gidilecek…
Kanat Atkaya

İNGİLİZ fizikçi Stephen Hawking, BBC tarafından çekilen ve bu yıl içinde yayınlanacak yeni bir belgesel (Stephen Hawking: Expedition New World) için yapılan söyleşide “Toparlanın, hafiften bu Dünya’dan gitmemiz lazım” dedi.
Daha önce de “Bu Dünya’nın sonu geliyor” demişliği vardı büyük fizikçinin. Önceleri 10 bin yıl içinde gelecekti Dünya’nın sonu; kısa bir süre önce 1000 yıla çekmişti.
Şimdi “100 yıl içinde insanın Dünya’daki işi bitmiş olacak” diyor…
İnsanoğlunun neslini devam ettirebilmek için önlem alınması gerektiğini, başka gezegenlerde koloniler oluşturulması gerektiğini söylüyor.
Niye gelecek, nasıl gelecek Dünya’nın sonu?

UZAYLI, BAKTERİ DEĞİLİZ
Hawking sıralıyor: Aşırı nüfus artışı, iklim değişiklikleri, bulaşıcı hastalıklar veya asteroid çarpması…
Uzaylı veya “dünya dışı yaratık” istilası?
İhtimal dışı değil! Hawking böyle bir karşılaşmada istilacıların insanoğlunu kurtulmak gereken bir bakteri olarak göreceğini söylüyor.
Bizim parti içi dalgalanmalar, sporda şiddet, yandaş medya polemikleri gibi çok daha mühim başlıklarla dolu gündemimizde Hawking’in haberi elbette fazla büyümedi.
Kaldı ki “CHP’de ne oluyor?” tartışmasına kafa uzatıp “Evren genişliyor, boş verin ya!” desen ne yazar?

EYY HOVKİNK!
Eğer “Eyy Dünya dışı yaratıklar! Eyy intergalaktik şer odakları! Eyy Hovkink!” tarzı şahsi bir çıkış gelmezse, bu konunun gündemde yer bulmasını beklemek saflık olur zaten.
100 yıl sonra yok olmaktan kurtulmak için bir koloniye gidilecekse herhalde Türkiye de bir uzay aracına ve bunu kullanacak bir astronota, kozmonota, taykonota, spasologa veya ne bileyim Türkonot, Fezanot tarzı birilerine ihtiyaç duyacak.

Bildiğim bir astronotumuz yok. Bir ara genç bir arkadaş çıkmıştı ‘İlk Türk astronot’ diye.
Sonra anlaşıldı ki NASA ile alakası yokmuş, bir tür kursa katılmış, bir firmanın reklam yüzüymüş ve “eğer her şey yolunda giderse”, bu firmanın sponsorluğu ile “uzay turisti” olarak paralı bir tura katılacakmış.
Neyse, İstiklal Caddesi savaştan çıkmış gibi dururken Taksim Meydanı’na 24 saat korunan laleler yerleştiren idareci yapımızla, bu büyük vizyonla kısa sürede Mars’a da, Jüpiter’e de gideriz.
100 yıla kadar hayatın sona erme ihtimali bulunan bir gezegende yaşamak fikri 100 yıl sonra buralarda olmayacak benim gibiler için bile tuhaf, çok yakın…
Ama daha önce de bahsetmişimdir, Woody Allen sayesinde bu konuyu zaten yıllar önce halletmiştim.

ÇOCUK HAKLI MİLLET
“Annie Hall” filminde Allen’ın alter ego’su olan Alvy Singer’ı 9 yaşındaki haliyle Doktor Flicker’ın karşısında görürüz.
Alvy’yi doktora getiren annesi şikâyetçidir. Okuduğu bir yazının ardından depresyona girmiştir oğlu, ders filan da çalışmamaktadır.
Doktor Flicker ve annesinin sıkıştırması üzerine 9 yaşındaki depresif çocuğumuz “Çünkü evren genişliyor…” der ve devam eder: “Yani evren genişliyor ve böyle genişlemeye devam ederse, bir gün parçalanacak ve bu her şeyin sonu demek olacak…”

Annesi “Sana ne çocuğum evrenden, biz Brooklyn’deyiz” der, Doktor Flicker “Daha milyarlarca yıl var, dert etme. Buralardayken keyfini sür dünyanın” noktasından çalışır, konu o sahne için kapanır.
Ben o çocuğun tarafındayım.
İnsanoğlunun bu akılla/akılsızlıkla, bu vahşi sistemle, bu kadar vahşetle, bu kadar sevgisizlikle, bu kadar bencillikle, bu kafayla gideceği uzun bir yol olmadığı aşikâr zaten.
Hem zaten evren de genişliyor…
Bu dünyanın malına, gücüne tapanlar düşünsün gerisini.
Koloni mi kurarlar, o koloniyi nasıl yönetirler baksınlar işte…

(Not: Başlıktaki sözler Gaye Su Akyol’un güzide bir eseri olan ‘Develerle Yaşıyorum’dan alınmıştır.)

“Ay sizin hâlâ umudunuz mu var!”cılık…

“Ay sizin hâlâ umudunuz mu var!”cılık…
Ümit Kıvanç

“Ay hâlâ umut mu besliyorsunuz? Ay yoksa sizin hâlâ umudunuz mu var? Ay ne umudu ayol!”

Özellikle sosyal medya aracılığıyla yaygınlaştırılan modern çirkinliklerden “şaşırdık mı” jesti üzerine daha önce P24’te yazmıştım. “Her şeyi baştan bilirim” mesajlı bu “şımarıkça tutum”un her cenahtan sahip ve taraftarları bol. Mâhut “her şeyi baştan bilme ve hiçbir şeye şaşırmama” ayrıcalığının, sahiplerini “hayatta her türlü sorumluluktan muaf” kılması bekleniyor. Onlara şöyle sormuştum: “Her şeyi baştan biliyordun, öyle oturup izledin mi, hıyarağası, niye kıçını kıpırdatmadın?” (Şu mecburî izahatı da araya katma gereği hissetmiştim, aynı gerek devam ettiğinden burada da tekrarlayayım: “Hıyarağası’nın üniseks versiyonu ne yazık ki yok ya da ben bilmiyorum; bu hıyarlığın sırf erkeklerle sınırlı olduğunu imâ ediyorum veya farkında olmadan cinsiyetçilik yapıyorum sanılmasın.”)

“Sahibine sözümona nihilistçe konfor sağlayan bu jest” hakkındaki meramımı kabaca şöyle -biraz da hot zot ederek- anlatmıştım, alıntılıyorum:

“Şaşırdık mı? Şaşırmadık. Ee? Belli ki gayet boktan bir şey olmuş; biz de zaten baştan biliyormuşuz; şimdi de şaşırmamışız; yani her şey bildiğimiz o boktan haliyle olup bitiyormuş. Ee? ne olacak bu durumda? Hiç. Bir şey yapmamız gerekmiyor. Hem kendimizi de övmüş olalım o arada.

Şaşıracaksın, kardeşim. Her defasında, ‘olmaz bu!’ diyeceksin. Şaşıracaksın ve merak edeceksin. Bildiklerinle değil bilmediklerinle meşgul olacaksın.

Yani olan bitende bütün o bildiklerin ve bilmediklerinle senin hiçbir katkın, hiçbir rolün, hiçbir kabahatin yok, öyle mi? Şaşırdık mı? Şaşırmadık, biz hep şahaneydik. Hı hı, tabiî, şahaneydin, bu yüzden hep baştan bildiğin ve şaşırmadığın şeyler oluyor.”
O yazıda da belirtmiştim, şaşırmayan, şaşıramayan, hele şaşırmadığını iddia eden, merak duygusunun aslî önemini, işlevini kavrayamayan insanların hayatta birşeyleri değiştirebilme kapasitesi yoktur. İstisnası, bütünüyle kendinden menkûl bireysel programları, stratejileri, hedefleri olan, dünyada ne olup bittiğiyle değil kendilerinin hedef ve konumuyla ilgilenenlerdir. Bunlar, ellerine güç geçirebildikleri takdirde epey birşeyleri değiştirebilirler. Meselâ para gücüyle mahalleyi, semti, şehri, ülkeyi değiştirebilenler, otoriter liderler, diktatörler böyledir; meraklı olmaları gerekmez, bildiklerinin ötesinde bir dünya öngörmez, varsaymazlar.

Bahsettiğim yazıda, “Şaşırdık mı virüsü”nün “insanda görme bozukluğu, zihin bulanıklığı ve hafıza kaybına yolaçtığı”nı da iddia etmiştim. Başka arazlar da saymıştım: dünya algısında çarpıklık, otomatik eleme mekanizmasının sebep olduğu kavrayış noksanlığı, fikir belirtme kılığında kimlik bildirimi, bu kimlik gösterme işleminin siyasî ve kültürel faaliyet yerine geçmesi. Nihayet, “şaşırma ve merak duygusu ile hak-adalet duygusu arasındaki orantı”dan sözetmiştim. “Rabıta” desem daha isabetli olabilirmiş.

Aynı familyadan başka virüs

O yazıyı -affınıza sığınarak kendimden alıntılar yapıp- hatırlattım, zira o konu, şimdi bahsetmeyi istediğim sorunun âdetâ “mütemmim cüz”ü. Şimdi konumuz umut ve umutsuzluk.

Sosyal medyada yaygın şekilde görülen ve nedense âdetâ otomatik olarak “şaşırdık mı” virüsüyle aynı familyadan kabul ettiğim bir tutum var: Ay hâlâ umut mu besliyorsunuz? Ay yoksa sizin hâlâ umudunuz mu var? Ay ne umudu ayol!
Bu soylu tavır genellikle bir haksızlığa karşı çıktığınız, bir rezaleti duyurduğunuz, bir alçaklığa tepki gösterdiğiniz zaman boca ediliyor üzerinize – balkondan silkelenen leş gibi halıdan toz toprak dökülüyor. Ay siz hâlâ!..
Burada birkaç mesele birden boy gösteriyor.

İlki elbette, bu tavrın sahibi soylu ve yüksek kaliteli kimselerin bizlerin seviyesine inme nezaketini göstermeleri. Bu mesele sayılmaz, diyeceksiniz. Öyle demeyin, zahmete giriyorlar, hürmette kusur etmemeli, bunu özel olarak vurgulamalıyız. Şu dünyanın onlar tarafından şüphesiz en ince ayrıntısına kadar bilinen ve pisliğe bulaşmamak için el sürülmeyen gerçeklerinin çamurlu bataklıklarına yaklaşıyorlar, seslerini biz sefillere duyurabilmek için. Şükranlarımızı sunmalıyız. Halbuki biz umut hâlâ var sanıyor ve her şeyi onun için yapıyorduk! Ne aptalız, ne basitiz… Bu alanın en favori kavramıyla: enayiyiz.

İkincisi, insanın “insan gibi” yaşamasının, daha doğrusu böyle yaşadığını hissetmesinin neye bağlı olduğuna dair, cevabında bu kimselerle anlaşamayacağımız belli olan bir hayatî soru var; bu soru atlanmaksızın maalesef sözkonusu yüksek ve soylu tavrın takınılması imkânsız. Bu yüzden, öyle görünüyor ki, soylu tabaka ile meselemiz cevapta da çıkmayacak; onlar bizzat sorunun varlığının farkında değiller. Ya da değerli yaşantılarında bu soruya yer yok veya -mazallah, en fecisi- yaygın insan türümüz gibi düpedüz cahil ve kavrayışsızlar.

İnsan için ihtimaller

İnsan, haksızlığa, adaletsizliğe dayanamıyordur, bir yerlerde birilerinin cenazeleri galiz küfürler eşliğinde yerlerde sürükleniyorsa, sokaklarda köpeklere yem olsun diye bekletiliyorsa, çocuk cesetleri buzluklara konuyor, anaları başlarında bekliyorsa, yaşantısını rahatça sürdüremiyordur meselâ. Eşleri, dostları, ahbapları işlerinden atılmışsa, hapisteyse, sofraya otururken, yatağına girerken, sevdiklerine sarılırken göğsüne içeriden dikenler batıyordur meselâ. Soykırım üstüne inşa edilmiş yerde, gasp edilmiş mal mülk üzerinde yaşamak bir yerlerine batıyordur meselâ.

Siz bilmezsiniz, “ay hâlâ!”cılar, kimilerinin böyle sıkıntıları vardır. Sıkıntın varsa onu yok etmeye çalışırsın. Sıkıntımın giderilmesine dair umudum var mı, diye incelemelere kalkışmazsın.

Peki ya öyle bir sıkıntı “gündemimizde yoksa”? Gördünüz mü, nerelere geldi mevzu…

Ahlâk, vicdan meseleleri dış kaynaklı iç sıkıntılardan kaynaklanan meselelerdir. Ahlâk ve vicdana dayalı hayat tavırları getirisine göre alınmaz.

Ve işin en berbat kısmı: Başarı ihtimali yoksa neden uğraşayım? “Ay siz hâlâ!”cılar aslında bunu demek istiyor.

Pek güzel. Bu yola sapıp buradan devam edebiliriz. Yok başarı ihtimali. Umut mumut da yok. Oldu mu? Ne halt edeceksiniz? Amaaan, hangi zırhlı araç hangi gariban Kürt’ün evine dalıp hangi çocukları öldürürse öldürsün, ne yapayım, baksanıza umut da yok, niye uğraşayım? Böyle mi diyeceksiniz? Amaaan, kimi isterlerse hapsediyorlar, içerideki gazeteciler de kalsın öyle; madem umut yok. Yoksa bu mudur münasip söylem?

Artık umut yok, burası artık zaten… falan… Eyvallah. Elbette birileri de böyle düşünebilir, gereği neyse yapabilir. Buyurunuz, nasıl yaşayacaksanız yaşayınız; kim ne diyebilir?

Fakat haksızlıkla, adaletsizlikle bir şekilde mücadele etmeye uğraşan insanlardan ne istiyorsunuz? Neden moral bozuyor, cila çekildiği için orjinalliği de kalmamış nihilizminizi zehirli tarım ilacı gibi etrafa püskürtüyorsunuz? Sizin adalete ihtiyacınız olmayabilir, başkalarının var. Hem de hayatî ihtiyaç başkaları için. Hayatî şu demek: yaşamak için şart. İnsanlar nelerini kaybetmiş, ne hüsranlara, haksızlıklara uğramış, kan donduran zulümlerden geçmiş, sizin gibi konuşmuyorlar, farkındaysanız. Neden? Haydi, telaffuz edelim mâlûm kelimeyi: enayi mi bu insanlar? Kendini, bedenini, hayatını ortaya koyarak adalet ve özgürlük için uğraşan insanlar enayi mi?

Şöyle sorayım isterseniz: Çok mu umutlu herkes? Yani sizin umut dediğiniz, o çok değerli uğraşınızın sonunda elde edilecek başarıya gözlerini öyle bir dikmişler ki, muhayyel görüntü zihinlerine kazınmış, hâlâ orada var sanıyorlar, hırsla ona doğru mu ilerliyorlar?

“Gündemimizde” olmayan kavram

Hayır. Onurlarıyla yaşamak istiyorlar. Hepsi bu.

Bakın, hiç hesapta olmayan bir kavram girdi hayatımıza. Onur diye bir şeyi duymuş olmalısınız. En azından dizilerde geçiyor. İnsan, onuru için, başkalarına enayice görünen işler yapabilir. Alttan almayabilir, etrafından dolanmayabilir, kabul etmeyebilir, tepebilir, vazgeçebilir; en mühimi, olmayacak şeylerin peşinden koşabilir.

Niye, nedir maksadın, diye sorduğunuzda cevap veremeyen insandır, hak-adalet mücadelesi yapanlar arasında esas kıymetli olan. Haksızlıkla, adaletsizlikle mücadelenin aksinin mümkün olmadığına, evet, enayice inanandır.
Umudunu yitirmiş ve bu yüzden her şeyi anlamsız bulan insan da olur elbette. Bunlar tek yönlü basit tanımlarla geçiştirilemeyecek konular. Lâkin “Ay hâlâ umudunuz mu var!” diyenlerin sınıfı, familyası bu değil. Geleceğe yönelik her türlü umudunu gerçekten yitirmiş insanı genellikle ayırt edemeyiz. Çünkü bas bas bağırmaz. Çoğunlukla bizi de umursamaz. Dikkatleri üzerine çekecek bir hali tavrı yoktur. “Ay siz hâlâ!”cılar ise aksine, neden bilinmez, sahne düşkünü: Spotlar beni aydınlatsın, ben de birden ortalığa fırlayıp şu boş işlerle uğraşanların akıl edemediği şeyi haykırayım!

Haykırma kardeşim. Kapat çeneni. Kimseyi uğraşından alıkoyma, kimseye yaptığı işi değersiz, kendini anlamsız hissettirmeye çalışma. Evet, kendine göre haklısın, doğru yoldasın: hepimiz kendimizi işlevsiz, anlamsız, değersiz hissedersek sen arada kaynayacaksın, işe yaramazlığın, bencilliğin, kıçını kıpırdatmayı göze alamayışın göze batmayacak.

Bir haberle sona yaklaşayım – emin değilim, sosyal medya dedikodusu da olabilir: “Ay siz hâlâ!”cılar için hızlandırılmış kurslar açılıyormuş. Hattâ Silopi’de bir bina bunun için uygun görülmüş. Fakat kaza olmuş, polisin zırhlı aracı binaya girivermiş. İçeride uyuyan iki ufak çocuk da ölüvermiş. Bu yüzden oradaki kurs ertelenmiş.

Eşi, sevgilisi, evlâdı, anası, babası hapiste olanlara soralım haydi: Ay hâlâ ne umudu canııım! Aşkolsun yani!..

Necip Fazıl’ın çeşmesi…

Necip Fazıl’ın çeşmesi…
Özgür Mumcu

İçinden geçen “100 yıllık parantezi kapatmak”, “200 yıllık yönetim sorununa son vermek”, “90 yıllık reklam arasını” nihayete erdirmek diye adlandırılan bir rejim değişikliğinin alacakaranlık dönemi. Bu yönüyle mesele bir “Yeni Türkiye” değil “eski Osmanlı” hikâyesi. Osmanlı’nın son günlerinde de “bir asırdır çilesini çektiğimiz darül’ıslahat…” diye yakınanlar boldu.

Osmanlı’nın çöküşünü Tanzimat’tan bu yana süren Batılılaşma hareketine bağlayan bu anlayış, bağımsızlık savaşını kazanan kadroya karşı mağlubiyetinin intikamını önce 1950’den itibaren sağ iktidarları şekillendirerek almaya çalıştı. Sonunda da “mühürsüz seçimle” neredeyse hedefine ulaştı. Bu karşı devrim niteliğindeki rejim değişikliği, başarmaya hiç olmadığı kadar yakın.

Osmanlı’nın zayıflayıp bir yarı-sömürge halinde batması hakkında tamamen yanlış bir neden-sonuç ilişkisi kuran bu anlayışın Türkiye’yi iddia edildiği gibi kuvvetlendiremeyeceği ortada. Aksine, hep beraber şahit olacağız ki kurumları, kaideleri hırpalanmış bu tek adam rejimi, maalesef memleketi fena halde zayıflatacaktır.

Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı, Türkiye’yi yöneten kadrolar gözden geçirildiğinde başta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere her birinin Necip Fazıl’ın çeşmesinden su içtiğini belirtmekteydi. Necip Fazıl’ın, Cumhuriyet dönemi dahil olmak üzere Batılılaşma yanlılarını, Türkiye’yi Batı’ya esir eden “Allah’ın, Kur’ân’ında ‘belhüm adal-hayvandan aşağı’ dediği cüce taklitçiler” diye nitelediği unutulmamalıdır. Bugün rejim değişikliğini gerçekleştirenler de şayet hâlâ Necip Fazıl çeşmesinden su içiyorlarsa, ihtimal laik Cumhuriyet’ten yana olanları içten içe hayvandan aşağı yaratıklar olarak değerlendirmektedir. Aksi, Necip Fazıl’ın bütün siyasi fikrini temellendirdiği bu tespitin inkârı anlamına gelecektir.

Bugün Erdoğan’dan Gül’e, anlaşılan o ki Genelkurmay Başkanı’ndan İslamcı- Pelikancı kavgasının aktörlerine geniş bir ekip, Necip Fazıl çeşmesinin başında beklemekte.
Rejim değişikliğinin alelade bir sistem değişikliği gibi değerlendirilmesi, “devletin bekası” adı altında devletin neredeyse tamamen bu anlayışın hizmetine geçtiğinin göz ardı edilmesi, rejim değişikliğini hızlandırmaya yarar.

Muhalefetin bir kısmının aceleyle 2019’a yönelik adayı arayışına girmesi de öyle. Bu iş üç oy Kürtlerden, beş oy muhalif ülkücülerden alsam diye delege pazarlığı ciddiyetsizliğiyle yürütülecek iş değil. Bildiğimiz anlamdaki devlet ve siyaset kurumları ortadan kalkarken, bunu aymazlıkla seyredenlerle gidilecek yol da yol değil.

Memleketin şehirli, genç ve eğitimli kesimi net bir tercihte bulundu. Bu tercihe dayanan, özgüvenli bir hareketin karşıdevrimi durdurma imkânı var. Yeni teknolojik dönüşümü dikkate alan, kurulu neoliberal düzenin yıkıldığının farkında, kimliklerle kavgası olmayan ve radikal sol ekonomik bir programa sahip bu hareketin oradan buradan oy dilenmesine de gerek yok. Güçlü bir taban var, o taban üzerinde kurulacak binaya bugün karşıdevrimin rehin aldıkları da taşınacaktır.

Yeter ki neyle karşı karşıya olduğumuz hakkıyla tespit edilsin ve kimseye fayda getirmeyecek kısır ve bu güçlü tabanı bezdirecek siyasi Hacivat-Karagöz kavgalarından uzak durulsun.

Bu kaçıncı Deniz Baykal?

Bu kaçıncı Deniz Baykal?
Oray Eğin

Deniz Baykal’ın yüzleşmesi gereken gerçek var: Türkiye’nin ona ihtiyacı olmadığını kabullenmek. İyi bir miras bırakmak için siyasetin içinde olması gerekmiyor illaki. Birikimini kullanacağı, tecrübesiyle genç insanlara, genç siyasetçilere, yüzde 49’un mimarı olduğunu söylediği insanlara yol göstereceği alanlar var. Üniversiteler, dernekler, konuşmalar, hatta anılarını yazmak…

CHP genel başkanlığından komployla gitmiş olmasını hazmedememesini anlıyorum, Türk siyasi tarihinin en çirkin tuzaklarından biriydi ve ülkenin geleceğinin seyrini değiştirdi.

Baykal tam da kendi sırasının geldiğini düşündüğü anda oyunun dışına itildiğini fark etti. Öfkelenmekte, bu yenilgiyi kabullenmemekte hiç ama hiç haksız değil.

Mutlaka ama mutlaka geri dönebilmeliydi. Ama bu fırsatı tamamen yanlış hamleler yaparak kendi kendine yok etti. Uğradığı komplo onda öyle bir travma yarattı ki net düşünme yetisini kaybetti; geri dönme hırsı ve yenilmiş olmayı kabullenemeyen egosu onu yanılttı.

O GECEKİ TELEFON
Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP genel başkanı seçildiği kongreden bir gece önce Deniz Baykal’ı aradım. “İçimde bir kuşku var,” dedim. “Medya bayram ediyor, yeni bir soluk diye Kılıçdaroğlu’na destek çıkıyor ama çalışmak istediği ekibe, isimlere baktığımda adeta sizi tasfiye eden güçlerin istediği çizgiye çekecek CHP’yi diye tahmin ediyorum.”

Bu endişeyi paylaşıyordu Baykal, üzerinde durulması gerektiğini söyledi.

Nitekim Baykal’ı tasfiye eden yapı tam da Kemal Kılıçdaroğlu’nu ya da onun gibi kolay manipüle edilecek birini getirmek istiyordu. CHP’yi Atatürk’ten uzak, pısırık, başkalarının dalga geçtiği, kimi etki odaklarının kontrolüne kolayca girebilecek bir yapıya dönüştürmekti amaç.

Deniz Baykal bu süreci engelleyebilirdi; her ne kadar en yakınlarındaki isimler tarafından bile ihanete uğrasa da parti içindeki etkinliğini kullanabilirdi.

TAKTİK HATALAR
Onun yerine öncelikle kaset işlerinde uzman, bu işi Türkiye’ye öğreten Pennsylvania’nın iyi dileklerini kabul etti. Balyoz, Ergenekon, OdaTV FETÖ kumpası davalarında FETÖ gazetecileriyle sık sık haddinden fazla telefonda konuştu, kafası karıştı, onların kafasını karıştırmasına izin verdi ve bulanık açıklamalar yaptı.

Halbuki en büyük FETÖ mağduru olarak FETÖ’ye karşı operasyonlarının daha önce başlaması, gerekirse buna iktidarı ikna etmek için nüfuzunu kullanabilirdi. Hadi hiçbiri olmadı diyelim, CHP’ye sızıntıyı önleyebilirdi. Tarihin ona verdiği bir fırsattı halbuki bu, okuyamadı.

Sıradan bir Antalya milletvekili olup CHP’li milletvekillerinin FETÖ okullarını ziyaret etmesini, FETÖ’nün operasyon bültenleriyle girdikleri dayanışmayı uzaktan izledi. Ne yazık ki Kemal Kılıçdaroğlu gibi kolay kandırılan birini bile denetleyemedi.

Baykal, 7 Haziran’da muhalefetin elde ettiği psikolojik üstünlüğü “Belki Meclis Başkanı olurum” umuduyla yok ettiği gibi şimdi de yüzde 49’u dağıtmaya çalışıyor. 2019’da yüzde 49’un adayı Abdullah Gül mü? Gerçekten Baykal bu fikirlerine birilerinin ihtiyacı olduğunu mu düşünüyor? Bu kaçıncı taktik hata, artık kasıtlı olduğunu düşünmeye başlıyorum.

Belirsiz geleceğe hazırlanma rehberi…

Belirsiz geleceğe hazırlanma rehberi…
Melike Karakartal

Eğitimin amacı, çocukları yüksek anlayış kapasiteli, becerikli ve değer sahibi insanlara dönüştürmekse… Teknolojinin düşünme, yaşama, çalışma biçimlerini hızla değiştirdiği bir dünyada çok kısa bir süre sonrasını dahi hayal edemez haldeyiz. Peki hayal edemediğimiz bir geleceğe nasıl hazırlanacağız?

“Bırakın 13 yılı, bundan 3 yıl sonrasını hayal bile edemezken, çocuklarımızı geleceğe nasıl hazırlayabiliriz?” sorusunu soruyor Zenith Media’da İnovasyon Lideri Tom Goodwin.
Ülkeleri geri kalmaktan kurtaracak, düşman insanları ortak paydada buluşturacak, yeni ve aydınlık bir gelecek yaratmak için gerekli olan tek ihtiyaçtan bahsediyor: Hayal kurabilen, sağduyulu düşünebilen insanlar yaratacak bir eğitim.

“Yalan/manipülatif haberlerin dünyasında, sağduyulu görüş oluşturabilmek, eleştiri yapabilmek ve konunun her iki tarafını da görebilmek, ezberci eğitim sisteminden çıkabilecek beceriler değil” diyor. “Profesörlere işini öğretmeye kalkışan cahil cesareti ve özgüveninin tavan yaptığı bir dünyada kime, ne anlatacaksın?” diyeceksiniz belki, fakat…
Bir de şöyle düşünün: Ya yakın gelecekte hayatta kalabilenler, dünyayı en iyi okuyabilen ve yorumlayabilenler olacaksa? Ya yakın gelecekteki kariyer başarısı, mutluluk, doyurucu bir hayat, ancak ve ancak bunları becermemize olanak tanıyacak bir eğitim sisteminden geçiyorsa?

Bu eğitimin yapı taşları olarak, düşünmemiz gereken beş değerden bahsediyor Goodwin. “Temelde kim olduğumuzu belirleyen bu beş değer üzerinde çalışırsak, modern çağa adapte olabilen mutlu, güçlü, dengeli insanlara dönüşebilir miyiz?” diye soruyor.

Nedir bu beş faktör?
Birincisi, ilişkiler. Goodwin, “Modern çalışma hayatı, değer yaratmak üzerine olacak ve bu değeri kimin yaratabileceğini bilmek önemli bir bilgi olacak” diyor. Bir başka deyişle, liyakatin yeniden gündemimize gireceğini, toplumu “ortalama”ya hapseden anlayışın “güvenilir ilişkiler ağı” ile değişeceğini söylüyor. Gelecekteki eğitimin, kalıcı, güvenilir insan ilişkileri kurmaya odaklanması gerektiğine inanıyor.
Telefonuna hapsolan ve birbiriyle iletişim becerisini kaybeden insanların, bunu yeniden öğrenmesi gerekiyor ya hani… Haklı, belki o zaman gerçek başarıdan, takım çalışmasından bahsedebilir olacağız.

İkinci faktör, merak.
Akıllı telefonlarla ulaşabildiğimiz bilginin sınırı yok, fakat bu cihazlara rağmen bilgi seviyemizde müthiş değişimler yaşandığını söyleyemeyiz. Telefonları sadece sosyal medyada oyalanmak ve oyun oynamak için kullanmanın işaret ettiği bir yer var: Meraksızlık.
Burada insanoğlunu suçlamak yersiz: Goodwin, daha fazla bilme arzumuzun, yaşlandıkça zayıfladığını söylüyor. Eğer bunu kabullenirsek, değiştirebiliriz.

Üçüncü faktör, kıvraklık. 10-20 yıl sonra nasıl bir iş dünyasının içinde olacağımızı hayal edemiyoruz ama en azından hayatın alabildiğine hızlanacağını biliyoruz. Hâl böyleyken değişikliğe hızlı adapte olabilenler, kazanacak.
İnsanoğlunun değişikliğe genellikle ilk tepkisinin direnç olduğunu düşünecek olursak, ileride iş hayatında veya genel olarak her anlamda “hayatta kalacakların” değişikliği en iyi idare edebilenlerden oluşacağını söyleyebiliriz.
Son olarak yaratıcılık ve empatiyi katıyor “üzerinde çalışılması gereken başlıklar” arasına.

Meraklı ve yaratıcı doğuyoruz ancak okul, arkadaş çevresi ve iş hayatı bunu çoğu zaman köreltiyor. “Aslında her şeyi yapabilecek güçteyiz, hayal gücüdür her şeyi yöneten” diyor. Sahi ya, hayal gücü olmasa elinizdeki telefon, yaşadığınız şehir, izlediğiniz televizyon, üzerinde yürüdüğünüz zemin, ayakkabılarınız, otomobiliniz… Uzatmayayım, düşündüğünüz herhangi bir obje/cihaz/mekan var olabilir miydi?

İnsan eliyle yapılmış her şey, ilk önce hayallerde şekillendi. Telefon bir hayaldi, kullandığınız her gereç bir hayaldi, kağıt hayaldi, şehirler hayaldi, bugün içinde boğulduğumuz teknoloji hayaldi… Üstelik çoğu, başkalarının “Bu asla gerçekleşemez!” dediği türden konulardı.

Hâl böyleyken, kafayı akıllı cihazlarımızdan kaldırıp hayal etmeyi tekrar hatırlamamız lazım. Hayatın hayal ederek başladığını, somut, elle tutulan ne varsa hepsinin önce hayal olarak akıllarda şekillendiğini hatırlamamız lazım.
Ve empati… Sadece Türkiye’nin değil, pek çok ülkenin kutuplaştığı bir dönem yaşıyoruz. Gelecek için konuşacak olursak, böyle bir dönemin devamında, birbirinin dilinden anlayabilme becerisine sahip olmak, belki de hayatta kalmanın en temel anahtarlarından biri haline dönüşecek…

“Yaratıcılığı teşvik edersek, merakı beslersek, insanların ilişkiler ve empati üzerinden birbirlerine yaklaşmalarını sağlayabilirsek, işte o zaman çocuklarımızı bağımsız, özgüvenli bireyler haline getirebiliriz” diyor Goodwin. Güzel bir geleceğin anahtarlarını veriyor ama… Bu güzel tavsiyeleri dinleyecek ve uygulayacak bir babayiğit çıkar mı…
İşte onu bilmiyorum!

Ülke ciddi travma geçiriyor etkilerini ilerde göreceğiz…

Ülke ciddi travma geçiriyor etkilerini ilerde göreceğiz…
Meltem Yılmaz

Bahçeşehir Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı Prof. Yılmaz Esmer, bu haftaki Pazartesi Söyleşisi’nin konuğu oldu.

Anayasa değişikliği referandumunun, Türkiye toplumu için travmatik bir deneyim olduğuna dikkat çeken Esmer, “Cumhuriyet’ten itibaren, siyasi partiler bizim kimliğimizin bir parçası olmuştur. İlerde aklımız başımıza gelecek ve biz ne yaptık diye düşüneceğiz. Zaten bütün travmalarda, ilk anda ne olup bittiğini fark etmezsiniz, belli bir süre sonra etkilerini görmeye başlarsınız” diye konuştu.

Öncelikle referandum sonuçlarına ilişkin genel değerlendirmelerinizi merak ediyorum. Siz yüzde 51,5’e karşı 48.5’ten ne sonuç çıkarıyorsunuz?

Ben her şeye rağmen, yani açıkça hiç eşit olmayan şartlarda geçirilen bir kampanya sürecine rağmen, Hayır cephesinin bir hayli başarılı olduğunu düşünüyorum. Bu başarı zaten rakamlarla ortada ve tersini iddia etmek mümkün değil. CHP’nin kendi oy potansiyelinin hayli üzerine çıktığı da görünüyor. Yüzde 49 küçümsenecek bir oy oranı değil. Keşke bu referandumdan gerekli mesaj alınsa da, “yüzde 51 ile bir ülkenin yönetim sisteminde bu kadar radikal değişiklik yapılmaz” denilse. Ama ben böyle bir mesajın alınmayacağını biliyorum, zaten söylendi de, “Tamamdır, bitmiştir” denildi. İlerde bunun çok büyük problemler yaratacağını göreceğiz.

Seçmen davranışları konusunda ilk akla gelmesi gereken isimlerden birisiniz. Referandumu bu bağlamda nasıl okuyorsunuz?

Birkaç seçimdir gündeme getirdiğimiz gibi, bu oy verme işi özellik bizimki gibi ülkelerde takım tutmaya çok benziyor. “Bizim parti” aslında “bizim takım”. Arada tabii ki fire de oluyor ama bu firenin miktarı çok küçük oluyor. Son gördüğüm araştırmalara göre AKP seçmeninin yüzde 90- 95’inin “evet” oyu verdiği anlaşılıyor. Fakat AKP içinden verilen firenin etkisini katlayan bir faktör de var, o da Türkiye’nin her yerine dağılan eşit bir fire oranı olmaması. Yani o fireler belli yerlere konsantre olduğu zaman, oradaki resmi tamamen değiştiriyor.

Seçmenin davranışını belirleyen unsurların altında yatan söz konusu motivasyon,çok partili sisteme geçişten bu yana mı böyleydi yoksa son seçimlerde gelişen yeni bir eğilimden mi söz ediyorsunuz?

Demokrat Parti ve o gelenekten gelen partilerin oylarına 1950’den bu yana baktığımızda, bir tek 1983’te ciddi bir düşüş eğilimi göstermiş olduğunu görüyoruz. En yüksek oy oranını ise 1991’de almış. Bu tarihler dışında merkez sağ partiler aşağı yukarı aynı seviyede seyretmiş. Diğer yandan CHP ve o gelenekten gelen DSP, SHP gibi partilere baktığımızda, 12 Eylül darbesine kadar çok sert iniş çıkışlardan bahsedemeyiz ama 12 Eylül’de ciddi bir kırılma olduğunu görüyoruz. Sol için düşüş orada başlıyor ve ondan sonra da düzenli olarak devam ediyor. Sanırım bu grafik her şey anlatıyor.

Ancak genel seçimlerden farklı olarak bu defa sistem değişikliğini oylamaya gittik. Toplum buna hazır mıydı?

Bakın, eğer topluma “biz bir radikal bir Anayasa değişikliği yapacağız, siz şimdi oylarınızı verin, biz sonra içeriğini söyleriz, şimdilik içeriğini boşverin, sadece oyunuzu verin” denilmiş olsaydı, mevcut oy dağılımı fazla değişmezdi. Toplum buna asla hazır değildi. Birincisi toplumda bir sistem değiştirme talebi zaten yoktu. “Parlamenter sistemden mutlu değiliz, bu bizim sorunlarımızı çözmüyor” diye bir düşünce kesinlikle yoktu. Zaten Devlet Bahçeli de, niye olduğunu bir türlü izah edemediğim bir çıkış yapmasaydı bu işler hiçbir zaman gündemimize gelmeyecekti. İkinci olarak da, bu Anayasa’nın içeriği hakkında, bırakın sokaktaki vatandaşı, emin olun üniversitedeki profesörlerin bile önemi bir çoğunluğu içeriği bilmiyor. O nedenle biz neye oy verdik derseniz, takımımıza oy verdik.

Bu kadar hızlı bir şekilde, bu kadar belirsizlik ve bilinmezlik içerisinde oylanan ve yönetim sistemini kökten değiştiren bir Anayasa süreci, bir toplum için travmatik bir deneyim midir? Yani ilerde bugünlere dönüp baktığımızda, biz travma yaşadık der miyiz?

Çok haklısınız. İlerde aklımız başımıza gelecek ve biz ne yaptık diye düşüneceğiz. Zaten bütün travmalarda, ilk anda ne olup bittiğini fark etmezsiniz, belli bir süre sonra etkilerini görmeye başlarsınız.

Sonuçta Meclis ne olursa olsun biz yurttaşların kapısını çalabileceğimiz bir yer ve dahası biz parlamenter sisteme o kadar alışmışız ki, bunun olmadığını somut olarak gördüğümüzde duvara toslayıp referandumda verdiğimiz oyların ne anlama geldiğini o zaman mı anlayacağız? “Belli süre”den kastınız bu mu?

Kesinlikle ve esas şunu bulamayacağız: 2019 yılında, eğer öne alınmazsa, seçimler yapılacak. O seçimlerde, “bizim parti kazandı” denemeyecek çünkü artık partinin hiçbir önemi kalmayacak. Kazanan parti hükümet mi kuracak? Hayır. Kazanan parti hükümeti mi denetleyecek, bütçeyi mi denetleyecek? Hayır. Oysa biz partilere öyle alışmışız ki, Cumhuriyet döneminden itibaren, hele hele çok partili sisteme geçtikten sonra, kimliğimizin bir parçası olmuş partiler. Ama bundan sonra, bizim parti kazandı mı, kaybetti mi, neredeyiz, ne kadar aldık, ne kadar verdik, bunların hiçbir anlamı kalmayacak. Ve psikolojik olarak boşlukta hissedecek insanlar. Şimdi bunun farkındalığı yok çünkü dediğim gibi, Anayasa’da ne olduğunu bilen yok. Bir de şu var, dünyada parlamenter sistemden başkanlık sistemine 2-3 Afrika ülkesi dışında, ne oluyor acaba diyebileceğimiz bir örnek de yok. Büyük bir risk aldık.

Siyasi partilerin kimliğimizin bir parçası haline geldiğini söylediğinizde, aklıma mevcut iktidarın ilk döneminden itibaren laiklik hassasiyetini dile getiren seçmenin, başta AKP yandaşları ve yetmez ama evet’çiler olmak üzere, çeşitli kesimlerce “demokrasiyi içselleştirememekle” itham edilmesi geldi. Peki şimdi gelinen noktada, kapalı kapılar ardında hazırlanan ve toplumun içeriğini çok da bilmeden onayladığı bir Anayasayı ile yönetim sisteminin değişmesi ne kadar demokratik? Ve sizce, değişen yalnızca sistem mi yoksa demokrasiden taraf olan kesimlere yönelik algı da değişiyor mu?

Onu zamanla göreceğiz. Tabii ki demokrasimizin çok büyük eksikleri var, onu kimse inkar etmiyor ama bir ülkede demokrasi kültürü yoksa, yani demokratik değerler yaygın bir biçimde özümsenmediği ise kim gelirse gelsin demokrasiyi sürdürmek olmuyor. Bizde demokrasinin donanımı var, yazılımı yok. Donanım kurallar, kanunlar, yasalar ve Anayasalardır. Fakat esas yazılım o kuralların nasıl ne biçimde çalışacağını gösterir. Eğer özgürlük, hoşgörü gibi kavramlar önemli değilse, farklı fikirleri ve konumları kabullenme geri düzeydeyse, eğer vatandaşların birbirine güvenleri çok düşük düzeydeyse, demokrasi kolay kolay çalışamıyor. Bunun dünyada pek çok örneği olduğu gibi, Türkiye’de de yaşayarak görüyoruz. Türkiye’de zaten demokratik değerler, referandumdan bağımsız olarak çok kötü durumdaydı, yerlerde sürünüyordu. Ben bu konuyu 1990’dan bu yana araştırmaya çalışıyorum. Örneğin güven konusunda dünyanın en düşük güvenli 3-5 ülkesinden biriyiz. Birbirimize bir türlü güvenmiyoruz. Ve güvensiz demokrasi çok zordur.

Güvenin dışından bir de sanki son zamanlarda birbirimizi sevmiyoruz. Sadece yolda yürürken dahi insanların birbirlerine bakışlarındaki gerilimden ya da temas halinde verdikleri abartılı tepkilerden ben bunu anlıyorum. 15 yıldır yaratılan kutuplaşma, yalnızca karşıt kutuplar arasında değil de, genel bir sevgisizliğe dönüşmüş olabilir mi?

Tabii ki, o konuda çok ciddi sıkıntımız var. Yeni yaptığımız bir araştırmanın sonuçları çok vahim bir gerçeği ortaya koyuyor. O da, insanlar artık birbirlerinin sadece yüzlerine bakarak, siyasi olarak “bizden” veya “bizden değil” diyebiliyor olmaları.

Hiçbir sembol olmadan mı, nasıl?

Hiçbir sembol olmadan. Anlatayım… Türkiye’nin en büyük 20 ilinin AKP ve CHP il başkanlarının kendi web sitelerinden fotoğraflarını aldık. Hepsi benzer giyimli, kravatlı adamlar. Deneklere, öncelikle bu kişiler arasından tanıdıkları biri olup olmadığını sorduk, var diyenleri eledik. Geriye, gösterdiğimiz fotoğraflardaki kişilerin kimliğine ilişkin hiçbir bilgisi olmayan denekler kaldı. AKP ve CHP İl Başkanlarının fotoğraflarını çift olarak yan yana koyarak deneklere gösterdik ve “söyleyin bakalım” dedik, “bu adamların hangisi AKP’li, hangisi CHP’li.” Burada deneklerin yazı tura atar gibi seçeneklerden birini seçmesi beklenir. Ama sonuç ne çıktı biliyor musunuz: Yüzde 75 oranında doğru tahmin!

İnanılır gibi değil. Başka soru sordunuz mu?

Birçok soru sorduk. Örneğin Erdem Gül ile Can Dündar’ın Anayasa Mahkemesi tarafından verilen tahliye kararında, tahliye edilsin diyen anayasa mahkemesi üyesi ile diğeri tahliye edilmesin diyen üyenin fotoğrafını yan yana koyduk. Deneklere, “sizce bunlardan hangisi tahliye edilsin, hangisi tutukluluğu devam etsin” demiştir diye sorduk. Ve denekler, yüzde 85 doğru yanıt verdi. Düşünün, sadece resme bakarak… Bir örnek daha vereyim. Yine iki fotoğraf var. Deneklere, “bu iki adamın aynı sokakta kiralık evleri var, evler aynı büklükte, kiraları da aynı, siz bu ikisinden hangisinin ev sahibiniz olmasını isterdiniz?” diye sorduk. AKP’li deneklerin yüzde 80’e yakın AKP’li ev sahibini seçerken, CHP’liler de aynı oranda kendi partilisini ev sahibi olarak seçti, ve yine hiç tanımadan!

Peki siz bu sonuçları nasıl yorumluyorsunuz?

Çok ciddi kutuplaşmanın sonucu. Size göstersem siz de doğru cevabı verirsiniz bence.
Ama bunu yalnızca kutuplaşma ile açıklamak mümkün olmasa gerek, ilkel bir güdü gibi anlıyorum ben.

Tabii, biraz evrimsel. İlk insanın düşmanını bakarak anlayabilmesi lazım, “bizden mi değil mi?”, onun gibi. Artık toplum olarak beynin o ilkel kısmını devriye sokmuş bulunuyoruz.

Bu araştırma başka ülkelerde de yapılmış mı?

Evet; ABD , İsviçre, Almanya başta olmak üzere dünyada pek çok ülkede yapılmış. Ama Türkiye’deki oranlar hiçbir ülkede çıkmamış.

Bugünkü kutuplaşmayı bir kenara bırakıp geleceğe bakalım isterseniz. “Hayır” cephesinin ilerisini nasıl görüyorsunuz? Şayet olursa, bir Başkanlık seçimi gerçekleşeceğinde, referandum sürecinde olduğu gibi farklı siyasi görüşlerin biraradalığını sürdürmesi gerektiği gerçeği ortada. Bunu nasıl mümkün buluyorsunuz?

Bir sihirbaza ihtiyaç var. Kürt oyları ile MHP’yi ve ulusalcıları bir arada tutmak, hepsini bir başkana oy vermeye hazırlamak nasıl mümkün? CHP stratejilerinin artık buna odaklanması lazım. Yani bu cepheyi nasıl minimum kayıpla bir arada tutabiliriz, ne gibi bir slogan, ne gibi bir kampanya, ne gibi politikalar oluşturmalıyız ki bu cephe bir arada, olabildiği kadar, tutulabilir konusuna odaklanması lazım. Ancak maalesef ben CHP’de böyle bir gayret göremiyorum. Diğer yandan kesin olan bir şey var ki, referandum sürecinde kullanılan pozitif dil ve yaklaşım doğru stratejiydi ve bunun devam ettirilmesi gerekiyor.

CHP’de bu gayreti görmemenizin nedeni, parti yöneticilerinin referandum şaibelerinin peşine düşmüş olmaları mıdır?
Evet, enerjiyi boşa harcıyorlar bana kalırsa. İlk defa, Anayasa değişiklik maddeleri mecliste kabul edildikten sonra, Anayasa mahkemesine gitmeme kararıyla o enerjiyi boşa harcama işine bir son vermişlerdi, şimdi bunu sürdürmeleri gerekiyor. Bakın, bu referandum yenilenmez. Türkiye’nin bu tablosundan hiçbir şekilde kabul edilmeyecek bir talebi sürekli dile getirmek boşa çaba, zira sabah akşam bunu herkes bir ağızdan söylese yine de yenilenmeyecek, bu çok açık görünüyor. Anayasa mahkemesinden ne cevap geleceğini bilmiyorlar mı sanki?

Konuşmanızın başında, “Keşke bu referandumdan gerekli mesaj alınsa da, ‘yüzde 51 ile bir ülkenin yönetim sisteminde bu kadar radikal değişiklik yapılmaz’ denilse” ifadelerini kullandınız. Bunu dile getirmek şart mı? Anayasa gibi, toplum için hayati bir konuda, yüzde 51 ile alınan bir sonucun sürdürülebilirliği var mıdır?

Ben açıkçası şöyle düşünüyorum, AKP çok güçlü hissettiği anda, 2019’u beklemeden seçime gidecektir. AKP zaten anladığım kadarıyla devamlı kamuoyu araştırması yaptırıyor ve seçmenin nabzını sürekli tutuyor. Dediğim gibi, kendini güçlü hissettiği anda seçime gider.

Son olarak, bunca kavganın, zıtlaşmanın ve kutuplaşmanın ortasında, toplum olarak neye ihtiyacımız var?
Acilen temel iki değere ihtiyacımız var: Güven ve hoşgörü. Geri kalan her şeyden önce…

******

GENÇLERİN OYU EĞİTİMLE İLİŞKİLİ
Referandum sonuçlarına ilişkin bir diğer önemli veri de, AKP ile büyümüş genç nüfusun çoğunluğunun AKP’ye oy vermemiş olması idi. Siz bu tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

İnsanların çok çeşitli sosyalizasyon ajanları var. Aileleri, çevreleri, mahalleleri, okulları gibi etkenler söz konusu. Bahsettiğimiz nüfusun yaş itibariyle bir kısmı üniversiteye gidi, bir kısmı bekliyor, bir kısmı da girmedi. Ancak netice itibariye belli bir eğitimden geçmişler. Ve o belli eğitimden geçen kesim zaten “hayır” dedi. Hele ki üniversite mezunları. Geçtiğimiz seçimlere bakın, seçimler eğer üniversite mezunları arasında yapılmış olsaydı, CHP tek başına iktidar olurdu. İlkokul ve altı arasında yapılsaydı da CHP milletvekili çıkaramayabilirdi.

Buradan aynı zamanda, AKP’nin genç bir bireyin dünyasına hitap etmediği sonucu da çıkmıyor mu?

Bir miktar mümkün, evet. Ama ben bunun daha çok eğitimle ilişkili olduğunu düşünüyorum. Çünkü bahsettiğiniz farkındalık kendiliğinden olmuyor, belli bir sistematik düşünmeyi benimseyince oluşuyor.

Bayramlarında çocukları hatırlamak…

Bayramlarında çocukları hatırlamak…
Ahmet Talimciler

Çocuklara bayram hediye etmiş bir ülke olmakla övünmenin ötesine geçemediğimizi belki de en iyi 23 Nisan günleri hatırlamamız gerekiyor! Çünkü görünen tablo her geçen dakika biraz daha kararıyor. Çocuklarımızı bayram günlerinde hatırladığımız dönemlerde artık yavaş yavaş son buluyor bunun yerine çocuklarımızı ve dolayısıyla kendimizi de unutmayı tercih ediyoruz. Oysa insanın en değerli yanının büyüyüp olgunlaşması değil içindeki çocuğu hiç ama hiç öldürmemesi gerekliliği olduğu gerçeğini maalesef hiçbir zaman kendimize şiar edinemedik!

Böylesi bir yaşantı sürmenin hepimizin hayatlarında ne kadar önemli dönüşümler yaratabileceğini ve çocuklara karşı beslediğimiz sevgiyi nasıl çoğaltabileceğini öğrenerek büyütülmedik! Çok küçük yaşlardan itibaren büyük görülmeyi ve ona göre davranılmayı öğrettiler bize hep, böyle olduğu için de çocuklara dair olan bütün eylemler, davranışlar istenmeyen olarak yok sayıldılar.

Oysa çocukların naifliği, içtenliği ve masumiyetleri ile ortaya koydukları dünya üzerindeki yaşadığımız kötülüklerden çok ama çok daha fazla değerliydi. İşte bu yüzden de çocuklara bayram hediye eden bir ülkenin yurttaşı olmanın bir anlamı vardı.

Çocuklar üzerinden kendisini var etmek yerine çocuklarla var etmeyi düşünen bir liderin geleceğe dönük öngörüsünün ne kadar farklı olduğunu hissedebilmek ufuk açıcıydı. Oysa bu bakış açısını gündelik siyasal polemiklerin ucuz ideolojik dehlizlerinde kaybettik. Cumhuriyetle cumhur arasındaki birlikteliğin ne kadar önemli olduğunu ve hayatlarımız açısından ne anlama geldiğini bir türlü kavrayamadık! Burada hiç şüphesiz bizleri yöneten kitlenin son derece elitist ve tepeden inmeci bürokratik tavırlarının da büyük katkısı olmuştur.

Ancak yine de resmi ideolojinin dışında var olan 23 Nisan, 19 Mayıs ve 29 Ekim törenlerimizi bile içselleştirmeyi başaramadık! Resmi törenlerin gölgesinde kalan ve görev icabı yerine getirilen törenimsiler sayesinde ne çocuklarımızı ne gençlerimizi ne de geride kalan bütün milletimizi bir araya getirebilecek bir tutamak oluşturamadık! Eğer bugün ortadan ikiye ayrılmış bir Türkiye tablosundan söz ediyorsak biraz buradaki olup bitenler üzerine de kafa yormak ve biz nerede yanlış yaptığı kendimize sormak durumundayız.

Çocuklarımıza yaşanası bir ülke bırakmadığımızı en çok ortaya koyan alanın son dönemde eğitim olması herhalde tesadüf olmasa gerektir. Daha önce PİSA sonuçları ve üniversite giriş sınavındaki durumla ilgili yazılarla bu tabloyu bir nebze de olsa ortaya koymaya çalışmıştım. Birkaç gün önce OECD ülkeleri içindeki öğrencilerin en mutsuz ülkenin Türkiye olduğu başlığı ile bir rapor yayınlandı. Uluslararası öğrenci değerlendirme programı PISA, 2015 araştırması kapsamındaki 3.raporunu yayınladı. ‘Öğrenci Refahı’ temalı rapor için 72 ülkede 540 bin öğrencinin okul performansları, arkadaşları ve öğretmenleri ile ilişkilerini, okul dışında nasıl zaman geçirdiklerini ve aile ortamları mercek altına alındı. Buna göre, Türkiye; ‘Yaşam Memnuniyeti’ sıralamasında 10 üzerinden 6,12 puanla son sırada yer aldı.

En mutlu öğrencilere sahip ülke ise 8,27 puanla Meksika iken, onu 7,89 ile Finlandiya ve 7,83 puanla Hollanda takip ediyor. PİSA verilerine göre, Türkiye’de 15 yaş düzeyindeki öğrencilerin 28,6’sı hayatından hiç memnun değil. Bu oran yüzde 11,8’lik ortalamanın neredeyse üç katı. Hayatlarından çok memnun olduğunu söyleyen öğrencilerin oranı da yüzde 26,3 ile yüzde 34’lük OECD ortalamasının gerisinde kalıyor. Türkiye’deki öğrencilerin kaygı ortalamaları da bir hayli yüksek düzeyde seyrediyor. ‘Sınava iyi hazırlanmasına rağmen çok kaygı duyduğunu’ söyleyen öğrenci oranı yüzde 58,8 olurken, öğrencilerin yüzde 56’sı ise ders çalışırken stres yaşadıklarını belirtmişler.

Ayrıca Türkiye’de öğrencilerin kendilerini okulla kurdukları aidiyet ilişkisi de yüzde 61,4 düzeyinde ve bu rakam da OECD ülkelerindeki yüzde 73’lük aidiyet rakamının gerisinde yer alıyor. Rakamlar övündüğümüz tablo ile çocuklarımıza yaşanası bir ülke/dünya bırakma aşamasına geldiğimizde taban tabana zıt bir pozisyonda olduğumuzu ortaya koyuyor. Özellikle sınav kaygıları ile çocuklarımızın hayatlarını ilköğretim döneminden başlayarak allak bullak bir hale getirdik.

Buna bir de eğitim sistemi ile sürekli olarak oynayan ve ne yapmak istediğine bir türlü karar veremeyen anlayışımızı eklediğimiz takdirde ortaya çıkan durum maalesef tam anlamıyla bir fecaattir. Ve çocuklarımızı eğitim sistemine kurban ederek, çocukluklarını yaşayamadan stresli bir hayatın içine soktuğumuzu fark edemiyoruz. Bu vesile ile Çarşamba ve Perşembe günleri girecekleri TEOG sınavlarında başta sevgili oğlum Burhan olmak üzere tüm 8.sınıf öğrencilerimize başarılar diliyorum.

TÜİK verilerine göre, 2016 yılı sonu itibariyle toplam nüfusumuz 79 milyon 814 bin 871 ve bu nüfusun yüzde 28,7’sini yani 22 milyon 891 bin 140’ı çocuklardan oluşmakta. Birleşmiş Milletlerin tanımına göre ‘0-17’ yaş grubunu içeren çocuk nüfusumuzun en yüksek olduğu il yüzde 47,1 ile neredeyse nüfusunun yarısının çocukların oluşturduğu Şanlıurfa’dır. yüzde 45 ile Şırnak ve Ağrı illeri Şanlıurfa ilimizi izlemektedirler. Çocuk nüfus oranının en düşük olduğu iller ise yüzde 17,5 ile Tunceli, yüzde 19 ile Edirne ve yüzde 19,5 ile Kırklareli’dir.

Bu yüksek çocuk nüfusunun kayıt dışı ekonomi içerisinde de kendisine yer bulduğunu ve ülkemizde çalışan çocuk sayısının 2 milyona yaklaştığını yine bize raporlar gösteriyor. Buna göre çocuk işçilerin yüzde 78’i kayıt dışı çalışıyor. 2016 yılında 15-17 yaş arası çocuk işçi sayısı 708 bin. Bu çocukların 558 bini kayıt dışı çalıştırılırken 150 bini sigortalı. Yani çalışan her 10 çocuktan 8’i kayıt dışı.

Görüldüğü üzere tablo eğitim, iş, mutluluk ile son yıllarda sıkça telaffuz etmek zorunda kaldığımız ve dünya sıralamasında ilk sıralarda yer aldığımız çocuklara yönelik cinsel istismar alanında çok karanlık. Tüm bu rakamların 23 Nisan ulusal egemenlik ve çocuk bayramı öncesinde yayınlanmış olması, çocuklarımıza yaşattıklarımızın bir tokat gibi yüzümüzde patlamasıdır. Bir günlüğüne koltukları çocuklara devretme tiyatrosuna son verip çocuklarımıza gerçekten barış, sevgi ve huzur içinde yaşayabilecekleri bir ülke inşa edelim. Hamaseti, ucuz politik ayak oyunlarını ve ikiyüzlülüğü bir tarafa bırakmak suretiyle, en değerli varlıklarımız olan çocuklarımıza karşı dürüst olalım.

Çocuklarımız, tıpkı büyük şairimizin dediği gibi ‘rahatça şeker de yiyebilsinler’. Ya da ekmek de alabilsinler, okullarına da gidebilsinler, hepsinin ötesinde rahatça gönül ferahlığıyla oynayabilsinler. Oynayabilsinler ki oynamanın çocuk ruhlarında yarattığı etki ile birlikte hayata karşı bir duruş gerçekleştirebilmeyi öğrensinler. Çocuklar oynayarak öğrenirler ayrıca oynamanın hazzıyla birlikte hayata, dünyaya ve kendilerine dair yeni şeyleri de keşfederler.

Çocuklarına dünyada bir bayram hediye etmiş olan tek ülkenin insanlarının kendi çocuklarını bu kadar sahipsiz ve korumasız bırakması anlaşılır gibi değildir. Çocuklarımız ne seyir malzemesi ne ideolojik propagandalarınızın aleti ne de cinsel arzu nesneleridir. Onlar, bu toplumun gerçekten hak ettikleri hayatı sağlamamız gereken yegane varlıklarıdır. Onlarsız hep bir eksik olacağımızı ve hep biraz daha azalacağımızı unutmamalıyız!

Çocuklarına sahip çıkmayan bir toplum istediği kadar ahlakçı kesilsin, hiç ummadığı yerlerden ummadığı deliklerden fışkıracak seslerin yankısı bütün ahlak öğretilerinden ve vicdanlardan çok daha etkili olacaktır.

Yokuş aşağı yuvarlanıyoruz…

Yokuş aşağı yuvarlanıyoruz…
Oğuz Demiralp

Sayın Devlet Bahçeli’nin ittirmesiyle bir düştük, yokuş aşağı yuvarlanıyoruz. Eh! Dünya yuvarlak. Ekvator çizgisinin de altına inince bundan sonrasının Güney Kutbuna doğru çıkış olduğunu düşünerek kendini aldatabilirsin.

Ne acayip bir süreçtir yaşadığımız. Dünyada görülmedik hız ve biçimde, yangından mal kaçırır gibi, toplumsal tartışma yapmadan bir anayasa değişikliği önerisi hazırlandı. Güya Türk usulü bir sistemmiş. Bir Türk olarak bu yakıştırmaya, en hafif deyimle, münasebetsiz bir şaka diyorum. Türkiye, BM, Avrupa Konseyi, AGİT üyesidir.

Bu kuruluşların kurallarına, imzaladığı yasal anlaşmalara uymayı taahhüt etmiştir. Türk benim için sözünü tutan demektir, sözünden cayan değil. Dolayısıyla anayasamızın ölçüsü, bizim siyasi ihtiyaçlarımıza ve gününe göre belirlediğimiz bir takım garip fikirler değil, evrensel insan hakları ve demokrasi kriterleridir. Türkiye’de aklı başında hukukçuların görüşleri ortada. İlk üyeleri arasında yer aldığımız Avrupa Konseyi’ne bağlı Venedik Komisyonu’nun raporu da her yerde. Hâlâ bu rapora yetkililerimiz, bağırıp çağırmanın dışında ciddi bir yanıt veremediler.

Öneri acayip derken, yaşayan kampanya süreci de daha acayip oldu. Adalet kelimesi birdenbire kayıplara karıştı. “Her yer evet, evet! Yeter, bıktı bu millet!” diye protesto şarkısı yapabilirdiniz. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bu kadar eşitsiz bir yarışma olmadığı anlaşılıyor. Ayıptır: Hayırcılar engellendi, tehdit edildi. Sonunda Yüksek Seçim Kurulu’nun geçici açıklamasına göre evet oyları az farkla önde geldi. İhtimal olarak daha önce vurguladığımız gibi evet cephesi Sayın Cumhurbaşkanımızın popülaritesi sayesinde bu kadar oy toplayabildi.

Kitle psikolojisi bakımından incelenmesi gereken nedenlerle, kitleler liderlerini izledi, konunun özüyle fazla ilgilenmedi. Nitekim Sayın Başbakanımız da öze dönük bir tartışma yapamadan kampanya sona erdiği için hayıflandı. Çok önemli ve yerinde bir tespit. Sayın Cumhurbaşkanımız isteseydi televizyona çıkar ve Ana Muhalefet lideriyle tartışırdı, madde madde. Ama önerinin içi boş olduğu için böyle bir tartışmayı kazanma şansı yoktu. Böyle bir tartışma evet oylarını epey azaltırdı. Ne diyelim! Bu da Türk (!) usulü demokrasi. Liderlerin televizyon tartışmasını göremiyoruz.

Sonuçlar açıklanınca büyük kentlerde hayırın önde olduğunu gördük. Bunu önemli buluyorum. Çünkü büyük kent insanı, siyasi çizgisi ne olursa olsun, kişisel özgürlüğüne, serbest hayata daha yatkındır. Kentlerde bireyselleşme düzeyi daha yüksektir. Demek ki, tek kişi rejiminin sakıncaları anlaşılmış. Kitlesel kimlik boyutunun ağır bastığı bölgelerde evet önde gelmiş. Kabaca söylersek: bireyselleşmenin yüksek olduğu yerlerde evet, kitleselliğin ağır bastığı yerlerde hayır önde geldi. Büyük kentlerde ortaya çıkan tablo umut vericidir. Hele genç nüfus arasında da hayır öndeyse bu umudumuz güçlenecektir. Kürt vatandaşlarımızın çoğunluğu da AKP’yi inandırıcı bulmadıklarını bir kez daha ortaya koydular. Onlara el uzatılmasını bekliyorlar.

Acayiplik bitmedi elbette. Oylama ve sonuçları üzerinde büyük bir şaibe gölgesi var. Yüksek Seçim Kurulu Başkanının sözlerini de, Türkiye Barolar Birliği’nin açıklamasını da inceledim. Belli ki, oyun sürerken kuralları değiştirilmiş. Belli ki, mühürsüz oy pusulalarını geçerli saymaları yasaya, giderek YSK’nin kendi içtihatına uygun görülmüyor. Çok ciddi bir sorunla karşı karşıyayız. “Atı alan Üsküdar’ı geçti” ya da “Alışırlar” demek Türk (!) hukuk devleti anlayışıdır.

Bu arada AGİT gözlemcilerinin raporu da çok endişe verici. Bağırıp çağırarak bu raporu Avrupa’ya yok saydıramayız. Dışişleri’nce yapılan basın açıklaması da neredeyse beş yüz yıllık tarihi olan bu kurumun ciddiyetine, inandırıcılığına, güvenilirliğine yakışmıyor. Böyle günlük siyaset gereği açıklamaları siyasilerin yapması, kurumların alet edilmemesi gerekir. Venedik Komisyonu, AGİT derken Avrupa ile ilişkilerimizde patinaj hızlanıyor.

Oysa üyesi olduğumuz Avrupa Konseyi ve AGİT kurallarına, söz verdiğimiz, taahhüt ettiğimiz şekilde uyarak davransaydık, hem içeride hem de dışarıda rahat ederdik.

Referandum sonuçları ne anlama geliyor?

Referandum sonuçları ne anlama geliyor?
Levent Gültekin

Anayasa değişikliğinin ülkeyi tek adama teslim etmek olduğunu, bağımsız yargıyı yok ettiğini, ülkeyi parti devletine dönüştürdüğünü, 80 milyonun değil, bir kişinin huzurunu teminat altına aldığını yazdık, konuştuk. Dilimiz döndüğünce, imkan buldukça anlatmaya çalıştık.

Fakat tam olarak ne olduğunu, ne getirip ne götüreceğini topluma anlatacak imkanımız olmadı.
Medya onların kontrolündeydi. Her gün 25 kanalda sabah akşam halka yalan söylediler. Yalancı bir cennet vaat ettiler.
Para onlardaydı, dağı taşı afişle donattılar. Kaymakamı, valisi, askeri, polisi, bürokratı… devletin tüm imkanlarını kullanarak ‘Evet’ kampanyası yaptılar.

Tehdit ettiler. ‘Hayır’ diyenleri ‘terörist’, ‘vatan haini’ ilan ettiler.
“Evet vermek farzdır” dediler. “Eğer ‘Hayır’ derseniz cehenneme gidersiniz” gibi ipe sapa gelmez sözler sarf ettiler.
Sınırsız maddi imkanları vardı. Devleti kullandılar, dini kullandılar.
İnsanları işsizlikle, açlıkla, ölümle, tehdit ettiler.

“Evet’ çıkmazsa ekonomi bozulur, elinde kalan o son lokma da gider” diyerek, bir lokma ekmek bulduğunda sevinen insanları açlıkla korkuttular…
Ve yüzde 51 gibi kıl payı bir farkla istediklerini elde ettiler. Halkın kararı buysa bize uymaktan başka seçenek kalmıyor.
Kurulan tek adam rejiminin ülkeye bir zararı olacak. ‘Evet’ veren de ‘Hayır’ diyen de maalesef bu zararı çekecek.

YSK’nın son dakika şaibelerinden bağımsız olarak söylüyorum: Bunca tehdide bunca hakarete, bunca baskıya, bunca devlet ve medya imkanına rağmen alınan rakam yüzde 51!
Büyük çoğunluğu milliyetçi ve muhafazakârlardan oluşan bir topluma cenneti vaat ettiler, buna rağmen ikna edebildikleri toplumun ancak yüzde 51’i.

Bu oran, dinin siyaset malzemesi yapılmasının iflasının da göstergesidir aynı zamanda.
Diğer taraftan İstanbul’u kaybettiler, Ankara’yı, İzmir’i, Adana’yı, Diyarbakır’ı, Mersin’i kaybettiler. Bunca baskıya, tehdide, yalana, medyatik bombardımana rağmen yüzde 49 direndi. ‘Hayır’ dedi.
Yüzde 51 ‘Evet’ çıkmış olması her şeyin sonu değil.

Biz demokrasi mücadelesi veriyoruz, iktidar mücadelesi değil. Akşamdan sabaha iktidarı ele geçirmek için yola çıkmadık.
‘Hayır’ çıksaydı bir şey değişmeyecek, sadece ülke için ‘bela’ olarak gördüğümüz bir durumu engellemiş olacaktık.
Gerçek bir demokrasiye ulaşmak için ‘Hayır’ dedik. Herkesin inancını, kimliğini, giyimini, yaşamını teminat altına alan, ortak aklı devrede tutan bir anayasa yapma umudumuzu korumak, bunun zeminini oluşturmak için çabaladık.

Anlaşılan o ki, bütün bunlar için biraz daha uzun soluklu bir mücadele gerekiyor.
Yüzde 55-60 ‘Hayır’ çıksaydı işler daha kolay olabilirdi.
Fakat yüzde 51 ‘Hayır’ çıksaydı ne olurdu? Biraz düşünün.
Ne yazık ki uzmanlar, büyük bir ekonomik krizin hızla yaklaştığını söylüyor. Tüm veriler, ekonominin son derece kırılgan olduğunu gösteriyor.

Fiili tek adam rejimi uygulamalarının ülkede yarattığı büyük tahribat var. Bütün bunların ağır sonuçları olacak.
‘Hayır’ çıksaydı, iktidar, bütün bunların sorumlusu olarak ‘Hayır’ diyenleri gösterecekti. Aynen 7 Haziran sonrasına benzer bir durumla karşı karşıya kalacaktık. Döviz artacak “Sorumlusu ‘Hayır’cılar” diyecekti.
İç barış daha da bozulacak “‘Evet’ çıksa böyle olmazdı” diyecekti. “İstikrarı ‘Hayır’cılar bozdu, bize engel oldular, hepsi onların yüzünden…” diyecekti.

Ama artık bir bahanesi yok. Artık anayasal olarak da ‘tek adam.’
Yani tek yetkili. Elini tutan da, “Onu öyle yapma” diyecek kimse de yok. Tek yetkili olduğu gibi, aynı zamandan tek sorumlu. En azından, en büyük sorumlu. Yetkiyle birlikte, sorumluluğu da üstüne aldı.
Ne biliyorsa yapacak, uygulayacak. ‘Hayır’ diyenler açısından dün ile yarının bir farkı yok.
Cumhurbaşkanı Erdoğan zaten tek yetkiliydi. Anayasa zaten askıya alınmıştı. Ülkeyi zaten KHK’larla yönetiyordu.

Yargıda istediğini alıp istediğini atayabiliyordu. Hükümete zaten başkanlık ediyordu.
Bunları, bundan sonra anayasal kılıfla yapacak.
Fakat yüzde 51 çok hassas bir oran. İktidarın rahatça hareket etmesini engelleyecek bir oran.
Yani hem bahaneleri ellerinden gitmiş oldu hem de kontrolsüzce hareket edecekleri kadar bir orana ulaşamadılar.

Halk “Ne istiyorsan al, dilediğini yap, her şey sonsuza dek senin, daima arkandayız…” demedi.
Halk “Eh, gerçekten çok mu istiyorsun başkan olmayı? Madem öyle… hatırını kırmayalım, görelim bakalım ne yapabiliyorsun…” demiş oldu.
Şu bir gerçek ki tüm yetkinin tek bir kişiye verildiği bir ülke uzun süre varlığını sürdüremez. Ekonomisini yürütemez. Dünyada sağlıklı ilişkiler geliştiremez.

Bütün bunların bir faturası olacak. İşte yüzde 51 ‘Evet’, o faturanın ‘Hayır’cılara kesilmesini engelledi. Ve yüzde 49 ‘Hayır’ iktidarın coşmasını engelleyecektir.
Muhalefet, yani demokratlar bu süreçten güçlenerek çıktı. Birlikte hareket etmeyi, demokratik üslubu daha iyi öğrenmiş ve çok büyük siyasi tecrübe kazanmış olarak çıktı.
Birbirimizle konuşmayı, birbirimizin dilinden anlamayı, birbirimizin hassasiyetlerine saygılı olmayı öğrendik.

Alevi, Sünni, Kürt, Türk, Atatürkçü, sağcı, solcu ülkücü, başı açık, başı kapalı… Her kesimden insan el ele verdik, bir mücadele yürüttük.
Dostluğun tadını aldık. Kaynaşmanın, yardımlaşmanın ne demek olduğunu böyle yaparak neler yapılacağını gördük…
Şimdi top iktidarda. Eğer dedikleri gibi işler yolunda gidecekse ne âlâ. Gitmeyecekse, çok değil birkaç yıl içinde halkın karşısına çıkacaklar. Sebep oldukları tahribatın faturasıyla karşılaşacaklar.

Bize düşen, ‘Hayır’ kampanyası ile başlattığımız mücadeleye devam etmek.
Kimliklerimizi, inançlarımızı, mezheplerimizi, ideolojilerimizi kalbimize gömmek ve toplumun bütün kesimleriyle diyalog kurmak, duygu birliği oluşturmak, ortak değerlerimize vurgu yapmak. Demokrasinin, özgürlüğün, ortak aklın değerini, yaşamımıza katkısını anlatmak.

Burayı herkes için yaşanabilir, saygın bir ülke yapabileceğimize insanları ikna etmek.
Yalancı cennet vaat edenlere karşı, gerçek cennetin eşitlikte, özgürlükte, demokraside olduğunu, bunu kurmak için el ele vermek gerektiğini anlatmak…
Yüzde 49 bize bu gücü sağladı. Bu umudu verdi.
Farkında mısınız, yüzde 40’la iktidar olabilen Erdoğan’ın artık yüzde 51’e ihtiyacı var. Ama önünde devasa sorunlar bulunuyor ve artık tek bir bahanesi yok.

Yüzde 60 ‘Evet’ çıksaydı “Burası da böyle bir ülkeymiş oturalım kaderimize razı olalım” deyip her şeyi boş verebilirdik. Fakat öyle değil.
Ancak tamamen kaybedince değerini anladığımız demokrasi ve özgürlük gibi değerler için mücadele zemini oluşturduk.
Daha yeni başladık.
Henüz yolun başında olmamıza rağmen çok iyi başladık.

Referandum üzerine bir muhasebe…

Referandum üzerine bir muhasebe…
Sedat Ergin

KABUL edelim ki, eşit imkânlar üzerinden, gerçek rekabet koşullarında yapılan, centilmenliğin her şeyin üstünde tutulduğu bir yarış değildi. ‘Evet’çi cephenin vicdan sahibi temsilcileri de referandum kampanyasının pek de adil bir şekilde yürümediğini muhtemelen teslim edeceklerdir.

Spor karşılaşmalarının yarışan tarafların kurallara uymalarını sağlayacak, bunun için gerektiğinde müdahale edecek bir hakemin gözetiminde yapılması esastır. Bu maçta hakemin varlığıyla yokluğu doğrusu pek belli değildi. Rekabet koşullarına uyulmasını denetleyecek bazı mekanizmalar, örneğin Yüksek Seçim Kurulu’nun kampanya döneminde TV kanalları üzerindeki denetim yetkisi bir OHAL kararnamesiyle kaldırılmıştı. Sahi, OHAL FETÖ ile mücadele için çıkartılmamış mıydı?

Yarın yapılacak olan referandumun sonucu hangi yönde tecelli ederse etsin, bu dönemin tarihi ileride yazıldığında tarafların eşit koşullarda yarışmadıkları bir seçim olarak kayıt düşüleceğini bugünden tahmin etmek güç değildir.
***
Böyle bir ortamda tartışılan Anayasa değişiklikleri, yarınki referandumda onaylandığı takdirde ülkemizin siyasal rejimini köklü bir şekilde başkalaştıracak bir kapsam ve nitelik taşıyor. Sandıktan ‘evet’ çıktığı takdirde, 1950’den itibaren çok partili hayata geçişimizle birlikte geçerli olan parlamenter sistem son bulacak, yerini muazzam yetkilerle donatılmış bir Cumhurbaşkanı’nın ipleri elinde tuttuğu bir başkanlık modeli alacaktır.

Aylardır tartışılan Anayasa değişikliklerinin bütün detaylarına burada girecek değiliz. En azından kâğıt üstünde temel mantığı yasama, yargı ve yürütmenin birbirinden ayrı tutularak kuvvetler ayrılığının tesis edildiği, böylelikle güç yoğunlaşmasının önlenmesinin amaçlandığı geleneksel anayasal çerçeve ortadan kalkacaktır.

Bu durumda Türkiye’nin yeni siyasal rejimi büyük ölçüde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sıkça telaffuz ettiği bir kavram olan “kuvvetler uyumu” ilkesini esas alan bir zemin üzerinden yükselecektir. Bu yapının merkezinde yer alacak Cumhurbaşkanı Erdoğan, yürütmeyi genişletilmiş yetkilerle devralırken, yasama ve yargı üzerinde her zamankinden daha fazla belirleyici bir rol oynayabilecektir.
***
Geçtiği takdirde Meclis bugüne dek sahip olduğu yetkilerin azımsanmayacak bir bölümünü kaybedecektir. Önerilen modelde parlamentonun denetim işlevinin güçleneceği ileri sürülse de, unutulmamalıdır ki, güçlü bir denetim ancak parlamentonun yürütmeden bağımsız bir şekilde oluşabildiği, bu şekilde yürütme karşısında kuvvetli bir irade sergileyebileceği bir sistemde mümkündür.

Oysa yeni sistemin mimarisinde Cumhurbaşkanı, siyasi partinin de başına -üstelik hemen- geçebileceği için, parti üzerindeki nüfuzuyla parlamentoya gidebilecek milletvekillerini de bizzat seçebilecek, partisinin çoğunluğa sahip bulunması halinde parlamento üzerinde tam bir kontrole sahip olacaktır. Milletvekillerinden denetim yapmak üzere kendilerini Meclis’e gönderen iradeye meydan okumalarını hiç kimse beklememelidir.

Meclis yetki kaybederken, sahip olduğu kanun koyma yetkisine bir de yeni ortak geliyor. Cumhurbaşkanı, kanun gücünde kararnameler çıkartabilecek, hatta bu kararnamelerle bakanlıklar ve kamu kuruluşlarını, dolayısıyla devlet teşkilatını da yeniden düzenleyebilecektir.

Yargının, yürütmenin bu genişlemiş yetkilerini denetleyebilmesini beklemek çok gerçekçi değildir. Çünkü Cumhurbaşkanı yargı üzerinde de etkili olabilecektir. Özellikle HSYK Cumhurbaşkanı ve TBMM’deki iktidar partisi çoğunluğu tarafından şekillenecek, Türkiye’de görev yapan 13 bin dolayında hâkim ve savcı üzerinde tasarruf yetkisinde bulunan bu kurul büyük ölçüde iktidar ile aynı frekansta yürüyecektir. HSYK değişiklikleri için 2019 beklenmeyecek, bu düzenlemelere hemen gidilecektir.
***
Görüleceği gibi, son tahlilde Cumhurbaşkanı’nın nazım bir rol oynayacağı, yargı ve yasama üzerinde kuvvetli etki icra edebileceği bir siyasal düzen şekillenirken, Türkiye’nin tarihsel olarak iktidarın denetlenmesi yönündeki anayasal evriminden ayrılan yeni bir döneme girilecektir.

Bütün mesele, bu anayasayla Türkiye’ye biçilen elbisenin özgürlükler, çoğulculuğun gerekleri ve Türk toplumunun dinamizmi açısından bünyeye dar gelmesi ihtimalidir. Ayrıca, gerek içeriği gerek yöntemi itibarıyla bu Anayasa değişikliğinin toplumdaki kutuplaşmayı daha da derinleştirmesi sürpriz olmayacaktır.

Oysa anayasa gibi temel bir metnin toplumun geniş mutabakatına dayanan bir toplumsal sözleşme olması esastır. Anayasa değişikliği referandumdan geçse de geçmese de, çıkacak sonuç Türkiye’nin toplumsal konsensüse dayanan yeni bir anayasa ihtiyacını ortadan kaldırmayacaktır.