Referandum üzerine bir muhasebe…

Referandum üzerine bir muhasebe…
Sedat Ergin

KABUL edelim ki, eşit imkânlar üzerinden, gerçek rekabet koşullarında yapılan, centilmenliğin her şeyin üstünde tutulduğu bir yarış değildi. ‘Evet’çi cephenin vicdan sahibi temsilcileri de referandum kampanyasının pek de adil bir şekilde yürümediğini muhtemelen teslim edeceklerdir.

Spor karşılaşmalarının yarışan tarafların kurallara uymalarını sağlayacak, bunun için gerektiğinde müdahale edecek bir hakemin gözetiminde yapılması esastır. Bu maçta hakemin varlığıyla yokluğu doğrusu pek belli değildi. Rekabet koşullarına uyulmasını denetleyecek bazı mekanizmalar, örneğin Yüksek Seçim Kurulu’nun kampanya döneminde TV kanalları üzerindeki denetim yetkisi bir OHAL kararnamesiyle kaldırılmıştı. Sahi, OHAL FETÖ ile mücadele için çıkartılmamış mıydı?

Yarın yapılacak olan referandumun sonucu hangi yönde tecelli ederse etsin, bu dönemin tarihi ileride yazıldığında tarafların eşit koşullarda yarışmadıkları bir seçim olarak kayıt düşüleceğini bugünden tahmin etmek güç değildir.
***
Böyle bir ortamda tartışılan Anayasa değişiklikleri, yarınki referandumda onaylandığı takdirde ülkemizin siyasal rejimini köklü bir şekilde başkalaştıracak bir kapsam ve nitelik taşıyor. Sandıktan ‘evet’ çıktığı takdirde, 1950’den itibaren çok partili hayata geçişimizle birlikte geçerli olan parlamenter sistem son bulacak, yerini muazzam yetkilerle donatılmış bir Cumhurbaşkanı’nın ipleri elinde tuttuğu bir başkanlık modeli alacaktır.

Aylardır tartışılan Anayasa değişikliklerinin bütün detaylarına burada girecek değiliz. En azından kâğıt üstünde temel mantığı yasama, yargı ve yürütmenin birbirinden ayrı tutularak kuvvetler ayrılığının tesis edildiği, böylelikle güç yoğunlaşmasının önlenmesinin amaçlandığı geleneksel anayasal çerçeve ortadan kalkacaktır.

Bu durumda Türkiye’nin yeni siyasal rejimi büyük ölçüde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sıkça telaffuz ettiği bir kavram olan “kuvvetler uyumu” ilkesini esas alan bir zemin üzerinden yükselecektir. Bu yapının merkezinde yer alacak Cumhurbaşkanı Erdoğan, yürütmeyi genişletilmiş yetkilerle devralırken, yasama ve yargı üzerinde her zamankinden daha fazla belirleyici bir rol oynayabilecektir.
***
Geçtiği takdirde Meclis bugüne dek sahip olduğu yetkilerin azımsanmayacak bir bölümünü kaybedecektir. Önerilen modelde parlamentonun denetim işlevinin güçleneceği ileri sürülse de, unutulmamalıdır ki, güçlü bir denetim ancak parlamentonun yürütmeden bağımsız bir şekilde oluşabildiği, bu şekilde yürütme karşısında kuvvetli bir irade sergileyebileceği bir sistemde mümkündür.

Oysa yeni sistemin mimarisinde Cumhurbaşkanı, siyasi partinin de başına -üstelik hemen- geçebileceği için, parti üzerindeki nüfuzuyla parlamentoya gidebilecek milletvekillerini de bizzat seçebilecek, partisinin çoğunluğa sahip bulunması halinde parlamento üzerinde tam bir kontrole sahip olacaktır. Milletvekillerinden denetim yapmak üzere kendilerini Meclis’e gönderen iradeye meydan okumalarını hiç kimse beklememelidir.

Meclis yetki kaybederken, sahip olduğu kanun koyma yetkisine bir de yeni ortak geliyor. Cumhurbaşkanı, kanun gücünde kararnameler çıkartabilecek, hatta bu kararnamelerle bakanlıklar ve kamu kuruluşlarını, dolayısıyla devlet teşkilatını da yeniden düzenleyebilecektir.

Yargının, yürütmenin bu genişlemiş yetkilerini denetleyebilmesini beklemek çok gerçekçi değildir. Çünkü Cumhurbaşkanı yargı üzerinde de etkili olabilecektir. Özellikle HSYK Cumhurbaşkanı ve TBMM’deki iktidar partisi çoğunluğu tarafından şekillenecek, Türkiye’de görev yapan 13 bin dolayında hâkim ve savcı üzerinde tasarruf yetkisinde bulunan bu kurul büyük ölçüde iktidar ile aynı frekansta yürüyecektir. HSYK değişiklikleri için 2019 beklenmeyecek, bu düzenlemelere hemen gidilecektir.
***
Görüleceği gibi, son tahlilde Cumhurbaşkanı’nın nazım bir rol oynayacağı, yargı ve yasama üzerinde kuvvetli etki icra edebileceği bir siyasal düzen şekillenirken, Türkiye’nin tarihsel olarak iktidarın denetlenmesi yönündeki anayasal evriminden ayrılan yeni bir döneme girilecektir.

Bütün mesele, bu anayasayla Türkiye’ye biçilen elbisenin özgürlükler, çoğulculuğun gerekleri ve Türk toplumunun dinamizmi açısından bünyeye dar gelmesi ihtimalidir. Ayrıca, gerek içeriği gerek yöntemi itibarıyla bu Anayasa değişikliğinin toplumdaki kutuplaşmayı daha da derinleştirmesi sürpriz olmayacaktır.

Oysa anayasa gibi temel bir metnin toplumun geniş mutabakatına dayanan bir toplumsal sözleşme olması esastır. Anayasa değişikliği referandumdan geçse de geçmese de, çıkacak sonuç Türkiye’nin toplumsal konsensüse dayanan yeni bir anayasa ihtiyacını ortadan kaldırmayacaktır.