Sisteme muhalefeti de iktidar üstlenmişse…

Sisteme muhalefeti de iktidar üstlenmişse…
Ahmet Mümtaz İdil

Dünya tarihi, “tehlikeli” görünen insanların itibarsızlaştırılması, yok edilmesi konusunda dedikodu kumkumalarının devreye girdiği hikayelerle doludur. Galileo’nun Kopernik’ten etkilenip de Engizisyon mahkemesinin önüne çıkarılması, onun Kopernik ile buluştuğu tezi üzerine kurulmuştur. Oysa Galileo, Kopernik ile buluşmamıştı.

Giordano Bruno, artık İtalya sınırları içinde yaşayamayacağını bildiğinden ülkesi dışına kaçmış, ama en yakın dostlarından biri tarafından “güvencede” olduğu garantisi verilmiş, aynı arkadaşı tarafından Engizisyon’a teslim edilmişti. Engizisyon ise zaten itibarsızlaştırdığı Bruno’yu dedikodulara dayanarak yakmıştı.

ABD karı-koca Rosenbergleri, Güney Afrika Cumhuriyeti Steve Biko’yu, Roma Çiçero’yu, Kanuni oğlu Mustafa’yı hep asılsız dedikodular üzerine kaybetti. Sezar bile ilk bıçağı yediğinde Brutüs’ün ağzının gevşekliğinden öldüğünü anlayamamıştı.

Dedikodu ve ona bağlı olarak itibarsızlaştırma, tüm dünya siyasetinde sıkça başvurulan bir yöntem, ama geri kalmış ülkelerde bunun sınırlarını saptayabilmek mümkün değil. Zira, geri kalmış ülkelerde “düşman” olarak karşı safta yer alan kitleler, masumiyetini ne kadar korumaya çalışsa da, bir siyasetçiyi yok edecek kurnazlığa sahipler. Bunu temelinde de geri kalmışlık yatıyor zaten. Halkın okuma yazma oranı dünya standartlarının çok altında olan ülkelerde eğilim, kulaktan duyduklarıyla yetinme eşiğindedir. Bu eşiği aşmak neredeyse mümkün değildir. Biraz okuma yazma öğrenen, bilen kişiler ise, çoğunlukla özgün fikirler üretmek yerine, üretilmiş fikirler üzerinden ahkam kesmeye bayılırlar. Akıl veya mantık yürütmek yoktur. En ileri düzeyde ve uçtaki söylentiler, en çabuk taraftar toplayan söylentilerdir. İnandırıcı olmasa bile, inanmış olmayı çok isteyen kitleler, sansasyon taşımayan söylentilere gülüp geçerler.

Ama bu, AKP gibi “demokrasi” sözcüğünü dilinden düşürmeyen, fırsat buldukça da totaliter rejimin tüm gereklerini yerine getiren iktidarlar için başka bir tehlikeyi içinde barındırır: Muhalefet noksanlığı.

Demokrasi denilen ve tanımı binlerce yıldır bir türlü gereği gibi yapılamayan soyut kavramın arkasına sığınan baskıcı rejimler, demokrasini olmazsa olmaz koşulu olan muhalefeti de kendi yaratmak zorunda kalır. Mevcut siyasi iktidarların muhalefet denilen mekanizmayı layıkıyla çalıştıramaması sonucu, baskıcı sistem kendi muhalefetini kendi içinden çıkartmak zorunda kalır.

Bülent Arınç’ın sık sık sistemin içinde bulunduğu sıkıntıları, üstelik de hükümet sözcüsü olarak gündeme getirip eleştirmesi de bu yüzden. Artık muhalefet öylesine cılız kalmıştır ki, Herakleitos’tan beri geçerli olan “karşıtların birliği” diyalektiğine iktidar müdahale etmek zorunda kalmıştır. Aşağı olmadan yukarının tanımlanamayacağı ilkesinden yola çıkarak, yaptığı veya yaptığını zannettiği “iyi” şeylerin kalın çizgilerle hatlarını belirlemenin en etkin yolu, dikkatleri o noktaya çekmektir. İktidarında yanlışları üst üste ve hiç umursamadan bir bir uygulamaya koyan AKP iktidarı, örneğin Atatürk Orman Çiftliği’ne kondurduğu sarayını anlatmak için önce saraya itiraz edilmesi gerektiğinin de farkındadır. Saray konusunda “eleştiri” olmalı ki, savunmasını yapabilsin.

Bunun da binlerce yolundan biri “dedikodu” üretmektir. Basit anlamda savunmalar yaparak, hiç ilgisi olmayan konuları yan yana getirip hayali yel değirmenlerine Don Kişot muamelesi çekmek, iktidarın zeytin ormanlarını yok edip de, ileriki devrelere “kupon arazi” hazırlıklarına girişmesi, ama bu arada da artık elden çıktığına kesin gözüyle bakılan Atatürk Orman Çiftliği arazisini mahkeme kararına rağmen imara açması Diyarbakır karpuzuyla basketbol oynamak demektir. Zeytin ormanlarına karşı yürütülen acımasız yıkım, gündemi değiştirmeye yönelik olduğu kadar, iktidara “faydalı yaklaşım” olarak hizmet verirken, sistem bir sonraki hamlesinde kullanacağı dedikodu zincirini de oluşturmaktadır. Gözler, AOÇ arazisinde yükselen zevksizlik abidesinden, “ucube”den uzaklaştırılıp, daha da önemli bir noktaya çevrilmiştir. Artık AOÇ kaybedilmiş, faşist bir anlayışa yenilmiş bir arazi olarak yeni imarları beklerken, sistem daha büyük ve acımasız darbeler vurarak yaptığı işi meşruiyete taşımaya çalışmakta, bunu yaparken de kendi muhalefetini de yaratmak zorunda kalmaktadır.

Köye içme suyu sağlayan derenin kaynağına müshil atıp, köyde ishal ilacı satan doktor politikasıdır bu. Hem rant elde edilecektir böylelikle, hem de muhalefet zemini oluşturulacaktır. Kendi yönetimini en planlı şekilde “itibarsızlaştırma” rayına çeken iktidar, bunu en yetkili makamlarına söyleterek, onlar tarafından dillendirerek, olmayan bir muhalefetin görevini de üstlenmiş olmaktadır. Muhalefeti kendi yarattığı için de, ona karşı verilecek cevapları da hazırdır. Zaten soruyu sistemi açıklamak üzere hazırladıysanız, cevap da mutlaka içindedir.

Hukukun iflas ettiği bir toplumda hamasi nutuklarla “Türkiye laik bir hukuk devletidir” demekle hukuk devleti yaratılmıyor sanmayın, bal gibi yaratılıyor. Bu ülkede işlemeyen şey hukuk değildir. Bu ülkede işlemeyen şey toplumsal ve siyasi muhalefettir.

Uzunca bir süre de utangaç bir halde kendi köşesinde oturacak, namusuna yapılan saldırıları oyuncak tenis raketiyle savuşturmaya çalışacaktır.