Son yıllarda giderek artan “Şiddet ve Vahşet Toplumu” olmak üzerine…

Yükselen yeni tür; Homo Violents…
Levent ALTAŞ

Buzul çağının başlangıcında, çağdaş insan, akıllı insan, yani Homo Sapiens ortaya çıkmaya başlamıştı. Homo Sapiens gelişti ve 5.000 yıl kadar önce insanoğlu yazıyı keşfetti. Böylece yazılı tarih başlayarak Dünya’nın bazı bölgelerinde uygarlık çiçeklendi. Ve uygarlık tarihinin başlangıç dönemlerinde Homo Sapien’lerden biri, büyük filozof Descartes ünlü sözünü söyledi “Düşünüyorum o halde varım”…

Bedenimizi, benliğimizi, çevremizi, mevcut görünen her şeyi bir an için gözlerimizi kapatıp yok sayabiliriz. Ama o sırada varlığımızı inkar edemediğimiz tek şey düşünmekte olduğumuzdur. O halde biz düşünen bir varlığız. Bu deyiş aynı zamanda bilimin, bilginin hareket noktasıydı…

Sağlıklı düşünmek
Peki düşünüyoruz ki varız ama ya sağlıklı düşünemiyorsak? Öyle ya artık günümüzde sadece düşünmek yetersiz. Sağlıklı, yaratıcı, işlevsel, eleştirel, sorgulayıcı, yol ve yöntem bulucu ve disiplinli düşünmemiz gerekiyor.

Nedir bunun yolları? Beyni eğitmek… Eğitim ve öğretim…

Okumak, kitap dostu olmak, böylesi en sağlıklı düşünen insandır. Yanlışları eksiklikleri en iyi o görür. Kitapların yaydığı aydınlık, er ya da geç düşünceye egemen olur insanı hedefe vardırır. Uygar olmak, çağdaş insan olmak, kitap okuyarak kazanılabilir…

Artık kimse gereği gibi okumuyor hatta bununla övünür olduk. Kitap okumak demode oldu küçümseniyor… Son yıllarda çok sayıda kitap basılıyor, üniversiteler, eğitim kurumları bunca insan yetiştiriyor, ama kitap satışları yarıya düştü. Okumayan bir toplum olduk. Halbuki geçmişe göre Türk yazını çok daha güçlendi, çeşitlendi. Çeviriler çoğaldı. İletişim araçları büyük olanaklar kazandırdı yazıya. Tüm dünya dillerinde yazılan sanatsal, bilimsel yapıtlar neredeyse günü gününe dilimize çevriliyor, ama okuyan nerede?

Olağandışı bir kütüphane
Geçenlerde Sunay Akın’ın izlencesine gittim. Dehşet içinde kaldığım ve hayatımda hiç unutamayacağım bir fotoğraf karesi gösterdi Sunay Akın. Siyah beyaz 2. Dünya savaşından bir görüntü. Galiba Almanya’da çekilmişti. İlk bakışta bir harabe, yıkıntı bir yapı ama yan duvarlar sağlam tavan neredeyse tamamı çökmüş yerlerde tavandan kopan büyük kereste parçaları her yer virane. Resim, üzerine bomba düşmüş bir kütüphaneyi gösteriyordu…

Her taraf berbat durumda tahmin edersiniz ama işte tüylerinizi diken diken eden bir manzara hemen gözünüze çarpıyor o yıkık kütüphanenin içinde tozlu raflarda sıra sıra kitaplar ve ayakta duran insanlar var… Kimi raflardan çektiği kitapları okuyor kimisi aklındaki bir kitabı arıyor… Uygarlık nedir sizce dendiğinde bu tek bir kare fotoğrafta gizli işte size her şeyi anlatıyordu…

Okumaktan çok görsellik artık yaşamımızın ana konusu oldu. İletişim sektörleri görsel medyayı nasıl daha çok çekici olarak kullanırım da kişileri daha çok etkilerim yarışında…

İnsanoğlunun gözün ve görmenin yaşamındaki önemine paralel, hızla bu alanda yoğunlaşan çabası, iletişim teknolojisindeki gelişmelerin merkezine de “görme, görüntü aktarma ve işleme” uğraşını yerleştirdi. Fotoğraf, sinema, televizyon ve bilgisayar hep bu uğraşın sonucunda yaşamımıza girdi. Yine bu nedenle sade bir görselliğe sahip tiyatro yaşamımızdan hızla uzaklaşmakta. Tiyatronun insanla ikili ilişki kuran, sıcak, buram buram düşünce kokan o kanlı canlı müthiş eserleri, sinemanın olağanüstü ses ve görüntü etkili filmleri karşısında ağır yenilgi almakta…

Görsellik olanca hızıyla yaşamımızda vazgeçilmez yerini alırken okuma alışkanlığı giderek gözden düşmekte…Öyle ki kendine güvenerek yarışma programlarına çıkan üniversite mezunlarının tel tel döküldükleri utanılacak durumlar hiç yadırganmıyor artık. Kendi uzmanlık alanlarından gelen aslında son derece basit soruları dakikalarca düşünerek yine de yanlış cevap veren öğretmenlere de alıştık…

Gariplikler ülkesiyiz ya mahkeme kararıyla kitap okuma cezaları veriliyor. İlk bakışta ceza bile olsa kitap okumayı sevdirici bir uygulama diye düşünülebilir. Ancak kitap okuma bir ceza mıdır? Önemli bir mükafat olmalı oysa…Hırsızlık yaptığı gerekçesiyle yargılandığı mahkeme tarafından 1 yıl süreyle ilçe kütüphanesinde kitap okuma cezasına çarptırılıyor 16 yaşında bir genç. Bir yılda tam 30 kitap okuyor ve gerçekten alışkanlık kazanıyor…Bu cezaları arttırmalı sanırım bu durumda…

İletişim uzmanlarımız; “Dünyada Tv izlemekte ABD’den sonra ikinci geliyoruz, Almanya’da bir kişi günde 24 dakika kitap okurken, bizde buna ayrılan zaman 16 sn. Bir Japon yılda 25, bir İsveçli 10 kitap okurken Türkiye’de altı kişi yılda bir kitap okuyor” diyorlar…

Görsel iletişim sektörlerinin ezici baskısı ile bizim gibi okuma alışkanlığından vazgeçilmesi durumundan kaygı duyan bir çok yazın ve düşünce adamı var…Örneğin; İtalya’nın son yüzyıldaki önemli düşünürlerinden biri olan Giovanni Sartori geçtiğimiz yıllarda “Görmenin İktidarı: Homo Videns Gören İnsan” diye bir kitap yazdı…İnsanoğlunun şimdi geldiği noktada düşünen insandan (homo sapiens) seyreden, izleyen insana (homo videns) giderek dönüştüğünü anlatıyor…Öne sürdüğüne göre; elektronik medya ile yaratılan sözde ‘gören insan’, “uyku imparatorluğu vatandaşlığı”na dönüşüyor…

Sadece seyrediyoruz ya tepki?
Gidişatın gerçekten hızla bu yönde olduğunu fark etmeye başlamadık mı henüz? Bakınız, öteden beri biliriz bakmak ile görmek arasında büyük fark vardır ve bazen ikisi arasında korkunç bir uçurum oluşur. Aksine görmediğimiz pek çok şeye de inanırız hatta öyle ki görmediğimiz halde varlıklarından hiç kuşku duymadığımız da olur…Peki ya gördüklerimiz, “gösterilen” ama gerçekliği tartışılır görüntüler ise buna ne kadar inanabiliriz?

Göz, edilgen bir yapı içinde sadece seyredip tepki de vermeyince, görüntü yalan söylemeye başlamıştır bile. İşte bu noktada “görmek inanmaktır” anlayışı büyük bir yanılgı taşır ki biz giderek yalana inanmaya başlarız… Elektronik medya ile homo videns’in imaj tüketimi arasında karşılıklı etkileşen bir ilişki mümkün değildir. Çünkü kitlesel medya, toplumda olup bitenler üzerine insanların sahip olduğu enformasyonu arttırır, ancak onların bu verileri eyleme dönüştürülmelerini de sonsuza dek yasaklar. Televizyona yanıt vermemiz olanaksızdır. Zaten bizden yanıt da isteyen yoktur. Canlı yayınlara telefonla katılımlar sizi aldatmasın.

Medyanın kamusal alanına dahil edildiğimiz çevresel yapıda istenilen davranış; gözlem, pasif katılım ve bir çeşit röntgenciliktir. BBG evi gibi gözetleme programları neden çok tuttu dersiniz? “Global köy”ün fotoğraf, televizyon, sinema, bilgisayar ve internet gibi en ışıltılı teknolojik ‘mülti-medya’ araçları, bütün hızlarıyla homo sapiens’i homo videns’e dönüştürmekte. Dünyayı, saatlerce karşısına kilitlenerek izlediği televizyondan tanıyan “ekran çocukları”ndan, görüntü sihrine dayalı propagandaların sürekli bombardımanı altında kalan yetişkinlere kadar, hepimiz bu gücün kuşatması altındayız.

Görüntünün ve görmenin doruğa ulaştığı bir yüzyılda yaşıyoruz… Toplumsal ilişkiler yoluyla bilgi üretim dönemi sona erdi Dünya’yı istediği gibi seyrettiren; insanları istediği gibi düşündürmeye bence giderek düşündürtmemeye sadece izlettirmeye egemen oluyor…Özellikle çocuklar Tv karşısında etkileşime açık en hassas grubu oluşturmakta. Çocukların Tv mesajlarına açıklığının bir tehlikesi de çocukların gördüklerini “gerçeklik” olarak algılamaları, Tv’de gördükleri her şeyin “olabilirliğine” inanmalarıdır. “Tv Dünyası” ile “gerçek dünya” tabi ki birbirinin aynı değildir. Tv doğası gereği gerçek dünyayı, çarpıtır yeniden kurgular ve aslına sadık kalmadan yansıtır.

Gerçek dünyayı ilgi çekici seyirlik malzeme haline getirmek zorundadır. Her gün yinelenen bu görüntülerle de kalıcı, uzun süreli bir dünya algılaması, çarpık bir sosyal gerçeklik yaratır. Yavaş yavaş gerçekleşen, birikim sonucu oluşan bir süreçtir bu. İnsanların Tv izleme miktarına bağlı olarak da bir çok kişi sunulan bu gerçekliği “gerçek” dünya olarak tanımlamaktadır…

Hepimiz; dağdaki çobandan kentteki teknokratına kadar hızlı yoğun ve değişken bir multi-medya ağının içinde olduğumuzun farkındayız. Kaçışımız yok…Bu yoğun sağanak aynı zamanda bizleri birer birer homo videns’e dönüştürdü…

İnternet, Tv, bilgisayar, sanal alem gibi çok yönlü, ancak yaşamımızı sadece izlemek edimine indirgeyerek, bizleri metamorfoza, başkalaşıma uğratan bir süreç içindeyiz. Amaçsızlığa, anlamsızlığa sürüklenmekte; boşa vakit harcamakta, insan ilişkilerimizi zayıflatmakta, içimizi boşaltmaktayız adeta… Çıldırasıya seyreden, izleyen insan; az düşünen hayal gücünün yaratıcılığından arınmış duygusal bakımdan uçlarda yaşayan otomat…

İzlerken rahatlıyoruz ama daha sonra bir tatminsizlik, mutsuzluk duygusu esir alıyor bizi. Bu önlenemez gelişme, bizleri sadece zamanı tüketmeye yönelik olan anlamsız bir yaşam içinde boğulmaya yönlendirirken aynı zamanda değiştiğimizi dönüştüğümüzü yüzümüze haykırmakta…

Neden bozguncuyuz?
İnsanoğlu beyninin içinde yaşayan iki kutuplu bir varlık hem yapıcı hem yıkıcı enerjiler taşımakta. Biyologlar insanoğlunun barbarlığını, beynin altında yer alan “beyin sapı” denilen bölgedeki sürüngenlik döneminden taşıdığımız genetik izlere bağlamakta…Negatif ve yıkıcı dürtülerimizin kaynağı burada.

Homo sapiens’den günümüze yıkıcı enerjileri bir türlü dizginleyip kontrol altına alamadık… Görünen o ki Homo videns’e geçişimiz çağımızın multi teknolojik getirileri yanı sıra varlığımızdaki yıkıcı enerjileri kışkırtmakta. Pek çok insanın, karmaşık, anarşik, yaratıcı ve özgürlükçü yapısıyla kendine göre bir şeyler bulurken bilinçaltı dürtüleri kamaşmakta.

Giderek emir komuta altına giren bir bilim, bütün bir gezegenin üzerine ağ kurmuş “tele-gözetim ve denetim” seks, kültür, reklam ve sanat bahaneli içi boş yayınlar, iletişim teknolojileriyle kültürün baskın öğesi haline gelen izlenebilme- izlettirebilme ve bunları seyrederek cahilliğe mahkum olduğunu fark edemeyen homo videns…

Gelişmelerin yan ürünü düş gücümüz kanatlanırken kışkırtılan bozguncu enerjimizle başka bir çeşit kimliğimizin tohumlarını atmaya başladık. Teknolojiden ticarete, siyasetten eğitime dek geniş bir alanda gerçekle hayal arasındaki çizgi kalkmakta insan konuştuğunu ve düşündüğünü ayırt edememekte homo videns bilincini kaybetmekte adım adım homo violents’e dönüşmekte artık…

Yani şiddet kullanan insana. Şiddet, Latince violentia’dan gelmektedir. Violentia, şiddet, sert ya da acımasız kişilik, güç demektir. Violare fiili ise şiddet kullanarak davranmak, değer bilmemek ve kurallara karşı gelmek anlamını da taşımaktadır.

Çağımızda homo vilolents türü gittikçe artmakta ve gelecekte daha da artacağa benzer… Yanı sıra bu vahşi, sert ve acımasız değişiminden, teknolojik sanal ağdan, etkilenmeme mücadelesi veren, korunmasız; beyin sapındaki ilkel sürüngen içgüdülerini, gelişmiş beyin yapısındaki bilgiyle, kültürle ve inançla aşmaya çaba gösteren homo sapiens (akıllı insanlar) giderek azalsa da çok şükür ki hala var…

Hangi köşesinden her an nasıl bir belanın geleceğini bilmeden yaşadığımız bu Dünyada insanlar durmadan birbirini öldürürken, savaşlarda kitle imha silahları ateşlenirken, çoluk çocuk bakılmaksızın bombalar rasgele patlatılırken, küresel terörizm almış başını giderken, o giderek azalan akıllı insan türü, siyasetten bilime endüstriden güvenliğe toplumların yönetim erkini eline alabilecek mi dersiniz? Göstergeler kötümser ama umutlar kırılmamalı, inşallah demekten başka yapacak şeyler de var…

Alabildiğine şiddet daha çok silahlanma!
İnsanoğlu tarih boyunca yüzlerce irili ufaklı toplumlar arası savaşlar, iç savaşlar ve iki büyük Dünya savaşı gördü. Bu demektir ki “şiddet seven insan” türü zaman zaman da olsa yönetimlerde, güç odaklarında hep vardı…

Bilim ve teknolojinin yükselen değerleri, toplumsal barış ve hoşgörü, ekonomik yeterlilik, adaleti toplumlara yaygınlaştırma çabaları, uygarlaşmayla birlikte geçici olarak bu türü etkisizleştirdi, uykuya yatırdı…

Çağımız bu türün yattığı çirkin uykusundan uyanma, kendinden olanları çoğaltma ve kana susamışlığını, şiddet özlemini tatmin etme isteklerinin nefret kampanalarını çalmakta… Toplumlar silahsızlanma yarışına değil birbirine üstün gelecek konvansiyonel ve nükleer silahlanma yarışındalar… Ülkeler, toplumlar, insanlar, herkes neden silahlanıyor ki?

Türkiye’de yılda ortalama 3 bin kişi bireysel silahlarla hayatını kaybediyor. Ülkede güvenlik güçlerindekiler hariç ruhsatlı ve ruhsatsız silah 7 milyondan fazla. Yani, 9 kişiden biri silahlı. Görünüşte silahlanma nedeni: toplumda adam yerine konma isteği, mesleksiz yığınların çokça olduğu yörelerde silah sahibi olmak, üstün olmanın, kazanmanın simgesi.

Oysa şiddetin en uç noktası silah; yaşama içgüdüsü zarar vermeye kurgulu, kendini, doğayı ve insanları sevmeyen, şiddetperver, topluma ve kendine güvensiz, üretemeyen, beyni gelişmemiş, gerçeklik duygusu kaybolmuş, homo violents’in olmazsa olmazlarından…

Geçtiğimiz senelerde ABD’de Michigan Üniversitesi’nde bir araştırma yapılmış, çocukluklarında şiddet içeren dizi ve çizgi filmleri izleyen erkeklerin % 20’sinin bir tartışma anında eşlerini itip kaktıkları, kadınların % 20’sinin eşlerinin başına bir cisim attıkları belirlenmiş…Ne ilginç değil mi? Homo videns’in homo violents’e dönüşmesi kolay gözüküyor…

Şiddete eğilim çocukluktan
Ya oyuncak olarak silah hediye ettiğimiz her çocuğa aynı zamanda ürkütücü bir geleceğe hazırlanması gerektiğini öğrettiğimizin farkında mıyız? Silahtan oyuncak olmamalı, silahın oyuncak olarak kullanılması çocuklara zarar vermekte…

Oyuncak silahlar saldırganlıkla doğrudan ilişkili, daha sonra gerçek silaha sahip olma isteği yaratıyor. Oyuncak silahlarla oyun oynamak tümüyle kırılmalı, tıpkı Japonya ve Güney Kore’de olduğu gibi, ülkemizde de yasaklanmalı. Çocuklar; homo violents dürtüleri geliştirmeye yardımcı olmayan, oyuncaklarla oynamalı, yaratıcı ve üretici, insan olmanın onurunu yaşatacak oyuncaklarla…

Velilere, ebeveynlere, aileye ve öğretmenlere büyük görev düşmekte. Evde, çevrede ve toplumda yaygın olarak gözlenen silah kullanımı ve çizgi filmlerdeki dövüş ve şiddet; çocukları, şiddeti taklit etmeye, şiddete hoşgörülü ve duyarsız bakmaya itiyor… Böyle bir ortamda “savaşa hayır” diye haykıran seslerimiz komik kaçmakta…

Oyuncak silah üreten firmaların, kar amacıyla hasta ruhlar yaratmaya hakkı yok. Geçenlerde Çanakkale Emniyeti’nin oyuncak tabancalarını teslim eden! çocuklara okuma/boyama kitabı ve renkli kalem verme girişimi kutlanmaya değerdi bu gibi uygulamalar arttırılmalı…

Kan dökülmeyen, şiddetin olmadığı tek bir gün yok, silahtan dolayı 1 kişinin öldüğü her dakika, 15 yeni silah üretiliyor. Bireysel silahlanmanın önüne geçilmesinde, en büyük görev siyasilerde. Silah ruhsatı için milyarlarca liralık harç almak, kişisel silahlanmayı engelleyici midir? Yoksa vergi toplama anlamında konulan ve bu nedenle silahlanmaya engeli düşündürmeyecek ciddi bir kaynak mıdır? Her geçen sene silahlı sayısı arttığına göre varın siz anlayın gerisini…

Medyaya da görevler düşmekte izlenme oranı kaygısıyla, kavgacı, şiddet içeren ve silahlı programlara devam eden medya, toplumsal sorumluluğunu göz ardı ediyor. Geçtiğimiz yıllarda ABD’de on bin saatlik Tv programlarından yapılan araştırma sonuçları çarpıcı; yayınlar %60 oranında şiddet içeriyor ve işleniş itibariyle de şiddete özendirici vasıfta. Şiddet sahnelerinin %50’sinde gerçek yaşamda gerçekleştiğinde ölümle sonuçlanabilecek yöntemler kullanılıyor. İşin ilginci bu yayınların %95’inde şiddetin bir çözüm olmayacağı vurgulanmıyor yani homo violents dürtüler pohpohlanmakta…

Okul öncesi ve sırasındaki araştırma sonuçları daha da berbat; günde iki saat çizgi film seyreden çocuk yılda toplam on bin şiddet içeren sahne seyretmiş oluyor. Gerçekle hayali ayıramayan okul öncesi çocukların en büyük sorunu ‘şiddet’ içeren sahneleri yaşam için “gerekli” sanmaları. Çoğu çocukların “şiddet duyguları gelişkin” diyor psikiyatrlar…

Bu durum önceleri çocuğun bir sanal kahramanı taklit etmesi, arkadaşlarıyla ‘dövüşçülük’ oynaması şeklinde başlıyor. Evde Tv veya bilgisayar ekranı karşısında büyülenmiş gibi oturan çocuk, okula gittiğinde ders dinleyemiyor… Enerji dolu başlıyor taşkınlığa…Dikkatini toplayamıyor, yerinde duramıyor, sabırsızlanıyor, arkadaşlarıyla itişiyor.

Ancak okuldaki başarının düşmesi, arkadaşlarına olmadık zamanlarda vurmak, yetişkinlerle sinirli ve itici konuşmalar, sık görülen kabuslar, sağlıksız besin tüketiminin artması, sigara ve/veya içki, uyuşturucu içme gibi alışkanlıklar da yukarıdaki bulgulara eşlik ederse o zaman durum karmaşıklaşıyor. Bir doktorun yardımına gereksinim doğabiliyor…

Geçtiğimiz yıllarda Amerikan Gıda ve ilaç Dairesi FDA, ünlü depresyon giderici Prozac’ı çocukların da kullanabilmesini onayladı. Prozac’ın çocuklar içini sayılan Ritalin’in üretimi son 8 yılda 7 kat artmış. İngiltere’de ilaç kullanan çocuk sayısı ise son 6 yılda 12 katına çıkmış. Bizde de ilköğretime kadar inen şiddet olayları önemli bir sinyal değil mi? Dikkatinizi çekmiyor mu? Çoğu öğrenciler eli bıçaklı hatta tabancalı. Katil öğrenciler artmakta…Çok üzücü ama sorun sadece öğrencide değil…

Yanlış eğitim veren, onları yönlendiremeyen, hiç ilgilenmeyen ailelerde ve aile içi şiddette…Para ve kardan başka bir düşüncesi olmayıp şiddeti körükleyen görsel medya endüstrisinde… Okulda şiddete başvurarak eğiteceğini sanan öğretmenlerde… Askerlikte erlerin suratında patlayan çavuş tokadında… Silahı üstünlük zanneden öven kültürde… Bellerinde tabancalarla dolaşarak orada burada ateş eden siyasilerde… Silah edinmeyi kolaylaştıran adeta teşvik eden sonuçta mafyözlükle başa çıkamayıp kanıksayan sistemde… Böylece her toplumsal kesimde ve her düzeyde şiddet kültürü sorun çözme yolu haline gelmekte…

Uzun yıllar bir çok ülkede değişim ve gelişim adı altında empoze edilen yanlış politikalar, gelir dağılımı dengesizliği, açlığın artmasına karşılık hesapsız para harcayan insanlar, Tv, Görsel medya ve dijital endüstri ile konunun perçinlenmesi sonucu homo violents tür tırmanışta…

Bu iletişimsizliğin tedavisi şimdilik yok gibi, şiddet bir sonuç, güçlü olma, şiddet kullanma ve silahlanma olgusunun altında bu yatmakta…Homo violents türün artmasının önü kesilmezse Dünyanın geleceği en azından kısa vadede aydınlık gözükmüyor…

Haziran, 2006

Bir Cevap Yazın